Sitemizin Araç Kutusunu İndirin
Allah'ım! Bize, günahla aramıza engel olacak kadar korkundan hisse ver. Bizi cennetine ulaştıracak kadar taatini nasib eyle. Dünya musibetlerini hafifletecek yakîn ver. Allah'ım! Bizi yaşattığın müddetçe kulaklarımızdan ve gözlerimizden faydalandır; ölümümüze kadar da onları devamlı kıl. Bize zulmedenlerden öcümüzü sen al. Bize düşmanlık edenlere karşı bize yardım et. Bizi dinimiz konusunda musibete uğratma. Dünyayı en büyük endişemiz ve gayemiz kılma. Bize acımayanları üzerimize musallat etme!" (Allahumme âmîn) =Tirmizi (3502)=

YAZI ARŞİVİ

28 Nisan 2007 Cumartesi

Allah'tan Başka Şeylere Kulluk Etmek

ALLAH'TAN BAŞKA ŞEYLERE KULLUK ETMEK
Herkesin sadece Allah'ın kulu olduğunu anlattıktan sonra; malûmdur ki, insanlar bu vasıfta diğer yaratıklardan ve de birbirlerinden derece olarak farklıdır. İyilikleri, üstünlükleri birbirine benzemez. Bu fark imanla, inanmayla ilgili bir farklılıktır. Bu vasıfta insanlar, genel olarak topluluk, halk ve seçkinler olarak ikiye ayrılırlar. Yani, hususi ve umumi olarak vasıflanırlar. Bundan dolayıdır ki, Allah indinde onlar için hususilik ve umumilik diye iki değerlendiriş vardır. Gene bundan dolayı, bu ümmette şirk, karıncanın izinden daha gizli bir mahiyet taşır. Sahih bir hadiste Yüce Resul şöyle buyurmuştur:
"Paranın kulu yüzüstü sürünsün, helak olsun! Dinar'ların kulu yüzüstü sürünüp helak olsun. Şatafatlı, gösterişli elbiselerin kulu yüzüstü sürünsün. Midesinin kulu yüzüstü sürünsün ve helak olsun! Yıkılıp başı aşağı gelsin. Bir kötülüğe uğrarsa kurtulmasın ki o, kendisine verildiği zaman razı olur, verilmezse kızar ve gazablanır." (İbni Mace ve Buharî)
Allah'tan başkalarına kul olanları Allah'ın Resulü böyle vasıflandırıyor ve onlara acı ihtarlarda bulunuyor. Tarif edilenler mal ve midelerine kul olmuşlardır. Ayrıca bu tiplere, verildiği zaman iyisindir, vermediğin zaman kötüsündür. Sana kızar ve kinlenirler. Hem de sadece kul oldukları şeyi onlara vermediğiniz için yaparlar bunu. Yüce Allah da şöyle buyuruyor: "Onlardan bir kısım münafıklar ganimetlerin bölünmeleri hususunda sana şikâyette bulunurlar, baskı yaparlar, seni adaletsizlikle ithama kalkışırlar. Çünkü onlar ancak o ganimetlerden istediklerini elde ederlerse razı olurlar, verilmezse de işte böyle kızar kinlenirler." (Tevbe: 58)
Onların kızmaları da, rızaları da Allah'tan başka mabutlar içindir. Nefsinin arkasından koşanlar, hükmetmek için sultaya talip olanlar da aynen beyledirler. Eğer onlar nefsî arzuları tatmin edilirlerse ancak tatmin olurlar, edilmezse kızıp kinlenirler.Bu kimseler hangi nefsî arzularına bağlı iseler, bağlı olduklarına kuldurlar ve köledirler. Bu istekleri uğruna feda etmeyecekleri hiçbir şey yoktur.Gerçek kulluk, kalbin herhangi bir şeye aşırı bağlanmasıdır. Bir insanın kâlbi neye çok meyletmiş, kalbi neyi en çok sevmişse, işte insan o şeylerin kulu olur. Bundan dolayıdır ki, şairin biri "Köle, kanaat ettiği sürece hür, tama ettikçe de köledir." demiştir. Yine şairin biri: "Nefsimin istekleri arkasına koştum, beni köleleştirdi bu koşmalar. Şayet nefsimin arzularına bu kadar bağlı olmasaydım .elbette ki köle olmayıp hür bir insan olacaktım!"
Denilir ki, insanın normal sınırı geçen nefsî arzulan boynunda bir esaret zinciri, ayaklarında prangadır. Zincir boyundan çözülünce, ayaktaki pranga kendiliğinden açılır. Hattab oğlu Hz. Ömer demiştir ki: "Aşırı nefsî arzular umutsuzluk, umutsuzluk ise fakirliktir. Zira sizden biriniz bir şeyden umudunu kestiği zaman, ondan kurtulmuş olur.
Bunu insan bizzat kendi nefsinde bulur. Umudunu kestiği bir şeyi artık istemez olur insan. Artık ona karşı büyük bir tutku ile bağlanmaz ister istemez. Ona karşı ihtiyacı ölür gider. Ama herhangi bir şeye karşı umut besliyorsa insan, onu elde etmek için büyük tamah gösterir, kalbini gitgide artan bir şiddetle ona bağlar. Malda, makamda, çeşitli şekil ve sürelerdeki sevgiler, bağlılıklar, istekler hep böyledir. Elde etme umudu taşıdığı şeyi elde etmek için kendisini öldüresiye hırpalar, elde edinceye kadar rahat huzur görmez.
Allah'ın Resulü buyurmuştur ki: "Rızkı sadece Allah'tan isteyiniz! Yalnız Allah'a kulluk ediniz. Çünkü sonunda götürebileceğiniz huzur O'nun huzurudur. Onun için sadece O'na şükür ediniz."
Kula mutlaka rızk lâzımdır yaşaması için. Yaşamak için ihtiyacı vardır. Şayet rızkını Allah'tan isterse, insan oğlu Allah'a muhtaç, yani kul olur. Şayet mahlûktan isterse rızkını, istediği kimseye muhtaç olarak kul durumuna düşer. Onun için herhangi bir kimseden bir rızık istemek, dünyalıklar talep etmek haram kılınmış, ancak ihtiyaçları, zaruri maddeleri istemek mubah kılınmıştır. Rızkı kuldan istemeyi, dilenmeyi, yasaklayan ve bu konuda bizleri uyaran birçok hadisi şerif söylemiştir Allah'ın Resulü. Meselâ şu hadisi şerifleri: "Başkasından talep etmeye devam eden sizden herhangi biriniz, kıyamette Allah'ın huzuruna, yüzünde bir parçacık olsun et bulamayarak gelir." (Müslim ve Buharî)
Bir başka hadis: "Kendisinde yeteri miktar ihtiyaç maddesi olduğu halde bir kimse insanlardan bir şeyler isterse, kıyamette yüzü kaşıntılı yara ile Allah huzuruna çıkar." (Taberani)
Bir başka Hadisi Şerif: "Şu üç kimseden başkasına dilenmek haramdır: Rezil edici borç sahibi, çok ızdırap verici hastalık sahibi, yahut, halsiz ve mecalsiz bırakan dehşetli yoksulluk hali içinde olan kimse." (Ebu Davut ve Beyhaki) Bir başkası: "Sizden birinizin ipini alıp, odun toplayıp satması veya buna benzer işler yaparak maişetini temin etmesi, halktan bir şeyler istemesinden çok daha hayırlıdır. İstediklerini halk ya verir veya vermez refuze eder zaten." (Buhari) Bir tanesi daha: "Sen istediğin, kalbin tamah etmediği hallerde sana verileni al, şayet böyle değilse alma. Nefsini almaya yöneltme!" (Buhari, Müslim). Demek Allah Resulü, kalbin arzuladığı şeyi dille istemeyi, bedavadan elde etmeyi hoş görmemiştir. Hatta çirkin bulmuştur.
Allah'ın Resulü bir sahih hadislerinde şöyle buyurmuştur: "Kim tok gözlü olursa, Allah onu bolluk içinde tutar. Tok gözlü olanı Allah, doyurur. Bir kimse iffetini korumak isterse, Allah onun iffetini korumak hususunda destekler ve iffetini korur. Her kim sabır etmeyi isterse, Allah onu sabırlı kılar. Hiç kimseye sabırdan daha büyük bir nimet, ondan daha büyük bir ihsan yoktur." (Buhari ve Müslim)
Allah'ın son Resulü, ashabının ileri gelenlerinden insanlardan bir şeyler istemelerini, menetti ve vasiyet etti. Öyle ki, Hz. Ebu Bekir'in elinden bastonu düşerdi de hiç kimseye şunu bana verir misin?" demezdi. Kendisine niye böyle yaptığı sorulduğu zaman "Sevgili efendim Muhammed Mustafa, bana insanlardan hiçbir şey isteme buyurmuştu." (Buhari ve Müslim)
Malik oğlu Avf bir toplulukla birlikte Allah'ın Resulüne biat ederken, Allah'ın Resulü onlara bir gizli kelime vasiyet etti: "insanlardan hiçbir şey istemeyiniz!" Bu cemaatten bazıları sonradan, ellerinden herhangi bir şeyleri düşecek olsa "o düşeni bana verir misin" dememişlerdi hiçbir kula. (Buhari ve Müslim)
Dinin hükümleri, sadece Allah'tan isteminin emredildiğini yaratıktan istemenin ise yasaklandığını bize göstermektedir. Konuyla ilgili Allah'u Teâla buyuruyor ki: "O halde memur olduğun işi bitirip görevini yerine getirdin, ve yükten kurtuldun mu, yine kalk bir başka iş için kolları sıva çalış ve yorul ve sadece Rabbine yönel ve yalnız O'ndan iste." (İnşirah: 7-8)
Allah Resulü İbni Abbas'a buyurdu: "İstediğin zaman mutlaka Allah'tan iste! İstiane ve yardım istersen sadece Allah'tan dile yardımı." İbni Abbas'ın yukarıda rivayet ettiği hadisi şerifte "Rızkı yalnız Allah'tan isteyiniz" buyrulmaktadır. "Allah'tan rızk isteyin" buyrulmamıştır. "Zira rızkı yalnız Allah'tan isteyiniz" dendiği zaman, böyle bir cümle, "başkasından istemeyiniz" anlamını da içinde taşımaktadır. Bir âyette de böyle denilmektedir: "Yalnız Allah'ın Fazl-ı kereminden isteyiniz" (Nisa: 32) İnsanın muhtaç olduğu rızk ve diğer şeyler mutlaka yerine gelmelidir, devreye girmelidir. İnsana zarar veren şeyler de ondan uzak olmalıdır. Bunlar insan hayatı için kaçınılmaz bir şeydir. Ama bütün ihtiyaçların Allah'tan istenmesi. Bütün zararlılardan, Allah'ın korunması altına girilmesi de şarttır. Kul ihtiyaçlarını ancak Allah'tan isteyecek ve şikâyetini sadece Allah'a yapacaktır. Kur'an-ı Kerimde Yakup (a.s)'la ilgili bir âyette:
"Yakup dedi ki: Ben büyük kederimi ve üzüntümü sadece Allah'a havale ederim, O'na şikâyet ederim." (Yusuf: 86)
Yüce Allah Kur'an-ı Keriminde; Hicr-i Cemil, Safh-u cemil ve Sabr-ı cemil gibi deyimler kullanmıştır. Bu deyimler için denildi ki; Hicr-i cemil eziyetsiz ayrılık; Safh-u cemil sitem edilmeksizin dönüş; Sabr-ı cemil ise, mahlûka şikâyet etmeksizin sabretmektir, işte bu sebepledir ki, hastalığı zamanında Ahmed bin Hanbel'e; "Tavus hastanın inlemesini çirkin bulmakta ve inlemenin şikâyet olduğunu söylemektedir" dediler. Bu sözü duyduktan sonra Ahmed bin Hanbel ölünceye kadar asla inlemedi. Ancak Allah'a şikâyet etmek sabrı cemile aykırı değildir. Nitekim, Hz. Yakub Sabr-ı cemil dediği halde "ben kederimi hüzünümü ancak Allah'a şikâyet ederim" demişti.
Hattaboğlu Ömer sabah namazında; Yusuf, Yunus ve Nahl sûrelerini okuyor, Hz. Yakub'un "Ben kederimi ve hüznümü ancak Allah'a şikâyet ederim" âyetini okuduğu zaman da ağlıyordu.
Hz. Musa'nın duasında da şu cümleler geçmektedir: "Allah'ım! Hamd ancak sanadır; şikâyetler ancak sanadır. Sensin ancak yardım istenecek, istimdad edilecek kudret. Dönüş ancak sanadır. Hayra ve şerre kudret ancak sendedir."
İnsanların kendisine eza ve cefa verdikleri Allah'ın Yüce Resulü de dualarında şöyle niyazlarda bulunmuştur: "İlâhî! Kuvvetimin zaafını, çaresiz kaldığımı, halk nazarında hor görüldüğümü ancak sana arz ederim, ancak sana şikâyet ederim. Ey merhametlilerin en merhametlisi; herkesin hor görüp de dalına bindiği biçarelerin, zayıfların Rabbi sensin! İlahî! Huysuz ve zalim bir düşman eline beni düşürmeyecek, hatta hayatımın dizginlerini eline verdiğin akrabadan bir dosta bile bırakmayacak kadar beni esirgesin. İlahî! Senin gazabına uğramayayım da, çektiğim mihnetlere ve belâlara aldırmam. Senin af ve koruman bana bunları göstermeyecek kadar geniştir. İlahî! Gazabına uğramaktan, rızasızlığa duçar olmaktan, senin o karanlıkları pırıl pırıl parlatan dünya ve ahiret işlerinin medarı selahı olan yüzünün nuruna sığınırım. İlahî! Sen razı olana kadar işte affını diliyorum. Her kudret ve kuvvet ancak seninle birlikte vardır ve devam eder."
Bir insan ihtiyaçlarında, rızık isteklerinde ne kadar Allah'a dayanır, O'ndan isterse, o nispette Allah'tan başka mahlûklara kul olmaktan kurtulur. Allah'tan istemek, yalnız O'na yalvarmak, insanı diğer mahluklar karşısında eğilmekten kurtarır. Denilmiştir ki: Benzeri olmak istediğin 'kimseden müstağni ol.Amiri olmak istediğin kimseden daha faziletli ol. Esiri olmak istediğin kimseye muhtaç ol. Bir başka deyişle: Müstağni olduğun kimsenin benzeri, Daha faziletli olduğun kimsenin amiri, Muhtaç olduğun kimsenin esiri olursun.
Yukarıda ki ölçülere uygun olarak; insanın Allah.m rahmetine olan iştiyakı ve umudu onun Allah'a kulluğunu icap ettirir. Ve yine, kalbinin Allah'tan istemekten ve O'ndan umutlanmaktan uzaklaşması, o insanın kalbinin Allah'a kulluktan yön çevirmesi sonucunu doğurur. Hele de bir kimse mahlûktan bekler, halikten ummazsa...Meselâ bir kimsenin kalbi, bir mahlûk olan herhangi bir insanın kendisine hükmetmesine rıza gösterirse; hükümdarın askerlerinden, yandaşlarından, onların dünya imkânlarından, karılarından, arkadaşlarından çekinir; yahut, şeyhi, hükümdarı, oğlu gibi ölmüş ve ölecek büyüklerine ve efendilerine itimat besler, onlardan bir takım şeyler umarsa, o zaman böyle bir kalbin sahibi Allah'a değil, saydığımız şeylere kulluk yapmış olur. Ayet sadece ölümsüz Allah'a kulluk yapmamızı, yalnız O'na güvenmemizi emrediyor bize.
"Ölümün yaklaşamadığı o şanı Yüce Allah'a güvenip dayan. Yalnız O'na hamd et, sadece O'nu hatırla. O'nun kullarının bütün günahlarından haberdar olduğunu bilmen sana yeter." (Furkan: 58)
Herhangi bir kimse, kendisi gibi bir mahlûk olan diğer insanlardan, kendisine yardım etmesini, rızk vermelerini ve doğru yola götürmelerini bekler ve kalbini onlara bağlarsa; onlara kalbinde büyük bir yer verip, kendisini hakir görürse; isterse böyle sandığı kimseler, işlerini yürüten ve idare eden amirler olsun, onlara kul olmuş olur.
Üstelik de zahiren üstün görünen mahlûklardır bunlar ve hepsi de geçicidirler. Akıllı kişiler görünüşe değil gerçeklere bakarak hareket derler.Meselâ bir erkek gönlünü bir kadına bağlarsa, isterse o kadın helâli olsun ,istese de istemese de kalbi o kadına esir olmuş olur. Bu durumda sevilen bir kadın erkeğe istediği biçimde hükmeder. Fakat dışardan bakıldığı zaman, erkeğin kadına hükmettiği sanılır.Zira görüntüde erkek kadının sahibi ve efendisi görünse de, hakikatte erkek kadının kulu kalesidir. Hele de kadın erkeğinin kendisine âşık olduğunu ve kendisinden vazgeçemeyeceğini biliyorsa, erkeğin kendinden başka hiç bir şeyden tatmin bulmadığının farkına varmışsa, o zaman kadın erkeğe azat kabul etmez bir köle gibi hükmeder, onu istediği biçime sokar.O kadar ki, dünyanın en zalim efendisinin kölesine yaptığı eziyetleri yapar ve hatta daha da ileri gider.Zira kalbin esareti bedenin esaretinden daha korkunçtur. Kalbin köleliği bedenin köleliği ile mukayese bile edilemez. Çünkü, bir insanın bedeni esir ve köle olduğu halde, kalbi hür kalabilir ve daima bir kurtuluş yolu arar. Fakat bedene hükmeden kalp bir esir oldu mu, Allah'tan başkasına bir kere meyletti mi, işte bu durumda insanın gerçek zilletten ve esaretten kurtulması mümkün değildir.Kul ve köleliğin bundan daha aşağı seviyesi yoktur. Bundan daha şedid bir kölelik tasavvur bile edilemez insan için.