بســم الله الرحمن الرحيم و صلى الله على محمد و آله
TAKDİM
Şüphesiz Hamd, Allah içindir. O'na hamd eder, O'ndan hidayet ve bağışlanma dileriz. Nefislerimizin şerrinden, kötü amellerimizden Allah Teala'ya sığınırız. Şüphesiz Allah'ın hidayet eylediğini saptıracak, O'nun saptırdığını da hidayete ulaştıracak yoktur.
Allah'tan başka İlah olmadığına, O'nun birliğine ve ortağı olmadığına, Muhammed (Sallallahu aleyhi ve alihi ve sellem)'in O'nun kulu ve Rasulü olduğuna şehadet ederim. Bundan sonra;
Muhakkak ki; sözlerin en doğrusu Allah'ın Kitabı, yolların en hayırlısı Muhammed Sallallahu aleyhi ve sellem'in yoludur. İşlerin şerlisi sonradan ortaya çıkarılanlardır. Her sonradan çıkan şey; bid'at, her bid'at; dalalet (sapıklık) ve her dalalet de ateştedir.
Tevhid; uluhiyet, rububiyet, malikiyet, hakimiyet, hakiki tasarruf ve bütün alemin tedbirini Allah teala’ya tahsis ederek zatında, sıfatında, fiilinde O’nu bir ve tek bilmek ve inanmaktır, zihinlerin hayal edebildiği şeylerden Zat-ı İlahiyi ayırd etmektir.[1]
Tevessül; lugatte; vasıta, sebeb, yol, yakınlık, derece, kendisiyle başkasına ulaşılan şey manalarına gelen vesile kelimesinin tefa’ul babına nakledilmiş sigasıdır. Allah’a yakın olmak için bir vesileye sarılmak demektir.[2]
Bir de bu çalışmamızın konusu ile alakalı istiğase terimi vardır ki; Allah’tan yardım talep etmek manasınadır. Sufiler Allah’tan başkasından yardım istemeyi caiz görmekte ve mazeret olarak şöyle demektedirler;
“İstigasenin Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve alihi ve sellem’e veya bir veli zata isnad edilerek kullanılması halinde bu mecaz olarak anlaşılmalıdır.[3] Nitekim lugat ilminde, fiilin hakiki fail ve müessirine değil de, o failin mekân, zaman, sebep gibi alakalı bulunduğu bir şeye isnad edilmesine “mecaz-ı akli” denilmektedir.[4]
Bu edebi san’ata göre mesela; “Yeryüzü ağırlıklarını dışarı çıkardığı zaman…”(Zilzal, 2) ayetinde, ağırlıkları dışarı çıkaran Allah olduğu halde, fiil hakiki faile değil, fiilin mekânına isnad edilmiş, ancak Allah murad edilmiştir. İşte istiğase edenler, kendisiyle istiğase edilen zatın hakiki fail değil, hakikatte yardım edenin Allah olduğuna inandıklarını ve O’ndan istediklerini, aksi halde bunun apaçık bir şirk olduğunu kabul ederek söylemektedirler.[5]
Yani onlar mecazen şirk işlediklerini söyler gibiler!! Delil getirdikleri bu ve benzeri ayetlerin tevessül ve istigase ile hiç alakası olmayıp, böyle bir batıl istidlal, kendilerini Allah’a yaklaştırması için putlara tapan müşrikleri bile mazur gören bir yorum tarzıdır.
Nitekim Allah Teala Zümer suresi 3. ayetinde; “…O’nu bırakıp da putlardan dostlar edinenler; “onlara Allah’a yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz” derler.” Buyurmaktadır.
Yukarıda geçen Zilzal suresi 2. ayetinde anlatılanın mecaz olduğu herkes tarafından bilinir, fakat sufiler şeyhlerine öyle mertebeler vermişlerdir ki, onların kâinatta tasarruf sahibi olduklarını bile söylemektedirler. Bunu her sufi bilir. Şu halde sufilerin Allah’tan başkasına sığınmalarının, “Medet ey hazreti falan!” demelerinin mecazî olduğunu kim söyleyebilir?
Ayrıca bir şeyi mecaz ile ifade etmek başkadır, Allah’a mahsus bazı sıfatları, mecazen de olsa şahıslara isnad etmek başkadır. Misal vermek gerekirse, tevhid ehli bir mü’minin; “başım ağrıdı” demesiyle, bir ateistin bunu söylemesi arasında dağlar kadar fark vardır. Mümin, her şeyin müsebbibinin Allah olduğu inancındadır. Ama Allah’tan başkasından yardım isteme hususunda bir sufi ile bir müşrik arasında fark yoktur. Çünkü Allah Azze ve Celle, kendisinden başkasından gaybî yardım istenmesini yasaklamıştır;
“O halde, Allah ile birlikte kimseye yalvarmayın”(Cin 18)
“Yalvarmaya lâyık olan ancak O'dur. O'nun dışında dua ettikleri onların isteklerini hiçbir şeyle karşılamazlar.”(Rad 14)
“Onlar Allah'ı bırakıp kendilerine ne zarar ne de fayda verebilecek şeylere tapıyorlar ve: Bunlar, Allah katında bizim şefaatçılarımızdır, diyorlar.”(Yunus 18)
Sahihayn’de rivayet edilen hadiste Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuşlardır ki :
«Kim Allah'tan başka bir eş ve benzere dua etmiş olarak ölürse ateşe girer»[6]
Taberani Mucemul Kebir’de rivayet ediyor; Peygamber (s.a.v.) zamanında mü'minlere eziyet eden bir münafık vardı. Hz. Ebû Bekir: «Kalkın, bu münafık hususunda Resûlüllah (s.a.v.)'den istiğasede bulunalım» dedi. Bunun üzerine Resûlüllah (s.a.v.) :
«Benden istiğasede bulunulmaz; ancak Allah'tan istiğasede bulunulur» buyurdu.[7] Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem bu sözüyle ancak Allah'ın güç yetirdiği bir şeyin kendisinden istenilmesini reddetmiştir.
Biz, bir yaratıktan onun gücünün yeteceği (yapabileceği) şeyi istemeyi inkâr etmeyiz. Zira Cenabı Allah da Hz. Musa'nın kıssasında "kendi kavminden' (soyundan) olan, düşmanına (galip gelebilmek için) ondan (Mûsadan) yardım istedi."(Kasas: 28/15) buyurmuştur.
Meselâ; insan, harpte veya başka zamanlarda dostlarından güçlerinin yeteceği şey hususunda yardım isteyebilir... Fakat kabul etmediğimiz; evliyanın kabirleri başında veya onların bulunmadıkları bir yerde Allah'tan başkasının gücü yetmeyeceği meselelerde onlardan yardım istemek ve hele bunu ibadet kabul etmektir.
Dinlerinde aklı ve keşfi esas alıp İblis’in Allah’a karşı delil getirmesi gibi delil getiren sufiler, çok önemli bir hususu gözardı etmektedirler! Dikkat edin! O, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetidir! Onların yaptığı şeylerin çoğunun sahih sünnette yeri yoktur. Hiçbir sahabe de, “Medet ya Rasulullah!” dememiştir. İşte o sahih sünnette şöyle buyrulur;
“Kim bizim sünnetimizde olmayan bir şeyle amel ederse, o reddolunmuştur.” “Sonradan çıkan her şey bidattir, her bidat sapıklıktır ve her sapıklık ateştedir”
Fakat sufilerin sünnet anlayışı, Allah’ın koruması altındaki zikirde, yani Kur’an ve sünnette geçenden farklıdır. Onlara göre sahih olan hadisler, sadece şeyhlerinin rüyada aldıkları hadisler ve keşiflerdir. Bu yüzden onlar, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in tamamını sapıklık olarak nitelediği bidatlerden bazılarının “güzel bidat” olduğuna inanırlar. Allah’ın kendileriyle sünneti korumuş olduğu hadis imamları, sufilere göre ölülerden ibaret olduğu için onlardan ilim alınmaz, ama kendileri kalpleriyle Allah’tan ilim almaktadırlar(!!)
Onların bu iddialarının batıl oluşuna hadis ehlinin, Sahabelerin itikadı üzere sadece tek bir ehlisünnet fırkası oluşu, kalpleriyle Allah’tan ilim aldığını söyleyen sufilerin ise 12 tarikata (hakikatte 500den fazla tarikata) bölünmüş olması yeter. Onlara sorsanız, bu tarikatlerin hepsi de haktır derler(!).
Allah Azze ve Celle; «Eğer onlar, Allah ve Resulü kendilerine ne verdiyse buna razı olsalardı ve 'bize Allah yeter; yakında bize lûtfundan Allah verir; Resulü de verir. Biz ancak Allah'a yönelmiş olanlarız' deselerdi (ne olurdu?)» (Tevbe 59) buyurarak, onların, Allah ve Resulünün kendilerine verdikleriyle hoşnut olmaları ve «bize Allah yeter; yakında bize lûtfundan Allah da verir Resulü de. Biz ancak Allah'a yönelmişleriz» demeleri gerektiğini açıklamıştır. Burada 'Allah ve Resulünün verdiğiyle hoşnut olmaktan' bahsetmişse bu, Resulün, Allah'ın emir ve nehiylerini, helâl ve haramlarını, mükâfat ve cezalarını tebliğ etmede bizimle Allah arasında vasıta olmasındandır.
Helâl, Allah ve Resulünün helâl kıldığı, haram Allah ve Resulünün haram kıldığı, din de Allah ve Resulünün teşri (meşru) kıldığıdır. Bunun içindir ki, Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
«Peygamber size ne verdiyse onu alın; sizi neden nehyettiyse onu bırakın» (Haşr 7)
Dolayısıyla, hiç kimse, Allah ve Resulünün helâl kıldığı mallar dışında bir şey alamaz. Yine, fey, ganimet ve zekât gibi kendisinin de müşterek olduğu mallardan alma hakkına sahip değildir. Allah ve Resulünün, kendisine o mallardan hakkı kadar verdiğine razı olmak zorundadır. Ondan fazlasını isteyemez.
Şurasına dikkat edilmeli ki, yukarıdaki ayet-i kerimede: «Bize Allah yeter, demeliydiler» (Tevbe 59) ifadesi yer almakta, fakat «Bize Allah ve Resulü yeter demeliydiler» denilmemektedir. Çünkü hasb: «yeten, kâfi gelen» demektir. Mü'min kullarına ise, ancak ve yalnız Allah yeter. Nitekim:
«Ey Peygamber, sana ve beraberindeki müminlere Allah yeter» (Enfâl 64) buyurulmaktadır. Bu ayetin, selef ve halef âlimlerinin cumhurunca kabul edilen sahih manası budur.
Allah, Peygambere ve O'na tâbi olanlara kâfidir. Dolayısıyla, kim peygambere tâbi oluyorsa, Allah ona yeter; o kimsenin hidayete erdiricisi, yardımcısı ve rızık vericisi Allah'tır. Üzerinde durduğumuz ayette: «Yakında bize lûtfundan Allah verir; Resulü de verir» (Tevbe 59)[8] buyuruluyor ve Allah ve Resulünün vermesinden bahsediliyor. Fakat «fazl» lâfzı, Allah lâfzından hemen sonra ve Allah lafzıyla Resul kelimesi arasında zikrediliyor; çünkü fazl (lütuf) ancak ve yalnız Allah'ındır. Nihayet ayet «Bizler yalnız Allah'a yönelenleriz» diye bitiyor. Ve rağbet (yönelme, bağlanma), ne peygambere ve ne de yaratıklardan herhangi birine değil de, ancak Allah'a nisbet ediliyor.
Anlaşılmıştır ki, Allah Teâlâ, bu hükümlerde bütün yaratılmışları eşit kılmış; peygamber olsun, melek olsun hiç kimseye yemin, tevekkül, rağbet, korku (haşyet) ve sakınma (ittika) edilemeyeceğini belirtmiştir.
Şeyhul İslam İbni Teymiye der ki; «Ona(Herhangi bir peygamber veya meleğe)olan imanım ve sevgimle, bu iman ve sevgi hakkı için senden istiyorum» anlamında: «Onun hakkı veya câhı için senden istiyorum» dese, bu, vesilelerin en büyüğüdür; binaenaleyh:
Bu sahih manayı kasdettiği için, böyle tevessül eden kişinin bu tevessülü meşrudur denecek olursa, deriz ki: İyi ama şu insanların hepsinin kasdettiği bu değil ki!”
“Allah Teâlâ'ya, Hz. Peygamber'e olan imanımız, O'na olan sevgi ve bağlılığımız ve sünnetine ittiba etmemiz sebebiyle tevessül edersek, işte bu, vesilelerin en büyüğüdür. Lâkin O'na (s.a.v.) iman ve itaat tevessülü bulunmaksızın, O'nun şahsıyla tevessül edersek, bunun vesile olması caiz (mümkün) değildir. Yaratığa tevessül eden kimse, ona olan imanı ve itaatıyla tevessül etmiyorsa, hangi şeyle tevessülde bulunuyor, sorarım?
İnsan, bir başkasına herhangi bir vesileyle tevessül ettiği zaman, ya vesile olan şahıstan kendisi için diğer kimse nezdinde şefaatçi olmasını ister; meselâ bir kimsenin babası veya dostuna, ya da hatırını sayan birine, «onun nezdinde bize şefaatçi ol» demesi gibi. Bu caizdir.
Yahut da, vesile olan şahsa karşı yemin eder; meselâ «oğlun falancanın hayatına yemin olsun ki (oğlunun hayatı için)», «baban falancanın toprağı hakkı için», «şeyhin falancanın hürmetine» gibi veya buna benzer sözlerle yemin ederek onun şefaatçiliğini ister. Ne Allah Teâlâ'ya karşı yaratıklarla yemin etmek, ne de bir yaratığa karşı bir yaratıkla yemin etmek caiz değildir. “
“Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: «De ki: Allahın dışında ilâh sandığınız şeyleri çağırın bakalım. Onlar sizden sıkıntıyı ne kaldırabilirler, ne de başka tarafa çevirebilirler. Sizin yakardıklarınız (peygamberler, melekler ve sâlihler) var ya, onların (Allah'a) en yakın olanları bile, bizzat Rablerine (yaklaşmak için) vesile arar, O'nun rahmetini umar ve azabından korkarlar. Gerçekten Rabbinin azabı, sakınılacak bir şeydir» (17 İsrâ 56-57).
Seleften bir cemaat, (bu ayetin tefsiriyle ilgili olarak) şöyle demişlerdir:
«Birtakım kimseler vardı; meleklere ve peygamberlere yakarırlardı. Bunun üzerine Allah Teâlâ buyurdu ki: «O sizin dua ettikleriniz var ya, nasıl sizler benim kullarımsanız, onlar da öyledirler. Sizler nasıl benim rahmetimi umar ve beklerseniz, onlar da benim rahmetimi umarlar; sizler nasıl benim azabımdan korkuyorsanız, onlar da korkarlar ve sizin bana yaklaşmağa yol aradığınız gibi, onlar da yol ararlar.»
Böylece Cenâb-ı Hak, meleklere ve peygamberlere dua etmeyi (yakarıp istemeyi) yasaklamıştır. Hâlbuki O (c.c.), meleklerin bizim için dua ve istiğfarda bulunduklarını haber veriyor; fakat buna rağmen bizim onlardan bunu istememizi caiz görmüyor.
Peygamberler ve salihler de böyledir. Onlar her ne kadar kabirlerinde diri olsalar ve yaşayanlar için dua ettikleri tasavvur olunsa ve buna dâir bir takım haber (eser) ler olsa da, hiç kimsenin onlardan bunu istemesi caiz değildir. Seleften hiç kimse böyle bir şey yapmamıştır. Çünkü bu, insanı şirke ve Allah'ın yanı sıra onlara ibadet etmeye götüren bir vesile (zeria, yol) dir. Hâlbuki hayatlarında onlardan bunu (bize dua ve istiğfar etmelerini) istememiz böyle değildir. Çünkü bu, şirke götürmez. Hem sonra, meleklerin ve öldükten sonra peygamberler ve salihlerin yaptıkları, Allah Teâlâ'nın, tabiatta hâkim olan kanunu (kevnî emir) olup, isteyenlerin istemelerinin bu işlerde herhangi bir tesiri olmaz. Hâlbuki hayatlarında onlardan herhangi birinden istekte bulunmak böyle değildir. Zira o durumda isteyenin isteğine cevap vermek (icabet etme), meşrudur. Ama öldükten sonra kendilerinden mükellefiyet kalkar.
Allah Teâlâ buyurmuştur ki: «Allah'ın, beşerden birine kitab, hüküm ve nübüvvet verip de, onun tutup insanlara 'Allah'ı bırakıp bana kul olun' demesi mümkün değildir. Fakat o beşer der ki: 'Ey insanlar! Kitabdan öğrettikleriniz ve okuduklarınız sayesinde rabbaniler olun'. Evet, o size, melekleri ve peygamberleri rablar edinmenizi emretmez. Müslüman olmanızdan sonra size hiç küfrü emreder mi?» (Âl-i İmrân 79).
Görülüyor ki, Allah Sübhanehû ve Teâlâ bu ayette melâike ve enbiyayı rab edinenlerin kâfir olduklarını beyan etmektedir.
Allah (c.c.) buyurmuştur ki: «De ki: Allah'tan başka kendilerinde birşeyler sandıklarınızı çağırın bakalım! Onlar, ne göklerde, ne yerde, zerre miktar şeye sahip değillerdir. Oralarda onların Allah'la ne bir ortaklıkları vardır,- ne de Allah'ın onlardan bir yardımcısı vardır. O'nun yanında, kendilerine izin verdiklerinden başkasına şefaat fayda vermez» (Sebe' 22-23).
«Kim O'nun katında O'nun izni olmadan şefaat edebilir?» (Bakara 255)
«O'nun izni olmadan hiçbir şefaatçi yoktur» (Yunus 3)
«O'ndan başka sizin ne veli, ne de şefaatçiniz vardır» (Secde 4)
«Allah'tan başka, kendilerine ne zarar, ne fayda vermeyen şeylere ibadet ediyorlar ve 'bunlar bizim Allah yanında şefaatçilerimizdir' diyorlar. De ki: 'Göklerde ve yerde, Allah'ın bilmediği şeyleri mi O'na haber veriyorsunuz?!' Hâşâ! Allah münezzehtir ve onların koştukları ortaklıktan uzaktır» (Yunus 18)
Yasin Suresi’nde sözü geçen zatın "sözlerini Kur'ân-ı Kerim şöyle hikâye eder:
«Beni yoktan var eden ve sizin kendisine döndürüleceğiniz (Allah)a niçin ibadet etmiyeyim? Şayet, çok esirgeyen Allah bana bir zarar murad edecek olsa, hiçbirinin şefaatinin beni kurtaramayacağı birtakım ilâhlar mı edineceğim? O takdirde apaçık bir dalâlete düşmüş olurum. Doğrusu ben, sizin (gerçek) Rabbinize iman ettim; dinleyin benden» (Yasin 22-25) .
«O'nun yanında şefaat ancak izin verdiklerine fayda verir» (Sebe' 23)
«O gün ancak Rahmân'ın kendilerine izin verdiği ve sözlerinden hoşnut olduğu kimselerin şefaatleri fayda verecektir» (Tâhâ 109)
«Onlar, ancak Allah'ın kendilerinden razı olduğu kimselere şefaat edeceklerdir. O'nun haşyetiyle ürpermektedir onlar» (Enbiyâ 28)
Bir yaratılmış öbüründen, gücünün yetebileceği şeyi ister. Yaratığın Allah'a dua etme ve O'ndan istemeye gücü yeter. Bundan dolayı, nasıl ki başkasından, gücünün yeteceği yardım ve yapabileceği işler isteniyorsa, ondan dua istemek de caizdir.
Allah'tan başkasının gücünün yetmeyeceği şeylere gelince, bunları Allah'tan başkasından istemek caiz değildir. Bunlar, ne meleklerden, ne peygamberlerden, ne de başkalarından istenir. Allah'tan başka birinden: «Bana mağfiret et», «Bize yağmur yağdır», «Kâfirlere karşı bize yardım et», «Kalblerimize hidayet ver» gibi şeyler istemek caiz değildir.
Tevessülün caiz olanı ve olmayanı vardır. Teberrük, Salih amel ile tevessül, Salih zatın duası ile tevessül çeşitleri ittifakla caiz kabul edilmektedir. Bu yüzden sadece üzerinde ihtilaf edilen tevessülü araştıracağız.
Gayemiz, ümmet arasında ihtilafa sebep olan bu meselede ifrat ve tefritten uzak olarak doğruyu bulmaktır. Muvaffak kılacak olan ancak Allah’tır.
Ebu Muaz Seyfullah Erdoğmuş
Çubuk/Ankara 2003
ZAT İLE TEVESSÜL VE İSTİĞASE
İLE İLGİLİ HADİSLER
Cabir bin Süleym radıyallahu anh dedi ki; “Ben Medine’de halkın, O’nun görüşlerini beğendiklerini, kendisine müracaat ettiklerini gördüm ve sordum; “Bu kimdir ki o kadar insanlar sözlerini ve ahlakını beğeniyor?” Dediler ki; “Bu Allah’ın Rasulü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem'dir” Yanına gittim ve iki sefer “Aleykes selam” dedim. Bana; “Aleykes selam deme! Zira bu ölülere selamdır. "Esselamu aleyke" de.” Buyurdu. Derhal ben "Esselamu aleyke" diyerek; “Sen hakikaten Allah’ın Rasulü müsün?” dedim. Bunun üzerine bana;
أنا رسول الله الذي إذا اصابك ضر فدعوته كشف عنك و إن اصابك عام سنة فدعوته انبتها لك و اذا كنت بأرض قفر او فلاة فضلت راحلتك فدعوته ردها عليك
“Ben Allah’ın öyle bir rasulüyüm ki, sana bir zarar isabet eder, sen de onu çağırırsan Allah Teala o zararı senden giderir. Kıtlık ve kuraklık sana isabet ederse, Onu çağırırsan Allah Teala onu(toprağı) sana yemyeşil kılar. Tenha, tehlikeli bir yerde veya sahrada bineğin kaybolsa, onu çağırırsan Allah Teala onu sana döndürür.” Buyurdu…[9]
Bu hadisi tevessüle delil gösteren İsmail Çetin der ki; “الذي” kelimesi Allah lafzına sıfat olabildiği gibi, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e de sıfat olabilir. Tercümede biz bu okunuşu tercih ettik. Bu takdirde “دعوت” ve “كنت” muhatab sigaları olarak “ت” zamirinin haberi olup, lafza-i celal’in sıfatıdır. Böyle de olsa “ت” zamirleri ötre ile okunur fakat “كشف” nin , “انبت” nin ve “رد” nin müteallıkları olan “بوسيلتي” veya “بسببي” lafızları mukadder olur. Hadisi şerh edenlerin çoğu takdirsiz, tercüme ettiğimiz gibi izah ettiler. Nitekim Aliyyül Kari, Mişkatul Mesabih şerhi Mirkatul Mefatih’te böyle izah etti…” [10]
İsmail Çetin’in bu sözleri hiçbir değeri ve delili olmayan merdud sözlerdir. Tevhide tamamen zıt olan bu sözleri söylerken hem tevhidi ve hem de Arap dilini iyi bilmediğini de ortaya koymaktadır. Hadiste geçen zamirlerin Allah lafzına raci olduğunu Arapçayı az bilenler bile anlar. Bu cahilce yorumunu Aliyul Kari’ye nisbet etmesi de ayrı bir saptırmadır. Şirke böyle delil çıkarmaktan Allah’a sığınırız.
Bu hadisin doğru anlaşılması için İmam Ahmed Bin Hanbel’in rivayetindeki metni verelim;
قلت يا رسول الله الام تدعو قال أدعو الله وحده الذي إن مسك ضر فدعوته كشف عنك والذي إن ضللت بأرض قفر دعوته رد عليك والذي إن أصابتك سنة فدعوته انبت عليك
“..dedim ki; Ey Allah’ın Rasulü! Kime dua edersin?” buyurdu ki; “Yalnız bir olan Allah’a dua ederim ki, O, sana zarar dokunduğu zaman kendisine dua ettiğin zaman senden bunu giderir. Bir yerde bir şey kaybettiğinde O’na dua etsen onu sana döndürür. Kıtlığa uğradığında O’na dua etsen sana yeryüzünü yeşertir…”[11] Görüldüğü gibi burada “ellezi” lafzı Allah lafzına sıfattır.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuştur ki: «Hıristiyanların Meryem, Oğlu İsa'ya yaptıkları gibi, beni göklere çıkarmayın (aşırı övmeyin). Nihayet ben de bir kulum. Binaenaleyh, benim hakkımda: 'Allah'ın kulu ve Resulüdür' deyin»[12]
Yine buyurmuştur ki: «Allah ve Muhammed isterse demeyin; fakat 'Allah isterse ve sonra da Muhammed isterse deyin.»[13]
Bir bedevi O'na demişti ki: «Allah ve sen istersen». Bunun üzerine o adama şöyle buyurmuşlardı; «Beni Allah'a denk (eş) mi tuttun! Hayır, öyle deme, yalnızca 'Allah dilerse' de»[14]
Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: «De ki, 'kendim için, Allah'ın dilediği dışında ne bir faydaya ne de bir zarara malik değilim. Eğer gaybı bilseydim, hep hayır (fayda) elde ederdim ve bana bir fenalık dokunmazdı» (A'raf 188; Yunus 49)
«Sen (ey Resulüm), sevdiklerini hidayete getiremezsin. Fakat Allah dilediğine hidayet verir» (Kasas 56)
«Senin elinde hiçbir şey yoktur» (Âl-i İmrân 128) .
Görüldüğü gibi, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, Allah katında yaratıkların en üstünü ve en ileri derecede olmasına rağmen, tevhidin hakikati budur.
GÖZLERİ GÖRMEYEN SAHABENİN TEVESSÜLÜ
عن عثمان بن حنيف أن رجلا ضرير البصر أتى النبي صلى الله عليه وسلم فقال ثم ادع الله أن يعافيني قال إن شئت دعوت وإن شئت صبرت فهو خير لك قال فادعه قال فأمره أن يتوضأ فيحسن الدفع ويدعو بهذا الدعاء اللهم إني أسألك وأتوجه إليك بنبيك محمد نبي الرحمة إني توجهت بك إلى ربي في حاجتي هذه لتقضى لي اللهم فشفعه في
Osman Bin Huneyf radıyallahu anh’den; “Gözleri görmeyen birisi Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e gelerek; “Ya Rasulullah! Gözlerimi iyileştirmesi için Allah’a dua et” dedi. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem; “İstersen dua edeyim, istersen sabret, sabretmen senin için daha hayırlı olur” buyurdu. O kimse, “dua et” deyince, ona güzelce abdest alıp şöyle dua etmesini emretti;
“Allah’ım! Rahmet peygamberi olan peygamberin Muhammed (sallallahu aleyhi ve alihi ve sellem) ile senden istiyor ve sana yöneliyorum. Ey Allah’ın peygamberi! Ben seninle rabbime yöneldim. Allah’ım! O’nu hakkımda şefaatçi kıl!” O kişi böyle yapınca gözleri Allah’ın izni ile şifa buldu.”[15]
Hadis sahihtir. Bu hadisi zat ile tevessüle delil getirenlere karşı İbni Teymiye ve Elbani, buradaki tevessülün zat ile tevessüle değil, dua ile tevessüle delil olabileceğini söylemişlerdir. Bu hadis Ahmed ve Hâkim’in rivayetlerinde “ve şeffi’ni fih” ziyadesi ile gelmiş olduğundan, Elbani, İbni Teymiye’den etkilenerek bu ibare üzerinde durur ve der ki;
“Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in a’ma’ya öğrettiği; “Beni de O’nun için şefaatçi kıl” sözü, “Onun benim gözümün iyileşmesi hakkındaki duasını kabul et” demektir. İşte böyle bir mana taşıdığından dolayı bize muhalif olanların bu cümleye uzaktan veya yakından temas etmediklerini görürsünüz. Zira bu cümle onların düşüncelerini temelden yıkmaktadır.” [16]
“…Şayet âmâ adam gerçekten Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in zatı ile tevessülde bulundu ise, bu tevessül, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e has bir hüküm olur…”[17]
Bu durumda Ahmed ve diğer rivayetinde Hakim’in kaydettikleri “ve şeffi’ni fih” ziyadesinde geçen “fih” zarf edatı – bu ziyade sahih ise - gözleri görmeyen adamın kendi nefsine raci oluyor. Yani toplu mana şöyle olur; “Allah’ım! O’nu bana (duasını kabul etmek suretiyle) şefaatçi eyle ve beni de kendim için (yaptığım duayı kabul ederek) şefaatçi eyle”.
Elbani, İmam Ebu Hanife’nin; “Ya Rabbi! Senden falanın veya bir peygamberin, Haremi şerifin v.b. şeyin hakkı için” diye kasem edilmesini kerih görmesini, tevessülün inkarı noktasında delil getirmiştir.[18]
Elbani, meşru olan tevessül çeşidine örnek verirken der ki; “Allah’ım! Muhammed’e olan sevgin için senden istiyorum” şeklinde dua etmekte tereddüt edilmemelidir. Zira sevgi, Allah Azze ve Celle’nin sıfatlarındandır” demektedir.[19]
Seyyid Ahmed er Rıfai r.a. der ki; “Allah’ın kulları ve velilerini vesile edinerek yardım isterseniz, yapılan yardım ve bereketi onlardan bilmeyiniz. Bu şirktir. Fakat Allah, onları sevdiğinden, siz de ihtiyaçlarınızı onları severek Allah’tan isteyiniz. Hadisi şerifte; “Nice başı açık, saçı dağınık, üstü başı yırtık, kapılardan kovulan kimseler vardır ki, Allah’a yemin etseler, onların yeminlerini yerine getirir”[20]
Ey kardeşim! “Allah’ım! Senin rahmetinle istiyorum” dediğin zaman; “Allah’ım! Senin kulun, şeyh Mansur ve başka velilerin velayetleri ile senden istiyorum” demiş gibi olursun. Zira, velayet, bir has kılınmadır; “Allah rahmetini dilediğine tahsis eder”(Bakara,105, Al-i İmran,84)
Öyle ise, acıyanın kudretini acınmağa muhtac kişiye izafe etmekten sakın! Tesir ve güç, masiyetten hakka çevirme kudreti Allah Azze ve Celle hazretlerinindir.” [21]
Dikkat edilirse bu hüküm, sufilerden Seyyid Ahmed Rıfai’nin sözleriyle tam bir mutabakat arzediyor. Ancak Ahmed Rıfai’nin bu cümlelerin devamında söyledikleri tevhide zıt olduğu için nakletmedik. Hatadan masum olan yalnız Allah Rasulüdür.
OSMAN RADIYALLAHU ANH DÖNEMİNDEKİ KISSA
أن رجلا كان يختلف إلى عثمان بن عفان رضي الله عنه في حاجة له فكان عثمان لا يلتفت إليه ولا ينظر في حاجته فلقي عثمان بن حنيف فشكا ذلك إليه فقال له عثمان بن حنيف
ائت الميضأة فتوضأ ثم ائت المسجد فصلي فيه ركعتين ثم قل اللهم إني أسألك وأتوجه إليك بنبينا محمد صلى الله عليه وسلم نبي الرحمة يا محمد إني أتوجه بك إلى ربك ربي جل وعز فيقضي لي حاجتي وتذكر حاجتك ورح إلي حتى أروح معك
فانطلق الرجل فصنع ما قال له عثمان ثم أتى باب عثمان فجاء البواب حتى أخذ بيده فأدخله عثمان بن عفان فأجلسه معه على الطنفسة وقال حاجتك فذكر حاجته فقضاها له ثم قال له ما ذكرت حاجتك حتى كانت هذه الساعة وقال
ما كانت لك من حاجة فأتنا ثم ان الرجل خرج من عنده فلقي عثمان بن حنيف فقال له جزاك الله خيرا ما كان ينظر في حاجتي ولا يلتفت إلي حتى كلمته في فقال عثمان بن حنيف والله ما كلمته ولكن شهدت رسول الله صلى الله عليه وسلم وأتاه ضرير فشكا عليه ذهاب بصره فقال له النبي صلى الله عيه وآله وسلم أفتصبر فقال يا رسول الله إنه ليس لي قائد وقد شق علي فقال له النبي صلى الله عليه وسلم
إيت الميضأة فتوضأ ثم صل ركعتين ثم ادع بهذه الدعوات قال عثمان فوالله ما تفرقنا وطال بنا الحديث حتى دخل علينا الرجل كأنه لم يكن به ضرر قط
Yine Osman Bin Huneyf radıyallahu anh’den; Bir adam, bir haceti için Osman Bin Affan radıyallahu anh’a gelir, giderdi. Fakat Osman radıyallahu anh, ona aldırış etmezdi. Derken adam, Osman Bin Huneyf ile karşılaşır ve durumu ona arz eder. Bunun üzerine Osman Bin Huneyf, ona şunları söyler;
“Su kabını getir ve abdest al. Sonra mescide git ve iki rekât namaz kıl. Sonra da; “Allah’ım! Peygamberimiz, rahmet Peygamberi Muhammed (sallallahu aleyhi ve alihi ve sellem) ile senden istiyor ve sana yöneliyorum. Ya Muhammed! Seninle hacetimin yerine getirilmesi için rabbime yöneliyorum” diye söyle ve ihtiyacını arz et. Sonra bana gel ve beraber Osman radıyallahu anh’ın yanına gidelim.”
Nihayet adam gitti ve söylenileni yaptıktan sonra Osman Bin Affan radıyallahu anh’ın kapısına geldi. Kapıcı gelip adamın elinden tutarak, Osman R.a.’ın huzuruna götürdü ve onu sergi üzerine, Osman R.a.’ın yanına oturttu. Osman Radıyallahu anh;
“Nedir hacetin?” diye sordu. Adam hacetini söyledi ve Osman Radıyallahu anh da onun işini gördü… Adam sonra Osman Bin Huneyf Radıyallahu anh ile karşılaştı ve ona;
“Allah seni hayırla mükâfatlandırsın! Benim hakkımda sen Osman ile konuşana kadar işime bakmıyordu” dedi.
Osman Bin Huneyf Radıyallahu anh de; “Vallahi senin hakkında Hz. Osman(Radıyallahu anh) ile görüşmedim. Ancak a’ma bir adamın Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e gelerek duyduğu rahatsızlıktan şikayeti üzerine Rasulullah sallallahu aleyhi ve alihi ve sellem ona;
“Sabreder misin?” dediğine şahit oldum. Adam; “Ya Rasulullah! Yanımda (elimden tutarak) beni götürecek kimse yok! Bu ise benim için zor oluyor.” Dedi. Bunun üzerine buyurdu ki;
“Su kabını getir ve abdest al. Sonra iki rekât namaz kıl. Daha sonra da şu şekilde dua et;” Vallahi biz aramızdaki konuşmanın uzaması sebebiyle henüz ayrılmamıştık, o a’ma zat, sanki daha önce hiçbir rahatsızlığı yokmuş gibi, şifa bulmuş olarak geldi.”[22]
Bu hadise, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in vefatından sonra da Onunla tevessül edilmesi hususunda bunun cevazına delil gösterilmektedir.
Taberani bu rivayetin hemen ardından bunun başka bir tarikle geldiğini ancak onda Osman Bin Ömer Bin Faris bin Şube’nin teferrüd ettiğini, hadisin ise sahih olduğunu belirtmiştir.[23] Taberani’nin bahsettiği diğer tarik, merfu olarak rivayet edildiği tariktir. Bu da, onun sadece merfu rivayete sahih dediğinin delilidir. Ancak hala bu sahih hükmünün, sadece hadisin merfu kısmına değil, Osman radıyallahu anh’ın hilafeti zamanında geçen hadiseyi de kapsadığını iddia edenler vardır. Şimdi bunu inceleyelim;
Taberani bunu; Abdullah Bin Vehb – Şebib Bin Said el Mekki – Ruh Bin el Kasım – Ebu Cafer el Hutami el Medeni – Ebu Umame Sehl Bin Huneyf – Amcası Osman Bin Huneyf Radıyallahu anh senedi ile rivayet etmiştir.
Bu isnad, İbni Vehb’in Şebib bin Said’den rivayeti olması sebebiyle münkerdir. Benden öncekilerin değinmediği bir illet daha vardır ki, İbni Vehb’in güvenilir olmakla birlikte hadis ahzında gevşek oluşu ve müdellis oluşudur.[24] Bu rivayeti de tedlis sigası olan “an’ane” ile yapmıştır. Rivayet her bakımdan zayıf olup, delil olamaz.
Şebib hakkında; Ebu Hatem ve Ebu Züra; “beis yok, salihul hadis” dediler[25] İbni Hibban, İbnul Medini, Mizzi; “güvenilir” dediler.[26], Hakim; “güvenilir, me’mun”,[27] Zehebi; “saduk” dedi.[28] İbni Ebi Hatem, Şebib’in Ruh Bin el Kasım, Yunus Bin Yezid ve Muhammed Bin Amr’dan rivayette bulunduğunu zikreder.
İbni Adiy Kamil’de şöyle der; “Onun yanında Yunus Bin Yezid’in Zühri’den rivayet ettiği düzgün bir nüsha vardı. İbni Vehb ondan münker rivayetler nakletmiştir. Sanki o, Mısır’a gelince ezberinden rivayet ederek hata ve vehmiştir. Umarımki kasten yalan söylememiştir. Oğlu Ahmed ondan rivayet ettiğinde sanki başka bir Şebib’den bahseder gibidir. Zira o, isnadı güzelleştirmeye çalışırdı.”[29]
Şebib Bin Said; Buhari Ricalindendir.[30] Ancak Buhari ondan rivayetini bahsi geçen düzgün nüshasından olmak üzere tek bir yerde mutabi olarak yapmıştır.
İbni Hacer Takrib’de ve İbni Adiy Esamî’de derler ki; İbni Vehb’in Şebib’den rivayeti münkerdir.[31]
İbni Hacer, Fethul Bari Mukaddime’sinde der ki; “Buhari, İbni Şebib’in Yunus’tan rivayetini, İbni Vehb dışındaki rivayet yoluyla tahric etmiştir.”[32]
Bu sözlerden anlaşıldığına göre, Şebib’in rivayeti iki şartla kabul edilir; birincisi; rivayetin, oğlu Ahmed’in ondan yaptığı rivayet olması, ikincisi; Şebib’in Yunus’tan yaptığı rivayet olmasıdır…[33]
İbni Ebi Hatem, babasından naklen Şebib’in Ruh Bin Kasım’dan rivayetini, merfu olarak şahid göstermek için rivayet etmiştir ve onda kıssa zikredilmemiştir.[34]
İbni Hayseme Tarih'inde; Müslim Bin İbrahim – Hammad Bin Seleme – Ebu Cafer el Hutami – Umara Bin Huzeyme – Osman Bin Huneyf radıyallahu anh senedi ile rivayet ediyor; “Bir a’ma adam Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e geldi ve gözü için kendisine dua etmesini istedi. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki;
“Git abdest al, iki rekat namaz kıl ve sonra da şöyle söyle; “Rahmet peygamberin olan Muhammed ile senden istiyor ve sana yöneliyorum! Ey Muhammed! Rabbimden seninle gözüme şifa taleb ediyorum. Allah’ım! Duamı kabul et ve gözümün şifa bulması hakkında Peygamberin duasını da kabul eyle!” buyurdu. Ne zaman bir haceti olursa böyle yapar!”[35] Bu rivayetin isnadı sahihtir. Ancak son cümlenin ravinin ifadesi olduğu anlaşılmaktadır.
Elbani ve İbni Teymiye bu son rivayetteki ziyade kısım hakkında şaz olduğunu belirtmişlerdir; zira güvenilir bir ravi olan Hammad Bin Seleme, kendisinden daha güvenilir olan Şube’nin rivayetine muhalif bir ziyade ile rivayet etmiştir.
ABBAS RADIYALLAHU ANH İLE TEVESSÜL
Enes Bin Malik radıyallahu anh’den; “Halk kıtlığa maruz kaldığı zaman Ömer Bin Hattab radıyallahu anh, Abbas radıyallahu anh ile istiskada bulunarak;
“Allah’ım! Peygamberimiz ile sana tevessül ederdik de bize yağmur verirdin. (şimdi ise) Peygamberimizin amcası ile sana tevessül ediyoruz, bize yağmur ver!” dedi. Bunun üzerine yağmur yağar ve halk suya kavuşurdu.”[36]
Bu hadis ittifakla sahihtir. Ancak âlimler, hadisin metninde geçen; “bi nebiyyina” (peygamberimiz ile) ve “bi ammi nebiyyina” (peygamberimizin amcası ile) ibarelerine, dua ve şefaat kelimelerini takdir etmişler, bunun; “peygamberimizin amcasının duasıyla…” manasına geldiğini, bu yüzden de Ömer radıyallahu anh’ın Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi vesellem ‘i bırakarak, amcası Abbas radıyallahu anh’ı vesile ettiğini ve bunun zat ile değil, dua nitelikli bir tevessül çeşidi olduğunu belirtmişlerdir.[37]
Bu hadis, vefatından sonra Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem ile tevessül edilemeyeceğine dair bir delildir.
Zat ile tevessülü savunanlar şöyle bir delil getirdi; İbni Abdilberr’in birçok tarikten geldiğini belirttiği rivayette; “Ömer radıyallahu anh, istiskada bulunmak üzere Abbas’ı da yanına alarak (musalla’ya) çıktı ve şöyle dedi; “Allah’ım! Biz, peygamberimizin amcası ile sana yaklaşıyor ve Onun şefaatçi olmasını diliyoruz. Peygamberin için Onu gözet. Nitekim sen, ana babasını iyilik ve salahı sebebiyle iki (yetim) çocuğu gözetmiştin.(Bkz.: Kehf; 82) Biz, istiğfar ve istişfa ederek Onu sana aracı kıldık.” Sonra Ömer radıyallahu anh, insanlara yönelerek şöyle seslendi;
“Rabbinizden mağfiret dileyin. Zira O, çok bağışlayıcıdır. (Mağfiret dileyin ki) üzerinize bol bol yağmur yağdırsın, mallarınızı ve oğullarınızı çoğaltsın, size bahçeler ihsan etsin, sizin için ırmaklar akıtsın!”(Bkz. Nuh; 10-12. ayetler) Sonra da Abbas radıyallahu anh ayağa kalkarak dua etti. Abbas radıyallahu anh’ın gözleri yaşlarla doluydu. (bu vesile ile Allah’ın yağmur vermesinden sonra) halk; “Seni tebrik ediyoruz ey Harameyn sakisi!” diyerek Abbas’a ellerini sürmeye başladılar.”
Buradaki “Peygamberin için onu gözet” ibaresini zat ile tevessüle delil getirmiştir. Ancak burada terceme hatası olduğu için önce Arapça metni veriyorum; İbni Kuteybe’nin metni;
وقال عمر رضي الله عنه في خطبته يوم استسقى بالعباس اللهم إنا نتقرب إليك بعم نبيك صلى الله عليه وسلم وبقية آبائه وكبراء رجاله فإنك تقول وقولك الحق وأما الجدار فكان لغلامين يتيمين في المدينة وكان تحته كنز لهما وكان أبوهما صالحا فأراد ربك أن يبلغا أشدهما ويستخرجا كنزهما فحفظتهما لصلاح أبيهما فاحفظ اللهم نبيك في عمه فقد دلونا به إليك مستشفعين ومستغفرين
Buradaki doğru terceme şu şekilde olacaktır; “Ey Allah’ım! Amcası hakkında peygamberini(n şerefini ve izzetini) koru! Nitekim biz onunla (amcası Abbas radıyallahu anh ile) bize şefaat etmesini ve bağışlanma dilemesini isteyerek sana yaklaşmaya vesile ettik.”[38] İbni Abdilberr’in metni şöyle;
اللهم إنا نتقرب إليك بعم نبيك ونستشفع به فاحفظ فيه نبيك كما حفظت الغلامين لصلاح أبيهما وأتيناك مستغفرين مستشفعين
“Allah’ım! Şüphesiz bizler, sana peygamberinin amcasından şefaat etmesini iteyerek yaklaşıyoruz. Onun hakkında peygamberini(n şerefini), babaları sebebiyle koruduğun iki genci koruduğun gibi koru. Bağışlanma ve şefaat isteyerek sana geldik.”[39] Görüldüğü gibi burada Abbas r.a.’ın duası ile tevessül sözkonusudur.
Mervezi, Müsned-i Ebubekr’de; Ahmed Bin Ali – Osman Bin Ebi Şeybe ve Ebu Hayseme – Yezid Bin Harun – Hammad Bin Seleme – Ali Bin Zeyd – Kasım Bin Muhammed – Aişe r.a. senediyle rivayet ediyor;
“Aişe radıyallahu anha dedi ki; “Ben babam Ebu Bekir halife iken, şu beyti okudum;
وأبيض يستسقى الغمام بوجهه
ثمال اليتامى عصمة للأرامل
“Beyazdır, yüzü suyu hürmetine yağmur istenir.
Yetimlerin sığınağı, dul kadınların koruyucusudur.”
Ardından Ebu Bekr radıyallahu anh dedi ki; “O, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemdir.”[40]
İbni Ebi Şeybe Yezid Bin Harun’dan aynı isnad ile rivayet eder. Heysemi bunu Ahmed ve Bezzar’a isnad edip ricalinin güvenilir olduğunu söylemiştir. Lakin Ali Bin Zeyd bin Cüdan zayıf olup bu rivayetlerde tek kalmıştır.
İbnu Ömer r.a de yağmur duasından sonra bol yağmur yağması üzerine, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yüzüne bakıp bu beyti hatırladığını söylemiştir.[41] Ancak bunda tevessüle delil olacak bir yön yoktur.
“HAYATIM SİZİN İÇİN HAYIRLIDIR..” HADİSİ
İbni Mes’ud radıyallahu anh’den merfuan rivayet edilen hadis;
حياتي خير لكم تحدثون ونحدث لكم ووفاتي خير لكم تعرض علي أعمالكم فما رأيت من خير حمدت الله عليه وما رأيت من شر إستغفرت الله لكم
“Hayatım sizin için hayırlıdır. Siz konuşursunuz, biz de sizinle konuşuruz. Ölümüm de sizin için hayırlıdır. Çünkü amelleriniz bana arz edilir, hayırlı görürsem hamd eder, kötü görürsem sizin için istiğfar dilerim.” [42]
Rivayet, isnadındaki İbni Ebi Ravvad sebebiyle zayıftır. Bu hadisi Haris Bin Ebi Üsame de, Müsned’inde Bekr bin Abdullah el Müzeni’den mürsel olarak ve içinde hadis uyduran ravi bulunan başka bir tarikle, Enes r.a.’den rivayet etmiştir.
Abdülmecid Bin Abdülaziz Bin Ebi Ravvad hakkında; Buhari; “Hakkında konuşuldu”, Ebu Hatem; “Kavi değildir, hadisi yazılır” Darekutni; “İtibar için hadisi yazılır, huccet değildir” derken, Yahya Bin Main, Ahmed Bin Hanbel, Ebu Davud, Nesai, İbnu Şahin, Zehebi ve başkaları; “Süka(güvenilir)” demişlerdir.
İbni Hacer Takrib’de der ki; “Sadukdur. Hata eder, Mürcie’den idi. İbni Hibban’ın Onun hakkında metruk demesi ifrattır.”[43]
Görüldüğü gibi, bu değerlendirmeler ravinin zabtı hakkında cerh ifade eder. Sahih olduğu kabul edilse bile, burada kastedilenin berzah hayatında yapılan bir dua olduğu anlaşılır. — Şayet sahih olduğu kabul edilse bile - Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem burada kendisiyle tevessül ve istiğase edilmesini istemiyor, “amelleriniz bana arzedilir, ben dua ederim” buyurduğu söyleniyor!
TEVESSÜL DUALARI
Bu konuda bazı uydurma rivayetler varit olmuştur; Hatib el Bağdadi, Camiül Ahlakır Ravi’de naklediyor;
أنا محمد بن الحسين بن محمد المتوثي نا عثمان بن أحمد الدقاق نا محمد بن خلف بن عبد السلام نا موسى بن ابراهيم المروزي نا وكيع عن عبيدة عن شقيق عن ابن مسعود عن النبي صلى الله عليه وسلم قال من اراد ان يؤتيه الله حفظ القرآن وحفظ العلم فليكتب هذا الدعاء في إناء نظيف بعسل ثم يغسله بماء مطر يأخذه قبل ان يقع الى الأرض ثم يشربه على الريق ثلاثة ايام فانه يحفظ بإذن الله اللهم اني أسألك بأنك مسؤول لم يسأل مثلك أسألك بحق محمد رسولك ونبيك وإبراهيم خليلك وصفيك وموسى كليمك ونجيك ونصف كلمتك وروحك وأسألك بكتاب ابراهيم وتوراة موسى وزبور داود وإنجيل عيسى وقرآن محمد وأسألك بكل وحي اوحيته وبكل حق قضيته وبكل سائل اعطيته وأسألك باسمك الذي دعاك به أنبياؤك فاستجبت لهم وأسألك باسمك الذي ثبت به ارزاق العباد وأسألك بكل اسم هو لك انزلته في كتابك وأسألك باسك الذي استقل به عرشك وأسألك باسمك الذي وضعته على الأرضين فاستقرت وأسألك باسمك الذي دعمت به السماوات فاستقلت وأسألك باسمك الذي وضعته على النهار فاستنار وأسألك باسمك الذي وضعته على الليل فأظلم وأسألك باسمك الذي وضعته على الجبال فرست وأسألك باسمك الواحد الأحد الصمد الوتر الظاهر الطهر المبارك المقدس الحي القيوم نور السماوات والأرض عالم الغيب والشهادة الكبير المتعال ان ترزقني حفظ كتابك القرآن وحفظ أصناف العلم وتثبتهما في قلبي وشعري وبشري وتخلطهما بلحمي ودمي ومخي وتشغل بهما جسدي في ليلي بتعبير فإنه لا حول لي ولا قوة إلا بالله
Muhammed Bin el Huseyn Bin Muhammed el Metusi(ya da Mütevessi) – Osman Bin Ahmed ed Dekkak – Muhammed Bin Halef Bin Abdis Selam – Musa Bin İbrahim el Mervezi – Veki’ – Ubeyde – Şakik - İbni Mes’ud radıyallahu anh senedi ile merfuan;
“Kim Kur’an’ı ve ilimleri ezberlemek istiyorsa, şu duayı temiz bir kaba bal ile yazsın, sonra yağmur suyunu yere düşmeden önce toplayıp onunla yıkasın ve üç gün onu içsin; (Taberani’nin rivayetinde; bal ve zaferan ile yazıp yağmur suyu ile yıkasın ve bir taraftan namazlarının ardından bu duayı okurken bir taraftan da üç gün oruç tutup bununla iftar etsin” diye geçer.);
“Allahım! Senin hiç kimseye ihtiyacı olmayarak kimseden talepte bulunmayan ve yaptıklarından hesaba çekilmeyen, isteklerin kendisine arz olunduğu Zatı Bari olduğunu anarak sana yalvarıyor, Peygamberin Muhammed, halilin İbrahim, sırdaşın Musa ve ruhun, kelimen, şerefli kulun İsa hakkı için sana yalvarıyorum…”[44]
Bu rivayet sahih değildir! senedindeki Musa Bin İbrahim el Mervezi metruktur. Ayrıca bu rivayeti uyduran kişi olmakla itham edilmiştir. [45]
Taberani, Kitabud Dua’da aynı dua metnini; Yahya Bin Eyyub el Allaf el Mısri - Ebu Tahir Bin es Serh – Ebu Muhammed Musa Bin Abdurrahman es San’ani el Müfessir – İbni Cüreyc – Ata – İbni Abbas radıyallahu anhum – merfuan senediyle ve Mukatil Bin Hayyan – Mücahid – İbni Abbas radıyallahu anhum – merfuan senediyle verir.[46]
Bu tarikte de Musa Bin Abdurrahman el Müfessir teferrüd etmiştir ve O, hadis uydurucudur.[47]
Aynı rivayet, Ebu Bekr Muhammed Bin Abdubaki el-Bezzar – Ebu Ya’la Muhammed Bin el-Huseyn el-Fakih – Ali Bin Ömer es-Sükkeri – Ebu Hamid Ahmed Bin Bilal – Muhammed Bin Abdullah el-Buhari – Bahr Bin en-Nadr – İsa Bin Musa – Ömer Bin Subh – Ebu Abdullah eş-Şami ve Muhammed Bin Ebi Aişe es-Sindi - Yezid Bin Ömer – Ömer Bin Abdülaziz – Mücahid Bin Cübeyr – İbni Mes’ud R. Anhum – merfuan senedi ile[48] rivayet olundu.
Bu isnadda geçen Ömer Bin Subh hadis uydurucudur, metruktur.[49]
Ebuş Şeyh el Esbahani, buna benzer bir rivayeti Ahmed Bin İshak el Cevheri’nin hadisi olarak; Ebul Eş’as – Züheyr Bin el A’la el Utbi – Yusuf Bin Yezid Zühri – merfuan tariki ile rivayet etti.[50] Bu isnad kopuk ve zayıftır. Emali’de Ebu Musa el Medini ve Ebu Abdullah Makdisi bunu kaydetmişlerdir.
Yine benzer dua metnini, Rezin bin Muaviye el Adberi, Tecrid’de; Ebu Şeyh el Asbahani Fadailul A’mal’de; Ebu Musa el Medini – Muhriz Bin Hişam – Abdulmelik – Babası – dedesi – Ebu Bekr es Sıddık radıyallahu anh’den merfuan senedi ile,
Ve Ebu Musa el Medini – Zeyd Bin Hubab - Abdulmelik Bin Harun Bin Antera tarikiyle, rivayet etti.[51] Abdulmelik hadis uydurucudur.[52]
Ebul Abbas Bin Türkman el Hemedani, Kitabud Dua’da; Ebul Fadl Muhammed Bin el Hasen Bin Muhammed ed Dekkak – Muhammed Bin Osman Bin Halid el Ukberi – Ebuş Şeyh (es Sevab adlı eserinden) – Ubeydullah Bin Ahmed Bin Ukbe – Hasen Bin Arafe el Abdi – Zeyd Bin Hubab el Akeli – Abdulmelik Bin Harun Bin Anteratuş Şeybani – Babasından senedi ile; Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in Ebu Bekr radıyallahu anh’e Kur’an’ı ezberlemesi için öğrettiği bir dua olarak rivayet eder.[53] Bu da uydurmadır.
Tevessül ihtiva eden bir diğer duayı; İbni Neccar Tarih’inde; Yusuf Bin Mübarek – Ebu Said Ahmed Bin Muhammed el Bağdadi – Ebul Feth Abdulkerim Bin Abdulvahid Bin Mahmud Bin es Saiğ – Ebu Said Ahmed Bin Abdullah Bin Hasene – Ebul Abbas Ahmed Bin Muhammed Bin Zekeriya en Nesevi ve Ebu Sa’d Ahmed Bin Muhammed Bin Hafs Bin Halil el Herevi – Abdullah Bin Adiy el Cürcani – Ahmed Bin Cafer es Sa’di – Sa’d Bin Said el Enbari – Süleyman İbni Ebi Hevde – Süfyan es Sevri – İbrahim Bin Edhem – Musa Bin Yezid – Uveys el Kareni – Ömer Bin el Hattab ve Ali Bin Ebi Talib - merfuan senedi ile yaptığı rivayette uzun bir dua tavsiye edilmiş, orada; “Allahım… karada ve denizde, zorlukta ve kolaylıkta sana dua ve ibadet eden kulların hakkı için…” [54] İfadesi geçmektedir. Bu rivayet, aşağıda gelecek rivayet gibi batıldır. Hafız Ebu Nuaym ravilerinin meçhul olduğunu belirtmiştir.
Deylemi, Ömer ve Ali r.a.’dan merfuan rivayet ediyor; “Şeytan veya sultan seni üzerse şöyle dua et;
يا من يكفي من كل احد ولا يكفي منه احد يا احد من لا أحد له يا سند من لا سند له انقطع الرجاء إلا منك فاكفني مما أنا فيه وأعني على ما أنا عليه مما قد نزل بي بجاه وجهك الكريم وبحق محمد عليك آمين
“Ey kimsenin yetmediği yerde herkese yeten! Ey kimsesi olmayanların kimsesi! Ey yardımcısı olmayanların yardımcısı! Ancak senden ümid ederim. Kerim olan vechin hürmetine ve Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) hakkı için, içinde bulunduğum durumdan kurtar, başıma gelen şu işte bana yardım et! Âmin” [55]
İbni Hacer, Tesdidül Kavs’ta buhadisin isnadını şu şekilde verir; Ebu Abdullah Cürcani[56] - Şakik(Bin İbrahim el Belhi) – İbrahim Bin Edhem[57] – Musa Bin Yezid[58] – İdris[59] - Ömer ve Ali radıyallahu anhuma senedi ile)
Bu rivayet batıldır. Bu isnadta geçen idris, aslında yukarıda geçtiği gibi Üveys el Kareni olsa gerek. İstinsah hatası olarak böyle geçmiştir. Fakat Musa bin Yezid’in ne İdris’ten ne de Üveys el Karani’den rivayeti sözkonusu değildir. O, sadece Ebu Umame radıyallahu anh’den ve babasından rivayet etmiş, ondan da sadece Muaviye bin Salih rivayet etmiştir.
Hafız Ebu Nuaym, bu ravilerin bulunduğu isnadlar ile daha uzun münker metinler rivayet etmiş ve ravilerinin meçhul olduğunu belirtmiştir.[60] Başka bir yerde de bu rivayetlerin şüpheli olup sahih olmadığını belirtir.[61] Bahsi geçen rivayet metinleri birbirinden çok farklıdır.
İsnaddaki Şakik el-Belhi hakkında Zehebi ve İbni Hacer der ki; “Zahidlerin büyüklerindendir. Hadiste münkerdir denildi... Onun zayıf olduğuna hükmedilmesi tasavvur edilemez. Bahsedilen münkerlik, ondan rivayette bulunan ravi ciheti iledir.”[62] Zehebi, el Mugni Fid Duafa’da; “Şakik ile hüccet getirilemez” dedi.[63]
Ebu Said radıyallahu anh’den merfuan rivayet edilen; “Kim evinden namaza doğru çıkarken; “Allahım! Senden isteyenlerin hakkı için istiyorum…”[64] Hadisi ise birkaç tarikten gelmiş olmasına rağmen, zayıf ve müdellis olan ravi Atiyyetül Avfi’nin teferrüd etmiş olması sebebiyle zayıftır.
Misbahuz Zücace’de Busayri der ki; “İbni Mace’nin isnadı zayıflar zinciridir; Atıyye (el Avfi), Fudayl Bin Merzuk, Fadl Bin Muvaffak zayıf ravilerdir. Lakin İbni Huzeyme bunu Sahih’inde Fudayl Bin Merzuk tariki ile rivayet etmiştir. Onun indinde bu sahihtir. Rezin bu rivayeti zikretmiş, Ahmed Bin Mün’i bunu müsnedinde Yezid – Fadl Bin Merzuk isnadıyla rivayet etmiştir.”
İbni Ebi Şeybe; Veki – Fudayl Bin Merzuk – Atiyye – Ebu Said senediyle rivayet etmiştir. İbnu Ebi Hatem; “mevkuf’a benziyor (peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in sözüne benzemiyor)” demiştir.
Fudayl Bin Merzuk hakkında; İbni Uyeyne, Sevri, İbni Main, Icli, İbni Hibban, İbni Şahin ve Suyuti; “süka=güvenilir” dediler, İbni Adiy; “onda beis olmadığını umarım”, Nesai; “zayıf”, Ebu Hatem; “Saduk, salihul hadis”, Zehebi; “hadisleri hasendir” demişler, Müslim, ondan makrunen rivayet etmiştir.[65]
Atıyyetül Avfi hakkında ise; Yahya Bin Main, Icli, İbnu Şahin; “güvenilir”,
Zehebi ve Nesai; “zayıf” , Ebu Zür’a; “leyyin”, Ebu Hatem; “zayıf, hadisi yazılır” İbni Adiy; “hadisi yazılır, sikalar ondan hadis yazdılar”, İbni Hacer; “saduk, çok hata eder” demişlerdir.[66] Atıyye, Şiilikle itham edilmiştir ve tedlis yaptığı bilinmektedir.
Şayet hadisin sahih olduğunu kabul edersek, bunun anlamı şudur: İsteyenlerin Allah (c.c.) üzerindeki hakları, Allah'ın onlara icabet etmesidir. Allah'ın, kendisine ibadet edenlere sevap vermesi, bir haktır. Allah, bunu kendi zatına bizzat kendisi yazmış (vâcib) kılmıştır:
«Kullarım beni sana soruyorlar: Ben Muhakkak ki yakınım. Bana dua ettiğinde dua edenin duasına icabet ederim» (Bakara 186).
Dolayısıyla, bu şekilde istemek, Allah'ın, kendi zâtına kendisinin vâcib kıldığı bir şeyle istemektir. Bu tıpkı:
«Ey Rabbimiz! Peygamberlerine va'dettiğin şeyi bize ver» (Meryem 93) diye dua edenlerin ve mağaraya kapanıp kalıp da, Allah'tan, sâlih amelleriyle isteyen üç kişinin duaları gibidir.
Rivayete göre Abdullah Bin Zübeyr r.a., İbni Ömer r.a.’nın da yanında bulunduğu bir mecliste; “…bihurmeti arşike ve hurmeti vechike ve hurmeti nebiyyike aleyhisselam…” şeklinde dua ve tevessül etmiştir.[67]
Bu çok zayıf olup metni münkerdir. Aynı rivayet tevessül içermeyen metni ile Ebu Nuaym tarafından daha sağlam isnad ile rivayet edilmiştir.[68]
İmam Cafer es Sadık radıyallahu anh’den şöyle rivayet edilmiştir; “Bir kimsenin bir haceti olursa, temiz bir kağıt parçası üzerine Besmeleyi yazsın ve şu duayı eklesin;
بسم الله الرحمن الرحيم من العبد الذليل إلى الرب الجليل رب إني مسني الضر و انت ارحم الراحمين
Sonra yazdığı kâğıdı temiz bir akarsuya bıraksın. Kâğıdı bırakırken şöyle dua etsin; “Allah’ım! Habibin Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem hürmetine, Onun ehli beyti ve ashabı hürmetine, kendilerinden razı olduğun tertemiz yakınları ve senin yolunda olanlar hürmetine dileğimi kabul buyur. Ey keremi bol olan Rabbim! Beni de ikramına dahil kıldığın kullarından eyle”[69]
Bu rivayetin aslı yoktur. Bu rivayeti naklettiği Dürrun Nazım adlı kitabını büyü tılsımları ve hurafelerle dolduran imam Yafii de bunun isnadını zikretmemiştir.
ÖNCEKİ PEYGAMBERLER İLE TEVESSÜL
Enes Bin Malik radıyallahu anh’den; “Ali Bin Ebu Talib radıyallahu anh’ın annesi Fatıma Binti Esed radıyallahu anha vefat ettiğinde… Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, kabrin içine girdi ve yan yatarak buyurdu ki; “Dirilten ve öldüren Allah’tır. O Hiç ölmeyen diridir. Rabbim! Annem Fatıma Binti Esed’i mağfiret eyle! Huccetini (Kelime-i Tevhidi) ona telkin et ve onun kabrini geniş eyle. Peygamberinin ve benden önceki peygamberlerinin hakkı için duamı kabul buyur. Şüphesiz sen merhametlilerin en merhametlisisin!”
Nihayet Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, cenaze için dört tekbir getirdi ve onu kendisi, Abbas ve Ebu Bekr radıyallahu anhuma kabre koydular.”[70]
Heysemi der ki; “Ravilerinden Ruh Bin Salah, İbni Hibban ve Hakim tarafından güvenilir görülmüştür. Ancak onda zayıflık vardır. Diğer raviler sahih ricalidir.” [71]
İbni Adiy Ruh Bin Salah’ı zayıf addetmiş, Zehebi ve İbni Cevzi bunu İbni Adiy’den naklen belirtmişlerdir.[72] İbni Hibban onu, meçhul ravileri de güvenilir saydığı kitabı; es Sükat’ta zikretmiştir.[73]
Zehebi, Mizanul İtidal’de; onu İbni Adiy’in zayıf saydığını, İbni Hibban’ın Sükat’ta zikrettiğini, Hakim’in onun hakkında; “Güvenilir”, dediğini nakleder.[74] İbni Hacer de bu bilgilere ilaveten şunları söyler;
“İbni Yunus onu Tarihul Guraba’da zikretti ve dediki; “Musul ehlindendir. Mısır’a gelmiş ve orada hadis rivayet etmiştir. Ondan münker hadisler rivayet edilmiştir. Nisbeti İbni Siyabe’dir. Darekutni onun hakkında; “Hadiste zayıftır”, İbni Makula; “Onu zayıf saydılar” demişlerdir… İbni Adiy ondan iki hadis naklettikten sonra der ki; “Onun birçok hadis rivayeti vardır, bazı rivayetinde münkerlik vardır.”[75]
Ruh Bin Salah bu rivayette teferrüd etmiştir. Rivayet zayıftır. Delil olamaz.
Şu var ki, Elbani, bu hadis hakkında Taberani ve Ebu Nuaym’ın, zayıf hükmü verdiğini söyleyerek vehmetmiştir.[76] Halbuki her iki muhaddis de böyle bir hüküm belirtmemiş, sadece Ebu Nuaym, hadisin Ruh Bin Salah’ın teferrüdü (tek kalması) ile geldiğini söylemiştir. Şayet üstad Elbani; “Zayıf olduğuna işaret ettiler” deseydi daha doğru olurdu.
İbni Hibban ve Hâkim’in tesahül (ravilerin değerlendirilmesinde gevşeklik) ile meşhur oldukları bilinmektedir. Ayrıca İbni Hibban’ın cerhte (ravi hakkındaki olumsuz eleştiride) müteşeddid olduğu söylenmekle[77] birlikte mechulül hal olan ravileri güvenilir saydığı da malumdur. Yani hakkında cerh ve tadil bilinmeyen raviler hakkında hüsnü zan kaidesi ile hareket etmiştir. Lakin Ruh bin Salah’ı muhaddis imamlar cerhetmiş olduğundan, İbni Hibban’ın hüsnü zannı bu rivayette bir şey ifade etmemektedir.
Önceki peygamberler ile ilgili bazı zayıf rivayetler daha vardır; İbni Ebid Dünya, Ahkamul Kubur’da (Ebu Bilal Muhammed Bin Haris Bin Abdullah Bin Bürde Bin Ebu Musa el Eşari – Ebu Muhammed el Kasım Bin Abdullah – Anbese Bin Said senedi ile);
Ebu Musa el Eşari Radıyallahu anh, Tüster şehrini fethettiğinde Danyal’ı bir tabutta buldu. Danyal ile birlikte bir Mushaf ve içinde yağ, dirhemler ve yüzük bulunan bir çömlek görmüştü. Ebu Musa bu durumu, Ömer radıyallahu anh’e bir mektupla bildirmişti. Ömer Radıyallahu anh, cevap olarak yazdığı mektupta şöyle diyordu; “Mushafa gelince, onu bize gönder. Yağın bir kısmını bize gönder, kalan kısmıyla da Müslümanlara, onunla şifa talep etmelerini emret. Dirhemleri onlara taksim et. Yüzüğü de sana ganimet olarak verdik.”[78]
Benzerini İbni İshak, Megazi’de ve Yunus Bin Bükeyr, Ziyadat’ta rivayet ettiler.[79] Bu rivayette Ömer radıyallahu anh’ın Danyal aleyhisselam’ın kimsenin bilmediği bir yere gömülüp kabrini gizlemesi tavsiyesi de vardır.
Ancak İbni İshak ve Yunus Bin Bükeyr’in Ebul Aliye’den yaptıkları bu rivayetin tamamı dikkate alınırsa, orada; insanların, Danyal aleyhisselam’ın cesedini dışarı çıkararak onunla tevessül etmeleri sebebiyle onun cesedinin gizlenmek istendiği görülür. Yani Ömer radıyallahu anh, cesedinin çıkarılarak yanlış bir uygulama yaptıkları için, Onun kabrini gizlemek istemiştir! Bu da böyle bir tevessülün caiz olmadığına delildir.
Batıl bir rivayet şu şekildedir; Ali radıyallahu anh dedi ki; “Bir vadide yırtıcı hayvanlardan korkarsan de ki; “Korkaklıktan ve arslanın şerrinden Danyal’ın Rabbine sığınırım” buyurmuştur.[80]
Bu rivayetin tevessül ve istigase ile alakası yoktur. Ancak bu rivayet istinsah hatası olarak bazı kitaplarda “aslanın şerrinden Danyal’a sığınırım” şeklinde geçmiştir. Aşırı sapık sufilerden İsmail Hakkı Bursevi de bunu fırsat bilerek şirkine delil getirmeye çalışmıştır.
Bu rivayeti İbni Sünni ve Havatıful Cann’da Harâitî; (İbrahim Bin İsmail Bin Ebi Habibe – Davud Bin el Husayn – İkrime – İbni Abbas – Ali radıyallahu anhum senedi ile;) rivayet ettiler.
Söz konusu rivayette zayıf bir ravi olan İbrahim bin İsmail bin Ebi Habibe’nin Davud bin el Husayn’dan rivayetleri, buradaki örnekte olduğu gibi hadis imamları tarafından özellikle münker olarak değerlendirilmiştir.[81] İbnül Medini ve Ebu Davud derler ki; “Davud ibnul Husayn’ın İkrime’den rivayetleri münkerdir.” İbni Uyeyne; “Davud bin Husaynın rivayetinden sakınırız” dedi.[82]
Ebu Abdurrahman Muhammed Bin Fudayl Bin Gazvan(vefatı h.195) bunu Kitabud Dua’da; Ebu Hazma Sabit es Sumali – Ebu Miskin Mevla Ali – Ali radıyallahu anh isnadıyla rivayet etti.
Ebu Hamza Sabit es Sumali metruktur.[83]
KABR-İ ŞERİF İLE TEVESSÜL VE İSTİSKA
Ömer radıyallahu anh’ın haznedarı Malik ed Dar Radıyallahu anh anlatıyor; “Ömer radıyallahu anh’ın zamanında halk şiddetli bir kıtlığa maruz kalmıştı. Derken bir adam Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in kabrine gelerek; “Ya Rasulullah! Ümmetin için yağmur iste! Zira onlar helak oldular.” Dedi. Bunun üzerine adama rüyasında şöyle buyruldu; “Ömer’e git, ona selam götür, halkın suya kavuşacağını haber ver ve ona şunu söyle; “Senin vazifen, iyi muamelede bulunmak, ölçülü ve güzel hareket etmektir”
Adam derhal giderek durumu Ömer radıyallahu anh’e bildirdi. Bunun üzerine Ömer radıyallahu anh ağladı ve; “Rabbim! Üstesinden gelemediğim şeyler hariç, çaba sarfetmekten geri durmuyor ve elimden geleni yapıyorum!” dedi.[84]
Hafız İbni Hacer, Ebu Salih es Semman’a kadar olan isnadının sahih olduğunu belirtmiş, kabre gelen adamın Bilal Bin Haris olduğunu belirtmiştir.[85]
Elbani (rahimehullah), üç gerekçe öne sürerek bu rivayeti kabul etmemiştir;
1. Ravi Malik ed Dar’ın zabt ve adaleti maruf değildir, o mechul bir ravidir. İbni Hacer, Malik’in mechul oluşuna işaret etmiştir
2. Hadisin metni şeriatta müstehab olan istiska namazına ve bazı ayetlerin ifade ettiği dua ve istiğfara aykırıdır.
3. Rivayetin sahih olduğu kabul edilse bile bu konuda hüccet olamaz. Çünkü rivayet ismi bilinmeyen bir adama dayanmaktadır. O da mechuldür. Seyf’in rivayetine dayanarak onun adının Bilal olduğunu söylemekte bir şey ifade etmez, zira seyf Bin Ömer et Temimi ittifakla zayıf bir ravidir…”
İbni Sa’d der ki; “Malik ed Dar, Ömer Bin Hattab’ın azatlısıdır. Cüblan’lı, Himyer kabilesindendir. Ebu Bekr ve Ömer radıyallahu anhuma’dan hadis rivayet etmiştir. Kendisinden de Ebu Salih es Semman rivayette bulunmuştur. O maruf idi.” [86]
İbni Hibban, onu güvenilir ravilerin ismini saydığı Sükat adlı eserinde zikretmiş, İbni Sa’d’ın verdiği bilgileri vermiş, hakkında menfi bir söz söylememiştir.[87] Lakin İbni Hibban hakkında cerh varid olmamış meçhul ravileri güvenilir saydığından, buna itibar edilmemektedir.
Hafız İbni Hacer de şunları söyler; “Malik ed Dar diye bilinen zat, Malik Bin Iyad’dır ve Asrı seadete yetişmiştir. Muaz ve Ebu Ubeyde’den rivayetleri vardır. Kendisinden iki oğlu; Avn ve Abdullah rivayette bulunmuştur. Buhari Tarih’te Ebu Salih Zekvan tarikiyle Malik ed Dar’dan, Ömer radıyallahu anh’ın kıtlık senesindeki sözünü (muhtasar olarak) rivayet etmiştir.[88] Aynı rivayeti tafsilatlı olarak İbni Ebi Hayseme de tahric etmiştir… İbni Sad onu Medineli tabiilerin ilk tabakası içinde zikretmiştir. Ömer ve Osman radıyallahu anhuma onu mali işlerde görevlendirmiş ve bu yüzden de ona Malikud Dar adı verilmiştir. Ali İbnul Medini’den rivayete göre o, Ömer radıyallahu anh’ın haznedarı idi.”[89]
İbni Ebi Hatem der ki; “Malik ed Dar, Ömer radıyallahu anh’ın azadlısıdır. Ebu Bekr ve Ömer radıyallahu anhuma’dan rivayeti vardır. Ondan da Ebu Salih es Semman rivayette bulunmuştur. Bunu babam(Ebu Hatem)dan böyle işittim.” [90]
Malik ed Dar’ın meçhulül aynlık vasfı kalkmış, lakin meçhulül hal (mestur) sıfatı devam etmektedir. Nitekim Hafız Münziri de; “Malik ed Dar’ın durumunu bilmiyorum” der.[91] Böyle bir ravinin rivayeti zayıf hadisler kapsamındadır.
Muhammed Bin Yahya ezZüheli der ki; “Meçhul ravi, kendisinden iki veya daha fazla kimselerin rivayette bulunması ile meçhullükten kurtulur.”[92]
Hatib el Bağdadi de der ki; “Meçhul olan bir ravi, ilimle şöhret kazanmış iki ve daha fazla kimsenin kendisinden hadis rivayet etmesi halinde meçhul olmaktan kurtulur.”[93] Bu durumdaki bir ravi, meçhulül ayn olmaktan kurtulur, fakat meçhulül hal (mestur) olma vasfı devam eder
Bazıları, Ömer radıyallahu anh’ın onu mali işlerde görevlendirmesini, Malik ed Dar’ın hıfz ve adalet bakımından güvenilir oluşuna delil getirmek istemiştir. Lakin bu rivayetin metninde de belirtildiği gibi, o sadece yiyecek dağıtımında görevlendirilmişti. Nitekim İbni Kuteybe der ki; “Ömer Bin Hattab’ın azatlılarından biri de Malik ed Dar idi. Ömer radıyallahu anh ona bir ev vermişti ki, o bu evde halk arasında bir şeyler bölerdi.” [94]
Ebu Ya’la el Halili de, “Malik ed Dar’ın kadim bir Tabii oluşunda ittifak edilmiştir” der ve Tabiin’in ondan övgü ile bahsettiklerini belirtir. Sonra bu rivayeti aktararak Ebu Salih’in Malik ed Dâr’dan rivayetinin mürsel olduğunu söyler.[95] Nitekim Ebu Salih bunu tahdis sigası ile değil, an’ane ile rivayet etmiştir. Yani Ebu Salih’in Malik ed Dar’dan hadis işittiği şüphelidir.
Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in kabrine gelen zatın isim olarak tesbiti konusunda İbni Hacer tarafından Seyf Bin Ömer’in rivayetine dayanılmasına gelince, asıl itibarıyla rivayetin sahih olarak tesbiti konusunda Seyf’in alakası yoktur. Seyf Bin Ömer, sadece gelen zatın kim olduğu sualine cevap ararken devreye girmektedir. Lakin yine de bu adamın kim olduğu önemlidir. Zira kabre gidip yağmur duası istemek sözkonudur. Mesela Buhari’nin Tarihul Kebir’de Ebu Salih Zekvan tarikiyle Malik ed Dar’dan rivayetinde sadece; Ömer radıyallahu anh’ın kıtlık senesinde; ““Rabbim! Üstesinden gelemediğim şeyler hariç, çaba sarfetmekten geri durmuyor ve elimden geleni yapıyorum!” dediğini rivayet etmiş, kıssadan bahsetmemiştir.[96]
ÂDEM ALEYHİSSELAM’IN TEVESSÜLÜ
Ömer radıyallahu anh’den merfuan; “Âdem aleyhisselam hatayı işlediğinde; “Ya Rabbi! Muhammed hakkı için senden beni bağışlamanı istiyorum” dedi.
Allah Teala; “Ey Âdem! Henüz yaratmadığım halde Muhammed’i sen nasıl tanıdın?” diye sordu.
Âdem; “Ya Rabb! Sen beni elinle yaratıp bana ruhundan üflediğinde başımı kaldırdım. Arşın sütunları üzerinde “Lailahe illallah Muhammed rasulullah” cümlesinin yazılı olduğunu gördüm. Bildim ki sen, ismine ancak mahlûkatın en sevimlisini izafe edersin” dedi.
Bunun üzerine Allah; “Doğru söyledin ey Âdem! Hakikaten o bana mahlûkatın en sevgili olanıdır. Onun hakkı için bana dua et. Ben de seni bağışladım. Şayet Muhammed olmasaydı seni yaratmazdım.” Buyurdu.[97]
Bu rivayetin isnadında cumhurun zayıf kabul ettiği ravi Abdurrahman Bin Zeyd Bin Eslem ve hadis uydurcu Ebul Haris el Fihri vardır. İbni Zeyd hakkında olumlu denebilecek tek değerlendirmeyi İbni Adiy yapmıştır.[98] Bu konuya sonra döneceğiz inşallah.
Adem aleyhisselam’ın tevessülü ile ilgili bu rivayet hakkında Zehebi ve İbni Hacer, Ebul Haris el Fihri’nin hal tercemesini verirken batıl demişler[99], İbni Teymiye ve Elbani de onlara tabi olarak mevzu olduğunu söylemişlerdir.
Taberani’den gelen rivayette Abdurrahman Bin Zeyd’e ulaşan isnad’da; Muhammed Bin Davud – Ahmed Bin Said el Fihri – Abdullah ibni İsmail el Medeni yer alır ve Taberani Mucemüs Sağir’de; Ahmed İbni Said’in teferrüd ettiğini söyler.[100] Taberani’nin Evsat ve Sağir’deki bu isnadı hakkında Heysemi; “Tanımadığım kimseler vardır” demiştir.[101]
Ahmed Bin Said el Fihri; Ahmed Bin Said Bin Yakub’tur. Zehebi, el Muktena Fi Serdil Kuna’da; “Ahmed Bin Said el Fihri’den Mekhul ve İbni Cevsa rivayette bulunmuştur”[102] derken İbni Hibban, Sükat’ta; “Ahmed Bin Said Bin Yakub’dan Mekhul (Ebu Abdurrahman Beyruti) ve başkaları rivayette bulunmuştur” der.[103] Ahmed Bin Said Bin Yakub el Fihri sadece İbni Hibban tarafından Sükat’ta zikredilmiş olup meçhuldür.[104]
Abdullah İbni İsmail el Medeni ise İbni Büveyh diye bilinen zat olup meçhul (mestur) bir ravidir. İbni Cevsa ile aynı senede(h.350) vefat etmiştir. İbni Ebid Dünya ve başkalarından hadis rivayet etmiştir. Kendisinden de İbni Rızkaveyh rivayette bulunmuştur. İmam idi.[105] Yalnız bu “imam” ibaresi ile kastedilen mescid imamlığıdır.
Ebu Nuaym’ın Delail’inde ise İbni Zeyd’e ulaşan isnad şöyledir; Şeyh Ebul Ferec – Süleyman Bin Ahmed – Ahmed Bin Rüşdeyn – Ahmed Bin Said el Fihri – Abdullah Bin İsmail el Medeni. [106] Neticede zayıf olan Abdurrahman Bin Zeyd Bin Eslem teferrüd etmiştir.
Abdurrahman Bin Zeyd, hafızasının iyi olmaması sebebiyle cerh edilmiştir. Nitekim İbni Huzeyme; “Ehli İlm, hafızasının kötülüğü yüzünden onunla delil getirmez.” Demiştir. Onun hakkında Ebu Hatem der ki; “Hadiste kavi değildir. Kendisi salih olup hadiste vâhî (zayıf)dir.” İbni Adiy; “hadisleri hasendir. Bazıları onu güvenilir bulup hadislerini yazdılar.” Der.[107] Ancak bu söz reddolunmuştur.
Hadisin sahih olduğunu iddia eden, Şihabuddin Hafaci, Celaleddin Suyuti, İbni Allan es Sıddıki, Tacuddin Sübki, Zahid el Kevseri, Aliyyul Kari, Kastalani, Nebhani ve Semhudi, teferrüd eden zayıf ravi Abdurrahman Bin Zeyd ile delil getirmenin mümkün olduğunu, Hakim’in bu hadise sahih hükmü vermekte haklı olduğunu ispatlamaya çalışmışlardır. Mahmud Said Memduh hasen olduğunu söylemiştir.
Sadece bu rivayet tarikine bakılırsa, hadisin sahih olduğunu söylemeye yol yoktur. Zira İbni Zeyd biraz zorlama ile makbul görülse bile –ki bu da imkânsızdır- ona kadar ulaşan sağlam bir zincir de yoktur.
Aslında Âdem aleyhisselam’ın tevessülü konusunda bir tarik daha vardır ki, Kaidetul Celile adlı eserinde, yukarıda kaydettiğimiz Ömer R.A. hadisini inkâr eden İbni Teymiye, başka bir hususta delil getirirken, (Tevhidi Rububiye adlı eserinde) bahsettiğimiz hadisi, senedini de vererek nakletmektedir! İşte o hadis;
İbni Teymiye naklediyor; “üstad Ebul Ferec İbnül Cevzi’nin el Vefa Bi Fadailil Mustafa adlı eserinde verdiği rivayet zinciri ve hadis metni şöyledir; Ebu Cafer Muhammed Bin Amr[108] – Ahmed Bin İshak bin Salih – Muhammed Bin Salih – Muhammed Bin Sinan el Avfi[109] – İbrahim Bin Tahman[110] – Yezid Bin Meysera[111] – Abdullah Bin Süfyan[112] – Meyseratul Fecr[113] radıyallahu anh tarikiyle;
Meysera dedi ki; “Ben; “Ya Rasulullah! Ne zaman peygamber olmuştunuz? Diye sordum. Cevap verdiler;
“Cenabı Hak, yeryüzünü yaratıp, göklere istiva ederek onu yedi kat halinde tanzim edince ve Arş’ı yaratınca, Arş’ın ayağına; “Muhammed Allah’ın Rasulüdür, son peygamberdir” cümlesini yazdı.
Âdem ile Havva’yı yerleştirdiği cennet’i yarattığı zaman da benim ismimi henüz Âdem daha ruh ile cesed arasında iken, cennetin kapıları, yaprakları, kubbeleri ve çadırları üzerine yazmıştı. Cenabı Hak, Âdem’e can verince o, Arşa baktı ve benim ismimi gördü; Allah teala da ona;
“O, senin evladlarının efendisidir” diye bildirdi. Şeytan, Âdem ve Havva’yı aldatınca onlar Cenabı Hakka benim ismimi şefaatçı kılarak tevbe ettiler.” [114]
Daha sonra İbni Teymiye Ömer radıyallahu anh hadisini de kaydeder ve bu iki rivayetin ardından şunları söyler; “Bu hadis(Ömer R.a. hadisi), önceki (Meysera R.a.) hadisi desteklemektedir ve ikisi bu konuyla ilgili öteki sahih hadisleri adeta tefsir eder mahiyettedir.”[115]
Burada İbni Teymiye r.a., isnadların birbirini takviye ettiğini söylemek istediyse, bu doğru değildir. Zira iki isnaddan biri batıl, biri mechuller zinciridir. Ancak İbni Teymiye’nin adı geçen eseri iyi incelenirse, onun kastettiği şey, rivayet metinlerinin, “peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in Âdem a.s. ruh ile cesed arasındayken peygamber olduğu” hususunda birbirini takviye ettiğidir.
Âdem aleyhisselam’ın tevessülü ile ilgili hadisi, içinde Abdurrahman Bin Zeyd’in isminin geçmediği bir senedle İbni Ebid Dünya ve İbni Asakir, ismi belirtilmeyen iki ravi kanalıyla, benzer metinle, İbni Mes’ud radıyallahu anh’den mevkuf olarak rivayet ettiler.
