SALİH İŞLER ve SONRADAN ÇIKARTILAN BİDATLER
Demek ki salih amel işlemek lâzımdır. Elbette ki salih amel Allah'ın Kur'an'da belirlediği ve yapılmasını istediği bütün işlerdir. Bunlar da farz ve müstehablardır. Yüce Allah'ın da mealen buyurduğu gibi; her iş ancak ve sadece Allah için olmalıdır: "Hayır onların dediği gibi değil! Her kim taat ve amelinde muvahhid ve mümin olduğu halde kendini tamamen Allah'a teslim ederse, onun için Rabbinin katında mükâfat olarak cennet vardır. Onlara hiçbir korku da yoktur ve onlar mahzun da olmazlar." (Bakara: 112)
Allah'ın Resulü de şöyle buyurmaktadır: "Her kim bizim üzerinde emrimiz olmayan bir iş yaparsa, o iş ondan reddolunur." (Müslim ve Ahmed).
Başka bir Resul buyruğu: "Ameller ancak niyetlere göredir. Her kişi için ancak niyet ettiği şey vardır. Her kimin hicreti Allah'a ve Resulüne ise, onun hicreti Allah'a ve Resulü nedir. Her kimin hicreti kavuşmak istediği bir dünya malına veya kadına ise, o kimsenin hicreti onlaradır." (Buhari ve Müslim)
İşte bu iki hadisi şerifte bildirilen iki esas, dinin temelidir. Bir kimse bu iki esas kaideyi gerçekleştirdiği oranda dinini gerçekleştirir. Yüce Allah, Resullerini bu iki esası bildirmek için göndermiş, kitaplarını bunun için indirmiştir. Allah'ın Resulü bunlara davet etmiş, bunlar için savaşmış, bunları emretmiş ve teşvik etmiştir. Bunlar ve özellikle niyet, dinin üzerine oturduğu en kuvvetli sütundur.
Bir hadisi şerifte buyrulduğu gibi, nefislere şirk galebe çalar: "Bu ümmette şirk bir karıncanın yürüyüşünden daha gizlidir." (Bu hadisi Bezzaz rivayet etmiştir ve zayıf bir hadistir). Bu sözü üzerine Hz. Ebu Bekr Allah'ın Resulüne sordu: "Madem ki bizde ki şirk karınca yürüyüşünden daha gizlidir, biz ondan nasıl kurtuluruz?" Allah'ın Resulü cevap verdi: "Sana bir kelime öğreteceğim dikkatle dinle! Bu kelimeyi iyi anlar ve seversen, şirkin büyüğünden de küçüğünden de kurtulursun! Allah'ım, sana şirk koşmaktan yine sana sığınırım ve ben bildiğim ve bilmediğim her türlü şeyden dolayı senden af dilerim." (Bu hadisi Ebu Yâlî rivayet etmiştir ve metruktür.)
Hz. Umer duasında "Allah'ım, amelimin hepsini, bütün işlerimi, senin razı olduğun gibi yapmama yardım et ve onları halis eyle. İstemediğin işleri yapmamı bana nasip eyleme" diyordu. Cahil nefislerde çoğu zaman, Allah'a muhabbetin ve kulluğun gerçekleşmesinde ve dinin ihlaslaştırılmasında şehvetler karışır. Evs oğlu Şeddad'ın da dediği gibi: "Ey yaşayan Arablar! Üzerinize en çok korktuğum şey riya ve gizli şehvetlerdir. "Davud Seccistani'ye gizli şehvet nedir?" diye sordular. "Baş olmak sevgisi" diye cevap verdi. Malik oğlu Kâab Allah'ın Resulünden şöyle rivayet etmiştir: "Koyunlar içine salınan iki aç kurtun o koyunları dağıtmasından daha berbâdı, kişinin mala ve şana hırsından ötürü, dinini dağıtmasıdır." (Tirmizî)
Görülüyor ki, Allah Resulü mala ve şana hırsla sarılmayı koyun ağılını darmadağın eden aç kurta benzetmiştir. Elbette ki, ihlaslı bir müminde böyle bir hırs olamaz. Bir müminin kalbini Allah ve Resulünün sevgisi her sevginin üzerinde doldurmuştur çünkü. İşte bu her şeyin üzerindeki sevgi, ihlas ehlinden her türlü kötülüğü uzaklaştırmıştır. Yüce Allah'ın da buyurduğu gibi: "İşte biz ondan fenalığı ve çirkinliği gidermek için böyle yaparız. Çünkü o ihlaslı kullarımdandır." (Yusuf: 24)
Çünkü ihlaslı, samimi bir kimse, kendisini, başkasına kul olmaktan kurtaran, yalnız Allah'a kul olmanın lezzetini tadan ve kendini Allah'tan başkasını sevmekten men eden kişidir. Ancak böyle bir insan Allah sevgisinin tadını tatmış olabilir. İhlaslı bir kalp için, ihlasla Allah'a kulluk ve imandan daha sevgili bir şey yoktur bu hayatta. Ancak böyle bir kalp sahibi korkarak ve umarak Allah'a yönelmiş olabilir. Yüce Allah'ın da mealen buyurmuş olduğu gibi: "Cennet, rahman olan Allah'a gıyabî olarak sevgi ve saygı gösteren ve Allah'ın rızasına yönelmiş bir kalp ile gelen kimselere mahsustur." (Kâf: 33)
Çünkü seven kişi, sevdiğini kaybetmekten, onun başına kötü bir hal gelmekten korkar. Demek ki! Ancak Allah'ı severse bir insan, korku ve umut arasında bulunabilir. Yüce Allah mealen şöyle buyuruyor: "O müşriklerin tapındıkları da, Allah'a yaklaşmak, daha çok yaklaşmak için vesile arayıp duruyorlar. O'nun rahmetini umuyorlar ve O'nun azabından korkuyorlar. Çünkü Rabbinin azabı çok korkunçtur." (İsra: 57)
Kul Allah'a anca ihlasla bağlı olduğu zaman, Rabbi onu seçer ,onu diriltir ve kendisine doğru yöneltir. Böylece ona sıkıntı veren kötülüklerden uzaklaştırarak korur onu. Artık o Allah'ın rızasına aykırı şeyler yapmaktan çok korkar. Ama Allah'a bağlılıkta ihlaslı olmayan kalbin sahibi böyle değildir. Onda, irade, ve mutlak anlamda sevgi yoktur. Böylesi bir kalbin sahibi, Allah'ı değil, fakat, kendi nefsine hoş görünen her şeyi büyük bir sarhoşlukla arzular. Ve arzu ettiği bu şeyi elde edebilmek için her teşebbüste bulunur, her yolu meşru sayar. Rüzgârın önündeki yaprak gibi, arzu ettiği şeyin arkasında yalpalayarak, daldan dala çarparak uçar gider. Yani artık onu irade değil, şehevî arzuları yönetir. Nefsinin arzuladığı suretlere koşturur durur ona. Öyle 'kimselere kul ve köle olur ki, köle olduğu kimseye resmen köle olmuş olsa kurtuluş imkânı vardır da, böylesi bir kölelikten kurtuluş imkânı yoktur...
Bazı kere riyaset ve makama meyleden insan, böyle bir insanı bir kelime razı eder, bir kelime kızdırır. Hakkı olmayan birinden bir dayak yese de, ona kölelik hali devam eder, fakat hakkı olan birinin basit bir tenkidine düşmanlıkla karşılık verir. Bazen kişiyi para, altın ve sair kalbin istediği şeyler köleleştirir? Böyle kimseler kendi nefsi arzularını kendisine ilah edinir. Allah doğru yoluna değil de kendi nefsinin arzularına uyar.
Herhangi bir insan ihlasla, samimiyetle, canla başla Allah'ı sevmez ve yalnız O'na kulluk yapmazsa, kulluk ve tevazu sahibi olmak açısından allanma değil, başkalarına kul olur, zelil duruma düşer. İnsan ya Allah'a kul olur, sadece O'na boyun eğer, yahut da bu dünyanın varlıklarına kul olur, şeytanlar kölelik zincirini boynuna geçirir. Kalbini şeytanlar istila eder. Bu iki şıktan dışarı çıkmaya gücü yoktur insanın. Böyle kimseler, dışta insanlara karşı saklayabilseler bile, Allah'ın bileceği kötülük ve aşırılık sahibidirler. Bu hiç kaçınılmayacak bir sonuçtur. Yani Allah'a kul olmayan, en basık maddî varlıklara bile kul olur. Eğer insanoğlu kalbini kötülük arzulamaktan alıkoyamaz ve Allah'tan başkasına meyletmekten kaçındıramazsa, o zaman müşrik olur. Yüce Allah buyuruyor: "O halde gerçek Müslüman olarak kendini dine yönelt. Allah'ın dinine ki, insanları onun üzerine yaratmıştır. Allah'ın yarattığı bu dini değiştirmeye kimsenin gücü yetmez. İşte dosdoğru din budur, fakat insanların çoğu bunu bilmez. Hep Allah'a dönüp O'na itaat edin. O'ndan korkun ve namaza devam edin. Müşriklerden olmayın. O müşriklerden ki, dinlerini parçalara ayırdılar ve böylece bölük bölük oldular. Her ayrı bölük kendinde var olan dine inanıp güvenmektedir." (Rum: 30, 32)
Yüce Allah Hz. İbrahim ve evlâtlarını, bu kötülüklerden yüz çeviren, samimi bir biçimde Allah'ı sevip O'na itaat eden ve dinlerinde samimi olanlara, imamlar, önderler, Resuller yapmıştır. Nasıl ki, Firavun ve evlâtlarını nefs-î isteklerine uyan, arzularının arkasında koşan sapıklara önder ve imam yapmışsa. Yüce Allah İbrahim Aleyhisselâm hakkında şunları buyurmaktadır: "İbrahim'e evlât olarak İshak'ı, üstelik bir de Yakub'u ihsan ettik ve her birini şalin kimselerden yaptık. Kendilerine hayırlar işlemeyi, namaz kılmayı, zekât vermeyi vahyeyledik. Onlar bize kullukla ibadet ediyorlar." (Enbiya: 7, 3)
Firavun hakkında da şunları buyurmaktadır: "Biz onları küfür ve şirkle ateşe çağıran imamlar ve öncüler yaptık. Kıyamet günü onlara yardım edilmez. Hem bu dünyada kendilerine aralarından bir lanet yağdırmaktayız. Hem de kıyamet günü onların yüzleri çirkin olacaktır." (Kasas: 41, 42)
İşte bu lanetten ötürü firavuna bağlı olanlar, Allah'ın sevdiği ve razı olduğu şeyle, kaza ve kaderi arasındaki farkı ayırt edemiyorlar, edemezler de... Daha başka bir deyimle, mutlak meşiyette bakıyorlar. Sonunda da Halik ile mahlûkun arasındaki farkı ayırt edemez duruma düşüyorlar. Malikin vücudu ile mahlûkun vücudunu bir sanıyorlar. Firavunun arkasında olana "alimler" diyorlar ki: "Şeriat taat ve masiyettir. Hakikatse taatsız masiyettir. Gerçekte ise ne taat vardır ne de masiyet..."
İşte böyle bir itikat ve anlayış, Halik'in kendi kulu Musa ile konuşmasını ve O'nun gönderdiği emir ve yasakları inkâr eden firavun ve onun kavminin mezhebidir.Hz. İbrahim ve hanif resul olan onun evlâtlarına bağlı olanlara gelince: Bunlar muhakkak halik ile mahlûk arasındaki benzersizliği bilirler. Ve gene bilirler ki, kul bu konuda ne kadar derinleşirse, kalbindeki Allah sevgisi o oranda artar. Sevgi de artınca, itaat ve kulluk doruk noktaya doğru yol alır. Böyle olunca da, kendisi gibi ve hatta kendisinden çok daha aciz şeylere kulluktan kurtulur ve gerçek hürriyet yolunda ilerler.
Bu sapık müşrikler Allah ile mahlûku eşit görmektedirler. İbrahim Aleyhisselâm diyor ki: "İbrahim'e şöyle dedi: "Şimdi gördünüz mü, o sizin ve geçmiş atalarınızın taptıklarını; muhakkak onlar benim düşmanlarımdır. Bundan ancak âlemlerin Rabbi müstesnadır." (Şuara: 75, 77)
Fena
Hıristiyanların yaptıkları gibi, bu sapık müşrikler de şeyhlerinin benzer sözlerine sarılıyorlar. Bunlardan bir tanesi "FENA" kelimesidir. Hiç kuşkusuz fena üç çeşittir:
1 - Enbiya ve kâmil evliyaların fenası.
2 - Enbiya ve salihlerden bir kast talep edenlerin fenası.
3 - Münafık, müfsid ve müsebbihlerin (Allah'a mahluka benzetenlerin) fenası.
Birinci gruba girenlerin fenası: Bunların fenası, Allah'tan başka hiç bir şeyi istememektir. Başkalarını istemekten kurtulmaktır. O kadar ki, bunlar sadece Allah'ı sever ve yalnız O'na kulluk eder. Sadece O'nu kendine vekil tayin eder ve güvenir. Allah'tan başka hiçbir şeyden yardım ve destek dilenmez. Bu, Ebu Yezid'in ifade ettiği mânadır. O şöyle ifade etmiştir bu mânayı: "O'nun irade ettiği şeyden başka hiçbir muradım yok." Yani, sevgili Allah'ın murad ettiğinden başka hiçbir isteği yok. Elbette ki, böyle bir murad, dinin emrettiği, istediği muraddır. Böyle bir istek sahibi kimse, dinin istediklerini ister, istemediklerini ise reddeder. Kulu yücelten, kemale erdiren şey, Allah'ın irade ettiği, dilediği, istediği, razı olduğu ve sevdiği şeyden başkasını istememek, dilememek, sevmemek ve O'nun razı olduğundan başka hiçbir şeye razı olmamaktır. Bu da Allah'ın farz ve müstehab olarak emrettiği şeylerden başkası değildir. Melekler, Resuller ve salih kullar gibi, Allah'ın sevdiklerinden başka hiçbir şeyi sevmez.
Böyle bir hal, Yüce Allah'ın anlattığı şu haldir: "O gün ki ne mal bir fayda verir, ne de oğullar. Ancak Allah'a selim bir kalple gitmek müstesna." (Şuara 88, 89)
Diyorlar ki: "Selim bir kalp Allah'tan başka şeylerden selim olan bir kalptir. "Yani, Allah'a kulluktan başka veya Allah'ın iradesinden başka her şeyden selim olmak, kurtulmuş olmak. Mâna birdir. Bu mânayı, ister fena kelimesiyle izah et, isterse de başka başka kelimelerle, netice değişmez. Çünkü, bu mâna İslâm dininin hem evveli hem de sonu, hem batını ve hem de zahiridir.
İkinci gruba girenlerin fenası: Allah'ın dışındaki bütün varlıklardan fena bulmaktır. Mahlûkları müşahede etmekten uzaklaşmış olmaktır. Bu hal birçok salihte meydana gelen bir haldir. Hiç şüphe yok ki, bunların kalpleri Allah'ın zikri ile, O'na kulluk ve sevgi göstermeye o kadar çok bağlanmıştır ki, bağlandığı ve zikrettiği Allah'tan başkasını görememektedir. Göremediği için de, Allah'tan başkasını hatırlamaz. Hatta belki düşünemez bile.
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır meâlen: "Musa'nın anasının kalbi, evlât derdinden başka her şeyden boş olarak sabahladı. Eğer vaadimizi tasdik edenlerden olması için kalbine sabır vermeseydik, az kalsın onu açığa vuracaktı." (Kasas: 10)
Bu ayet hakkında diyorlar ki: "Musa'yı hatırlamaktan dolayı, ondan başka her şeyi unutmuştu." Bu hal, kendini sevgi, korku veya umut gibi şeyler istila eden kimseler sık sık olan bir haldir. Bu hallerde insan kalbi, o sevdiği, korktuğu veya ümitlendiği şeyden başka ne varsa yüz çevirir. Öyle ki, dalıp mest olma halinde sevdiğinden başka hiçbir şeyi müşahede ve idrak edemez olur. Bu şekildeki fena hali, sahibinin üzerinde artıp kuvvetlendiği zaman; onun varlığında kendi varlığını, onu seyretmekten kendini seyretmeyi, onu hatırlamaktan kendini hatırlamayı, onu bilmekten kendini bilmeyi unutur, her hali yok olur gider. Hatta her şey, kulun bizzat kendisi ve bütün diğer varlıklar varlıklarını sürdürdüğü halde, onun idrakinden silinir gider. Ve sadece ezeli ve ebedi olan varlık kalır ki. O da Yüce Allah'tır. Murad, yani niyet, kast, kulun hafızasında ve görüşünde Allah'tan başka ne varsa, hepsinin yok olması, fena bulmasıdır. Bu hal insanda kuvvetlendiği zaman, seven kişi zaaf içine girer, iyiyi kötüyü, yaratığı, yaratanı birbirinden ayırt etmesi fevkalâde zorlaşır. Artık sevilmesi lâzım gelenin bizzat kendisi olduğunu vehmetmeye, zannetmeye başlar. Bir bakıma kendisini ilahla birleşik görmeye başlar. Anlatıldığı gibi... Birisi denize düşer, onu sevenlerden birisi de arkasından denize bırakır kendini.
Denize düşen arkasından denize atlayana sorar: Ben düştüm. Seni benim arkamdan suya atan sebep nedir?" Cevap verir atlayan: "Seni ben sandım. Çünkü kendimi sende kaybetmiştim, yok etmiştir." Bu konuda böyle inanan bir kimseyi ayağı kaydı ve yok oldu. Onlar fena bulmayı birleşme zannettiler. Sevenle sevileni bir görmeye başladılar. Bir başka deyimle, halikle mahlûk bir vücutta birleşiktir zannına kapıldılar. ikisinin varlığı hakkında bir fark görmediler. Bu azim bir hata, müthiş bir yanılmadır. Çünkü, kesin bir gerçek vardır ve bu gerçek, Halk edici olan Yüce Allah, halk ettiği varlıkla birleşmez. Yüce Allah buyuruyor: "O'nun misli, benzeyeni yoktur. O bütün söylenenleri işitir ve bütün yapılanları mutlak bilir." (Şûra: 11)
O birdir ve hiçbir şeye muhtaç değildir. Her şey varlığını sürdürmek için O'na muhtaçtır. Doğmamış ve doğrulmamıştır. Ona denk olacak hiçbir şey yoktur. Hayır hiçbir şey, bir başka şeyle birleşemez. Ancak değişime uğrar. Varlıklar değişime uğrayarak iki şeyi birbirine bağlar yahut birleştirir ve üçüncü bir şeyi meydana getirirse, bu olabilir. Böyle bir sonuçta da, ortaya çıkan üçüncü şey, ne birincidir, ne ikincisi. Ne biridir ve ne de öbürü. Su ile sütün, su ile şarabın birleşiminde olduğu gibi...
Fakat murat ile mahbup, murat ile mekrin, yani nefret edilen birleşebilir. Bunlar irade ile istek ve çirkinlik çeşitlerinde birleşebilirler. Biri diğerinin sevdiğini sevebilir ve bir başkası öbürünün nefret ettiğinden nefret edebilir. Razı olduğunu razı olur, kızdığına kızar. Şiddetli davrandığına şiddetli davranır, tiksindiğinden tiksinebilir. Dost sindiğini dost, düşman saydığını düşman sayabilir. Ama bütün bu fenaların hepsinde eksiklik vardır.
Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer ve muhacir ve Ensar'dan önce gelip gecen bütün büyük evliyalar bile anlatma kastettiğimiz bu fena biçimine düşmediler. Nerede kaldı Resuller düşsün. Onlar böyle bir fena durumuna asla düşmemişlerdir. Bütün bu hallerin sahibi olduğu gibi iddialar ashaptan sonra ortaya çıkmıştır. Bu kabil, kalbe arız olan iman hallerinden, aklı terk etmek yahut kaybetmek, hayırla şerri, iyiyle kötüyü birbirinden ayırt edememek gibi haller, ancak sahabelerden sonra ortaya çıkan arızalardır.
Hiç şüphe yok ki sahabeler (Allah onların hepsinden razı olsun) aklî bakımdan herkesten daha üstün, daha ileri idiydiler. İmanları, akıllarını kaybetme, baygınlık geçirme, kendinden geçme sarhoşluk veya delilik gibi hallere düşmeyecek kadar sağlamdı. Bu işlerin başlangıcı, tabiinden sonra, Basra'da aşırı ibadet eden kimseler arasındadır. Bunların içinde Kur'anı dinlediği zaman düşüp bayılan kimseler vardı. Ebu Cüheyri Dariri ve Basra kadısı Ebu Evfa oğlu Zerare gibi adamlar vardı. Bunlara benzer, sufiyenin şeyhlerinde de fena bulup, kötüyle iyiyi birbirinden ayırt etme yeteneğini kaybeden kimseler vardı. Bu kimseler bu sarhoşluk ve kendini kaybetme zamanlarında bir takım sözler söylediler, fakat, bu halden ayılıp kendilerine geldikleri zaman sarhoşken söyledikleri sözlerden ötürü tevbe ve istiğfar ettiler. Meselâ, Ebu Yezid'i Bestamî, Ebu Hasan-en-Nurî, Ebu Bekri Şiblî gibiler hep böyledir. Ebu Süleyman-el-Daranî, Marufu Kerhî, Fudayl bin İyaz ve Cüneyd-i Bağdadî ve daha bir çokları böyle değildir. Bunlar seyri sülük halinde iken akılları başlarında iyiyle kötüyü birbirinden ayıracak şuurda idiler ve onun için asla şeriata aykırı sözler söylemediler. Aklı şaşırtan bu çeşit bir fena haline hiç duçar olmadılar. Hayır, bin kere hayır. Onlar, sarhoşluk içinde saçmalamadılar. Bunlar kitab ve sünnetin doğru yolu ile beslenen, kalblerinde Allah sevgisinden, Allah'ı istemekten, O'na kulluk etmekten başka bir şey düşünmeyen ve yapmayan büyük mü'minlerdir. Çünkü, onlar her hallerinde içinde bulundukları durumu çok iyi, şuurlu bir biçimde müşahede etmişlerdir. Böyle olmaları onların ilim sahibi olduklarını gösterir elbette. Daha başka bir deyimle, bunlar, bütün mahlûkatın Allah'ın emri ile kaim ve O'nun diriltmesiyle hareket ettiğini ve bütün yaratılmışların Allah'ı tesbih ve dua eder olarak müşahede ederler. Böylece yaratıkların bu hallerinde, kendilerinde basiret ve tezekkür hasıl olmakta ve bu müşahede ettikleri şeyler onların kalblerinde dinin ihlasını, Allaha tevhidin sadeleşmesini, şeriksiz ve eşsiz olan Allah'a, sadece O'na kulluk etmesini sağlamlaştırır ve kökleştirir.
Bu Kur'anı Kerimin tanımladığı gerçek iman sahiplerinin ve üstün ve yüce iman sahiplerinin yerine getirdiği bir gerçektir. Son nebi. sevgili Resulümüz Hz. Muhammed bunların en üstünüdür. Bundan ötürüdür ki, semavata yükseldiği ve çeşitli alametler gördüğü, rabbinin ona çeşitli biçimlerde vahyeylediği ve Mekke insanlarının içinde sabahladığı halde, durumu hiç değişmemiş ve kendisinde reddedilmesi gereken bir fena hali görülmemiştir. Hiçbir sarhoş edici şartta kendisini kaybetmemiştir. Fakat baygınlık geçiren Hz. Musa böyle değildir. O bile dayanamamıştır harikuladeliklere.
Üçüncü tip fena haline gelince: Bu Allah'da başka hiçbir varlık müşahede etmemek, halikin vücudunu mahlûkun vücudu sanmaktır. Elbette ki böyle bir hal, Allah'la kul arasındaki farkı olduğu gibi kaldırmaktadır. Allah ile kulu birleştirmektir.
Bu hululiye, yahut Vahded-i Vücud sapık telâkkisine düşenler, zındıkların ve dinsizlerin en kötüsüdür. Sahabe ve doğru yolun öncüleri hiçbir değerli imam böyle bir fena durumuna düşmemişlerdir. Eğer bunlardan birisi " Allah'tan başka hiçbir şey görmüyorum veya Allah'tan başkasına bakmıyorum veya benzeri şeyler söylerse, söylediği ispat edilebilirse, onların bu sözlerden kastı, söylemek istediği, " Allah'tan başka terbiyeci, başka müdebbir, başka yaratıcı, kendim için başka ilah görmüyorum. Korku ve umut edebilecek O'ndan başka bir kudret kabul etmiyorum" dur. Zira göz kalbin kapıldığı şeye nazar eder, ona bakar. Bir kimse bir şeyi sever, ümitlenir, yahut ondan korkarsa, ona iltifat eder ve elbette ona yönelir. kalpte ona sevgi, ondan ümitlenme ve korkma, o şeye nefret ve kalbe ait diğer hallerden her hangi bir ilgi olmadığı zaman, kalp ona iltifat etmeyi, ona bakmayı asla istemez. Sadece onu üstünkörü görür belki.
Kalbin meyletmediği şeylere bakan sadece bir eşyaya bakar gibi bakar fakat aslında görmez. Büyük âlimler ve salih Müslümanlar. Tevhid-i Rabbaniyi tecrit ve dinin tamamında ihlası gerçekleştirme konusunda öyle şeyler zikrediyorlar ki... Kul Allah'tan başka hiçbir şey en küçük bir iltifat göstermeyecek, bıkmayacak, korkmayacak, ümitlenmeyecek. O kadar ki, kalbi bütün yaratıklardan azade olacak, müstağni kalacak. Böyle bir insan, yaratığa Allah nuru ile bakar. O'nun işittirmesiyle işitir, hak ile tutar ve hak ile yürür. Yaratıklardan Allah'ın sevdiğini sever, sevmediğini de sevmez. Allah'ın dost saydığını dost, düşman saydığını düşman sayar. Yalnız Allah'tan korkar ve Allah'tan korktuğu için dünyada hiçbir şeyden korkmaz. Dünyada bütün işlerinde Allah'a ümit bağlar, Allah'ı bırakıp dünyaya umut bağlamaz. İşte bu haller, bütün enbiya, evliya ve salih kulların kalplerini dolduran gerçeklerin, marifetlerin ta kendisidir. Gerçek tevhid budur.
Üçüncü gruba girenlerin tevhidi ise, yani, vücutta yok olmak, vahdet-i vücut tevhidi ise, firavunun ve onun yolunda gidenlerin tevhididir. Yahudi Karamita teşkilâtlarının ve bu teşkilâtın yolunda giden, Hallaç, Muhiddin Arabî, İbni Fariz, İbni Sebî ve Afif Telmasani'nin ileri sürdüğü vahdet-i vücudu kendilerine din edinen ve kabul eden insanlar gibi...
Allah'ın Resulüne bağlı olanların fenası ise, bu çeşit fena övülen, methedilen cinsten bir gerçektir. Böyle bir halle hallenen kişi, Allah'ın övdüğü, sevdiği evliyalarından kurtuluşa eren cemaatinden ve zafer kazanan askerlerinden olur.
Yukarda zikrettiğimiz sözlerle, meşayih ve alimler "Allah'ı yaratıkta görüyorum" demek istemiyorlar. Çünkü Allah yer gök ve onun içinde olan her şeyin Rabbidir.
Böyle bir sözü ancak dalaletin en son noktasına ulaşmış sapıklar söyleyebilir. Bu da akıl eksikliğinden doğan itikat bozukluğudur. Böyle kimseler dinsizlik ile delilik arasında bocalayan kimselerdir. Din yolunda kendisine uyulan büyük alimler, ümmetin selefinin önde gelen imamlarının ittifak ettiği birleştiği şeyler üzerinde buluşmuşlardır.Bu birleştikleri şey, Allah'ın yaratıklardan ayrı olduğu gerçeğidir. O'nun zatından yaratıkların da hiç bir parça bile yoktur. Yaratıklardan hiçbirisi de O'nun zatında mevcut değildir. Ezelî olanı, kadim olanı sonradan var edilmiş olandan ayırmak ve haliki ait olduğu eşsiz ve benzersiz yere oturtmak her mümin insan için farzdır. Ve bu söz büyük din önderlerinin söylediği en büyük gerçektir.Onlar kalplere musallat olan arızalardan ötürü pek çok gerçek sözler söylemişlerdir. Meselâ:İnsanlardan bazıları zaman zaman mahlukâtın vücudunu görür, somut varlığını müşahede eder, fakat onun mücerredini soyutunu, iç yüzünü göremez, müşahede edemez, idrak edemez. Çünkü kalbinde farkları görücü, birbirinden ayırıcı hassa yok olmuştur. Aslı göremediğinden, gerçeğe nüfuz edemediğinden, surette, görüntüde kaldığından, görebildiğini yerin ve göğün sahibi zanneder. Güneş ışığını gören ve bu gördüğünü güneş zanneden insanın durumunda olduğu gibi. Onlar bazen hem fark hem de birlikten bahsediyorlar. Fena kavramı hakkında birçok sözler bulunduğu gibi, bu konuda birçok yazılı ibareler vardır...
Hiç şüphe yok ki, insanoğlu yaratıkların çokluğuna ve çeşitliliğine şahit olduğu zaman şaşıp kalır. Bu şaşkınlık kalbini, kalbî bağlarını böler dağıtır. Kalbin çokluk karşısındaki şaşkınlığı, yaratıklara bağlar onu. Fakat bu bağlılık, ya muhabbet, ya korku yahut da umut şeklindedir. Fakat mahlûkatı birleşik olarak tekleşmiş gördüğü zaman, kalbi Allah'ın tevhidi, ortağı olmayan o mabuda kulluk etmek üzere birleşir. Böylece bütün yaratıklara iltifat ettiği halde, kalbi tek başına Allah'a iltifat eder. Bu iltifat, Rab korkusu, umudu ve yardım isteme şeklinde tecelli eder. Bu durumda bazen yaratan ile yaratılanın arasını ayırt edebilmek için, yaratığa bakma fırsatı bulamayacak kadar kalbi Allah ile meşguldür. Durum bu olunca, yaratıklardan kastı olarak yüz çevirir. Bütün düşüncesini bir noktaya sadece Hakka yöneltir. Böyle bir hal, fena deyiminin ikinci tipine girer. Fakat ikincisinden biraz farkı vardır. Bu fark kulun, yaratığın Allah ile kaim olduğunu, ancak O'nun emriyle hareket ettiğini bitmesidir.Yaratıkların çokluğunun ve çeşitliliğinin Allah'ın birliği içinde yok olduğunu; Allah'ın bütün yaratılmışların Rabbi, ilahı, yaratanı ve maliki olduğunu görür. Onun için, ihlas, muhabbet, korku, ümit, isteme, tevekkül, O'nun için düşmanlık ve dostluk etmek, itibar ve kalbi Allah üzerinde birleşmekle birlikte, yaratan ile yaratılan arasındaki farka, ikisini birbirinden ayırt ederek bakar. Ve yaratığın çok ve çeşitli olduğunu müşahede ederek, Allah'ın her şeyin Rabbi, maliki ve yaratıcısı olduğunu ve O'ndan başka ilâh bulunmadığını bilir ve buna inanır.
İşte bu şuhud, yani müşahede ve görüş, sağlam görüşün ta kendisidir.Ve bu görüş, kalbin ilminde, şahadetinde, zikri ve marifetinde, hal ve ibadetinde, kast ve iradesinde, muhabbet, dostluk ve taatında vaciptir. Allah'tan başka ilah yoktur, yani; "Lâ ilahe illallah" gerçeğine şahadetin ta kendisidir. Tevhidin gerçekleşmesidir. Zira bu şahadet, kalpten, haktan başkasının ilahlığını silkip atmaktır. Sadece Allah'ı ilâh, tek hükmedici olarak kabul etmektir. Şahadet, bütün yaratıklardan ilahlık hakkını ve vasfını kaldırır. Sadece yerin ve göğün yaratıcısı ve tek sahibi Allah'ın hakkı olduğu kabul edilmiş olur.Böyle bir şahadet ancak kalbin Allah'tan gayri her şeyden temizlenmesini gerektiren bir şahadettir. Bu durumda kul, bilgi ve niyetinde, şahadet ve iradesinde, marifet ve muhabbetinde, yaratıcı ile yaratılanın arasını ayırıcı olur. Öyle ki, sadece Allah'ı bilir, O'nu zikreder ve kalbini O'nun hikmetleriyle doldurur. Fakat bununla beraber o, Allah'ın mahlûkattan ayrı, yaratık olmadan da O'nun tek başına var olacağını bilir ve bunu hiç bir zaman aklından çıkarmaz. Böylece, sadece Allah'ı sever, O'nu yüceltir ve yalnız O'na kul olur. Umudunu sadece O'na bağlar ve yalnız O'ndan korkar. Sadece O'nu sever, O'nun dost olduklarına dost, düşman olduklarına ise düşman olur. YaInız ondan yardım dilenir ve sadece O'ndan talep eder. O'nu kendine vekil ve sahip kabul eder, O'ndan başkasından yardım dilenmekten, korkmaktan şiddetle kaçınır. O'ndan başkası için dostluk kurmaktan, düşmanlık yapmaktan sakınır. O'ndan başkasının meşru olmayan emirlerine itaat etmekten uzak durur. Bütün bu haller Allah'ı yegane yaratıcı olarak kabul etmenin tabii sonucudur. Bütün bunlar O'nun rububiyetini kabul etmiş olmanın özellikleridir. Ki O her şeyin Rabbı, Maliki, haliki ve müdebbiridir. İşte bu şekilde inanılırsa, Allah'ın muvahhid ve gerçek kulu olunur.
Zikir
En geçerli zikir: Rivayet edilir ki, Tirmizi'-den naklen-. "En gerçek ve efdal zikir "Lâ ilahe illallah"dır. Tirmizi'nin ve diğer muhaddislerin zikrettiği hadis şöyledir: "Zikrin en efdali Lâ ilahe illallah, duanın en faziletlisi ise Elhamdulillah'tır." (Tirmizî)
Muvatta ve diğer hadis kitaplarında Ubeydullah oğlu Talha'dan rivayet edildiğine göre, Allah'ın Resulü şöyle buyurmuştur: "Benim ve benden evvel gelen Resullerin söylediklerinin en faziletlisi:
"La ilahe illallahu vahdehu la şerîke leh.Lehulmulku ve lehul hamdu ve huve âlâ kûlli şey'in kadir" 'dir." (Malik)
Yukarda ki sözlerin Türkçe'si şöyledir: "Allah"dan başka ilah yoktur. O tektir ve şeriki yoktur. Mülk ve hamd O'nundur. O her şeye kadirdir."
Bir kimse, bu zikir halkın, avamın zikridir, havasın ve yüce insanların zikri müfret isimdir, halbuki bu zamir ismidir; Yani, zikir sadace "Allah" kelimesinden ibarettir derse, bunu söyleyenler sapıtmış ve yoldan çıkmışlardır.
Bazılarının "Sen, Allah o kitabı indirdi de, sonra onları bırak, batıl dedikodularında oyalanıp dursunlar." (Enam: 91) âyetini iddialarına delil getirmeleri, bunların en büyük yanılgılarıdır. Çünkü âyetteki Allah ismi, istifhamın, yani sorunun ve acabanın cevabındaki emirde zikredilmiştir. Ki âyetin evveli "Musa'nın insanlara nur ve hidayet olarak getirdiklerini kim indirdi?" şeklindedir. Âyetin arka kısmında da "Allah de" denmektedir. Böylece yukarıdaki soruya cevap verilmiş olmaktadır. Yani, Hz. Musa'nın getirdiği kitabı, Allah indirdi de, denmektedir. Tekten Allah demek değildir bu. Allah ismi başlangıç, haberi de sorunun delâlet ettiği cümledir. Meselâ: Sana kim geldi, diye sorulduğu zaman, cevaben Zeyd denildiği gibi...
Sonra tek bir isim, ister şahıs zamiri, isterse gayb zamiri olsun, tam bir kelâm ve mânâ ifade eden bir cümle değildir. Yani, Allah Allah Allah, hu hu hu kelimeleri tam bir anlam ifade eden kelime değildir. Bu çeşit tek kelime ne iman, ne küfür, ne emir, ne nehiy ifade etmez. Bu tarz zikri ashabdan hiç biri yapmamış ve Allah'ın Resulü de yapılmasını söylememiştir. Bir tek özel ya da sıfat ismini zikretmek, kalpte bir bilgi meydana getirmez ve kişiyi faydalı biri yapacak hale sokmaz. Sadece kalpte bir kımıldama meydana getirir ve tasavvur meydana getirir ki, müspet menfi hiçbir fikir bu tasavvurun üzerine bina edilemez. Bizatihi mâna ifade eden, 'kalpte bir bilgi ve marifet meydana getirmezse, böyle bir zikir boşuna yapılmış bir zikirdir. Şeriat ise, tek başına bir anlam taşıyan zikirleri meşru saymıştır. Başka kelimelerle destekli değil, sadece bizzat kendisi bir anlam taşımalıdır fayda verecek zikirlerin.
Bu şekil, tek başına bir mâna ifade etmeyen zikirlere sarılanlar, böyle yaptıkları için vahded-i vücud telakkisine düştüler ve işi dinsizliğe kadar vardırdılar.Bazı şeyhlerin söylediği rivayet edilen: "Yokla ispat arasında ölmekten korkuyorum." sözleri bu kabilden sözlerdir. Yani, Lâ ilahe illallah derken, la ilahe, hiçbir ilah yoktur deyip, ancak Allah vardır demeden ölürsem, kâfir olarak ölüp giderim diye korkarım denmek istenmektedir. Bir başka deyimle, işte bu korkudan dolayı, sadece Allah derim, denmeye getiriliyor. İşte böyle bir tevil sakattır. Ve asla böyle bir söze iltifat ve itibar edilemez. Çünkü ameller, hareketler niyetlere göre olmaktadır. Allah'ın Resulü bir gerçek hadiste, can çekişmekte olan bir kişiye "Bir kimsenin son sözü "La ilahe illallah "olursa, cennete girer." diyerek telkin vermektedir.
Eğer bu yüce ve mübarek sözün zikredilmesi mahzurlu olsaydı, ölümü yakınlaşmış bir kişiye söylemesi için telkin edilmezdi. Onların iddia ettiği ve söyledikleri müfret isimlerden biri telkin edilirdi.Özetle: Sadece, münferid isim olarak, Allah Allah, hu hu, hay hay diyerek zikretmek, sünnetten çok uzak, bid'atın içinde ve şeytanın sapıklığına en yakın düşen bir faaliyettir. Zira bir insan, "Ya hu Ya hu, veya "hu hu hu" yani, o, o, o dediği zaman, bir zamir olan O ancak kalpten geçen anlama, mânaya göre şekil alır. Yani kalbe olan tasavvura uygun şey olur. kalp ise, bazen iyi düşünür, bazense kötü. Fusus sahibi İbni Arabî yazdığı bir kitaba "Kitab-ul-Hu" adını vermiştir.
Bunlardan bazısı A'li İmran sûresinin yedinci âyetinde geçmekte olan "Ve mâ yâlemû tevilehu illallah" âyetinin mânasını "Emu" isminin gerçek anlamını Allah'tan başkası bilmez, şeklinde yorumlamıştır. Halbuki ise, âyette gaçen hu, yukarda zikredilen müteşabih âyetlere ait bir zamirdir. Ayetin açıklaması ise; "O müteşabih âyetlerin gerçek mânasını Allah'tan başka kimse bilmez" şeklindedir. Bütün Müslümanlar, hatta aklı başında bütün insanlar böyle bir iddianın batıl olduğunu kabul etmişlerse de, gene de bunlardan birine şöyle söyledim: "Sizin iddia ettiğiniz şey doğru olsaydı, o zaman âyeti kerimede" Tevilehu" diye bitişik yazılmaz, "Tevile-hu "olarak ayrı yazılırdı."
Kur'an'da Allah şöyle buyurmaktadır mealen: "Hem Rabbin ismini zikret, hem de yalnız O'nu yücelt." (Müzemmil: 8)
"Rabbinin ismini tesbih et." (Âlâ:1)
"Temizlenen ve Rabbinin ismini zikredip de namaz kılan şüphesiz felaha erdi." (Âlâ:14 ve 15)
"Azim olan Rabbinin ismini tesbih et." (Vakıa: 74)
Bunlar ve bunlara benzer âyetlere bakarak, emredilen zikrin tek isim olarak zikredilmesi gerekmez. Çünkü, Allah Resulünün sünnetinde sabit olmuştur ki: "Azim olan Rabbinin ismini tesbih et" âyeti kerimesi nazil olduğu zaman Allah'ın Resulü şöyle buyurmuştur: "Bunu secdenizde yapınız." (Ebu Davud ve Ahmed) Bunun üzerine Müslümanlar için rükûda "Sübhanerabbiyelazim" -azim olan rabbimi tesbih ve tenzih ederim- diyerek zikir ve tesbih eylemek sünnet kılınmıştır. Sahih olan rivayete göre, Allah'ın Resulü rükûunda, yukarda zikrettiğimiz tesbihi söylüyordu. Bunda bütün Müslümanlar ittifak etmişlerdir.
Demek ki, yüce olan Rabbin ismini tesbih etmek ve zikretmek emri tek isim olarak, Allah Allah değil de, tam bir mânâ ifade eden cümle halinde tatbik edilmiş ve sünnet haline gelmiştir. Nitekim bir sahih hadiste Allah Resulü şöyle buyurmaktadır: "Kur'anı Kerimden sonra en faziletli kelâm: Sübhanallah, velhamdüliliah ve lâilahe illallahu vallehu ekber - Allah'ı tesbih ve tenzih ederim. Ham Allah'a mahsusdur. Allah'tan başka ilah yoktur. Allah her yücelikten yücedir - kelâmıdır." (Müslim)
Diğer bir sahih hadiste şöyle buyrulmaktadır: "İki kelime vardır ki, dilde hafif, fakat mizanda, keyfiyette ağır ve Rahman'a göre sevgilidir. Bunlar: Subhanallahu ve bi hamdihi, sübhanallahilazim " (Buhari)
Başka bir hadiste de şöyle buyrulmaktadır: "Her kim günde yüz kere, la ilahe illallahu, vahdehu ve şerikelehu, lehül mülkü ve lehül hamdu ve hûve alâ külli şeyin kadir-Allah'tan başka ilah yoktur, O birdir ve şeriki yoktur, mülk O'nun, hamd O'nundur, o her şeye güç yetirendir. -derse, Allah o kimseyi o gün şeytanın şerrinden emin kılar, ta akşam vaktine kadar. Kendi gibi veya kendinden fazla söyleyenden başka hiç kimse o adamdan daha faziletli olamaz." (Buhari)
Bir başka hadiste de şöyle buyrulmuştur: "Her kim günde yüz kere, Sübhanallahu ve bihamdihi subhanallahülazim - hamd ile Allah'ı tesbih ve tenzih ederim, azim olan Allah noksanlardan münezzehtir. - derse, o kimselerin hataları silinir, o hatalar isterse deniz köpüğü kadar olsun." (Buhari ve Müslim)
Ahmed bin Hanbel'in Mu vatta isimli hadis kitabında rivayet edilen bir hadisi şerifte şöyle buyrulmaktadır: "Ben ve benden önceki nebilerin söylediği en yüce kelâm "Lâ ilahe illallahu vahdeh-u lâ şerike lehül mülkü ve lehül hamdu huve âlâ külli şeyin kadir" kelâmıdır."
İbni Mace'nin ve diğerlerinin sahih hadis kitaplarında Allah'ın Resûlü şöyle buyurmuştur: "Zikrin en efdali ve faziletlisi "Lâ ilahe illallah" duanın en faziletlisi "Elhamdülillah"dır."Zikir ve dua konusunda bunlara benzer hadisler çoktur. Kur'an-ı Kerimde de birçok âyeti Kerime zikir ve duayı talim ve beyan buyurur. Fakat hiç birinde bir tek ismin zikredilmesi gerektiği söylenmemiş böyle bir şey emredilmemiştir. Emredilen bütün zikirler ya cümle halinde, veya tek başına bîr anlam taşıyan kelâmlardır.
Müslümanlara namazlarında .ezanlarında, bayramlarında bir tek ismin zikredilmesi emredilmemiştir. Hepsi, söylenmesi gerek bütün kelâmlar, mutlaka bir anlamı tam olarak ifade etmelidir. Meselâ müezzin; "Allahu ekber Allah-u ekber, eşhedu en la ilahe illallah ve eşhedu enne Muhammeden Resûlullah" demektedir. Namazda ise; Allahu ekber. Subhanerabbiyel azim, Subhanerrabbiyel âlâ, semiallahu limen hamide, rabbena lekel hamd, ettehiyatü lillahi ve hac yapmakta olanın, lebbeyk Allahümme lebbeyk ve diğer bütün ibadetlerimizdeki her zikir, hep bir mâna ifade eden cümleler halindedir. Allah böyle emretmiştir. Hiç birinde tek bir ismin veya zamirin zikredilmesi emredilmemiştir.
Hülasa, anlatmak istediğimiz şudur: Allah'ı zikreden kelimelerin meşru olanı, o kelimelerin tam bir anlam taşıyanıdır. Buna kelâm ismi verilir. Ancak bu çeşit zikir kalpleri takviye eder ve kalbin sahibine iyi işler yaptırır. Böylece insana sevap ve mükâfat kazandırır. kalpleri Allah muhabbetine ve büyüklüğü karşısında boyun eğmeye zorlar. Bu çeşit zikirde burada sayıp dökmeye imkân bulamadığımız nice faydalar vardır.
Zikri, tek başına bir anlam ifade etmeyen, destek isteyen isim kelimelerle yapmaya gelince: Bu isim ister Allah olsun, isterse Allah'ın zamiri "hu" olsun, üstün önderlerin ve ariflerin zikri olduğu şöyle dursun, bu çeşit zikirlerin hiçbir aslı esası yoktur. Tersine, bu çeşit zikir, çeşitli delâlet ve bid'atlere vesile ve vahded-i vücud ve ilhad ehlinin fasit hallerine ve niyetlerine bir vasıtadır. Bunlar hakkındaki kaynaklarımız bu kitabın başka satırlarında ifade edilmiştir.