Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir. Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Sahihu Muslim no: 867)
Allah'ım! Bize, günahla aramıza engel olacak kadar korkundan hisse ver. Bizi cennetine ulaştıracak kadar taatini nasib eyle. Dünya musibetlerini hafifletecek yakîn ver. Allah'ım! Bizi yaşattığın müddetçe kulaklarımızdan ve gözlerimizden faydalandır; ölümümüze kadar da onları devamlı kıl. Bize zulmedenlerden öcümüzü sen al. Bize düşmanlık edenlere karşı bize yardım et. Bizi dinimiz konusunda musibete uğratma. Dünyayı en büyük endişemiz ve gayemiz kılma. Bize acımayanları üzerimize musallat etme!" (Allahumme âmîn) Tirmizi (3502) Şeyh Elbani "Hasen" demiştir Sahihu't-Tirmizi (2783)

Başlıkları görmek için resme tıklayın

Daru's-Sunne Dersanesi Satışı Yapılan Kitaplar


Darussunne Derneği Satışı Yapılan Arapça Kitaplar
Satışı yapılan diğer kitaplar:
Ehl-i Sünnet'e Göre İman ve Tevhid Akidesi
Sünnet Anlayışı mı, Sünnet'e Yabancılık mı?
Sipariş için:
E-Mail: Darussunne@hotmail.com
Tel: 0 535 925 15 97


Daru's-Sunne Dersanesi Düzenli Dersler

Her Pazar akşamı Türkiye saati ile 20:00-21:00 arası sorulara cevap programı yapılacaktır.
21:00-22:00 saatleri arasında Akide, Hadis Usulü ve Tarihi, Tezkiye (Hadis Şerhleri) ve Menhec konularında düzenli dersler devam etmektedir.
Derslere, programı aksatmamak şartıyla katılmak isteyenlerin
darussunne@hotmail.com adresine e-mail ile başvuru yapmaları gerekmektedir.
Detaylı bilgiler, ilgililerin e-mail adresine iletilecektir.

25 Temmuz 2007 Çarşamba

Sahih İlmihale Ek: Cihad Hükümleri

CİHAD HÜKÜMLERİ
Cihad'ın Mânâsı
Cihadın lügat mânâsı, hedefe ulaşmak için var gücüyle çalışıp her şeyini seferber etmektir. Cihad'ın şer'î ıstılahtaki mânâsı ise İslâmî bir toplum meydana getirmek, Allah'ın kelimesini yüceltmek, Allah'ın şe­riatını hâkim kılmak için bütün gücüyle çalışmaktır.
Cihad'ın Çeşitleri
Cihad'ın tarifinden de anlaşıldığı üzere cihad'ın birkaç çeşidi vardır:
1. Tâlim yoluyla yapılan cihad; yani İslâm'ı yaymak, imanın yoluna çıkan fikrî şüpheleri ortadan kaldırmak, İslâm'ın anlaşılması için gayret sarf etmek bir cihaddır.
2. Bir İslâm toplumu kurmak için mal sarf etmek cihaddır.
3. Müslümanları müdafaa etmek bir cihaddır; yani Müslümanların birlik ve beraberliğini bozmak isteyen, Müslümanları parçalayıp perişan etmek isteyen kişilerle savaşmak cihaddır.
4. Müslümanların fethettiği ülkelerde İslâm'ın hükümlerine karşı çıkanlara karşı hücuma geçmek cihaddır.
5. Umumi seferberliğe katılmak bir cihaddır. Bu da İslâm düş­manlarının Müslüman memleketlerine saldırmaları halinde meydana gelen bir durumdur.
Cihad'ın tüm çeşitlerini içine alan tarif şudur: Cihad, İslâm'ın yer­yüzünde yayılması, Allah'ın kelimesinin en yüce olması için var güçle çalışmak demektir.
Cihad'ın Övülmesi ve Faziletinin Beyanı
Kur'an-ı Kerim’in birçok yerinde cihad emredilmekte, insanlar cihada teşvik edilmekte, mücahidlerin faziletleri anlatılmakta, şehitlerin Allah katındaki yüce derecelerinden bahsedilmektedir. Cihad'ın önemi hakkında Peygamber sallallahy aleyhi ve sellem'den de birçok hadîs-i şerif rivayet edilmiştir. Bu hadîs-i şerifler de cihad'a teşvik etmekte, onun faziletinden bah­setmektedir. Bu hadîs-i şerifler meseleyi daha ayrıntılı bir şekilde beyan etmektedir. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Sizinle savaşanlarla Allah yolunda (O'nun rızası için) siz de savaşın. Fakat aşın gitmeyin (yaşlıları, kadınları, çocukları öldürmeyin). Çünkü Allah aşırı gidenleri sevmez.” (Bakara/190)
“Ey iman edenler! Kâfirlerden size yakın bulunanlarla savaşın. Onlar sizde şiddet (güç) bulsunlar. Bilin ki Allah takva sahipleriyle beraberdir.” (Tevbe/123)
“Doğrusu Allah mü'minlerden canlarını ve mallarını cennet karşılı­ğında satın almıştır. (Mü'minler) Allah yolunda savaşırlar. Binaenaleyh öldürürler ve öldürülürler. (Savaşan mü'minler için olan bir va'd) Tevrat'ta, İncil'de ve Kur'an'da (yazılı) O'nun (Allah'ın) üzerine hak bîr va'addir. Acaba Allah'tan daha çok ahdini yerine getiren kim vardır? Öyleyse O'nunla yaptığınız bu alışverişten dolayı sevinin. İşte büyük kurtuluş budur.” (Tevbe/111)
“Hafif ve ağır olmak üzere (her iki şekilde de) savaşa katılın. Allah yolunda mallarınız ve canlarınızla cihad edin. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.”(Tevbe/41)
“(Ey mü'minler!) Hoşunuza gitmediği halde savaş size farz kılındı. Hoşunuza gitmeyen bir şey sizin için daha hayırlı olabilirken, sevip-hoşlandığınız bir şey ise sizin için şerr olabilir. (Bunun hikmetini) Allah bilir, ama sizler bilmezsiniz.”(Bakara/216)
“Ey iman edenleri Size ne oldu ki 'Allah yolunda topluca seferber olun' denildiğinde yere çakılıp kaldınız? Yoksa ahiretten vazgeçip dünya hayatına mı razı oldunuz? Fakat ahiret hayatının yanında dünya hayatının zevki pek azdır. Eğer (emrolunduğunuz bu savaşa) topluca çıkmazsanız, Allah sizi çok elim bir azaba uğratır ve yerinize başka bir kavmi getirir. Sizler ise (savaşa çıkmamakla) O'na (Allah'a) bir zarar veremezsiniz. Allah her şeye kadirdir.”(Tevbe/38-39)
“Allah yolunda öldürülenlere 'ölüler' demeyin. Aksine onlar diridirler. Fakat sizler (onların durumunu) idrak edemezsiniz.” (Bakara/154)
Bu konudaki hadîs-i şerifler de oldukça çoktur. Onlardan bazılarını zikredelim. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyuruyor:
“İyi olsun, kötü olsun her emîrle birlikte cihad size vacibdir.”[1]
“Müşriklere karşı; mallarınızla, canlarınızla ve dillerinizle savaşın.”[2]
“Ey insanlar! Düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyiniz, Allah'tan afiyet isteyiniz. Fakat düşmanla karşılaşınca da (harbin bütün şid­detlerine karşı) sabrediniz. İyi biliniz ki cennet muhakkak surette kılıçların gölgeleri altındadır”[3]
“Sabahleyin veya akşamleyin herhangi bir zamanda Allah yolunda (cihad için) bir kere yürüyüş, hiç şüphesiz dünyadan ve dünyadaki şeylerin hepsinden hayırlıdır.”[4]
“Ölüp de Allah katında büyük bir hayra malik olan hiçbir kulu, tekrar dünyaya dönmesi ve dünya ile dünyadaki her şeyin kendisinin olması sevindirmez; yalnız şehid müstesnadır. Çünkü o, şehid olmanın fazileti nedeniyle görmekte olduğu şeylerden dolayı tekrar dünyaya dönmek ve dünyada bir defa daha öldürülmek onu sevindirir.”[5]
Bu konuda daha birçok hadîs vardır.
Cihad'ın Hükmü
Yukarıda zikrettiğimiz cihad'ın dört çeşidine göre cihad farz-ı kifayedir; yani düşmanlara karşı savaşan müslümanların gücü yeterliyse, diğer Müslümanlar üzerinden cihad'ın farziyeti düşer. Bilindiği üzere dinî hükümleri ikame etmek, dinde şüpheleri bertaraf etmek, sıkıntı ve müşkilatları ortadan kaldırmak, emr-i bi'l-maruf ve nehy-i an'il-münker yapmak, dinî ilimleri neşretmek farz-ı kifayedir. Ancak cihad'ın beşinci çeşidi farz-ı ayn'dır; yani bir Müslüman memleketi istilaya uğradığı zaman bütün Müslümanların -gerekirse kadınların da- seferber olmaları farz-ı ayn'dır.
Savaş İle Cihad Arasındaki Fark
Yukarıda söylediklerimizden savaş ile cihad arasındaki fark açık bir şekilde ortaya çıkmıştır. Savaş, cihad'ın çeşitli hallerinden bir hal veya cihad'ın çeşitlerinden biridir. Buna binaen cihad, illa da savaş anlamına gelmez. Cihad kelimesi, savaş mânâsına gelen harb kelimesinden -hem mefhum, hem de mânâ bakımından- daha geneldir.
Cihad ile Diğer Savaş Çeşitleri Arasındaki Fark
Allah yolunda yapılan savaş ile diğer savaşlar arasında büyük bir fark olduğunu yukarıda söylemiştik.
Saldırganla Savaşmak
Saldırgan bir kişiye karşı savaşmak, dünyevî bir düşmanlığa karşı koymak içindir; yani saldırganla savaşmak; canı, malı veya namusu ko­rumak içindir. Bu tür savaş, meşru olmakla birlikte, Allah yolunda, Allah'ın dinini yüceltmek için yapılan bir savaş değildir. İslâm'ı ve İslâm'ın muhafaza etmek maksadıyla geldiği maslahatları korumak içindir.
Bağilerle Savaş
Bağilerle savaş, devlet içerisindeki başıbozukluğun sebeplerini ortadan kaldırmak, şerrin en korkuncunu (dirliğin bozulmasını) önlemek, İslâm birliğinin asilerce bozulmasına karşı koymak, İslâm devletinin dâhilinde birliği ilan etmek içindir. Bu aslında cihad kavramının mânâsı içine giren genel savunma ile ilgilidir ki bu genel savunma ilâ-yi kelimetullah içindir, İslâm şeriatının yayılması, bu şeriatın bayraklarının yeryüzünde dalgalanması içindir.
Allah yolunda yapılan cihad ile saldırgana karşı yapılan savaş tek bir çeşitte birleşir mi?
Meselâ İslâm düşmanları bir Müslüman diyarına saldırsa, Müslümanlar da topraklarını ve dinlerini muhafaza etmek için onlarla savaşsa, bu hem cihad, hem de saldırgana karşı savaş sayılır.
Cihad’ın Meşru Olacağı Zaman ve Tederrüc
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, Peygamber olduğu andan itibaren Mekke'de 13 sene boyunca insanları İslâm'a davet etti. Kendisine yapılan düşmanlığa, düşmanlıkla karşılık vermedi. Rasûlullah Sallallahu aleyhi ve sellem Mekke'den Medine'ye hicret ettikten sonra Allah Teâlâ cihadın ilk merhalesini ona meşru kıldı. Cihadın ilk merhalesi, saldıranlara karşı koymak, kendini müdafaa etmekti. Müdafaa harbinin meşruiyeti hakkında şu ayet-i kerime nazil oldu:
“Kendilerine savaş açılan mü'minlere zulme uğramaları sebebiyle (düşmana karşı savaşmaları için) izin verildi. Muhakkak ki Allah onlara zafer vermeye kadirdir.” (Hac/39)
“Sizinle savaşanlarla Allah yolunda (O'nun rızası için) siz de savaşın. Fakat aşırı gitmeyin (yaşlıları, kadınları, çocukları öldürmeyin). Çünkü Allah aşırı gidenleri sevmez.” (Bakara/190)
Daha sonra Allah Teâlâ, müşriklerle savaşmayı Peygamberine meşru kıldı. Haram aylar dışında Peygamber Sallallahu aleyhi ve sellem gerek gördüğü zaman müşriklerle savaşırdı. Bu hususta şu ayet-i celile nazil oldu:
“Haram aylar sona erince (ahidlerinde duranların dışındaki) müşrik­leri nerede bulursanız öldürün. Onları yakalayın, onları hapsedin, her gözetleme yerinde oturup onları gözetleyin. Eğer tevbe eder, namazı kılar, zekâtı verirlerse yollarım serbest bırakın. Muhakkak ki Allah çok affeden ve çok bağışlayandır.”(Tevbe/5)
Bu hüküm, Hudeybiye sulhundan sonra gelmiştir. Daha sonra Allah Teâlâ hiçbir zaman ve mekan ile kayıtlamaksızın cihad'ı (savaşı) mutlak şekilde meşru kıldı. Bu hususta şu ayet-i kerime nazil oldu:
“Müşrikleri nerede bulursanız öldürün. Onların sizi çıkardıkları yer­den (Mekke'den) siz de onları çıkarın. Fitne öldürmekten daha beter­dir.” (Bakara/19)
Bu bakımdan cihad'ın meşru kılınması, tıpkı şarabın haram kılın­masında olduğu gibi tedricen meşru kılınarak tekâmül etmiştir. Cihad'ın meşru kılınması, Peygamber Sallallahu aleyhi ve sellem'in Mekke'den Medine'ye hicret etmesin­den sonra olmuştur.
Cihad'ın Meşruiyetinin Hikmeti:
Allah yolunda yapılan savaş, Allah'ın dinini yüceltmek, yaymak için var güçle çalışmaktan ibaret olan cihadın bir dalıdır. Cihad'ın meş­ruiyetinin hikmeti, hem Müslümanlar hem de kâfirler açısındandır. Müslümanlarla ilgili olan hikmetine gelince, cihad Müslümanların imanlarının doğruluğunu ortaya çıkarır, kulluğun, ancak meşakkat ve fedakârlıklarla meydana gelen hakiki mânâsını onlara tattırır. Böylece Müslümanlar canlarını ve mallarını Allah yolunda sarf ederek kulluğun gerçek mânâsını idrak ederler. Şu ayet-i celile de buna delâlet etmektedir:
“Yoksa Allah içinizden cihad edenleri ve (zorluk zamanında) sab­redenleri bilmeden siz cennete gireceğinizi mi sanıyordunuz? And olsun ki siz ölümle karşılaşmadan önce, onu temenni edip duruyordu­nuz. İşte (ölümün sebeplerini) gördüğünüz halde ona bakıp duru­yorsunuz.” (Âl-u İmran/142-143)
Kâfirlere karşı savaşmak suretiyle cihad etmenin hikmetine gelince, bu savaşta -aşağıda zikredilen sebepler muvacehesinde- kâfirlere yönelik bir cebr, bir sıkıştırma ve onları Allah'ın dininden isteyerek veya istemeyerek mükellef tutma söz konusudur:
1. Tüm insanların diktatörlerin boyunduruğu altında ezilmekten kurtulup özgürlüğe kavuşmalarıdır.
Bir millet Allah'a ibadet etmezse, o memlekette diktatörlerin, güç­lülerin zayıf insanları ezmesi, kul-köle etmesi kaçınılmaz olur. Fakat zayıfların kalplerine İman girdiği zaman kuvvetli olduklarını hisseder, yalnız Allah Teâlâ karşısında zayıf ve sorumlu olduklarının bilincine varırlar. Zarar ve zararın ancak Allah'a ait olduğunu, Allah'tan başka hiç kimsenin kendilerine bir yarar veya zarar veremeyeceğini idrak edip diktatör ve zâlimlere tâbi olmaktan kurtulurlar. Onları hiçbir tehdit ve güç korkutamaz. Böylece toplumun her kesimi birbirine kenetlenir. Herkes Allah'a kulluk gölgesinde birbirinin kardeşi olduğunu anlar. İşte cihad, onların bu duruma gelmelerine en büyük vesile olur.
2. Cihad sayesinde insanlar yeryüzünün Allah'ın olduğunu, orada ancak Allah'ın hükmünün geçerli olacağını idrak ederler.
İsteyerek Allah'ın hükmüne giren bir kimse, rabbini razı eder, kendisi de mesut ve mutlu olur. Allah'ın hükmüne girmek istemeyenler ise buna zorlanırlar. Bunun da tek yolu cihaddır. Eğer biri çıkar da 'İnsanlar dilediği dini seçme hürriyetine sahiptirler, istedikleri hükümlerle hükmederler' iddiasında bulunursa, ona şöyle denir: Yeryüzündeki devletlerin hangisi kendi halkından böyle bir mantığı kabul eder? Halklarını kendi kafalarından çıkardıkları birtakım yasalarla sevk u idare etmeye kalkıştıklarında halkın bu yasalara karşı gelmesine izin veriyorlar mı? Halk onların bu yasalarına karşı gelsin de onlar buna seyirci kalsınlar, hiç bu mümkün mü? Nitekim bu devletler, kendi çıkardıkları kanunlara karşı gelen insanları cezalandırmıyorlar mı? Onların özgürlüklerini kısıtlamıyorlar mı? Hatta onlardan, beşerî kanunlarına tâbi olmamakta ısrar edenleri hâk ile yeksan etmiyorlar mı? Bütün bunlardan sonra insanları neden âlemlerin rabbi olan Allah'ın kanunlarına uymaya zorlamak caiz olmasın?
3. Allah'ın kanun ve hükümlerinden yüz çevirmenin neticesi olarak meydana gelen düşmanlık ve mücadeleler, cihad sayesinde ortadan kalkar.
Cihad sayesinde beşerî kanunların yerine ilahî kanunlar hâkim kı­lınır. Çünkü insanların, kendilerini yoktan var eden Allah'ın kanunlarına uyması gerekir. Eğer insanlar beşerî kanunlara itaat ederlerse, toplumda ihtiraslar, ithamlar, gruplaşmalar birbirini kovalar. Bunların neticesi olarak da bitmez-tükenmez savaşlar meydana gelir. Bütün bu kötülüklerden kurtulmanın yolu, ilahî kanunlara tâbi olmaktır. Bu da genellikle cihad sayesinde gerçekleşir. Şu ayet-i celile buna delâlet etmektedir:
“Fitne kalmayıp din sadece Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer onlar (şirkten) vazgeçerlerse (siz de onlara düşmanlıktan vazge­çin, onlar dinde kardeşiniz olmuştur. Bilin ki) kesinlikle düşmanlık ancak (şirk peşinde koşan) zâlimlere karşıdır.” (Bakara/193)
Cihad'ın Vacib Olmasının Şartları
Cihad'ın vacib olması için, hem mücahidlerde, hem de müslümanların savaşacağı kâfirlerde birtakım şartların bulunması gerekir.
I. Mücahidlere Taalluk Eden Şartlar
Önce mücahidlerde bulunması gereken şartlara bir göz atalım. Cihad, zikredilecek olan şu şartlara sahip olan mücahidlere farz-ı kifaye olarak vacibdir:
1. Müslüman olmak.
Bir kâfirin üzerine cihad vacib değildir; yani kâfir cihad etmediğinde 'Sen neden cihad etmedin?' diyerek sorumlu tutulmaz. Çünkü cihad bir ibadettir. Kâfirin ibadet etmesi ise sahih olmaz. Kâfir açısından cihadın durumu; oruç, namaz ve benzeri ibadetlerin durumu gibidir.
2. Mükellef olmak.
Çocuklara ve delilere cihad farz değildir. Peygamber Sallallahu aleyhi ve sellem'in 15 ya­şından küçük olanları savaşa katılmaktan menettiği sabit olmuştur.
Abdullah b. Ömer radıyallahu anhuma şöyle rivayet ediyor: “Uhud günü ben 14 yaşında bulunduğum halde Rasûlullah Sallallahu aleyhi ve sellem beni gözden geçirdi de bana (yaşça baliğ değildir diye savaş için) izin vermedi. Sonra Hendek günü beni gözden geçirdi. O sırada ben 15 yaşında idim. Bu defa bana (savaşa katılmak üzere) izin verdi.”[6]
3- Erkek olmak.
Cihad, savaş için güçsüz olmaları nedeniyle kadınlara vacib değildir. Ayrıca burada genişlik söz konusudur. Çünkü cihad, farz-ı kifayedir. Savaşa erkeklerin katılmaları yeterlidir. Hiç kuşku yok ki erkekler kadın­lardan daha çok savaşmaya muktedirdirler.
Aişe radıyallahu anha şöyle rivayet etmektedir: Ben Peygamber Sallallahu aleyhi ve sellem'e şöyle sor­dum:
“Ey Allah'ın Rasûlü! Biz kadınlar savaşmayacak mıyız, sizinle be­raber cihada katılmayacak mıyız?”
“Sizin için cihadın en güzeli hacc-ı mebrur'dur”[7]
Yine Aişe radıyallahu anha şöyle rivayet ediyor: Ben Peygamber Sallallahu aleyhi ve sellem'e şöyle sordum:
“Ey Allah'ın Rasûlü! Kadınların üzerine cihad var mıdır?”
“Evet, vardır; onların cihadı hac ve umredir.”[8]
4. Savaşacak güç ve kudrete sahip olmak.
Savaşacak güç ve kudrete sahip olmak hem bedenî, hem de malî gücü kapsar. Devlet savaşa katılacak olan mücahidlerin bineklerini, si­lahlarını, yiyeceklerini veremezse, mücahid bunları kendi malından karşılar. Eğer bunları karşılayacak malı yoksa cihad ona vacib olmaz. Fakat bunları devlet karşılarsa cihad'a katılmak vacibdir. Bu durumda cihad; â’mâ, topal, hasta ve zayıflara vacib değildir. Bunun delil şu ayet-i kerimedir:
“Allah ve Rasûlü için nasihat ettikleri takdirde zayıflara, hastalara ve harcayacak bir şey bulamayanlara (savaşa iştirak edemedikleri için) herhangi bir günah yoktur. Çünkü iyilik edenlerin (muaheze edilmek için) aleyhine bir yol yoktur. Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir. Kendilerine (savaşa katılmak üzere) binek vermek için sana geldikle­rinde 'Sizi bindirecek bir şey bulamıyorum' dediğinde harcayacak bir şey bulamadıklarından dolayı gözyaşları dökerek dönen kimselere de bir sorumluluk yoktur.” (Tevbe/91-92)
5. Anne ve babanın rızasını almak.
Kişinin anne ve babası cihad için izin vermezlerse, onlara muhalefet ederek cihada iştirak etmesi caiz olmaz. Çünkü muhtaç olan anne ve babanın hakları her şeyden daha önce gelir; zira onların haklarını yerine getirmek farz-ı ayn'dır. Cihad ise -zikrettiğimiz durumlarda- farz-ı kifayedir.
Abdullah b. Amr radıyallahu anhuma'dan şöyle rivayet edilmiştir: Bir kişi Peygamber Sallallahu aleyhi ve sellem'e gelerek cihada gitmek için izin istedi. Rasûlullah Sallallahu aleyhi ve sellem ona şöyle dedi:
“Anan-baban sağ mıdırlar?”
“Evet, sağdırlar”
“Şu halde sen (önce) onların rızası hususunda çalış.”[9]
Yine Abdullah b. Amr şöyle rivayet ediyor: Bir kimse Allah'ın Peygamber'ine geldi ve şöyle dedi:
“Ben Allah'tan ecir istemek için hicret ve cihad üzerine seninle beyati aşacağım.”
“Anan ve babandan sağ olan var mı?”
“Evet, ikisi de sağdırlar.”
“Böyleyken sen Allah'tan ecir mi istiyorsun?”
“Evet!”
“Öyle ise sen ananın ve babanın yanına dön ve onlarla güzel sohbet ve ülfet eyle”[10]
Abdullah b. Amr şöyle rivayet ediyor: Bir erkek Rasûlullah'a gelerek şöyle dedi:
“Hicret için sana biate geldim. Annem ve babamı ağlar olarak bırakıp geldim.”
“Onlara dön, onları ağlattığın gibi onları güldür.”[11]
Borçlu olan, borcunu ödeme zamanı geldiği ve ödemeye gücü yettiği halde borcunu ödemeyen kişi de alacaklı izin vermediği takdirde cihada gidemez. Bu hükümler, farz-ı kifaye olan cihad hususunda varid olmuştur.
II. Cihad'ın Vacib Olması İçin Kâfirlerle İlgili Şartlar
Kâfirlere karşı cihad'ın vacib olması için -kâfirlerle ilgili olarak- şu şartların bulunması gerekir:
1. Savaşılacak kâfirlerin zımmî veya ahidli veya anlaşmalı olmamaları gerekir.
Bunun delili şu ayeti kerimelerdir:
“Eğer müşriklerden biri sana sığınırsa, onu himayene al ki Allah'ın kelâmını dinlesin. Sonra onu emniyette olacağı yere ulaştır.”(Tevbe/6)
“Bir kavmin (andlaşmayı bozmak hususunda) ihanetinden çekinirsen onların yaptığı gibi sen de andlaşmayı onlara at (andlaşmayı bozduğunu onlara bildir). Şüphesiz ki Allah hainleri sevmez.”(Enfal/58)
İmam (devlet başkanı) andlaşma yaptığı kâfirlerin hiyanet edeceğini sezmezse, andlaşmayı bozma yetkisine sahip değildir; onlarla savaşması caiz değildir.
Zımmîler hakkında da Peygamber Sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
“Her kim zimmet ehlinden bir kişiyi öldürürse, cennetin kokusunu alamaz. Oysa cennetin kokusu yetmiş yıllık mesafeden hissedilir.”[12]
“Dikkat! Allah'ın ve Rasûlü'nün ahd-ü emanında bulunan bir muahedeli şahsı her kim öldürürse, muhakkak surette Allah'ın ahdini bozmuş olur ve o kimse cennetin kokusunu alamaz. Oysa cennetin kokusu yetmiş yıllık yoldan duyulur.”[13]
2. Savaşa başlamadan önce kâfirleri İslâm'a davet etmek, İslâm hakkında şüpheleri varsa onları gidermek ve böylece onların aleyhinde delilleri ikame etmek gerekir. Eğer bunlardan sonra da küfürde ısrar ederlerse, onlarla savaşılır; zira Peygamber Sallallahu aleyhi ve selem dönemin krallarına, emirlerine elçiler ve mektuplar göndererek onları İslâm'a davet etmiş, kendisinin Allah'ın Rasûlü olduğunu tasdik etmeye çağırmıştır. Peygamber Sallallahu aleyhi ve sellem'in böyle yapması, onlara karşı savaş açmak için bir mu­kaddime idi; zira onlara savaş açmadan önce bunun yapılması gerek­liydi.
Peygamber Sallallahu aleyhi ve sellem'in Herakliyus'a yazdığı mektup şöyleydi:
“Rahman ve rahim olan Allah'ın ismiyle, Allah'ın Rasûlü Muhammed'den Rum'un büyüğü Herakliyus'a!
Hidayet yoluna uyanlara selâm olsun. İmdi (ey Rum milletinin bü­yüğü) ben seni İslâm davetine çağırıyorum. Müslüman ol ki sela­mette bulunasın. Müslüman ol ki Allah senin ecrini iki kat versin. Eğer bu davetimi kabul etmezsen, Hıristiyan çiftçilerin günahı senin boynunadır.
“Ey kitablılar! Bizimle sizin aranızda müsavi ve müşterek olan bir söze geliniz: Allah'tan başkasına ibadet etmeyelim, O'na hiçbir şeyi eş tutmayalım, Allah'ı bırakıp da birbirimizi rabler edinmeyelim. Eğer (bu davetten) yüz çevirirlerse siz de onlara 'Şahit olun biz muhak­kak müslümanlarız' deyin.” (Âlu İmrah/64)[14]
Yukarıda zikrettiğimiz iki şart yerine getirildiğinde, Müslümanların halifesi, -İslâm davetinin maslahatı için- uygun gördüğü takdirde kâfirlere savaş açabilir. Hatta gerekirse kâfirlere haber vermeden de savaş açabilir.
CİHAD’IN MERHALELERİ VE ÂDABI
I. Davet
Cihad'ın ilk merhalesi, kâfirleri İslâm'a davet etmektir; zira kâfirlerle savaşmak bir amaç değil, vesiledir. Eğer amaca savaşsız olarak ulaşılırsa, savaşa başvurulmaz. Çünkü amaç, kâfirlerin saldırganlıklarını önlemek, onları Allah'ın hükmüne baş eğdirmek, insanların özgürce kendi istek ve iradeleriyle karar vermelerini sağlamaktır. Bunun için de ilk yapılacak şey insanları İslâm'a davet etmek, onlarla karşılıklı konuşarak içlerindeki gizli bulunan fıtratı harekete geçirmek, içinde bulundukları vehametin neticelerinden sakındırmaktır. Eğer insanları İslâm'a davet etmekle, emr-i bi'l-maruf nehy-i anil-münker yapmakla amaca ulaşılırsa, savaşa gerek kalmaz. Bundan sonra mal, mülk, saltanat İslâm için önemli değildir.
II. Cizye
Davet ve tebliğle amaca ulaşılmazsa, kâfirler küfürde ısrar ederlerse, davet ve tebliği engellemeye çalışırlarsa, cihad'ın ikinci merhalesi olan savaş, müslümanlar üzerine vacib olur. Ancak kâfirler İslâm devletinin hükmüne girip cizye verirlerse savaşa gerek kalmaz. Kâfirler cizye vermeyi kabul ettiklerinde barış andlaşması imzalanır. Kâfirler bu cizyeyi Müslümanların halifesine verirler. Bu, müslümanların halifeye verdikleri zekât yerine geçer. Cizye'nin de birtakım şartları vardır.
III. Kıtal
Kâfirler İslâm davetine kulak asmaz, cizye ödemeyi kabul et­mezlerse, son merhale olarak savaşmaktan başka çare kalmaz; zira Allah Teâlâ bunu açık bir şekilde bildirmektedir:
“Ehl-i Kitab'dan Allah'a ve ahiret gününe inanmayan, Allah ve Rasûlü'nün haram kıldığını haram saymayan ve hak dini (İslâm'ı) din edinmeyen kimselerle, zelil olup elleriyle (her yıl) cizye verinceye kadar savaşın.”(Tevbe/29)
Ayrıca Rasûlullah'ın sünneti de bu şekilde cari olmuştur.
Rebî b. Âmir, Fars ordusu başkumandanına şöyle demiştir: Rasûlul­lah'ın bize sünnet olarak bıraktığı yolu takip ederek sana üç gün mühlet veriyorum. Bu mühlet zarfında iyice düşün, müddet bittikten sonra şu üç şeyden birini seç:
• İslâm
İslâm'ı kabul ettiğin takdirde, seni bırakırız, arazin de senin olur.
• Haraç
Haraç vermeyi kabul ettiğin takdirde, elimizi sizden çekeriz. Yardıma ihtiyacınız olduğunda size yardım ederiz.
• Savaş (dördüncü günde)
Kimler Cizye Vermekle Müslüman Olmak Arasında Muhay­yer Bırakılır?
Cizye vermekle müslüman olmak arasında muhayyer bırakılmak açısından kâfirler iki kışıma ayrılır:
1. Ehl-i Kitab ve ehl-i kitab hükmünde olan kâfirler.
Ehl-i Kitab, yahudi ve hristiyanlardır. Ehl-i Kitab hükmünde olanlar ise mecusilerdir. Mecusiler Hz. İbrahim'in sahifelerine, Hz. Davud'un Zebur'una tâbi olduklarını iddia ederler.
2. Yahudi, Hıristiyan ve Mecusiler dışında kalan kâfirler
Birinci kısım kâfirler (Yahudi, Hıristiyan ve Mecusiler), cizye vermekle Müslüman olmak arasında muhayyer bırakılır. Çünkü yukarıda zikrettiğimiz ayet-i celile ve Rebî b. Âmir'in hadîsi buna delâlet etmektedir. Hz. Peygamber, cizye hususunda Mecusilerin de ehl-i kitab gibi olduklarını beyan etmiştir.
Cafer b. Muhammed b. Ali babasından naklediyor: Ömer b. Hattab sözü Mecusilere getirerek 'Onları ne yapacağımı bilmiyorum' dedi. Bunun üzerine Abdurrahman b. Avf "Ben Rasûlullah'ın, 'onlara ehl-i kitab gibi muamele edin' dediğini bizzat duydum" dedi.[15]
Amr b. Avf’ın rivayet ettiğine göre Peygamber Sallallahu aleyhi ve sellem, Ebu Ubeyde b. Cerrah'ı cizye mallarını getirmek üzere Bahreyn'e göndermiştir.[16]
Yahudi, Hıristiyan ve Mecusiler dışındaki kâfirler, -cizye vermekle Müslüman olmak arasında muhayyer bırakılmaz. Onlardan sadece müslüman olmaları kabul edilir. Çünkü Tevrat ve İncil'e tâbi olanlarla onların hükmünde olan kâfirler dışındaki kâfirlerin Müslümanlarla herhangi bir irtibat ve alâkası söz konusu değildir. Onlardan cizye kabul ederek onları İslâm devletinin hükmü altına almanın hiçbir mânâsı ve faydası yoktur. Onlara şu ayetin hükmü tatbik edilir:
“Müşrikleri nerede bulursanız öldürün. Onları yakalayın, onları hapsedin. Her gözetleme yerinde oturup onları gözetleyin. Eğer tevbe eder, namazı kılar, zekâtı verirlerse yollarını serbest bırakın. Muhakkak ki Allah çok affeden ve çok bağışlayandır.” (Tevbe/5)
Şu hadîs-i şerif de onlara uygulanacak bu hükmü tasdik etmektedir:
“Allah'tan başka hak ilah olmadığına ve Muhammed'in Allah'ın Rasûlü olduğuna şehadet, namazı ikame, zekâtı eda edinceye kadar insanlarla muharabe etmek bana emrolundu. Onlar bunları yapınca kanlarını ve mallarını benden korumuş olurlar. Ancak İslâm'ın hakkı mukabili olmak müstesna! İnsanların (gizli işlerinden dolayı olan) hesapları da Allah'a aittir.[17]
Kâfirlerin İki Kısma Ayrılmasının Beyanı
Kâfirleri iki kısma ayırıp birinden cizye kabul edip diğerinden etmemenin hikmeti nedir? Kâfirler küfürde ortak değil midirler?
Bu soruya şu şekilde cevap verebiliriz: Bu ayırım, iki hakiki temele dayanmaktadır:
Birinci Hakikat
Ehl-i Kitab, her ne kadar Allah'ın vahdaniyeti hususunda Müslümanlar gibi inanmıyorsa da Peygamber Sallallahu aleyhi ve sellem'e iman etmiyorsa da veya Peygamber Sallallahu aleyhi ve sellem'in sadece Araplara gönderilmiş bir peygamber olduğunu kabul ediyorlarsa da Allah'a ve peygamberlere iman etmek hususunda Müslümanlarla ortaktırlar. Bu ortaklık nedeniyle onlar Müslümanlarla beraber uyum içinde İslâm devletinin hükmü altında yaşayabilirler. Böylece tam bir hürriyet içinde İslâm'ın hakikatim kavrayıp İslâm'ın hak din olduğunu idrak ederler. Onlardan alman cizye, Müslümanlardan alman zekât mukabilidir; zira zekât, Müslümanların zenginlerinden alınır, fakirlerine dağıtılır. Cizye de o kâfirlerin zenginlerinden alınır. Ayrıca cizye alınmasının sebebi, İslâm devletinin onları korumasına karşılıktır.
İkinci Hakîkat
Ehl-i Kitab ve ehl-i kitab hükmünde olan kâfirlerin dışındaki kâ­firlerle müslümanların hiçbir müşterek noktası yoktur. İşte bu nedenledir ki onlar İslâm devletinin hükmü altında müslümanlarla uyum içinde yaşayamazlar. Çünkü onlar toplumu, temelinden yıkacak fasid ve muzır mikroplar taşımaktadırlar. Onların fıtrat ve tabiatları bozulmuş, insanlıktan çıkmışlardır. İşte bu sebeplerden ötürü onlardan İslâm'dan başka bir şey kabul etmemek uygun ve yerinde bir davranıştır.
Cihad'ın Üzerine Terettüb Eden Meseleler
Cihad'ın üzerine önemli birtakım eserler ve neticeler terettüb eder. Bunların her biri için özel hükümler vardır. Bu meseleleri teker teker ele alarak onlara bağlı olan hükümleri kısaca beyan etmeye çalışalım:
I. Esirlik
Cihad'ın en bariz neticelerinden biri esir almaktır. Alınan esirler çocuk veya kadın olursa, bunlar hükmen köle olurlar. Alınan esirler baliğ erkekler olursa köle sayılmazlar. Onlar halifenin hükmüne tabi­dirler; halife köle olmalarına hükmederse köle olurlar. Aksi takdirde hür olurlar.
Esirlerle İlgili Hükümler
Halife, esirlere şu dört husustan birini uygular:
1. Öldürmek
2. Karşılıksız olarak serbest bırakmak
3. Fidye karşılığı serbest bırakmak
4. Köleleştirmek
Halife, maslahatın gerektirdiği hususlardan birini seçer. Esirlerin karşılıksız veya fidye alınarak serbest bırakılabileceğine şu ayet delâlet etmektedir:
“(Savaşta) kâfirlerle karşılaştığınızda hemen onların boyunlarını vu­runuz. Nihayet onları tamamen (kırıp) yendiniz mi (esir edin ve) bağı sıkı tutun. Bundan sonra da (esirleri) ya bir lütuf olarak (karşılık almadan salıverin) ya da bir fidye (alarak bırakın). Ta ki harb'e katılan düşman harb silahları gibi) ağırlıklarını bıraksın.” (Muhammed/4)
Esirlerin öldürülebileceğine delâlet eden ayet şudur:
“(Kâfirlere karşı) yeryüzünde kesin bir zafer elde edinceye kadar hiçbir peygambere esirler alması yakışmaz. Siz dünyanın geçici menfaatlerini istiyorsunuz. Oysa Allah sizin için ahiret'i istemektedir. Allah üstün ve hikmet sahibidir.” (Enfal/67)
Esirlerin köleleştirilebileceği ise sünnetle sabit olmuştur. Çünkü Peygamber Sallallahu aleyhi ve sellem Hayber savaşında, Kureyza gazvesinde ve Huneyn savaşında aldığı esirleri köleleştirmiştir.
Abdullah b. Ömer şöyle rivayet ediyor: 'Rasûlullah'a karşı (önce) Nâdiroğulları, sonra Kurayzaoğulları savaş açtılar. Bunun üzerine Rasûlullah Sallallahu aleyhi ve sellem Nâdiroğullarını yerlerinden sürüp çıkardı. Kurayza'yı ise yerinde bıraktı ve onlara (bir şey almamak suretiyle) lütfetti. Nihayet bunun ardından Kurayza da (ahdini bozarak) savaş açtı. Rasûlullah da onların erkeklerini öldürdü, kadınlarını, çocuklarını ve mallarım Müslümanlar arasında paylaştırdı'.[18]
Peygamber Sallallahu aleyhi ve sellem, Hevazin kabilesinin er­keklerini esir aldı. Bunlar taksim edildikten sonra Hevazin kabilesinden bir heyet müslüman olarak Rasûlullah'a geldiler. Mallarını ve esirlerini geri almak istediler. Rasûlullah onlara lütfederek esirlerini karşılıksız olarak geri verdi.[19]
İyas b. Seleme'den onun da babasından şöyle rivayet edilmiştir: 'Müslümanlar bir grup esir getirdiler. Onların içinde Benî Fezare kabilesinden bir kadın da vardı. Peygamber Sallallahu aleyhi ve selem o kadını Mekke ahalisine gönderdi de ona mukabil Mekke'de esir tutulan bir grup müslümanı kurtardı'.[20]
2. Kölelik ve Köleliğin Meşrûiyyetinin Hikmeti
Esirlerin köleleştirilebileceğini veya karşılıksız serbest bırakılabile­ceğini veya fidye karşılığı serbest bırakılabileceğini veya öldürülebileceğini, bunun şer'î siyasetin hükümlerine dahil olup halifenin takdirine bağlı bulunduğunu söylemiştik. Burada genel olarak müslümanların maslahatı gözetilir. Esirlerin köleleştirilmesinin bir sebebi de kâfirlerin elinde bulunan müslüman esirlere karşılık olması, kâfirlere karşı bir silah olmasıdır. O halde müslümanların bu silaha sahip olmaları gerekir. Bu bir zarurettir. Çünkü müslümanların esirlerini köleleştiren düşmanların bulunduğu kabul edilir. Kölelerle ilgili olan milletlerarası kanun ve kaidelerin misillemeyi kabul edeceği malumdur. Bu silahı ortadan kaldırmak veya kullanmamak müslümanlara zarar verir; yani müslümanların aldığı esirleri köleleştirmemesi veya köleleştirmesinin yasak olması müslümanlar için zararlıdır. Çünkü kâfirler bu silahı kullanmak­tadırlar. Müslümanlar esirleri köleleştirmezse, bu silah sadece kâfirlerin elinde olur; kâfirlerin cüret ve cesaretleri artar. Aldıkları müslüman esirleri köleleştirerek müslümanlara karşı kullanırlar. Fakat aynı silahın müslümanlarda da bulunduğunu bilirlerse mesele değişir.
Günümüzde Köleliğin Hükmü ve Durumu
Savaş esirlerine köle muamelesi yapılması halen devam etmektedir. Bu hususta imam (devlet başkanı) müslümanların genel maslahatını gözeterek karar verir. Bu, imamın takdirine bırakılan şer'î bir hükümdür. Ancak uzun bir zamandan beri bu hükmün uygulama sahasından çıkarıldığı görülmektedir. Artık bu hükmün uygulanması için bir neden yoktur. Dünya devletleri köleliği kaldırmak hususunda ittifak etmişlerdir. Bu ittifak, savaş esirlerini köleleştirmeyi maslahat olmaktan çıkarmıştır. Cihad ile ilgili olan şer'î siyaset hükümleri, en fazla olağan zamanlardaki hükümler diye adlandırılan kanunlara benzer. Devlet başkanı bu hususta kanun çıkarabileceği, olağanüstü hal ilan edebileceği gibi, bu unvan altında dilediği kanunu çıkarabilir. İşte tıpkı bunun gibi müslümanların idarecisi de belli yetkileri mer’iyete bırakıyor ki -şeriat bunları onun yetkisine bırakmıştır- zaruret halinde onlardan istifade etsin, lüzumlu olduğu kadar mer’iyete soksun. Esirleri köleleştirme, esirleri öldürme, kâfirlerin ağaçlarını kesme, evlerini yakma ve benzeri hükümlerde imam, müslümanların maslahat ve yararını gözetir.
Bilinmesi gereken hususlardan biri de şudur: Bu zimmetten sonra dahi esir düşmeden önce müslüman olan kâfir öldürülmez, onun ken­disi ve ailesi köleleştirilmez. Şu ayetler bunu delâlet eder:
“Eğer tevbe eder, namazı kılar, zekâtı verirlerse yollarını serbest bırakın.”(Tevbe/5)
“Eğer tevbe eder, namaz kılar, zekât verirlerse, dinde sizin kardeşlerinizdir.”(Tevbe/11)
Şüphe yok ki kardeşlik, kardeşlerinin canlarını, mallarını, çocuklarını korumayı gerektirir; zira bunlar müslümanların eline esir düşmeden önce müslüman olmuşlardır.
Şu hadîs-i şerif de buna delâlet eder:
“Allah'tan başka hak ilah olmadığına Muhammed'in Allah'ın Rasûlü olduğuna şehadet, namazı ikame, zekâtı eda edinceye kadar in­sanlarla muharebe etmek bana emrolundu. Onlar bunları yapınca kanlarını ve mallarını benden korumuş olurlar. Ancak İslâm'ın hakkı karşılığında olması müstesnadır. İnsanların (gizli işlerinden dolayı olan) hesapları da Allah'a aittir.”[21]
Çocukların, şu üç husus mevcut olduğunda müslüman olduğuna hükmedilir:
1. Anne ve babasından biri müslüman olursa, çocuk da hükmen müslüman sayılır. Zira çocuk, anne ve babasından din bakımdan şerefli olan hangisi ise ona tâbi olur. Bunun nedeni, İslâm'ın ağır basması ve çocuğun menfaatinin gözetilmesidir. İki şeyden en yararlısı hangisiyse onun yapılması gerekir. Çünkü İslâm kemâl, şeref ve yücelik sıfatıdır. Nitekim Peygamber Sallallahu aleyhi ve selem şöyle buyurmuştur:
“İslâm her şeye galiptir, hiçbir şey İslâm'a galip değildir.”[22]
2. Anne ve babası olmayan ve bir müslüman tarafından yalnız ola­rak esir edilen çocuk hükmen müslüman kabul edilir.
Çünkü çocuğun tâbi olacağı babası ve annesi yoktur ve bir müs­lüman tarafından esir alınmıştır. Çocuğun maslahatı, onun hükmen müslüman kabul edilmesindedir.
3. İslâm memleketinde terk edilmiş olarak bulunan çocuk, bulun­duğu mekâna tâbi olarak hükmen müslüman kabul edilir. Zira çocuk için en yararlı olanın tercih edilmesi gerekir.
3. Ganimetler ve Eslab
Ganimet, harp ehlinden zorla alınan -menkul veya gayr-i menkul-maldır. Bu malın savaş esnasında veya savaştan sonra alınması durumu değiştirmez. Eslab ise, öldürülen adamın yanında bulunan malı, silahı, parası ve bineğidir.
1 Ganimetlerin Hükmü
Alınan ganimetler beş parçaya ayrılır. Bunlardan 4/5'ü savaşanlar arasında taksim edilir. Peygamber Sallallahu aleyhi ve selem zamanında savaşa yaya olarak katılana 1 pay, savaşa süvari olarak katılana 2 pay verilirdi.
Rivayet edildiğine göre bir kişi Peygamber Sallallahu aleyhi ve sellem'e şöyle sordu:
“Ganimet hakkında ne dersin?”
“Ganimetin 1/5'i Allah'ındır. Geriye kalan da savaşanlar arasında taksim edilir.”[23]
İbn Ömer şöyle rivayet ediyor: “Rasûlullah Sallallahu aleyhi ve sellem ata 2 pay, sahibine 1 pay verdi.”[24]
Yine Abdullah b. Ömer şöyle rivayet ediyor: “Peygamber Sallallahu aleyhi ve selem Hayber günü at için 2 pay, atın sahibi için 1 pay verdi.”[25]
Bu şekilde taksim, bizatihi varid değildir. Çünkü savaş usûlleri, savaş şartları, savaş araç ve gereçleri değişmiştir. Araçlar ve savaşçılar arasındaki farklılık dikkate alınmalı, ganimet buna göre uygun şekilde dağıtılmalıdır. Önceki savaşlardaki süvari ile yaya arasındaki fark düşünülmeli ve en düşük derecedekine en yüksek derecedekinin aldığının 1/3'i verilmelidir. Her durumda ganimetin 4/5'ünü -Rasûlullah'ın yaptığı gibi- savaşanlara dağıtmak vacibdir. Bununla beraber savaş şartları, savaş aletleri ve savaşanlar arasındaki farklılık dikkate alınmalıdır. Savaşanlara, hisselerini ilaveli maaş şeklinde vermekte de hiçbir sakınca ve mani yoktur. Burada önemli olan, ganimet mallarının devlete ait olmadığının bilinmesidir. Ganimet malından pay almak için kişinin şu şartlara sahip olması gerekir:
1. Müslüman olmalı
2. Bâliğ olmalı
3. Akıllı olmalı
4. Hür olmalı
5. Erkek olmalı
Bu şartlardan bazılarına sahip olmayan kişi savaşırsa, ona, ganimet taksim edilmeden önce bir şeyler verilir. Fakat verilen mal, yaya olarak savaşan bir kişiye verilen paya denk olmamalıdır. Çünkü onlar tıpkı savaşta bulunmanın üzerlerine farz olduğu cihad ehlinden sayılmayan çocuk, kadın ve köleler gibidirler.
Ganimetin beşte birine gelince, o ayet-i kerimede belirtilen yerlere dağıtılır:
“İyi bilin ki (kâfirlerden) ganimet olarak ele geçirdiğinizin beşte biri Allah'a, Rasûlü'ne, Rasûl'ün akrabalarına, yetimlere, yoksullara ve yolculara aittir.” (Enfal/41)
Ayette geçen Allah'a aittir ibaresinden maksat, Allah'ın onlarda dilediği şekilde hükmetmesidir. Rasûlü'ne aittir sözünden maksat, beşte birin taksim ve tevziinin Peygamber Sallallahu aleyhi ve sellem'e ait olmasıdır. Rasûl'ün ak­rabalarından maksat, zekât hakkı olmayan Benî Hâşim ve Benî Muttalib'dir. Yetimlerden maksat, babası ölen ve on beş yaşından küçük olanlardır. Çocuk baliğ olduğunda yetimlik sıfatı kalkar.[26] Yolculardan maksat, malından ve servetinden uzak bulunan ve nafakası tükenen­lerdir.
Cübeyr b. Mûtim şöyle rivayet ediyor: Osman b. Affan ile birlikte Rasûlullah'a gittik ve şöyle dedik:
“Ey Allah’ın Rasûlü! Sen Benî Muttalib'e veriyorsun. Oysa onlar ve biz sana yakınlıkta aynı derecedeyiz.”
“Benî Muttalib ve Benî Hâşim birdirler.”[27]
Eslâb'ın Hükmü
Eslab ile ganimetler arasındaki farkı daha önce belirtmiştik. Eslab'ın hükmü şudur: Öldürülen kişinin yanında bulunan her şey -onu öldüren kişi ganimetten pay alacak şartlara sahipse- öldüren kişiye aittir. Bunun delili şu hadîs-i şeriftir:
“Her kim bir düşmanı öldürür ve öldürdüğüne dair beyyinesi de olursa, öldürdüğü kimsenin elbise, silah ve diğer eşyaları onundur.”[28]
4. Fe’y
Fe’y müslümanların savaşmaksızın düşmanlardan aldığı -menkul veya gayr-ı menkul- maldır. Allah Teâlâ, Benî Nâdir yahudilerinin malları hakkında şöyle buyurmuştur:
“(Ey mü'minler!) Onların (yahudilerin) mallarından Allah'ın pey­gamberine verdiği fe’y için siz ne at ne de deve(ye binip) koştur­madınız. Lakin Allah, peygamberlerini dilediği kimselere karşı mu­sallat eder(ek üstünlük verir). Allah her şeye kadirdir.” (Haşr/6)
Evet, ganimet savaş neticesinde elde edilen mal, fey ise savaş­maksızın müslümanların eline geçen maldır.
Fe’y'in Hükmü
Fey, 5 hisseye taksim edilir. Bu 5 paydan biri, ganimetin 1/5'ini alan kimselere dağıtılır. Ganimet bahsinde geçtiği gibi onlar ganimetin 1/5'ini aldıkları gibi fey'in de 1/5'ini alırlar. Ganimet ve fey'in 1/5'ini alacak olan kimseler şunlardır
1. Peygamber Sallallahu aleyhi ve sellem
Peygamber Sallallahu aleyhi ve selem humusundan nafakasına yetecek kadar alıyor, artanı ise müslümanların maslahatı için sarf etmek üzere saklıyordu.
Ömer radıyallahu anh, Fey hususunda Peygamber Sallallahu aleyhi ve sellem'in uygulamasını şöyle anlatmaktadır:
“Benî Nâdir malları, Allah'ın kendi Rasûlü'ne fey olarak tahsis ettiği şeylerdendir. Müslümanların at sürerek, deve koşturarak savaş ile elde ettikleri ganimetlerden değildir. Bu cihetle Benî Nâdir mallan Rasûlullah'a mahsus idi. Rasûlullah Sallallahu aleyhi ve sellem, ailesinin bir senelik geçim sarfiyatını bundan temin ederdi. Bundan geri kalanını da Allah yolunda savaş hazırlığı olarak atlara ve silahlara sarf ederdi.”[29]
2. Peygamber Sallallahu aleyhi ve sellem'in akrabaları
Bunlar, Hâşimoğulları ve Muttaliboğullarıdır. Rasûlullah'ın en yakın akrabaları bunlardı. Bunun delilini daha önce zikretmiştik.
3. Yetimler
Bunlar, babaları ölen ve baliğ olmayan çocuklardır.
4. Miskinler
Miskinler sınıfına fakirler de dâhildir; zira fakirler, miskinlerden daha aşağı durumdadırlar.
5. Yolcular
Bunlar, memleket ve mallarından uzakta bulunan, nafakaları tü­kenmiş kimselerdir,
Fey'in 1/5'inin dağıtılacağı sınıflar bunlardır. Fey'in geriye kalan 4/5'ü ise -hudutlarda çarpışan mücahidlerin durumu iyi ise- müslümanların umumi menfaaatleri için sarf edilir. Hudutlarda çarpışan mücahidlerin durumu iyi değilse, bu mal onlara taksim edilir. Eğer fey mallan, menkul (taşınır) mallardan ise bizzat onlara verilir. Fey malları gayr-ı menkul (taşınmaz) mallardansa, beyt'ul-mal için vakıf yapılır; ondan gelen gelir hudutları bekleyenlere, öksüzlere taksim edilir. Şu ayet-i kerime bunlara delâlet eder:
“Allah'ın o şehirler halkından Rasûîü'ne verdiği fey (cinsinden ga­nimet, cizye, haraç gibi diğer vergiler) Allah'a, Rasûl'e, Rasûl'ün akrabalarına, yetimlere, yoksullara ve yolculara aittir.” (Haşr/7)
Bu ayet, mutlaktır; burada 1/5 zikredilmemiştir. Nitekim bu durum apaçık görülmektedir. Ancak ayet 1/5 ile mukayyed olan ganimete tahmil edilir ve 1/5 zikrettiğimiz gibi dağıtılır. Peygamber Sallallahu aleyhi ve selem şöyle buyurmak­tadır:
“Allah'ın müslümanlara fey olarak verdiği maldan benim için beşte bir vardır. Bu da tekrar size iade edilir.”[30]
Fey'in sarf edileceği yerlerin bazıları şunlardır:
Fey malları, murtezika’ya (ölen mücahidlerin aile efradına) verilir. Bu mücahidlerin savaşta ölmesi şart değildir. Fey malları âlimlere ve benzeri kişilere verilir. Çünkü ümmet bunların çalışmalarına muhtaçtır. Bunların, hayatta iken nafakaları kendilerine vacib olan yakınlarına da onlar öldükten sonra fey malından nafaka verilir.
en-Nihaye'de şöyle denilmektedir: 'Vefat eden murtezikaların, hayatta, iken nafakaları kendisine vacib olan kişilerin nafakaları, fey malından verilir. Eğer o kişi geride dört kadın bırakarak vefat etmişse dördünün de nafakası, kızları varsa evleninceye kadar onların da nafakası verilir veya onlar herhangi bir şekilde ihtiyaçtan kurtuluncaya kadar nafakaları verilir. Âlimlerin geride bıraktıkları erkeklere, onlar çalışacak duruma gelinceye kadar nafakaları verilir. Bu kişilere fey malından nafaka verilmesinin nedeni, cihaddan geri kalmamaları içindir. Çünkü insanlar, kendilerinden sonra aile efradının perişan olacağını bilirse, cihadı bırakıp çalışmaya başlarlar. Söz konusu sınıflardan birinin çocuğu kötürüm ve aciz olursa, baliğ olsa bile ona fey malından nafaka verilmesi gerekir.”
en-Nihaye sahibi şöyle diyor: “Âlimlerin geride bıraktıkları evlatlarına -kendi nafakalarını kazanacak duruma gelinceye kadar- maslahat-ı amme mallarından verilir. Dul kalan hanımlarına, evleninceye kadar maaş verilir. Bunun sebebi ise insanları ilme teşvik etmektir.”[31]
5. Cizye
Cizye kelimesi, ceza kökünden gelmektedir. Bu ise hem sevap hem de azap anlamına gelir.
Burada söz konusu olan cizye'nin şer'i anlamıdır ki bu, ehl-i kitab ve ehl-i kitab hükmünde olanların İslâm devletine verdikleri maldır. Onların cizye vermelerinin amacı, müslümanlarla savaşmamak ve müslümanların himayesine girmektir. Bu da belli şartlar, kaideler ve kurallar dahilinde olur.
Cizye'nin Meşruiyetinin Delili
Cizye'nin; ehl-i kitab ve ehl-i kitab hükmünde olanların İslâm devletine ödediği mal olduğunu söylemiştik. Şu ayet cizye'nin meşru­iyetine delâlet etmektedir:
“Ehl-i Kitab'dan Allah'a ve ahiret gününe inanmayan Allah ve Rasûlü'nün haram kıldığını haram saymayan ve hak dini (İslâm'ı) din edinmeyen kimselerle zelil olup elleriyle (her sene) cizye verinceye kadar savaşın.”(Tevbe/29)
“Elleriyle cizye vermek”ten maksat, kendi istekleriyle vermeleridir. Zelil olarak ibaresinden maksat ise İmam Şafii'ye göre, müslümanların hükümlerinin onlara da icra edilmesidir. Bunun izahı daha önce geçmişti.
Cizye'nin Meşruiyetinin Hikmeti
Ehl-i Kitab'ın, müslümanlarla birlikte birtakım kural ve kaideler dahilinde yaşayabilecekleri bir inanca sahip olduklarını ifade etmiştik. Eht-i Kitab, müslümanlarla birlikte fikir hürriyeti içinde yaşadığı takdirde, İslâm'ın hakikati onlara daha iyi anlatılabilir. Bu durum ise, İslâm devletinin ehl-i kitab'ı himayesine almasıyla mümkün olabilir. İslâm devleti, onları korumak, onlara din hürriyeti vermek, muhtaç duruma düşenlerine yardım etmek kaydıyla bu cizye'yi alır.
Cizye'nin Şartları
Cizye akdinin sahih ve geçerli olması için şu şartların mevcut olması gerekir:
a. Cizye akdini yapanlar ehl-i kitab olmalıdır; yani cizye akdini yapanların Yahudi, Hıristiyan veya ehl-i kitab hükmünde olan Mecusilerden olması gerekir; zira Peygamber Sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
“Mecusilere, ehl-i kitab (yahudi ve hristiyan) muamelesi yapınız.[32]
Mecusiler (ateşperestler) ehl-i kitab hükmünde olduğu gibi, Hz. İbra­him'in sahifelerine veya Hz. Davud'un Zebur'una göre amel ettiğini söyleyenler de ehl-i kitab hükmündedirler.
Rivayet edildiğine göre Hz. Ömer mecûsilerden cizye almak isteme­miş, fakat Abdurrahman b. Avf, Rasûlullah'ın mecûsilerden de ehl-i kitab gibi cizye alınabileceğini söylediğini bildirince, mecûsilerden cizye almıştır.[33]
b. Cizye akdi yapanlar ile müslümanların idarecisi arasında icab ve kabul olmalıdır.
Müslümanların idarecisi veya onun vekili, cizye akdi yapanlara “Şu kadar cizye vermeniz, İslâm'ın hükümlerine boyun eğmeniz şartıyla İslâm ülkesinde oturmanıza izin veriyorum” demelidir. Onlar da “Bunları kabul ediyoruz” demelidir.
c. Cizye'nin miktarı, zengin ve fakirlerden ne kadar alınacağı tayin edilmeli, kabul de buna uygun olmalıdır.
d. Cizye akdi için belli bir zaman tayin edilmemiş olmalıdır.
Meselâ cizye akdi, bir yıl ve benzeri gibi bir zamanla sınırlandırılmamalıdır. Çünkü bu bir akiddir ve bununla savaşa, kan akıtılmasına engel olunur. Bu nedenle de -diğer İslâmî akidlerde olduğu gibi- cizye akdinin muvakkat olması caiz olmaz.
Kendilerinden Cizye Alınan Kimselerde Bulunması Gere­ken Şartlar
Kendisinden cizye alınacak' kişide şu beş şartın bulunması gerekir:
1. Akıllı olmak
2. Baliğ olmak
3. Hür olmak
4. Erkek olmak
5. Ehl-i Kitab veya ehl-i kitab hükmünde olmak
Şu ayet-i kerime, cizye alınacak kişilerde bu şartların bulunması gerektiğine delâlet eder:
“Ehl-i Kitab'dan Allah'a ve ahiret gününe inanmayan, Allah ve Rasûiü'nün haram kıldığını haram saymayan ve hak dini (İslâm'ı) din edinmeyen kimselerle zelil olup elleriyle (her sene) cizye verinceye kadar savaşın.”(Tevbe/29)
Bu ayet, cizye'nin, sadece savaş ehli mükelleflerden alınacağına delâlet eder. Böylece kadınlar cizyeden muaf olurlar, çünkü onlar savaş ehli değildir. Köleler de cizyeden muaf olurlar. Çocuklar ve deliler de -mükellef olmadıklarından- cizyeden muaf olurlar.
Ömer radıyallahu anh, valilerine “Çocuklar ve kadınlardan cizye almayın” diye mektup göndermiştir.[34]
Cizye'nin Sınırla
Malî durumu normalin altında olan kişiden, senelik olarak en az 1 dinar cizye alınır. Malî durumu normal olan kişiden, senelik olarak 2 dinar, malî durumu normalin üstünde olan kişiden ise 4 dinar alınır. 1 dinardan fazla cizye almak -kişi zenginse- müstehabdır. Kişinin ödemesi gereken cizye miktarı dinardır. Kişi zengin veya orta halli olduğu halde 1 dinardan fazla veremeyeceğini söylerse, onun sözüne itibar edilir. Çünkü üzerinde anlaşılan miktar 1 dinardır. Ancak imam'ın, cizye ehlinin üzerine oradan gelip geçen müslümanları misafir etme; yiyecek ve yatacak verme sorumluluğunu yükleme yetkisi vardır.
Muaz radıyallahu anh'dan şöyle rivayet edilmiştir: 'Rasûlullah Sallallahu aleyhi ve sellem, Muaz'ı Yemen'e vali olarak gönderdiği zaman her buluğa ermiş kimseden bir dinar cizye almasını veya bir dinar değerinde Muafir bezinden almasını emretti[35] Muafir, Yemen'de dokunan elbiselik bezdir.
Eslem'den şöyle rivayet edilmiştir: 'Ömer b. Hattab, kişi başına senelik cizye olarak dört dinar veya kırk dirhem tayin etti. Ayrıca memleketlerine gelen müslümanları üç gün misafir etmelerini de şart koştu'.[36]
Peygamber Sallallahu aleyhi ve sellem Eyle halkıyla -ki onlar üç yüz kişiydi- 300 dinar cizye vermeleri ve müslümanları misafir etmeleri şartıyla sulh yaptı.[37]
Yine rivayet edildiğine göre Ömer radıyallahu anh, zenginlerden 48 dirhem, orta hallilerden 24 dirhem, malî durumu normalin altında olanlardan da 12 dirhem cizye alınmasına hükmetti. O dönemde 1 dinar, 12 dirhem değerindeydi.[38]
Müslümanların Haklarından Cizye Akdine Terettüb Eden Meseleler
Cizye akdi dört şeyi içerir ve cizye ehli onları yerine getirmek zorundadır:
1. Cizye ehli cizyeyi, müslümanların halifesiyle anlaştıkları şekilde -bir dinar veya daha fazla - ödemelidir.
2. Cizye ehline, müslümanlarla haramlığı hususunda ittifak ettikleri -zina gibi- konularda şer'î kanunların uygulanması gerekir.
Buna binaen Peygamber Sallallahu aleyhi ve sellem, yahudilerden zina eden bir erkek ve kadını recmetmiştir.[39]
Yine aynı nedenle cizye ehli faiz alıp vermekten men edilir. Çünkü onlar bu davranışların hem kendi dinlerinde, hem de İslâm dininde haram olduğunu bilmektedirler. Ancak cizye ehlinin dinlerinde haram olmayan hususlarda -meselâ içki gibi- onlara İslâmî hükümler tatbik edilmez. Ancak onlar kendi istekleriyle kadı'ya gelip “Bizim aramızda İslâm şeriatıyla hükmet” derlerse, mesele değişir.
3. İslâm dinini, ancak hayırla yad etmeleri gerekir.
Kur'an'a muaraza yapmaya kalkışırlarsa veya Peygamber Sallallahu aleyhi ve sellem'i şanına yakışmayan bir şekilde nitelerlerse veya Allah'ın şeriatına saldırırlarsa, tâzir cezasına çarptırılırlar. Eğer muahede şartlarında böyle şeyler yapabileceklerine dair maddeler bulunuyorsa, muahedeleri iptal edilir. İslâm aleyhine -fiilî veya sözlü- gizli birtakım işlere girdikleri ortaya çıkarsa, onlarla müslümanlar arasında bulunan zimmet akdi kalkar. Ancak akidelerini açıklamak niyetiyle söyledikleri sözler bundan müstesnadır. Meselâ onlar "Bizim kitaplarımız Kur'an'ın Allah kelâmı olmadığını, Muhammed'in, Allah'ın Rasûlü olmadığını' söylüyor" deseler, onlarla müslümanlar arasındaki zimmet akdi bozulmaz. Çünkü onlar 'Biz böyle diyoruz' demiyorlar; kitaplarının böyle dediğini söylüyorlar. Biz onların bu husustaki inançlarının batıl olduğunu biliyorsak da bundan ötürü aradaki zimmet akdi bozulmaz.
4. Müslümanların zararına bir şey yapmayacaklar, kâfirlerin casusunu evlerine almayacaklar, kâfir savaşçılara yardım etmeyeceklerdir.
Üzerinde ittifak edilen cizye'yi vermemezlik ederlerse ve bu da bir dinardan daha fazla ise, Allah ve Rasûlü hakkında kötü şekilde ko­nuşurlarsa, müslümanlar aleyhine kâfir savaşçılara yardım ederlerse zimmet akdi ortadan kalkar.
Zimmet Akdiyle Vacib Olan Riâyet ve Himaye'nin Beyanı
Müslümanlarla ehl-i kitab arasındaki zimmet akdi dört şeyi içerir ki müslümanlar zımmîlere karşı bunları yerine getirmek mecburiyetindedir:
1. Onlarla savaşa son vermeleri gerekir.
Peygamber Sallallahu aleyhi ve sellem, kâfirlerle savaşmak üzere bir kumadan tayin ettiğinde ona şöyle derdi:
“[Eğer onlar müslüman olma teklifini kabul etmezlerse], onlardan cizye vergisi iste. Şayet onlar bu çizye'yi vermek hususunda sana icabet ederlerse, sen onlardan bunu kabul et ve onlarla savaşmayı bırak.”[40]
2. Müslümanların onları himayelerine alıp korumaları vacibdir.
Onların mallarını, hürmetlerini müslümanlardan veya başkalarından gelen herhangi bir saldırıya karşı korumak, müslümanlar üzerine vacibdir.
Ömer [Ebu Lu’lu tarafından vurulduktan sonra] şöyle demiştir: 'Ben benden sonraki devlet başkanına: Allah'ın zimmetiyle ve Rasûlü'nün zimmetiyle, Kitab ehline verilen taahhütlerin onlara tasta­mam yerine getirilmesini, onların önünde haklarının korunması yönünde muharebe edilmesini ve onların ancak takat getirebilecekleri miktar cizye ile mükellef tutulmalarını vasiyet ediyorum'.[41]
3. Onların mevcut kiliseleri yıkılmaz.
Onların kiliselerinde yaptıkları ayinlere hiçbir şekilde müdahale edilmez. Açıktan yapmadıkça ve onlarla gururlanmadıkça içki ve do­muzlarına dokunulmaz.
Peygamber Sallallahu aleyhi ve sellem'in Necran" hristiyanları ile akdettiği sulh anlaşmasında şu ibareler de bulunmaktaydı:
Onların mallarına, canlarına, dinî hayat ve tatbikatlarına, ailelerine, mabedlerine -ve az olsun çok olsun onların mülkiyetinde bulunan her şeye şamil olmak üzere- Allah'ın himayesi, Rasûlullah Muhammed'in zimmeti Necranlılar ve onlara bağlı etrafındakiler üzerine bir haktır. Hiçbir piskopos kendi dinî vazife mahalli dışına, hiçbir papaz papazlık vazifesini yaptığı kilisenin dışına, hiçbir rahip içinde yaşadığı manastırın dışında başka bir yere alınıp gönderilmeyecektir. Almış oldukları ödünçlerde hiçbir faiz söz konusu olmayacaktır. Bu itaat ediş ve tâbi oluşlarından önce cahiliyet dönemindeki kan davaları kaldırılmıştır. Onlar ne toplanıp bir araya getirilecekler ve ne de kendileri öşür vergisine tâbi tutula­caklardır. Onların toprakları üzerine hiçbir askerî birlik ayak bas­mayacaktır. Onlardan herhangi biri alacağını talep ettiğinde onlar arasında bir eşitlik kurulacaktır. Onlar ne zulmedecekler ve ne de kendileri zulme uğrayacaklardır.
4. Yapılan zimmet akdi her müslüman için geçerli ve daimidir.
Müslümanlardan -halife de dahil- hiç kimse zimmet akdini feshedemez; bu akid -zımmîler akdi bozmadıkça veya akde aykırı hareket etmedikçe- ebedîdir.
HÜDNE VE İSTÎ'MAN
Hüdne’nin Mânâsı
Lugatta hüdne 'musalaha yapmak' anlamına gelir. Hüdne'nin istılahî mânâsı ise, belli bir müddet için savaşı bırakmak hususunda sulh yapmaktır.
Şu ayet-i kerimeler hüdne'nin meşruiyetine delâlet etmektedir;
“Bu, antlaşma yaptığınız müşriklere Allah ve Rasûlü'nden bir ihtardır.”(Tevbe/1)
“Eğer onlar barışa meylederlerse sen de barışa yanaş, Allah'a tevekkül et.”(Enfal/61)
Peygamber Sallallahu aleyhi ve sellem'in Hudeybiye senesinde Kureyş ile yaptığı musalaha da bunun meşruiyetine delâlet etmektedir.[42]
İsti'man'ın Mânâsı
İstî'man, savaş ehlinden birinin herhangi bir müslümandan eman istemesidir. Eğer o müslüman o kişiye eman verirse, müslümanların tümü o kişiye eman vermiş sayılır.
İster idareci, ister sıradan halk olsun, ister kadın, ister erkek olsun -eman verilebilecek kimselere eman vermek şartıyla- her müslüman eman verme yetkisine sahiptir. Bir müslüman bir kâfire, kanının akıtılmayacağı hususunda eman verdiğinde, onun kanını akıtmak müslümanların tümüne haram olur. Ona herhangi bir eziyette bulunmak da müslümanların tamamına haram olur; zira Allah Teâlâ şöyle buyurmak­tadır:
“Eğer müşriklerden biri sana sığınırsa, onu himayene al ki Allah'ın kelâmını dinlesin. Sonra onu emniyette olacağı yere ulaştır. Çünkü onlar cahil bir topluluktur.”(Tevbe/6)
Hüdne ile İsti'man Arasındaki Fark
Hüdne ile isti'man'ın tarifinden de anlaşılacağı üzere hüdne ile isti'man arasında bazı farklar vardır. Bu farkları şöyle sıralayabiliriz:
1. Hüdne, toplumlar arasında yapılan bir sulhtür.
Bu sulh'a, müslümanlar tarafından halife veya onun naibi, kâfirler adına da başkumandanları veya onun naibi temsilci olarak katılır. İsti'man ise kâfirlerden biri veya birkaçı ile müslümanlardan herhangi biri arasında olur. İster idareci, ister halktan biri olsun, ister erkek, ister kadın olsun müslümanlardan her fert eman verebilir.
2. Hüdne, müslümanlarla düşmanları arasındaki savaşı sona erdirmek için yapılan bir sulhtur.
Bu bakımdan hüdne ile savaş bir arada olmaz. Fakat isti'man böyle değildir; isti'man savaş esnasında da olabilir. Meselâ harbî bir kâfir, herhangi bir müslümandan eman isteyebilir. O müslüman da ona eman verebilir. Eman verdikten sonra onun kanını akıtmak veya ona eziyet etmek -ona eman verildiğini bilen- tüm müslümanlara haramdır.
Hüdne'nin Hükmü
Hüdne'nin iki durumu vardır:
a. Düşmanın hüdne'yi istemesi
Düşman barış istediği zaman, müslümanların halifesi de -ihtiyatlı davranmak şartıyla- barışı kabul etmelidir. Ancak hüdne'nin (barışın) dört aydan fazla uzatılması caiz değildir.
b. Müslümanların hüdne (barış) istemesi
"Bu, ancak müslümanların yararına olursa söz konusu olabilir. Barışta müslümanların maslahatı yoksa Müslümanların barış istemesi caiz olmaz. Eğer Müslümanlar barış sayesinde zafiyetten kurtulacaklarsa veya emniyetleri istikrar bulacaksa, barışı on yıl uzatabilirler.' Bunun delili Hudeybiye barışıdır; zira Hz. Peygamber Müslümanlardaki zafiyeti görüp düşmanların onlara saldırararak zarar vermesinden endişe ettiği için Mekke müşrikleri ile Hudeybiye'de on yıllık barış antlaşması yapmıştır. Eğer barış, zafiyet nedeniyle değil de kâfirlerin müslüman olması veya haraç vermeye razı olmaları için barış yapılırsa, bu barış dört aydan fazla uzatılamaz. Şu ayet-i kerimenin mefhumu buna delâlet etmektedir:
“(Ey müşrikler!) Yeryüzünde (Şevval'den başlayarak) dört ay daha dolaşabilirsiniz. Bilin ki Allah'ı aciz bırakamazsınız ve muhakkak ki Allah kâfirleri rezil edicidir.”(Tevbe/2)
Isti'man'ın Hükmü
İsti'man'da müslümanlar için bir maslahat varsa veya eman veren müslümanın bir menfaati varsa, eman isteyen kâfire eman vermek vacibdir. Şu ayet-i celile bunun delilidir:
“Eğer müşriklerden biri sana sığınırsa, onu himayene al ki Allah'ın kelâmını dinlesin. Sonra onu emniyette olacağı yere ulaştır. Çünkü onlar cahil bir topluluktur.” (Tevbe/6)
Bir kâfir, müslümanların İdarecisinden veya idarecinin naibinden veya herhangi bir müslümandan isti'man (eman) isteyebilir. Eğer eman vermekte müslümanların maslahatı söz konusu ise, eman vermek va­cibdir. Eman veren müslüman, ister kadın ister erkek olsun, onun verdiği eman bütün müslümanları bağlar; zira Peygamber Sallallahu aleyhi ve selem şöyle buyurmuştur:
Müslümanların kanları denktir. Mü'minlerin mevkice en aşağı de­recede olanı, onlar adına eman verebilir.[43]
Ümmü Hâni'den şöyle rivayet edilmiştir: Ben Mekke'nin fethi yılında Rasûlullah'ın yanına gittim ve onu yıkanıyor buldum. Kızı Fatıma da onu perde ile örtüyordu. Kendisine selâm verdim. Rasûlullah şöyle sordu:
- Bu kadın kimdir?
- Ben Ebu Tâlib'in kızı Ümmü Hâni'yim.
- Hoşgeldin Ümmü Hâni
Rasûlullah yıkanmasını bitirince bir tek elbise içinde (sırtındaki bezi çaprazvâri bağlamış olduğu halde) sekiz rekât namaz kıldı. Namaz, akabinde ben kendisine şöyle dedim:
- Ey Allah'ın Rasûlü! Anamın oğlu Ali, benim ahd ve eman verdiğim fulanı, İbn Hubeyre'yi öldüreceğini söylüyor.
- Ey Ümmü Hâni! Senin ahd ve eman verdiğin kimseye biz de ahd ve eman verdik.
Rasûlullah'ın kıldığı bu namaz, duha (kuşluk) namazı idi.[44]
Hadîsteki fulan'dan maksat, Ümmü Hâni'nin, kocası Hubeyre b. Vehb el-Mahzûmî'nin başka bir kadından olan oğlu Ca'de'dir.
Hüdne ve İsti’man’ın Meşruiyetinin Şartları
I. Hüdne'nin Şartları
1. Hüdne, imam veya imamın vekili tarafından akdedilmelidir.
Müslüman halkın kâfirlerle hüdne (barış antlaşması) akdetmesi veya ehl-i hâl ve'1-akd'dan bazı kişilerin kâfirlerle hüdne yapması sahih olmaz. Çünkü hüdne akdi çok önemlidir. Burada tehlike söz konusudur. Bu bakımdan bu sulh'u, ancak savaşı ilan eden ve savaşı idare eden imam veya onun vekili akdedebilir.
2. Hüdne, düşmanla yapılmalıdır.
Hüdne, ancak müslümanların maslahatı söz konusu olduğunda ya­pılabilir. Müslümanlar için herhangi bir maslahat yoksa hüdne yapmak meşru ve sahih olmaz.
3. Hüdne, on yıldan fazlası için olmamalıdır.
Eğer müslümanların zafiyeti söz konusu ise, hüdne sayesinde müslümanların zafiyetten kurtulmaları mukadderse, on yıllık barış ant­laşması (hüdne) akdedilebilir. Aksi takdirde dört aydan fazlası için barış yapmak caiz değildir. Halife, mutlak şekilde hüdne akdi yaparsa, bu akid sahih olmaz, Bunun delili Peygamber Sallallahu aleyhi ve sellem'in Hudeybiye'de Kureyş ile yaptığı barış antlaşmasıdır. Bu barışın süresi on yıl idi. Ayrıca Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
“(Ey müşrikler!) Yeryüzünde dört ay daha dolaşın. Bilin ki Allah'ı aciz bırakamazsınız ve muhakkak ki Allah kâfirleri rezil edicidir.”(Tevbe/2)
4. Kâfirler, kendileri lehine ve müslümanlar aleyhine batıl bir şart koşmuş olmamalıdır. Eğer kâfirler böyle bir şart koşarlarsa, halife de onların şartını kabul ederse, akid fasid olur. Meselâ müslümanlar hüdne ile akid yapmak isteseler, kâfirler müslüman esirleri ellerinde tutma şartı koşsalar veya müslümanların ele geçirdiği -menkul veya gayr-ı menkul-malların bir kısmının kendilerine iade edilmesini şart koşsalar veya müslümanların dinî vecibeleri hususunda taviz vermelerini şart koşsalar, akid fasid olur.
II. İsti'man'ın Şartları
Bir kâfire verilen eman'ın sahih olması için şu şartların mevcut olması gerekir:
1. İster bir cemaat, ister bir fert olsun eman, kâfirin talebi üzerine verilmelidir.
Harbî bir kâfire, eman istemeden eman verilmesi sahih değildir. Şu ayet-i kerime buna açıkça delâlet etmektedir;
“Eğer müşriklerden biri sana sığınırsa, onu himayene al (ona eman ver).”(Tevbe/6)
2. Eman veren kişinin müslüman olması gerekir. Müslümanların arasında yaşayan zımmîlerden biri, harbî bir kâfire eman verirse, bu eman geçerli olmaz. Müslümanların, zımmînin verdiği emanı gözetmeleri, ona riayet etmeleri gerekmez. Çünkü müslümanları, ancak kendilerinden olan bir kişinin verdiği eman bağlar.
3. Verilen emandan, halifenin veya ordu komutanının haberdar olması gerekir.
Halife, verilen emandan haberdar olup bu emanı kabul ederse eman geçerli olur. Halife, verilen emandan haberdar olmazsa veya ha­berdar olduğu halde verilen emanı kabul edip tasdik etmezse eman geçerli olmaz; zira halifenin, verilen emanı iptal etme yetkisi vardır. Meselâ halife, eman verilen bir kişinin casus olduğundan şüphelenirse, ona verilen emanı iptal edebilir. Bu takdirde, verilmiş eman o şahıs veya o cemaat için geçerli değildir.
Hüdne ve İsti'man'ın Üzerine Terettüb Eden Hükümler
Müslümanlarla kâfirler arasında hüdne akdi -zikrettiğimiz şartlar dahilinde- akdedildiğinde, eman isteyen kâfire eman verildiğinde, tarafların bazı hususlara riayet etmesi gerekir.
I. Hüdne Akdi Üzerine Terettüb Eden Hükümler
Önce hüdne akdinin üzerine terettüb eden hükümleri kısaca beyan edelim:
A. Kendileriyle hüdne akdi yapılan kişilerden el çekmek gerekir.
Onlara bir eziyet, bir kötülük yapmak haram olur. Fakat kendileriyle hüdne akdi yapılan kâfirleri, diğer kâfirlere karşı müdafaa etmek müslümanlar üzerine vacib değildir. Bu hüküm, şu iki şeyden biri ta­hakkuk edinceye kadar devam eder:
• Hüdne (barış) müddeti bitinceye kadar.
• Kâfirler, hüdne (barış) akdini bozuncaya kadar.
Meselâ barış akdini bozacak bir harekette bulununcaya veya 'Barış akdini bozuyoruz' deyinceye kadar, barış akdi geçerli olur. Kâfirlerin tümünün veya idarecilerinin bunu söylemesi halinde akid sona erer veya fiilen savaşa başlarlarsa veya müslümanların gizli durumlarını başka kâfirlere haber verirlerse veya müslümanlardan birini öldürürlerse, müslümanlar barış antlaşmasını bozabilirler.
Kâfirlerden biri bunlardan birini yaparsa, diğerleri ona katılmazsa veya ona mâni olmaya çalışırlarsa veya halifeye, arkadaşlarının yaptığı işi tasvip etmediklerini söyleyip barış üzerinde olduklarını ilan ederlerse, hüdne akdi ortadan kalkmaz. Fakat sözleri veya fiilleriyle arkadaşlarının yaptığına karşı çıkmazlarsa ve bildikleri halde susarlarsa, hüdne (barış) akdi sona erer.
Müslümanların halifesi, kendileriyle barış antlaşması yapılan kâfir­lerin ihanet edeceğinden endişe ederse, barış akdini sona erdirebilir.
Ancak bunu onlara açıkça bildirmelidir. Şu ayet-i celile buna delâlet etmektedir:
“Bir kavmin (antlaşmayı bozmak hususunda) ihanetinden çekinirsen, onların yaptığı gibi sen de antlaşmayı onlara at (antlaşmayı bozduğunu onlara bildir). Şüphesiz ki Allah hainleri sevmez.” (Enfal/58)
“Onlar size doğru davrandıkça siz de onlara karşı doğru davranın. Muhakkak ki Allah sakınanları sever.”(Tevbe/7)
Müslümanlar, kâfirlerin ihanet etmelerinden endişe edip antlaşmayı bozduklarını onlara açıkça bildirdiklerinde, müslümanların kâfirlerle -Allah'ın emrettiği şekilde- savaşmaları helâl olur. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Onlar, kendileriyle antlaşma yaptığın halde her defasında hiç çe­kinmeden antlaşmayı bozarlar. Savaşta onları yakalarsan onlara (vereceğin ceza ile) arkalarında kalanları da dağıt ki böylece hatır­layıp (ibret alsınlar).” (Enfal/56-57)
Peygamber Sallallahu aleyhi ve selem de şöyle buyurmuştur:
“Kimin bir kavimle arasında antlaşma varsa, antlaşma bitene kadar veya antlaşmayı onlara atıp (harb edeceğini bildirip onların da) karşılıklı hazırlanmasına kadar, bir düğüm düğümlemesin ve bir düğüm çözmesin.”[45]
B. Haramı helâl, helâli haram kılacak bir şart olmadıkça, müslümanlara kabul ettikleri her şartı yerine getirmek vacib olur.
Yerine Getirilmesi Vacib Olan Şartlara Misal
Kâfirler, müslümanlara 'Sizinle hüdne (barış antlaşması) yaparız, ancak İslâm'dan dönüp bize katılanları size teslim etmemek, fakat bizden müslüman olup sizin yanınıza kaçanları bize iade etmeniz şartıyla şeklinde bir teklif getirirlerse ve müslümanlar da bu şartı kabul ederlerse, hüdne akdi sahih olur. Çünkü Süheyl b. Amr, Hudeybiye sulhunda müslümanlara bu şartı koşmuş, Peygamber Sallallahu aleyhi ve selem de bunu kabul etmişti.
Yerine Getirilmesi Batıl Olan Şartlara Misal
Kâfirler, içlerinden müslüman olup müslümanlara sığınan kadınların kendilerine iade edilmesini şart koşarlarsa, bu şart batıldır; zira Allah Teâlâ müşriklerden müslüman olup müslümanlara sığınan kadınları onlara teslim etmeyi yasaklamıştır:
“Ey iman edenler! Mü'min kadınlar hicret ederek size geldiğinde onları(n gerçekten mü'mine olup olmadıklarını kendilerine yemin verdirerek) imtihan edin. Allah onların imanlarını daha iyi' bilir. Onların (samimiyetle) iman ettiklerini anlarsanız, artık onları kâfirlere döndürmeyin, Ne bu kadınlar onlara (o kâfir kocalarına) ne de onlar bu kadınlara helâl değildirler.” (Mümtehine/10)
C. Şartları ve rükûnları tamam olduktan sonra hüdne (barış) akdi lüzumlu bir akid olur.
Müslümanlar, sebepsiz yere hüdne akdini bozup onlara karşı savaş açamazlar.
II. Verilen Eman Üzerine Terettüb Eden Hükümler
a. Kendisine eman verilen kâfire, hiçbir müslümanın eziyet etmesi caiz değildir.
İster kadın, ister erkek olsun kendisine eman verilen kâfire, hem eman veren müslümanın hem de diğer müslümanların eziyet etmesi haramdır. Ancak kendisine eman verilen kâfir, müslümanlarla savaşmaya kalkışırsa veya müslümanlar aleyhine casusluk yaptığı hususunda bazı emareler görülürse, ona verilen eman ilga edilir.
b. Kâfire verilen emanın müddeti bittiğinde veya eman alan kâfir, emanı iade ettiğinde, onu emniyette olacağı yere götürmek müslüman­ların idarecisi veya onun vekili üzerine vacibdir.
“Eğer müşriklerden biri sana sığınırsa, onu himayene al ki Allah'ın kelâmını dinlesin. Sonra onu emniyette olacağı yere ulaştır.”(Tevbe/6)
c. Harbî bir kâfire eman verildiğinde, bu, yerine getirilmesi gereken bir akid olur. Ona eman veren kişi, emanından dönemez. Pişman olup emanından dönmek istese dahi buna müsade edilmez. Ancak kendisine eman verilen kâfir, emanı ortadan kaldıran bir hareket yaparsa eman ilga olur.
[1] Ebu Dâvud (2533) (Ebu Hüreyre'den)
[2] Ebu Dâvud (2504) Nesaî (6/8) (Enes'ten)
[3] Buharî (2861-2862) Müslim (1742)
[4] Buharî (2639) Müslim (1880)
[5] Buhari (2642) (Enes b. Mâlik'ten)
[6] Buharî (2521) Müslim (1868)
[7] Buharî (1762)
[8] İbn Huzeyme (3074)
[9] Buharî (2842) Müslim (2549)
[10] Müslim (2549)
[11] Ebu Dâvud (2530) Nesaî (6/10) Beyhaki (9/46)
[12] Ebu Dâvud (2760) (Ebu Bekre'den)
[13] Tirmizî (1403) İbn Mâce (2687) (Ebu Hüreyrc'den)
[14] Buharî (7) Müslim (1773)
[15] İmam Mâlik, Muvatta (1/278)
[16] Buharî (2988) Müslim (2961)
[17] Buhâri (25) Müslim (22) (Abdullah b. Ömer'den)
[18] Buharî (3804) Müslim (1766)
[19] Buharî (2963)
[20] Müslim (1755 ve 1763)
[21] Buharî (25) Müslim (22) (Abdullah b. Ömer'den)
[22] Darekutnî, Sünen (3578) Beyhaki (6/205) Buhari (5/139) Kasım b. Sellam el-Emval (295) Ruyani(764) Elbani el-İrva (1268); Bkz. Aynî, Umdetu’l-Kâri, (8/169) Fethul Bari (3/218)
[23] Beyhakî (9/62)
[24]Buharî (2708)
[25] Buharî (3988) Müslim (1762)
[26] Ebu Dâvud (2873)
[27] Buharî (2981)
[28] Buharî (2973) Müslim (1751) (Ebu Katade'den)
[29] Buharî (2748) Müslim (1757)
[30] Beyhakî, (Bkz. en-Nihaye, 11/272)
[31] en-Nihaye (11/174)
[32] İmam Mâlik, Muvatta (1/278)
[33] Buharî (2978)
[34] Beyhaki (9/195)
[35] Ebu Dâvud (3038)
[36] İmam Mâlik, Muvatta (1/379)
[37] Beyhakî (9/195)
[38] Beyhakî (9/196)
[39] Buharî (6433) Müslim (1699) (İbn Ömer'den)
[40] Müslim (1731) (Bureyde'den)
[41] Buharî (2887)
[42] Buharî (3945) Müslim (1783)
[43] Ebu Dâvud (4530) Nesaî (8/24) İbn Mâce (2683) Ahmed (1/119) (Abdullah b. Amr'dan)
[44] Buhari (3000) Müslim (330)
[45] Tirmizî (1580) Ebu Dâvud (2759)

0 yorum:

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente vahdeke la şerîke leke estağfiruke ve etûbu ileyk" (İbn Bişrân Emâlî, 291, Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)
pluginspage="http://www.macromedia.com/go/getflashplayer" type="application/x-shockwave-flash" name="obj1" width="468" height="60" /> Cevâmiu'l-Kelim Programı Ücretsiz