Sitemizin Araç Kutusunu İndirin
Allah'ım! Bize, günahla aramıza engel olacak kadar korkundan hisse ver. Bizi cennetine ulaştıracak kadar taatini nasib eyle. Dünya musibetlerini hafifletecek yakîn ver. Allah'ım! Bizi yaşattığın müddetçe kulaklarımızdan ve gözlerimizden faydalandır; ölümümüze kadar da onları devamlı kıl. Bize zulmedenlerden öcümüzü sen al. Bize düşmanlık edenlere karşı bize yardım et. Bizi dinimiz konusunda musibete uğratma. Dünyayı en büyük endişemiz ve gayemiz kılma. Bize acımayanları üzerimize musallat etme!" (Allahumme âmîn) =Tirmizi (3502)=

YAZI ARŞİVİ

18 Nisan 2007 Çarşamba

imanın hakikati

İMANIN HAKİKATİ

Ebu Muaz Seyfullah Erdoğmuş

Ebu Hureyre r.a.’den; Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki;

İman (altmış veya) yetmiş küsur şubedir. Onun en üstünü “La ilahe illallah” demek, en aşağısı ise yoldan eziyet verici bir şeyi kaldırmaktır. Haya da imandan bir şubedir.”[1]

İmam Ebu Abdullah el Halimi, el Minhac adlı eserinde, iman şubelerini yetmiş yedi bölüme taksim etmiştir. El Halimi der ki; “İmanın güven ve korku olmak üzere iki şıkkı vardır. Allah Teala buyuruyor ki; “Düşmandan korkarsınız o halde yaya olarak ve binek üzerinde (namaz kılın). Artık emin olduğunuz zaman Allah’ı zikredin”(Bakara 239)

İmanın manası ve gayesi; tasdik ve tahkiktir. Gelen haber ya doğru, yada yalandır. Kişi emre uymak ve yasaktan sakınmak hususunda itaat ile isyan etmek arasındadır. Kim gelen haberin yalan olduğuna ihtimal vermeden, doğru ve hak oluşuna inanırsa o, işittiğinden şüpheyle veya yalanlayarak nefsinde inanan gibidir.

Emir ve yasağı işitip, ona itaat etmeye inanan, onun gereklerini kabul ve itaate zorlanarak, nefsinde iman eden gibidir. Bu kişi “Ben buna iman ettim” derken, “buna ihtimal vererek veya böyle zannederek nefsimde iman ediyorum” demek ister. Veya yalnızca “inandım” der.

Bunun ikinci bir yönü şöyledir; “iman ettim” demenin anlamı; “Bana haber veren veya davet eden kimseyi tasdik ettim, ona uydum. Onu yalanlamam ve ona muhalefet etmem” demektir. İman ile murad edilen şey; bir şeye kavuşmadan önce onu tasdik etmek, yani gaybe inanmaktır.

Allah Azze ve Celle’ye iman etmek; O’nun varlığının sabit oluşunu itiraf ve kabul edip O’na itaat etmektir.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e iman etmek; O’nun peygamberliğinin sabit oluşunu itiraf edip O’na uymak ve itaat etmektir.

Allah’a ve Rasulüne imanın ifadesi olan “tasdik”in; kalpte gizli olan itikad ve dilde açığa çıkan ikrar ile şehadet olmak üzere iki kısmı vardır. Böylece Allah’a ve Rasulüne iman; gizli ve açık olmak üzere iki kısımdır.

İmanın gizli olanı; kasıt ve niyetlerdir ki, niyet olmadan amel caiz olmaz. Vacip olana vacip, mübah olana mübah, ruhsat olana ruhsat, mahzur olana mahzur, ibadet olana ibadet diye inanmak gerekir.

İmanın açık olanı ise; Abdest, namaz, zekat, oruç, hac, Allah yolunda cihad gibi azalar ile yerine getirilmesi gereken şeyleri yapmaktır. Bunların hepsi iman ve İslam’dır. Allah Azze ve Celle’ye ve Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem’e itaat etmektir.

Allah’a iman etmenin manası; O’na kulluk etmek, Rasulüne iman etmenin manası ise; Ona kulluk etmeden, Ondan geleni kabul etmektir. Kulluk ancak Allah’a yapılır.

Küfürden uzaklaşmayı ifade eden; Allah’a ve Rasulüne iman; kök (asıl) olup, kemale eren, artıp eksilen iman ise daldır (füru).

Bu manada imanın kökü hasıl olursa, buna taatlerin eklenmesi ile iman artar, taatler eklene eklene iman şubeleri tamamlanmış olur.

İmanın eksikliği; imanın sadece kökünün kalıp, dallarının eksik olması demektir. Bu yüzden iman edip namaz kılan kimseye; “imanını artırdı” denilir. Yine iman edip üzerine namaz vacip olan kimse namaz kılmazsa; “onun imanı eksik” denilir. Zira o, gücü yettiği halde terk ettiği için fasık ve asi olmuştur. Diğer rükünler de böyledir.

Nafilelere gelince; bunlar, insana tasdik, itikad, söz ve fiil olarak vacip olmadığı halde, yapıldığında imanı artırırlar. Terk eden kimsenin imanı, bunları terk etmeyerek yerine getiren kimseye nazaran eksiktir. Ama bu nafileleri terk eden isyan etmiş olmaz.

Bütün taatler, bizim için iman oluyor diye, müminlerden günaha düşenleri kafirlikle suçlamamız gerekmez. Allah ve Rasulüne küfrün zıddı; onlara iman etmektir. Allah’a ve Rasulüne iman; onları isbat ve itiraf olduğuna göre, küfür; onları inkar etmek ve yalanlamaktır. Amellere gelince; şüphesiz bunlar, Allah’a ve rasulüne imanın mevcudiyetinden sonra iman ismini alırlar. Yani Allah ve Rasulünü kabul şartı ile taatleri yerine getirmek iman olup, bu taatleri terk etmek; şikak ve isyandır, küfür değildir.[2]

Enes r.a.’ın rivayet ettiği hadiste buyrulur ki; “İslam alenidir, iman kalptedir, (göğsüne işaret ederek;) takva ise buradadır, takva buradadır.”[3]

Bu hadis, emirleri yerine getirip, yasaklardan sakınmanın İslam, kalbi batıl itikatlardan uzak tutmanın İman olduğunu gösteriyor. Kişinin imanının kemale ermesi; iman, İslam ve takvayı kendisinde birleştirmesine bağlıdır. Ne amel (İslam) olmadan iman, ne de Allah ve Rasulüne nezih itikadden ibaret iman olmadan amel makbul değildir. Takva da bunu kemale erdiren haslettir.

Kalp ile Tasdik ve Dil ile İkrar İmanın Aslıdır

Allah Azze ve Celle buyuruyor ki; “Biz, Allah'a ve bize indirilene; İbrahim, İsmail, İshak, Ya'kub ve esbâta indirilene, Musa ve İsa'ya verilenlerle Rableri tarafından diğer peygamberlere verilenlere, onlardan hiçbiri arasında fark gözetmeksizin inandık ve biz sadece Allah'a teslim olduk deyin.(Bakara 136)

Bu ayette müminlere; “Allah’a iman ettik” demeleri emrolunuyor.

Bedevîler "İnandık" dediler. De ki: Siz iman etmediniz, ama "Boyun eğdik" deyin. Henüz iman kalplerinize yerleşmedi.”(Hucurat 14)

Allah Teala bu ayette, inanç olmadan dil ile söylemenin iman olmadığını haber veriyor. Kalplerinde iman olsaydı, onlar kalp ile tasdiki ve dil ile ikrarı birleştirmiş müminler olurlardı. Hadisi şerifler de aynı şeyi göstermektedir;

İbni Ömer r.a.’dan merfuan; “Ben insanlar Allah'tan başka ilâhın olmadığına, Muhammed'in de Allah'ın elçisi olduğuna şehâdet edinceye, namaz kılıncaya, zekât verinceye kadar onlarla savaş etmekle emrolundum. Bunları yaptılar mı, kanlarını, mallarını bana karşı korumuş (emniyet altına almış) olurlar. İslâm'ın hakkı hâriç. Artık (samimi olup olmadıklarına dair) durumları Allah'a kalmıştır"[4]

Ebu Hureyre r.a.’den merfuan; “Git ve karşılaştığın herkesi, kalbinde yakin ile Allah’tan başka ilah olmadığına şehadet ettikleri takdirde cennetle müjdele.”[5]

Muaz Bin Cebel r.a.’den merfuan; Kim kalbindeki sadakat ile; eşhedu en la ilahe illallah ve enne Muhammeden Rasulullah” diye şehadet ettiği halde ölürse cennete girer.”[6]

Enes r.a.’den; Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki; “Kulun kalbi dosdoğru olmadıkça imanı da dosdoğru olmaz, dili dosdoğru olmadıkça da kalbi dosdoğru olmaz.”[7]

Ebu Katade r.a.’den merfuan; “Kim diliyle telaffuz edip, kalbinde itminan ile Allah’tan başka ilah ilah olmadığına, Muhammed’in O’nun rasulü olduğuna şehadet ederse, cehennem onu yakmaz”[8]

Mücahid r.a., Allah Teala’nın; “Ancak kim hakka bilerek şahidlik ederse müstesna…”(zuhruf 86) ayeti hakkında dedi ki; “Hakka şehadet etmek; Allah’ı rabbi olarak bilmektir.”[9]

Bütün Taatlerin İman Oluşu

Allah Azze ve Celle müminleri şöyle vasfediyor;

“Müminler ancak, Allah anıldığı zaman yürekleri titreyen, kendilerine Allah'ın âyetleri okunduğunda imanlarını artıran ve yalnız Rablerine dayanıp güvenen kimselerdir. Onlar namazlarını dosdoğru kılan ve kendilerine rızık olarak verdiğimizden (Allah yolunda) harcayan kimselerdir.”(Enfal 2-3)

Bu ayet, müminlerin bu amelleri kendilerinde birleştiren kimseler olduğunu haber veriyor. Bu da gösteriyor ki, bunlar imana dahildir.

El Halimi der ki; “Bu ayette geçenlerle vasıflanırsan, hakiki mümin ismini almaya hak kazanırsın. Zira Allah Teala bu ameller ile onları “abidler” diye değil de “hakiki müminler” diye vasıflamıştır. Namaz; bedenler ile yapılan taate, “kalp ürpermesi”; her yönden istikamet sahibi olmaya işarettir. Taatleri yapmak ve isyandan uzak durmak, imana giriştir.

Ayette; “Allah zikredilince kalbi ürperen” ibaresi geçiyor. Günah işlemek veya emre muhalefet etmek ile kalp ürpermez. “Allah’ın ayetleri okunduğunda imanı artan”; yani farzları yerine getirmek ve vaciplere devam etmek imanın artmasına sebeptir. Eğer kişide bu sıfatlar bulunmazsa, hakiki müminlerden sayılmaz, imanı eksiktir ve bu ayette bahsedilen müminlerin kapsamına girmez.

Allah Azze ve Celle buyuruyor ki; “Fakat Allah size imanı sevdirmiş ve onu kalplerinizde süslemiştir. Küfrü, fıskı ve isyanı ise size çirkin göstermiştir.”(Hucurat 7)

Bize sevdirdiği şeyler ile bize çirkin gösterdiği şeyler arasında zıtlık vardır. Sevdirdiği şeyleri iman olarak zikretmiş, bunun zıddı olan çirkin gösterdiği şeyleri de küfür ve fısk olarak belirtmiştir. Bu da gösteriyor ki, imanın iki zıddı vardır; imanla çelişen şeylerin bazısı küfür, bazısı fısktır. Ama bütün taatler imandır. Eğer böyle olmasaydı imanın terki fısk olmazdı. Allahu a’lem.

İmam Beyhaki der ki; isyan ile fısk birbirinden ayrıdır. Bu, isyanın bazısının fısk olmadığını gösterir. Fısk; ancak büyük günahlardan birini işlemek veya küçük günahta ısrar etmektir. Bunların hepsinden uzak durmak, imandandır.

Allah Teala buyuruyor ki; “Allah imanlarınızı zayi edecek değildir.”

Müfessirler icma ile dediler ki; “Bu ayet ile kastedilen; Beytül Makdis’e yönelerek kılınan namazlarıdr. Namaz, iman olarak isimlendiriliyor. Böyle olunca da, hiçbiri arasında ayırım yapmadan bütün taatler iman olur.

Bera Bin Azib r.a. rivayet ediyor; “Rasulullah sallallahu aleyhi ve selem, Medine’ye geldikten sonra on altı veya on yedi ay kıble olarak Beytul Makdis’e yönelerek namaz kıldı. Sonra kıble olarak Kabe tayin edildi. Bazıları kıble değiştirilmeden önce vefat ettiklerinden, onların hakkında ne denileceği bilinmiyordu. Bunun üzerine Allah Teala “Allah imanlarınızı zayi edecek değildir.”(Bakara 143) ayetini indirdi.”[10]

Ebu Malik el Eşari r.a.’ın rivayet ettiği hadiste Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem tahareti imandan saymıştır; “Temizlik imanın yarısıdır”[11]

Bera r.a’den; “Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in yanında oturuyorduk. Buyurdu ki; “İmanın en sağlam kulpu nedir bilir misiniz?” dediler ki;

“namazdır” buyurdu ki;

“Şüphesiz namaz hasenedir. Başka?”

“Cihaddır” dediler.

“Şüphesiz cihad hasenedir. Başka nedir?”

“Hacdır” dediler. Buyurdu ki;

“Hac güzeldir. Ondan başka?”

“Oruçtur” dediler. Buyurdu ki;

“Şüphesiz oruç hasenedir. Ancak o da değil. Muhakkak ki imanın en sağlam kulpu Allah için sevmen ve Allah için buğz etmendir.”[12]

İslam’ın bütün şartları imandan sayılmıştır.

Muaz Bin Enes el Cuheni r.a. merfuan rivayet ediyor; “Kim Allah için verir, Allah için mani olursa, Allah için sever, Allah için buğzederse ve Allah için evlenirse imanını kemale erdirmiştir.”[13]

Ali r.a.’den merfuan; “İman; dil ile ikrar, kalp ile bilmek ve azalar ile ameldir.”[14]

Allah Teala’nın; “Şüphesiz iman edenler ve Salih ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve birbirlerine sabrı tavsiye edenler müstesnadır. “(Asr 3) kavline gelince;

Birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye etmenin ayrıca zikredilmesi, bunların Salih amellerden olmadığını göstermediği gibi, Salih amellerin ayrıca zikredilmesi, bunların imandan ayrı olduğunu da göstermez. Zira şüphesiz bunun anlamı ancak şudur; iman edenler, imandan önce küfürden uzaklaşırlar, bununla yetinmeyerek Salih amelleri de işleyip imanlarına eklerler. Böylece imanlarını en düşük dereceden, en yükseğine ulaştırırlar demektir.

Veya; “iman edenler” ile kastedilen; Allah’a iman etmek ve Salih amellerle Allah için iman etmektir. Bu iki iman, açıkladığımız şekilde birbirinden farklı olduğu için iki isimle zikrediliyor. Allahu a’lem.[15]

Ümmü Seleme r.a.’dan; “Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e; “Hişam Bin Muğire akrabayı gözetir, misafiri ağırlar ve yemek yedirirdi. Şayet sana yetişip Müslüman olsaydı, bunların faydasını görür müydü? “ dedim. Buyurdu ki; “Hayır! Şüphesiz o, dünya için bağışta bulundu. Bir gün olsun; “Ya Rabbi! Beni din gününde bağışla” demedi.”[16]

Bu hadis, iman ile amel arasındaki ayrılmazlığın delillerindendir. Hem iman edilecek, hem de yapılan amel Allah’a has kılınacaktır. İman olmadan amelin kabul olmadığı gibi, Allah için halis kılınmayan amelin de kabul olmayacağı, bilakis bunun kişinin aleyhine olduğu belirtiliyor.

İman ve İslam Tek Bir Dinin İfadesidir

Allah Teala buyuruyor ki; “Allah nezdinde hak din İslâm'dır.”(Al-i İmran 19)

Allah’a iman ettik” deyiniz

İşte bunu söylememiz İslamdır. Allah Teala, Lut kıssasını anlatırken buyuruyor ki; “Bunun üzerine orada bulunan müminleri çıkardık. Zaten orada müslümanlardan, bir ev halkından başka kimse bulmadık.”(Zariyat 35,36)

Allah Azze ve Celle, bu ayette, bir defasında; “müminler” ve diğerinde “Müslümanlar” diye onları isimlendirmiştir. Burada kastedilen, onların başka dinlerden ayrılmasıdır. Doğrusu iman ve İslam; tek bir dinin iki ismidir. İslam’ın hakikati; teslimiyet, imanın hakikatinin ise tasdik olmasına rağmen, hakikatlerindeki farklılık, bunların tek bir dinin ismi olmalarına mani değildir. Mesela Arap dilinde yağmur hem; “gays” hem de; “matar” kelimeleriyle ifade edilir. Fakat her ikisinin hakikatleri de birbirinden farklıdır.

Abdullah İbnu Abbas'ın rivayetine göre, bir kadın, kendisine küpte yapılan şıra (nebîz) hakkında sordu. Kadına şu cevabı verdi: "Abdulkays kabilesinin heyeti Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'e geldiği vakit:

"Bu gelenler kimdir?" diye sordu. "Rebîalılar" diye kendilerini tanıttılar. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm):

"Merhaba, hoş geldiniz. İnşaallah bu ziyaretten memnun kalır, pişman olmazsınız" buyurdu.

Misafirler: "Biz uzak bir yerden geliyoruz. Sizinle bizim aramızda şu kâfir Mudarlılar var. Bu sebeple, size ancak haram ayında uğrayabiliyoruz. Öyle ise, bize kesin, açık bir amel emret, onu geride bıraktıklarımıza da öğretelim. Ve bizi cennete götürsün" dediler.

Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) de onlara dört emir ve dört yasakta bulundu: Önce tek olan Allah Teâla'ya imanı emretti ve sordu:

"İman nedir biliyor musunuz?"

"Allah ve Resûlü daha iyi bilir!" dediler. Açıkladı: Allah'tan başka ilâh olmadığına, Muhammed'in Allah'ın kulu ve elçisi olduğuna şehâdet etmek, namaz kılmak, zekât vermek, Ramazan orucu tutmak, harpte elde edilen ganimetten beşte birini ödemenizdir."

Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) onlara şu kapları (şıra yapmada) kullanmalarını yasakladı: hantem (topraktan mâmul küp), dübbâ (su kabağından yapılmış testiler), nakîr hurma kökünden ayrılan çanak, müzeffet -veya mukayyer- (içi ziftle, katranla cilalanmış kap).”[17]

Bu kaplar içersinde içki yapılmak için kullanılıyordu. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem bu hadiste, kelime-i şehadeti “iman” diye isimlendirmiştir. Şu hadiste ise “İslam” diye isimlendiriyor;

“Ömer İbnu'l-Hattâb (radıyallahu anh)’den; “Ben Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in yanında oturuyordum. Derken elbisesi bembeyaz, saçları simsiyah bir adam yanımıza çıkageldi. Üzerinde, yolculuğa delalet eder hiçbir belirti yoktu. Üstelik içimizden kimse onu tanımıyordu da. Gelip Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in önüne oturup dizlerini dizlerine dayadı. Ellerini bacaklarının üstüne hürmetle koyduktan sonra sormaya başladı:

Ey Muhammed! Bana İslâm hakkında bilgi ver! Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) açıkladı:

"İslâm, Allah'tan başka ilâh olmadığına, Muhammed'in O'nun kulu ve elçisi olduğuna şehâdet etmen, namaz kılman, zekât vermen, Ramazan orucu tutman, gücün yettiği takdirde Beytullah'a haccetmendir." Yabancı: "-Doğru söyledin" diye tasdîk etti. Biz hem sorup hem de söyleneni tasdik etmesine hayret ettik.

Sonra tekrar sordu: "Bana iman hakkında bilgi ver?"

Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) açıkladı: "Allah'a, meleklerine, kitablarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Kadere yani hayır ve şerrin Allah'tan olduğuna da inanmandır." Yabancı yine: "Doğru söyledin!" diye tasdik etti. Sonra tekrar sordu: "Bana ihsan hakkında bilgi ver?"

Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) açıkladı: "İhsan Allah'ı sanki gözlerinle görüyormuşsun gibi Allah'a ibadet etmendir. Sen O'nu görmesen de O seni görüyor."

Adam tekrar sordu: "Bana kıyamet(in ne zaman kopacağı) hakkında bilgi ver?"

Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) bu sefer: "Kıyamet hakkında kendisinden sorulan, sorandan daha fazla birşey bilmiyor!" karşılığını verdi.

Yabancı: "Öyleyse kıyametin alâmetinden haber ver!" dedi. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) şu açıklamayı yaptı:

"Köle kadınların efendilerini doğurmaları, yalın ayak, üstü çıplak, fakir -Müslim'in rivayetinde fakir kelimesi yoktur- davar çobanlarının yüksek binalar yapmada yarıştıklarını görmendir."

Bu söz üzerine yabancı çıktı gitti. Ben epeyce bir müddet kaldım. Hz. Peygamber (aleyhis salâtu ves selâm) Ey Ömer, sual soran bu zatın kim olduğunu biliyor musun? dedi. Ben: "Allah ve Resûlü daha iyi bilir" deyince şu açıklamayı yaptı: "Bu Cebrail aleyhisselâmdı. Size dininizi öğretmeye geldi."

Müzeyne veya Cüheyne kabilesinden bir adam sordu: "Ey Allah'ın Resûlü, hangi işi yapıyoruz, olup bitmiş (levh-i mahfuza kaydı geçmiş) bir işi mi, yoksa (henüz levh-i mahfuza geçmemiş) şu anda yeni başlanacak olan bir işi mi?" Resûlüllah (aleyhissalâtu vesselâm): "Olup biten bir işi" dedi.

Adamcağız -veya cemaatten biri- yine sordu: Öyleyse niye çalışılsın ki? Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) şu açıklamada bulundu: "Cennet ehli olanlara cennetliklerin ameli müyesser kılınır, ateş ehli olanlara da cehennemliklerin ameli müyesser kılınır."[18]

İmam Beyhaki der ki; “Şehadet kelimesi bu hadiste “İslam” diye isimlendirilmiştir. Önceki hadiste ise “iman” diye isimlendirilmiştir. Bu da, tek bir şeyin iki isim aldığını gösteriyor. Ancak bu hadiste imanın “tasdik olduğu, İslam’ın ise onun alameti olduğu belirtiliyor. Tıpkı bu ikisinin “ihsan”dan ayrı tutulması gibi. Eğer iman ve İslam; ihsan oluyorsa, ihsan; “ihlas” ile açıklanır ve imanda yakin hasıl olur. Allahu a’lem.”[19]

Abdullah İbnu Ömer İbni'l-Hattâb (radıyallahu anh)'den; "Ben Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'i işittim, şöyle buyurmuştu: "İslâm beş esas üzerine bina edilmiştir: Allah'tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed'in O'nun kulu ve elçisi olduğuna şehâdet etmek, namaz kılmak, oruç tutmak, Kâbe'ye haccetmek, Ramazan orucu tutmak".[20]

Bu rivayette beş rükün “İslam” diye isimlendirilmiştir. Şu rivayette ise iman diye isimlendiriliyor;

Yezid es Sekseki’den; “Medine’ye geldim ve Abdullah Bin Ömer r.a.’nın yanına girdim. Iraklı birisi ona; “ey Ebu Abdurrahman! Neden Allah yolunda savaşmıyor da, hac ve umre yapıyorsun?” o da dedi ki; “sana yazıklar olsun! Şüphesiz iman beş şey üzerine kurulmuştur; Allah’a kulluk etmen, namaz kılman, zekat vermen, Beyt’i haccetmen ve Ramazan orucunu tutman. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem böyle buyurdu. Bunlardan sonra cihad da güzeldir.”[21]

Beyhaki der ki; “Allahu a’lem bunu söylemekle, cihadın farzı ayn değil, farzı kifaye olduğunu kasdetmiştir.

Amr Bin Abese r.a.’den; “Birisi Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e geldi ve; “İslam nedir?” diye sordu. Buyurdu ki;

“Kalbini Allah’a teslim etmen, Müslümanların senin dilinden ve elinden selamette olmasıdır.”

“Hangi İslam efdaldir?”

“İman”

“İman nedir?”

“Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve ölümden sonra dirilişe inanmandır.”

“Hangi iman efdaldir?”

“Hicret”

“Hicret nedir?”

“Kötülükleri terk etmendir.”

“Hangi hicret efdaldir?”

“Cihad”

“Cihad nedir?”

“Kafirlerle karşılaşınca onlarla savaşmandır. (diğer rivayette şöyle geçer; “Düşmanla karşılaştığında korkmadan ve haddi aşmadan savaşmandır.”) sonra Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“İki amel vardır ki – orta parmağı ile işaret parmağını göstererek – şu ikisi gibi bir arada yapan dışında en üstün amellerdir; kabul edilmiş hac ve Umre”[22]

Zahiri amelleri ve itikadı; “İslam kalbini Allah’a teslim etmendir” kavli düzenliyor. “Müslümanların senin dilinden ve elinden selamette olmasıdır” kavli; zahiri muameleleri ıslah ediyor. Sonra iman hakkında, İslam’ın en faziletlisi olduğu açıklanıyor. Bu da; Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve dirilişe iman etmek ile açıklanıyor. Burada kastedilen; gaybe iman etmenin, görülen şeye iman etmekten üstün oluşudur. Bu, Allah Teala’nın şu kavline uygundur; “Onlar gaybe iman ederler.”(Bakara 3) bu ayet, gaybe iman eden müminleri övmektedir.

Sonra itikadın ve bütün amellerin iman oluşu; “imanın en üstünü hicrettir” kavliyle açıklanıyor. Böylece bütün taatlerin İslam olduğu gibi, aynı zamanda iman oluşu da ifade ediliyor. İslam; Allah’ın zahiri ve Batıni emirlerine boyun eğmek, Allah’ın kulları için razı olduğu ameller ile O’na yaklaşmaktır.

Abdullah Bin Mesud r.a.’den; “Birisi; “Ey Allah’ın rasulü! Allah bizleri cahiliyedeki yaptıklarımızdan sorumlu tutar mı?” diye sordu. Buyurdu ki; “Kim İslam’da güzel ameller işlerse, cahiliyedeki yaptıklarından sorumlu tutulmaz. Kim de İslam’da kötülükler işlerse hem önceki hem de sonraki amellerinden sorumlu tutulur.”[23]

Böylece, iman ettikten sonra işlenen taat; iman, küfürde işlenen günah ise; küfür oluyor. Kafir, Müslüman olduğu zaman, İslam onun küfrünü iptal ediyor. İslam’da güzel ameller işlerse, bu taatler onun küfür halinde iken işlediği günahları iptal ediyor. Eğer İslam’da güzel ameller işlemezse, işte o işlediği günahlar öylece kalır. Bu yüzden İslam’da işlediği kötülükler ile beraber, Müslüman olmadan önce işlediği kötülüklerden de sorumlu olur.

Bu hadis şunu da belirtiyor ki; Müslüman olmadan önceki terk edilen oruç ve namazlar, şayet İslam’da oruç tutulur ve namaz kılınırsa, kaza edilmesi gerekmez. Müslüman olup bunları yapınca, daha önce terk ettikleri sakıt olur. Eğer Müslüman olduktan sonra namaz kılmaz ve oruç tutmazsa, yapmadığı bu amellerden, öncekilerden ve sonrakilerden sorumlu olur.

Ebu Said el Hudri r.a.’den; “Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurdular: "Bir kul İslâm'a girer ve bunda samimi olursa, daha önce yaptığı bütün hayırları Allah, lehine yazar, işlemiş olduğu bütün şerleri de affeder. Müslüman olduktan sonra yaptıkları da şu şekilde muâmele görür: Yaptığı her hayır için en az on misli olmak üzere yedi yüz misline kadar sevap yazılır. İşlediği her bir şer için de, -Allah affetmediği takdirde- bir günah yazılır."[24]

İmanın Artması ve Eksilmesi

Şüphesiz, taatler iman olunca, amellerin kemale ermesi ile iman da kemale erer ve noksanlığı ile iman da noksan olur. Müminler de bu şekilde imanlarında birbirlerinden üstün olurlar. Bir kimsenin; “imanım meleklerin ve peygamberlerin imanı gibidir.” Demesi haramdır. Allah Azze ve Celle buyuruyor ki;

“İmanlarına iman katsınlar diye…”(Fetih 4)

“Üzerlerine Allah’ın ayetleri okunduğunda imanları artar.”(Enfal 2)

“Bir sure nazil olduğu zaman (münafıklardan bazıları); “Bu hanginizin imanını artırdı?” derler. Fakat müminlere gelince (inen her sure) onların imanlarını artırır ve bununla müjdelenirler.”(Tevbe 124)

“İman edenlerin de imanları artar..”(Müddessir 31)

Bu ayetler ile, imanda artışın olacağı sabit oluyor. Bu sabit olunca da, bu artışın gerçekleşmediği takdirde, imanın eksik kalması söz konusu olacaktır. Hadisi şerifler de aynı şeyi göstermektedir;

“Ebu Hureyre r.a.’den merfuan; “Müminlerin iman bakımından en kamili, ahlakı en güzel olanıdır. En hayırlınız ise, kadınlarınıza en hayırlı olanınızdır.”[25]

Halimi der ki; “Bu hadisi şerif, güzel ahlakın iman olduğunu gösteriyor. Bunun yokluğu ise imanda eksikliktir. Müminler imanlarında farklı derecededirler. Bazısının imanı daha kamildir.”

İsmail Bin Reca’dan; “Mervan minbere çıktı ve hutbeye namazdan önce başladı. Birisi; “Ey Mervan! Namazdan önce hutbeye başlamakla Sünnete muhalefet ettin! Böyle yapamazsın!” dedi. Ebu Said r.a.; “Bu kimdir?” diye sordu. O adamın kim olduğunu söylediklerinde şöyle dedi;

“Şüphesiz bu adam, üzerine düşeni yaptı. Zira Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu işittim;

“Kötü bir iş gören ona eliyle mani olsun. Buna gücü yetmezse diliyle engel olsun. Buna da güç yetiremezse kalbiyle nefret etsin. İşte bu sonuncusu da imanın en düşük derecesidir.”[26]

Rasûlullah’ın Kendilerine Gönderildiği Kafirler

Allah, Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i kendilerini ibadete veren bir kavme peygamber olarak gönderdi. Fakat bu ibadetleri Allah’ın hakkında hiçbir delil indirmediği batıl bir ibadet idi. Bu kavim sadakalar veriyor ve çeşitli pek çok hayırlar işliyorlardı. Ancak bu hayırların onlara bir faydası olmuyordu, çünkü onlar kâfir idiler. Yüce Allah’a yakınlaşmanın bir şartı, yüce Allah’a yakınlaşmaya çalışan kimsenin müslüman olmasıdır. Bunlar ise müslüman değillerdi.

Onlar ancak bu putlara kendilerini yüce Allah’a daha bir yakınlaştırsınlar diye ibadet ediyorlardı. Onlar bunların Allah’tan başka varlıklar olduğunu, kendilerine bir fayda sağlayamayacak, bir zarar veremeyecek durumda olduklarını bilmekle birlikte, Allah nezdinde kendilerine şefaatçi olacaklarını kabul ediyorlardı. Ancak onların bu şefaat ümitleri batıl bir ümitti. Bunun sahiplerine bir faydası söz konusu olamaz, çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

”Şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermeyecektir.” (el-Muddessir, 74/48)

Buna sebep ise yüce Allah’ın bu müşriklerin şirk koşmalarına razı olmayışı ve onlara (bu halleriyle) şefaat edilmesine izin vermesinin imkansız oluşudur. Zira yüce Allah’ın razı olduğu kimseler dışındakilere şefaat yoktur. Allah da kullarının kâfir olmalarına razı olmaz, fesadı sevmez. Dolayısıyla müşriklerin tapındıkları ilâhlarına yapışıp;

”Bunlar Allah’ın nezdinde bizim şefaatçilerimizdir.” (Yunus, 10/18) demeleri batıl ve faydasız bir sarılıştır. Aksine bu, onların Allah’tan uzaklaşmalarından başka bir şeylerini arttırmaz. Üstelik müşrikler batıl bir yolla putlarının şefaat edeceklerini ümit etmektedirler. Bu ise bu gibi putlara tapınmalarıdır. Allah’tan uzaklıktan başka bir şeylerini arttırmayan bu varlıklara ibadet ile Allah’a yakınlaşmaya çalışmak, müşriklerin cahilliklerinden ve beyinsizliklerinden kaynaklanan bir husustur.

Yüce Allah Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i ataları İbrahîm aleyhis selam’ın dinini onlar için yenilemek ve onlara böyle bir yakınlaşma çabası ile böyle bir inanışın katıksız olarak yüce Allah’ın hakkı olduğunu -başkaları şöyle dursun- mukarreb bir melek yahut mürsel bir nebi dahi olsa, Allah’tan başkasına bunun bir bölümünü dahi ayırmanın doğru olmadığını haber vermek üzere göndermiştir.

Onlar bu küfürleri üzere devam edip gittiler. Yani kendi iddialarına göre yüce Allah’a kendilerini yakınlaştırsın diye bu putlara ibadete devam ettiler. Nihayet Allah onlara rasûlü ve peygamberlerin sonuncusu olan Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i gönderdi. Allah onu katıksız tevhid ile gönderdi. İnsanları bir ve tek olarak Allah’a ibadet etmeye çağırıyor, şirkten sakındırıyordu.

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: ”Şüphesiz ki kim Allah’a ortak koşarsa, elbette Allah ona cenneti haram kılmıştır. Onun varacağı yer cehennemdir. Zulmedenlerin hiçbir yardımcıları yoktur.” (el-Mâide, 5/72)

İbadetin ancak bir ve tek olarak Allah’ın hakkı olduğunu, ibadetin bir bölümünü dahi -başkaları şöyle dursun- mukarreb bir melek ya da mürsel bir peygambere yönelik kılmanın caiz olmadığını onlara açıkladı. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

”Ey Adem oğulları! Şeytana tapmayın, çünkü o sizin apaçık bir düşmanınızdır ve bana ibadet edin, diye size emrimi açıklamadım mı? İşte dosdoğru yol budur.” (Yâsîn, 36/60-61)

Kendilerine ataları İbrahîm’in dinini yenilemek üzere...” ifadesi ile yüce Allah’ın:”Sonra biz sana: Hanif olarak İbrahîm’in dinine uy, o müşriklerden olmadı diye vahyettik.” (en-Nahl, 16/123) buyruğuna işaret edilmektedir.

Katıksız Allah’ın hakkıdır.” ifadesi de yalnızca halis olarak Allah’ın hakkıdır, demektir.

Yoksa bu müşrikler de Allah’ın bir ve tek olarak ve hiçbir ortağı bulunmaksızın yaratıcı olduğuna, O’ndan başka kimsenin rızık vermediğine, O’ndan başka hayat veren ve öldüren bulunmadığına, kâinatın işlerini yalnızca O’nun çekip çevirdiğine, göklerdekilerin ve oralarda bulunanların hepsinin, yedi arzın ve içinde bulunanların tamamının Allah’ın olup, O’nun tasarruf ve kahr-u galebesi altında bulunduğuna şahidlik ediyorlardı.

Yüce Allah’ın rasûlünün sallallahu aleyhi ve sellem aralarında peygamber olarak gönderdiği bu müşrikler yüce Allah’ın tek başına yaratıcı olduğunu, gökleri ve yeri O’nun yarattığını, bütün işleri çekip çevirenin O olduğunu itiraf ve kabul ediyorlardı. Nitekim yüce Allah Kur’ân-ı Kerim’in birçok âyet-i kerimesinde onların bu hallerini söz konusu etmektedir. (Mesela) yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

”And olsun ki onlara: Göklerle yeri kim yarattı? diye sorsan, elbette: Onları hüküm ve emrinde galip, her şeyi en iyi bilen (Allah) yarattı derler.” (ez-Zuhruf, 43/9)

”And olsun ki sen onlara kendilerini kimin yarattığını sorsan, elbette: Allah diyeceklerdir.” (ez-Zuhruf, 43/87)

Bu anlamdaki âyet-i kerimeler pek çoktur. Ancak onların bu kanaatte olmalarının kendilerine bir faydası yoktur. Çünkü bu sadece rubûbiyetin kabul edilmesidir. Beraberinde ulûhiyet kabul edilip, bir ve tek olarak yalnızca Allah’a ibadette bulunmadıkça rubûbiyetin kabul edilmesinin faydası yoktur.

Şunu bilelim ki rubûbiyeti kabul etmek, ulûhiyeti de kabul etmeyi gerektirir. Ulûhiyeti kabul etmek de aynı zamanda rubûbiyeti kabulü de ihtiva eder.

1- Birincisi (yani rubûbiyetin kabul edilmesi) bağlayıcı bir kabuldür. Şöyle ki rubûbiyetin kabul edilmesi rab diye kabul ettiği kimsenin ulûhiyyetini de kabul etmesi için bağlayıcı bir delil mahiyetindedir. Zira tek başına yaratıcı, bütün işlerin çekip çeviricisi, her şeyin mutlak egemenliğini elinde bulunduran yalnızca yüce Allah ise, o halde ibadetin de yalnızca ona olması gerekir, başkasına değil.

2- İkincisi (ulûhiyetin kabulü) birincisini de ihtiva eder. Yani uluhiyetin tevhid edilmesi, rubûbiyetin tevhidini de ihtiva eder. Zira bir ve tek olarak yaratıcı ve bütün işlerin çekip çeviricisi olduğuna inanılan o yüce Rabbin dışında hiçbir kimse ilâh olarak kabul edilemez.

Müşrikler Rububiyyeti Kabul Ediyorlardı

Şâyet Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’ın kendileriyle savaştığı bu kimselerin Allah’ın rubûbiyetine tanıklık ettiklerine dair delil istiyorsan, yüce Allah’ın şu buyruklarını oku:

“De ki: Size gökten ve yerden rızık veren kimdir? Yahut o gözlere ve kulaklara malik olan kimdir? Ölüden diriyi çıkaran ve diriden ölüyü çıkaran kimdir? İşleri yerli yerince kim yönetiyor? Hemen: Allah diyeceklerdir. De ki: O halde korkmaz mısınız?” (Yunus, 10/31)

“De ki Yer ve oradakiler kimindir? Eğer biliyorsanız (söyleyin). Onlar Allah’ındır, diyecekler. Sen de ki: O halde siz iyice düşünüp ibret almaz mısınız? De ki: Yedi göğün ve büyük arşın Rabbi kimdir? Allah’ındır, diyeceklerdir. De ki: O halde korkmaz mısınız? De ki: Her şeyin hakimiyeti elinde bulunan, himaye eden fakat kendisine karşı kimsenin himaye altına alınmasına imkân tanımayan kimdir? Eğer biliyorsanız (söyleyin). Onlar, Allah’ındır diyeceklerdir. De ki öyleyse nasıl olur da aldanıyorsunuz?” (el-Mu’minûn, 23/84-89)

Eğer ... delil istersen, yüce Allah’ın:”De ki size gökten ve yerden rızık veren kimdir?...” (Yunus, 10/31) buyruğunu oku.

O halde korkmaz mısınız?” buyruğu şu demektir: Sizler bunları kabul ettiğinize göre eksiksiz mülk ve egemenin, eksiksiz şekilde kâinatın işlerini çekip ve çevirenin O olduğuna, biricik yaratıcının, rızık verenin, kulaklara ve gözlere mutlak malik olanın O olduğuna, ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkartanın, bütün işleri yönetenin O olduğuna dair itirafta bulunduğunuz Allah’tan sakınmaz mısınız?

Böyle bir soru söylediklerinin bağlayıcılığını onlara hatırlatmak içindir. Yani sizler böyle bir inanca sahib olduğunuza göre Allah’tan sakınmanız, O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın, bir ve tek olarak yalnızca O’na ibadet etmeniz de gerekmektedir.

Onlar yerin ve orada olanların hepsinin ortaksız olarak yalnızca Allah’a ait olduğunu kabul ettikleri gibi, gökleri ve yeri Allah’ın yarattığını, büyük Arşın Rabbinin O olduğunu da kabul ediyorlar, her şeyin melekûtunun (mutlak egemenlik ve tasarrufunun) yalnızca O’nun elinde olduğunu, kendisi başkasını himaye etmekle birlikte ona rağmen kimsenin himaye altına alamayacağını da kabul ediyorlardı. Bütün bunları kabul etmeleri bir ve tek olarak Allah’a ibadet edip, ibadetlerini yalnızca O’na tahsis etmelerini de gerektirmektedir. Bundan dolayı bu üç âyetin her birisinin sonunda da soru kipi ile onların azarlandıkları görülmektedir.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in aralarından gönderildiği müşriklerin rubûbiyetin tevhidini ikrar ettiklerini belirten âyet-i kerimeler de pek çoktur.

Onların bu hususları (yani rubûbiyetin tevhidini) kabul ettiklerini ve bununla birlikte Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in onları kendisine davet ettiği tevhidin kapsamına almadığını kesinlikle anlayıp, onların inkâr ettikleri tevhidin günümüzdeki müşriklerin “itikad” diye adını verdikleri ibadet tevhidi olduğunu bildiğine göre..

Yani Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’ın kendi aralarında gönderilmiş olduğu müşrikler rubûbiyet tevhidini kabul ediyorlardı. Bu ise bir ve tek olarak yüce Allah’ın yaratıcı olduğuna, mutlak malik ve bütün işleri çekip çevirenin O olduğuna inancı ihtiva eder. Onların Allah’ın yaratıcı, malik ve bütün işleri çekip çeviren olduğuna iman etmeleri, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in kendilerini kabul etmeye davet ettiği, kanlarının ve mallarının dokunulmazlığını da sağlayan ibadetin tevhidi kapsamına onları sokmuyordu.

İşte onların inkâr ettikleri tevhidin çağımızın müşrikleri tarafından “itikad” diye adlandırılan ibadetin tevhidi olduğunu öğrenmiş olduğuna göre onların kabul ettikleri bu (rububiyet tevhidi)nın tevhidde yeterli olmadığını, hatta İslamın çerçevesi içerisinde de yeterli olmadığını açıkça görmüş oluyorsun. Çünkü ibadet tevhidini kabul etmeyen bir kimse müslüman değildir, isterse rububiyet tevhidini kabul etsin. Bundan dolayıdır ki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem rububiyetin tevhidini kabul etmiş olmalarına rağmen müşriklerle savaşmış bulunmaktadır.

Tevhid “Lâ İlâhe İllallah” Sözünün Anlamıdır

Tevhid, “lâ ilâhe illallah” sözünün anlamını ifade eder. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in kendisine davet ettiği tevhid “la ilâhe illallah” lafzının anlamının ihtiva ettiği tevhiddir. Yani Allah’tan başka, ibadet olunmayı gerçekte hak eden, hiçbir ilah (ibadet edilen) yoktur. Onlar bunun yüce Allah’tan başka hak mabud olmadığı anlamına geldiğini, bunun Allah’tan başka yaratıcı, rızık verici, tedbir edici yahut Allah’tan başka yoktan var etmeye güç yetiren -çoğu kelamcıların dediği gibi- anlamında olmadığını biliyorlardı. Çünkü bu anlamını zaten müşrikler de inkâr ve reddetmiyorlardı. Onlar “lâ ilâhe illallah”ın manasını reddediyorlardı. Yani Allah’tan başka, ibadet olunmayı gerçekte hak eden, hiçbir ilah (ibadet edilen) yoktur, gerçeğini kabul etmiyorlardı. Nitekim yüce Allah onlardan şöylece söz etmektedir:

”Acaba o bunca ilâhlar tek bir ilâh mı yaptı? Muhakkak bu çok şaşılacak bir şeydir. Onlardan ele başları: Yürüyün ve ilâhlarınıza (ibadette) direnin. Şüphesiz ki bu istenen bir şeydir, diyerek kalkıp gittiler. Biz bunu öbür dinde işitmedik, bu ancak bir uydurmadır.” (Sad, 38/5-6)

Çünkü onlara göre ilâh ister kral, ister peygamber, ister veli, ister bir ağaç, ister bir kabir ya da bir cin olsun, bu maksatlar için kendisine yönelinen kimsedir. Onlar “ilah” ile Allah’ın yaratıcı, rızık veren ve müdebbir (işleri çekip çeviren) olduğunu kastetmiyorlardı. Onlar -önceden de açıkladığımız gibi- bunların yalnızca Allah tarafından gerçekleştirildiğini biliyorlardı. Onlar ilâh ile günümüzdeki müşriklerin “seyyid: efendi” lafzı ile kastettiklerini kastediyorlardı. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem onlara gelip, tevhid kelimesi olan “lâ ilâhe illallah”a davet etti.

Müşriklerin “la ilâhe illallah” sözleri ile Allah’tan başka bir yaratıcı ve işleri çekip çeviren yoktur, demek istenmediğini bilmektedirler. Çünkü onlar bunun bir gerçek olduğunu biliyorlardı. Onlar bu sözün ancak “Allah’tan başka, ibadet olunmayı gerçekte hak eden, hiçbir ilah (İbadet edilen) yoktur” anlamını kabul etmiyorlardı. Bu husus, “bizler meleklere yahut ta onlardan başkalarına ancak bizleri Allah’a yakınlaştırsınlar diye ibadet ediyoruz. Yoksa bizler onların yarattıklarına ya da rızık verdiklerine inanıyor değiliz” diyenlerin kanaatlerini reddetmek için tekrarlanmaktadır.

Aslolan Şehadet Kelimesinin Anlamıdır

Burada bu sözden kasıt onun manasıdır. Onun mücerred lafzı değildir. Cahil kâfirler ise Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in bu sözden maksadının yalnızca yüce Allah’a bağlanmak olduğunu, Allah’tan başka kendisine ibadet olunan bütün varlıkların inkâr edilerek onlardan uzak kalmayı ifade ettiğini biliyorlardı. O kendilerine “lâ ilâhe illallah” deyiniz deyince, onlar da:”Acaba o bunca ilâhı bir tek ilâh mı yaptı? Muhakkak bu çok şaşılacak bir şeydir.” (Sad, 38/5) diye cevap vermişlerdir.

Müellifin “bu söz” ile kastettiği “lâ ilâhe