Raks ve sema caiz midir?
Sufilerin çok itibar ettiği, Şa’rani, Heytemi, A’lai, Haskefi, Ramli, Hatib Şirbini, Gazzi ve daha bir çok alimin üstadı, Hafız İbni Hacer, İbni Receb, Bulkini, Zerkeşi, İbni Hümam, Gamri, Nüveyri, Münavi gibi meşhur alimlerin tilmizi olan, aynı zamanda Suyuti’nin de üstadı olan Şeyhulislam Ebu Yahya Zekeriya Bin Muhammed el Ensari, fetvalarını ihtiva eden eseri; el İ’lam vel İhtimam’da der ki;
“Soruldu; Sema haram mıdır?
Cevap; sema iki çeşittir; birincisi; Kur’an, hadis, manzum veya nesir güzel sözler dinlemek gibi, güzel olan sema. Nitekim vecd ve gaybet bununla hasıl olur. Rivayete göre bir sufi, okuyucunun; “Ey tatmin olmuş nefs! Dön Rabbine!”(Fecr 27) ayetini okuduğunu duyunca bu ayeti tekrar edip durmuş ve demiş ki; “kaç defadır dön diyorum dönmüyorsun” bunun üzerine büyük bir çığlık atıp ruhunu teslim etmiş. İşte böyle sema caiz, hatta müstehaptır. Özellikle ahiret işlerini hatırlamaya sebep olursa.
Allah Teala’nın kavli buna işaret ediyor; “Sözü dinleyip ona en güzel şekilde uyan kullarımı müjdele!” yani; kişi, güzel söz ve kötü söz dinleyen topluluk ile oturursa, güzeli söyler ve kötüyü terk eder. Bu, ayetin birinci izahıdır. İkincisi; “Sözü yani; Kur’anı dinleyip ona en güzel şekilde uyanlar; yani helalini yapan, haramından sakınan demektir. Üçüncüsü; “Sözü, yani Kur’anı dinleyip ona en güzel şekilde uyan, yani; affı tercih eden demektir. Zira Kur’anda kısas da vardır, affetmek de. Af bu ikisinin en güzelidir...
İkinci tür sema; şu zamanda yaygın olan ve yukarda anlatılan ile alakası olmayan, haram ve yakışıksız şeyler içeren, heybet ve vakarı gideren semadır ki, tembellikten zevk alan, cahilliğin kendilerine galip geldiği, dinlerini oyun ve eğlence edinen topluluğun işleridir.
Gaflet ve şarkı ile vakitlerini harcarlar, haram olan müzik ve semaya bağlanırlar, tabiatın reddettiği şeyler dinlerler. Onlar eğlence ile ve müzik ile bilinip çağrılırlar. Yediklerinin çoğu haram ve şüphelidir. Tıka basa midelerini doldururlar. Sonra onları harekete getirmek üzere, birileri kadınları vasfeden şiirler düzer.
İşte o zaman büyüklerle küçükler birbirine karışır, kimi el çırpar, kimi ayakları üzerinde rakseder, kimi coşar, kimi kolunu sallar, hayvanlar gibi dönerek yürür, kimi eşek sesi gibi bir sesle anırır, inler. Şayet orada güzel bir kadın veya tüysüz bir genç olsa, çoğunluğu asi şeytanlara döner, ona bağlanır ve vecde gelirler. Hatta mutasavvıfların çoğu bunun mendup olduğuna inanıyor. İcma ile bu bozukluktur, alimlerden hiç biri bunu söylememiştir.
Bilakis Kitap, sünnet ve imamların sözleri bunların haram olduğunu ortaya koymaktadır. Herkesin bu haramları ortadan kaldırmak için çalışması vacibdir.”[1]
Soruldu; “Allah’ı zikretmek için toplanmış olan cemaat, deriden yapılmış bir (enstrumana) deynekle vuruyor, bazısı raksediyor, bazısı vecde gelmeye çalışıyor. Bu haram mıdır? Onlardan biri, hal galebesi ile istek dışı olarak raksetmeye başlasa bu caiz midir? Bu haram semaya dahil midir? Ve orada bulunmak haram olur mu?
Cevap; mücerred olarak raks ve deri üzerine deynekle vurmak haram değil, çirkin bir bidattir. Bununla ancak aklı eksikler meşgul olur. İhtiyarı olmadan hal galebesi ile raks etmek, haram olan raksa girmez. Şayet haram arzular veya haram olan müzik beraberinde olursa, icma ile bu, haramdır. Haram sema toplantılarına katılmak, orada bulunmak da haramdır.”[2] El Ensari’den nakil bitti.
Müziğe gelince; bunun haramlığı hakkında sahih hadisler vardır. Çalgıya ve şarkıya ruhsat sadece düğünler hakkındadır. Amr Bin Rabia diyor ki;
“Bir düğünde Sabit Bin Vedia ile Kuraza bin Ka’b’ın yanındaydım. Şarkı sesi duydum ve “işitmiyor musunuz?” dedim. Dedi ki;
“Düğünde şarkıya ve bağırmak olmadan ölüye ağlamaya ruhsat verildi.”[3] Bundan anlaşılıyor ki, sahabeler, müzik işittikleri zaman, şayet düğün haricinde ise karşı çıkıyorlardı. Nitekim Nesai’nin de buna benzer sahih bir rivayeti vardır.
Sufilerin kendilerine nisbet ettikleri Hasen el Basri r.a. der ki; “Deflerin, müslümanların işleriyle hiçbir ilgisi yoktur. Abdullah’ın arkadaşları o deflerin derilerini parçalıyorlardı.”[4]
Ebu Amir –ya da Ebu Malik- el-Eş’ari’den dedi ki: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu;
“Ümmetim arasında fercleri, ipeği, şarabı ve çalgı aletlerini (meazif) helal kabul edecek bir topluluk olacaktır. Ve birtakım kimseler bir alemin yakınına konaklayacaklar. Kendilerine ait davarlarla yanına gidecek, bir ihtiyacı sebebiyle onlara varacak. Onlar (ona): Bize yarın tekrar gel diyecekler. Yüce Allah geceleyin onlara hükmünü geçirecek ve alemi koyacak, diğerlerini ise tanınmaz hale çevirerek kıyamet gününe kadar maymunlara ve domuzlara dönüştürecektir.”[5]
Ebu Umame ve İbni Abbas r.a.’dan; Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki; “Çalgıları kırmakla emrolundum”[6]
Enes b. Malik (r.a)’dan dedi ki: Rasûlullah (s.a) buyurdu ki: “Dünyada da, ahirette de lanetlenmiş iki ses vardır: “Nimet sırasında zurna sesi ve musibet sırasında bir inleme.”[7]
İbni Ömer r.a. türkü söyleyen küçük bir kıza rastladı ve dedi ki; “Şayet şeytan bir kimseyi terk edecek olsa, bu kızcağızı terk ederdi.”[8]
Saib bin Yezid r.a.’den; Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şarkı söyleyen bir kadın hakkında; “Onun burun deliğine şeytan üflemiştir” buyurdu.[9]
Muaviye r.a.’den; Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, ağıttan, şiirden, resim çizmekten, yırtıcı hayvan derilerinden, kadınların açılıp saçılmasından, şarkıdan, altından ve ipekli elbiselerden yasakladı.”[10]
İbni Avf r.a.’den; Rasûlullah (s.a) buyurdu ki: “Ben ağlamayı yasaklamadım. Fakat ben ahmak ve günahkar iki sesi yasakladım: Birisi oynama ve oyalanma namesi sırasındaki ses ve şeytan zurnaları, diğeri ise musibet halindeki ses yüzlere vurmak, yakaları yırtmak ve şeytan inlemesidir.”[11]
Abdullah b. Abbas (r.a)’dan dedi ki: Rasûlullah (s.a) buyurdu ki:
“Muhakkak Allah bana şarabı, kumarı, kube’yi (davul ya da zar)ı haram kıldı –ya da bana lafzı olmadan- haram kıldı. Sarhoşluk verici her şey de şüphesiz haramdır.”[12]
Abdullah b. Amr b. el-As (r.a)’dan rivayete göre Rasûlullah (s.a) şöyle buyurmuştur: “Muhakkak aziz ve celil olan Allah içkiyi, kumarı, kubeyi ve el-ğubeyrayı (darıdan yapılan bir içki) haram kılmıştır. Sarhoşluk veren her şey de haramdır.”[13]
İmran b. Husayn’dan dedi ki: Rasûlullah (s.a) buyurdu ki: “Ümmetim arasında kazf (semadan atılan helak edici atışlar), mesh (suret değişimi) ve hazf (yerin dibine geçirilme) görülecektir.”
Ey Allah’ın Rasûlü bu ne zaman olacak diye sorulunca şöyle buyurdu: “Çalgı aletleri ortaya çıkar. Şarkıcı cariyeler çoğalır ve şaraplar içileceği vakit.”[14]
Ebu Umame’den dedi ki: Rasûlullah (s.a) buyurdu ki: “Şarkıcı kadınların satılması, satın alınmaları, onların ticaretinin yapılması helal değildir. Onlar karşılığında alınan bedel haramdır. –Şunları da söyledi-: Şu: “İnsanlardan kimisi... boş sözleri satın alırlar.” (Lokman, 31/6) ayetini sonuna kadar okuyup, bu ayet bu hususta indirildi dedikten sonra şunları söyledi:
Beni hak ile gönderene yemin olsun. Bir adam yüksek sesle şarkı söyledi mi mutlaka yüce Allah o vakit ona omuzlarına çıkan iki şeytan gönderir. Sonra onun göğsü üzerine ayaklarını aralıksız vururlar. –Bu arada kendi göğsüne işaret etti- ta ki o susuncaya kadar.”[15]
Müslüman kardeşim bil ki geçen hadisler bütün şekilleriyle ve türleriyle müzik aletlerinin haram olduğuna delalet hususunda pek açıktır. Bu hadislerde zurna, davul ve ud gibi bazılarının açık nass ile ifade edilmesi, diğerlerinin de onlara katılıp, onlar gibi değerlendirilmesi suretiyle bu açık delalet söz konusu olur. Bunun da iki sebebi vardır:
Evvela “el-Meazif: müzik aletleri” lafzı sözlükte bütün müzik aletlerini kapsar.
İkinci husus neşe vermek ve oyalayıp eğlendirmek bakımından anlam itibariyle anılmayanlar açıkça anılanlar gibidir. Bunu Abdullah b. Abbas (r.a)’ın şu sözleri de desteklemektedir: “Def haramdır, çalgı aletleri haramdır, davul haramdır, zurna haramdır.”[16]
Her şeyden önce “helal belleyecekler” buyruğu sözü geçen dört şeyin şer’an helal olmadığı hususuna açıkça delalet etmektedir. Bunlardan birisi de “çalgı aletleri: el-meazif”dir. Sözlüklerde –bu arada el-Mucemu’l-Vasit’de- şu ifadeler yer almaktadır: “İstehalle’ş-Şey’a: Onu helal saydı, helal bildi.”
Bundan dolayı büyük ilim adamı şeyh Ali el-Kari el-Mirkat (V, 106)’da şunları söylemektedir:
“Yani birtakım şüphelerin gevşek delilleri söz konusu ederek bu haram olan şeyleri helal sayacaklar. Bunlardan birisi de kimi alimlerimizin (hanefi mezhebi alimlerini kastetmektedir) sözünü ettikleri şu husustur: Güya ipek ancak doğrudan doğruya tene değdiği takdirde haram olur. Elbiselerin üzerinde giyilecek olursa bunda sakınca yoktur. Bu nakli olsun, akli olsun hiçbir delili olmayan bir kayıtlamadır. Peygamber (s.a)’ın: “Kim dünya hayatında ipek giyinirse, ahirette onu giyinmeyecektir.”1 hadisinin mutlaklığı dolayısıyla böyle bir kayıt söz konusu edilemez. Aynı şekilde bazı ilim adamları açıklaması uzun sürecek “el-Meazif: çalgı aletleri” hakkında bu kabilden iddiaları vardır. Halbuki bu hadis yüce Allah’ın: “İnsanlardan kimisi (insanları) bilgisizce Allah’ın yolundan saptırmak ve o ayetleri bir eğlence edinmek için boş sözleri satın alırlar.” (Lokman, 31/6) buyruğu ile desteklenmektedir.”
Ebu Bekr el-Hallal, el-Emr bi’l-Maruf (s. 32) adlı eserinde İbnu’l-Cevzi Telbisu İblis (s. 244)’de Müslim’in ravilerinden sika bir ravi olan İshak b. İsa et-Tabba’dan sahih bir senet ile şöyle dediğini rivayet etmektedir:
Malik b. Enes’e, Medinelilerin şarkı hususundaki ruhsat vermelerine dair soru sordum da o şöyle dedi: “Bizde bu işi ancak fasıklar yapar.”
1. Kadı Şureyh: Ebu Hasin dedi ki: Bir adam bir başkasının tamburunu kırdı. Şureyh’e gidip onu dava etti. Şureyh tamburu kırana herhangi bir tazminat ödetmedi.
Bunu İbn Ebi Şeybe, el-Musannef (VII, 312, 3275)’de rivayet etmiş olup, senedi sahihtir. Beyhaki (VI, 101), el-Hallal (s. 26)’da rivayet etmiş ve akabinde şunları söylemiştir:
“Hanbel dedi ki: Ben Ebu Abdullah’ı şöyle derken dinledim: O bir münkerdir. Bu hususta (tazminat olarak) hiçbir hüküm vermedi.” Ebu Abdullah, İmam Ahmed’in kendisidir. Ebu Davud da Mesail(s. 279)’de Ahmed b. Hanbel’den ona yakın bir rivayet kaydetmiştir.
2. Said b. el-Müseyyeb dedi ki: “Ben şarkıya buğz ederim. Recez türünden söylenen sözleri severim.” Bunu Abdu’r-Rezzak, el-Musannef (XI, 6, 19743)’de sahih bir senedle rivayet etmiştir.
3. eş-Şabi (Amir b. Şerahil)’den, İsmail b. Ebi Halid’in rivayetine göre o şarkıcı cariyenin ücretini mekruh görmüş ve: “Ben böyle bir ücreti yemeyi sevmem” demiştir.
Bu rivayeti İbn Ebi Şeybe (VII, 9, 2203)’de sahih bir sened ile rivayet etmiştir. İleride onun: Şarkı kalpte münafıklığı... yeşertir sözü gelecektir.
4. Malik b. Enes: Ondan sahih senet ile şarkı hakkında: “Bu işi bizde (bize göre) ancak fasıklar yapar” dediğini de kaydetmiş bulunuyoruz. Bununla birlikte Şevkani, el-Kaffal’den, İmam Malik’in çalgı aletleriyle şarkı söylemeyi mübah gördüğünü nakletmektedir.
Durum böyle olmakla birlikte Şevkani’nin aktardığı görüşlerin bazı sözlerin senedi sahih olabilir fakat bu sözlerin mübahlığa delalet edip etmediği hususunda metni açısından su götürür. Ben bunların ikisinin senedini tespit ettim:
Birincisi İbn Hazm’a es-Sema adlı risalesinde İbn Sirin’e kadar ulaşan senet ile kaydettiği şu sözleridir: Bir adam birkaç cariye ile birlikte Medine’ye geldi. Abdullah b. Ömer’e misafir oldu. Aralarında çalgı çalan bir cariye de vardı. Bir adam gelip onunla pazarlık yaptı, fakat onlardan hiçbirisini beğenmedi. (Abdullah b. Ömer) kendisine bundan daha güzel şartlarla satabileceğin bir adamın yanına git dedi. O bu kimdir deyince, (Abdullah b. Ömer): O Abdullah b. Cafer’dir dedi. Ona gidip cariyelerini satmak istediğini söyledi. Onlardan birisine “udu al” dedi. Cariye de udu alıp şarkı söyledi ve ona sattı. Sonra İbni Ömer’e geri döndü... deyip olayı anlatmaktadır.
Bu hususta iki mülahaza var: Birinci mülahaza: İbn Hazm’ın matbu risalesinde (s. 100) “ud” lafzı bulunmamaktadır.
İkinci mülahaza: Bu olay el-Muhalla’da da kaydedilmektedir. Fakat bu hususta şüphe ya da “def” ile “ud” lafzı hakkında tereddüt ile rivayet edilmiştir. El-Muhalla da (IX, 62-63)’de Hammad b. Zeyd ile Eyyub es-Sahtiyani, Hişam b. Hassan ve Seleme b. Kuheyl yollarından rivayet etmiştir. Birinin rivayeti öbürüne girmiştir. Hepsi de Muhammed b. Siyrin’den diye rivayet etmektedirler. Buna göre bir adam... diyerek olayı anlatmışlardır. Bu anlatımda şunlar da vardır:
“Cariye –Eyyub’un demesine göre defi, Hişam’ın demesine göre udu- aldı. Nihayet İbn Ömer’in buna dikkat ettiğini anladı. İbn Ömer dedi ki: Şeytanın zurnasından bugün için sana bu kadarı yeter. Sonra onunla pazarlığa girişti...” İbn Hazm bu rivayetin senedinin sahih olduğunu belirtmektedir. Eğer bu senet adı verilen dört kişiye kadar sahih ise –ki büyük bir ihtimalle öyle olduğunu zannetmekteyiz- dediği gibi senedi sahihtir.
Maksat Eyyub ile Hişam’ın cariyenin çaldığı aletin tayininde ihtilaf ettikleridir. Her birisi de sika ravidirler. Birincisi def, ikincisi ud demiştir. Ben birincisini şu iki sebepten dolayı tercih etme eğilimindeyim:
Birinci sebep: Eyyub’un İbn Sirin ile birlikteliği daha eskidir ve bütün hocalarından nakletmekte ondan (Hişam’dan) daha sika (sağlam ve güvenilir)dir. Hişam ise faziletine, ilmine ve sika bir ravi oluşuna rağmen böyle değildir. Nitekim her ikisinin de tercümelerini tetkik eden araştırıcı bunu açıkça görür. Bilhassa Siyer-u Alami’n-Nubela’nın altıncı cildi tetkik edilirse... Eyyub hakkında (VI, 20) şöyle demektedir:
“Derim ki: İtkan (sağlam ve noksansız rivayet) hususunda varılacak son nokta odur.”
Diğer mülahazaya gelince: Abdullah b. Cafer (r.a)’a yakışan odur. Çünkü defin hükmü daha önce geçtiği –biraz sonra da geleceği- üzere düğünde kadınlar tarafından çalınmasının mübah olması itibariyle hükmü bütün çalgı aletlerinden farklıdır. Bundan dolayı ilim adamlarının telef edilmeleri bakımından def ile diğer müzik aletleri arasında fark gözettiklerini görüyoruz. El-Hallal (s.28)’de Cafer –İbn Muhammed-‘den şöyle dediğini rivayet etmektedir:
Ebu Abdullah’a tambur, ud ve davulun kırılması hakkında soru sordum. Bundan ötürü herhangi bir sorumluluk görmedi. –Az önce buna yakın bir hüküm Ahmed ve Şureyh’den nakledilmiştir.-
Cafer dedi ki: Ona: “Peki ya defler hakkında ne dersin diye soruldu. Defe müdahalede bulunulmayacağını gördü ve şöyle dedi: Peygamber (s.a)’dan düğünde (çalındığı) rivayet edilmiştir.”
O bununla “helal ile haram arasındaki ayırıcı çizgi...” hadisine işaret etmekte olup bu daha önce mukaddimede Muhammed Ebu Zehra hoca efendinin bu hadis ile ilgili hatalarına da dikkat çekilerek geçmiş bulunmaktadır. Sanki imam Ahmed bununla hadisin defe telef edilmek suretiyle müdahalede bulunulmaması gerektirdiğine işaret ediyor gibidir. Çünkü bu aletin nikah (düğün)de kullanılması mübah kılınmıştır. Bu da onun –Allah’ın rahmeti üzerine olsun- ince fıkhının ve anlayışının bir sonucudur. Mübah olmayan hususlarda kullanılanlar hakkında farklı mütalaada bulunmuştur. İşte el-Hallal’ın (s.27), el-Hasen’den (Hasen-i Basri’den) naklettiği şu sözü de buna göre yorumlanır:
“Deflerin müslümanların işleriyle hiçbir ilgisi yoktur. Abdullah İbn Mesud’un arkadaşları defleri derilerini yırtıyorlardı.”
Benim bu zikrettiğimi el-Hallal’ın (s.28’de) Yakub b. Buhtan’dan naklettiği şu rivayet desteklemektedir: Abdullah’a şarkı olmadığı sürece zifaf dolayısıyla def çalmanın hükmü soruldu. Bunu mekruh görmedi. Ölünün yanında def çalmaya dair soru soruldu, defin kırılmasında bir sakınca görmedi ve dedi ki: Abdullah’ın arkadaşları sokaklarda defleri çocuklardan alıp, onları parçalıyorlardı.
Bütün ashab bunu İbn Ebi Şeybe’den (IX, 57) diye de sahih bir senedle rivayet etmişlerdir.
Hulasa bizler Abdullah b. Cafer (r.a)’ı daha önce geçen tercih sebebiyle ud çaldığı için bir cariyeyi satın almaktan uzak kabul ediyoruz. Aksi takdirde Allah’ın kitabı ve peygamberin sünneti dışında kalanlarda delil olacak bir taraf yoktur. Bilhassa Abdullah b. Ömer –ki o ondan daha fakih ve daha alimdir-: “Şeytanın zurnasından bugün için bu kadarı sana yeter” demiştir.1
Bu hususta söyleyeceklerimiz bunlar su götürür diğer görüş ise Şevkani’nin, Şube’ye nisbet ettiği meşhur muhaddis el-Minhal b. Amr’ın evinde tambur dinlediğine dair zikrettiği husustur.
Derim ki bunun aslı el-Ukayli’nin ed-Duafa (IV, 237)’de Vehb (b. Cerir) yoluyla onun Şube’den şöyle dediğine dair kaydettiği rivayettir:
El-Minhal b. Amr’ın evine gittim. Ona (ne olduğunu) sormaksızın geri döndüm. Ben (Vehb b. Cerir): Niye sormadın? Belki de bilmiyordu dedim.
Derim ki: Bu rivayetin Şube’ye kadar senedi sahihtir. Bundan burada sözü geçen el-Minhal’in kullanılmaları bir tarafa müzik aletlerinin dinlenmesine cevaz verenlerle birlikte sayılmasının caiz olmadığı açıkça anlaşılmaktadır. Çünkü bu işin onun bilgisi ya da rızası dışında meydana gelmiş olma ihtimali vardır. Şube’nin bu hususta ona soru sormaması (gerekçe olarak) reddolunur. Bundan dolayı Vehb b. Cerir ona itiraz etmiştir. Hafız onun tercümesini mukaddime (s. 446)’de kaydederken şöyle demektedir:
“Bu doğru bir itirazdır. Şüphesiz ki bu el-Minhal hakkında tenkitte bulunmayı gerektirmez.” Ondan önce de Zehebi el-Mizan’da şöyle demiştir:
“Bu şeyhin (hadis aliminin) kusurlu görünmesini gerektirmez.”
Üstelik bu rivayetin müzik aletlerini dinlemeye ruhsat verenlerin aleyhine kullanılması da mümkündür. Çünkü Şube tambur sesine tepki göstermiştir ve o bu tepkisinde isabetlidir. El-Minhal’in buna ruhsat verenlerden birisi olduğunu sanmasında hata etmekle birlikte bu hususta isabetlidir.
Hulasa: İlim adamları ve fukaha –ki aralarında dört imam da vardır- nebevi hadislere ve seleften gelen rivayetlere uyarak müzik aletlerinin haram olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Bazılarından bunun aksi sahih olarak rivayet edilmiş olsa bile sözü edilen hususlarla bu kimselere karşı delil gösterilir. Esasen yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:
“Hayır, Rabbine and olsun ki aralarında çıkan anlaşmazlıklarda seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükümden dolayı içlerinde hiçbir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.” (en-Nisa, 4/65)
Birisi şöyle diyebilir: Artık biz çalgı aletleriyle birlikte şarkı söylemenin hükmünü ve bayram ve düğünde çalınan def dışında haram olduğunu öğrenmiş bulunuyoruz. Peki çalgı aleti kullanmadan şarkı terennüm etmenin hükmü nedir?
Buna cevap olmak üzere şunları söyleyebiliriz: Bunun haram olduğunu mutlak olarak söylemek doğru olamaz. Çünkü böyle bir mutlak ifadeye delil bulunmamaktadır. Geçmişte ve şimdiki dönemlerde bazı sufilerin ve onların dışında kalan birtakım heva ehlinin yaptığı gibi mutlak olarak mübah olduğunu söylemek de doğru değildir. Çünkü şarkı adeten şiir ile olur. Şiir de mutlak olarak haram kılınmış değildir. Hem Peygamber (s.a): “Şüphesiz şiirin bir kısmı hikmettir.” diye buyurmuşken bu nasıl söylenebilir ki. Bu hadisi Buhari rivayet etmiş olup, kaynakları Silsiletu’l-Ahadisu’s-Sahiha (2851)’de gösterilmiştir. Hatta Peygamber (s.a) mesela Abdullah b. Revaha (r.a) gibilerinin şiirlerini bazan kısmen okurdu:
“Ve senin azıklandırmadığın kimse sana haberleri getirir” gibi.
Bundan dolayı Peygamber (s.a)’a şiire dair soru sorulunca o şu cevabı vermişti: “Şiir bir sözdür. Güzel olanı güzel, çirkin olanı da çirkindir.”
Bu da yine Silsiletu’l-Ahadisi’s-Sahiha(447)’de kaynakları gösterilmiş bir hadistir. Aişe (r.anha) validemiz de böyle demiştir:
“Sen hasen olanı alıp kabul et, çirkin olanı bırak. Kab b. Malik’in şiirlerinden bir bölümünü rivayet ettim. Bunlardan birisi de kırk beyitlik bir kasidedir. Bundan daha az olanları da vardır.” (Silsiletu’l-Ahadisi’s-Sahiha)’da yine kaynakları gösterilmiştir.
Peygamber (s.a)’ın şiir dinlediğine dair hadisler pek çoktur.
Enes b. Malik’ten rivayete göre o kardeşi el-Bera’nın yanına girmiş. Bu sırada sırtüstü yatmış, ayaklarından birini diğerinin üzerine koymuş ve şarkı terennüm ettiğini görmüş. Bu işten vazgeçmesini isteyince şöyle demiş: Ortak olarak öldürdüklerim bir tarafa tek başıma yüz kafir öldürmüşken yatağımın üzerinde öleceğimden mi korkuyorsun?
Hadisi Hakim (III, 291); Abdu’r-Rezzak (XI, 6, 19742)’de rivayet ettikleri gibi Abdu’r-Rezzak’ın rivayet yoluyla Taberani el-Mucemu’l-Kebir (II, 12, 1178)’de ondan Ebu Nuaym, el-Hilye (I, 353)’de rivayet etmişlerdir. Hakim: “Buhari ve Müslim’in şartına göre sahihtir” demiş. Bu hususta Zehebi ona muvafakat etmiştir. Hadis dedikleri gibidir. Onun rivayet yolu ise Abdu’r-Rezzak’ın rivayet yolundan farklıdır.
Abdullah b. Haris el-Haris b. Nevfel dedi ki: Ben Üsame b. Zeyd (r.a)’ı meclisde1 otururken Akirasını (?) kaldırmış olarak bacak bacak üstüne atmış halde gördüm. (Abdullah b. el-Haris) dedi ki: Zannederim en-Nasb (türlü) şarkı söylüyordu.
Bunu Abdu’r-Rezzak (19739)’da onun yoluyla Beyhaki (I, 224)’de rivayet etmiştir. Senedi Buhari ve Müslim’in şartına göre sahihtir.
Vehb b. Keysan’dan dedi ki: Abdullah b. ez-Zübeyr –yaslanmış halde iken- dedi ki: “Bilal teğanni etti.”
(Vehb) dedi ki: Bir adam kendisine: “Teğanni mi etti” diye sordu. Abdullah oturdu, sonra şunları söyledi:
“Ben nasb türü teğanni ettiğini duymadığım muhacirlerden bir adam var mı ki?” Bunu Abdu’r-Rezzak (19741) –muhtasar olarak- rivayet etmiştir. Beyhaki (X, 230)’de –anlatım ona ait- rivayet etmiştir. Senedi Buhari ve Müslim’in şartına göre sahihtir.
Said b. Yezid dedi ki: Abdu’r-Rahman b. Avf ile birlikte hac yolunda idik. Bizler Mekke’ye doğru giderken Abdu’r-Rahman yoldan uzaklaştı. Sonra da Rebah b. el-Muterif3’e şöyle dedi: Ey Ebu Hassan bize şarkı söyle. Ebu Hassan nasb türü güzel şarkı söyledi. Rabah ona şarkı söylemekte iken halife olan Ömer b. el-Hattab (r.a) onlara yetişti ve bu ne oluyor dedi. Abdu’r-Rahman: Bunda bir sakınca yoktur. Onunla oyalanıyor ve böylece yolu fark etmiyorum dedi. Ömer (r.a) şöyle dedi: Eğer bu işi yapacaksan o zaman Dırar b. el-Hattab’ın şiirlerini terennüm et. Dırar, Muharib b. Fihr oğullarından bir kişiydi.
Hadisi Beyhaki (X, 224)’de ceyyid bir isnad ile rivayet etmiş ve şunları söylemiştir:
“Nasb: Arapların şarkı türlerinden bir çeşittir. Fida diye bilinen türe benzer bu açıklamayı Ebu Ubeyd el-Herevi yapmıştır.”
Kamus’ta da şöyle denilmektedir: “Arapların nasbı: Fidadan daha yumuşak şarkı türlerinden birisidir.”
Derim ki: Bu hadiste ashabdan gelen rivayetlerde (asar) bazı münasebetlerde çalgısız olarak şarkı söylemenin caiz olduğuna açıkça delalet bulunmaktadır. Ölümü hatırlamak, ailesine, vatanına özlem duymak, nefsi bir parça rahatlatıp yolculuğun zorluk ve meşakkatlerinden uzaklaşıp oyalanmak ve benzeri hallerde fakat meslek edinilmeyip, itidal sınırının dışına çıkılmayan türden olmalıdır. Onunla birlikte hareket etmek, kırılıp bükülmek, kişinin mertliğini ihlal eden türden ayağı yere vurmak gibi hareketlerde olmamalıdır. Aişe (r.anha)’ın azatlısı Um Alkame’nin rivayet ettiği şu hadisteki gibi:
Aişe (r.anha)’ın kardeşinin kızları sünnet edildi, bundan dolayı acıları oldu. Aişe’ye: Ey mü’minlerin annesi onları eğlendirecek kimseleri bunlara çağırmayalım mı denildi. O çağırın dedi. (Um Alkame) dedi ki: Şarkı söyleyen filan kimseye haber gönderdi. O yanlarına geldi. Aişe (r.anha) odanın içinde onun yanına girdi. Onun şarkı söylediğini ve neşeyle başını salladığını gördüm. Çokça şiir bilen birisi idi. Aişe (r.anha) dedi ki: “Üf be bu bir şeytandır. Onu dışarı çıkartınız. Dışarı çıkartınız.” Onu dışarı çıkardılar.[17]
Beyhaki bu hadis ve rivayetlerin bulunduğu bahsin başına şu sözleriyle başlık açmıştır:
“Kendisini şarkıcı kabul etmeyen, bunun için yanına gidilmeyen, kendisi de şarkı meclisine gitmeyen fakat derhal neşelendirdiği bilinip, şarkı terennüm etmekle tanınan kimse.”
Şeyh Ebu’l-Ferec İbnu’l-Cevzi’nin bu mesele hakkında Telbisu İblis adlı eserinde yaptığı güzel açıklamalar vardır. Bu açıklamaları bir fasıldan daha çok yer tutmaktadır. Bu husustaki bilgilere tamamlayıcı olmak üzere onun bu açıklamalarını özetlemek yerinde olacaktır. O (s. 237-241)’de şunları söylemektedir:
“İnsanlar şarkıya dair uzun uzadıya sözler söylemişlerdir. Kimileri bunu haram kılmış, kimileri kerahat söz konusu olmaksızın mübah görmüş, kimileri ise kerahet ile birlikte mübah kabul etmiştir.
Bu hususta durumu açıklığa kavuşturacak şekilde söylenecek sözler şunlardır:
O şeyin mahiyetine bakmak sonra hakkında haram, mekruh yada daha başka hüküm vermek gerekir. Şarkı, ğına bazı şeyler hakkında kullanılır:
Birisi: Hacıların yollardaki nağmeli sözleridir. Arap olmayan bazı topluluklar hacca gelirler. Yollarda kabeyi, zemzemi, makam-ı İbrahim’i anlatan şiirler okurlar. Bu gibi şiirleri dinlemek mübahtır. Onların okudukları bu gibi şiirler neşelendiren ve insanı itidal sınırlarının dışına çıkartan türden değildir. Gazaya gidenler de bu kabildendir. Onlar da gazaya gitmeye teşvik edici birtakım şiirler söylerler.
Savaşta teke tek çarpışmak üzere meydana atılanların öğünerek şiir söylemeleri de bu kabildendir.
Mekke yolunda hida okuyanların okudukları şiirler de bu kabildendir. Onlardan birisinin söylediği şu beyit gibi:
“Kılavuzu ona müjde verdi ve dedi ki
Yarın sen dikenli ağaçları ve dağları göreceksin.”
Bu deveyi de, insanı da tahrik eder. Ancak böyle bir tahrik itidal sınırı dışına çıkartacak bir sevinç ve neşeyi getirmez.
Rasûlullah (s.a)’ın Enceşe diye bilinen ve Hida okuyan develerin hızlıca yol almalarına sebep olan bir muhannisi vardı. Rasûlullah(s.a):
Ey Enceşe sen canları sürerken (develeri üzerinde binmiş hanımları kastediyor) yavaş ol.”4
Seleme b. el-Ekva rivayet ettiği hadiste şunları söylemektedir: Rasûlullah (s.a) ile birlikte Hayber’e gitmek üzere yola çıktık. Orada bulunanlardan birisi Amir b. el-Ekva’a: Bize söylediklerin o sözlerden bir şeyler dinletmez misin? Amir şair birisi idi. Devesinden inip, yolculara hida okuyarak şunları söylemeye koyuldu:
“Sen olmasaydın eğer hidayet bulmazdık.
Sadaka vermez, namaz kılmazdık.
Üzerimize bir huzur ve sükun indir
Düşmanla karşılaşacağımız vakit sebat ver ayaklarımıza”
Rasûlullah (s.a) şöyle buyurdu: “Bu gidici kimdir?” Ashab: Amir b. el-Ekva dediler. Peygamber: “Allah ona rahmet eylesin” diye buyurdu.5 Şafii –Allah’ın rahmeti üzerine olsun-‘den bize gelen rivayete göre o şöyle demiştir: Hida ve bedevilerin marşlarını dinlemekte ise bir mahzur yoktur.” (İbnu’l-Cevzi’den yapılan özet nakil) burada sona ermektedir.
İmam Şatibi, el-İ’tisam (I, 368)’de Enceşe hadisine değindikten sonra bazı sufilere reddiyede bulunurken şunları söylemektedir:
“Bu güzel bir şeydir fakat arapların nağmeleri güzelleştirmekteki uygulamaları bugün insanların yaptıkları uygulama türünden değildir. Bilakis onlar kendilerinden sonra ortaya çıkmış çeşitli nağme türlerini öğrenmeksizin mutlak olarak şiir söylerlerdi. Hatta onlar musiki sanatlarını bilmeyen, arapların ümmiliğine yakışacak şekilde sesi inceltir ve uzatıyorlardı. Onların bu söyleyişlerinden başkaları zevk de almaz, eğlendirecek kadar neşelendirmezdi. Bir dereceye kadar onlar bu işten zevk alırlardı. Abdullah b. Revaha’nın Rasûlullah (s.a)’ın huzurunda hida okuduğu gibi ensarın hendeği kazdıklarında söyledikleri gibi söylüyorlardı:
“Bizleriz Muhammed’e bey’at edenler
Cihat üzere hayatta ebedi kaldıkça”
O da kendilerine şöylece cevap veriyordu:
“Allah’ım ahiret hayrından başka yoktur bir hayır
Ensarla muhacirlere mağfiret buyur.”
Daha sonra İbnu’l-Cevzi, el-Hallal’ın kaydettiği bir rivayeti –ki bu el-emr bi’l-maruf (s. 34)’dedir- Aişe (r.anha)’dan gelen senedi ile zikretmektedir. Buna göre Aişe şöyle demiştir: Yanımızda ensardan yetim bir kız vardı. Onu ensardan birisiyle evlendirdik. Ben o kızı kocasına zifafa götürenler arasında idim. Rasûlullah (s.a) şöyle buyurdu:
“Ey Aişe şüphesiz ensar bir parça gazele düşkün kimselerdir. Neler söyledin? Aişe: Bereketli olması için dua ettik dedi. Peygamber şöyle buyurdu: “Ne diye şöyle demediniz?:
“Size geldik, size geldik
Selamlayın bizi, selamlayalım sizleri
Ve eğer kırmızı altın olmasaydı
Bu hanım vadinize uğramazdı
Ve eğer esmer tane olmasaydı
Kızlarınız kilo almazdı.”6
Kendilerini zühde verenlerin neşelendirici ve nağmeli bir şekilde kalpleri ahireti hatırlamaya iten türden söyledikleri ve zühdiyyat adını verdikleri şiirler de bu kabildendir. Bir şairin söylediği şu sözler gibi:
“Ey gaflet içinde giden ve gelen
Ne zamana kadar güzel göreceksin çirkinlikleri
Daha ne zamana kadar korkmayacaksın
Allah’ın azaları konuşturacağı bir konumu
Sen gördüğün halde hayret sana
Apaçık yoldan nasıl uzak düştün.”
Bu da aynı şekilde mübahtır. Mübahlık hususunda İmam Ahmed buna benzer şeylere işaret etmiştir.
Daha sonra İbnu’l-Cevzi (s. 240)’de Ebu Hamid el-Hulkani’de senedi ile şunları söylediğini rivayet etmektedir:
Ben Ahmed b. Hanbel’e sordum. Ey Abdullah’ın babası şu cennet ve cehennemi hatırlatmaya dair kalpleri incelten kasideler hakkında neler söylersin? Ne gibi dedi? Dedim ki: Onlar şöyle diyor:
“Rabbim bana diyecek olursa:
Bana isyan etmekten utanmadın mı
Yarattıklarımdan günahı gizlerdim de
Bana isyanla gelmekten sıkılmadın mı?”7
Bana: Bana bir daha tekrar et dedi. Ben de ona bir daha tekrar ettim. Kalktı, evine girdi, kapıyı kapattı. Evin içinden iki beyti okuyarak ağladığını duydum:
Şarkı söylemek üzere hazırlanan güzel kızları, şarabı ve daha başka insan tabiatını tahrik eden itidalin sınırları dışına çıkartan, derinliklerinde saklı bulunan eğlenceye düşkünlüğü harekete getiren, şarkıcıların söyledikleri şiirlere gelince –ki bu günümüzde bilinen şarkı söylemektir- şairin şu sözleri gibi:
“Altın tenlidir o sanırsın ki
Ateş onun yanağından çakmaktadır
Ondan dolayı rezil olmakla korkuttular beni
Keşke ahdine vefa gösterse de rezil olsam.”
Bu şarkılar için çeşitli besteler yaptılar. Bu bestelerin hepsi de dinleyiciyi itidal sınırının dışına çıkartıp, heva sevgisini tahrik eder. Bunların kalpleri yavaş yavaş harekete getiren “fasi” adını verdikleri bir türleri vardır. Arkasından meşid söylerler ve bu kalpleri tozunu dumanına katar. Buna okunan nağmelere uygun, ritimli çalma ve vurmaları da, zilli defleri, zurnanın yerini tutan kavalı da ilave ettiler.
Daha sonra İbnu’l-Cevzi (s.244)’de Malik’ten şarkının haram olduğunu belirttiğini rivayet etmektedir ki buna dair rivayetler daha önceden geçmiş bulunmaktadır. Ebu Hanife’den de aynı görüşü nakletmiştir. (s. 245)’de şunları söylemektedir:
“Taberi dedi ki: İslam diyarının çeşitli bölgelerindeki bütün ilim adamları şarkının mekruhluğunu ve men edilmesi gerektiğini icma ile kabul etmişlerdir. İbrahim b. Sad ile Ubeydullah el-Amberi cemaatin görüşünden ayrılmıştır. Oysa Peygamber (s.a): “Her kim cemaatten ayrılırsa cahiliye ölümü ile ölür diye buyurmuştur.”8
İbnu’l-Cevzi dedi ki: Şafii mezhebinin ileri gelenleri sema dinlemeyi kabul etmezlerdi. O mezhep mensublarının mütekaddimunları arasında görüş ayrılığı olduğu bilinmemektedir. Müteahhirunun ileri gelenleri ise bunu kabul etmemek kanaatindedir. Ebu’t-Tayyib et-Taberi bunlardandır. Şarkıyı yermek ve onun yasaklığına dair tasnif ettiği bir kitabı vardır.9
Daha sonra İbnu’l-Cevzi şunları söylemektedir: “Bu şafii alimleri ile onlardan mütedeyyin olanların görüşüdür. Bu hususta onların müteahhirunlarından ilmi az ve hevasına yenik düşen bazı kimseler ruhsat vermişler ise de bizim mezhebimize mensup (Hambeli) fukahası şöyle demişlerdir: “Şarkıcının ve raks edenin şahitliği kabul edilmez. Tevfik Allah’tandır.”
Müslüman kardeşim! Şuna inanmalısın ki yüce Allah’ın kulları hakkında teşri buyurduğu emir, nehiy ya da mubah olan herbir hususta sonsuz bir hikmeti hatta hikmetleri vardır. Bunları bilenler bilir, bilmeyenler bilmez. Bazıları bu hikmetleri açıkça görür, diğer bazıları bunu göremezler. Bundan ötürü gerçek müslümana düşen Allah’a itaate koşmak ve hikmeti açıkça görünceye kadar itaati savsaklamamaktır. Çünkü böyle bir davranış hikmeti sonsuz şaria (şeriat koyucuya) mutlak teslimiyet demek olan imana aykırı hususlardandır. Bundan ötürü yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır:
“Hayır Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlıklarda seni hakem seçip, sonra verdiğin hükme içlerinde hiçbir sıkıntı duymadan bütünüyle boyun eğip teslim olmadıkça iman etmiş olamazlar.” (en-Nisa, 4/65)
Bizim salih selefimiz bu esas üzere yaşadı, buna bağlı olarak Allah onları aziz kıldı. Ülkeleri fethetmeyi, kulların kalplerine taht kurmayı onlara nasip etti. Bu ümmetin sonradan gelenleri ise ancak ilkleri ne ile ıslah olmuşlarsa, onunla ıslah olabilirler. Ebu Bekir es-Sıddiyk (r.a) bu hususta en ileri giden birisidir. O başkasına oldukça güzel bir örnekti. Nitekim Hudeybiye barışı kıssasında onun göz kamaştırıcı tavrı bunu göstermektedir. Sehr b. Huneyf (r.a) bu husustakik rivayetinde şöyle demektedir:
Ey insanlar! Siz kendi nefislerinizi itham altında tutunuz. Andolsun ki bizler Hudeybiye gününde Rasûlullah (s.a) ile birlikte bulunuyorduk. Eğer bir savaş görseydik şüphesiz savaşırdık. Bu Rasûlullah (s.a) ile müşrikler arasındaki barış görüşmesinde böyle idi. Ömer b. el-Hattab gelip Rasûlullah (s.a)’a şöyle dedi: Ey Allah’ın Rasûlü bizler hak üzere değil miyiz? Onlar da batıl üzere değil midirler? Peygamber evet öyledir diye buyurdu. Ömer: Bizden öldürülenler cennette, onlardan öldürülenler cehennemde olmayacak mı? Peygamber: Evet öyle olacak diye buyurdu. Bu sefer Ömer şöyle dedi: Peki dinimizde niçin aşağılanmayı gerektirecek şartları kabul ediyor ve Allah bizlerle onlar arasında hüküm vermeden dönüyoruz. Peygamber şöyle buyurdu:
“Ey Hattab’ın oğlu! Şüphesiz ben Allah’ın Rasûluyüm. Allah ebediyen beni zayi etmez.”
(Sehl) dedi ki: Ömer gitti. –Öfkesini yenemediğinden ötürü- Ebu Bekir’e vardı. Ey Ebu Bekir dedi. Biz hak üzere değil miyiz, onlar da batıl üzere değil midirler? Ebu Bekir: Evet öyledir dedi. Ömer: Bizden öldürülenler cennette, onlardan öldürülenler cehennemde değil midir? Ebu Bekir: Evet öyledir dedi. Ömer: Peki niçin dinimizde düşüklüğü kabul ediyor ve Allah bizlerle onlar arasında hükmünü vermeden geri dönüyoruz deyince Ebu Bekir şu cevabı verdi: “Ey Hattab’ın oğlu o Allah’ın Rasûlüdür. Allah ebediyen onu zayi etmez.”
(Sehl) dedi ki: Kur’an Rasûlullah (s.a)’a “fetih (zafer müjdesini veren suresi)” indi. Peygamber (s.a) Ömer’e haber gönderdi. Ona Kur’an’ın bu bölümlerini okudu. Ey Allah’ın Rasûlü bu bir fetih midir diye sordu. Peygamber: “Evet” diye buyurdu. Ömer’in gönlü hoş olup geri döndü.[18]
Hafız (İbn Hacer) (XIII, 288)’de şunları söylemektedir: “Şöyle demiş gibidir: Sünnete muhalif ettiği takdirde görüşünüzü (reyinizi) itham ediniz. Tıpkı bizim Rasûlullah (s.a)’ın bizlere ihramdan çıkmamızı emrettiği halimizde olduğu gibi. Bizler ihramlı kalmayı sevdik, ibadetimizi tamamlamak, düşmanımızı kahretmek için savaşmayı arzuladık. Ancak Peygamber (s.a)’ın daha sonraları ortaya çıkıp kendisinin açıkça gördüğü hususlar bize gizli kalmıştır.”
Peygamber (s.a)’ın kendi hevalarına, kişisel maslahatlarına muhalif olmakla birlikte ona itaati tercih ettiklerine delalet eden ashabının siyretinde gördüğüm en parlak örneklerden birisi de Zuheyr b. Rafi’in söylediği şu sözlerdir:
“Rasûlullah (s.a) bizim için faydalı olan bir hususu bize yasak etti. Fakat Allah’a ve Rasûlüne itaat etmek bizim için daha faydalıdır. O bize ziraat ortakçılığı yapıp, topraklarımızı (mahsulün) üçte biri, dörtte biri ve adı konulmuş miktardaki buğday karşılığında kiralamamızı yasakladı.”
Bu hadisi Müslim ve başkaları rivayet etmiş olup, el-İrva (V, 299)’da kaynakları gösterilmiştir.
Bu itaate bağlılık bana cin mü’minlerinin hayrete düştükleri peygambere gösterilen öbür itaati hatırlatmıştır. Onlar Peygamber (s.a)’a gelerek sabah namazında cin suresinin baş taraflarında işaret edilen Kur’an okumasını dinlemişlerdi: “Deki: Cinlerden bir topluluğun (Kur’an’ı) dinleyip, sonra şöyle dedikleri bana vahyolundu: Gerçekten biz hayret verici bir Kur’an dinledik. Doğru yola iletiyor. Bu sebeple ona iman ettik ve artık hiç kimseyi Rabbimize asla ortak koşmayacağız.” (el-Cin, 72/1-2) Cinler Peygamber (s.a)’ın ashabını, onunla birlikte namaz kıldıklarını, onunla rükua varıp, onunla beraber secde ettiklerini gördüler. İbn Abbas (r.a) dedi ki:
“Onlar ashabının kendisine itaatle uymalarına hayret etmişlerdi.”[19]
Maksadımız şudur: Bu itaatkarlığın her müslümanda gizli ve açık olarak tahakkuk etmesi icab eder. Böyle bir itaat onun hava ve hevesine ister uysun, ister uymasın. Bunun bir gereği de Allah’a karşı ve hükümlerine karşı birtakım örnekler vermemesi. İnsandan çıkan nağmeli sesleri bülbüllerin, kuşların seslerine kıyasa kalkışmaması mesela şöyle dememesi: Nağmesiz bir şekilde şiir okumak caiz olduğuna göre nağmeli olarak o şiiri okumak da caiz olur. Çünkü ayrı ayrı mubah olan şeyler bir araya gelecek olurlarsa bunların toplamından meydana gelen de mübah olur. Nitekim Gazali –Allah onu affetsin- musiki nağmelerini ya da en azından bir bölümünü1 mubah olduğu sonucuna ulaşmak için böyle yapmış ve bunları kuşların seslerine kıyas etmiştir. Üstelik o fıkıh usulüne dair eser telif etmiş ve orada nassın bulunduğu yerde kıyas olmadığını belirtmiştir.
Bundan dolayı İbnu’l-Cevzi, İbn Teymiye, İbn Kayyim el-Cevziye ve başka alimler ardı arkasına hem ona, hem de sufiler arasında onun gibi kanaat sahibi olanlara reddiyeler yazmışlardır.
Değindiğimiz bu kıyas bana ondan daha da kötü bir başka kıyası hatırlatmaktadır. Bu kıyası yapan kişi sarhoşluk veren nebizin (şarap noktasına ulaşmış meyve suyunun) helal olduğunu söylemek noktasına gelmiştir. Bunu İbnu’l-Kayyim sözü geçen kıyasın benzeri ile nağmeli semaı helal kabul eden sufilerin görüşlerini reddederken zikretmiştir. Merhum sema meselesinde (s. 270-271)’de şunları söylemektedir:
“İkinci şekil: Eğer ayrı ayrı şiir ve nağmeli söyleyişin tek başlarına mubah olmaları her ikisinin bir araya gelmeleri halinde mubah olmalarını gerektirmediğine göre böyle bir terkibin (ikisinin bir arada oluşunun) birlikte oluş sebebiyle hükmü değiştirecek bir özelliği söz konusudur. Bu delil şöyle diyenin delili seviyesindedir:
Vahid haber tek başına ilim ifade etmiyor ise onun başkası ile bir arada olması halinde de ilim ifade etmez.2
Bu aynı zamanda Iyaz b. Muaviye’den nakledilen şu olayın da bir benzeridir:
Bir adam kendisine: Su hakkında ne dersin? O helaldir demiş. Adam: Ya hurma hakkında ne dersin? diye sormuş. Iyaz yine helaldir demiş. Peki nebiz denilen şey su ve hurmadır, onu nasıl haram kılarsın? diye sorunca, Iyaz ona şu cevabı vermiş:
Bana görüşünü söyle eğer ben sana bir avuç toprak atacak olursam seni öldürebilir miyim? Adam hayır demiş. Bu sefer: Peki ben sana bir avuç saman atıp durursam seni öldürebilir miyim diye sormuş. Yine adam hayır demiş. Bu sefer ona şunu sormuş: Peki su, saman ve toprağı alıp, bunları çamur yapsam, kuruyuncaya kadar bıraksam ve onunla sana vursam seni öldürebilir miyim? deyince adam evet demiş. Bu sefer Iyaz: İşte nebiz de böyledir diye cevap vermiş.3
Sözünün anlamı şudur: Sarhoşluk veren güç bu terkibin sonucunda ortaya çıkandır. İşte bizim konumuz da budur. Nefisleri sarhoş edip, eğlendiren, onu Allah’ı zikretmekten, namaz kılmaktan alıkoyan böyle bir terkip ve onların toplamından ortaya çıkan bir kuvvettir. Bir araya gelen seslerin nefisleri galeyana getirmesi tek bir ses ayarında değildir. Aynı şekilde muayyen bölümlemeler ve muayyen vuruşlarla şarkıların yapılıp, bestelenen seslerin durumu da böyledir. Bilhassa bunlarla beraber çalgı aletleri de katkıda bulunursa, bütün bunlardan soyutlanmış şiir okumak gibi değildir. Hiç böyle bir şüphe ilim ve bilgi bakımından zayıf, her ikisinden de oldukça az paya sahip olan kimseler dışındakilerce kabul edilebilir mi?”
Denilse ki: Hikmet ister bilinsin, ister bilinmesin şeriatın hükümlerine teslim olmak ile ilgili açıklamalarımız elbette yeterli bir husustur. Hiçbir müslümanın bunda bir şüphesi yoktur. –Maalesef- bazıları bu konuda ameli olarak muhalefet ediyorsa bile bu böyledir. Aynı şekilde faiz ve benzeri hususların haram kılınmış olduğu hükmüne teslim olmanın gerektiği hususunda hiç kimse şüphe etmez. Ameli olarak çoğu müslümanlar bunu helal gibi uyguluyor iseler de özellikle bu zamanda. İlgili yerde açıklanan şarkının haram olduğuna dair geçen delillere binaen ameli olarak ondan yüz çevirmek ve onu dinlememek icap eder. Fakat –günümüzde de söylendiği gibi- kendiliğinden gündeme gelen bir soru vardır. O da şudur: Acaba şeriatta onun haram kılınması hikmetini açıklayan bir nass sabit midir?
Evet haram kılınışın hikmetine delil olan ashab-ı kiram’dan ve diğerlerinden olan selefe mensup pek çok kimseden birtakım rivayetler gelmiştir. Bu hikmet ise bunun yüce Allah’ı anmak, O’na itaat etmekten oyaladığı şer’i görevleri yerine getirmeyi engellediğidir. Onlar bunu şanı yüce Allah’ın musikiye “sözün oyalayıcı olanı” adını vermesinden ilham alarak bunu söylemişlerdir. Bu adlandırmanın yer aldığı ayet şöyledir:
“İnsanlardan öylesi vardır ki bilgisizce Allah yolundan saptırmak ve onu alaya almak için sözün oyalayıcı olanını satın alır. İşte alçaltıcı ceza bunlar içindir.” (Lokman, 31/6) Onlara göre bu ayet şarkı ve benzeri şeyler hakkında inmiştir. Şimdi ben bu husustaki rivayetlerden onlara kadar sabit senetle ulaşanlarını kaydetmek istiyorum:
1. Bunların ilki Kur’an’ın tercümanı Abdullah b. Abbas (r.a)’a aittir. O dedi ki: “(Bu ayet) şarkı ve benzeri hususlar hakkında inmiştir.”4
2. İkincileri Abdullah b. Mesud’dur. Ona sözü geçen bu ayet-i kerime hakkında soru sorulmuş, o da şu cevabı vermiştir: “Kendisinden başka hiçbir ilah olmayan hakkı için yemin ederim ki o şarkıdır.” O bu sözlerini üç defa tekrarladı.[20]
3. Üçüncüleri İkrime’dir. Şuayib b. Yesar dedi ki: Ben İkrime’ye yüce Allah’ın: “Boş sözler”e dair soru sordum da o: “O şarkıdır” cevabını verdi.[21]
4. Dördüncü olarak yine Mücahid’den onun gibi gelen rivayettir.[22] İbn Cerir’in, İbn Cüreyc, o Mücahid’den diye kaydettiği bir rivayette Mücahid: “Boş söz” davuldur dediği kaydedilmektedir.
Bunun ravilerinin tamamı sikadırlar. Eğer İbn Cüreyc bunu Mücahid’den işitmiş ise senedi sahihtir.
Bu hususta Hasan-ı Basri’den de bir rivayet bulunmaktadır. Buna göre o şöyle demiştir: “İnsanlardan kimisi...” (Lokman, 31/6) ayeti şarkı ve zurnalar hakkında inmiştir.[23]
Bundan dolayı el-Vahidi, el-Vasit adlı tefsirinde (III, 441) şunları söylemektedir: “Müfessirlerin çoğu “boş sözler” ile şarkıların kastedildiği kanaatindedir. Meani alimleri şöyle demişlerdir:
Her ne kadar ayetin lafzında “satın alırlar” ifadesi zikredilmiş olmakla birlikte bunun kapsamına eğlenceyi, şarkıyı, zurnaları ve çalgı aletlerini, Kur’an-ı Kerim’e tercih eden herkes girer. Çünkü böyle bir lafız çoğunlukla değiştirme ve daha iyi bulup, tercih etme anlamında da kullanılır.”
Haramlığın hikmetine delalet eden seleften gelen diğer bazı rivayetler arasında şunları da kaydedebiliriz:
1. İbn Mesud’dan dedi ki: “Şarkı kalpte münafıklığı yeşertir.”[24]
Bunun bir başka rivayet yolu daha vardır. Bunu Said b. Kab el-Muradi, Muhammed b. Abdu’r-Rahman b. Yezid’den, o İbn Mesud’dan bundan daha mükemmel bir lafızla şöylece rivayet etmektedir: “Su ekini nasıl yeşertiyorsa, şarkı da kalpte münafıklığı böylece yeşertir. Zikir ise suyun bakliyatı yeşerttiği gibi imanı yeşertir.”[25]
2. Şabi’den dedi ki: “Suyun ekini bitirdiği gibi şarkı da kalpte münafıklığı öylece yeşertir. Yine suyun ekini bitirdiği gibi zikir de kalpte imanı yeşertir.”[26]
Şarkı Bütün Masiyetler Arasında Niçin Münafıklığı Yeşertir?
İbnu’l-Kayyim –Allah’ın rahmeti üzerine olsun- daha önce geçen sözünü açıklarken (İğasetu’l-Lehfan, I, 248) şunları söylemektedir: “Eğer: Diğer masiyetler arasından şarkının münafıklığı yeşertmesi nasıl açıklanır diye sorulursa, şöylece cevap verilebilir:
Bu ashab-ı kiramın kalplerin hallerini ve amellerini en iyi şekilde fıkh ettiklerine (derinlemesine kavradıklarına), kalbin hastalıklarını ve tedavi yollarını en iyi bildiklerine, onların kalplerin tabibleri olduklarına en açık delillerden birisidir. Kalp hastalıklarını en büyük hastalığı ile tedavi etmeye kalkışan, yollarını bırakıp sapanlar gibi değildirler. Onlar bu yanlışlıklarıyla hastalığı öldürücü zehirle tedavi etmeye kalkışan gibi olmuşlardır. Allah’a yemin ederim ki onlar terkib ettikleri devalarla çoğu kimseye veya çoğu tedavileriyle bunu yaptılar. Böylelikle tabiplerin azlığı ve hastaların çokluğu buna karşılık geçmişlerde görülmeyen müzmin yeni hastalıkların ortaya çıkması, şariin meydana getirdiği faydalı ilaçtan yüz çevirip, hastanın hastalığın ana maddesini güçlendiren hususlara meyletmesi hep bir arada ortaya çıktı. Bunun sonucunda bela ağırlaştı, iş daha da içinden çıkılamaz bir hal aldı. Evler, yollar, çarşı-pazarlar hastalarla dolup taştı, her katmerli cahil insanları tedavi etmeye koyuldu.
Şunu bil ki şarkının kalbi münafıklıkla boyamakta ve ekinin su ile yeşermesi gibi münafıklığı orada yeşertmekte etkin birtakım özellikleri vardır.
Bu özelliklerinden bazıları şunlardır: Şarkı kalbi oyalar. Kur’an’ı kavramaktan, onun üzerinde düşünmekten, Kur’an’daki hükümler gereğince amel etmekten alıkoyar. Şüphesiz Kur’an ve şarkı –aralarındaki çelişkiden ötürü- ebediyen bir kalpte bir arada bulunamaz. Çünkü Kur’an hevaya uymayı yasaklar, iffeti nefislerin şehvet ve arzularından uzak kalmayı, sapıklığın yollarından uzaklaşmayı emreder. Şeytanın adımlarının peşinden gitmeyi yasaklarken şarkı bütün bunların aksini emreder. Bunları güzel gösterir. Nefislerde sapık arzuları galeyana getirir. Bunların gizli saklı olanlarını harekete geçirir. Sakin duranlarını galeyana getirir, nefsi çirkin her bir şeye doğru tahrik eder. Güzel her kadına veya güzel her erkeğe karşı vuslata sürükler. Şarkı ve şarap aynı sütü emmişlerdir. Çirkinliklere arzu uyandırmakta birbiriyle yarışır dururlar. Şüphesiz şarkı içkinin dengi ve onun süt kardeşi, onun vekili, onun antlaşmalısı, onun dostu, onun arkadaşıdır. Şeytan bu ikisi arasında asla bozulamayacak türden bir kardeşlik bağı gerçekleştirmiş, aralarından asla nesh olmayan vefakarlık hukukunu pekiştirmiştir. Şarkı kalbin casusu, ondaki mertliğin çalıcısı, aklın kurdudur. Kalplerin gizliliklerine doğru nüfus eder, kalplerdeki gizlilikleri keşfeder, muhayyileye doğru sessizce ilerler. Kalpte bulunan heva, şehvet, bayağılık, yüzsüzlük, mantıksızlık, ahmaklık gibi halleri harekete geçirir. Bir adamın vakarlı, güzel akıllı, parlak imanlı olduğunu, üzerinde İslamın vakarının, Kur’an’ın tatlılığının alametlerini taşıdığını görürsünüz. Aynı kişi şarkı dinleyip, ona meylettiği takdirde aklının azalmaya, hayasının gitmeye, mertliğinin kaybolmaya yüz tuttuğunu, göz alıcı özelliklerinin ondan ayrıldığını, vakarının onu bırakıp gittiğini, şeytanının bu haline üzüldüğünü, imanının ise Allah’a şikayette bulunduğunu, Kur’an okumanın ona ağır geldiğini, Kur’an’ın: Rabbim beni ve senin düşmanının Kur’an’ı mesabesindeki şeyi aynı kalpte bir araya getirme dediğini, artık o kimsenin şarkı dinlemeden önce çirkin gördüğünü güzel görmeye başlayıp, içinde gizlediği sırları açığa vurduğunu, vakar ve ağır başlılıktan çokça konuşmaya, yalan söylemeye, büyüklenmeye, parmaklarını çatırdatmaya doğru geçiş yaptığını görüverirsin. Başını sağa-sola eğer, omuzlarını sallar, ayaklarını yere vurur, eliyle başının tepesine vurur, ayılar gibi zıplar, dolap beygiri gibi döner, kadınlar gibi ellerini çırpar, şevke geldiğinden öküzlerden daha beter böğürür, kimi zaman kederli gibi ah çeker, kimi zaman deliler gibi feryad basar. Bu işin erbabından olup, bu hususu iyi bilen bir kişi şu beyitleri söylerken doğru söylemiş:
“Hatırlar mısın bir gece birlikte idik
Sabaha kadar güzel şarkılar dinledik.
Şarkı kaseleri dolaşıp durdu aramızda
Canlarımız içkisiz sarhoş olmuştu o zaman da
Sen aralarında yalnızca sevinçten sarhoş olanları görürdün
Oysa sevinç orada ayıktı
Zevklerin kardeşi orada seslendiğinde
Haydi semaha gelin toplanın diye cevap verir
Orada canlardan başka bir şeye sahip değildik
Biz onları güzel bakışlara feda ettik.”
Kimi arifler şöyle demiştir: “Sema (şarkı dinlemek) kimilerinde münafıklığı, kimilerinde inatçılığı, kimilerinde yalancılığı, kimilerinde hayasızlığı, kimilerinde de ahmaklığı var eder.”
Daha sonra şunları söyler: “O halde şarkı kalbi ifsad eder. Kalp ifsad oldu mu münafıklık da dizginsizce yol alır.
Özetle basiret sahibi bir kimse şarkı dinleyen kimseler ile zikir ve Kur’an ehlinin hallerini iyice tetkik edecek olursa, ashab-ı kiram’ın kalplerin hastalıklarını ve tedavilerini ne derece büyük bir ehliyetle bildiklerini açıkça görür. Başarı Allah’tandır.
kaydettiğimiz rivayetlerden şarkının haram kılınmasının hikmeti açıkça ortaya çıkmış bulunmaktadır. Bu hikmette şarkının Allah’a itaat ve Allah’ı anmaktan alıkoyduğudur. Bu ise görülen bir şeydir. O halde gerek dinleyerek, gerek başkalarına dinleterek onunla oyalanıp, vakit geçirenlerin her birisinin şu ayet-i kerime’de sözü geçen yerilmekten kendine göre bir payı vardır:
“İnsanlardan kimisi bilgisizce Allah’ın yolundan saptırmak ve o ayetleri bir eğlence edinmek için boş sözleri satın alırlar...” (Lokman, 31/6) Bu ise az veya çok miktarda onunla oyalanıp, vakit geçirme miktarına göredir. Daha önceden “satın alma”nın değiştirmek ve tercih etmek anlamında olduğunu öğrenmiş bulunuyoruz. Şu önemli noktayı da göz önünde bulundurmak gerekir. “Saptırmak... için” anlamındaki buyruğun başında yer alan “lam” harfi el-Vahidi’nin tefsirinde de belirtildiği üzere akıbet lam’ıdır. Yani sonunda böylesinin işinin varacağı nokta sapıklıktır. Nitekim İbnu’l-Cevzi de “ez-Zadul Mesir” (VI, 317)’de böyle demiştir. Bazılarının söyledikleri gibi bu lam talil için değildir. Allah’ın ayetlerini oyun ve eğlence edinen kafirler için talil için kabul edilmesi halinde açıklanır bir tarafı da vardır. Bundan dolayı İbnu’l-Kayyim –Allah’ın rahmeti üzerine olsun- (I, 240) şunları söylemektedir:
“Bu husus anlaşıldığına göre şarkıcılar ile onu dinleyenlerin bu yergiden Kur’an-ı Kerim’i bırakarak şarkı ile oyalanmalarına göre –yerginin tamamı haklarında söz konusu olmasa bile- bir payları vardır. Çünkü ayet-i kerimeler boş sözlerle oyalanmayı, bilgisizce Allah’ın yolundan saptırmak ve Allah’ın ayetlerini alay konusu edinmek için Kur’an ile değiştirenleri yermektedir. Böylelerine Kur’an okunduğu takdirde sanki onu dinlememiş gibi, sanki kulaklarında bir ağırlık, bir sağırlık varmış gibi büyüklenerek yüz çevirir. O kitaptan bir şeyler öğrense bile onunla alay eder.
Bütün bunları ancak insanlar arasında küfrü en ileri derecede olan kimseler yapar. Eğer bunun bir kısmı şarkıcılarla onları dinleyenlerce yapılacak olursa, şüphesiz onların da bu yergiden bir payları vardır.
Bunu şöylece açıklayabiliriz: Şarkıya ve çalgı aletlerini dinlemeye itina gösteren bir kimse mutlaka ilim ve amel itibariyle hidayet yolundan bir miktar sapma vardır. Kur’an’ı dinlemekten bir parça yüz çevirip, şarkı dinlemeye bir yöneliş söz konusudur. Öyle ki eğer aynı anda şarkı dinlemek ile Kur’an dinlemek ile karşı karşıya kalırsa, onu bırakıp ötekine yönelir, Kur’an dinlemek ona ağır gelir. Hatta Kur’an okuyanı susturmaya kadar dahi onu itebilir ve Kur’an okuyanın okumasını uzun bulurken, şarkıcının daha da söylemesini ister, onun şarkı söyleme süresini kısa bulur. Böyle birisi hakkındaki asgari hal eğer bu yerginin tamamına maruz kalmıyor ise de bunun önemli bir payına maruz kalır.
Bu hususta söylenecek sözler kalbinde bir parça hissettiği hayat bulunan kimselere fayda verir. Kalbi ölmüş maruz kaldığı fitne oldukça büyük kimseler ise kendi yüzlerine nasihat kapısını kapatmış olurlar: “Allah’ın fitneye düşürmek istediği kimse için sen Allah’a karşı bir şey yapamazsın. Onlar Allah’ın kalplerini temizlemek istemediği kimselerdir. Dünyada onlara zillet vardır, ahirette de onlara pek büyük bir azap vardır.” (el-Maide, 5/41)
Derim ki: Bu hususta seleften gelmiş rivayetlerden ve İbnu’l-Kayyim’in onlara dair oldukça faydalı ve gerçekten güzel açıklamalardan İbn Hazm’ın bu rivayetlerin birçoğunu kaydettikten sonra kullandığı şu ifadelerin yanlışlığı çok açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır:
“Bu sözde birkaç bakımdan delil olacak taraf yoktur:
Birincisi: Rasûlullah (s.a) dışında hiçbir kimsenin (sözü) delil olamaz.”
2. Bu ashab ve tabiinden oluşan diğerlerine muhalefet etmiştir.
3. Ayetin nassı onların bu ayeti delil göstermelerini çürütmektedir. Çünkü ayet-i kerime’de: “İnsanlardan kimisi bilgisizce Allah’ın yolundan saptırmak ve o ayetleri bir eğlence edinmek için boş sözleri satın alırlar. İşte onlar için horlayıcı bir azap vardır.” (Lokman, 31/6) buyrukları yer almaktadır. Bu ise yapanı kafir kılan bir niteliktir. Bir kimse Allah’ın yolu ile alay edecek olursa kafir olacağında görüş ayrılığı bulunmamaktadır...”
Onun bu sözlerine cevap olmak üzere şunları söyleyebiliriz:
Birinci husus batıl bir maksat güdülen hak bir sözdür. Çünkü o bu ifadesiyle bu hususta gelen rivayetlerin ayetin tefsiri hakkında Rasûlullah’tan gelenlere aykırı oldukları vehmini vermektedir. Fakat kesinlikle böyle bir şey yoktur. Bu rivayetler sadece onun donuk tefsirine aykırıdır. Anlayışlı okuyucuya onun hatalı olduğunu tespit edebilmek için delil olarak şu gerçeği düşünmesi yeterlidir: Seleften gelen rivayetler bir tarafta, İbn Hazm diğer taraftadır.
İkincisi anlamsız bir yaygaradan ibarettir. Zira bu hususta onlara muhalefet eden yoktur. Eğer böyle bir şey olsaydı muhaliflerine cevap verip, görüşlerini reddetmekte kullandığı üslubu bilen kimselerce de bilindiği üzere adet edindiği üzere mutlaka bunu hemen zikrediverirdi.
Üçüncü hususa gelince bu da İbnu’l-Kayyim’in son aktardığımız sözlerinde cevabı geçmiştir. Sanki merhum İbnu’l-Kayyim bu açıklamalarıyla İbn Hazm’ın bu görüşünü reddetmek istemiş gibidir. Onun bu açıklaması da oldukça güçlü ve açıktır. Bugün müslümanların meclislerinde ve toplantı yerlerinde dünyevi sözlerle oyalandıkları, sigaralarını tüttürdükleri, tavla oynamakla vakit geçirdikleri, hatta kahvehanelerde ve başka yerlerde kumar oynadıkları, aynı zamanda da radyodan: “Ey iman edenler! İçki, kumar, putlar ve fal okları şeytanın pis işlerindendir. Artık bunlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz.” (el-Maide, 5/90) buyruğunu dinlemektedirler. Onlar bu ve benzeri Allah’ın ayetlerini dinlerken kendi konuşmalarını, oyalanmalarını da sürdürüp gitmektedirler. Sanki kulaklarında da bir ağırlık vardır. Söyle bize ey İbn Hazm bunlar kafir midir? Hayır fakat bunların tavırları ve oyalanmaları sanki bana İbn Abbas’ın ve onun dışında seleften olan diğer kimselerin söyledikleri kimi küfür, kimi küfürden daha aşağı mertebededir.”6 sözlerini açıklamaktadır. Her tür küfür elbetteki dinden çıkartmaz, bundan dolayı bu gibi kimseler ve benzerlerinin ayet-i kerime’de geçen yerilmekten bir payları vardır. Herkesin payı kendi durumuna göredir. Büyük ilim adamı ünlü müfessir, Endülüslü İbn Atiyye, el-Muharrar el-Veciz (XIII, 9) adlı tefsirinde –sanki o da İbn Hazm’ın görüşünü reddedercesine- bu hususta şöylece işaret etmektedir:
“Ayet-i kerime mana itibariyle ümmet-i Muhammed arasında devam etmektedir. Fakat küfre girmek suretiyle Allah’ın yolundan sapmaları, Allah’ın ayetlerini alay konusu edinmeleri manasıyla değildir. Böyle bir tehdit onlar hakkında sözkonusu değildir fakat onlar bir ibadeti yerine getirmemek, mekruh bir işle bir zaman geçirmek ve isyankarlar ile karakterleri eksik kimseler arasından olmak üzere (bu işi sürdürürler)...”
Ben İbn Hazm’ın içine düştüğü bir çelişkiye dikkat çekmek istiyorum. Onun sözleri arasında kaydettiğimiz birinci husus kendisinin ayet-i kerimenin İbn Abbas, İbn Mesud ve diğerlerinden nakledilen tefsir ve açıklama şeklinin sabit olduğunu kabul etmiş olmasını gerektirmektedir. Aksi takdirde bu görüşün zayıf olduğunu hemen söyleyiverir ve: “Kimsenin delili yoktur” demezdi. Bundan dolayı o eğlencelere dair “risale”sinde buna büsbütün muhalefet etmekte ve önce sözü geçen o noktayı dile getirmemektedir. İkinci olarak da zayıf olduğunu açıkça belirterek (s. 97) şunları söylemektedir:
“Ashab-ı kiramdan herhangi bir kimseden (bu söz) sabit olmuş değildir. Bu söylediği söz delil olmayanlardan müfessirlerden birisinin sözüdür sadece.”
Fakat bu onun az önce değindiğimiz kabulü ile çelişmektedir. Bu kendisinde şüphe bulunmayan bir haktır. Nasıl böyle olmasın ki. Selefin söyledikleri sözler ittifakla halefin sözlerinden önceliklidir. Özellikle bu görüşü belirten selef çok, halefler az ise. O halde müfessirlerin çoğu daha önceden el-Vahidi’nin tefsirinden naklettiğimiz gibi selefin açıklamalarına da uygun düşüyorsa ne söylenebilir? Durum Kurtubi’nin (XIV, 52) dediği gibidir:
“Bu ayet-i kerime hakkında söylenen en üstün açıklama ve buna dair Abdullah b. Mesud’un kendisinden başka hiçbir ilahın bulunmadığı Allah adına üç defa yemin ettiği husus bunun şarkı olduğudur.”
El-Alusi’den bu sözün merfu hadis hükmünde olduğunu belirttiği daha önce geçti.
Sufilerin Şarkıları
Allah’ın kitabına, peygamberinin sünnetine, seleften gelen rivayetlerle, imamların sözlerine dayanarak çalgı aletleriyle birlikte olsun ya da olmasın her iki kısmıyla haram olan şarkı türlerini açıkladıktan sonra artık sufilerin müzikleri ile günümüzde İslami ya da dini marşlar olarak bilinen tür hakkında gerekli açıklamaları yapmanın zamanı gelmiş bulunduğundan Allah’ın yardımını dileyerek şunları söylemek istiyoruz:
Şüphe olmayan hususlardan birisi de şudur: Bizler Allah’tan başka hiçbir ilah olmadığına dair şehadeti tahkik etmek üzere Allah’tan başka herhangi bir kimseye ibadet etmemiz caiz olmadığı gibi Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna dair şehadetimizi tahkik etmek üzere Allah Rasûlünün getirdikleri dışında herhangi bir yolla Allah’a ibadet etmeyiz veya ona yakınlaşmaya kalkışmamız da aynı şekilde caiz değildir. Mü’min bu iki hususu tahkik ettiği takdirde o Allah’ı seven, Allah’ın Rasûlüne tabi olan birisi olur. Allah da sevdiği ile beraberdir ve ona yardımcı olur.
Merhum el-Izz b. Abdi’s-Selam’ın “Bidayetu’s-Suud fi Tafdili’r-Rasûl” risalesine dair notların mukaddimesinde Allah ve Rasûlünün sevgisine ve imanın tadını almak üzere kişide bulunması gereken hususlara dair bilinen iki hadisten sonra şunlar geçmişti:
“Şunu bil ki müslüman kardeşim! Allah ve Rasûlüne sevginin bu mertebesine herhangi bir kimsenin yükselebilmesi ancak ibadette sadece Allah’ı tevhid etmek, Allah’ın kulları arasından da yalnızca Peygamber (s.a)’a uymakla ulaşılabilir. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Peygambere itaat eden gerçekte Allah’a itaat etmiş olur.” (en-Nisa, 4/80);
“Deki:’Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin.” (Al-i İmran, 3/31) Peygamber (s.a)’ın şu buyruğu da bunu gerektirmektedir:
“Nefsim elinde olana yemin ederim ki şayet Musa hayatta olsaydı, o dahi bana tabi olmaktan başka hiçbir şey yapamazdı.”7
Derim ki eğer kelimullah olan Musa gibi bir kimse Peygamber (s.a)’a tabi olmaktan başka bir şey yapamayacağına göre ondan başkası başkasını yapabilir mi? İşte bu tabi olmak noktasında yalnızca Peygamber (s.a)’a uymanın farz oluşunun kesin delillerinden ve “Muhammed, Allah’ın Rasûlüdür” şehadetinin gereklerindendir. Bundan ötürü şanı yüce Allah az önce kaydedilen ayet-i kerimede yalnızca peygamberine tabi olmayı, Allah’ın onu sevdiğine bir delil olarak tespit etmiştir. Şüphe bulunmayan hususlardan birisi de Allah birisini sevecek olursa, şu kutsi sahih hadiste belirtildiği üzere Allah her hususta o kimseyle beraber olur:
“Kulum benim kendisine farz kıldığım şeylerden daha çok sevdiğim herhangi bir şey ile bana yaklaşamaz. Kul nafilelerle bana yakınlaşmayı sürdürürse, sonunda ben de onu severim. Onu sevdim mi de kendisiyle işittiği kulağı, kendisiyle gördüğü gözü, kendisiyle yakaladığı eli, kendisiyle yürüdüğü ayağı olurum. Benden bir şey isterse şüphesiz ona veririm. Benden kendisini korumamı isterse şüphesiz onu himayeme alırım...”
Hadisi Buhari rivayet etmiş olup, Silsiletu’l-Ahadisi’s-Sahiha’da (1640) kaynakları gösterilmiştir.
Bu ilahi inayet ancak Allah tarafından sevilen Allah’ın kulu hakkında söz konusu olduğuna göre her bir müslümanın Allah tarafından sevilmesini sağlayacak yolu izlemesi gerekir. Bu ise sadece ve sadece Allah Rasûlüne tabi olmaktır. Yalnızca bu yolla kul şanı yüce ve mübarek mevlasının özel inayetine mazhar olur. Nitekim yalnızca Peygamber efendimize tabi olmak ile ancak farzlar bilinebilir ve farzlar nafilelerden ayırt edilebilir. Bunun başka yolu yoktur.”
Bu husus böylece bilindiğine göre ben Peygamber (s.a)’ın: “Din nasihatten ibarettir.”8 buyruğundan hareketle kendimi kim olurlarsa olsunlar, nerede bulunurlarsa bulunsunlar. Müslüman kardeşlerimden sufi semaları ya da dini marşlar adı verilen ezgileri dinlemek ya da dinletmekle müptela olan kardeşlerime şu hususları hatırlatmak istiyorum:
1. Gerçek anlamda kitap ve sünnet fıkhını bilen, yüce Allah’ın: “Kim doğru yol kendisine apaçık belli olduktan sonra Peygambere karşı gelir, mü’minlerin yolundan başkasına uyup giderse, onu döndüğü o yolda bırakır ve cehenneme atarız. O ne kötü bir dönüş yeridir.” (en-Nisa, 4/115) buyruğunda olduğu gibi izledikleri yola sımsıkı sarılmakla emrolunduğumuz, yollarına muhalefet etmemizin yasaklandığı selef-i salihin yolunu bilen herhangi bir İslam alimi sözü geçen bu müzik ve ezgi türlerinin sonradan ortaya çıkıp, hayırlı olduklarına dair şehadette bulunulan nesiller döneminde bilinen bir husus olmadığını açıkça bilir.
2. Yine bu alimler şunu kabul ederler. Yüce Allah’a –az önce açıklanan sebeplerden ötürü- Rasûlullah (s.a)’ın getirdikleri dışında bir yolla yakınlaşmaya kalkışmak caiz değildir. Şeyhu’l-İslam İbn Teymiye belirttiğimiz hususu insaflı ilim sahibi herkesin önünde pekiştiren birtakım örnekler vermiştir. Yüce Allah’ın rahmetine mazhar olmasını dilediğimiz Şeyhu’l-İslam şunları söylemektedir:
“Bilindiği gibi dinin iki tane esası vardır. Ancak Allah’ın teşri buyurduğu bir hüküm dinidir ve ancak Allah’ın haram kıldığı bir husus haramdır. Allah, Allah’ın haram kılmadığı hususları haram kıldıkları ve Allah’ın izin vermediği bir dini teşri ettikleri için müşrikleri ayıplamıştır.
Herhangi bir alime iki dağ arasında koşan bir kimsenin böyle bir işi yapması mübah mıdır? diye sorulacak olursa, o alim evet diyecektir. Şayet: Safa ile Merve arasında sa’y ettiği gibi ibadet olsun diye bu koşma işini yapıyor denilecek olursa şöyle diyecektir: Eğer bu işini bu maksatla yapacak olursa bu münker bir haramdır. Bu işi yapanın tevbe etmesi istenir, tevbe ederse mesele yok, aksi takdirde öldürülür.10
Şayet böyle bir ilim adamına başı açmanın ve belden aşağısını örtecek peştamal ve üstünü örtecek ridayı giymenin hükmü sorulacak olursa, bunun caiz olduğuna dair fetva verecektir. Eğer: Bu kimse bu işi hacının ihrama girmesi gibi ihram olsun diye yaptığı söylenirse bu haramdır ve münkerdir diyecektir. Şayet güneşte duran adamın durumuna dair sorulursa bu caizdir diyecektir. Eğer bu kimse bu işi ibadet olsun diye yapar denilirse, bu münkerdir diyecektir. Nitekim Buhari İbn Abbas (r.a)’dan rivayet ettiğine göre Rasûlullah (s.a) güneşte ayakta duran bir adamı görünce:
“Bu kimdir?” diye sormuş. Ashap ona şu cevabı vermişti:
- Bu Ebu İsrail’dir. Güneşte ayakta durup oturmamayı, gölgelenmemeyi ve konuşmamayı adadı. Bunun üzerine Peygamber (s.a) şöyle buyurdu:
“ Ona emir verin konuşsun, otursun, gölgelensin, orucunu da tamamlasın.”11
Böyle bir işi dinlenmek yahut mubah bir maksat için yapacak olursa, bu işi yapmaktan alıkonulmaz fakat bunu ibadet maksadıyla yapmaya kalkışınca bu işi yapması nehyolundu.
Aynı şekilde bir adam evine evin arka tarafından girecek olursa, bu davranışı ona haram kılınmaz. Fakat o bu işi cahiliye döneminde yaptıkları gibi ibadet olsun diye yaparsa... günahkar ve yerilmiş bir bid’atçi olur. Bid’ati ise iblis masiyetten daha çok sever.12 Çünkü Allah’a isyan eden bir kimse kendisinin isyankar bir kimse olduğunu bilir ve tevbe eder. Bid’atçi ise yaptığı bu işin itaat olduğunu zanneder ve tevbe etmez. Bundan dolayı her kim oyun ya da bir eğlence olsun diye semada hazır bulunursa, bu işi salih amelleri arasında saymaz ve bu yolla sevap kazanacağını da ümit etmez.
Ancak bu işi yüce Allah’a götüren bir yol olarak yapan bir kimse bunu din edinir. Ona böyle bir iş yapması yasaklanacak olursa, dininin gereğini yerine getirmekten alıkonulan bir kimse gibi kendisini görür. Böyle bir işi terkedecek olursa, Allah’tan uzaklaştığını ve Allah’tan payından mahrum edildiğini zanneder.
Böyleleri İslam alimlerinin ittifakıyla sapıktırlar. Müslümanların önder ilim adamlarından hiçbir kimse: Böyle bir işi yüce Allah’a giden bir yol ve bir din edinmek mübahtır demez. Aksine böyle bir işi yüce Allah’a giden bir yol ve bir din edinen bir kimse hem sapıktır, hem saptırıcıdır, müslümanların icmaına muhalefet eden bir kimsedir.
Amelin zahirine bakıp, onun hakkında söz söyleyerek amel edenin fiiline ve niyetine bakmayıp, gözü önünde bunu bulundurmayan bir kimse ise din hakkında bilgisizce söz söyleyen cahil bir kimse demektir.” (Mecmuu’l-Fetava, XI, 631-633)
3. İlim adamlarınca kesinlikle kabul edilmiş hususlardan birisi de şudur: Yüce Allah’ın şeriat olarak tesbit etmediği herhangi bir hususla –aslı meşru olsa dahi- Allah’a yakınlaşmak caiz değildir. İki bayram namazı için ezan okumak, regaib namazı diye adlandırılan namaz, hapşırma esnasında Peygamber efendimize salavat getirmek, satıcı olan bir kimse malını müşterisine takdim ettiği zaman aynı şekilde salavat getirmek ve buna benzer İmam Şatıbi’nin –Allah’ın rahmeti üzerine olsun- “el-Bidau’l-İdafiyye: Eklenen bid’atler” adını verdiği daha pek çok bid’atler. O gerçekteten pek büyük kitabı olan “el-İ’tisam” adlı eserinde bütün bu bid’atlerin Peygamber (s.a)’ın: “Herbir bid’at sapıklıktır, herbir sapıklıkta cehennem ateşindedir.”13 buyruğunun genel çerçevesi içerisine girdiğini tespit etmiş bulunmaktadır.
Bu durum böylece bilindiğine göre şanı yüce Allah’ın haram kıldığı bir işle yakınlaşmaya kalkışmak öncelikli olarak haram olur. Hatta bunun haramlığı çok ağırdır. Çünkü böyle bir davranışta hem Allah’ın şeriatine muhalefet, hem ona karşı çıkmak söz konusudur. Şanı yüce Allah böyle yapan kimseleri de: “Kim Allah’a ve Rasûlüne karşı gelirse (bilmeli ki) muhakkak Allah cezası çok şiddetli olandır.” (el-Enfal, 8/13) buyruğu ile tehdit etmektedir.
Buna böyle bir davranış ile yüce Allah’ın haklarında: “Dinlerini bir eğlence ve bir oyun edinip de dünya hayatının kendilerini aldattığı kimseleri” (el-Araf, 7/51) diye buyurduğu hristiyan ve diğer kafirlere haklarında: “Onların beytin yanında duaları ıslık çalmaktan ve el çırpmaktan başka bir şey değildi.” (el-Enfal, 8/35) diye buyurduğu müşriklere bir benzeyiş olduğunu da buna eklemek gerekir. İlim adamlarının dediklerine göre ayet-i kerimede kastedilen onların ıslık çalarak ve el çırparak ibadet ettikleridir.14
Bundan ötürü eskiden de, sonraları da ilim adamlarının bu gibi kimselere karşı tepkileri çok çetin olmuştur. İmam Şafii –yüce Allah’ın rahmeti üzerine olsun- şöyle demiştir:
“Ben orakta “tağbir” diye adlandırılan zındıkların icad ettikleri ve kendisiyle insanları Kur’an’dan alıkoydukları bir şey bıraktım geldim.”15
Ahmed’e ona dair soru sorulmuş, o: “Bir bid’attir” diye cevap vermiştir. (Bir rivayette: Onu mekruh görmüş ve dinlenilmesini nehyetmiştir) ve şöyle demiştir: [Onlardan birisini bir yolda görecek olursan sen bir başka yoldan git.]16
“Tağbir” denilen şey dünyaya karşı rağbeti azaltan ve bir şarkıcının nağmeli olarak söylediği bir şiir türüdür. Hazır bulunanlardan birisi de bir çubuk ile söylediği şarkının maktalarına göre bir deriye ya da bir yastığa vurur. İbnu’l-Kayyim’in ve başkalarının dedikleri gibi.
Şeyhu’l-İslam İbn Teymiye –Allah’ın rahmeti üzerine olsun-Mecmuu’l-Fetava (XI, 570)’de şunları söylemektedir:
“Şafii –Allah ondan razı olsun-nin sözkonusu ettiği bu işin zındıkların icadları olduğu şeklindeki açıklamaları İslamın esaslarını çok iyi bilen bir imamın bir sözüdür. Şüphesiz böyle bir sema İbnu’r-Ravendi, Farabi, İbn Sina ve onlara benzer zındıklıkla itham edilmiş kimseler dışında bunu esasen teşvik etmez ve ona davet etmez. Nitekim Ebu Abdu’r-Rahman es-Sülemi, Mes’eletu’s-Sema’da İbnu’r-Ravendi’den17 şöyle dediğini nakletmektedir:
“Fukaha sema hakkında farklı görüşlere sahiptir. Kimileri bunu mübah kabul etmiş, kimileri bunu mekruh görmüştür. Ben ise onu vacip kabul ediyorum –ya da onu emrediyorum-“ Böylelikle bu işi emretmek suretiyle ilim adamlarının icmaına muhalefet etmiş olmaktadır.
Farabi18’de musiki adı verilen şarkı türünde oldukça maharetli idi. Şarkı sanatını bilenlere göre bu hususta kendine has bir usul ve yöntemi vardır. İbn Handan ile başından geçen olay da ünlüdür. Musiki aletini çalınca, önce onları ağlatmış, sonra onları güldürmüş, sonra onları uyutmuş ve çıkıp gitmiştir.”
(s.565)’de şunları söylemektedir: “İslam dininde kesin olarak bilinen husus şudur ki: Peygamber (s.a) ümmetinin salihlerine, abidlerine ve zahidlerine el çırpmak yahut çubuk vurmak ya da def çalmak ile birlikte nağmeli okunan beyitleri dinlemek için bir araya gelip toplanmalarını onlara teşri etmiş değildir. Aynı şekilde herhangi bir kimseye kendisine tabi olmanın dışına ve getirdiği kitap ve hikmetin dışına çıkmayı da –ne batınen, ne zahiren, ne avamdan kimse için, ne de havastan kimse için- mubah kılmamıştır.”
Daha sonra Şeyhu’l-İslam (s.573-576) şunları söylemektedir: “Dinin hakikatlerinden, kalplerin hallerinden, marifetlerinden, zevklerinden ve vecdlerinden haberdar olan bir kimse ıslık ve el çırpmayı dinlemenin –ondan daha büyük zarar ve fesadı ihtiva etmeksizin- kalplere herhangi bir fayda ve bir maslahat sağlamadığını da bilir. Şarap, içki, beden için ne ise semada ruh için odur. İçki kaselerinin yaptıklarını sema da nefislerde yapar.
Bundan dolayı semaa düşkün olanları şarabın sarhoşluğundan daha büyük ölçüde sarhoş eder. Onlar içki içenin duyduğu şekilde herhangi bir fark bulunmadan bir lezzet alırlar. Hatta içki içenin duyduğundan daha çok ve daha büyük bir zevk alırlar. Bu onları Allah’ı anmaktan ve namazdan içkinin alıkoyduğundan daha çok alıkoyar. İçkiden daha çok aralarında düşmanlığı ve kini salar. Öyle ki el değmeksizin aksine şeytanlardan kendileri ile birlikte bulunanlarla birbirlerini öldürürler.
Onların öyle şeytani birtakım halleri olur ki bu halde iken şeytanlar üzerlerine iner, saraya tutulmuş olan kimsenin ağzı ile cinnin konuştuğu gibi şeytanlar da onların dilleriyle konuşurlar. Bu konuşmalar ya dilleri anlaşılmayan Türk, Farisi ya da başkalarının dilleri ile olur ve bu durumda şeytanın içine girdiği insan o dili iyice konuşamayan bir yabancı olur. Hatta konuşma o şeytanların kardeşlerinden sayıldığı kimsenin konuşması türünden bir konuşma olur ya da bu konuşmalar aklın ermediği, herhangi bir mananın anlaşılmadığı türden olur. İşte mükaşefe ehli bu işi ayan beyan bilir ve buna şahit olurlar.19
Bunlar şeriatten çıkmakla birlikte cehenneme giren kimseler bu kabilden olan kimselerdir. Şeytanlar onlardan birisinin içine girer ve öyle ki o kişinin bedeni hissi ortadan kalkar. Öyle ki saraya kapılmış bir kimseye oldukça ağır darbeler indirildiği halde o bunu hissetmez ve bu bedenine etki edip iz de bırakmaz. İşte şeytanlar bunların da içine öyle girer, onların içinde oldukları halde birlikte ateşe dalarlar. Bazen onları alıp havada uçurabilirler. Şeytanın saraya kapılmış olan kimsenin içine girdiği gibi, aklını başından alarak böyle birisinin içine girer.
Hint ve mağripte her bir fertlerine “el-masli” denilen zutlardan bir çeşit kimseler vardır. Böyle bir kimse de öbürlerinin ateşe girdikleri gibi ateşe girer. Ateşi içine alır, o ateşe girer ve havada uçar. Mızrağın sivri ucu üzerinde durur ve diğerlerinin yaptıklarından daha ileri derecede bazı işler yapar. Bunlar ise hiçbir iyi tarafları bulunmayan zutlardandır.
Cinler pek çok insanı kapar ve insanlar tarafından görülmeyecek şekilde onları kaybettirir ve onları havada uçurtur. Burada anlatılması uzun sürecek pek çok hususları bizzat müşahede ettik. İşte bu meczupların ve bazı şeyhlere müntesip olan kimselerin sema ile vecde geldikleri vakit yaptıkları da budur. Bunlar ıslık çalmayı ve el çırpmayı işittiklerinde kimileri havada uçar, kimisi mızrağın sivri ucu üzerinde durur ateşe girer, ateşte kızdırılmış demiri alır, sonra onu bedenine koyar ve bu kabilden çeşitli işler yapar. Fakat namaz kılarken, zikir ederken, Kur’an okurken bir türlü onda bu hal ortaya çıkmaz. Çünkü bunlar şer’i, imani, islami, nebevi ve muhammedi ibadetlerdir. Bunlar şeytanları kovarlar. Öbürleri ise bid’at, şirk, şeytani, felsefi ve şeytanları celbeden uydurma ibadet türleridir.
Peygamber (s.a) sahih hadiste şöyle buyurmuştur: “Allah’ın evlerinden herhangi birisinde bir topluluk Allah’ın kitabını okumak üzere biraraya gelir ve kendi aralarında bu kitabı okuyup incelerlerse mutlaka rahmet onları bürür. Sekinet (huzur) üzerlerine iner, melekler etraflarını kuşatır. Allah da onları kendi katındakiler arasında anar.”20
Yine sahih hadiste sabit olduğuna göre “Useyd b. Hudayr Kehf suresini okuyunca melekler içinde kandiller bulunan gölge (ya da bulut) gibi o sureyi dinlemek üzere indiler.”21
Bundan dolayı ıslık çalmak ve el çırpmak hayasızlıklara ve zulme çağırır. Yüce Allah’ı gerçek manada anmaktan ve namazdan alıkoyar. Tıpkı içkinin yaptığı gibi yapar. Selef ise buna “tağbir” adını verirlerdi. Çünkü “tağbir” denilen şey çubuk ile herhangi bir deri üzerine vurmaktır. Bu insan sesini nağmeli bir şekilde bir çeşit değişikliğe uğratır. Bazen insan sesine ya elleri çırpmak yahut ta bir çubuk ile baldıra ve deriye vurmak da eşlik edebilir. Yahut ta eller çırpılır ya da def yahut davul gibi –hristiyanların çanı gibi- başka şey çalınır. Yahudilerin borazanı gibi bir düdüğe üflenebilir. Her kim dindarlık maksadı ve Allah’a yakınlaşmak amacıyla bu gibi oyalayıcı, eğlendirici şeyleri yapacak olursa, böyle birisinin sapık ve cahil oluşunda da şüphe yoktur.
Sufilerin semalarına tepki göstermekte ileri giden alimlerden birisi de Kadı Ebu’t-Tayyip et-Taberi 22’dir. O şöyle demektedir:
“Bu kesim müslüman cemaate muhalif konumdadır. Çünkü bunlar şarkıyı din ve itaat haline getirdiler. Bunun mescidlerde, camilerde, diğer şerefli yerlerde ve değerli mekanlarda açıktan yapılmasını uygun gördüler.”23
Bunlardan birisi de İmam Tartuşi24’dir. Ona bir yerde bir parça Kur’an okuduktan sonra bir kimsenin kalkıp onlara şiir okuduğum bunun üzerine raks edip, neşeye gelen def ve kaval çalan kimselerin durumu hakkında soru sorularak bunlarla birlikte bulunmak helal midir, değil midir diye sorulması üzerine şu cevabı vermiştir:
Sufilerin gittikleri bu yol tembellik ve sapıklıktır. İslam sadece Allah’ın kitabı ve Rasûlünün sünnetidir. Raks ve vecde gelmeye gelince, onu ilk ihdas eden kimseler Samiri’nin yandaşlarıdır. Samiri onlara böğürtüsü olan cansız bir cesed olarak bir buzağı heykeli yapınca, kalkıp onun etrafında raksa koyuldular ve vecde geldiler. Raks ise kafirlerin ve buzağıya tapanların dinidir. Peygamber (s.a)’ın ve ashabının meclisi ise vakarlarından ötürü başlarında kuşlar duruyormuş gibi bir hal içindeydiler. Dolayısıyla İslami devlet otoritelerinin ve onların yetkililerinin bunları mescid ve benzeri yerlerde bulunmalarını engellemeleri gerekir. Allah’a ve ahiret gününe iman eden herhangi bir kimsenin onlarla birlikte bulunması, batılları üzere onlara yardımcı olması helal değildir. Malik’in, Şafii’nin, Ebu Hanife’nin, Ahmed’in ve müslümanların diğer imamlarının kabul ettiği budur.”25
Bunlardan birisi de İmam Kurtubi’dir.26 O hareketsizi harekete geçiren, gizli duyguları ortaya çıkartan ve kadınlardan, içkiden ve benzeri haram olup, haramlığı hususunda ihtilaf edilmeyen şeyleri niteleyen şarkıyı söz konusu ettikten sonra şunları söylemektedir:
“Sufilerin bu hususta ortaya koydukları bid’at ise haramlığı hususunda görüş ayrılığı bulunmayan şeyler kabilindendir. Ancak şehvani nefis hayra nispet edilen pek çok kimseye baskın gelmiştir. Öyle ki onların bir çoğunda delilere ve çocuklara yakışır davranışlar ortaya çıkar. Nihayet bunlar uyumlu hareketlerle ve peş peşe gelen matta ve figürlerle raksettiler. Bazıları yüzsüzlüğü o kadar ileri dereceye götürdüler ki bu işleri Allah’a yakınlaştırıcı işler ve salih ameller olarak değerlendirdiler. Bunun üstün hallere ulaştırdığını söylediler. Bu ise hiç şüphesiz zındıklığın etkilerinden, hurafecilerin sözlerindendir. Allah’tan yardımcı olmasını dileriz.”27
İmam Hafız İbnu’s-Salah
