KUR’ÂN’I NASIL ANLAYALIM
Tefsirin Çeşitleri ve Bazı Âyetlerin Açıklaması
Muhammed Cemil Ziynû
Çeviren
M. Beşir Eryarsoy
ÖNSÖZ
Şüphesiz hamd Allah'a mahsustur. Ona hamdeder, O'ndan yardım ister, mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerlerinden, amellerimizin kötülüklerinden Allah'a sığınırız. Allah'ın hidâyete ilettiğini kimse saptıramaz. Onun saptırdığını da kimse hidâyete iletemez.
Şehâdet ederim ki Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur. O bir ve tektir, O'nun ortağı yoktur. Yine şehadet ederim ki Muhammed O'nun kulu ve Rasûlüdür.
Yüce Allah Kur’ân-ı Kerim'i insanlara onu anlasınlar, üzerinde iyice düşünsünler, gereğince amel etsinler diye indirmiştir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Bu ayetlerini düşünsünler. Hem akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz hayır ve bereketi bol bir kitaptır." (Sad, 38/29)
Yine Yüce Allah bu kitaptan yararlanmak isteyen kimselere onu anlamayı kolaylaştırmıştır. O şöyle buyurmaktadır:
"Andolsun ki biz Kur'ân'ı düşünmek için kolaylaştırdık. O halde var mı ibret alıp düşünen?" (el-Kamer, 54/17)
Yüce Allah bu kitabı arapça indirmiştir ki, araplar onu akledip kavrasınlar, ona iman etsinler, onu diğer ümmetlere tebliğ etsinler:
"Muhakkak biz onu anlayıp düşünesiniz diye arapça bir Kur'ân olarak indirdik." (Yusuf, 12/2)
Kur'ân'ı anlayabilmek bazen onun tefsirini incelemeyi de gerektirebilir. Özellikle tefsir edilmesi ve açıklanması gereken bazı ayetler için bu böyledir.
Ben okuyucuya Kur’ân-ı Kerim'i anlamaya ve açıklamaya yardımcı olacak şekilde tefsirin bazı türlerini sözkonusu edeceğim. Daha sonra tefsirine ve açıklanmasına gerek duyulan mücmel birtakım âyetlerin tefsirini kaydedeceğim. Bunu yaparken de kimi zaman delili ile birlikte müfessirlerin tercih edilen görüşlerini ortaya koyacağım.
Allah'tan bu çalışmam ile müslümanları faydalandırmasını ve onu kerim zatı için ihlâslı kılmasını niyaz ederim.
Muhammed b. Cemil Ziynû
Mekke-i Mükerreme Şehri; Dâru’l-Hadis el-Hayriyye Öğretim Görevlisi
TEFSİR ÇEŞİTLERİ
Kur’ân’ı, Kur’ân İle Tefsir Etmek
Kur'ân'ın, Kur’ân ile tefsir edilmesi tefsir türlerinin en üstünüdür. Çünkü Kur’ân'ın bir kısmı diğer bir kısmına açıklık getirmektedir.
1- Buna örnek yüce Allah'ın şu buyruklarıdır:
"Andolsun göğe ve tarıka. Tarıkın ne olduğunu ne bildirdi sana? O, delip geçen yıldızdır." (et-Tarık, 86/1-3)
Burada "delip geçen yıldız" ibaresi "târık" kelimesini açıklamaktadır.
2- Bir başka örnek yüce Allah'ın şu buyruğudur:
"Sana içkiyi ve kumarı sorarlar. De ki: 'İkisinde de hem büyük bir günah, hem de insanlar için bazı faydalar vardır. Ama günahları faydalarından daha büyüktür.'" (el-Bakara, 2/219)
Bir başka âyet-i kerimede ise kayıtsız ve şartsız olarak günahın haram kılındığı belirtilmektedir. Bu da yüce Allah'ın şu buyruğudur:
"De ki: 'Rabbin ancak hayasızlıkları, onların açık olanını, gizli olanını, bununla beraber günahı, haksız isyanı... haram kılmıştır.'" (el-A’raf, 7/33)
"Günah (ism)" günah kazanmaya sebep olan her türlü isyanı kapsar. Özel olarak hamr (şarap) anlamında olduğu da söylenmiştir. Şairin şu beyitinde de bu anlamdadır:
"Aklım kayboluncaya kadar ismi (şarabı) içtim
İşte bu şekilde ism (şarap) akılları alır gider."
Bununla birlikte "ism (günah)" lafzının şarap (hamr) hakkında özellikle kullanıldığını ortaya koyan herhangi bir delil bulunmamaktadır. O halde içki, hakkında “günah” tabiri kullanılabilecek masiyetlerden birisidir.
es-Sıhâh (adlı sözlük)de şöyle denilmektedir: Bazen hamr (şarap)a da ism (günah) denilebilir.[1]
3- Bir başka örnek yüce Allah'ın şu buyruğudur:
"Haberiniz olsun ki Allah'ın velilerine hiçbir korku yoktur. Onlar kederlenecek de değillerdir." (Yunus, 10/62)
Bu buyruktaki "veliler" buyruğu: "Onlar iman edip, takvalı davrananlardır." (Yunus, 10/63) âyeti ile tefsir edilmiştir.
Bu açıklama; “Veli, gaybı bilen yahut birtakım kerametleri bulunan yahut kabri üzerinde kubbesi bulunan (yatır) ya da buna benzer batıl birtakım inanışların hakkında sözkonusu edildiği kimsedir” diyenlerin görüşlerini reddetmektedir.
Buna göre Allah'ın emirlerine itaat eden ve Allah'ın haramlarından sakınan herbir mü'min Allah'ın velilerindendir. Keramet ise bir şart değildir. Bazen bu keramet açıkça görülebilir, bazen gizli kalabilir.
Bazı sufiler ve bid'atçiler tarafından garip birtakım işler ortaya konulabilir. Bu ise yüce Allah'ın hakkında: "... Büyülerinden ötürü kendisine yürüyorlarmış gibi geldi." (Taha, 20/66) buyruğunda sözkonusu ettiği büyü kabilindendir.
Bu gibi işler Hindistan'da ve başka yerlerde mecusiler tarafından da gösterilmiştir.
4- Bir başka örnek: Abdullah b. Mesud Radıyallahu anh dedi ki: Yüce Allah'ın: "İman edenlere ve imanlarına zulüm karıştırmayanlara gelince..." (el-En'am, 6/82) âyeti nâzil olunca bu müslümanlara ağır geldi ve “hangimiz kendi nefsine zulmetmez ki” dediler. Bunun üzerine Rasûlullah Salallahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu: "Hayır böyle değil, kastedilen şirktir. Siz Lukman'ın oğluna söylediği: "Oğulcuğum Allah'a şirk koşma. Muhakkak şirk büyük bir zulümdür." (Lukman, 31/13) buyruğunu hiç duymadınız mı?"[2]
Hafız İbn Hacer, Fethu'l-Bâri'de: "Karıştırmayanlar: Katmayanlar, bulaştırmayanlar demektir." der.
Bu âyet ile hadisin ifade ettiği hususlar arasında şunlar da vardır: Zulmün mertebeleri farklı farklıdır. Masiyetlere "şirk" denilmez. Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmayan kimse güvenlik altındadır ve o hidâyete ermiş bir kimsedir.[3]
5- Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Gerçekten insan 'helû' olarak yaratılmıştır." (el-Meâric, 70/19) Bu âyetin tefsiri şöyle yapılmıştır:
"Yani o kendisine zarar erişirse feryadı basandır. Ona hayır dokunsa cimrilik edip, infak etmeyendir." (el-Mearic, 70/20-21)
6- Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Adem Rabbinden bazı kelimeler belleyip aldı, o da tevbesini kabul buyurdu..." (el-Bakara, 2/37)
Buradaki bellediği kelimelerin tefsiri yüce Allah'ın: "Rabbimiz biz kendimize zulmettik... dediler." (el-A’raf, 7/23) buyruğunda açıklanmaktadır.
7- Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: "Sizler de üç sınıf olduğunuzda..." (el-Vâkıa, 56/7)
Burada sözkonusu edilen "üç sınıf"ın tefsiri yüce Allah'ın şu buyruklarında yapılmıştır:
"Ashabu'l-meymene (amel defterleri sağ taraflarından verilenler) ne ashabu'l-meymene'dir! Ashabu'l-meş'eme (amel defterleri sol taraftan verilenler) ne ashabu'l-meş'emedir! es-Sâbikûn (ileri gidenlere) gelince, işte onlar öne geçenlerdir." (el-Vâkıa, 56/7)
Kur’ân’ı Kerim’in Sahih Hadis İle Tefsiri
Kur'ân'ın sahih hadisle tefsir edilmesi oldukça önemlidir. Çünkü Rasûlullah Salallahu aleyhi vesellem Allah'ın muradının ne olduğunu bütün insanlardan daha iyi bilir. O, yüce Allah'ın hakkında buyurduğu gibidir:
"O kendi hevâsından bir söz söylemez. O(nun söyledikleri) bildirilen bir vahiyden başkası değildir." (en-Necm, 53/3-4)
Yüce Allah bu kitabı ona, insanlara açıklaması için indirmiştir:
"İnsanlara, kendilerine ne indirildiğini açıklayasın ve onlar da iyice düşünsünler diye sana da bu zikri (Kur'an'ı) indirdik." (en-Nahl, 16/44)
Nebi Salallahu aleyhi vesellem de şöyle buyurmuştur:
"Şunu bilin ki bana Kur’ân ve onunla birlikte onun gibisi de verilmiştir."[4]
1- Buna örnek: Yüce Allah buyuruyor ki:
"Siz de onlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet hazırlayın." (el-Enfâl, 6/60)
Buradaki "kuvvet" in tefsiri Rasûlullah Salallahu aleyhi vesellem’in üç defa tekrarladığı: "Haberiniz olsun ki (kuvvet) atmaktır." buyruğunda geçmektedir.[5]
Kurtubi dedi ki: Her ne kadar kuvvet atmanın dışında birtakım aletlerin hazırlanması ile ortaya çıkıyor ise de Nebi Salallahu aleyhi vesellem’in kuvveti (ok) atmak ile tefsir etmesi ok atmanın düşmana daha ağır kayıplar verdirmesi, hazırlanmasının daha kolay olmasından dolayıdır. Çünkü bazen birliğin kumandanına ok atılır, o da korkar ve arkasındakiler bozguna uğrarlar.[6]
Şimdi bile modern savaş aletlerinin etkisi atılmalarına bağlıdır. Bundan dolayı İslam özellikle gençleri atış yapmayı öğrenmeye teşvik etmiştir. Keşke bunlarla uğraşmaktan kendilerini alıkoyan diğer oyunları öğrenecek yerde, atış yapmayı ve onunla birlikte yüzmeyi öğrenselerdi. Rasûlullah Salallahu aleyhi vesellem buyurdu ki:
"Her kim ok atmayı öğrenir, sonra onu unutursa bizden değildir. -Ya da asi olmuştur.-"[7]
Nebi Salallahu aleyhi vesellem Eslemlilerden birbirleriyle ok atma yarışı yapan bir grup yanından geçerken şöyle buyurmuştur:
"Ey İsmailoğulları ok atınız. Çünkü sizin atanız ok atıcısı idi. Ok atınız ve ben filan oğulları ile birlikteyim.” (Hadisin ravisi) dedi ki: İki kesimden birisi ok atmadı. Rasûlullah Salallahu aleyhi vesellem: “Ne diye ok atmıyorsunuz” diye sorunca, şu cevabı verdiler: “Sen onlarla birlikte iken biz nasıl atabiliriz?” Peygamber Salallahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu: "Haydi ok atınız. Ben hepinizle birlikteyim."[8]
2- Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Rabbiniz buyurdu ki: 'Bana dua edin, ben de duanızı kabul edeyim. Şüphesiz bana ibadeti büyüklüklerine yedirmeyenler, yakında hor ve hakir olarak cehenneme gireceklerdir." (el-Mü'min, 40/60)
Burada "bana ibadeti" bana dua etmeyi demektir.
Peygamber Salallahu aleyhi vesellem de buradaki ibadeti tefsir ederek şöyle buyurmuştur:
"Dua ibadetin ta kendisidir."[9]
3- Bir başka örnek yüce Allah'ın şu buyruğudur:
"İhsanda bulunanlara daha güzeli ve daha da fazlası vardır." (Yunus, 10/26)
Rasûl-i Ekrem Salallahu aleyhi vesellem "fazlalığı" şu buyruğu ile yüce Allah'ın yüzüne bakmak diye tefsir etmiştir:
"Bunun üzerine (Rab) hicab(ını) açacak. Onlara Rablerine bakmaktan daha çok sevecekleri hiçbir şey verilmemiştir.” Daha sonra şu: "İhsanda bulunanlara daha güzeli ve daha fazlası vardır." âyetini okudu.[10]
4- Bir başka örnek: Yüce Allah buyuruyor ki: "Baldırın açılacağı o günde..." (el-Kalem, 68/42)
Buhârî tefsir bölümünde bu âyeti tefsir ile ilgili olarak aşağıdaki hadisi zikretmektedir:
Rasûlullah Salallahu aleyhi vesellem buyurdu ki:
"Rabbimiz baldırını açacak, erkek kadın bütün mü'minler ona secde edecek. Dünyada göstermek ve duyurmak için secde eden kimseler ise öylece kalacaklar. Secde etmek isteyecekler ancak sırtları tek bir parça olacaktır."[11]
Bu açıklamalara göre Allah'ı yaratılmışlara benzetmek (teşbih) ya da ona cisim izafe etmek (tecsîm) gerekmez. Çünkü "O'nun benzeri hiçbir şey yoktur" (eş-Şura, 42/11) Bu sebeple ehl-i sünnet ve'l-cemaat yüce Allah'ın kendi zatı hakkında sözkonusu ettiği eller, yüz, işitmek, görmek gibi sıfatları Rasûlullah Salallahu aleyhi vesellem'in nisbet ettiği baldır, parmaklar ve ayak gibi şeyleri, yüce Allah'ın zatına ve celaline yakışacak bir şekilde kabul ederler ve fakat biz bunların nasıl olduklarını bilemeyiz derler.
Hadisin Kur'ân'a Göre Konumu
1- Hadis, Kur’ân-ı Kerim'de gelen buyruklara muvafık olur. Bu durumda Kur’ân ile hadiste yer alan buyruklar delillerin aynı konu etrafında arka arkaya gelip birbirlerini desteklemesi kabilindendir. Namaz kılmayı, zekat vermeyi, ramazan orucunu tutmayı, beytullahı haccetmeyi emretmek gibi. Aynı şekilde Allah'a ortak koşmayı, yalan şahitlikte bulunmayı, anne-babaya karşı gelmeyi yasaklamak yine Allah yolunda cihad ve daha başka hususlar da böyledir.
2- Hadis; Kur’ân-ı Kerim'de yer alan bir buyruğu beyan edici ve açıklayıcı olabilir: Namaz vakitlerinin, rek’at sayılarının, zekâtın miktar ve vakitlerinin, zekata tabi malların açıklanması gibi. Oruca dair hükümler ile hac ibadetine dair hükümler ve buna benzer Kur’ân-ı Kerim'de mücmel (kısa ve özlü ifadelerle) gelmiş daha başka hükümler de buna benzer.
3- Hadis; Kur’ân-ı Kerim'in sözkonusu etmediği bir hükmü tesbit edebilir. Kadının halası ya da teyzesi ile birlikte nikahlanmasının haram kılınması, yırtıcı hayvanlardan azı dişli olanlarının, kuşlardan da pençeli olanlarının etlerinin haram kılınması ve buna benzer tek başına sünnetin teşri ettiği diğer hükümler böyledir.
4- Hadisin Kur’ân'daki mutlak ifadeye kayıt getirmesi: Hırsızın elinin nereden kesileceğinin açıklanması gibi.
5- Kur’ân'daki umumi ifadenin hadis ile tahsis edilmesi: Hırsızın elini kesmeyi gerektiren miktarın tayini gibi.
Kur’ân’ın Ashabın Sözleriyle Tefsiri
İbn Abbas, İbn Mesud ve daha başka ashab-ı kiramın tefsirleri oldukça önemlidir. Çünkü onlar Rasûlullah Salallahu aleyhi vesellem'e arkadaşlık etmişler, ondan ilim öğrenmişlerdir.
1- Mesela, yüce Allah’ın "Rahman arşa istivâ etti." (Taha, 20/5) buyruğu ile ilgili olarak Hafız İbn Hacer, Fethu’l-Bâri'de şunları söylemektedir: Sünnetin ihya edicisi İmam Beğavî’nin, İbn Abbas'tan ve müfessirlerin birçoğundan naklettiğine göre bunun ( istivâ lafzının) anlamı: "Üstüne çıktı" demektir.
Daha sonra Um Seleme, Rabia, Malik ve başkalarının şu sözünü nakletmektedir:
"İstivâ, bilinmeyen bir şey değildir. Nasıl olduğu ise akıl ile idrak edilemez. Bunu kabul etmek imandır. Onu inkar küfürdür."[12]
2- Bir diğer örnek yüce Allah'ın: "Ya da kadınlara dokunursanız" (en-Nisa, 4/43) buyruğudur.
İbn Kesîr, Tefsir'inde, İbn Abbas'tan: Kasıt cimâdır, dediğini nakletmektedir.
Yine İbn Abbas şöyle demektedir: Lems, mess (dokunmak) ve mübâşeret (tenlerin değmesi) cimâ anlamındadır. Ancak yüce Allah dilediği lafzı kinayeli olarak kullanır.
İbn Kesîr dedi ki: Abdullah b. Abbas'tan bu sözleri söylediği birkaç yoldan sahih olarak rivayet edilmiştir.
Daha sonra İbn Mesud'un: "Lems (dokunmak), cimâdan daha aşağıdadır" şeklindeki sözünü zikretmektedir.
Arkasından İbn Kesîr, İbn Cerir'in şu açıklamalarını zikretmektedir:
"Bu hususta iki görüşten doğruya daha yakın olanı yüce Allah’in: "Ya da kadınlara dokunursanız" buyruğunda, dokunmanın diğer manaları bir tarafa cimaı kastetmiştir diyenlerin sözleridir. Çünkü Rasûlullah Salallahu aleyhi vesellem’in hanımlarından birisini öptüğüne, sonra da abdest almaksızın namaz kıldığına dair haber sahihtir.[13] Hadisin bir âyeti tefsiri ashabdan ya da tabiînden birisinin tefsiri ile çatışacak olursa, bu iki tefsiri birbirleriyle telif etmeliyiz. Buna imkan olmazsa yapmamız gereken Rasûlullah Salallahu aleyhi vesellem’in tefsirini kim olursa olsun başkasının tefsirinin önüne geçirmektir. Çünkü Rasûlullah Salallahu aleyhi vesellem Allah'ın muradını başkalarından daha iyi bilir. Hevâsından konuşmayan odur. Ayrıca yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Ey iman edenler! Allah'ın ve Rasûlünün huzurunda öne geçmeyin." (el-Hucurât, 49/1)
Sözlü ya da fiilî olarak öne geçmeyin, demektir. Bu açıklamayı İbn Kesîr yapmıştır.
Buna örnek olarak şu âyet gösterilebilir: Yüce Allah buyuruyor ki:
"Baldırın açılacağı o günde" (el-Kalem, 68/42)
Bu âyeti Buhârî aşağıdaki hadis ile tefsir etmektedir:
"Rabbimiz baldırını açacak, erkek-kadın bütün mü'minler ona secde edecektir..."[14]
İbn Abbas'tan da bu âyetin tefsiri ile ilgili olarak şöyle dediği nakledilmiştir: "O çok büyük keder ve sıkıntı günüdür."[15]
Buna göre, eğer ondan gelen bu nakil sahih ise, âyet-i kerimeyi herhangi bir benzetme (teşbih) sözkonusu olmaksızın "Allah'ın bacağı" diye tefsir eden hadis ile bir çatışma sözkonusu değildir. Rabbimiz kıyamet gününde bacağını açacaktır ve o gün zorlu ve sıkıntılı bir gün olacaktır.
Şöyle de denilebilir: âyeti tefsir eden Ebu Said el-Hudri'nin rivayet ettiği bu hadis, İbn Abbas'a ulaşmamıştır. Nitekim Sahih'te sabit olduğuna göre Ebu Musa, Ömer Radıyallahu anh'dan içeri girmek için üç defa izin istediği halde ona izin vermeyince geri dönüp gitmişti. Daha sonra Ömer: “Ben Abdullah b. Kays'ın izin isteyen sesini duymadım mı? Ona izin veriniz” dedi. Onu aradılarsa da gitmiş olduğunu gördüler. Daha sonra Ebu Musa gelince Ömer ona: “Hangi sebeple geri döndün”, diye sordu. Ebu Musa şöyle dedi: “Ben üç defa izin istediğim halde bana izin verilmedi. Peygamber Salallahu aleyhi vesellem'i de şöyle buyururken dinledim:
"Herhangi biriniz üç defa izin istediği halde ona izin verilmezse geri dönsün."
Bunun üzerine Ömer Radıyallahu anh dedi ki: Ya buna dair bana bir delil getirirsin yahutta canını acıtacak kadar sana vururum. Ebu Musa ensardan bir topluluğun yanına gitti. Onlara Ömer Radıyallahu anh'ın dediklerini aktardı. Onlar da şöyle dediler: Senin lehine (büyüklerimiz) değil de en küçüğümüz şahitlik edecektir. Onunla birlikte Ebu Said el-Hudri kalktı ve Ömer Radıyallahu anh'a bunu bildirdi. O da şöyle dedi:
“Çarşı-pazarda alışverişle oyalandığımdan bunu duymamıştım.”[16]
İbn Abbas kendisine:
Ebu Bekir ve Ömer'in ikisi de hacc-ı ifrad yaptılar denilince şöyle dedi:
Benim görüşüme göre (bana bu şekilde itiraz edenler) helak olacaklardır. Ben, Rasûlullah dedi diyorum, onlar: Ebu Bekir ve Ömer dedi, diyorlar.[17]
Tabiin Sözleriyle Kur’ân’ın Tefsiri
Kur'an-ı Kerim'in tabiîn sözleriyle tefsir edilmesi de aynı şekilde önemlidir. Çünkü onlar bu bilgiyi Rasûlullah Salallahu aleyhi vesellem'den öğrenen ashab-ı kiram'dan öğrenmişlerdir.
Mücahid b. Cebr dedi ki: "Ben Kur’ân-ı Kerim'i İbn Abbas'a üç defa baştan sona arzettim. Herbir âyet sonunda duruyor ve ona ne hakkında indiğini ve onunla ilgili neler olduğunu soruyordum."
Said b. Cübeyr, İbn Abbas'ın azadlısı İkrime, Ata b. Ebi Rebah, Hasan el-Basri, Mesruk b. el-Ecda’, Said b. el-Müseyyeb, Katade, ed-Dahhak b. Muzahim ve tabiînden daha başkalarının durumu da böyledir.
1- Buna örnek olarak Buhârî'nin tevhid bahsinde zikrettiği şu rivayeti gösterebiliriz:
Ebu'l-Âliye dedi ki: "Sonra göğe istivâ etti". (el-Bakara, 2/29) Yani yükseldi.[18]
Mücahid de: "İsteva"; arşın üzerine yükseldi demektir. demiştir.[19]
Taberi de pek çok görüş zikrettikten sonra "isteva" lafzını “yükselmek” diye tefsir ederken şunları söylemektedir:
Yüce Allah'ın: "Sonra göğe istivâ etti" buyruğu yüce Allah onların üzerine (göklerin üzerine) yükseldi, kudretiyle onları tedbir etti ve yedi sema olarak yarattı demektir.
Taberi er-Rabi b. Enes'den: "Sonra göğe istivâ etti" buyruğu hakkında şunları söylediğini nakletmektedir: Semaya yükseldi demektedir.[20]
2- Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Meyveler ve otlaklar (ebb) bitirdik.” (Abese, 80/31)
Dahhâk dedi ki: Meyve dışında yerden biten her şey "ebb"dir. O da ot demek olup, davarların yediği ot anlamındadır.
Kur'an'ın Arap Diline Göre Tefsiri
Arap diline uygun olarak Kur’ân'ın tefsir edilmesi de önemlidir. Çünkü yüce Allah: "Muhakkak biz onu anlayıp düşünesiniz diye arapça bir Kur'an olarak indirdik." (Yusuf, 12/2) diye buyurmaktadır.
1- Buna örnek olarak Hafız İbn Hacer'in, Fethu’l-Bâri'de İbn Battal'dan naklettiği şu açıklamaları gösterebiliriz:
Burada yani: "Sonra semaya istivâ etti." (el-Bakara, 2/29) âyetinde sözü edilen "istiva"nın anlamı hakkında farklı görüşler vardır.
Mutezile bunun kahretmek ve galip gelmek suretiyle istila anlamında olduğunu söylemişler ve şairin şu beyitini delil göstermişlerdir:
"Bişr Irak'a istivâ etti
Kılıç kullanmadan ve kan dökmeden."
Daha sonra bu açıklamayı şu sözleriyle reddetmektedir: Mutezile'nin bu açıklaması tutarsızdır. Çünkü yüce Allah ezelden ebede kadar kahredici, galip ve istila etmiştir. O her türlü eksiklikten yüce ve münezzehtir. Pek çok görüşü sözkonusu ettikten sonra şunları söylemektedir:
"İstiva"nın yüceldi, yükseldi diye tefsir edilmesine gelince bu sahih olan bir açıklama şeklidir. Hak olan görüş bu olduğu gibi ehl-i sünnetin görüşü de budur. Çünkü şanı yüce Allah kendi zatını en üstün ve en yüce olmakla nitelendirmiş ve şöyle buyurmuştur: "O ortak tutmakta oldukları her şeyden münezzeh ve yücedir." (Yunus, 10/18) Bu sıfat onun zati sıfatlarındandır.[21]
Derim ki: Bu hususta doğru olan şudur: İstiva etmek yüce Allah'ın zatına taalluk eden fiilî sıfatlarındandır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.[22]
Daha sonra Hafız İbn Hacer, Fethu’l-Bâri'de şunları söylemektedir: Ebu İsmail el-Herevî, el-Faruk adlı kitabında senedi ile Davud b. Ali b. Halef'den şöyle dediğini nakletmektedir: Biz Abdullah b. el-A'râbî yani lugat bilgini Muhammed b. Ziyad'ın yanında idik. Bir adam: "Rahman arşa istivâ etti." (Taha, 20/5) (Ne demektir?) diye sordu. Abdullah dedi ki: “O haber verdiği şekilde arşın üzerindedir”, dedi. Adam: “Ey Abdullah'ın babası bunun anlamı istilâ etti şeklindedir” dedi. Abdullah ona: “Sus” dedi. Bir şeyi istilâ etti tabiri ancak onun karşısında duran ve ona zıt olan halde kullanılır.
Başkası da şöyle demektedir: Eğer bu "istilâ etti" anlamında olsaydı bu ifadenin özellikle arş hakkında kullanılmasına gerek olmazdı. Çünkü o zaten bütün mahlukata galip gelendir.[23]
Hayret edilecek şu ki Eş'arîler "istivâ" lafzını "istilâ etmek" anlamında tefsir edilmesini Mutezile'den aldılar ve bu bazı tefsir ve tevhid kitaplarında ve çeşitli kimselerin görüşleri arasında yaygınlık kazandı. Böylelikle âyetlerin, sahih hadislerin, ashab’ın, tabiîn ile müçtehid imamların sözlerinin delalet ettiği yüce Allah hakkındaki "uluvv: yücelik ve yüksekliği" inkâr etmiş oldular. Hatta Kur’ân-ı Kerim'in nâzil olduğu arap diline dahi muhalefet ettiler.
Allah ona rahmet etsin İbnu’l-Kayyım şöyle der: Allah yahudilere "hıtta" demelerini emretti. Onlar tahrif ederek hınta dediler. Yüce Allah da bize arşın üzerine "istiva" ettiğini söyledi te’vil edenler ise bunu istila etti diye açıkladılar. Şimdi bunların ilave ettikleri lam harfinin yahudilerin ilave ettikleri nun harfine ne kadar benzediğine dikkat ediniz.[24]
2- Arap diline göre tefsire örneklerden birisi de yüce Allah'ın İbrahim Aleyhisselam'dan söylediğini naklettiği şu buyrukların açıklamasıdır:
"Babasına ve kavmine demişti ki: 'İbadet edip durduğunuz bu timsâller de ne oluyor?'" (el-Enbiya, 21/52)
"Timsâller" arapçada putlar demektir. Şevkânî'nin Fethu'l-Kadîr adlı tefsirinde de belirttiği gibi. O şöyle diyor: Timsâller putlar demektir. Timsalin asıl anlamı yüce Allah'ın yarattıklarından herhangi bir şeye benzer olarak yapılan bir şeydir. Mesela, bir şeyi bir başkasının benzeri olarak ortaya koyduğumuz takdirde: O şeyi, o şeye temsil ettim (benzettim) denilir. İşte temsil edilen bu varlığın ismine de "timsâl" denilir.[25]
Müşriklerin tapındıkları putlar da birtakım velileri temsil ediyordu. Buna delil:
a. Buhârî, İbn Abbas Radıyallahu anh'dan yüce Allah'ın: "Ve: Tanrılarınızı sakın bırakmayın. Sakın Ved, Suva, Yeğûs, Ye’ûk ve Nesri terketmeyin, dediler." (Nuh, 71/23) buyruğunu açıklarken şunları söylediğini nakletmektedir: Nuh kavminin ibadet ettikleri putlar araplara geçti... Bunlar Nuh kavminden salih birtakım kimselerin isimleri idi. Bu kişiler öldükten sonra şeytan onların kavimlerine: Bunların oturup kalktıkları meclislerde birtakım taşlar dikiniz ve bu taşlara onların isimlerini veriniz, diye telkin etti. Onlar da bu işi yaptılar. O vakit bunlara ibadet edilmedi. Nihayet bu kavim helâk olup da ilim ortadan kalkınca o putlara ibadet edildi.
Burada "ortadan kalkınca" ifadesinden kasıt, özel olarak o suretlere, heykellere dair bilgidir.[26]
b. Yine Buhârî İbn Abbas'tan yüce Allah'ın: "Şimdi haber verin Lât ve Uzzâ'dan" (en-Necm, 53/13) buyruğu hakkında şunları söylediğini nakletmektedir: Lat hacılar için sevik hazırlayan bir adam idi.[27]
Derim ki işte bundan dolayı yüce Allah pek çok âyet-i kerimede bunlara "veliler" adını vermiş bulunmaktadır. Bu âyetlerden birisi de: "Yoksa onlar ondan başka veliler mi edindiler?" (eş-Şura, 42/9) buyruğudur.
Bu geçen açıklamadan “Kur’ân’ı Kerim'in sözkonusu ettiği müşrikler taştan birtakım putlara tapınıyorlardı ve onlar veli değillerdi” diye zanneden pekçok müslümanın hata ettikleri anlaşılmaktadır. Bunun hata olması şundandır: Putlar ve heykeller az önceden de geçtiği gibi salih birtakım insanları temsil ediyordu.
3- Arapçaya göre tefsirin bir diğer örneği yüce Allah'ın: "Onun için bil ki: 'Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur.'" (Muhammed, 47/19) buyruğudur. "İlâh" mabud anlamındadır. Buna göre buyruk: "Allah'tan başka mabud yoktur" demek olur. Allah'ın dışında mabudlar pek çok olduğundan ötürü, mesela Hindistan'da Hindular ineklere tapınırlar, hristiyanlar Mesih'e ibadet ederler, bazı müslümanlar -maalesef- evliyaya ibadet eder ve Allah'tan başkasına dua ederler. Hadis-i şerifte: "Dua ibadetin ta kendisidir."[28] denilmiştir. Bu sebeple açıklamaya "hak" kelimesinin ilave edilmesi kaçınılmaz olmuştur. Buna göre anlamı şöyle olur: Allah'tan başka hak mabud yoktur. Böylelikle bütün batıl mabudlar kapsam dışında kalmış olmaktadır. Bu şekilde tefsirin delili de yüce Allah'ın: "Bunun sebebi şudur: Çünkü Allah hakkın ta kendisidir. Ondan başka onların dua ettikleri ise bâtıldır." (Lukman, 31/30) buyruğudur.
"İlah" lafzının anlamına dair bu tefsirden aziz ve celil olan Allah'ın, arşının üstünde oluşunu inkar eden çoğu müslümanın hatalı oldukları açıkça ortaya çıkmaktadır. Onlar bu görüşlerine yüce Allah'ın: "O gökte de ilâh olandır, yerde de ilâhtır." (ez-Zuhruf, 43/84) buyruğunu delil gösterirler. Eğer bunu delil gösterenler "ilâh"ın ne demek olduğunu bilselerdi bu âyeti delil göstermezlerdi. Çünkü az önce geçtiği gibi "ilah" mabud demektir. Dolayısıyla âyetin anlamı şu olur: O semada da mabud olandır, yerde de mabud olandır.
Ayrıca yüce Allah'ın arşın üstünde oluşunu ispat eden âyetler pek çoktur. Bunlardan birisi şu buyruğudur:
"Sonra arşa istivâ etti." (el-Araf, 7/54)
Bu da yüceldi ve yükseldi demektir.
Yine: "La ilâhe illallah" Allah'tan başka yaratan ve rızık veren yoktur demektir, diyen pekçok kimsenin hatalı olduğu da ortaya çıkmaktadır. Çünkü müşrikler esasen bunu kabul ediyorlardı. Fakat onlar "ilah"ın mabud olduğunu da biliyorlardı. Bundan dolayı onlar la ilâhe illallah demeyi büyüklüklerine yedirmediler. Nitekim yüce Allah onlardan şöylece sözetmektedir:
"Çünkü onlara: 'Allahtan başka ilah yoktur' denildiğinde büyüklük taslarlar ve derlerdi ki: Biz ilahlarımızı bir şair sözü dolayısı ile mi terkedeceğiz?" (es-Sâffât, 37/35-36)
4- Tefsirde yardımcı olan hususlardan birisi de arap dili kuralları arasında ifadelerde takdim ve tehir ile ilgili kuralları bilmektir. Buna örnek yüce Allah'ın: "Yalnız sana ibadet eder, yalnız senden yardım dileriz." (el-Fatiha, 1/5) buyruğudur.
Burada meful olan (ve fiilden sonra gelmesi gereken:) "iyyâke: yalnız sana" birisinde "ibadet ederiz" anlamındaki fiilden, diğerinde "yardım dileriz" anlamındaki fiilden önce gelmiştir. Bundan maksat ise ibadeti ve yardım dilemeyi münhasıran Allah'a tahsis etmektir. Yani biz senden başka kimseye ibadet etmeyiz, senden başkasından yardım istemeyiz. İbadeti ve yardım dilemeyi yalnız sana tahsis ederiz.
"Yalnız sana ibadet eder, yalnız senden yardım dileriz." buyruğu hakkında İbnu'l-Kayyim, Medâricu's-Sâlikîn adlı eserde şunları söylemektedir:
Yaratmanın ve emretmenin, kitapların ve şeriatlerin, sevabın ve ikabın sırrı şu iki kelimede ifade edilmektedir: "Yalnız sana ibadet eder, yalnız senden yardım dileriz." Bunlar ubûdiyet ve tevhîdin de eksenini teşkil ederler. Öyle ki:
Yüce Allah yüzdört kitap indirmiştir. Bunların hepsinin manalarını Tevrat, İncil ve Kur’ân'da toplamıştır. Bu üç kitabın anlamını Kur’ân-ı Kerim'de bir araya getirmiştir... Kur’ân'ın anlamlarını da Fatiha'daki: "Yalnız sana ibadet eder, yalnız senden yardım dileriz." buyruğunda toplamıştır.[29]
Ayetin İfade Ettiği Bazı Anlamlar:
1- Namaz, tavaf, hüküm koymak ve dua etmek gibi ibadetlerin sadece Allah için yapılmasıdır. Çünkü Rasûlullah Salallahu aleyhi vesellem: "Dua ibadetin kendisidir."[30] diye buyurmaktadır.
2- Allah'tan dilemek, O'ndan yardım istemek. Özellikle hastalara şifa vermek, rızık talep etmek, hidâyet ve buna benzer O'ndan başka kimsenin güç yetiremeyeceği şeyleri sadece ondan istemek. Çünkü Peygamber efendimiz: "Dilekte bulunursan Allah'tan dile. Yardım istersen Allah'tan yardım iste" diye buyurmuştur.[31]
KUR’ÂN’I ANLAMADA YARDIMCI HUSUSLAR
İstinbât Bilgisi
İstinbât âyetin manasından çıkartılan ince anlayıştır.
1- Örnek olarak yüce Allah'ın şu buyruğunu okuyalım:
"Allah'ın yardımı ve fetih geldiğinde insanların bölük bölük Allah'ın dinine girdiklerini gördüğünde..." (en-Nasr, 110/1-2)
Buhârî'nin naklettiğine göre İbn Abbas şöyle demiştir: Ömer beni Bedir'e katılan yaşlı ashab-ı kiram ile birlikte sohbetine katıyordu. Galiba onlardan birisi içten içe bundan rahatsız olarak dedi ki: Bizim bunun gibi çocuklarımız varken ne diye onu bizimle birlikte huzuruna alıyorsun? Ömer dedi ki: Bunun sebebini siz de biliyorsunuz. Bir gün onu çağırdı ve onlarla birlikte huzuruna aldı. (İbn Abbas diyor ki): Benim görüşüme göre beni sadece onlara (aralarına beni almaktaki) maksadını göstermek için çağırmıştı. Yüce Allah'ın: "Allah'ın yardımı ve fetih geldiğinde" buyruğu hakkında ne dersiniz?” diye sordu. Birileri: Allah bize yardım edip bize fetih nasip ettiğinde kendisine hamdedip, O'ndan mağfiret dilemekle emrolunduk dedi, bazıları da hiçbir şey demeyip sustu. Bana: Sende mi böyle diyorsun İbn Abbas? Dedi. Ben: Hayır dedim. Peki ne dersin diye sorunca şöyle dedim: Bu Rasûlullah Salallahu aleyhi vesellem’in ecelini dile getiriyor. Allah ona ecelini bildirdi: "Allah'ın yardımı ve fetih geldiğinde" buyruğuyla “işte bu senin ecelinin alametidir” demiş oldu.
"Hemen Rabbini hamd ile tesbih et ve ondan mağfiret dile! Çünkü o tevbeleri çok kabul edendir." (en-Nasr, 110/3)
Ömer dedi ki: Benim de bu konuda bildiğim senin söylediğinden başkası değildir.[32]
2- Bir diğer örnek, İbn Kesîr'in İmam Şafiî'den yüce Allah'ın şu buyruğuyla ilgili yaptığı nakildir:
"Yük taşıyan hiçbir kimse başkasının (günah) yükünü yüklenmez ve insan için kendi çalıştığından başkası yoktur." (en-Necm, 53/38-39)
Yani kimseye başkasının günah yükü yükletilmeyeceği gibi bizzat kendisinin kendi adına kazandıklarından başka şeylerin ecrini de elde etmesi sözkonusu değildir. İşte bu âyet-i kerimeden İmam Şafiî -yüce Allah'ın rahmeti üzerine olsun- şu hükmü çıkarmıştır (istinbat): Kur’ân okumanın sevabı hediye edilmekle ölülere ulaşmaz. Çünkü bu ne ölülerin ameli, ne de onların kazancıdır. Bundan dolayı Rasûlullah Salallahu aleyhi vesellem ümmetini bu işi yapmaya teşvik etmediği gibi, herhangi bir nass ya da bir işaretle de onları böyle bir işe yönlendirmemiştir. Herhangi bir sahabiden de böyle bir şey nakledilmemiştir. Eğer bu iş bir hayır olsaydı şüphesiz onlar bizden önce bu işi yaparlardı. Diğer taraftan Allah'a yakınlaştırıcı ameller ile ilgili olarak sadece nasslarla yetinilir. Çeşitli kıyas ve görüşlerle bu hususta herhangi bir tasarrufta bulunmak mümkün değildir.
Dua ve sadakaya gelince, bunların (sevaplarının) ölüye ulaşacağı hususunda icmâ’ vardır ve yasa koyucunun bu hususta nassları bulunmaktadır.
Muslim'in Sahih'inde rivayet ettiği hadise göre Ebu Hureyre şöyle demiştir:
Rasûlullah Salallahu aleyhi vesellem buyurdu ki:
"İnsan öldü mü şu üç şey müstesnâ ameli kesilir: Kendisine dua eden salih bir evlat, yahut kendisinden sonra devam eden cari bir sadaka, yahut kendisi ile yararlanılan bir ilim."
İşte bu üç şey gerçekte onun kendi çalışması, çabalaması ve amelinin bir neticesidir. Nitekim hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur:
"Kişinin en hoş yediği şey kazancıdır ve şüphesiz kişinin evladı da onun kazancı arasındadır."[33]
Sadaka-i cariye ise vakıf ve benzeri şeyler olup bunlar da kişinin amelindendir. Onun vakfettiği şeylerdir. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:
"Muhakkak biz ölüleri diriltiriz. Onların ileri gönderdiklerini de geride bıraktıklarını da yazarız." (Yâsin, 36/12)
Kişinin insanlar arasında yaydığı ve ondan sonra insanların izini takip ettikleri ilim de aynı şekilde onun sayinin bir kısmıdır. Sahih’te sabit olduğuna göre: "Her kim bir hidâyet yoluna davet edecek olursa ona tabi olanların ecirleri gibi kendisinin de ecri olur. Üstelik onlardan hiçbirisinin ecrinden de bir şey eksilmez."[34]
Nüzûl Sebepleri Bilgisi
Şüphesiz nüzûl sebepleri bilgisi Kur’ân-ı Kerim'i anlamaya yardımcı olan bilgiler arasında yer alır.
1- Yüce Allah'ın şu buyruğunu örnek olarak gösterelim:
"De ki: 'Onu bırakıp boş yere ilah diye zannettiklerinizi çağırın! Onlar üzerinizdeki sıkıntıyı gideremeyecekleri gibi değiştiremezler de.' Onların o tapındıkları da Rablerine hangisi daha yakın olacak diye yol ararlar. Onun rahmetini umar, azabından korkarlar. Çünkü Rabbinin azabı gerçekten sakınılmaya değer." (el-İsrâ, 17/56-57)
İbn Mesud'dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: "İnsanlar bir grup, cinlerden bir gruba ibadet ediyorlardı. Cinler İslâma girdi, diğerleri ise onlara (cinlere) ibadete devam ettiler. Bunun üzerine: "Onların o tapındıkları da Rablerine hangisi daha yakın olacak diye yol ararlar." buyruğu nâzil oldu. (Buhârî ve Muslim)
Hafız İbn Hacer dedi ki: Cinlere ibadet eden insanlar, cinlere ibadeti sürdürdüler. Cinler ise müslüman olduklarından ötürü bu işe razı olmuyorlardı. İşte Rablerine daha yakın olmak için yol (vesile) arayanlar onlardı. Taberî bir başka yoldan İbn Mesud'dan naklettiği rivayette şunları da eklemektedir: "O cinlere ibadet eden insanlar ise onların müslüman olduklarının farkına varmamışlardı." Bu âyetin tefsirinde güvenilen açıklama budur.[35]
"O tapındıkları" kendilerini Rablerine yakınlaştıracak şeyleri isteyerek Allah'a yalvarıp yakardıkları;
"Rablerine... yol (vesile) ararlar." Yani ona itaatle, onu razı edecek işleri yapmakla yakınlaşırlar.
"Hangisi daha yakın olacak diye" salih amellerle Allah'a hangileri daha yakın olacak diye.
"Onun rahmetini umar, azabından korkarlar." Çünkü ibadet korkmak (havf) ile ummak (reca) ile birlikte ancak tamam olur.
"Çünkü Rabbinin azabı gerçekten sakınılmaya değer" kulların ondan sakınmaları ve korkmaları gerekir.
Bu âyet-i kerime Allah'tan başka peygamberlere ve velilere dua eden ve onların şahıslarını vesile yapanların bu tutumlarını reddetmektedir. Şayet o peygamberlere olan imanlarını ve onlara duydukları sevgilerini vesile edinmiş olsalardı caiz olurdu.
2- Bir başka örnek: Abdullah b. Mesud Radıyallahu anh dedi ki: "İman edenlere ve imanlarına zulüm karıştırmayanlara gelince..." (el-En'am, 6/82) âyeti nâzil olunca Peygamber Salallahu aleyhi vesellem’in ashabı: Hangimiz zulmetmez ki dedi. Bunun üzerine: "Allah'a şirk koşma. Muhakkak şirk büyük bir zulümdür." (Lokman, 31/13) buyruğu nâzil oldu.[36]
Hafız İbn Hacer, Fethu’l-Bâri'de: "Karıştırmayanlar" (anlamındaki lafzı mealdeki gibi) açıklamıştır.
3- Bir başka örnek, Buhârî, Urve'den şöyle dediğini zikretmektedir:
ez-Zübeyr ensardan bir kişi hakkında el-Harre'deki bir su hakkında davalaştı. Bunun üzerine Peygamber Salallahu aleyhi vesellem:
"Ey Zübeyr sen ekinini sula, sonra suyu komşuna bırak.” Ensardan olan zat:
“Ey Allah'ın Rasûlü, senin halan oğludur diye mi (böyle diyorsun)?” dedi. Rasûlullah’ın rengi değişti. Sonra şöyle buyurdu:
“Ey Zübeyr ekinini sula, sonra da suyu duvarlara geri dönünceye kadar alıkoy. Sonra suyu komşuna sal!" Peygamber Salallahu aleyhi vesellem ensardan olan zat kendisini kızdırınca verdiği açık hükmüyle Zubeyr'e hakkının tamamını verdi. Halbuki daha önce ikisi için de genişlik olan bir yol göstermişti.
Zübeyr dedi ki: Kanaatime göre şu: "Hayır, Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlıklarda seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükümden dolayı içlerinde hiçbir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar." (en-Nisa, 4/65) ayeti bu olaydan başkası hakkında inmemiştir.[37]
4- Bir başka örnek: Huzeyfe'den: "Allah yolunda infak edin. Ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın." (el-Bakara, 2/195) buyruğu infak hakkında yani infakı terketmek hakkında inmiştir dedi.[38]
Ebû Dâvûd rivayetinde de şöyle denilmektedir: Medine'den, Konstantiniye üzerine gitmek maksadıyla gazaya çıktık. Kumandan Abdurrahman b. Halid b. Velid idi. Bizanslılar sırtlarını şehrin duvarlarına vermişlerdi. Bir adam düşmanın üzerine hamle yaptı. İnsanlar: “Yazık! yazık! La ilâhe illallah!. Bu kendi elleriyle tehlikeye atılıyor” dediler.
Bunun üzerine Ebu Eyyub el-Ensari şunları söyledi: Bu âyet biz ensar hakkında nâzil olmuştur. Allah peygamberine zafer nasip edip, İslâmın üstün gelmesini sağlayınca bizler şöyle dedik: Gelin mallarınızın başında duralım ve onlara bir çeki düzen verelim. Bunun üzerine yüce Allah: "Allah yolunda infak edin, ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın." (el-Bakara, 2/195) buyruğunu indirdi. Buna göre kendi elimizle kendimizi tehlikeye atmamız bizim mallarımızın başında durup, onlara çeki düzen verirken cihadı terketmemiz demekti.
Ebu İmran dedi ki: Ebu Eyyub Allah yolunda cihada devam edip durdu. Nihayet Konstantiniyye'de defnedildi.[39]
Nâsih ve Mensûh Bilgisi
Kur'ân’ı Kerim'i anlamakta yardımcı olan hususlardan birisi de nâsih ve mensûh bilgisidir. Bunun delili yüce Allah'ın şu buyruğudur:
"Biz bir ayeti nesheder veya unutturursak ya ondan daha hayırlısını, ya da onun benzerini getiririz." (el-Bakara, 2/106)
Nesh: Şer'i bir hükmün daha sonra gelen şer'î bir delil ile kaldırılmasıdır.
Kaldırılan hükme "mensuh" denilir. O hükmü kaldıran delile "nasih" denilir, hükmün kaldırılmasına da "nesh" adı verilir.
Nasih[40] adı bu âyette olduğu gibi Allah hakkında kullanılır. âyet hakkında da kullanılarak: Bu âyet şu âyeti nâsihtir (neshedicidir). denilerek, bir başka hükmü nesheden hüküm hakkında da kullanılır.
1- Buna örnek: Seleme b. el-Ekva’ Radıyallahu anh'dan şöyle dediği rivayet edilmiştir:
"Yüce Allah'ın: "Ona güç yetiremeyenler de bir fakir doyumu fidye versinler." (el-Bakara, 2/184) buyruğu nâzil olunca oruç açmak isteyen fidye verdi. Nihayet ondan sonraki âyet nâzil olup, onu neshetti."
Bir başka rivayette: "Sizden her kim bu aya erişirse orucunu tutsun." (el-Bakara, 2/185) âyeti nâzil oluncaya kadar denilmektedir.[41]
Abdullah b. Amr Radıyallahu anhuma'da "ona güç yetiremeyenler de bir fakir doyumu fidye versinler" (el-Bakara, 2/184) âyetini okuyarak bu nesholmuştur demiştir.[42]
İbn Abbas ise âyetin mensûh olmayıp, muhkem olduğu kanaatindedir.
Buhârî'nin Ata'dan rivayetine göre o İbn Abbas Radıyallahu anh'ı yüce Allah'ın: "Ona güç yetiremeyenler de bir fakir doyumu fidye versinler" âyetini okuduktan sonra: "Bu nesholmuş değildir. Bu oruç tutamayan, oldukça yaşlanmış kadın ve erkek hakkındadır. Bunlar her gün bir yoksul yedirirler." diye açıklanmıştır. Buna göre "yutikunehu: güç yetirenler" lafzının anlamı güçleri bu işe yetenler demek değildir. Bunun anlamı büyük bir zorluk ve külfetle oruç tutabilenler demektir.
2- Bir başka örnek yüce Allah'ın: "İçinizdekini açıklasanız da, gizleseniz de Allah ondan dolayı sizi hesaba çeker." (el-Bakara, 2/284) buyruğudur. Bu buyruk yüce Allah'ın: "Allah hiçbir kimseye gücünün yeteceğinden başkasını yüklemez." (el-Bakara, 2/286) buyruğu ile nesholmuştur.
3- Yüce Allah'ın: "Kadınlarınızdan fuhuş yapanlara karşı içinizden dört şahit getirin. Şayet şehâdet ederlerse, ölüm onları alıp götürünceye yahut Allah onlara bir çıkar yol gösterinceye kadar onları evlerde alıkoyun. Sizlerden fuhuş yapanların her ikisine de eziyet edin. Eğer tevbe edip hallerini düzeltirlerse artık onları bırakın." (en-Nisâ, 4/15-16) âyeti Nur sûresinde yer alan ve evlenmemiş bekârlar için celde (sopa) cezasını öngören âyet ile nesholmuşlardır:
"Zina eden dişi ile zina eden erkeğin herbirine yüzer değnek vurun." (en-Nur, 24/2)
Yani (en-Nisâ sûresindeki ayetler) evlenmemiş bekârlar için öngörülen sopa cezası evlenmişler için sünnette öngörülen recm cezası de nesh olmuşlardır:
"...Bekâr bekâr ile zina ederse yüz celde ve bir sene sürgün, evli evli ile zina ederse yüz celde ve recm (ile cezalandırılırlar)."[43]
4- Yüce Allah'ın: "Sizden sabırlı yirmi kişi bulunursa ikiyüz (kâfir)e galip gelirler." (el-Enfal, 8/65) buyruğu yüce Allah'ın: "Şimdi Allah zaafınız olduğunu bildiğinden sizden (o ağır yükü) hafifletti. O halde eğer sizden sabırlı yüz kişi olursa iki yüz kişiyi yenerler." (el-Enfal, 8/66) âyeti ile nesholmuştur.
5- Yüce Allah buyuruyor ki:
"Biz yüzünü göğe doğru evirip çevirmeni elbette görüyoruz. Onun için andolsun, seni hoşnut olacağın kıbleye döndüreceğiz. Artık yüzünü Mescid-i Harama (Kabeye) doğru çevir." (el-Bakara, 2/144)
Rasûlullah Salallahu aleyhi vesellem Medine'ye gelince onaltı ya da onyedi ay Beytu'l-Makdis'e doğru namaz kıldı. Bununla birlikte Rasûlullah Kabe'ye doğru yüzünü çevirmeyi arzu ediyordu. Bunun üzerine: "Biz yüzünü göğe doğru evirip çevirmeni elbette görüyoruz..." âyeti nâzil oldu, o da yüzünü Kabe'ye çevirdi.
Neshin Hikmeti
1- Kulların maslahatlarına riâyet etmek.
2- Davetin ve insanların durumunun gelişmesine paralel olarak teşrîin mükemmellik mertebesine doğru tekamül göstermesi.
3- Emre uymak ya da uymamak suretiyle mükellefin sınanması ve denenmesi.
4- Ümmet için hayrı murad etmek ve ona kolaylık sağlamak. Çünkü nesh eğer daha ağır bir hükme doğru olmuşsa bunda sevabın artması sözkonusudur. Eğer daha hafif hüküm gelmişse bunda da kolaylık sözkonusudur.[44]
Kur’ân’ın Mekkî ve Medenî Bölümleri
Şüphesiz Kur’ân'ı anlamaya ve onu (doğru) tefsir etmeye yardımcı olan hususlardan birisi de Kur’ân'ın Mekkî ve Medenî bölümlerini bilmektir. Bundan dolayı ashab-ı kiram ve onlardan sonra gelenler buna önem vermişlerdir. Hatta İbn Mesud Radıyallahu anh şöyle demiştir:
“Kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan Allah'a yemin ederim ki Allah'ın kitabında nâzil olmuş herbir sûrenin ben mutlaka nerede indiğini biliyorum. Allah'ın kitabında nâzil olmuş herbir âyetin muhakkak ne hakkında indiğini biliyorum. Eğer Allah'ın kitabını herhangi bir kimsenin benden daha iyi bildiğini bilsem ve deve sırtında ona ulaşacağımı kestirsem mutlaka devenin sırtına biner, onun yanına giderim."[45]
Ashab-ı Kiram Radıyallahu anhum Kur’ân'dan öğrendikleri gereğince amel ediyorlardı. Bundan dolayı İbn Mesud şöyle demiştir: "Bizden herhangi bir kimse on âyet-i kerime öğrendi mi onların manalarını ve gereklerince amel etmeyi öğrenmedikçe başkalarını öğrenmeye geçmezdi."[46]
Bu uygulama ise şöyle buyuran Rasûlullah Salallahu aleyhi vesellem’in buyruğunun gereğini yerine getirmektir:
"Kur'an’i okuyun ve ona uygun amel edin. Fakat onun vasıtası ile yemeyin..."[47]
Bu Kur’ân-ı Kerim ile amel etmeleri sebebiyle yüce Allah; Rasûlüne ve ondan sonra ashabına yardım etmiş, zaferler nasip etmiştir. Bugün müslümanlar Kur’ân-ı Kerim gereğince ameli terkedince Allah'ın yardımı onlara gelmez oldu. Bu halleri Rablerinin kitabını öğrenmeye ve gereğince amel etmeye dönecekleri zamana kadar devam edecektir. Dönerlerse Allah'ın yardımı da onlara döner.
Mekkî ve Medenî Buyrukları Bilmek
İlim adamları Mekkî ve Medenî buyrukları bilmek hususunda iki temel yönteme dayanmışlardır:
1- Semaî ve naklî yöntem: Bu vahye çağdaş olan, vahyin inişine tanık olan ashab-ı kiramdan yahutta ashab-ı kiramdan bilgi öğrenen ve onlardan Kur’ân-ı Kerim'in nüzul keyfiyetini, yerlerini, olaylarını öğrenen tabiînden gelen sahih rivayetlere dayanır. Mekkî ve Medenî âyetler hakkında varid olmuş rivayetlerin büyük çoğunluğu bu kabildendir. Çünkü bu hususta Rasûlullah Salallahu aleyhi vesellem'den herhangi bir rivayet gelmemiştir. Çünkü o bunu açıklamakla emrolunmamıştı.
Bunun örneği okuyucunun sûrenin başında gördüğü: "Mekki bir sûredir" yahutta "Medenî bir sûredir" şeklindeki tesbitlerdir.
2- Kıyasî ve içtihadî yöntem: Bu yöntem Mekkî ve Medenî buyrukların özelliklerine dayanır. Eğer Mekkî sûrede Medine'de inen buyrukların karakterini taşıyan yahutta Medine'de inen buyrukların olaylarından bir şeyler ihtiva eden bir âyet bulunursa bu âyet Medenîdir derler. Eğer Medenî bir sûrede Mekke'de inen buyrukların özelliklerini taşıyan ya da o dönemdeki olaylardan herhangi bir husus ihtiva eden bir âyet varid olursa bu Mekkîdir derler. Eğer sûrede Mekkî Kur’ân'ın özellikleri bulunursa sûre Mekkîdir derler. Eğer sûrede Medenî Kur’ân'ın özellikleri bulunursa sûre Medenîdir derler. Mesela şöyle demişlerdir: Peygamberlerin ve geçmiş ümmetlerin kıssalarının yer aldığı her bir sûre Mekkîdir. Bir farizanın yahut bir haccın sözkonusu edildiği herbir sûre de Medenîdir.[48]
Kur'ân'ın Mekkî ve Medenî Bölümlerinin Tanımı
1- Kur’ân'ın Mekkî bölümleri: Mekke'nin dışında bir yerde inmiş olsa dahi Rasûlullah Salallahu aleyhi vesellem'e hicretten önce nâzil olmuş vahiylerdir.
2- Kur’ân'ın Medenî bölümleri: Cebrâil Aleyhisselam'ın Muhammed Salallahu aleyhi vesellem'e hicretten sonra indirdiği buyruklardır. Veda haccında nâzil olan buyruklarda olduğu gibi isterse Mekke'de inmiş olsun.
Buna örnek yüce Allah'ın: "Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâmı beğenip seçtim." (el-Mâide, 5/3) buyruğudur.
Yahudilerden bir adam Ömer b. el-Hattab'a gelerek “ey mü'minlerin emiri dedi. Kitabınızda okuduğunuz bir âyet vardır. Eğer bu biz yahudiler üzerine inmiş olsaydı o günü bayram edinirdik.” Ömer: “Bu hangi âyettir” diye sordu. Yahudi: "Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslamı beğenip seçtim." (Maide: 5/3) âyetidir” dedi.
Ömer dedi ki: “Ben bu âyetin indiği günü bu âyetin indiği yeri çok iyi biliyorum. Bu âyet Rasûlullah Salallahu aleyhi vesellem'e Arafat'ta ve cuma gününde inmiştir.”[49]
Derim ki: Bu âyet-i kerime'de İslamda bid'at-i hasene olduğunu söyleyenlerin görüşleri reddedilmektedir. İmam Malik ise şöyle demiştir: Her kim İslâmda hasene (güzel) olduğu görüşü ile bir bid'at ortaya atarsa hiç şüphesiz Muhammed Salallahu aleyhi vesellem’in risalete hainlik ettiğini iddia etmiş olur. Çünkü yüce Allah: "Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim" diye buyurmaktadır.
O halde, o gün için dinden olmayan herhangi bir şey, bugün dinden olamaz.
Kur'an'ın Mekke'de İnen Bölümlerinin Özellikleri
Kur'an'ın Mekke'de inen bölümleri konu açısından aşağıdaki hususlara gereği gibi önem vermektir:
1- Müşriklerin inkar ettikleri mutlak ilâhın tevhidine davet: Nitekim yüce Allah onlar hakkında şöyle buyurmaktadır:
"Çünkü onlara: 'Allah'tan başka ilah yoktur' denildiğinde büyüklük taslarlar ve derlerdi ki: 'Biz ilahlarımızı deli bir şair dolayısıyla mı terkedeceğiz?'" (es-Saffat, 37/35-36)
Çünkü araplar: "Allah'tan başka ilâh yoktur" sözünün anlamını ve bu sözü söyleyenin Allah'tan başkasına ibadeti terketmesi gerektiğini anlıyorlardı. Günümüzde bazı müslümanlar ise bunun anlamını anlamıyorlar. O ise "Allah'tan başka hakkıyla mabud yoktur" demektir. Bundan ötürü onlar dilleriyle bu sözü söylerken, fiilleriyle ona aykırı hareket etmektedirler. Bu da Allah'tan başkasına dua ettikleri yahut Allah'ın şeriati dışında kalan hükümlerin hükmüne başvurdukları yahut Allah'tan başkası için adakta bulundukları ve buna benzer şirk amellerini yaptıkları zaman ortaya çıkar.
2- Allah'tan başkasına dua etmek gibi şirkten sakındırmak: Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Allah'tan başka sana faydası da olmayan, zarar da veremeyen şeylere dua (ve ibadet) etme! Eğer böyle yaparsan o takdirde şüphesiz ki sen zalimlerden olursun." (Yunus, 10/106)
Burada zalimlerden kasıt müşriklerdir.
3- İbadet edenleri Allah'a yaklaştırırlar iddiasıyla, velilere ibadeti, Allah nezdinde onların şefaatlerini istemeyi çürütmek: Çünkü yüce Allah onlara şöyle buyurmuştur:
"Ondan başka veliler edinenler: Biz onlara ibadet etmiyoruz, ancak bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye (onları velî ediniyoruz derler.) Muhakkak Allah ihtilaf edip durdukları şeyler hakkında aralarında hüküm verecektir. Şüphe yok ki Allah yalan söyleyen, kâfir olan hiçbir kimseye hidâyet vermez." (ez-Zümer, 39/3)
"Onlar Allah'ı bırakıp kendilerine ne bir zarar, ne de bir fayda vermeyecek olan şeylere taparlar. Bir de: 'Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir' derler. Haşa! O, ortak tutmakta oldukları herşeyden münezzeh ve yücedir." (Yunus, 10/18)
Böylelikle yüce Allah dua gibi herhangi bir ibadeti Allah'tan başkasına yapan kimseler hakkında küfür ve şirk hükmünü vermektedir. İsterse bunları yaparken Allah'a yakınlaşmak ve Allah nezdinde olandan şefaat istemek maksadında yapmış olsun. Böyle bir anlayış günümüzde maalesef pek çok müslümana sirayet etmiştir. Bir müslümana: Sen bu velilere niçin dua ediyorsun, diye soracak olursan, o size: Ben onlar vasıtasıyla Allah'a yakınlaşmak ve Allah nezdinde onların şefaatlerini istemek istiyorum, der.
4- Âhiret gününe, hesap için insanların kabirlerinden diriltileceklerine iman etmeye davet etmek: Çünkü Mekke'deki müşrikler bunu inkâr ediyorlardı. Yüce Allah ise onların bu kanaatlerini şu buyruklarıyla reddetmektedir:
"O kâfir olanlar öldükten sonra asla diriltilmeyeceklerini iddia ettiler. De ki: 'Hayır, Rabbim hakkı için elbette diriltileceksiniz. Sonra da işlediğiniz mutlaka size haber verilecektir. Hem bu Allah'a göre pek kolaydır." (et-Teğâbun, 64/7)
5- Fasahatlerinin ileri derecede olmasına rağmen araplara bu Kur’ân-ı Kerim'e benzer bir sûre getirmeleri için meydan okumak: Yüce Allah onlara: "Yoksa onlar: 'Onu kendiliğinden uydurdu' mu diyorlar? De ki: 'Öyleyse eğer doğru söyleyenler iseniz siz de onun benzeri bir sûre getirin...'" (Yunus, 10/38) buyruğu ile onlara meydan okumuştur.
6- Nuh kavmi, Hud kavmi, Salih kavmi, Şuayb ve Musa ile daha başka geçmiş ve peygamberlerini yalanlayan kavimlerin kıssalarını zikretmek. Yüce Allah Mekke müşriklerini tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:
"Görmedin mi Rabbinin nasıl (azap) ettiğini Ad kavmine? Yüksek direkli İrem'e? Ki onun şehirlerde benzeri yaratılmamıştır? Ve vadilerde kayaları oyan Semûd'a; ve kazıklar sahibi Firavun'a? Onlar ki memleketlerde azgınlık etmişlerdi. Onlar orada fesâdı arttırmışlardı. Bundan dolayı Rabbin de onların üzerine bir azap kamçısı yağdırdı. Çünkü Rabbin gözetlemededir." (el-Fecr, 89/6-14)
7- Sabra teşvik etmek: Yüce Allah'ın: "Onların söylediklerine katlan ve onlardan güzel bir şekilde ayrıl!" (el-Müzzemmil, 73/10) buyruğu gibi.
8- Müşriklere karşı Kur’ân ile cihad etmek ve en güzel yolla onlarla mücadele etmek: Yüce Allah'ın şu buyruklarında olduğu gibi:
"...Ve onlara karşı Kur'an'la, büyük bir cihâd yap!" (el-Furkan, 25/52)
"Onlarla en güzel yolla mücadeleni yap!" (en-Nahl, 16/125)
9- Ulûhiyetin tevhidini gerektiren, rubûbiyetin tevhidine dair kevnî ve aklî delilleri ortaya koymak: Yüce Allah'ın şu buyrukları buna örnektir:
"Artık onlar bakmazlar mı devenin nasıl yaratıldığına? Göğün nasıl yükseltildiğine? Dağların nasıl dikildiklerine ve yerin nasıl yayılıp döşendiğine?" (el-Ğâşiye, 88/17-20)
10- Mekke'de inen Kur’ân bölümleri üslub itibariyle tehdit ve azap vurgusu ile kulakların dikkatle dinlemesini sağlayan ağır lafızların varlığı ile ayrı bir özelliğe sahiptir: Örnek olarak yüce Allah'ın şu buyruklarına bakalım:
"el-Karia: Şiddetlice çalan" (101/1)
"O kulakları sağır edici (sâhha) geldiği zaman.” (Abese, 80/33)
"Sana örtüp bürüyen (Ğâşiye: kıyamet)in haberi geldi ya" (el-Ğâşiye, 88/1)
"O vâkıa (kıyamet) gerçekleştiği zaman..." (el-Vâkıa, 56/1)
"Sakınsın (bu kimse yaptığından)! Eğer vazgeçmezse -andolsun ki- şiddetlice yakalayıp çekeriz alnından." (el-Alak, 96/15)
Buradaki "kella: sakınsın" edatı azarlamak ve yapılmakta olan bir işten vazgeçmek içindir.
Medine'de İnen Kur'an Bölümlerinin Özellikleri
Medine'de inen Kur’ân bölümleri konu itibariyle çoğunlukla aşağıdaki hususlar üzerinde durmaktadır:
1- Allah yolunda cihada ve şehid olmaya davet: Çünkü müslümanlar Medine'ye hicret etmiş, orada İslâm devletini kurmuşlardı. Dolayısıyla onların dinlerini ve devletlerini savunmaya ihtiyaçları vardı. Bundan dolayı Kur’ân-ı Kerim'in Medine'de inen bölümlerinin onları savaşmaya teşvik ettiğini görüyoruz. Mesela, şöyle buyurmaktadır:
"Şüphesiz Allah mü'minlerden canlarını ve mallarını -onlara cenneti vermek karşılığında- satın almıştır. Onlar Allah yolunda savaşır, öldürür ve öldürülürler..." (et-Tevbe, 9/111)
2- İslâm ahkâmının açıklanması: Yüce Allah'ın terketmeyenlere karşı savaş ilan ettiği faizin hükmü ile ilgili buyruk; buna örnektir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Ey iman edenler! Eğer mü'minler iseniz Allah'tan korkun, faizden arta kalanı da bırakın. Şayet yapmaz (bırakmaz)sanız Allah'ın ve Rasûlünün size savaş açtıklarını bilin. Eğer tevbe ederseniz, sermayeleriniz yine sizindir. (Böylece) ne zulmetmiş, ne de zulme uğramış olursunuz." (el-Bakara, 2/278-279)
3- Hadlere dair hüküm koymak: Toplumda güvenliği ve istikrarı sağlayan zina, hırsızlık ve benzeri suçların had cezaları gibi. Meselâ yüce Allah zina edenin haddi hakkında şöyle buyurmaktadır:
"Zina eden dişi ile zina eden erkeğin herbirine yüzer değnek vurun." (en-Nur, 24/2)
Hırsızlık haddi hakkında şöyle buyurmaktadır:
"Hırsızlık eden erkekle, hırsızlık eden kadının o kazandıklarına bir karşılık ve Allah tarafından ibret verici bir ceza olmak üzere ellerini kesin. Allah mutlak galiptir, mutlak egemen ve hükmünde hikmet sahibidir." (el-Mâide, 5/38)
4- Münafıkları rezil etmek, iç yüzlerini açığa çıkarmak, niteliklerini sözkonusu etmek: Meselâ, yüce Allah onların münafıklıklarını açığa çıkarmak hususunda şunları söylemektedir:
"Münafıklar sana geldiklerinde dediler ki: 'Şehâdet ederiz ki muhakkak sen Allah'ın Rasûlüsün' Allah da biliyor ki sen hiç şüphesiz onun Rasûlüsün ve Allah şahidlik eder ki muhakkak münafıklar yalancıdırlar." (el-Münafikûn, 63/1)
5- Yahudileri ve diğer kitap ehlini susturmak ve onlara karşı delil ortaya koymak amacıyla onlarla tartışmak: Yüce Allah'ın şu buyruklarında olduğu gibi:
"Aralarından zulmedenler müstesnâ olmak üzere kitap ehli ile ancak en güzel yolla mücadele edin..." (el-Ankebût, 29/46)
6- Mü'minlerin düşmanlarıyla yaptıkları savaşlarda zaferin tahakkuku: Yüce Allah'ın şu buyruğunda görüldüğü gibi:
"Andolsun ki siz zayıfken Allah size Bedir'de yardım etmişti..." (Al-i İmran, 3/123)[50]
Mekkî ve Medenî Buyrukları Bilmenin Faydaları
1- Kur’ân tefsirinde bu bilgiden yararlanmak: Şüphesiz ki buyrukların indikleri yeri bilmek, âyet-i kerimeyi sağlıklı bir şekilde anlayıp yorumlamaya yardım eder. Her ne kadar muteber olan sebebin özelliği değil, lafzın umumi oluşu ise de bu böyledir. Müfessir iki âyetin anlamı arasında bir çatışma gördüğü takdirde bunun ışığında hangisinin neshedici, hangisinin mensûh olduğunu ayırdedebilir. Çünkü sonra gelen buyruk, önceki buyruğu neshedicidir.
2- Kur’ân'ın üsluplarının zevkine varmak ve yüce Allah'a davet üslubunu oluştururken bunlardan yararlanmak: Çünkü herbir konumun kendisine göre bir söz söyleme tarzı vardır. Durumun gerektirdiğini gözönünde bulundurmak ise belağatin en özel alanlarındandır. Kur’ân-ı Kerim'de Mekke ve Medine'de inen buyrukların özelliği onları inceleyen kimseye yüce Allah'a davet yolunda muhatabın ruhi durumuna uyan hitap yolları için bir yöntem verir. Çünkü davetin herbir aşamasının kendisine göre konuları ve üslûbları vardır. Bu husus, Kur’ân-ı Kerim'in mü'minlere yahut müşriklere, münafıklara ve kitap ehline hitabı esnasında kullandığı çeşitli üsluplarda açıkça ortaya çıkmaktadır.
3- Kur’ân’î âyetler ışığında Peygamber efendimizin sîretine vakıf olmak: Çünkü Kur’ân-ı Kerim Peygamber efendimizin sîretinin aslî kaynağıdır.[51]
4- Mekkî sûrelerin sayısı: 82 sûredir.
Medeni sûreler ise yirmi tanedir. Mekkî mi, Medenî mi olduğu hususunda ihtilaf bulunan sûreler 12 tanedir. 114 sûre vardır. Kur’ân âyetlerinin sayısı ise 6236 âyettir.
Mekki sûrelerde, Medenî Ayetler ve Medenî sûrelerde Mekkî Ayetler
Medeni sûrelerde bulunan Mekkî âyetler: Bir sûrenin Mekkî yahut Medenî olduğunu söylemekten kasıt onun tamamının böyle olduğunu söylemek değildir. Kimi zaman Mekkî bir sûrede bazı Medenî âyetler bulunabildiği gibi Medenî bir sûrede bazı Mekkî âyetler de bulunabilir. O halde bu o sûrenin âyetlerinin çoğunluğuna göre sözkonusu olan bir niteliktir. Bundan dolayı sûrenin ismi ile birlikte filan sûre Mekkîdir, şu âyetler ise Medenîdir. Filan sûre Medenîdir, ancak şu âyet(ler) Mekke'de inmiştir denilir. Nitekim mushaflarda bunu böyle görmekteyiz.
Medeni bir sûrede Mekkî âyetlerin bulunduğuna örnek: Enfal sûresi Medenî bir sûredir. Fakat çoğu ilim adamı yüce Allah'ın şu buyruğunu istisna etmiştir:
"Hani o kafirler seni tutup bağlamak yahut öldürmek yahut seni (Mekke'den) çıkarmak için) sana tuzak kuruyorlardı. Onlar bu tuzağı kurarlarken Allah da bunun karşılığında kendilerine tuzak kuruyordu. Allah tuzak kuranlara karşılık verenlerin en hayırlısıdır." (el-Enfâl, 8/30)
Mukatil dedi ki: Bu âyet-i kerime Mekke'de inmiştir. Zahiri de böyle göstermektedir. Çünkü bu âyet-i kerime hicretten önce Mekkeli müşriklerin Daru'n-Nedve'de Rasûlullah Salallahu aleyhi vesellem hakkında konuşup komplo hazırlamalarını sözkonusu etmektedir.[52]
Kur'an-ı Kerim'in Mekke'de ve Medine'de İnmiş Buyrukları ile Ne Zaman Amel Edilir?
Şeyhu'l-İslam İbn Teymiye, eziyetlere karşı sabra davet eden, kâfirlere karşı cepheleşmemeyi isteyen Kur’ân-ı Kerim'in Mekke'de inen âyetlerinin, müslümanların zayıflık halinde uygulanacağı görüşündedir. Cihada ve güce çağıran Kur’ân-ı Kerim'in Medine'de inen âyetlerininse müslümanların güçlü hallerinde uygulanacağını kabul eder. O bu görüşünü şu sözleriyle açıklamaktadır:
"Artık bu âyetler Allah'ın ve Rasûlünün dinine eliyle de, diliyle de yardım etme imkânı bulamayan mustazaf herbir mü'min hakkındadır. Bu durumda olan bir kimse gücünün yettiği şekilde kalbi ile ve benzeri yollarla Allah'ın dinine destek verir. Muahidler (zımmiler) hakkındaki küçüklük âyeti[53] Allah'ın ve Rasûlünün dinine eliyle yahut diliyle yardım edebilmeye güç yetirebilen bütün mü'minler hakkında (uygulanması) istenir. Müslümanlar bu ve benzeri âyetlerle Rasûlullah Salallahu aleyhi vesellem’in hayatının son dönemlerinde ve Raşid Halifeleri döneminde amel ediyorlardı. Kıyametin kopacağı güne kadar bu böyle olacaktır. Her zaman Allah'ın ve Rasûlünün dinine tam anlamıyla yardım eden hak üzere bulunan bir kesim bu ümmetten bulunagelecektir. Mü'minlerden kendisinin mustazaf bulunduğu bir yerde yahutta mustazaf olacağı bir zamanda olan bir kimse ise, kitap ehlinden ve müşriklerden Allah'a ve Rasûlüne eziyet verenleri affedip bağışlamak ve sabretmek (ile ilgili) âyetlerle amel etsin. Güç ve kudret sahibi kimseler ise dine saldıran, küfrün önderleri ile savaşma âyeti ile kitap ehliyle cizyeyi kendileri küçülmüşler olarak kendi elleriyle verinceye kadar savaşmayı emreden âyet ile amel etsin.[54]
Derim ki: Şeyhu'l-İslam İbn Teymiye'nin bu sözünü yüce Allah'ın şu buyruğu desteklemektedir:
"Mü'minlere de ki: Allah'ın günlerini beklemeyenlere aldırmasınlar. Çünkü Allah herbir topluluğa kazanageldiklerinin karşılığını verecektir." (el-Casiye, 45/14)
Yüce Allah Rasûlüne mü'minlere Mekke'de hicretten önce müslümanların zayıf oldukları günlerde şöyle demesini emretmektedir: Kâfirlerden sizlere eziyet verenleri affedin, bağışlayın. Size yapılan eziyetin karşılığını misliyle vermeyin. İşte bu müslümanların zaaf halinde kafirlere karşı müsamahalı davranmanın meşruiyetine delildir.
Keşke İslâmî cemaatler Allah'ın yardımı gelinceye kadar sabredip, affetmeye çağıran Kur’ân-ı Kerim'in Mekke döneminde inen buyruklarını uygulasalardı.
Biz Müslümanların Görevi
1- Şer'i hükümleri kendi nefsimize uygulamalıyız. Çünkü bazı kimselerin bu hükümleri kendi nefislerine uygulamadıkları halde cihâda ve İslâmın egemen olmasına çağırdıklarını görüyoruz.
2- Müslümanların yöneticilerini ve onların yardımcılarını İslâmın hükümlerini uygulamak üzere hikmetle, güzel öğütle ve yumuşak sözle davet etmeliyiz. -Musa ve Harun’un (ikisine de selâm olsun) Firavun'a yaptıkları gibi-
3- Zayıflık halinde cihadımız Peygamber efendimizin şu buyruğu ile amel ederek malla ve dille olmalıdır:
"Müşriklerle mallarınızla, canlarınızla ve dillerinizle cihâd ediniz."[55]
4- İslâm ümmetini ferd ve toplum olarak İslâmın hükümlerini kendilerine uygulamaya davet etmeliyiz ki İslâm hükmünü severek ve kendi topraklarında onu uygulamayı arzu ederek yetişsinler.
Çağdaş İslâm davetçilerinden birisi de şöyle demiştir: "İslam devletini kalplerinizde kurunuz ki sizin için yeryüzünde de kurulsun."
5- Önce akide mi yoksa hakimiyet mi? Büyük davetçi Muhammed Kutub bu soruya Daru'l-Hadis el-Mekkiyye'de verdiği bir konferansta cevap vermiştir. İşte soru ve cevap:
Soru: Bazıları diyor ki: İslâm hakimiyet yolu ile geri gelecektir. Bazıları da: İslâm akidenin tashih edilmesi ve toplumsal terbiyle yoluyla geri dönecektir diyor. Hangileri doğrudur?
Cevap: Eğer akideyi tashih edecek ve akideye doğru bir şekilde iman edecek, dinleri uğrunda belâlara maruz kalıp sabredecek, Allah yolunda cihad edecek, davetçiler bulunmayacak olursa, bu dinin hakimiyeti nereden gelecek de. Allah'ın dini yeryüzünde hükmedecek? Gerçekten bu çok açık bir meseledir. Hüküm gökten inmez. Hüküm gökten indirilmez. Evet, herşey semâdan gelir, fakat yüce Allah'ın insanlara yerine getirmelerini farz kıldığı bir gayret neticesinde:
"Eğer Allah dileseydi elbette onlardan intikam alırdı. Fakat kiminizi kiminizle sınamak için (cihadı emretti)." (Muhammed, 47/4)
Akideyi tashih etmekten ve sahih akideye göre eğitilmiş bir nesil ortaya çıkarmaktan işe başlamamız kaçınılmazdır. Bu nesil belâlara maruz kalacak fakat birinci nesil nasıl sabrettiyse, o da öylece belâlara sabredecek.
Kur'ân'ın Kısım Kısım İnmesi ve Bunun Hikmeti
Kur'an-ı Kerim çeşitli olay ve münasebetlere uygun olarak Rasûlullah Salallahu aleyhi vesellem'e kısım kısım indirilmiştir. Bunun pek büyük hikmetleri vardır:
1- Peygamber Salallahu aleyhi vesellem'in kalbine sebat vermek: Kâfirlerin Kur’ân-ı Kerim'in kısım kısım indirilmesine itiraz etmelerine de yüce Allah, yine bu hikmeti göstererek şu buyruğuyla cevap vermiş bulunmaktadır:
"Kâfirler dediler ki: 'Ona bu Kur'an topluca birden indirilmeli değil miydi?' Biz onunla senin kalbine sebat verelim diye böyle yaptık ve onu ağır ağır okuduk." (el-Furkan, 25/32)
Büyük ilim adamı Ebu Şâme diyor ki: "Eğer Kur’ân'ın kısım kısım indirilişindeki sır nedir? Niçin diğer kitaplar gibi toptan indirilmedi? diye sorulursa cevabımız şu olur: Bu yüce Allah'ın cevaplandırmayı üzerine aldığı bir sorudur. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Kafirler dediler ki: 'Ona bu Kur'an topluca birden indirilmedi değil miydi?" (el-Furkan, 25/32)
Onlar bu sözleriyle, niçin daha önceki peygamberlere indirildiği gibi (toptan) indirilmedi demek istiyorlar. Yüce Allah onlara şu buyruğuyla cevap vermektedir: "Biz onunla" yani onu kısım kısım indirmekle "kalbine sebat verelim diye böyle yaptık" kalbini pekiştirelim diye böyle yaptık. Çünkü vahiy herbir olay sırasında yenilendikçe kendisine risalet verilenin kalbini daha çok pekiştirir ve ona daha çok itina gösterilmiş olur. Bu durum da meleğin ona çokça inmesini ve tekrar tekrar onunla buluşmasını gerektirir. O aziz zattan gelmiş olan beraberinde getirdiği risalet ile yeniden buluşmasını sağlar. Bunun neticesinde ifade edilemeyecek kadar büyük sevinçlere mazhar olur. Bundan dolayı Peygamber efendimizin en çok cömert olduğu dönemler ramazan ayına rastlardı. Çünkü Cebrail ile çokça karşılaşırdı."[56]
2- Meydan okuma ve İcaz (aciz bırakmak): Kafirler Kur’ân'ın onlar hakkında belirttiği gibi kısım kısım indirilişine itiraz etmişlerdir. Onlar Kur’ân'ın kısım kısım indirilişine hayret ettiklerinden ötürü yüce Allah da onlara onun gibi bir sûre getirmeleri için meydan okudu. Onlar ise bundan âciz kaldılar. Kısım kısım inmiş haliyle Kur’ân ile onlara meydan okumak bir defada indirilmiş haliyle meydan okumaktan daha güçlü ve delil olarak daha ileri bir delildir. Çünkü kısım kısım inmiş haliyle onun bir sûresinin benzerini meydana getirmekten âciz kalanların topluca indirilmesi halinde benzerini meydana getirmekten âciz kalmalarına göre daha önceliklidir.
İşte İbn Abbas'ın Kur’ân'ın nüzulü ile ilgili naklettiği hadisin rivayetlerinden birinde bu hikmete işaret edilmektedir: "Müşrikler yeni bir şey ortaya attılar mı yüce Allah da onlara yeni bir cevap veriyordu."[57]
3- Kur’ân'ı ezberlemenin ve anlamanın kolaylaştırılması:
Kur'ân-ı Kerim'in kısım kısım indirilmesi insanların onu ezberlemelerini ve anlamalarını kolaylaştırır. Özellikle Kur’ân'ın dilleriyle araplar gibi ümmi bir toplum iseler. Bu sebeple Kur’ân'ın kısım kısım indirilmiş olması onlar için Kur’ân'ı ezberlemeleri ve âyetlerini anlamaları açısından daha büyük bir destek ve kolaylık idi. Bir ya da bir kaç âyet indikçe ashab-ı kiram onu ezberlerler, anlamları üzerinde düşünürler, gereğince amel ederlerdi. Bundan dolayı Ömer Radıyallahu anh şöyle demiştir: "Kur'an'ı beşer âyet, beşer âyet olarak öğreniniz. Çünkü Cebrail Peygamber Salallahu aleyhi vesellem'e Kur’ân'ı beşer âyet beşer âyet olarak indirirdi."[58]
4- Kur’ân-ı Kerim'den inen buyrukları kabul etmeye ve gereklerince amel etmeye mü'min ruhlarda şevk uyandırmak:
Çünkü müslümanlar âyetlerin nuzulüne şevk duyuyorlardı. Özellikle de ifk (Aişe validemize iftira) ve li’ân (kocanın şahid getiremeden karısının zina ettiğini ileri sürmesi halinde yapılan lanetleşme) ile ilgili âyetlerde olduğu gibi ihtiyaç duyulmuşsa.
5- Teşrî’de olayların akışını ve tedriciliği gözönünde bulundurmak:
Kur'an-ı Kerim'in nüzulünde bir tedricilik sözkonusu idi. Kur’ân daha önemli olanı, önemli olana takdim ediyordu.
a. Kur’ân-ı Kerim öncelikli olarak Allah'a, meleklerine, kitaplarına, rasûllerine, âhiret gününe, âhiret gününde sözkonusu olacak ölümden sonra diriliş, hesap, cennet, cehennem gibi. İman esaslarına ve bu esaslara dair delilleri -müşriklerin kalplerindeki bozuk itikadları kökünden kazımak ve o kalplere İslâm akidesini yerleştirmek için- ortaya koymaya önem vermiştir.
b. Daha sonra güzel ahlâkı emretmeye ve hayasızlıkları ve münkeri yasaklamaya koyuldu. Böylelikle kötülüğün ve şerrin köklerini kazımak istiyordu. Yiyeceklerde, içeceklerde, mal, namus, can ve benzeri hususlarda helâl ve harama dair kaideleri açıkladı.
c. Kur’ân-ı Kerim müslümanların yüce Allah'ın kelimesini yüceltmek için giriştikleri uzunca cihâd döneminde karşı karşıya kaldıkları olaylara uygun iniyor ve bu hususta onları teşvik ediyordu.[59]
Kur'an-ı Kerim'in Tedricî Bir Şekilde İndiğine Dair Örnekler
1- Mekkî bir sûre olan En'âm sûresi iman esaslarını, tevhidin delillerini açıklamak, şirkten sakındırmak, helal ve haram olan hususları beyan etmek üzere nâzil oldu. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"De ki: 'Gelin! Rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyayım: Ona hiçbir şeyi ortak koşmayın. Anaya-babaya iyilik edin. Yoksulluk endişesinden dolayı çocuklarınızı öldürmeyin. Çünkü sizin de onların da rızkını biz veririz..." (el-En'âm, 6/151)
Bundan sonra bu hükümler Medine'de inen buyruklar ile genişçe açıklandı. Borçlanma âyeti, faizi haram kılan âyet gibi. Zina esas itibariyle Mekke'de haram kılınmıştı. Yüce Allah buyuruyor ki:
"Zinaya yaklaşmayın O gerçekten bir hayasızlıktır, kötü bir yoldur." (el-İsrâ, 17/32)
Bununla ilgili cezalar ise Medine'de indi.
2- Teşrî’deki tedricîliğin en açık örneklerinden birisi de içkinin haram kılınmasıdır. Yüce Allah'ın: "Hurma ve üzüm ağaçlarının meyvelerinden de içki çıkarır ve onlardan güzel bir rızık edinirsiniz." (en-Nahl, 16/67) buyruğu ile rızkı güzel olmakla nitelendirirken içki ve sarhoşluğu bu şekilde nitelendirmemektedir. Bu da içkinin yerilmesine bir işarettir. Daha sonra yüce Allah:
"Sana içkiyi ve kumarı sorarlar. De ki: 'İkisinde de hem büyük bir günah, hem de insanlar için bazı faydalar vardır. Ama günahları faydalarından daha büyüktür.'" (el-Bakara, 1/219) buyruğu nâzil oldu. Âyet-i kerime içkinin geçici faydaları ile birlikte içki içmenin günahını ve bundan ortaya çıkan bedene zararları, aklı bozması, malı boşa harcatması, hayasızlık ve isyana götüren sebepleri körüklemesi şeklinde ortaya çıkan günahtaki zararları birlikte sözkonusu etti. Daha sonra zararlarının faydalarından daha çok olduğu belirtilerek âyet-i kerime içkiden nefret ettirip, uzaklaştırdı. Daha sonra yüce Allah'ın şu buyruğu indi:
"Ey iman edenler! Sarhoşken ne söylediğinizi bilinceye kadar... namaza yaklaşmayın." (en-Nisa, 4/43)
Böylelikle namaz vakitlerinde içkinin haram olduğunu öğrenmiş oldular. Daha sonra yüce Allah'ın şu buyruğu indi:
"Ey iman edenler! Şarap (içki), kumar, putlar ve fal okları şeytanın pis işlerindendir. Artık bunlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz." (el-Maide, 5/90)
3- Bu hikmete Aişe Radıyallahu anha'nın şu sözleri açıklık getirmektedir:
"Şüphesiz ilk inen (Kur'ân'ın) Mufassal diye bilinen bölümlerinden bir sûredir. O sûrede cennet ve cehennem sözkonusu edilmiştir. Nihayet insanlar İslâma yönelince helal ve haram hükümleri indi. Eğer ilk olarak, şarap içmeyin buyruğu inmiş olsaydı, biz kesinlikle şarabı terketmeyiz derlerdi ve eğer zina etmeyin (buyruğu ilk olarak) nâzil olsaydı onlar: Ebediyyen zinayı bırakmayız, derlerdi."[60]
KUR'ÂN-I KERİM'İN BAZI ÖZELLİKLERİ
1- Kur'an Rasûlümüz Muhammed Salallahu aleyhi vesellem'e indirilen Fatiha sûresi ile başlayıp, Nas sûresi ile sona eren Allah'ın kelâmıdır.
2- Namaz ve namaz dışında Kur’ân okumakla ibadet olunur ve Kur’ân okunduğu için sevap alınır. Çünkü Rasûlullah Salallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmaktadır:
"Kim Allah'ın kitabından bir harf okursa onun için o harfin karşılığında bir hasene vardır. Her bir hasene de on misli ile mükâfatlandırılır. Ben sizlere "elif, lam, mim" bir harftir demiyorum. Fakat elif bir harf, lam bir harf ve mim bir harftir."[61]
Kur'ân-ı Kerim'in çeşitli sûrelerinin okunmasına dair sahih hadisler varid olmuştur Bakara, Al-i İmran, Mülk ve muavvizeler ile daha başka sûreler hakkında varid olmuş hadisler gibi.
3- Kur’ân okumadan namaz sahih olmaz. Çünkü Nebi Salallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur: "Fatihatu'l-Kitab'ı okumayanın namazı yoktur."[62]
4- Kur’ân tahrif ve tebdil edilmemiştir. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Şüphe yok ki Zikri biz indirdik. Onu koruyacak olan elbette biziz." (el-Hicr, 15/9)
Tevrat ve İncil gibi diğer semavî kitapları ise yahudiler ve hristiyanlar tahrif etmişlerdir.
5- Kur’ân-ı Kerim'de çelişki yoktur. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Hala onlar Kur'an'ı gereği gibi düşünmeyecekler mi? Eğer o Allah'tan başkasından gelseydi elbette içinde birbirini tutmayan birçok şeyler bulurlardı." (en-Nisâ, 4/82)
6- Kur’ân'ın ezberlenmesinin kolaylaştırılması: Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Andolsun biz Kur'an'ı öğüt almak (ve hatırlanmak) için kolaylaştırdık." (el-Kamer, 54/40)
7- Kur’ân-ı Kerim mucizdir (âciz bırakıcıdır). Kimse onun gibi bir sûre dahi getiremez. Yüce Allah araplara meydan okumuş ve onlar âciz düşmüşlerdir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Yoksa onlar onu kendiliğinden uydurdu mu diyorlar. Deki: Öyleyse eğer doğru söyleyenler iseniz siz de onun benzeri bir sûre getirin." (Yunus, 10/38)
Kur'an-ı Kerim'i okuyanlar üzerine sekinet (huzur ve sükun) ile rahmet nâzil olur. Çünkü Peygamber Salallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur:
"Eğer bir topluluk Allah'ın evlerinden birisinde bir araya gelip de Allah'ın kitabını okusalar ve kendi aralarında onu tedris etseler, mutlaka üzerlerine sekînet (huzur ve sükûn) nâzil olur. Rahmet onları bürür, melekler etraflarını kuşatır, Allah onları kendi nezdinde bulunanlar arasında anar."[63]
9- Kur’ân diriler içindir, ölüler için değil. Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerim hakkında şöyle buyurmaktadır:
"Ta ki o diri olan kimseleri korkutup uyarsın." (Yasin, 36/70)
"İnsan için kendi çalıştığından başkası yoktur." (en-Necm, 53/39)
İmam Şafiî bu âyet-i kerimeden Kur’ân okumanın sevabının ölülere hediye edilmesinin ulaşmayacağı sonucuna varmıştır. Çünkü böyle bir iş onların amelleri de değildir, kazancı da değildir.
Babanın anne-babası için okumasına gelince, onun Kur’ân okumasının sevabı onlara ulaşır. Çünkü çocuk hadis-i şerifte varid olduğu üzere babasının çalışması (ameli) kapsamına girer:
"...Şüphesiz kişinin çocuğu da kendi kazancındandır."[64]
10- Kur’ân şirk, münafıklık ve benzeri daha başka hastalıklardan kalpleri şifaya kavuşturur. Onda bazı âyet-i kerimeler ve sûreler bedenler için bir şifadır. Fatiha sûresi, Felak ve Nas sûreleri ve bunların dışında sahih sünnette sabit olan daha başka buyruklar. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Ey insanlar! Size Rabbinizden bir öğüt, kalplerde olanlara bir şifa, mü'minler için de bir hidayet ve rahmet gelmiştir." (Yunus, 10/57)
"Kur'an'dan mü'minler için bir şifa ve rahmet olanı kısım kısım indiririz." (el-İsrâ, 17/82)
11- Kur’ân kendisini okuyana şefaat edecektir. Çünkü Rasûlullah Salallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmaktadır:
"Kur'an okuyunuz çünkü o kıyamet gününde kendisini okuyanlara şefaatçi olarak gelir."[65]
12- Kur’ân kendisinden önceki kitaplara karşı hakim konumundadır. Yüce Allah şöyle buyuruyor:
"Biz sana da kitabı hak ile kendinden önce indirilen kitapları doğrulayıcı ve onlara karşı bir şahit olmak üzere gönderdik." (el-Mâide, 5/48)
İbn Kesîr buradaki "onlara karşı bir şahit" buyruğunu açıklarken çeşitli görüşleri sözkonusu ettikten sonra şunları söylemektedir:
"Bütün bu sözler anlam itibariyle birbirlerine yakındır. Çünkü "müheymin (bir şahit)" bütün bunları kapsar. O kendisinden önceki bütün kitaplara karşı bir emin, bir şahit ve bir hakimdir. Kitapların sonuncusu ve sona erdiğini bildiren bu pek büyük kitap, bütün semavî kitapların en kapsamlısı, en büyüğü ve en mükemmel olanlarıdır. Çünkü bu kitapta kendisinden önceki bütün güzellikler toplandığı gibi, başkasında bulunmayan pekçok kemal özelliği de vardır. Bundan dolayı yüce Allah kendisinden önceki kitaplara karşı Kur’ân'ı şahit, emin ve hakim kılmış ve Allah onu korumayı üzerine almıştır."[66]
13- Kur’ân-ı Kerim'in verdiği haberler doğru, hükümleri de adaletlidir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Rabbinin sözü doğruluk ve adalet bakımından eksiksizdir." (el-En'âm, 6/115)
Katade dedi ki: O kitabın söyledikleri doğru, hükümleri adaletlidir. Verdiği haberlerde doğruyu söyler, istekleri de âdildir. O neyi haber verdiyse haktır. Onda herhangi bir tartışma ve tereddüt sözkonusu değildir. Her neyi emrederse ötesinde adaletin sözkonusu olamayacağı kadar adaletlidir. Her neyi yasakladıysa o da bâtıldır. Çünkü o ancak kötülüğü ve fesadı yasaklar. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Kendilerine iyiliği emreden, onları kötülükten alıkoyan, onlara temiz olan şeyleri helal, pis şeyleri de haram kılan... ümmi peygamber olan o rasûle uyarlar." (el-Araf, 7/157)[67]
14- Kur’ân-ı Kerim'deki kıssalar hakikattir, hayal değildir. Mesela Musa Aleyhisselam'ın Firavun ile kıssası gerçek bir vakıadır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Biz sana Musa ve Firavun'un haberinden bazısını hak ile okuyacağız." (el-Kasas, 28/3)
Kehf ashabı ile ilgili kıssa da böyledir. O da bir hakikattir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Biz sana onların kıssalarını gerçek şekli ile anlatalım." (el-Kehf, 18/13)
Kısacası yüce Allah'ın Kur’ân-ı Kerim'de anlattığı bütün kıssalar hakkın ta kendisidir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"İşte budur o kıssaların en doğru anlatılışı." (Âl-i İmran, 3/62)
15- Kur’ân-ı Kerim dünyada istenecek şeyleri de, âhirette istenecekleri de bir arada sözkonusu eder. Yüce Allah şöyle buyuruyor:
"Allah'ın sana verdiği ile âhiret yurdunu ara. Dünyadan da nasibini unutma. Allah sana ihsan ettiği gibi, sen de ihsan et." (el-Kasas, 28/77)
16- Kur’ân-ı Kerim'de insanların gerek duyacakları akide, ibadet, ahkâm, muamelât, ahlak, siyaset, iktisat ve daha başka toplum için gerekli hayatı ilgilendiren herbir husus bulunmaktadır. Yüce Allah şöyle buyuruyor:
"Biz o kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık." (el-En'am, 6/38)
Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:
"Ve biz sana bu kitabı herşeyi açıklayan bir hidayet, bir rahmet ve müslümanlara bir müjde olmak üzere kısım kısım indirdik." (en-Nahl, 16/89)
a. Kurtubî yüce Allah'ın: "Biz o kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık." (el-En'âm, 6/38) buyruğunu açıklarken şunları söylemektedir: Levh-i Mahfuzda eksik bırakmadık, demektir. Şanı yüce Allah orada meydana gelecek herbir hadiseyi tespit etmiştir. Bir diğer açıklamaya göre Kur’ân'da hiçbir şeyi eksik bırakmadık demektir. Yani din ile ilgili Kur’ân-ı Kerim'de hakkında delil getirmedik hiçbir şey bırakmadık. Getirdiğimiz bu delalet ya geniş geniş açıklanmıştır yahutta toplu bir şekilde ifade edilmiş olup, ona dair açıklama rasûlden yahut icmâ’ yoluyla ya da kitabın nassı ile sabit olmuş kıyas
