1.SORU
Müslümanların, ticaret amacıyla kendisiyle savaş durumunda olan kafir ülkelere seyahat etmesi caiz midir?
1.CEVAP
Bir müslümanın, açıkça dinini ortaya koyup yaşayabilmesi, müşriklere de dostluk göstermeyip onlara destek olmaması şartıyla, İslam'a savaş açmış olan (harbi) kafir ülkelere ticaret amacıyla yolculuk yapması caizdir. Çünkü Ebu Bekir (r.a.) ve sahabelerden bazıları -Allah kendilerinden razı olsun- ticaret maksadıyla müşrik olan beldelere gitmişler, nitekim Ahmed b. Hanbel'in "Müsned" adlı eserinde de ifade edildiği gibi, Rasulullah da (s.a.v.) buna karşı çıkmamıştır.
Ancak gittiği ülkedeki müşriklerle dostluk kurmadan, olara destek olmadan dininin gereklerini yerine getiremeyecekse, bu durumda kafir ülkelere seyahat etmesi caiz değildir.
İslam alimleri buna ilişkin delilleri ortaya koymuşlardır. Kaldı ki bunun yasak oluşu hadislerle de sabittir. Yüce Allah, insanlara tevhidi farz kılmıştır. Dolayısıyla tevhide zarar verecek bir yolculuk caiz değildir. Diğer taraftan bu olay, müşrik ve kafir ülkelerin iznine ve rızasına tabidir. Nitekim, o ülkelere yolculuk edenlerin yaptıkları şeyler ortadadır. Böyle bir durumdan yüce Allah'a sığınırız.
2.SORU
Bir kimsenin, kafirlerin esas ve ölçüleri, şiarları ortada iken, bu ülkelere sırf ticari amaçla gidip buralarda ikamet etmesi caiz midir?
2.CEVAP
Bu sorunun cevabı da ilk sorununki gibidir. Zira ikisi arasında hiçbir fark yoktur. Bir ülke ister daru'l-harb ister daru's-sulh (barış yapılmış ülke) olsun, birinci sorunun cevabındaki ölçülere uyulmuyorsa değişen bir şey yoktur. Eğer bir müslüman gittiği ülkede açık bir şekilde İslam'ı yaşayamıyorsa, oraya sefere, çıkması caiz değildir.
3.SORU
Kalınacak sürenin kısalığı ya da uzunluğu arasında; örneğin bir ya da iki ay kalmakla, daha uzun bir süre kalmak arasında bir fark var mıdır?
3.CEVAP
Sürenin kısalığı ya da uzunluğu arasında asla herhangi bir fark söz konusu değildir. Bir müslüman, herhangi bir ülkede dinini açık bir şekilde ortaya koyamıyor, müşriklerle dostluk kurmadan ya da onlara destek vermeden orada kalamıyorsa, oradan ayrılabilme imkanı da varsa, o ülkede bir gün bile ikamet etmesi caiz değildir. Ancak oradan ayrılmaya imkan bulamadığı takdirde durum değişir.
4.SORU
Yüce Allah'ın:
"...O halde siz de onlar gibisiniz..." (Nisa: 4/140) ayeti ve Rasulullah'ın (s.a.v.):
"Kim müşriklerle bir arada bulunur, onlarla birlikte yaşarsa, o da kesinlikle onlar gibidir." hadisine göre küfre rıza küfür müdür?
(Ebu Davud, Cihad:170, Tirmizi Siyer: 405.
Cerir b. Abdullah der ki:
Rasululullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
"Ben, müşriklerin arasında oturan müslümanlardan uzağım."
Sahabeler:
"Neden ey Allah'ın Rasulü?" dediklerinde, şöyle buyurdu:
"İkisinin ateşi birbirine yakın görünmesin."
(Ebu Davud, Cihad: 95, Tirmizi Siyer: 41, Nesai Kasame: 27.)
4.CEVAP
Ayetin manası açıktır. Bir kimse, herhangi bir ikrah durumu olmadığı halde, yüce Allah'ın ayetlerinin inkar edildiğini veya onlarla alay edildiğini işitir de, başka bir konuya geçmedikleri halde, karşı koymaksızın alaycı kafirlerle bir arada bulunursa, tıpkı onlar gibi kafirdir. Hatta onlara katılmamış olsa da durum böyledir. Çünkü böyle bir eylem küfre rızadır. Küfre rıza ise küfürdür.
İslam alimleri işte bu ve benzeri ayetleri herhangi bir günaha rıza gösteren kimsenin, tıpkı onu yapan gibi olduğuna delil olarak göstermişlerdir. Hatta böyle bir günahı kalbiyle reddettiğini, bundan hoşlanmadığını ve istemediğini ileri sürse de, onun bu iddası kendisinden asla kabul olunmaz.
Çünkü İslam'da hüküm zahire göredir. Dolayısıyla bu kimse açık bir küfür işlediği için kafir olmuştur.
İşte İslam alimleri yukarıdaki ayet ve benzerlerinden böyle bir hüküm çıkarmışlardır.
Bilindiği gibi Rasulullah'ın (s.a.v.) ölümünden sonra, bir takım irtidat olayları görülmüştü. İrtidat edenlerden kimileri, böyle birşeye zorlandıklarını, üzerlerinde baskı olduğunu söylemişler; fakat sahabeler onların bu ifadelerini kabul etmemiş, aksine tümünü de mürted olarak görmüşler, bunlardan sadece onların işledikleri küfrü kalbiyle inkar edip, diliyle de karşı çıkanların mazeretini kabul etmişlerdi. Nitekim Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
"Kim, müşriklerle bir arada bulunur ve onlarla birlikte (aynı yer ya da bölgede) oturursa, o da tıpkı onlar gibidir."
Bu hadisin hükmüne göre; kim, müslüman olduğunu iddia ettiği halde adeta müşriklerin kendilerinden ve kendilerinin de onlardan olduğunu kabul edercesine toplantılarında, evlerinde ve işyerlerinde onlarla birlikte hareket eder, onlara destek olursa, tıpkı onlar gibi müşriktir. Evet bunlar müslüman olduklarını söyleseler, böyle bir iddiada bulunsalar da yinede kafirdirler.
Fakat, dinlerini açıkça ortaya koyarak müşriklerle de dostluk ve ilişkilerini açıkça bırakır ve onlara arka çıkmazlarsa, o zaman durum değişir. O takdirde bunlara kafir denemez.
Nitekim Rasulullah'ın (s.a.v.) Mekke'den Medine'ye hicret buyurmalarından sonra birtakım kimseler, aynı hicrete katılmayıp Mekke'de müşriklerle birlikte kalmayı sürdürmüşler ve yine de müslüman olduklarını ileri sürmüşlerdi. İşte bunların Mekke'de müşriklerle birlikte yaşamayı sürdürmeleri sebebiyle, müşrikler onları kendilerinden sanıyorladı. Hatta Bedir savaşında, istemeyerek de olsa, müşriklerin safında müslümanlara karşı savaşmışlar, bu savaşta öldürülmüşlerdi. Buna rağmen bazı sahabeler onların kendileri gibi müslüman olduklarını zannederek:
"Biz kardeşlerimizi de öldürdük." demeye başladılar.
İşte bunun üzerine yüce Allah onlarla ilgili olarak şu ayeti indirdi:
"Kendilerine yazık eden kimselere melekler canlarını alırken: "Ne işde idiniz?" dediler." (Nisa: 4/97)
Tefsir alimlerinden Süddi ve daha başkaları bunu şöyle yorumlamışlardı:
"Onlar kafirdiler. Zira yüce Allah, çaresizlerin dışındakilerin mazeretlerini kabul etmez. Bu nedenle yüce Allah onların da mazeretlerini kabul etmemiştir."
5.SORU
Müslüman olduğunu iddia ettiği halde, üzerinde münafıklık alametlerini taşıyan kimselere "münafık" denilebilir mi?
5.CEVAP
Eğer bir kimse, üzerinde münafıklık alametlerini açıkça taşıyorsa, durumu tıpkı savaş sırasında mü'minlere karşı koymak üzere irtidat edenlerin durumuna benzer. Bu kimse mü'minleri arkadan vurmak suretiyle düşmanların toparlanmasını ve mü'minlerin de dağılmasını ister ve bunu sağlar, sonra da onlara:
"Eğer biz bir savaşın varlığını bilseydik, kesinlikle size uyardık, size bağlı kalırdık." derler. Fakat müşriklerin üstün gelmeleri durumunda hemen onlara katılırlar ve onlarla birlikte hareket ederler. Müslümanların üstün gelmeleri durumunda ise, bu defa müslümanlardan yana tavır koyarlar. Münafıklar kimi zamanlarda müşrikleri överler, mü'minleri bırakıp onlara velayet yetkisi verir, onları sever ve onlara destek verirler. İşte bu ve benzeri nitelikler yüce Allah'ın anlatmış olduğu münafıklara ilişkin alametlerdir. Dolayısıyla durumları buna uyan ve böyle bir durum sergileyenlere mutlak manada münafık ve bu alametlere de nifak alametleri denir.
Nitekim sahabeler -Allah kendilerinden razı olsun- de çoğunlukla bunu yapıyorlardı.
Huzeyfe (r.a.) şöyle diyor:
"Rasulullah'ın (s.a.v.) henüz hayatta olduğu dönemde kişi bir söz konuşurdu, bu koştuğu söz sebebiyle münafık olurdu."
Hatta Avf b. Malik, bu çirkin sözü konuşana, sırf bu yüzden şöyle derdi:
"Yalan söyledin. Çünkü sen münafıksın" Aynı şekilde Ömer de, Hatıb kıssasında şöyle demişti:
"Ey Allah'ın Rasulü! Bırak beni de şu münafığın boynunu vurayım." Başka bir rivayette ise:
"Bırak beni de, boynunu vurayım. Çünkü o münafıktır."
İşte bu ve bunun gibi bir hayli örnek vardır. Aynı şekilde Useyd b. Hudayr, Sa'd b. Ubade'nin:
"Yalan söyledin, ancak sen münafıksın" sözüne karşı demişti ki:
"Münafıklarla mücadele ediyorsun."
Bu arada bilinmesi gereken bir husus da şudur:
Gerek görünüş bakımından münafık olanlara, gerekse münafıklığını gizleyenlere mutlak anlamda nifak ya da münafık damgası vurmak caizdir. Buna göre, gerçekten münafık olmadığı halde nifak alametlerini üzerinde taşıyanlara da münafık adı verilebilir. Bu türden bazı hususları yanlışlıkla işleyen, bunun farkında olmayan ya da herhangi bir şekilde ve maksatla söylemesi sebebiyle, münafık olmaktan çıkan bir kimseye mutlak anlamda münafık denilmesi durumunda, buna kimse karşı çıkamaz.
Üseyd b. Hudayr'ın Sad b. Ubade'ye 'münafık' demesi üzerine Rasulullah'ın (s.a.v.) buna karşı Üseyd b. Hudayr'a birşey demeyip, onu uyarmaması buna örnektir. Bilindiği gibi bu sahabi yani Sa'd b. Ubade münafık değildi. Böyle olmamasına rağmen Rasulullah (s.a.v.) 'o münafık değildir' türünden birşey söylememiştir. Böyle bir durumda sükut edilmesi, o kimsenin münafık olduğunu göstermeyebilir. Ancak sürekli bir oraya, bir buraya gidip gelen, ne müslümanlarla ne de müşriklerle tam birlikteliği olmayan kimse kesinlikle münafıktır.
Heva ve hevesiyle hareket eden kimselere ise, mutlak anlamda münafık adını vermek caiz değildir. Dünyevi meselelerde aralarında bulunan düşmanlık yüzünden veya sırf kızgınlığı nedeniyle ya da bazı meselelerde sürüp giden farklı düşüncelere sahip olmaları sebebiyle bir müslümana mutlak anlamda münafık demek caiz değildir. Bu gibi durumlardan şiddetle kaçınmak gerekir. Çünkü bu husus bizzat Rasulullah'dan (s.a.v.) gelen bir hadisle şiddetle nehy olunmuştur. Hadiste:
"Bir mü'mini kafirlikle itham etmek, adeta onu öldürmek gibidir." buyurulmuştur.
(Bk. Buhari Edeb, 10/428. Bu hadis, Buhari'de:
"Kim kardeşini yorumsuz bir şekilde tekfir ederse o karşısındakine dediği gibidir." Müslim, iman: 60.
"Müslüman kardeşine 'Ey kafir' denmesi" bölümü. Hadis, Ebu Hureyre tarafından rivayet olunmuştur.
Ayrıca Abdullah b. Ömer b. Hattab (r.a.)'tan:
"Kişi kardeşine: "Ey kafir!" derse, bu söz ikisinden birine gider."
Yine Abdullah b. Ömer hadisinde Müslim'in bir rivayeti de şöyledir:
"Herhangi bir kimse kardeşine 'Ey kafir' derse, mutlaka bu birinden birisi için geçerlidir. Eğer bu, dediği gibi değilse, bu söz söyleyene tekrar döner."
Taberani de "Kebir" adlı eserinde hadisi İmran b. Husayn'dan rivayet etmiştir. İmran b. Husayn diyor ki:
"Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
"Kişi kardeşine: 'Ey kafir!' derse, bu onu öldürmek gibidir. Mü'mine lanet ederse yine onu öldürmek gibidir." Hadis sahihtir.)
Burada özellikle dikkat edilmesi ve üzerinde durulması gereken bir nokta da; nifak alametlerine benzeyen ve kesin olan alametlerin varlığıdır. Ki biz bu alametleri ve benzerlerini anlatmıştık. Bunlar da; yalancılık, facirlik ya da kötü tanınma, İslama aykırı bir yanlış işleme gibi durumlardır. Müslümanın amacı Allah'ın kelimesini yüceltmek, O'nun dinini zafere ulaştırmak olmalıdır.
6.SORU
Allah için dostluk ve Allah için düşmanlık "La ilahe illallah" kelimesinin manası içerisine girer mi, bu "La ilahe illallah" ın şartlarından mıdır?
6.CEVAP
Şöyle demek doğru olur. Müslüman şunu bilmek durumundadır:
"Yüce Allah, müslümanlara, müşriklere düşmanlık göstermelerini farz kılmış, onlarla dostluk kurmamalarını, onlara destek olmamalarını emretmiş, aynı zamanda, mü'minleri sevmelerini, onlarla dost olmalarını, onlara destek olmalarını vacip (farz) kılarak bunun imanın şartlarından olduğunu haber vermiştir. Dolayısıyla -babaları, oğulları, kardeşleri veya yakınları da olsalar- Allah'a ve Rasulüne savaş açanların yanlarında yer almamalarını, imanın bir gereği olarak bildirmiştir. İman sahibi bir kimse buna dikkat ve özen gösterir."
Bunun "La ilahe illallah" kelimesinin manası ve şartları içerisinde yer alması konusuna gelince:
Allah bizi böyle birşeyi araştırmakla yükümlü kılmamıştır. Ancak yüce Allah tarafından bunun farz kılındığını' bilmekle mükellefiz. Evet, yüce Allah bunu ve bunun gerekleriyle amel etmeyi vacip (farz) kıldı. Bir kimse bu nedenle 'Bu "La ilahe illallah"ın manasında yer alır ve aynı zamanda onun gereklerindendir' der ve böyle inanırsa, bu fazlasıyla bir iyilik ve hayırdır. Birileri de bunu bu şekilde bilmiyorsa, böyle bilmekle de mükellef değildir. Özellikle de bu konudaki tartışma ayrılığa varabilecek düzeye gelirse, buna hiç gerek yoktur. Mü'minler arasında ayrılığa neden olunmamalıdır. Çünkü mü'minler öncelikle imanın gereklerini yapmakla, Allah yolunda cihadla, müşriklere düşmanlık beslemekle, müslümanlara da velayet yetkisini vererek gereğini yapmakla mükelleftirler. Bu hususta en iyisi susmaktır. (Ben öyle düşünüyorum) Mana yönünden ihtilaf olabilir.
En iyisini Allah bilir.
Hamd ve minnet Allah'adır. Salat ve selam Muhammed (s.a.v.)'e, Ehl-i Beytine ve ashabına olsun.
7.SORU
Emirlere, hepsi bir aileye mensup olan bir beldenin mürted olduğu haberi ulaştığı halde, sırf dünyevi çıkarları yüzünden cezalarını kaldırıp olayı örtbas ettiler ve müslümanların bunlara dokunmamalarını istediler. Bu mürtedleri koruyanlar münafıklara dostluk göstermiş olur mu veya böyle bir durum küfür müdür?
Eğer onların küfrü söylenmez veya onlara dil uzatılmazsa bunun hükmü nedir?
Bir kimsenin böyle bir durumunu bilmemiz halinde ne yapmalıyız?
7.CEVAP
Allah (c.c.) mü'minlere, müşrikleri düşman olarak tanımalarını ve onlara düşmanlık göstermelerini farz kılmıştır. Bu kimseler ister kafir, isterse münafık olsunlar farketmez.
Rasulullah (s.a.v), münafık olarak tanınan Bedevilerle cihad edilmesini, söz ve davranışlarla onlara karşı sert bir tutum takınılmasın! istedi. Onları yaşadıkları beldeden uzaklaştırmak, lanetlemek ve öldürmekle tehdit etti. Bakın Allah (c.c.) onlar hakkında ne buyuruyor:
"Lanetlenirler, nerede rastlansalar yakalanıp öldürülürler." (Ahzab: 33/61)
Mü'minlerle bunlar arasındaki dostluk münasebetleri derhal kesilir. Ayet ve hadiste bildirildiği gibi, kim bunlara dostluk gösterir ve kucak açarsa, o kimse de onlardandır. Düşünün bir kez, bir kimse Allah'ı (c.c.) sevdiğini iddia edecek ve buna rağmen Allah'ın (c.c.) düşmanlarına sevgi besleyecek, bu olacak şey mi? Kafirler, mü'minlerin diğer düşmanlarıyla birleşerek şeytanlara arka çıkarlar. Mü'min olan kimse, Allah'ı (c.c.) bırakıp da böyle kişileri sever mi? Şair ne güzel söylemiş:
Düşmanlarımı seversin sonra da gelip
Ben dostunum dersin. Sen kim dostluk kim.
Özetle; Allah (c.c.) için sevip, Allah (c.c.) için buğzetmek imanın en büyük esaslarındandır. Kulun kesinlikle buna uyması gerekmektedir.
Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyuruyor:
"İmanın en sağlam kulpu, Allah için sevmek ve Allah için buğzetmektir." (Ahmed: 4/286, Taberani, Beğavi Şerhü's-sünne,Ebu Davud et-Tayalisi, İbni Ebu Şeybe, Elbani Ahadisu's-sahiha Mecmau'z-zevaid 1689-90)
Allah (c.c.) Kur'an'da bu hususta fazlaca uyanda bulunmuştur. Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"Mü'minler mü'minleri bırakıp da kafirleri dost edinmesinler. Kim böyle yaparsa Allah ile bir dostluğu kalmaz. Ancak onlardan sakınmanız (takiyye) müstesna..." (AI-i İmran: 3/28)
Alimler bu ayete dayanarak, İslam'dan önceki dostluk ya da yakınlık gibi sebeplerle de olsa, kafirlere dostluk göstermenin yasaklandığını belirtmişlerdir. Ayette geçen, "Mü'minler, mü'minleri bırakıp" ifadesine gelince, burada mü'minlerle dost olunması gerektiği vurgulamakta ve kafirlerin mü'minlere tercih edilmemesi istenmektedir. Kim de bu istenilenlerin aksini yaparsa, Allah'tan (c.c.) birşey beklemeye hakkı yoktur. Yani kim kafirlere dostluk gösterir, onlara arka çıkarsa, arak bunlar için Allah'ın (c.c.) velayeti söz konusu olmaz. Kafirlere dostluk gösterenler, buna layık değildirler. Zira bizzat kendileri böyle bir velayet anlaşması yapmakla Allah (c.c.) ile aralarındaki antlaşmayı bozmuşlardır. Çünkü hem Allah'ı (c.c.) sevdiğini ve O'na dost olduğunu iddia edip, hem de onun düşmanıyla dostluk kurmak birbiriyle çelişkili durumlardır.
Ancak; "Onlardan sakınmanız (takiyye) müstesna"
Burada da görüldüğü gibi, ancak onlardan korkmayı gerektirecek bir endişe söz konusu olduğu zaman, onlara karşı görünürde dostluk gösterisinde bulunulabilir, böyle bir durumda onlarla zahiren iyi geçinilebilir. Kısacası eğer müslümanlar ezilen durumunda iseler, açıkça onlara düşmanlıklarını söyleyebilecek güce sahip değillerse, işte böyle bir durumda görünürde onlarla iyi geçinmek caiz olabilir. Ancak, kalbin imanla ve onlara karşı kin ve düşmanlıkla dolu olması gerekir. Bu engel ortadan kalktığı anda iman açığa vurulmalıdır.
"Kalbi imanla dopdolu olduğu halde inkara zorlanan hariç..." (Nahl: 16/106)
Abdullah b. Abbas der ki:
Takiyye amelle değil, dil ile olur. Allah (c.c.), mü'minlerin kafirlerle içli dışlı olmalarını, mü'minleri bırakıp onları sırdaş edinmelerini yasaklamıştır. Ancak kafirler, mü'minlerin bulundukları yerde üstün bir güce sahip iseler, bu durumda onlara karşı görünürde iyi davranabilirler. Ancak din noktasında onlara muhalefet etmek zorundadırlar.
"Ancak onlardan sakınmanız müstesna." ayetinin anlamı işte budur.(İbni Cerir, İbni Ebu Hatim, İbni Kesir.)
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"Ey inananlar! Kendinizden başkasını dost edinmeyin ..." (Al-i İmran: 3/118)
Kurtubi ayette geçen "Bitane" kelimesini şu manada değerlendirmiştir:
"Mü'minlerden başkasını kendinize sırdaş ve ahbap edinmeyin, içinizi onlara dökmeyin."
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"Ey iman edenler! Yahudi ve hrıstiyanları veli edinmeyin! Onlar, birbirlerinin velisidirler. Sizden kim onları kendisine veli edinirse, o da, onlardandır. Allah, zalim bir toplumu doğru yola iletmez." (Maide: 5/51) İşte bu ayetten itibaren, yine bu surenin:
"Kim Allah'ı, Rasulü'nü ve mü'minleri veli edinirse, bilsin ki üstün gelecek olanlar yalnız Allah'ın taraftarlarıdır." (Maide: 5/56) ayetine kadar altı ayet bu gerçek üzerinde durmakta ve dikkatimizi bu konuya çekmektedir.
Huzeyfe (r.a.) şöyle diyor:
"Herhangi biriniz farkında olmaksızın yahudi veya hristiyan olmaktan sakınsın. Çünkü ayette:
"Sizden kim onları kendine veli edinirse, o da onlardandır." (Maide: 5/51) buyurulmuştur."
Mücahid (r.h.) da:
"Kalplerinde hastalık bulunanların 'Bize bir felaket gelmesinden korkuyoruz!' diyerek onlara koşuştuklarını görürsün..." (Maide: 5/52) ayetiyle ilgili olarak diyor ki:
"Münafıklar hep yahudilere yaltaklanıp duruyorlardı. Onlarla içli dışlı oluyor ve onların çocuklarını emzirmek istiyorlardı."
Ali (r.a.) de:
"... Mü'minlere karşı alçak gönüllü ..." (Maide: 5/54) ayetiyle ilgili olarak diyor ki:
"Kendi dindaşlarına karşı şefkatli, merhametli ve yüce ruhlu, "...Kafirlere karşı onurlu..." (Maide: 5/54) dinlerine muhalefet edenlere karşı da gayet sert ve katıdırlar."
Bu manayı seleften birçokları bu şekilde nakletmişlerdir. Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"Ey iman edenler! Sizden önce kitap verilmiş olanlardan ve kafirlerden dininizi eğlence ve oyun yerine koyanları dost edinmeyin; inanıyorsanız Allah'tan korkun." (Maide: 5/57)
"Onlardan birçoğunun inkar edenlerle dostluk kurduklarını görürsün. Nefislerinin onlar için önceden hazırladığı şey ne kötüdür. Allah onlara gazab etmiştir ve onlar azap içinde devamlı kalıcıdırlar." (Maide: 5/80)
"Ey Nebi! Kafirlere ve münafıklara karşı cihad et, onlara sert davran. Onların varacakları yer Cehennemdir. O ne kötü bir varış yeridir." (Tevbe: 9/73)
Allah (c .c.), mü'minlere, İslam saflarında yer alsalar da kafir ve münafıklarla cihad etmelerini, söz ve davranışlarla onlara karşı sert bir tutum takınmalarını emretmiştir.
Abdullah b. Abbas:
"Kafirlere karşı silahla, münafıklara karşı ise sözle cihad etmek ve onlara karşı yumuşaklık göstermemek gerekir." demiştir.
İbni Mes'ud da:
"Kafir ve münafıklarla gücü yeten eliyle, buna gücü yetmeyen diliyle, buna da gücü yetmeyen kalbiyle tavrını sergilesin, onu asık bir suratla, öfke ve kin dolu bir tavırla karşılasın." demiştir. (İbni Ebu Hatim, Beyhaki- Şuabu'l-iman)
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"Allah'a ve Ahiret Gününe inanan bir toplumun, babaları, oğulları, kardeşleri, yahut akrabaları olsalar bile Allah'a ve Rasulü'ne düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin..." (Mücadele: 58/22)
Allah (c.c.), müslümanlara; babaları, kardeşleri, oğulları, en yakın akraba ve arkadaşları olsalar bile, Allah'a (c.c.) ve Rasulü'ne (s.a.v.) düşman olan kimselerle dost olmamalarını, onlara saygı ve sevgi beslememelerini, onlarla arkadaşlık kurmamalarını ve sohbet etmemelerini emretmiştir. En yakın akraba için hüküm böyle olursa, acaba başkaları için durum nasıl olur?
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"Zulmedenlere meyletmeyin; sonra size ateş dokunur..." (Hud: 11/113)
İbni Abbas:
Ayette geçen "terkenu" kelimesini; "meyletmeyin, yönelmeyin" şeklinde yorumlamıştır.
İkrime de:
"İtaat etmeyin, sevmeyin, işlerine ve yaptıklarına özenmeyin, yönelmeyin, dost olmayın, onlara velayet yetkisi vermeyin." diye yorumlamıştır.
Sevri de:
"Allah (c.c.) düşmanlarından birine (şer'i bir sebep olmaksızın) mürekkep doldurmak, kalemtraş hediye etmek, ya da kağıt uzatmak gibi şeylerin tümü bu hükmün içine girer." demiştir.
Bazı müfessirler de şöyle demişlerdir:
"Burada yasaklanan, onların seviyesine inmektir. Dolayısıyla müslüman onların seviyesine inmemeli, onlarla münasebet kurmamalı, onlarla arkadaşlık ve samimi sohbette bulunmamalı, onlarla bir arada oturup kalkmamalıdır. Onları ziyaret etmemeli ve onlara yağcılıkta bulunmamalıdır. Onların yaptıklarını asla hoş karşılamamalı, onlara özenmemeli ve benzemeye çalışmamalı, onlar gibi giyinmemelidir. Gözlerini onların, içinde bulundukları süs ve refaha dikmemeli, onlara saygı duymayı ifade edebilecek bir davranışta bulunmamalıdır."
Bu açıdan, daha önce geçen:
"Onlara meyletmeyin" ayeti üzerinde çok iyi düşünmek gerekir. Zira ayette "meyletme" olarak geçen "rükün" kelimesi; "hafif yollu yöneliş, meyil" anlamına gelmektedir. Hafif yollu bir yöneliş dahi şiddetle yasaklandığına göre, daha aşırı bir meyli siz düşünün.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin. Onlar size gelen gerçeği inkar etmişken, onlara sevgi gösteriyorsunuz. Oysa ki onlar Rabbiniz olan Allah'a inandığınızdan dolayı, Rasulü ve sizi yurdunuzdan çıkarıyorlar. Eğer siz Benim yolumda savaşmak ve rızamı kazanmak için çıkmışsanız, onlara nasıl sevgi gösterirsiniz? Oysa ben sizin gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da bilirim. Sizden kim bunu yaparsa doğru yoldan sapmış olur...
Allah yalnız sizinle din uğrunda savaşanları, sizi yurtlarınızdan çıkaranları ve çıkarılmanız için yardım edenleri dost edinmenizi yasaklar. Kim onlarla dost olursa işte onlar zalimlerdir." (Mümtahine: 60/1-9)
Yukarıdaki surenin ilk dokuz ayeti üzerinde durduğumuz gerçeği anlatmaktadır. Bu ayetlerden ilki, Hatıb b. Ebu Beltea hakkında nazil olmuştur. Bu sahabi, Rasulullah (s.a.v)'in büyük bir hazırlık yaparak Mekke üzerine yürüyeceğini bir mektupla Mekkeli müşriklere bildirmek istemişti. İşte ayet bununla ilgili olarak inmiştir.
"Allah'a ve Ahiret Gününe inanan bir toplumun,... göremezsin." (Mücadele: 58/22) ayeti de Ubeyde b. Cerrah hakkında nazil olmuştur.(Taberani. İbni Ebu Hatim, Hakim)
İbni Cureyc diyor ki:
"Ebu Kuhafe, Rasulullah (s.a.v.)'e hakaret etti. Bunun üzerine Ebu Bekir (r.a.) ona bir yumruk attı ve yere düşürdü. Bu durum, Rasulullah'a (s.a.v.) anlatılınca, Rasulullah (s.a.v.):
"Ey Ebu Bekir! Sen bunu yaptın mı?" dedi. O da:
"Vallahi, eğer yakınımda bir kılıç olsaydı, başını kesinlikle vururdum." dedi. İşte Mücadele Suresinin 22. ayeti bununla ilgili olarak nazil oldu. (İbni Münzir)
Bu olay Ebu Kuhafe müslüman olmadan önce olmuştur. Ebu Kuhafe, Mekke'nin fethedildiği yıl müslüman olmuştu. İslam'ı kabul ettikten sanra Rasulullah (s.a.v.)'e dil uzatacak değildir. Ebu Bekir ise, Mekke'den muhacir olarak ayrılmış, daha sonra Rasulullah'la (s.a.v.) birlikte umre için gidinceye kadar bir daha Mekke'ye uğramamıştır.
İbni Abbas der ki:
"Kim Allah için sever, Allah için buğzeder, Allah için düşmanlık gösterir ve Allah için dostlukta bulunursa, bu kimse Allah'ın dostluğunu böylece kazanmış olur. Bir kimse bu nitelikleri taşımadığı sürece, namazı ve orucu çok olsa da imanın tadına erişemez. İnsanların ilişkileri dünyayla ilgili menfaatlere dayanır oldu. Bu onlara birşey kazandırmayacaktır." (İbni Cerir, İbni Ebu Şeybe, İbni Ebu Hatim)
İbni Mes'ud, Rasulullah'ın (s.a.v.) şöyle buyurduğunu belirtiyor:
"Allah, peygamberlerinden birine, falan abide şöyle demesini vahyeder:
"Senin dünya ile ilgini kesmen, nefsinin rahatını istemendendir. Sadece benimle bağını kesmemen sebebiyle yüceldin. Benim sende olan hakkım için ne yaptın?" Abid şöyle der:
"Rabbim! Senin bendeki hakkın nedir?" Allah da:
"Sen benim için dostuna dostluk veya düşmanına düşmanlık gösterdin mi?" buyurur." (Münavi-Feyzü'l-Kadir: 3/70-71, Ebu Nuaym-Hilye, Hatibü'l-Bağdadi-Tarih.)
Allah (c.c.) buyuruyor ki:
"Kafirlerin bir kısmı bir kısmının velisidirler. Eğer siz onu (Allah'ın emirlerini) yerine getirmezseniz yeryüzünde fitne ve büyük bir fesad olur." (Enfal: 8/73)
Allah (c.c.), mü'minler arasında dostluk bağı oluşturulmasını, kafirlerle de dostluğun kesilmesini istemiştir. Çünkü ayette, kafirlerin de bir kısmının diğer bir kısmının velileri olduğu haber verilmiştir. Eğer müslümanlar, bunun gereğini yapmazlarsa, bu takdirde fitne ve fesad başgösterir, nitekim böyle olmuştur da.
Din ancak Allah (c.c.) için sevmek, Allah (c.c.) için buğzetmek, Allah (c.c.) için düşmanlık ve dostluk göstermekle tamamlanabilir. Bunlarsız ne din, ne cihad, ne emri bi'l-ma'ruf ve ne de nehyi ani'l-münker tamamlanabilir. Hatta bu konuda insanlar tekbirşey üzerinde birleşseler, kinin, düşmanlığın ve buğzun bulunmadığı bir sevgi üzerinde anlaşsalar, yine de hak ile batılı, mü'minlerle kafirleri ya da Rahman olan Allah'ın velileriyle, şeytanın yandaşlarını birbirinden ayırmış olamazlar. Bu bakımdan mü'minin mutlaka kesin bir çizgisi ve belli bir tavrı olmalıdır. Buna ilişkin ayetler oldukça fazladır.
Konuya ilişkin hadislere gelince, Bera b. Azib'ten şöyle rivayet edilmiştir: "Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
"İmanın en sağlam kulpu; Allah için sevmek ve Allah için buğzetmektir." (Ahmed: 4/286, İbn Ebu Şeybe İman: 45.)
Merfu bir hadiste de şöyle buyurulmaktadır:
"Allah'ım, facirin katımda bir değeri olmasın. Kalbimin seveceği bir nimeti olmasın. Çünkü ben, bana vahyolunanda şunu gördüm:
"Allah'a ve Ahiret Gününe inanan bir toplumun, Allah'a ve Rasulü'ne düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin..." (Mücadele: 58/22) (İbni Merduyeh Hadis. Hasan el-Basri'nin mürsel hadislerindendir.)
Ebu Zerr'den merfu olarak şöyle rivayet edilmiştir:
"Amellerin en değerlisi Allah için sevmek ve Allah için buğzetmektir."
İbni Mes'ud'dan merfu olarak şöyle rivayet edilmiştir:
"Kişi sevdiğiyle beraberdir." (Buhari Edeb:193, Müslim Birr: 2639-40.)
"Mü'minlerden başkasını dost edinme ve Allah'tan korkanlardan başkasına yemeğini yedirme." (Sahihi İbn Hibban )
Ali'den de (r.a.) merfu olarak gelen rivayet şöyledir:
"Kişi ancak sevdiği toplumla beraber haşrolunur." (Taberani, İbni Münzir)
Aişe'den (r.a.) merfu olarak rivayet edilmiştir:
"Ümmetim içinde şirk; karanlık bir gecede bir kayanın üzerinde kımıldayan karıncanın kıpırtısından çok daha gizlidir. Bunun en düşüğü, birini zulmüne rağmen sevmen veya adaletine rağmen birine buğzetmendir. Oysa ki din Allah için sevmek ve Allah için buğzetmekten ibarettir."
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"De ki: 'Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin..." (Al-i İmran: 3/31) (Ahmed, Hakim)
Dikkat edilirse Rasulullah (s.a.v.) bu hadiste, zalim birisini az da olsa sevmeyi, adil davranan birine de buğzetmeyi bir tür gizli şirk olarak değerlendirmiştir. İşte bu yüzden Allah düşmanı kafir ve münafıklara sevgi beslemekten şiddetle sakınmak gerekir.
Büreyde'den (r.a.) merfu olarak gelen rivayet de şöyledir
"Münafık kimseye "seyyid" demeyin. Eğer o seyyid değilse, Aziz ve Celil olan Rabbinizin öfkesini üzerinize çekmiş olursunuz." (Ebu Davud Edeb: 4977, Elbani bu hadis için sahih der. Hakim de şu lafızla rivayet ediyor:"Kişi münafık kimseye "Efendim, Beyim" derse. Aziz ve Celii olan Kabbini kızdırmış olur.")
İbni Mes'ud'dan merfu olarak gelen rivayet de şöyledir:
"Haksız olduğu halde kavmine arka çıkan kimsenin durumu, tıpkı kuyunun başına gelip de, bu kuyuya düşen deve gibidir. O kimse de kendi günahıyla oraya düşer ve kurtulamaz." (Ebu Davud. Hakim.)
İbni Münzir bu hadisi şu şekilde yorumlamıştır:
"Kişi, kavmini günah ve hatalarına rağmen sevmesi sebebiyle günaha girer, tıpkı bir kuyunun başına gelip de kuyuya düşen deve gibi işlediği günahla helaka gider, artık bir daha oradan kurtulamaz."
Konuya ilişkin hadisler bir hayli fazladır. Bunlarla yetiniyoruz.
8.SORU
Münafıklarla vb. kimselerle dost olmak ve onları sırdaş edinmek nifak mı, yoksa küfür müdür?
8.CEVAP
Onların ülkelerinde yerleşip, onlarla birlikte savaşlara katılmak ve benzeri şeylerin hepsi küfürdür.
Nitekim, yüce Allah şöyle buyuruyor:
"...Sizden kim onları dost edinirse, o da onlardandır..." (Maide: 5/51)
"Allah, size indirmiştir ki: 'Allah'ın ayetlerinin inkar edildiğini yahut onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, başka bir söze dalıncaya (başka konuya geçinceye) kadar kafirlerle beraber oturmayın; yoksa siz de onlar gibi olursunuz..." (Nisa: 4/140)
Rasulullah (s.a.v.) de şöyle buyurmuştur:
"Kim müşriklerle beraber bulunur ve onlarla birlikte oturursa, o da onlar gibidir."
"Ben, müşrikler arasında kalmayı seçen müslümanlardan uzağım." (Tirmizi Siyer: 1605, Ebu Davud Cihad: 2645, Nesai: 8/36. Elbani-İrvau'l-Ğalil: 1207)
Müslümanlar kendi ülkelerinde, münafık, kafir ya da benzerleriyle dostluk kurar, onları sırdaş edinirlerse, asi ve günahkardırlar. Aynı zamanda tehditle de yüzyüzedirler. Eğer, bu kimselerle dostluk kurmaları onların dinleri açısındansa, kesinlikle bunlara ceza verilmelidir.
Örneğin, bunların başkalarıyla olan ilişkileri kısıtlanmalı, tazir cezasına çarptırmalı, edebin gerektirdiği şey ne ise bunlara uygulanmalıdır. Çünkü kim bir toplumu seviyorsa, onlarla beraber haşrolunur. Ancak bu arada soruyu soran kimse "Sırf dünyevi bir çıkar için" sözü üzerinde düşünmelidir. Çünkü bu, onların gönüllerinden sevgi ve muhabbetin uzaklaştırılması imkanını getirir.
Nitekim İbni Kayyım şöyle der:
"Sen sevgilinin düşmanlarını seviyorsun sonra da
Onu sevdiğini savunuyorsun, bu mümkün değildir."
9.SORU
"Eğer kişi kafir ve müşrikleri tekfir eder, fakat onları tekfir etmeyenleri tekfir etmezse bunun hükmü nedir?"
9.CEVAP
Bu, o kişinin, onların küfürlerinden kuşku duyduğu anlamına gelmez. Fakat kişinin, bu konuyu tam olarak bilmemesi sebebiyle müşrikleri tekfir etmeyenleri tekfir etme konusunda şüphesi olabilir. Allah'ın Kitabında ve Rasulü'nün Sünnetinde kafirlerin tekfir edilmesinin şart olduğu açıklanmıştır. Bundan sonra hala onları tekfir etmeyenleri tekfir etme konusunda tereddüt ederse, alimlerin icmaıyla kafir olur. Çünkü, küfrü açık olan kimsenin küfründen şüphe etmek küfürdür.
Eğer bu kimse müşriklerin küfürlerini kabul ettiği halde onların yüzlerine karşı küfürlerini haykırmıyorsa, onlara yağcılık ediyor, onlara ödün veriyor demektir. O zaman da şu ayetin hükmüne girer:
"Onlar senin kendilerine yumuşak davranmanı arzu ettiler; o zaman onlar da sana yumuşak davranacaklardı." (Kalem: 68/9)
Eğer bu kişi:
"Şirk işleyenleri tekfir ediyorum; fakat bunları tekfir etmeyenlere kafir diyemem" derse bu, o kişinin o şahısları müslüman kabul ettiği anlamına gelir. Çünkü İslam ile küfür arasında orta bir yol yoktur. Eğer bu adamlar kafir değillerse müslümanlar demektir. Böyle bir durumda kim küfre İslam adını verir veya kafirlere müslüman derse, o da kafirdir.
Müslümanın, bu kimseye nasihatta bulunması, onu her şeyden münezzeh olan Allah'a (c.c.) çağırması ve yaptığı iğrençlikleri ona öğretmesi gerekir. Eğer tevbe ederse, zaten arzulanan budur. Ancak ısrar ederse, o zaman ne suç işlemişse, kendisine o suçun gerektirdiği hüküm verilir. Eğer küfür işlemişse kafir, günah işlemişse günahkardır. Tevbe edip hakkı kabulleninceye kadar, toplumdan uzaklaştırılmalıdır. Nitekim, Rasulullah (s.a.v.), bir tek savaşa katılmayanlarla tüm ilişkilerini kesmişti. Onlarla konuşmayı, selamlaşmayı, şu veya bu anlamda onlarla ilişkide bulunmayı kesinlikle menetmişti.
Rasulullah (s.a.v.), güzide ashabıyla sırf bir yanlışları sebebiyle her türlü irtibatı kestikten sonra, kafirlerle dostluk kuran, onları sırdaş edinen, açıkça onları sevdiğini ileri sürenlere ne derdi?
Onlar hakkında nasıl davranırdı?