Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

Neşidler/Sözler: Ebu Muaz Okuyan: Ebu Ali

Ders Programı

* Çarşamba Akşamları Saat: 20:00 Ankara Daru's-Sunne Mescid'inde Bizden Olmayanlar Şerhi (İnspeak'te canlı olarak yayınlanmaktadır)

* Cumartesi Saat: 17:00 ile 21:00 arası Ankara Daru's-Sunne Mescid'inde Kıraat, Tecvid ve "Sahih Tefsir" dersi

* Pazar Akşamları Saat: 20:00 Riyazu's-Sâlihîn Şerhi İnspeak'te canlı olarak yayınlanmaktadır

* İnspeak'te Daru's-Sunne odasında eski sohbet kayıtları her gün gündüzleri yayınlanmaktadır

18 Nisan 2007 Çarşamba

Tasavvuf Hakkında Fetvalar /Mukaddime/Tasavvufun Kökeni

MUKADDİME
Şüphesiz hamd yalnız Allah'adır. O'na hamd eder, O'ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerlerinden, amellerimizin kötülüklerinden Allah'a sığınırız. Allah'ın hidayet verdiğini kimse saptıramaz. O'nun saptırdığını da kimse doğru yola iletemez. Şehadet ederim ki, Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur. O, bir ve tektir, O'nun ortağı yoktur. Yine şehadet ederim ki, Muhammed Allah'ın kulu ve Rasûlüdür.
"Ey iman edenler! Âllah'tan nasıl korkmak gerekirse öyle korkun ve siz ancak müslümanlar olarak ölünüz."(Al-i İmran; 103)
"Ey insanlar! Sizi tek bir candan yaratan ve ondan da eşini var eden, her ikisinden birçok erkek ve kadın türeten Rabbinizden korkun. Kendisi adına birbirinizden dileklerde bulunduğunuz Allah'tan ve akrabalık bağlarını kesmekten de sakının. Şüphesiz Allah üzerinizde tam bir gözetleyicidir."(Nisâ;1),
"Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve dosdoğru söz söyleyin. O da amellerinizi lehinize olmak üzere düzeltsin, günahlarınızı da mağfiret etsin. Kim Allah'a ve Rasûlüne itaat ederse büyük bir kurtuluşla kurtulmuş olur."(Ahzâb;70-71)
Bundan sonra,
Şüphesiz sözlerin en güzeli Allah’ın Kelam’ı, yolların en hayırlısı Muhammed Sallallahu aleyhi ve sellem’in yoludur. İşlerin en kötüsü sonradan çıkarılanlarıdır. Her sonradan çıkarılan şey bid’attir ve her bid’at sapıklıktır. Her sapıklık ta ateştedir.
Allah Azze ve Celle buyuruyor ki; “Siz Rabbiniz tarafından vahyedilene uyun, O’ndan başka dostlar aramayın.”(A’raf 3)
“Bir şeyde ihtilafa düşerseniz, eğer Allah’a ve ahiret gününe iman ediyorsanız onu Allah’a (Kitabına) ve Rasulüne (sünnetine) döndürün”(Nisa 59)
“İnsanlardan bazıları Allah'tan başkasını Allah'a denk tanrılar edinir de onları Allah'ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah'a olan sevgileri ise (onlarınkinden) çok daha fazladır. Keşke zalimler azabı gördükleri zaman (anlayacakları gibi) bütün kuvvetin Allah'a ait olduğunu ve Allah'ın azabının çok şiddetli olduğunu önceden anlayabilselerdi. İşte o zaman (görecekler ki) kendilerine uyulup arkalarından gidilenler, uyanlardan hızla uzaklaşırlar ve (o anda her iki taraf da) azabı görmüş, nihayet aralarındaki bağlar kopup parçalanmıştır. (Kötülere) uyanlar şöyle derler: Ah, keşke bir daha dünyaya geri gitmemiz mümkün olsaydı da, şimdi onların bizden uzaklaştıkları gibi biz de onlardan uzaklaşsaydık! Böylece Allah onlara, işlerini, pişmanlık ve üzüntü kaynağı olarak gösterir ve onlar artık ateşten çıkamazlar.”(Bakara 165-167)
“Onlara: Allah'ın indirdiğine uyun, denildiği zaman onlar, "Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız" dediler. Ya ataları bir şey anlamamış, doğruyu da bulamamış idiyseler? (Hidayet çağrısına kulak vermeyen) kâfirlerin durumu, sadece çobanın bağırıp çağırmasını işiten hayvanların durumuna benzer. Çünkü onlar sağırlar, dilsizler ve körlerdir. Bu sebeple düşünmezler.”(Bakara 170-171)
Maalesef Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in en çok sakındırdığı şeylerden olan bidatler hayat tarzı haline gelmiştir. Huzeyfe r.a. der ki; “İnsanlar hakkında en çok iki şeyden korkarım; gördüklerini bildiklerine tercih etmeleri ve farkında olmadan sapıklığa düşmeleri.” Süfyan es Sevrî der ki; “işte bu, bidatçinin durumudur.”[1]
İnsanların gördüklerini bildiklerine tercih etmesi şöyle olur; kişi hayırlı kimseler olduğunu umduğu kişilerin arasına katılır, onlarda gördüğü bazı yanlışları sırf onlara olan hüsnü zannından dolayı doğru kabul etmeye başlar. Nitekim İbni Mesud r.a.’den gelen bir rivayet şu şekildedir;
“Başınızda bir takım emîrler olacak, şu kadar sünneti terk edeceklerdir. Siz de bu sünnetleri terk ettiğiniz zaman bu defa emirler şu kadar daha terk edecekler. Siz de onlara uyup sünnetleri terk ettiğinizde en büyük belayı başınıza getireceklerdir.”[2]
Yine Huzeyfe r.a. der ki; “Canımı elinde tutan Allah’a yemin olsun ki öyle bidatler ortaya çıkacak, onlardan biri terk edildiği zaman; “sünnet terk edildi” diyecekler.”[3]
Hasen el Basri r.a. şöyle diyordu; “Allah’a yemin olsun sünnetleriniz haddi aşanla, haktan uzak kalan arasında kalmıştır. O sünnetlere uymada sabrediniz. Zira sünnet ehli eskiden insanların en azı idiler, gelecekte de insanların en azı olacaklardır. Sünnet ehli; ne haddi aşanlarla azgınlıklarına gider, ne de bidatçilerle bidatlerine… Bilakis onlar; Rablerine kavuşuncaya kadar sünnete uymada sabreden kimselerdir. O halde inşallah siz de böyle olunuz.”[4]
Rasulullah sallallahu aleyhi ve selem, amelde ölçülü olmayı emretmiş, bunun dışına çıkmayı sünnete muhalefet olarak nitelemiştir;
Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in zevce-i pâklerinin hâne-i saâdetlerine bir gurub erkek gelerek Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın (evdeki) ibadetinden sordular. Kendilerine sordukları husus açıklanınca sanki bunu az bularak:
"Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) kim, biz kimiz? Allah O'nun geçmiş ve gelecek bütün günahlarını affetmiştir (bu sebeple O'na az ibadet de yeter) dediler. İçlerinden biri:
"Ben artık hayatım boyunca her gece namaz kılacağım" dedi. İkincisi:
"Ben de hayatımca hep oruç tutacağım, hiç bir gün terk etmeyeceğim" dedi. Üçüncüsü de:
"Kadınları ebediyen terk edip, onlara hiç temas etmeyeceğim" dedi. (Bilâhere durumdan haberdar olan) Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) onları bularak:
"Sizler böyle böyle söylemişsiniz. Halbuki Allah'a yemin olsun Allah'tan en çok korkanınız ve yasaklarından en ziyade kaçınanınız benim. Fakat buna rağmen, bazan oruç tutar, bazan yerim: namaz kılarım, uyurum da; kadınlarla beraber de olurum. (Benim sünnetim budur), kim sünnetimi beğenmezse benden değildir" buyurdu.[5]
Aişe (radıyallahu anhâ) şunu anlatır: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in bir hasırı vardı, geceleri perde yapıp gerisinde namaz kılardı, gündüzleri de yayıp üzerine otururdu. Halk da Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın yanına gelip aynen onun gibi namaz kılmaya başladılar. Sayı gittikçe arttı. Bunun üzerine Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) onlara yönelerek şunu söyledi:
"Ey insanlar, takat getireceğiniz işleri yapın. Zira siz usanmadıkça Allah da sevap yazmaktan usanmaz. Allah'a en hoş gelen amel, az da olsa devamlı olanıdır." Ravi der ki: Muhammed (aleyhissalâtu vesselâm)'in ailesi bir iş yapınca onu sâbit kılardı (artık terk etmez devamlı yapardı).[6]
Enes (radıyallahu anh) buyurdu ki: "Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) mescide girmişti ki, iki direk arasına gerilmiş bir ip gördü. "Bu da ne?" diye sordu. Bu, Zeyneb (radıyallahu anh)'in ipidir, namaz kılarken uykusu gelince buna takılıyor (ip onun düşmesini önlüyor)" dediler. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm):
"Hayır (olmaz öyle şey) çözün ipi. Şevkiniz varken namaz kılın, uykunuz gelince de yatın" emretti.[7]
Hiç kimse Allah ve rasulünün koyduğu ölçülerden daha güzelini ortaya koyamaz. Akidede, İlimde, ahkamda, ibadette ve ahlakta böyle olduğu gibi nefislerin tezkiyesinde de durum böyledir. Lakin tasavvufçular sünnetin dışında bir takım metotlar uygulamaya koyarak Ehli sünnet yolundan uzaklaşmışlardır. Dr. Ömer Ferruh diyor ki; “Sufilik zühd ve vera hareketi olarak başladı, sonra ibadette aşırılık nizamı olarak gelişti. Daha sonra ilk mecrasından uzak olarak aklî ve nefsî yönelişte karar kıldı. Pek çok yönden sınırı aşarak İslam’dan uzaklaştı.”[8]
Bu sapmalardan bazısını bana çeşitli zamanlarda sorulan sorulardan ve çeşitli kaynaklardan derleyerek açıklamalarını bu kitapta nakletmeye çalıştım. Aziz ve Celil olan Rabbimden bu eseri hidayete vesile kılmasını dilerim. Muvaffakiyet Allah’tandır.
Ebu Muaz Seyfullah Erdoğmuş Çubukâbâd/ANKARA 03.01.2005

Tasavvuf kelimesinin kökeni nedir?
Sufiler, zahidler cümlesindendir. Ancak sufiler bazı haller, sıfatlar ve isimlerle zahidlerden ayrılırlar. Onları ayrıca anlatmamız gerekiyor.
Tasavvuf başlangıçta tamamen bir zühd yolu idi. Sonra ona intisab edenler sema ve raksa ruhsat verdiler. Ahireti isteyen halk, gösterdikleri zühd sayesinde onlara katıldı, dünyayı isteyenler ise onların yanındaki rahat ve oyunlar için onlara katıldı.
Bu topluluğun yolunun açığa çıkarılması gerekir. Bu da ancak bu yolun aslının ve dallarının açığa çıkması ile olur.
Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem zamanında insanlar imana ve İslam’a nisbet edilerek “mümin” ve “Müslüman” denilirdi. Sonra zahid ve abid isimleri çıktı. Sonra da dünyadan alakayı kesip zühd ve ibadete bağlanan gruplar yayıldı. İbadete yönelip kendilerine has bir yol edindiler, onunla ahlaklandılar. Böylece Sufiyye diye isim aldılar.
Bazıları sufiyye ismini Ashabı Suffe’ye nisbet ettiler. Bu yanlıştır. Zira böyle olsaydı “Suffiyyun” denilmesi gerekirdi.
Bazıları sufiyye kelimesinin baklagillerden olan “Sufanet” kelimesinden geldiğini söyledi. Çünkü bitkilerle yetiniyorlardı. Bu da aynı şekilde yanlıştır. Zira ona nisbet edildiği takdirde “Sufani” demek gerekirdi.
Diğer bazıları, ense saçı manasına gelen “sufa” kelimesinden geldiğini söyledi. Zira sufiler süse önem vermeyerek saçlarını uzatır, halktan bununla ayrılırlardı.
Diğer bazıları da yün manasına gelen “suf” kelimesine nisbet ettiler. Bu muhtemeldir.[1]
Bu isim hicri 200 senesinden önce çıkmıştır. İlk çıktığında bu yolun evvelkileri ondan bahsettiler, sıfatlarını belirttiler, hasılı tasavvuf onlara göre nefisle mücadeleden, nefsin huylarıyla mücahede edip kötü huylardan arınmaktan ibaretti. Dünyada övgü, ahirette sevap kazandıran güzel ahlaka ulaşmaktır.
Onların evvelkilerine şeytan çeşitli hileler yaptı, sonra gelenlere de ayrı hileler yaptı. Her asır geçtikçe de oyunları derinleşiyordu. Ta ki sonrakileri tamamen saptırdı.
Onun hilesinin aslı onları ilimden yüz çevirtip maksadın amel olduğunu zannettirmektir. Onların yanında ilmin ışığı sönünce karanlıkta işleri karıştırdılar. Onlardan bazıları gayenin dünyayı tamamen terk etmek olduğunu zannettiler ve bedenleri için yararlı şeyleri terk ettiler. Malı akreplere benzettiler. Onun, insanların ıslahı için yaratıldığını unuttular. Nefislerine öyle işkenceler yaptılar ki, kimisi yatmıyor ve uyumuyordu.
Onların niyetleri güzel olmasına rağmen doğru yolda değildirler.[2]
Kimisi de bilmedikleri uydurma hadislerle amel ettiler. Sonra açlık, fakirlik, vesveseler, hayaller hakkında konuşup, Haris el Muhasibi gibi bunları tasnif edenler geldi.
Sonra başkaları geldi ve tasavvuf mezhebini arındırdılar. Onu özel sıfatlarla diğer ilimlerden ayırdılar. Yamalı elbise giyme, sema, vecd, raks, alkış gibi özelliklerle ayrıldılar, taharet ve temizliğe fazla önem verdiler.
Durumlar değişmeye devam etti. Şeyhler konumlarını daha da sağlamlaştırdılar. Vakıalarını anlattılar. Bazıları alimlerle ittifak edip içinde bulundukları durumu ilimleştirdiler ve buna batın ilmi adını verdiler. Şeriat ilimlerine de zahir ilmi dediler.
Açlık bazılarını bozuk hayallere sevk etti. İlahi aşkı iddia ettiler. Sanki güzel suretli bir şahsı hayal edip ona aşık oldular. Bunlar küfür ile bidat arasındadırlar.
Sonra bu yoldakiler şubelere ayrıldılar, itikadları bozuldu. Kimisi hulul, kimisi ittihad iddia etti.
Şeytan onları bidat yollarında öyle saptırdı ki, onlar artık kendilerine yeni sünnetler, adetler edindiler. Ebu Abdurrahman es Sülemi geldi, onların bu adetlerini kitaplaştırdı ve “Kitabus Sünen” adıyla telif etti. Hakaikut Tefsir[3] adlı tefsirinde Mezheplerine uydurmak için ilim usullerine dayanmayan acayip şeyler zikretti. Şaşırtıcı olan şu ki, yemekteki takvalarına bir bakın, bir de Kur’an hakkındaki görüşlerine!..[4]
SUFİLERİN SAPMIŞ TASNİFLERİ VE SAPIK TE’LİFLERİ

Ebu Nasr es Serrac bir kitap te’lif etti ve adını “Lum’as Sufiyye” koydu ve onda çirkin itikad ve rezil sözler zikretti.

Ebu Talib el Mekki onlar için “Kutul Kulub” adlı eserini te’lif etti ve onda batıl hadisler zikretti. Onun zikrettiği gece ve gündüz namazları bir asla dayanmaz. Kitabın başka yerlerinde de bozuk itikadlar zikretti. Onun; “bazı keşif sahipleri dedi ki..” sözü merdud ve boş bir sözdür. Yine orada bazı sufilerden naklen; Allah’ın dünyada bazı velilere tecelli edeceğini yazdı..!

Ebu Tahir Muhammed Bin Allaf dedi ki; Ebu Talib el Mekki, keşfi nassın önünde gören Ebul Hasen Bin Salim’in vefatıntan sonra Basra’ya geldi, onun sözlerini nakletti. Bağdat’a gelince insanlar onun vaaz meclisinde toplandılar. Saçmalamaya başladı ve şu sözü hafızalarda kaldı; “Mahluka Halık’tan daha zararlı bir şey yoktur.” Bunun üzerine insanlar ondan uzaklaştı ve terk ettiler. Bundan sonra halka konuşmaktan çekindi.

El Hatib dedi ki; “Ebu Talib el Mekki sufilerin dili üzere Kutul Kulub ismini verdiği bir kitap tasnif etti. Onda çirkin ve caiz olmayan şeyler zikretti.”

Ebu Nuaym el İsbehani geldi ve onlar için Hilye adlı kitabını tasnif etti. Tasavvuf sınırları içinde çirkin şeyler zikretti. Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali r.anhum ve bir çok sahabeyi sufilerden saymaktan çekinmedi! Onlardan garip şeyler nakletti. Kadı Şüreyh, Hasen el Basri, Süfyan es Servi ve Ahmed Bin Hanbel’i de onlardan saydı!!

Bunun gibi es Sülemi de Tabakatus Sufiye’de Fudayl, İbrahim Bin Edhem ve Maruf el Kerhi’yi de sufilerden saydı. Şüphesiz onlar sufi değil, zahid idiler!

Tasavvuf bilinen bir mezheptir. Zühd’den daha aşırıdır. Aralarındaki fark ise, zühd’ü kimsenin eleştirmemesi, tasavvufun ise kötülenmiş olmasıdır.

Sonra onlar için Abdulkerim Bin Hevazin el Kuşeyri, “er Risale” adlı eserini tasnif etti ve orada acayip sözler etti. Fena, baka, kabz, bast, vakt, hal, vecd, vucud, cem, tefrika, sahv, sekr, zevk, şürb, mahv, isbat, tecelli, muhadara, mükaşefe, levaih, tavali, levami, telvin, temkin, şeriat, hakikat ve başka şeyler hakkında sahabenin tanımadığı karışık şeyler zikretti ki, bunlar birden fazla anlama çekilebilecek şeylerdir. Onun tefsiri, risalesinden daha acaiptir!

Muhammed Bin Tahir el Mukaddesi geldi ve onlara “Safvetut Tasavvuf”[5] adlı eseri tasnif etti. Onda akıl sahiplerinin söylemeye utanacağı şeyler anlattı.

Ebul Fadl Bin Nasr el Hafız dedi ki; “İbni Tahir ibahiye mezhebini tutmuştu. Tüyü çıkmamış gence bakmanın cevazına dair bir kitap yazdı. O kitabında Yahya Bin Main’den şöyle bir hikaye anlatır; “Mısır’da güzel bir cariye gördüm. Allah ona salat etsin.” Dedi. “sen ona salat mı ediyorsun?” denildi. O da; “Allah ona ve her güzele salat etsin” dedi.

İbni Nasır der ki; “İbni Tahir kendisiyle delil getirilecek güvenilir biri değildir.”

Sonra Ebu Hamid el Gazali geldi ve “İhya”[6] kitabını Sufi mezhebi üzere tasnif etti. Batıl olduğunu bilmeden uydurma hadislerle onu doldurdu. Mükaşefe ilminden konuştu ve fıkıh kanunlarının dışına çıktı. İbrahim A.s.’ın gördüğü yıldız, güneş ve ayın, bilinen güneş, yıldız ve ay olmadığını, aksine onların Allah’ı gizleyen nurlar olduklarını söyledi. Bu sözler, Batınilerin sözlerine ne kadar da benziyor!

“el Mufassah Bil Ahval” adlı kitabında der ki; “Sufiler uyanık iken meleklerin ve peygamberlerin ruhlarını müşahede ederler, onlardan sesler işitir ve bazı faydalar iktibas ederler. Sonra hal, müşahededen hakkında konuşmaya takat yetmeyen derecelere çıkar.”

Bu kimselerin böyle eserler tasnif etmeleri sünnet bilgilerinin azlığından, İslam’ı ve hadisleri bilmemeleri ve bu yoldakilerin hoş gördüklerine yönelmeleri sebebiyledir. Onları hoş gördüler, çünkü zühdün övülmesi, nefislerinde yer etti. Bunların halinden güzel bir hal, sözlerinden ince bir söz görmediler. Selefi Salihinin yaşantısında bir çeşit sertlik vardı.[7] Sonra insanlar onlara daha çok meylettiler. Zira dış görünüşlerinde temizlik ve ibadet, iç görünüşlerinde ise rahatlık ve musiki vardı. Nefis ise tabiaten böyle şeylere meyleder.

İlk sufiler yöneticilerden nefret ederlerken, onların ayrılmaz dostları haline geldiler. Bunların tasnif ettikleri kitapların hiçbir asli dayanağı yoktur. Onlar ancak birbirlerinden kaptıkları vakıatlardır. Bunları bir araya getirip bâtın ilmi diye isimlendirdiler.

İshak Bin Rahuye dedi ki; Ahmed Bin Hanbel’e vesvese ve hatırat hakkında soruldu. Dedi ki; “Sahabe ve tabiin bu konuda konuşmadılar.”

Ahmed Bin Hanbel, Haris el Muhasibi’nin sözlerini işitince arkadaşına dedi ki; “Onlarla oturmanı uygun görmüyorum”

Said Bin Amr el Berzai der ki; “Ebu Zür’a’ya, Haris el Muhasibi ve kitapları soruldu. Dedi ki; “Seni bu kitaplardan sakındırırım. Bu kitaplar bidat ve sapıklık kitaplarıdır. Sana sünnetler gereklidir. Onlarda bu kitaplara ihtiyaç hissetmeyeceğin şeyler bulursun.” Ona denildi ki;

“Ama bu kitaplarda ibret vardır.” Dedi ki;

“Allah Azze ve Celle’nin Kitabında ibret bulmayana bu kitaplarda ibret yoktur. Size hiç Malik Bin Enes’in Süfyan es Sevri’nin Evzai ve diğer imamların vesvese ve hatarat üzere kitaplar derledikleri ulaştı mı? Bunlar ilim ehline muhalefettir. Bazen bize Haris el Muhasibi, bazen Abdurrahim ed Deybuli, bazen Hatem el Asam, bazen Şakik ile gelirler. İnsanlar bidatlere ne kadar hızlı dalıyorlar?!”[8]

Ebu Bekr el Hallal Kitabus Sünne’de Ahmed Bin Hanbel’den nakleder; “Haris el Muhasibi’den sakının, zira o belanın başıdır. – yani Cehm’in sözleri konusunda – onun meclisine katılan falan ve filandır. Onları Cehm’in görüşlerine sevk ediyor ve kelam ashabının sözlerini naklediyor. Haris bağlı aslan gibidir. Bir de onu insanlar üzerine salınınca seyret!”
SUFİLERİN İLKLERİ KİTAP VE SÜNNET’İN ESAS OLDUĞUNU SÖYLERLERDİ;
Şeyhlerinin sözlerinden bu sabit olmuştur. Fakat ilimden uzak kaldıkları için bazılarından hatalar sadır olmuştur. Eğer gerçekten onlardan bu yanlışlar sadır olmuşsa, bunların reddedilmesi gerekir. Hak hususunda sevdiğini kayırma yoktur.[9] Eğer onlar böyle bir şey söylemedilerse böyle şeylerden, böyle şahıs ve mezheplerden sakındırırız.
Sufilere benzeyenlere gelince, bunlar onlardan değildir. Hataları çoktur. Onların bize ulaşan yanlışlarını zikredeceğiz. Allah biliyor ki, maksadımız şeriatın o sözlerden uzak olduğunu ispat etmek ve İslam’a bidatlerin girmesine mani olmaktır. Bu bidatleri dile getiren veya yapan bize gerekmez. Biz ancak ilim emanetini eda ediyoruz. Alimler de arkadaşlarının hatalarını, hakkın ortaya çıkması için beyan etmektedirler. Yoksa maksadımız yanlış yapanların kusurlarını sayıp dökmek değildir.
Hiçbir cahilin; “Teberrük ettiğimiz bu zahidi nasıl olur da eleştirir?” gibi sözlerine itibar edecek değiliz. Çünkü asıl itaat, şeriatın getirdiği şeylere boyun eğmektir, şahıslara değil! Kişi, velilerden ve cennet ehlinden olabilir. Aynı zamanda hataları da olabilir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem dışında kimse masum değildir. Bir kimsenin hatasını beyan etmek, onun değerini alçaltmaz.
Bil ki, kim bir şahsın büyüklüğüne bakar da, ondan sadır olan şeylere delil ile bakmaz ise, Mesih a.s.’ın elinde zuhur eden harikalara bakıp, İsa a.s.’a bakmayarak ona uluhiyet isnad eden edenlerin durumuna benzer. Eğer onun haline baksa ve yemek yemeden ayakta duramadığını görseydi, ona hakkı olanı takdir eder, onun ilah olduğunu iddia etmeye kalkmazdı.”[10]
Şeyh Hasen el Benna rahimehullah, tasavvufun kalp hükümleriyle ilgili bir ilim olduğunu, nefsin temizliği için bir metot olduğunu iddia ediyor. Halbuki, o, İslami süluk kaidelerinin ve faziletli ahlakın, Kitap ve Sünnet kaynaklarından çıkarılacağını biliyordu. “Onun manası takvadır. Istılah olarak inkar edilemez ve aslını inkarda da fayda yoktur. Öyleyse, ilimlerden bir ilim üzere ıtlak edilen, mübah bir isim olarak, üzerinde ilim oluşana kadar inkarı da faydasızdır”.[11]
Şayet bu iddia Allah hakkında ilimsiz bir söz olup, hidayet ve nurlu kitabı yoksa, nasıl olur da delil ile çelişir?
1- Arap lugatinde tasavvuf kelimesi, takva manasını karşılamaz. O ancak temizlik ve tezkiye olarak bilinir. Yani yetişmek ve temizlik. Bu, Arapların; “tohum gelişti” sözünden alınmadır. Bu kelime Allah’ın Kitabında ve Rasulün sünnetinde “nefislerin temizliği, çirkinliklerinden arındırılması” manasını gösterir.
O zaman tasavvuf kelimesi, takva ve tezkiye manasında kullanılırsa, bu sahiplerine reddedilir. Zira bu iştikak lugat kaidelerine uymaz. Kelime Arap lugatine bu mefhum ile girmiştir.
Sufilerin bu ıstılahı açıklama konusunda kendi aralarındaki çelişkileri bunu destekler. Gülabadi (Kelabazi) diyor ki;
“Sufiler niçin sufiyye diye isimlendirildi? Bir grup dedi ki; “onlar ancak sırlarının safası sebebiyle sufiyye diye isimlendirildi.”
Bişr Bin Haris dedi ki; “Sufi kalbini Allah için saf edendir.”
Bazıları dedi ki; “Sufi, Allah için muamelesini saflaştırandır. Allah da onu keramet ile saflaştırır”
Bir grup dedi ki; “sufiler Allah huzurunda ilk safı tutacağı için böyle isimlendirildi. Kalplerinde yönelişleri Allah’adır ve O’nun katında sırlara vakıf olurlar.”
Bir grup; “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem zamanındaki Suffe ehlinin vasıflarına yakın oldukları için sufiyye diye isimlendirildiler.” Dedi
Diğer bir grup; “yün(suf) giydikleri için bu ismi aldılar” dedi.[12]
Kendi aralarında bu kavilleri uzlaştırmak için çok uğraştılar. Sonunda Allah bu sufinin dilinden hakkı izhar etti; dedi ki, “Şayet suf(yün) kelimesinden alınmışsa, lafız düzgündür, lugatte sahih bir ibaredir.”[13]
İbnül Cevzi diyor ki; “Sufi kelimesinin Ehli Suffe’ye nisbeti yanlıştır. Zira öyle olsaydı; “suffi” demek gerekirdi.”[14]
Sufiler ve başkaları bu lafzın suf’tan geldiğini itiraf ettiler. Bu vaki olan bir gerçektir. Sufiler zühdlerine ve giyimde bakımsızlıklarına işaret olarak suf(yün) giymekle meşhur olmuşlardır. Kelimenin türetilişi de sahihtir. Sufiyye, suf’a nispet edilmiştir. Bu, onların imamlarından Sühreverdi’nin de[15] güzel gördüğü, İbnul Cevzi’nin “diğerleri de dedi ki; “bilakis o suf’a nisbettir, bu muhtemeldir.”[16] Derken işaret ettiği kavildir.
Bu kavil, Şeyhul İslam İbni Teymiye’nin de tercihidir.[17] Aynı şekilde İbni Haldun şöyle der; “İştikak olarak söylenirse onun suf’tan geldiği ortaya çıkmıştır. Onlar yün(suf) giymekle, insanların övünç elbiseleri giymelerine tepki olarak yün elbiseyle özelleştiler.”[18]
2- Az önce geçen kavlin sıhhatinde cedel farz etseydik, takva ve tezkiye kelimelerini, tasavvuf kelimesiyle değiştirirdik. Bu ihtilaf, Kur’ani ıstılahları terk olur. Hayırlı olanın yerine daha düşük olanı koymak olur. Bizim takva ve tezkiye lafızlarında ısrar etmemizin nedeni, naslara harfiyen sarılmak, onun sınırlarında durmak içindir. Ancak iş, zıddına dönmüştür.
3- şüphesiz nefis tezkiyesi, onun çirkinliklerinden arındırılması, kirlerinden tasfiye edilmesi, Salih ve güzel ahlak olarak isimlendirilmiş, Rasullerin fetretinden sonra Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in gönderildiği önemli meselelerden biridir.
Allah Teala buyurur ki; “O'dur ki ümmiler içinde, kendilerinden olan ve onlara Allah'ın âyetlerini okuyan, onları temizleyen, onlara kitap ve hikmeti öğreten bir Peygamber gönderdi. Oysa onlar, önceden apaçık bir sapıklık içinde idiler.”(Cuma 2)
Gaye belirlenmiş, vesile de unutulmamıştır. Nitekim Allah vesileleri koymuş, Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem bu gayeye ulaştıracak vesileleri açıklamıştır.
Şeyh Said Havva rahimehullah’a gelince; İslam’ı taksim ederken akaid ve fıkhi hükümlerden sonra tasavvufu zikretmiştir. Bunun üzerine Himalaya dağlarından büyük evhamlar kurmuştur. Lakin o hayzuran sopalarından daha yüksektir. İşte bu hak ile konuşma ve halleri ayırıcı hitaptır.
1- Tasavvuf, akaid ve fıkhi hükümlerin tamamlayıcısıdır iddiası; der ki; “Tasavvuf ilmi, akaidi hakikate ulaştırma yönüyle tamamlar.”[19] Ve der ki; “Bu meselelerde fıkıh ilmini tamamlayan hangisidir? Şüphesiz o tasavvuf ilmidir.”[20]
2- Tasavvuf akaidin ve şer’i hükümlere alışkanlığın kazanıldığı ortamdır iddiası; der ki; “İslami akaidin zevk edilmesi ve şer’i hükümlerin ikame edilmesi tasavvuf ilmi ile olur.”[21]
Hayalini kurduğu bu anlayışlardan delil getirerek diyor ki; “Şu an bir tevhid kitabını veya bir fıkıh kitabını aç, onda kalp hükümleri ve ilimlerine işaret bulamazsın. Tevhid kitapları, aklı akaid konusunda hatalardan , fıkıh kitapları da ameli hatalardan korur. Lakin bu kitaplarda kalp, nefis ve şuur hakkında tafsilat bulunmaz. Bu yalnız başına bu ilimlerden ayrı olarak tamamlayıcı bir ilimdir. Nitekim bu ilim tasavvuf ilmi veya Allah’a doğru süluk ilmi diye isimlendirilip ıstılah olmuştur.
Sonra bir akaid kitabı veya fıkıh kitabı aç, hayatın edepleri ve muameleleri konusunu bulmakta zorlanmazsın. Bu, şunu gösteriyor; burada ilimlerden biri ile doldurulması gereken boşluk vardır. Fıkıh ve akaid ilmi binasını tamamlayan bir ilim onu doldurmalıdır ki, biz bu boşluğu kapatan ilmi, tasavvuf kitaplarında buluruz.
Akaid kitaplarından her bir bölümde tasavvuf bölümlerinden birinin onu tamamladığını görürsün. Yine fıkıh bölümlerinden her bir bölümü tasavvuf ve süluk bölümlerinin tamamladığını görürsün.”[22]
Bu tasavvur, yeni bir mezhep tutmayı gerektirir ve Kitap ve sünnetten yüz çevirmek demektir. Hem de insanların çoğunun fıkıhta, tedvin edilmiş dört mezhebe bağlanmaktan vazgeçemediği bir zamanda!
Şüphesiz akide ve fıkıh kitapları ihlasa ve takvaya işaret eder. Zira o, önünde ilmi tenkidin duramayacağı bu esas üzerine kurulmuştur.
Başında ve sonunda deriz ki; şu an Allah’ın Kitabının tefsirini aç, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sabit hadislerini toplayan bir kitap aç, şüphesiz orada kalp hükümlerine ve ilimlerine işaret ve geniş açıklamalar bulacaksın.
Nitekim Allah bize iki vahyini; Kitap ve Sünnet’i koruyacağını garanti etmiştir. Başka kitapları ise koruyacağını garanti etmemiştir! Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem; “Bugün sizlere, onlara sarıldığınız takdirde sapıtmayacağınız iki şey bırakıyorum; Allah’ın Kitabı ve Sünnetim”[23]
Bu tasavvura göre, tasavvufun akaid ve şer’i ahkam dışında müstakil bir ilim olduğunu kabul etmemiz gerekir. Bilinmektedir ki, takva, akaid ve şer’i ahkamı kamil olarak tatbik etmenin bir semeresidir. İbadeti, gayesini ve semeresini ayrı tutmamız caiz olmaz. Bilakis Allah, ibadet ile sonucunu daima birbirine bağlamıştır; “Ey İsrailoğulları, size verdiğim nimetimi hatırlayın, bana verdiğiniz sözü tutun ki, ben de size verdiğim sözü tutayım ve sadece benden korkun!”(Bakara 40)
Bilindi ki; ibadetin gayesi tamamen takvadır. İnsan, Kitap ve Sünnet ışığında şer’i delillerle kayıtlı ibadetler olmadan takvalı olamaz. Kim bundan yüz çevirirse, suyu elleriyle tutup ağzına ulaştırmaya çalışan gibidir. Onun ulaştırabildiği nedir?
Bunu böylece anladıysak, Allah’ın bu dini, yol ve metot olarak tamamladığına iman etmemiz gerekir. Zira gayeyi belirlemiş, vesileyi de eksik bırakmamıştır. Bunu Kitabında beyan etmiştir; “Bugün dininizi kemale erdirdim, size nimetimi tamamladım. Size din olarak İslâm'ı beğendim.”(Maide 3)
Bu delili düşün ve “İslam terbiye hususunda eksik kalmıştır” diyenin sözlerini hatırla. İslam tamamen terbiyedir. Sufilerin tecrübelerinden istifadeye ihtiyaç yoktur.
Said Havva merhum diyor ki; “Sufilerin tecrübelerinden istifade etmeden, hayat yolunda, asrın şartlarında nefsin pek çok hastalığını tedaviye güç yetiremeyiz.”[24]
Yine der ki; “Çok tecrübe ettim, çok gördüm, nefiste kemali, sülukta ihsanı, muamelede gücü ancak sufilerin safi terbiyesinde buldum. Böylece beşeri nefsin anahtarları ancak usul ve kaideler olarak bu terbiyededir. Zira sufiler Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in nefis terbiyesine varis olanlardır. Bunda ihtisas etmişler, başkalarının bilemeyeceği şekilde bu işi bilmişler, her asırda tecrübelerini sergilemişlerdir. Neden insan onlardan almaz, nefsini nebevi halden neden uzak bırakır? Sufiler beşeri nefisleri koruyan ilme sahip olmuşlardır.”[25]
Şüphesiz sufilerin tecrübeleri eksiktir. Zira onlar beşeri tecrübelerdir. Her ademoğlu hata edicidir. Allah, peygamberler dışında hiçbir beşere ismet garanti etmemiştir. Bunun için, kalp, nefis, tecrübe için terbiye işi terk edilmemiştir. Bilakis insan hayatında doğumundan ölümüne kadar büyük küçük her şeyi kapsayan metot konulmuştur. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem hidayet eden sünnetlere tıpatıp uymayı emretmiştir. Allah Azze ve Celle buyuruyor ki;
“Sonra (Ey Muhammed) seni din hususunda apaçık bir şeriat sahibi kıldık. Sen ona uy, bilmeyenlerin hevâ ve heveslerine uyma”(Casiye 18)
Sonra bu metotlar tasavvuf ismi altında derç edilmiş, sınırsız belası, korkunç şerri onun altında gizlenmiştir. Şayet tasavvufu asırlarca birikmiş şaibelerden ayıklasak, bulanıklıktan tasfiye etsek, geriye bir şey kalmaz. Allah’ın Kitabı ve Rasulü’nün Sünneti, bizimle tasavvufta ısrar edenler arasında hükümdür. O’na azı dişleriyle ısırırcasına sıkı sarılmak icap eder.
Said Havva diyor ki; “Ben şeyhleri ve halkaları olan selefi tasavvuf çeşidi bulmakta azimliyim. İlim ve zikir halkaları olan…önümde bu yoldan başkası yoktur.”[26]
Ta ki selefi olduğu iddia edilen bu tasavvuf, müridleri için sabit olsun. Şu sözleri ile Şeyhul İslam rahimehullah’ın tasavvufu yücelttiğini iddia ediyor; “İbni Teymiye’nin Fetava’sını iki cildi; on ve on birinci ciltleri tasavvuf ismini taşır. Bunu kimse inkar edemez.” O bilmiyor mu ki, bu unvanları koyan İbni Teymiye değildir. İbni Teymiye r.a.’in koyduğunu farz etsek bile bu iki cilt tasavvufu övmüyor, bilakis kötülüyor, hatalarını beyan ediyor.[27] (Suleym Bin Iyd el Hilali; Peygamberlerin Nefis Tezkiyesi- bizim tercememizden naklen)
[1] Doğrusu budur. İnşallah ileride izahı gelecek.
[2] Nice hayır dileyip de ulaşamayan vardır. Hayrın tümü ittiba’da, şerrin tümü bidat çıkarmadadır.
[3] Zehebi, Siyeri A’lamin Nübela’da(17/252) diyor ki; “Hakaik tefsirinde asılsız şeyler doludur. İmamlardan bazıları onu Batıni zındıklardan, bazıları irfan ve haikat ehlinden saydı. Sapıklıktan ve heva ile söz söylemekten Allah’a sığınırız. Şüphesiz hayrın tümü sünnete uymak, sahabe ve tabiinin yoluna sarılmaktır.
[4] Yani yeme içmede öncekileri gibi haramdan sakındılar, lakin Kur’an hakkında vesvese ve hatıralarla konuşarak israf ettiler. Lakin sonrakiler iki işte de israf ettiler. Ta ki fakih Ebu İshak Şirazi şöyle dedi;
Tasavvuf topluluğunu en şerli topluluk gördüm
Hululü kaldır ve onlara de ki;
Allah’a aşık olduğunuzda O mu dedi;
“Hayvanlar gibi yeyin ve benim için raksedin”
[5] İbnul Cevzi el Muntazam(9/178)’de der ki; “Safvetut Tasavvuf diye bir kitap tasnif etti. Onu görenler güler, Sufi mezhebine delil olarak getirdiği uygunsuz şeylere şaşırır.” Sıbt İbnül Cevzi bu sözleri Miratuz Zaman’da(8/30) almıştır.
[6] Şeyh Said Havva merhum, o kitabı nefislerin tezkiyesine esas kaynak tutmuş, “el Mustahlas Fi Tezkiyetul Enfus”’te onu ihtisar etmiş, takdim ve tehir yapmış, süslemiş ve değiştirmiştir. Değişen şey sadece, yeme biçimidir(!)
[7] Bunun için bazıları “Selefin yolu, ruhları kuru olanları terbiye içindir.” Diye iddia ederler. Bu söz iki şık sebebiyle bilgisizlik ve dalalettir; Bilgisizliğe gelince, terbiyeyi nefis tezkiyesi manasında nakledenin bilgisizliğidir. Nefislerin tezkiyesi, onu kirlerinden temizlemek, kinlerinden arındırmak, hak üzere kaim kılmak demektir. O bir temizleme ameliyesidir. Bir çeşit sertlik olmadan temizleme olur mu? Sufilerin inceliğine gelince, kurt kalplerine koyun postu geçirmelerindendir. İbnul Kayyım el Cevziyye’nin “İctimaul Cuyuşil İslamiye”(s.39-40)’da dediği gibi; “Allah Teala’nın Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ile gönderdiği nura yarasa gözüyle yönelen ondan kaçar. Nerdeyse onun nuru gözünü alacaktır. Görebilmek için karanlıklara kaçar. O, şöyle denilene layıktır;
Yarasalar gündüz ışığında kördür,
Karanlık gecede görmeye başlar.
Fikirlerin süprüntülerine ve zihinlerin artıklarına yönelince, halde ve meylde, çıkar ve iner, şakırdar, çatırdar. Vahiy nuru doğup, Risalet güneşi görününce haşerelerin inine sığınır.” Dalaletlerine gelince; selefi salihinin insanların en temiz kalplileri, ilimde en derinleri, teklifi en az olanları olmalarına rağmen onları itham etmektir.
[8] Bkz.: Müellefatı Said Havva Diraseten ve Takvimen, s.41-42
[9] bu İslam’ın esaslarının başında gelen, muhalife reddiyedir. Şeyh Bekir Bin Abdullah Ebu Zeyd’in risalesine bakınız.
[10] İbnül Cevzi Telbisu İblis(s.160-169) muhtasar olarak.
[11] Mezkuratud Daveti Ved Daiye(s.25-26)
[12] Gülabadi et Taarruf(s.21)
[13] et Taarruf(s.26)
[14] Telbisu İblis(s.163)
[15] Avariful Maarif- İhya kenarında(1/295)
[16] Telbis(s.163)
[17] Mecmuul Fetava(11/67)
[18] Mukaddime(s.467)
[19] Terbiyetuner Ruhiye(s.64)
[20] a.g.e.(s.68)
[21] Cevelat Fil Fıkheyn(s.39)
[22] Cevelat Fil Fıkheyn(s.118)
[23] Şahitleriyle sahihtir.
[24] Terbiyetuner Ruhiye(s.20)
[25] A.g.e.(s.21)
[26] A.g.e.(s.16)
[27] bkz.: İbni Teymiyetul Müftera Aleyh(s.46-48)
[1]Hennad es Seriye Zühd(2/465) İbni Ebi Şeybe(8/666) Ebu Nuaym Hilye(1/278) Şatıbi el İtisam(1/99)
[2] Taberani sahih isnadla rivayet etti; Mecmauz Zevaid(5/230) Cemül Fevaid(6058)
[3] Şatıbi İtisam(1/99) İbni Mesud r.a’den; Hakim(4/514) Darimi(191) İbni Ebi Şeybe(8/599)
[4] Darimi(222)
[5] Buhârî, Nikah 1; Müslim(1401); Nesâî(6,60)
[6] Buhârî, İman 16, Ezân 81, Rikâk 18; Müslim(782); Muvatta(1,118); Nesâî(3, 218); Ebu Dâvud(1368)
[7] Buhârî, Teheccüd 18; Müslim(784); Ebu Dâvud(1312) Nesâî(3, 218)
[8] Tarihul Fikril Arabi(s.470)

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente vahdeke la şerîke leke estağfiruke ve etûbu ileyk" (İbn Bişrân Emâlî, 291, Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)

Kitaplar

Cevâmiu'l-Kelîm Programı