Sitemizin Araç Kutusunu İndirin
Allah'ım! Bize, günahla aramıza engel olacak kadar korkundan hisse ver. Bizi cennetine ulaştıracak kadar taatini nasib eyle. Dünya musibetlerini hafifletecek yakîn ver. Allah'ım! Bizi yaşattığın müddetçe kulaklarımızdan ve gözlerimizden faydalandır; ölümümüze kadar da onları devamlı kıl. Bize zulmedenlerden öcümüzü sen al. Bize düşmanlık edenlere karşı bize yardım et. Bizi dinimiz konusunda musibete uğratma. Dünyayı en büyük endişemiz ve gayemiz kılma. Bize acımayanları üzerimize musallat etme!" (Allahumme âmîn) =Tirmizi (3502)=

YAZI ARŞİVİ

18 Nisan 2007 Çarşamba

İlmi Elde Etmenin Yolu

Hadiste; “Siz bildiklerinizle amel ederseniz Allah size bilmediklerinizi öğretir” buyrulduğuna göre, kişi kendisine yetecek kadar ilim öğrendikten sonra, kendisini zühd ve ibadete vermeli değil midir?
Marifeti, meyvelerinden perdeleyen malumatı toplayanlar, tasavvuf tarikatlarını bunun için gerekli görenler; “Allah’tan sakınmanın ve haşyetin, kalpte ilim ve marifet meydana getireceğini” iddia ederek, ilim talebine ve onun tahsiliyle uğraşmaya çağırmadılar.
Sözlerine delil getirmek için ayetleri, Allah ve Rasulünün beyan ettikleri sahih manalarından uzaklaştırıyorlar. Bu ayetlerden biri; “Allah'tan korkun. Allah size ayrıntılarıyla öğretiyor ve Allah her şeyi bilir.”(Bakara 282) ve “biz ona katımızdan bir rahmet vermiş ve tarafımızdan bir ilim öğretmiştik”(Kehf 65) ayetleridir. Bu taşkınlıktan, ilimde tahakkümden, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in tercih etmediği ve ümmetin selefinden hiç kimseden nakledilmemiş olanı tercih etmekten Allah’a sığınırız.
İddia ettikleri delilleri açıklamadan önce, sözlerinin çirkinliğini belirtmek gerekir. Böylece onlar hakkında konuşan, karar vermeden önce onları tanımış olsun.
“Bil ki, şeytanların insanlara ilk hilesi ilimden yüz çevirtmektir. Zira ilim aydınlıktır. Bu kandilleri sönerse, karanlıkta onlara dilediği gibi vurur.
Nitekim bu ilimde sufilere çeşitli kapılardan girmiştir;
Birincisi; onların çoğunluğu ilimden yasaklar, onlara ilmi zahmetli ve zor gösterir, rahatı ve yamalı elbise giyip tembel oturmayı güzel gösterir.
İmam Şafii r.a. der ki; “Tasavvufun esası tembellik üzerine kurulmuştur.”
İmam Şafii’nin sözünde, nefsin amacı; ya velilik, yada dünya talebidir. İlim ile dünya talep etmek uzun bir iştir, bedeni yorar. Maksadın hasıl olup olmayacağı da belli değildir. Sufiler ise veliliği tercih ederek, zahid görünerek dünyayı talep ederler. O da onlara hızla gelir.
İkincisi; onlardan bir grup az ile yetinip pek çok faziletleri kaçırırlar. Hadislerin kısa metinleriyle yetinirler ve zannederler ki, hadis senetleri ile uğraşmak ve hadis meclislerine katılmak tamamen riyaset ve dünya talebidir, nefs için bunda lezzet vardır.
Hiçbir yüce makam yoktur ki, onda fazilet ile risk birlikte bulunmasın. Zira idarecilikte, hüküm vermede, fetvada hep nefsin lezzeti riski vardır. Lakin fazileti büyüktür. Gülün dikeni gibi. Faziletleri talep etmek ve afetlerinden sakınmak gerekir.
Tabiatta bulunan riyaset sevgisine gelince, o ancak fazileti celp etmek için yaratılmıştır. Tıpkı nikah sevgisinin çocuğa bağlandığı gibi. İlim ile, Yezid Bin Harun’un dediği gibi alimin gayesi kuvvetlenir; “Biz ilmi Allah rızası dışında gayeler ile talep ettik, ilim ise bizi Allah rızasına yönlendirdi.” Yani, “bize ihlası gösterdi” demek istiyor. Kim nefsinin tabiatından bir şey koparmayı isterse bu mümkün değildir.
Üçüncüsü; onlardan bir grup; gayenin amel olduğunu vehmettiler. İlimle meşgul olmanın, amellerin en kamili olduğunu anlayamadılar. Sonra alim, ilmiyle az amel etse de cadde üzerindedir. İlimsiz ibadet edenin ise yol üzerinde olmadığını anlayamadılar.
Dördüncüsü; şüphesiz onlardan pek çoğu, alimin ilmini batınından kazanan kimse olduğunu zannediyorlar. Hatta onlardan biri hayalleriyle vesveseleniyor ve; “Kalbim Rabbimden rivayet etti.” diyor
Şibli şöyle derdi;
Benden sayfalar ilmini talep ederseler
Onlara harikalar ilmiyle galip gelirim.
Şeriat ilmini; “zahir ilmi” diye, nefislerin fikirlerini “batın ilmi” diye isimlendirmişler, buna da Ali Bin Ebu Talib r.a.’ın rivayet ettiği şu hadisi delil getirmişlerdir; “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki; “Batın ilmi Allah’ın sırlarından bir sır ve hikmetlerinden bir hikmettir. Allah onu velilerinden dilediklerinin kalplerine koyar.”
Bu hadisin aslı yoktur. İsnadında bilinmeyen ve tanınmayan kimseler vardır.[1]
Ebu Musa anlatıyor; “Ebu Yezid’in (el Bistami) beldesinde alim ve fakih birisi vardı. Ebu Yezid’in yanına gidip dedi ki;
“Bana senden acaip hikayeler ulaştı.” Ebu Yezid;
“İşitmediklerin işittiklerinden çoktur” dedi.
“Bu ilmini kimden aldın?” diye sorunca Ebu Yezid;
“İlmim, Allah’ın bağışından ve Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in; “Kim bildiğiyle amel ederse, Allah onu bilmediklerine varis kılar.” [2] Hadisi ile “İlim ikidir; biri zahir ilmi ki o, Allah’ın mahlukatı üzerinde hüccetidir. İkincisi ise faydalı ilim olan batın ilmidir.”[3]Buyurduğu yerdendir. Ey şeyh! Senin ilmin dilden dile nakil iledir. Benim ilmim ise, Allah katından ilhamdır.” Bunun üzerine alim dedi ki;
“Benim ilmimin zinciri, güvenilir ravilerden, onlar Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den, O Cibril a.s.’dan, o da Allah Azze ve Celle’den gelen nakil iledir.” Ebu Yezid;
“Ey şeyh! Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in Allah’tan gelen bir ilmi vardır ki, ona ne Cibril, ne de Mikail muttali olamaz” dedi.
Şeyh; “evet, lakin dediğin ilmin Allah katından olduğunun doğrulanmasını isterim.”
Ebu Yezid; “Evet, kalbinde yerleşen marifet kadar sana açıklayacağım. Ey şeyh! Allah’ın Musa a.s. ile konuştuğunu ve Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in O’nunla karşı karşıya konuştuğunu[4], peygamberlerin rüyasının vahiy olduğunu kabul ediyor musun?”
“Evet”
“Evliya ve sıddıkların sözlerini Allah’tan ilham ile aldıklarını, kalplerinden faydalar alıp hikmet ile konuştuklarını, onlarla ümmete faydalı olduklarını kabul eder misin? Söylediklerimi; Allah’ın, Musa aleyhisselam’ın annesine Musa’yı bir sandığa koymasını ve suya bırakmasını ilham etmesi, Hızır a.s.’a gemiden, çocuktan ve duvar hakkında ilham etmesi, Musa a.s’a; “Ve ben bunların hiçbirini kendiliğimden yapmadım.”(Kehf 82) demesi destekler.”
Ebu Yezid’in meclisinde bulunan insanlar nakleder; “Filan, falanla karşılaştı, onun ilminden aldı ve ondan çok şey yazdı, falan filanla karşılaştı...” diyorlardı. Ebu Yezid dedi ki;
“Miskinler! Onlar ilimlerini ölüden, ölüler vasıtasıyla alıyorlar. Biz ilmimizi ölmeyen diriden (Allah’tan) aldık”
Derim ki, ilk hikayedeki anlayış, ilmin azlığındandır. Alim olsaydı, bilirdi ki, ilham, ilme zıt olmaz ve ilimden ihtiyaçsız bırakmaz. Allah’ın insana bir şey ilham etmesi inkar edilemez. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurur ki; “Ümmetlerde ilham alanlar vardır. Şayet ümmetimde ilham alan varsa o Ömer’dir.”[5]
Buradaki mana, hayrın ilham edilmesidir. Ancak ilme muhalif ilham ile amel etmek caiz değildir. İlme muhalif olursa bu ilham Rahmani değil, şeytanidir.
Hızır a.s.’a gelince, tercih edilen görüş onun peygamber olmasıdır.[6] Peygamberlerin de vahiy ile işlerin sonucunu bilmesi inkar edilemez. İlham, ilim ifade etmez. O ancak ilmin ve takvanın semeresidir. Sahibini hayra muvafık kılar ve doğruyu gösterir.
İlmin terk edilmesine gelince, denilir ki; ilhamlara ve havatıra itimat bir şey değildir. Nakli ilim olmasaydı, nefse gelen ilhamın hayır mı, şeytani vesvese mi olduğu bilinmezdi.
Bil ki, Akli ilimlerin, şer’i ilimlere ihtiyaç bırakmayan yeterlikte olmaması gibi, kalplere bırakılan ilhami ilim de, nakledilmiş ilme ihtiyaç bırakmayacak yeterlikte değildir. Aklı ilimler gıda gibi, şer’i ilimler ilaç gibidir. Birinden diğerine dönülmez, birbirinin yerini tutmazlar.
“İlimlerini ölüler vasıtasıyla alıyorlar” sözüne gelince, bu sözün kendisine nisbet edildiği kimse, bunun ne manaya geldiğini bilmiyordur umarım. Aksi halde bu, şeriata hakarettir.
Ebu Hafs Bin Şahin der ki; “İlimle iştigali tembellik olarak gören sufiler derler ki; “Bizim ilimlerimiz vasıtasızdır.”
Yine dedi ki; “Tasavvuf ehlinin öncekileri Kur’an, Fıkıh, Hadis ve Tefsir gibi ilimlerde önder idiler. Lakin bunlar ise tembelliği seviyorlar.”
Ebu Hamid et Tusi (Gazali) dedi ki; “Bil ki, tasavvuf ehli ilim öğrenmeden ilahiyata meylettiler. Bunun için ilim öğrenmiyor, ilim çalışmalarına, musanniflerin eserlerini tahsile gayret göstermiyorlar, bilakis diyorlar ki;
“İşimiz; kötü sıfatları yok etmek için mücahede, bütün alakalardan kesilme, himmet ile Allah’a yönelmedir. Böylece insan himmetini ehlinden, malından, çocuğundan ve ilimden keser, zaviyede nefsiyle halvet eder, farzlardan ve sünnetlerden sınırlanırlar, himmetini Kur’an okumaya harcamaz, nefsini düşünmez, hadisi veya başka bir ilmi yazmaz, Allah, Allah, Allah demeye devam eder[7]… ta ki dil hareketinin terk edildiği, sonra kalpten lafız suretinin kaybolduğu hale ulaşıncaya kadar”!!
Bu sözün bir fakih’ten sadır olması benim için önemlidir. Zira o, bunun çirkinliğini gizlememiştir. Şüphesiz bu, hakikatte Kur’an okumayı ve ilim talebini teşvik eden şeriatı, örtüyle gizlemektir. O bunu itiraf ediyor.
Bu mezhep üzere büyük şehirlerin alimlerinden fazilet sahiplerini gördüm. Onlar bu yolda yürümüyor, öncelikle ilimle meşgul oluyorlardı.
Ebu Hamid’in tertibi üzere nefsin vesvese ve hayalleri ile baş başa kalmak, O’na göre ilimden değildir. Şeytanın bir oyunudur. Hem de nasıl bir oyun! Vesveseleri ona ilham ve gaipten gelen sesler olarak gösterir.
Şunu inkar etmeyiz; kalp temizlendiği ve arındığı zaman, hidayet nurları parlamaya başlar ve kul, Allah’ın nuru ile bakar.[8] Ancak kalbin arındırılması, ilim gereğince olmalıdır. Aşırı açlık, uykusuzluk, hayallerle zaman kaybetmek gibi şeriatın yasakladığı, ilme ters olan şekilde değil. Şeriat sahibine, yasakladığı şeyleri izafe etmenin faydası yoktur.
Sonra ilim ile riyazet arasında bir terslik yoktur. Aksine ilim, mücahedenin nasıl olacağını tarif eder, onu düzeltir.
Ancak şeytan, ilimden uzaklaşanlarla oynamaktadır. Onlar ilmin yasakladığı şeylerle riyazete yönelmişlerdir. İlim onlardan uzaktır. Bazen yasak olan şeyleri yaparlar, bazen de önemsiz şeyleri önemli şeylere tercih ederler.
Bu hadiselerde ancak ilim fetva verir, ama onlar bundan uzaklaşmışlardır. İlmi terk etmekten Allah’a sığınırız.
Ebu Ali el Benna dedi ki; “Silah çarşısında bir adam şöyle diyordu; “Kur’an bir perdedir, Rasul perdedir, ancak kul ve Rabbi vardır” bir cemaat onunla fitneye düştü, ibadetleri ihmal ettiler ve ölüm korkuları kayboldu.”
Dırar Bin Amr diyor ki; “Bazı kimseler ilmi ve ilim ehliyle oturmayı terk ettiler, mihraplar edinip namaz kıldılar ve oruç tuttular. Derileri kemiklerine yapıştı. Sünnete muhalefet ettiler ve helak oldular. Kendisinden başka ilah olmayan Allah’a yemin ederim ki ilimsiz amel edenin bozdukları, düzelttiklerinden fazladır.”
Bir çok sufiler şeriat ile hakikatin arasını ayırdılar. Bu, bunu söyleyenin cahilliğini gösterir. Zira şeriatın tamamı hakikatlerden ibarettir. Eğer bu sözleriyle ruhsat ile azimeti kastediyorlarsa, ikisi de şeriattır.
İlk sufiler, şeriatın zahirinden yüz çevirenlere karşı çıkmışlardır. Ebul Hasen Bin Salim diyor ki; “Bir adam Sehl Bin Abdullah’ın yanına geldi ve;
“Allah’ın beni faydalandıracağı şeyler yazmaya geldim” dedi. Sehl;
“Eğer elinde defter kalem olduğu halde Rabbinle karşılaşmak istiyorsan yaz.” Dedi. Adam;
“Ey Ebu Muhammed! Bana faydalı şeyler söyle” dedi. Sehl; “Dünya tamamen cehalettir, ilim hariç, ilmin tamamı da cehalettir, onunla amel hariç, amelin tamamı durdurulur, ancak kitap ve sünnete uygun olanı hariç. Sünnet ise takva üzere kuruludur.”
Yine Sehl Bin Abdullah dedi ki; “Allah’a ulaştıran yollar içinde ilimden faziletlisi yoktur. İlim yolundan bir adım saptın mı, kırk sabah karanlıklarda şaşkın kalırsın.”
Ebu Bekr ed Dekkak dedi ki; “Ebu Said el Harraz’ın şöyle dediğini işittim; “Zahire muhalif olan her bâtın, bâtıldır.”
İmam Ebu Hamid el Gazali, İhya adlı kitabında, buna ikazda bulunmuş ve demiştir ki; “Şeriata muhalif olan hakikat veya zahire ters olan batın; imandan çok küfre yakındır.”
İbni Akil dedi ki; “Sufiler şeriatı bir isim yaptılar ve ondan kastedilen hakikattir dediler. Bu çirkin bir sözdür. Zira, şeriatı Allah Teala, insanların maslahatı için bir kanun olarak koymuştur. Bundan başka da hakikat yoktur. Nefislere düşen ise, şeytanın vesveseleridir. Şeriattan başka hakikat kabul eden herkes aldanmıştır.
Onlardan bir cemaat ilim yazmakla meşgul olurdu. Sonra şeytan onları aldatıp, maksat ancak ameldir dedi ve onlar kitaplarını gömdüler.
Ahmed Bin Ebil Havari’nin kitaplarını denize attığı, atarken de şöyle dediği rivayet edilir; “Ne iyi delildin sen, ama hedefe ulaştıktan sonra delil ile uğraşmak boştur.”
Ahmed Bin Ebil Havari otuz sene ilim tahsil etti. Gayesine ulaşınca kitaplarını denize attı ve dedi ki; “Ey ilim! Bunu seni küçümsediğimden veya değerini hafife aldığımdan yapmıyorum. Ben Rabbime hidayet bulmam için seni tahsil ettim. Seninle hidayet bulunca da sana ihtiyacım kalmadı.”
Ebu Nasr et Tusi’den; Rey şeyhlerinden bir cemaati şöyle derlerken işittim; “Ebu Abdullah el Mukri’ye babasından kayıplar ve gayri menkuller dışında elli bin dinar miras kaldı. Hepsini elinden çıkardı ve fakirlere infak etti. Ona bu durumdan sorduğumda dedi ki;
“Genç iken ihramlı olarak yalnız başıma Mekke’ye gittiğimde hiçbir şeyim kalmamıştı ve geri döndüm. Kitaplarla ilgilenmiyor, hadis ve ilim toplamak bana Mekke’ye gitmekten zor geliyordu. Mülküm elimden çıktı.”
Derim ki, daha önce de geçtiği gibi, ilim bir nurdur. İblis insana nuru söndürmeyi ve karanlıkta kalmayı güzel gösterir. Cehalet karanlığı gibi bir karanlık yoktur. Ama şeytan onların tekrar bu kitaplara dönüp mütalaa edeceklerinden korktuğu için onlara kitapları gömmeyi güzel gösterdi. Bu çirkin bir fiildir ve kitaplardan gayenin ne olduğunu bilmemektir.
İlimlerin aslı Kitap ve Sünnettir. Allah Teala onları ezberlemenin zor olacağını bildiği için o ilimleri ve hadisleri yazmayı emretti.
Kur’an’a gelince, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e bir ayet inince onu vahiy katibini çağırarak yazdırırdı. Onlar düzgün hurma yapraklarına, taşlara ve derilere yazarlardı. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in vefatından sonra Kur’an Mushaflarda toplandı ve Ebu Bekr r.a. zamanında yazıldı, sonra Osman r.a. zamanında istinsah edildi. Bütün bunlar, Kur’an’ın hıfzı ve ondan bir şey sapmaması içindi.[9]
Sünnet’e gelince; Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem önceleri sadece Kur’an’ın yazılmasını, onun dışında bir şey yazılmamasını emrediyor, buyuruyordu ki; “Benden Kur’an dışında bir şey yazmayınız”[10]
Hadisler çoğalıp ezberlemesinin zor olduğu anlaşılınca, onarı yazmaya izin verildi. Ebu Hureyre R.a., Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e ezberinin az oluşundan şikayet edince,
“Elbiseni yere ser” buyurdu. O da serdi. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem konuşmasını bitirince
“Elbiseni topla” buyurdu. Ebu Hureyre r.a. der ki; “O andan sonra Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in söylediği hiçbir şeyi unutmadım”
İbni Amr r.a’den; Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki; “ilmi bağlayın” dedim ki; “Onu bağlamak nedir?” buyurdu ki; “yazmaktır.”[11]
Sahabeler, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sözlerini, hareketlerini, fiillerini iyice ezberleyip rivayet ettiler. Şeriat de onun bunun rivayetleri ile toplanıp bir araya geldi. Nitekim Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki; “Benden rivayet edin!”[12]
Diğer hadiste; “Benden bir söz işitip anladıktan sonra onu başkasına ileten kimsenin Allah yüzünü aydınlatsın.”[13]
İşittiği gibi aynen rivayet etmesi ancak yazarak olabilir. Zira ezber unutulabilir. Ahmed Bin Hanbel r.a. bir hadis söylediğinde ona; “Onu bize imla (ezberden rivayet) et” derler. O da; “Hayır, bilakis kitaptan rivayet edeceğim derdi.”
Ali Bin Medini demiştir ki; “Efendim Ahmed Bin Hanbel bana ancak kitaptan hadis rivayet etmemi emretti.”
Sahabeler sünneti rivayet edince, tabiun onlardan aldılar, muhaddisler seferlere çıktılar, yeryüzünün doğusunu batısını gezdiler, bir kelime ondan, bir kelime bundan, hadisleri tahsil ettiler. Sahih olanı ve olmayanı ayırt ettiler.[14] Ravilerin güvenilir olup olmadığını tesbit ettiler, sünnetleri ezberlediler, tasnif ettiler. Sonra bunları silip yorgunluğu unutan, herhangi bir hadise hakkında Allah’ın hükmünü bilmeyen kimse; “Bunun gibisi ile şeriat ilan edilmemiştir” dedi. Bizden öncekilerin şeriatlarının peygamberlerine ulaşan isnatları olmayıp, bu ancak bu ümmetin bir özelliği değil midir?
Nitekim Ahmed Bin Hanbel bu uğurda doğuyu batıyı dolaşmış olup hadis talep etmiş, oğluna şöyle demiştir;
“Filandan ne yazdın?” o da; “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem bayram günü bir yoldan gider, diğer yoldan dönerdi.”[15] Dedi. Ahmed Bin Hanbel;
“İşte Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in bana ulaşmayan sünnetlerinden bir sünnet!” dedi.
Bir çok hadis toplamış olmasına rağmen böyle diyorsa, hadisleri yazmayanın hali ne olur? Hele yazdıktan sonra suya atmışsa?!
Kitapları silip gömdüklerini görmüyor musun? O halde fetvalarda ve hadiselerde neye dayanıp hüküm vereceğiz? Falan zahide, filan sufiye veya onlara arız olmuş vesvese ile hayallere mi? Hidayetten sonra sapıtmaktan Allah’a sığınırız.
Defnettikleri kitaplarda ya hak olan, ya batıl olan veya hak ile batılın karışık olduğu şeyler vardı. Şayet onlarda batıl şeyler varsa onları gömen ayıplanmaz. Hak ile batılın karışık halde bulunduğu, ayırmanın mümkün olmadığı şeyler varsa onların telef edilmesi mazur görülür. Zira bazıları hem güvenilir kimselerden hem de yalancılardan yazıyor ve işleri karıştırıyor, kitapları gömüyorlardı. Süfyan es Sevri’nin bazı kitapları gömdüğüne dair olan rivayet buna yorumlanabilir.
O kitaplarda yok edilenler hak ise, şeriat onların telef edilmesini helal saymaz. Zira o kitaplar, onların telefinde maksat ne olursa olsun, ilmi ve malı korumaktadır. Şayet; “Onlar beni ibadetten alıkoyuyor” denirse ona denilir ki; “buna üç açıdan cevap verilir;
Birincisi; şayet anlarsan, ilimle meşgul olmanın ibadetten üstün olduğunu bilirsin.
İkincisi; içine düştüğün uyanıklık hali devam etmez. Zannederim kaçırdığın şeylerden pişman olursun. Bil ki, kalpler aynı sağlığında kalmaz. Paslanır ve cilalanmaya ihtiyaç duyar. Onun cilası ilim kitaplarına bakmaktır. Yusuf Bin Esbat kitaplarını defnettikten sonra hadis rivayet etmeden sabredemedi, ezberinden rivayet etmeye başladı ve karıştırdı.[16]
Üçüncüsü; tam uyanıklığın devam ettiğini ve bu kitaplara ihtiyacın olmadığını varsayalım. Senin makamına ulaşmamış, ilim tefsirine yeni başlamış talebelere bunu öğretseydin, bağışlasaydın ve faydalanmak isteyenlere verseydin veya onları satıp parasını tasadduk etseydin, hiçbir durumda onları gömüp yok etmeseydin daha hayırlı olurdu.
Mervezi’nin rivayetine göre Ahmed Bin Hanbel’e; kitaplarının defnedilmesini vasiyet eden kimse soruldu. Dedi ki; “İlmin gömülmesi hoşuma gitmez.” Yine onun rivayetine göre, Ahmed Bin Hanbel şöyle dedi; “Kitapların gömülmesine anlam veremiyorum.”
Sufiler; ilim talebinde tembellik edenler ve ilmin, ibadetlerin semeresi olarak ilham edileceğini zannedenler olarak taksim edilince, bu ilmi batın ilmi olarak adlandırdılar ve zahir ilmi ile meşgul olmaktan yasakladılar.
Cafer el Huldi dedi ki; “Sufiler beni bıraksaydı size dünyanın isnadını getirirdim. Abbas ed Devri’nin yanına gitmiştim ve henüz genç idim. O’ndan bir meclis yazdım ve yanından ayrıldım. Onun sufi arkadaşlarından biri beni karşıladı ve;
“Yanındaki nedir?” dedi. Onları gösterdiğimde dedi ki;
“Yazık sana! Batın ilmini bırakıp sayfalardaki ilmi alıyorsun ha!” onun bu sözü kalbime yer etti ve Abbas’ın meclisine artık gitmedim.
Derim ki, bana ulaştığına göre Ebu Said el Kindi şöyle dedi; “Ben hem sufilerin dergahına gidiyor, hem de gizlice ilim tahsil ediyordum. Onlar bunu bilmiyorlardı. Bir gün cebimden mürekkep hokkam düştü. O zaman sufiler bana; “avretini ört” dediler.
Huseyn Bin Ahmed es Saffar dedi ki; “Elimde kalemim vardı. Şibli bana dedi ki; “Siyahlığını benden gizle. Kalbimin karalığı bana yeter.”
Allah Teala’ya karşı en büyük inat, O’nun yolundan alıkoymaktır. Allah’ın en açık yolu da ilimdir. Zira o, Allah’ı gösterir, Allah’ın hükümlerini ve şeriatını açıklar, O’nun sevdiği ve sevmediği şeyleri izah eder. İlme engel olmak, Allah’a ve şeriatına düşmanlıktır. Lakin bundan yasaklayanlar, ne yaptıklarını bilmiyorlar.
Ebu Abdullah Bin Hafif dedi ki; “ilim öğrenmekle meşgul olun. Sufilerin sözlerine aldanmayın. Ben kalem ve defterimi yanımda saklar, gizlice ilim ehlinin yanına giderdim. Bunu öğrendikleri zaman bana düşman oldular ve “Bu iflah olmaz” dediler. Sonra da bana muhtaç oldular.”
İmam Ahmed Bin Hanbel ilim talebesinin elinde kalem görünce; “Bunlar İslamın kandilleridir.” Derdi. Yaşlı olmasına rağmen o bile mürekkep hokkası taşırdı. Biri ona; “Ey Ebu Abdullah! Onu ne zamana kadar taşıyacaksın?” dediğinde dedi ki; “Kabre kadar!”
Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki; “Ümmetimde devamlı olarak yardım gören bir taife bulunur, kıyamet gününe kadar onlara muhalefet edenler zarar veremezler”[17] Ahmed Bin Hanbel dedi ki; “Onlar hadis ashabı değilseler, başka kim olduklarını bilemiyorum”
Ona birisinin; “Hadis ashabı kötü kimselerdir” dediği söylenince Ahmed Bin Hanbel dedi ki; “Onu diyen zındıktır!”[18]
İmam Şafii r.a. dedi ki; “Hadis ehlinden birini görünce Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in ashabından birini görmüş gibi oluyorum.”
Bil ki bu kimseler ilmi bırakıp riyazetle uğraşınca, görüşlerine göre amel edince, ilimler hakkında konuşmadan edemediler. Kendi yanlış, çirkin vesveseleriyle konuştular. Tefsir, Hadis, Fıkıh ve diğer ilimlerde cahilce konuştular. İlimleri kendilerine has şekilde yönlendirip yorumladılar. Ama Allah Teala hiçbir zaman yer yüzünde şeriatı savunan, hata edenlerin hatalarını gösteren, onlara reddiyeler veren alimleri eksik etmemiştir.
Aşağıda onların anlayış ve sözlerinden örnekler verip ilimleri hakkında, anlayışlarının kötülüğü ve hatalarının çokluğu hakkında uyaracağım;
Bil ki, ilim korkuya, nefsi hakir görmeye, suskunluğa vesile olur ve teşvik eder. Selef alimlerinden ibret alırsan, onlara korkunun hakim olduğunu görürsün. Onlar münakaşalardan uzak durmuşlardır. Ömer r.a. ölüm anında şöyle demişti; “Eğer bağışlanmazsa, vay Ömer’in haline!”
İbni Mes’ud r.a.; “Keşke öldükten sonra dirilmeyecek olsaydım” demiştir.
Süfyan es Sevri, ölüm anında Hammad Bin Seleme’ye; “Benim gibi birinin bağışlanacağını ümid ediyor musun?” demiştir.
Onlardan bu gibi sözlerin sadır olması ilimlerinin kuvvetli olması sebebiyledir. Kuvvetli ilim ise korku ve haşyete sebep olur.
Allah Azze ve Celle buyuruyor ki; “Kulları içinde Allah’tan en çok alimler korkar.”(Fatır 28) Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki; “Sizin en bilgiliniz ve Allah’ı en çok tanıyanınız, O’ndan en çok korkanınız benim”[19]
Sufilerin çoğunluğu ilimden uzaklaşınca amellerinden haz alamadılar. Bazılarına keramete benzer lütuflar olunca davalarında ileri gittiler.”[20]
Onların; “Allah’tan sakının, Allah size öğretiyor”(Bakara 282) ayetini delil getirmelerine gelince, bu birkaç açıdan reddedilmiştir;
1- “ve size öğretiyor” kavlindeki “vav” atıf değil isti’nafdır. Ayetin manası şöyledir; “Allah’tan sakının, Ey borçlananlar! Alış veriş yaptığınız zaman da şahid tutun. Ne katibe ne de şahide zarar verilmesin ve Allah’ın bunun dışındaki sınırlarını kaybetmekten sakının.” Yani “ve Allah size öğretiyor” kavlinin manası; “size yapmanız gereken şeyleri açıklıyor” demektir.[21] Özet olarak; “Bu öğretiş, Allah’ın öğrettiğidir, onu alın”
2- Şer’i ilim talebinin yolunu Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem sınırlamıştır; “İlim; ancak taallüm (ilme gayret) ile, hilim(yumuşak huyluluk); tahallüm iledir. Kim hayra hazırlanırsa ona verilir, kim şerrin sıkıntısını çekerse ona düşer.”[22]
Bu sınırlama ilmin ancak taallüm yoluyla olacağını, başka bir yolu olmadığını belirtir. Taallüm, ilim talebi ve tahsili için gayret sarf etmeyi gerektirir. Bu işte geniş açıklama iki şekilde olur;
a)- Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki; “ilim talebi her müslümana farzdır.”[23] Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem ilim talebini farz kılmıştır.
b)- Bu talep, ilim talebi yolunu tutmadan gerçekleşmez. Bunun için Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurur ki; “Kim ilim talebi için yola koyulursa Allah onu cennet yollarından bir yol üzerinde yürütür.”[24]
3- Allah Teala’nın “ve Allah size öğretiyor” kavli; “Ey iman edenler! Şayet Allah’tan sakınırsanız sizin için (hakkı batıldan ayıracak) bir furkan kılar”(Enfal 29) kavli ve
“Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve Rasulüne iman edin ki, rahmetinden iki pay versin ve ışığında yürüyebileceğiniz bir nur kılsın”(Hadid 28) kavli gibidir.[25]
Onun manası; “Kim Allah’tan sakınır ve böylece ilim talep ederse, kalbinde onu anlayacak bir nur verir ve onunla hak ile batılı ayırır.” Demektir.
Kurtubi dedi ki; “Allah, kendisinden sakınana ilmi vaad ediyor. Yani kalbinin karşılaştığı şeyi anlayacak bir nur kazanmasıdır. Başında Allah onun kalbine hak ile batılı ayıracak bir nur kılar. Bundandır ki, Allah; “Ey iman edenler! Allah’tan sakınırsanız sizin için (hak ile batılı ayıracak) furkan verir.” Buyurur.[26]
Bu anlayış, Ali Bin Ebu Talib r.a.’in Ebu Cuhayfe’nin sorduğu; “İndinizde (Kur’an dışında) kitap var mı?” sorusuna verdiği cevabında işaret ettiği manadır; “Hayır. Ancak Allah’ın Kitab’ı ve Müslüman kimseye bağışlanan anlayış vardır. Bir de şu sayfadakiler vardır.” Der. Ebu Cuhayfe o sayfalarda ne olduğunu sorunca dedi ki; “Esirler, esirlerin bırakılması ve bir kafir sebebiyle bir müslümanın öldürülemeyeceği hükümleri vardır.”[27]
İşte onlar Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in ilim talep eden sahabeleridir. İlim tahsilinde ciddi davranmışlar, onu rivayet etmişler, Allah da onlara anlayış vermiştir. Onlar takvalıların imamlarıdır; “Bizleri takva sahiplerine imam kıl”(Furkan 74)
Her takva sahibi onları imam edinir. Bildiğin gibi takva vaciptir. Böylece onları imam edinmenin vacip olduğunu da bil! Onların yolundan ayak diremek fitne ve mihnetlerin uğrayacağı bir durumdur.
Sufilerin; “Biz Ona katımızdan ilim öğrettik”(Kehf 65) ayetini delil getirmelerine gelince, bu da birkaç açıdan reddedilir;
1- Hızır aleyhisselam kendisine vahyedilen bir peygamberdir. Bu hükme bağlanmış bir meseledir.
2- O şeriatta olanlar bizim şeriatımız dışındadır. Bizim şeriatımıza gelince; hiç kimse bundan başkasını tercih edemez veya ondan başkasını öğrenemez. Kimse de Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem ile beraber, Hızır ile Musa A.s. gibi olduğunu iddia edemez. Bu apaçık küfürdür. Zira Musa A.s. hayatta olsaydı, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e uymaktan başka yolu yoktu.
[1] İbnül Cevzi bunu İlelül Mütenahiye’de(1/83) tahric etti ve; “sahih değildir. Ravileri tanınmıyor” dedi. İbnu Arak Tenzihuş Şeria(1/280)’de nakleder ki; “Zehebi, Telhisul Vahiyat’ta; “batıldır” dedi.” Elbani Silsiletuz Zaife’de(1227) uydurma olduğunu açıkladı.
[2] Ebu Nuaym, isnadıyla Hilyetul Evliya(10/14-15)’te zikretti ve dedi ki; “Ahmed Bin Hanbel bu sözü bazı tabiin vasıtasıyla, İsa aleyhisselam’ın sözü olarak zikretti. Bazı raviler bunu Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in söylediğini zannettiler ve ona bu isnadı eklediler. Basite aldılar. Bu hadisin bu isnad Ahmed Bin Hanbel’den olmasına ihtimal yoktur.” Elbani Daife(442)’de der ki; “isnadında tanınmayanlar vardır. Bunu hangisinin uydurduğunu bilmiyorum.”
[3] Uydurma hadistir. İbnul Cevzi İlelül Mütenahiye(1/82-83)’te tahric etti. Ne merfuan, ne mevkufen, ne de maktuan sahih değildir. Bkz: el Huşu(s.93-95)
[4] bu sahih değildir. Aişe r.a. der ki; “Size kim; “Muhammed Rabbini gördü” derse büyük bir iftira etmiştir.”(Buhari(8/606-Fethul Bari) Müslim(157)
[5] Hadis sahihtir. (Buhari)
[6] Doğrusu da budur. Bunu Hafız İbni Hacer Zehrun Nadr’da tafsil etmiştir.
[7] Müfred isimle böyle zikretmek, ümmetin alimlerinin ve Salihlerinin tanımadığı bir bidattir. Bunu Şeyhul İslam İbni Teymiye el Ubudiyet(s.158-159)’da şerh etmiştir.
[8] Yani hayır ilham olunur. Ama “Müminin firasetinden sakının zira o, Allah’ın nuru ile bakar” hadisini bu konuda değerlendirmek doğru değildir.
[9] Bkz.:Abdulfettah el Kadı, Tarihu Mushafı Şerif.
[10] Müslim(3004) Ebu Said el Hudri r.a’den.
[11] hadis, şahidleriyle hasendir. Elbani Sahiha(2026) Ebu Davud(ilim 3)
[12] Buhari(6/496-Fethul Bari) İbni Amr r.a.’dan.
[13] Yirmi küsur sahabeden rivayet edilmiş olup sahih ve mütevatirdir. Edilletu veş Şevahid(s.35) bkz.: erReddul İlmi(1/73) Ahmed(3/37)
[14] Bu, hadis ıstılahları ve kaideleri ilminin kurulmuş olmasının meyvesidir. Kim bundan gafil olup, hadisin geçtiği kitabı kaynak göstermekle yetinirse, aslı bırakıp füru ile uğraşmış olur, dikkat oluna! Şerhlerin ve dipnotların çokluğu seni aldatmasın.
[15] Ebu Davud(Salat 254) benzerini Buhari(2/472-Fethul Bari) Cabir r.a.’den.
[16] Tehzibut Tehzib(11/408)
[17] mütevatir hadistir.
[18] Bkz.:er Reddul İlmi(2/36).
[19] Buhari(10/513, 13/276-Fethul Bari) Müslim(2356)
[20] İbnul Cevzi Telbisu İblis(s.320-341) biraz tasarrufla.
[21] Taberi Tefsiri(3/91)
[22] Hasendir. Bkz.: Elbani Sahiha(342)
[23] Şahidleriyle sahihtir. Bkz.: Elbani Tahricu Ehadisu Müşkiletil Fakr(86)
[24] Hasendir. Bkz. Sahihu Tergib ve Terhib(68)
[25] İbni Kesir Tefsiri(1/344)
[26] Kurtubi(3/406)
[27] Buhari(1/204-Fethul Bari)