Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir. Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Sahihu Muslim no: 867)
Allah'ım! Bize, günahla aramıza engel olacak kadar korkundan hisse ver. Bizi cennetine ulaştıracak kadar taatini nasib eyle. Dünya musibetlerini hafifletecek yakîn ver. Allah'ım! Bizi yaşattığın müddetçe kulaklarımızdan ve gözlerimizden faydalandır; ölümümüze kadar da onları devamlı kıl. Bize zulmedenlerden öcümüzü sen al. Bize düşmanlık edenlere karşı bize yardım et. Bizi dinimiz konusunda musibete uğratma. Dünyayı en büyük endişemiz ve gayemiz kılma. Bize acımayanları üzerimize musallat etme!" (Allahumme âmîn) Tirmizi (3502) Şeyh Elbani "Hasen" demiştir Sahihu't-Tirmizi (2783)

Başlıkları görmek için resme tıklayın

Daru's-Sunne Dersanesi Satışı Yapılan Kitaplar


Darussunne Derneği Satışı Yapılan Arapça Kitaplar
Satışı yapılan diğer kitaplar:
Ehl-i Sünnet'e Göre İman ve Tevhid Akidesi
Sünnet Anlayışı mı, Sünnet'e Yabancılık mı?
Sipariş için:
E-Mail: Darussunne@hotmail.com
Tel: 0 535 925 15 97


Daru's-Sunne Dersanesi Düzenli Dersler

Her Pazar akşamı Türkiye saati ile 20:00-21:00 arası sorulara cevap programı yapılacaktır.
21:00-22:00 saatleri arasında Akide, Hadis Usulü ve Tarihi, Tezkiye (Hadis Şerhleri) ve Menhec konularında düzenli dersler devam etmektedir.
Derslere, programı aksatmamak şartıyla katılmak isteyenlerin
darussunne@hotmail.com adresine e-mail ile başvuru yapmaları gerekmektedir.
Detaylı bilgiler, ilgililerin e-mail adresine iletilecektir.

7 Eylül 2007 Cuma

Asr-ı Saadet Örnekleri / Cengiz Elibol


Kitap şeklinde sipariş için: elibol73@hotmail.com adresinden veya Beka yayınlarından ulaşabilirsiniz.
Fiyatı:
Şamua: 4 ytl,
2. hamur: 3 ytl
BEKA YAYINLARI
Çatalçeşme Sok. Üretmen Han No: 18
Cağaloğlu – İstanbul
0212 512 51 66
0212 512 45 43
0212 512 51 66

HUTBETÜ’L-HÂCE

إِنَّ الْحَمْدَ لِلَّهِ نَحْمَدُهُ وَنَسْتَعِينُهُ وَنَسْتَغْفِرُهُ وَنَعُوذُ بِاللهِ مِنْ شُرُورِ أَنْفُسِناَ وَمِنْ سَيِّئاَتِ أَعْمَالِناَ، مَنْ يَهْدِهِ اللهُ فَلاَ مُضِلَّ لَهُ وَمَنْ يُضْلِلْ فَلاَ هاَدِيَ لَهُ وَأَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ وَحْدَهُ لاَ شَرِيكَ لَهُ، وَأَشْهَدُ أَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ.
﴿ ياَ أَيُّهاَ الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللهَ حَقَّ تُقاَتِهِ وَلاَ تَمُوتُنَّ إِلاَّ وَأَنْتُمْ مُسْلِمُونَ.[آل عمران:102] ﴾
﴿ ياَأَيُّهاَ الناَّسُ اتَّقُوا رَبَّكُمُ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ واَحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهاَ زَوْجَهاَ وَبَثَّ مِنْهُماَ رِجاَلاً كَثِيراً وَنِساَءً وَاتَّقُوا اللهَ الَّذِي تَساَءَلُونَ بِهِ وَالأَرْحاَمَ إِنَّ اللهَ كاَنَ عَلَيْكُمْ رَقِيباً.[النساء:1] ﴾
﴿ ياَأَيُّهاَ الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللهَ وَقُولُوا قَوْلاً سَدِيداً يُصْلِحْ لَكُمْ أَعْماَلَكُمْ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَمَنْ يُطِعِ اللهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ فاَزَ فَوْزاً عَظِيماً.[الأحزاب: 70-71] ﴾
Kuşkusuz ki hamd, Allah’a mahsustur. O’na hamdeder, O’ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerrin-den, amellerimizin kötülüğünden O’na sığınırız. Allah kimi hidayete erdirirse onu saptıracak yoktur, kimi de saptırırsa onu hidayete erdirecek yoktur.
Allah’tan başka ilah olmadığına şehadet ederim. O tek-tir ve ortağı yoktur. Ve yine şehadet ederim ki, Muham-med O’nun kulu ve rasûlüdür.
“ Ey iman edenler! Allah’tan sakınılması gerektiği gibi sakının ve ancak müslümanlar olarak ölün.”[1]
“ Ey insanlar! Sizi tek bir nefisten yaratan, ondan da eşini yara­tan ve ikisinden birçok erkekler ve ka-dınlar üretip yayan Rabbinizden sakının. Adını kullanarak birbirinizden dilekte bulundu­ğunuz Allah’tan ve akrabalık haklarına riayetsizlikten de sakının. Şüp-hesiz ki Allah üzerinizde gözetleyicidir.”[2]
“ Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve doğru söz söyleyin ki, Allah işlerinizi düzeltsin ve günahlarınızı bağışlasın. Kim Allah ve Rasûlü’ne itaat ederse büyük bir kurtuluşa ermiş olur.”[3]
Sözlerin en doğrusu Allah’ın Kitabı, yolların en hayırlısı Mu­hammed (sallallahu aleyhi ve sellem) in yoludur. İşlerin en şerlileri sonradan uydurulanlardır. Sonradan uydurulan her şey bid’attir, her bid’at dalâlettir, her dalâlet ateştedir.[4]
MUKADDİME
Sahâbî, sözlük bakımından ‘bir arada bulunmak, sohbet veya arkadaşlık etmek’ manasına gelen َصحِبَ (sahibe) fiilinden alınma bir kelime olup bu fiilin ismi mensubudur. Cem’isi (ço­ğulu) ise ‘sahâbe’dir. Aynı fiilden ismi fail olan ve ‘bir arada yaşayan, dost, arkadaş’ anlamına gelen ‘sâhib’ kelimesinin ço­ğulu ‘sahb’, cem’u’l-cem’i (çoğulunun çoğulu) olan ‘ashâb’ da aynı manada kullanılır.
Hafız İbni Hacer el-Askalânî, sahâbeyi: “Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ile mü’min olarak karşılaşıp Müslüman olarak vefat eden kimselerdir.”[1], İmam Buhârî ise: “Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ile bir arada bulunan veya onu gören Müslü­man kimselerdir.”[2] diye tarif etmişlerdir.
Yüce Allah sahâbeyi, hiç kimsenin kendilerine erişmesine im­kan bulunmayan bir meziyet ile mümtaz kılmıştır. Onlar, İslâm’daki ilk ve en faziletli cemaattir. Çünkü onlar hem zaman hem de fazilet itibariyle öne geçmiş, Allah’ın Nebisi’ni görmüş, Kur’an’ın ona nüzûlüne tanık olmuşlardır. Allah onlarla İslâm’ı aziz, küfrü de zelil kılmıştır. Onlar Rasûl’ü desteklemiş, canlarını or­taya koyarak onu korumuş, ona gereken şekilde saygı göster­miş ve yardımcı olmuşlardır. Sahâbenin büyüklerinden İbni Mes’ud (Radıyallahu Anh) bu hususta şunları söylemektedir: “Yüce Allah kulların kalplerine baktı; Muhammed’i seçti ve onu risaletiyle Nebi (Peygamber) olarak gönderdi. Sonra kulların kalplerine bir daha baktı ve onun için birtakım sahâbîler (arkadaş­lar) seçti. Onları dininin yardımcıları ve Nebisi’nin destek­leyicileri kıldı...”[3]
Yüce Allah, sahâbeye bu Kur’an’ı tek bir harf dahi kaybol­ma­ya­cak şekilde ezberleyip bellemeyi ilham etmiştir. Onlar, Kur’an’ı derleyip topladılar ve kendilerinden sonra gelenlere onu kolaylaştırdılar. Onlar, Muhammed Mustafa (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) nın Nebi oluşundan ebedî âleme göç edinceye kadar onunla birlikte olan, onun tebligatını, sözlerini, nasihatlerini işi­ten, hareketlerini gören, tavsiye ve emirlerini can kulağıyla dinleyip yerine getiren mü’minlerdir. Bu itibarla sünnetin râvîle­ri olmuşlardır. Sünneti aksettiren hadisleri Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) den öğrenmiş ve kendilerinden sonraki tabiîn nes­line rivayet etmişlerdir. Böylelikle bu dinin dimdik ayakta durmasında ve temellerinin yere sağlamca yerleştirilmesinde onların çok büyük payı olmuştur. Bunu onlardan başkasının elde edebilmesi imkansız bir şeydir.
Sahâbenin faziletleri aklen ve naklen sabittir. Ehl-i Sünnet alimleri de bu hususta görüş birliğine vararak icma etmişlerdir. Bunun nedenlerinden bazıları şunlardır: Bir kere sahâbe, Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) nin terbiye ettiği bir nesildir. On­dan ilim, ahlâk ve fazilet öğrenmiş, onun terbiyesi altında yetişmiş­lerdir. Bunun yanı sıra İslâm dini ve Allah’ın Elçisi uğ­runa büyük sıkıntılara göğüs germişler, yerlerinden yurtlarından, iş­lerinden güçlerinden, çoluk çocuklarından, ana, baba ve akrabalarından ayrı düşmüşlerdir. Allah’ın Elçisi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) nin etrafında halka oluşturmuşlar, kanlarını, canlarını ve mallarını Allah yoluna feda etmekten çekinmemişler­dir. İslâm uğruna bunun gibi eşi görülmemiş fedakarlık örnekleri gösterdiklerinden dolayı üstün ve faziletli bir nesil sayılmaya hak kazanmışlardır. Sahâbe, Kur’an-ı Ke­rim’de ve Nebi’nin hadislerinde övülen bir nesildir. Bunlardan birkaçını zikretmemiz yerinde ve yeterli olacaktır inşaallah:
1. Allah (Azze ve Celle) Muhacirler ve Ensar ile onlara tâbî olanlardan razı olmuştur:
“ (İslâm dinine girme hususunda) öne geçen Muhacirler ve Ensar ile onlara güzellikle tâbî olanlar var ya, işte Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır. (Allah) onlara, içinde ebedî kalacakları altlarından ırmaklar akan cennetler hazırla­mıştır. İşte, büyük kurtuluş budur.”[4]
2. Allah (Azze ve Celle) Rıdvan Biatı’nda bulunanlardan razı olmuştur:
“Andolsun ki, (Hudeybiye’de) o ağacın altında (ölünceye ka­dar savaşacaklarına dair) sana biat ederlerken Allah o mü’min­lerden razı olmuştur. (Allah) onların kalplerinde olanı bil­miş, onlara güven duygusu vermiş ve onları pek yakın bir fetihle mükafatlandırmıştır.”[5]
Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) da bu hususta şöyle buyurmuştur: “İnşaallah ağacın altında biat edenlerden hiç biri cehenneme girmez.”[6] İmam Nevevî, bu hadisi şerhederken şöyle demektedir: “O biat edenlerden hiç biri kesin­likle cehenneme girmeyecektir. Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ‘inşaallah’ sözünü şüphe (ihtimal) için değil, teberrük için kullanmıştır.”[7] Nitekim bu hadis Ebu Dâvud ve Tirmizî’ de ‘inşa­al­lah’ lafzı olmaksızın gelmiştir.[8]
3. Allah (Azze ve Celle) Mekke’nin fethinden önce infak eden ve savaşanlara da, sonra infak eden ve savaşanlara da en güzel sonuç olan cenneti vaat etmiştir:
“...Elbette içinizden, fetihten önce harcayan ve savaşanlar, da­ha sonra harcayıp savaşanlara eşit değildir. Onların derecesi, sonradan infak eden ve savaşanlardan daha yüksektir. Bununla beraber, Allah hepsine de en güzel sonucu (cenneti) vaat etmiştir. Allah yaptıklarınızdan haberdardır.”[9]
4. Tebuk Seferi’ne mazur olanlar ve üç sahâbî dışında bü­tün sahâbe katılmıştır. Allahu Teâlâ o sefere katılan sahâbeyi af­fetmiş ve daha sonra, kalan üç sahâbînin de tevbesini kabul et­miştir:
“Andolsun ki Allah, Müslümanlardan bir gurubun kalpleri eğril­meye yüz tuttuktan sonra Nebi’yi ve güçlük zamanında ona uyan Muhacirler ile Ensar’ı affetti. Sonra da onların tevbesini ka­bul etti. Çünkü O, onlara karşı çok şefkatli, pek merhametlidir. Ve (seferden) geri bırakılan üç kişinin de (tevbesini kabul etti)...”[10]
5. Allah (Azze ve Celle), sahâbîleri Kur’an’da anıp övdüğü gibi, onlardan önce indirilen Tevrat ve İncil’de de güzellikle an­mış ve onlara senâda bulunmuştur:
“Muhammed Allah’ın Rasûlü’dür. Beraberinde bulunanlar (as­hâb) da kafirlere karşı çetin, kendi aralarında merhametlidirler. Onları rukûya varırken ve secde ederken görürsün. Allah’tan lütuf ve rıza isterler. Onların nişanları yüzlerindeki secde izidir. Bu, onların Tevrat’taki vasıflarıdır. İncil’deki vasıfları da şöyledir: On­lar; filizini yarıp çıkarmış, gittikçe onu kuvvetlendirerek kalınlaşmış, gövdesinin üzerine dikilmiş bir ekine benzerler ki, bu, ekicilerin de ho­şuna gider. Allah böylece onları çoğaltıp kuvvetlendirmekle ka­firleri öfkelendirir. Allah, onlardan inanıp iyi iş yapanlara mağfi­ret ve büyük bir mükafat vaat etmiştir.”[11]
6. Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), Allah’ın, İslâm’ın ilk gazvesi Bedir’e katılan sahâbeyi de bağışladığını bildirmiştir:
“Umulur ki Allah, Bedir ehlinin (samimiyetine) muttali olmuştur da: ‘İstediğinizi yapın, cennet size vacip oldu veya muhakkak ki sizi mağfiret ettim.’ buyurmuştur.”[12]
7. Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ümmetinin en hayırlı neslinin sahâbe nesli olduğunu bildirmiştir:
“Ümmetimin en hayırlısı benim çağımda yaşayanlar (sahâbe), sonra onları takip edenler (tabiîn), sonra onları takip edenler (tebe-i tabiîn) dir.”[13]
Sahâbe arasında vukû bulmuş savaşa kadar uzanan ihtilaf ve anlaşmazlıklara gelince, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat olarak bizler, bunların içtihadî bir yorumdan kaynaklandığına inanırız. Onlar içtihat etmiş, bazısı isabet etmiş ve diğer bazısı yanılmıştır. Bizler içtihadında doğruya isabet edenin iki, hata edenin ise bir ecir kazandığına ve hata edenin Yüce Allah tarafından bağışlandığına inanırız.[14]
Bizler sahâbenin kusurlarını anmaktan uzak durmalıyız. Ne­bi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bize, onlara ikramı, haklarının korunmasını ve sevilmelerini emretti. Hatta onların sevilmesini imanın, onlara buğzedilmesini münafıklığın alâmetlerinden kıldı ve onları seveni Allah’ın seveceğini, onlara buğzedene de Allah’ın buğzedeceğini bildirdi.[15] Bu sebeple bizler, onları sevmeli, hak ettikleri güzel bir övgüyle anmalı, kendilerinden Allah’ın razı olması için dua etmeli ve Yüce Allah’ın şu nasihatı gereği kalplerimizi onlara karşı kin ve haset duymaktan arındırmalıyız:
“Bunlar (Muhacirler ve Ensar) ın arkasından gelenler şöyle derler: ‘Rabbimiz! Bizi ve bizden önce gelip geçmiş imanlı kardeşlerimizi bağışla! Kalplerimizde iman edenlere karşı hiçbir kin bırakma! Rabbimiz! Şüphesiz ki Sen çok şefkatli, pek merhametlisin.”[16] Cennetle müjdelenenlerden olan Sa’d bin Ebi Vakkas (Radıyallahu Anh) bu hususta şöyle demiştir: “İnsanların üç mertebesi vardır. (Birisi Muhacirler ve diğeri Ensar olan) iki mertebe gitti, birisi kaldı. Sizin, (onlar için dua eden) kalan bu mertebede olmanız, sahip olduğunuz şeylerin en güzelidir. (Bu sebeple) onlar (Muhacirler ve Ensar) için mağfiret dileyin.”[17]
Sahâbeyi tanımak, onlara tâbî olabilmek ve yollarından gidebilmek açısından önem taşımaktadır. Bu sebeple ciltler dolusu siyer kitapları yazılmış ve bunların içinde ashâbın hayatı önemli ve kabarık bir yer işgal etmiştir. Onların arkasından gelenler olarak bizlere düşen, onları insan üstü bir varlık ve ulaşılması imkansız bir cevher olarak kabul etmeksizin uyulması ge­re­ken numûneler addetmek, hayatlarını okumak, bunlardan ibretler almak, inandıkları gibi inanmak, ilimleriyle ilimlen­mek, amelleriyle amel etmek ve ahlâklarıyla ahlâklan­mak­tır. Bu şekilde davranmakla;
1. Allahu Teâlâ’nın razı olduğunu bildirdiği ve cennetini vaat ettiği kullarından olma yoluna girmiş oluruz:
“(İslâm dinine girme hususunda) öne geçen Muhacirler ve En­sar ile onlara güzellikle tâbî olanlar var ya, işte Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır. (Allah) onlara, içinde ebedî kalacakları altlarından ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte, büyük kurtuluş budur.”[18] Bu ayetteki “...onlara güzellikle tâbî olanlar...” ifadesinden bu anlaşılmaktadır.
2. Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ın haber verdiği, cehenneme girmeksizin cennetle mükafatlandırılacak tek fırka (Fırka-i Naciye) olma yoluna girmiş oluruz: Rasûlullah (Sal­lallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: “Yahudiler yetmiş bir veya yetmiş iki fırkaya ayrıldılar. Hıristiyanlar da onlar kadar. Ümmetim ise yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır ve onlardan birisi hariç hepsi cehennemdedir.” Ashâb: “Ya Rasûlallah! Onlar kim­lerdir?” diye sorunca Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sel­lem): “Benim ve ashâbımın üzerinde olduğu (yoldan gidenler)”[19] buyurdu.
3. Hatta sahâbîlerden elli kişiye verilen sevaba ulaşanlardan bile olabiliriz: Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): “Sizin arkanızda sabır günleri vardır. O günlerde sabretmek, ateş ko­ru avuçlamak kadar zordur. (O günlerde) onlar arasında (iyi) amel işleyene, (şimdi) onu işleyen elli kişiye verilen sevap vardır.” buyurdu. “Ey Allah’ın Rasûlü! Onlardan elli kişinin sevabı mı var?” diye sorulunca Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): “(Hayır) sizden elli kişinin sevabı.”[20] diye cevap verdi. Allah (Azze ve Celle) beni ve siz Müslüman kardeşlerimi, yaptığı salih amel sebebiyle sahâbeden elli kişiye verilen sevapla ecir­len­dirdiği, cehennemden koruduğu ve bağışladığı kullarından kılsın.
Bu kitapta size, onbinlerce sahâbenin[21] arasından ilim, fazilet ve fedakarlıkça en üstün olanlarından 30 sahâbenin hayatını Aşerei Mübeşşere, Rasûlullah’ın Hanımları ve Muksirûn (Çok Ha­dis Rivayet Edenler) şeklinde üç başlık altında sunmaya çalıştım. Bunu yaparken güç nisbetinde zayıf hadis ve bilgilerden uzak du­rarak yalnızca sahih olanları kullanmaya özen gösterdim. Çünkü ümmetin birliği ve aralarındaki ihtilafın asgarî düzeye indirilmesi için dinin zayıf hadis ve görüşlerden arındırılması ge­rektiğine inanıyorum. Kaynakça bölümünde görüleceği gibi bu kitabı hazırlarken sahâbe hakkında hazırlanmış birçok kitaptan istifade ettim. Bunlardan her birinin kendine mahsus özelliği ve güzelliğinin olduğunu gördüm. Allah onları hazırlayanlara hayırla mükafat versin! Hazırladığım bu kitabın sahâbe hakkında ha­zır­lanmış diğer kitaplardan birtakım farklılıkları mevcuttur: On­lardan birisi yukarıda değinildiği gibi sahih rivayetlere ihtimam gösterilmesidir. Diğer bir fark, bu rivayetlerin kaynaklarının müm­­kün mertebe dipnot şeklinde gösterilerek araştırma yapmak isteyen okuyucuya yardımcı olma gayesi güdülmesidir. Üçün­cü bir fark da, bazı mevzulara dikkat çekilmesidir ki, bununla onlardan daha fazla istifade edilmesi sağlanmaya çalışılmış­tır.
Bu otuz sahâbîyi seçme sebebim, bunların diğerlerine göre Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ile daha fazla bir arada bulunmuş, onunla daha sıkı ve yakın diyaloğa girmiş olmalarıdır. Bu seçkin sahâbîler Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ile beraber yaşayan onbinlercesini anlatmada örnek şahsiyetlerdir ve bütün ashâbı bunların şahsında anlatabiliriz. Sahâbenin tamamının imanını, teslimiyetini, sebatını, kahramanlığını ve Allah’a ve Rasûlü’ne olan dostluğunu bunların şahsında görebi­lir ve gösterebiliriz. Bu değerli sahâbîlerin şeref ve ibret dolu tablola­rı ne bir masaldır, ne de bir efsane. Bilakis bunlar, o yüce kim­selerin şahsiyet ve hayatlarında şekil bulmuş, siyer ve hadis ki­taplarında hâlihazırda kendine yer bulmuş hakikatlerdir. On­lar zirveleşenler ve ışık saçanlardır. İstedim ki; bize de örnek olsunlar, yolumuza ışık saçsınlar. Böylece, biz de onların yolların­dan gidebilelim, tâbî oldukları nûra onlar gibi tâbî olabile­lim ve belki de, kendi dönemlerinin evvelindeki karanlık ve dalaletten daha şiddetli olan bu dönemimizde onların aydın­lığa çıktıkları gibi biz de aydınlığa çıkabilelim.
Bu satırların bir kitap haline gelmesine kadar yardım ve des­te­ğini eksik etmeyen kardeşlerime teşekkürlerimi sunmayı bir borç bilirim. Siz okuyucu kardeşlerimden de, bulduğunuz eksiklik ve hataları bir hediye ve nasihat olarak bana ulaştırma­nızı, bulduğunuz doğru ve iyilik için de bana dua etmenizi istiyo­rum.
Yüce Allah’tan bizleri ve bütün Müslümanları kendisine kavu­şuncaya kadar Ehli Sünnet inancı üzere sabit kılmasını ve du­rumumuzu düzeltmesini; bizlere hidayet etmesini ve hidayet­ten sonra kalplerimizi imandan kaydırmamasını; bizlere rahme­tiyle muamele etmesini, lütuf ve ihsanından ikram etmesini; sevip razı olduklarını bizlere nasip etmesini; bizleri sözü dinleyip en güzeline tâbî olan ve bu dinin hayrına olan şeylerde muvafıklar­dan kılmasını; bizlere hakkı hak olarak göstermesini ve ona uymayı nasip etmesini, batılı da batıl olarak gösterme­sini ve on­dan uzak durmayı nasip etmesini; amellerimizi sırf kendi rızası için hâlis yapmasını ve onları aleyhimize değil de lehimize delil kılmasını dileriz. Şüphesiz ki O, duaları işiten ve icabet eden, kullarına karşılıksız ve bolca verendir.
Allah’ım! Bizleri; Rasûlü’nü ve sahâbesini seven, onları savu­nan, öven, onlara dua edip yollarını takip eden kimselerden yap! Bizlerle onları Firdevs-i A’lâ’da bir araya getir! Yol göstericimiz, müjdeleyici ve uyarıcımız, önderimiz ve örneğimiz, Nebi ve Rasûlümüz Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) e, temiz ailesine, şerefli ashâbına ve kıyamet gününe kadar en güzel şekilde onlara uyan muvahhid kullarına salât ve selam et!
Koruması, iyiliği, ihsanı ve cömertliğiyle hepimizin sahibi ve yardımcısı Allah’tır. Dualarımızın sonu âlemlerin Rabbi’ne ham­detmektir.

CENGİZ ELİBOL
Ekim 2004 / Kayseri
AŞERE-İ MÜBEŞŞERE
Aşere-i Mübeşşere kelime olarak ‘müjdelenen on (kişi)’ de­mek olup bilindiği gibi bu ifade Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) tarafından henüz bu imtihan dünyasında yaşarken imti­hanı kazandığı ve ebedî saadet yurdu olan cenneti kazan­dığı bil­dirilen on güzîde sahâbî hakkında kullanılmaktadır. Ra­sû­lullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bu hususta şöyle buyurmuş­tur: “Ebu Bekir cennettedir, Ömer cennettedir, Os­man cennettedir, Ali cennettedir, Talha cennettedir, Zübeyr cennettedir, Abdurrahman bin Avf cennettedir, Sa’d bin Ebi Vakkas cennettedir, Said bin Zeyd cennettedir ve Ebu Ubeyd­etü’b­nü’l-Cerrah cennettedir.”[1]
Hadiste isimleri bildirilen bu şerefli sahâbîler şunlardır:
1. Ebu Bekir es-Sıddîk
2. Ömer bin el-Hattab
3. Osman bin Affan
4. Ali bin Ebi Talib
5. Talha bin Ubeydullah
6. Zübeyr bin Avvam
7. Abdurrahman bin Avf
8. Sa’d bin Ebi Vakkas
9. Ebu Ubeyde bin el-Cerrah
10. Said bin Zeyd
Şimdi sırasıyla ilimde, fazilette ve takvâda önder bu güzîde in­­sanların hayatlarına göz atalım:


1 Ebu Bekir es-Sıddîk
(Radıyallahu Anh)

Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) tan 2 yıl sonra 573 yılında Mekke’de dünyaya gelmiştir. Adı Abdullah, ba­ba­sı Ebu Kuhafe lakaplı Osman’dır. Annesi ise, Ümmü’l-Hayr lakaplı Sel­ma’dır. Baba ve anne tarafından, Arap kabile­­leri arasındaki kut­sallığı, asâlet ve yüceliğiyle şanı bü­yük olan ‘Ku­reyş’ kabilesinden olup nesebi Mürre bin Ka’b’da Rasûlü Ekrem’in nesebiyle birleşir.
Rasûlullah’ın nesebi: İsmail (Aleyhi’s-Selam) in soyundan olan Adnan’ın oğlu, Ma’ad’ın oğlu, Nizar’ın oğlu, Mu­dar’ın oğ­lu, İlyas’ın oğlu, Mudrike’nin oğlu, Huzeyme’nin oğlu, Ki­nane’nin oğ­lu, Nadir’in oğlu, Malik’in oğlu, Fihr’in oğ­lu, Galip’in oğlu, Lü­ey’in oğlu, Ka’b’ın oğlu, Mürre’nin oğ­lu, Ki­lab’ın oğlu, Ku­say’ın oğlu, Abdi Menaf’ın oğlu, Hişam’ın oğlu, Abdulmut­ta­lip’in oğlu, Abdullah’ın oğlu, Mu­hammed.[2]
Ebu Bekir’in babası Mekke’nin şereflilerindendir. Kendisi ilk Müslüman erkek iken babası Mekke’nin fethi günü Müslü­man olmuştur. Ebu Bekir (Radıyallahu Anh) in babası, an­nesi ve aile fertleri sahâbîlik şerefine erişmişlerdir. Bu yüce şeref başka kim­seye nasip olmamıştır.
Ebu Bekir (Radıyallahu Anh) Müslüman olmadan önce yaşadığı 38 yıl boyunca içki içmemiş, putlara tapmamış, hurafelerden nefret etmiş, dürüstlüğü, fazileti ve insanlığı ile tanınmış bir şahsiyetti. Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sel­lem) ın kayın babası ve ilk halifesidir. Seferde ve mukim­ken Ra­­sûlü Ekrem’in en sadık ve fedai arkadaşı, en samimi mü­şaviriydi. Arkadaşlığı Kur’an ile tescil edilmiştir.[3] Ra­sûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) vefat ettiği hastalı­ğında son na­mazını onun arkasında kılmıştır.[4]
Ebu Bekir (Radıyallahu Anh) seferde ve hazarda münferit meseleler hariç Rasûlullah’ın yanından hiç ayrılmazdı. En teh­likeli yerde onun yanıbaşındaydı ve yardımcısıydı. Elinde­ki servetinin tamamını İslâm uğruna harcamaktan çekinmez, bu durumda iken “Ailene ne bıraktın?” sorusuna: “Allah ve Ra­sû­lü’nü bıraktım.”[5] diye cevap verirdi. Daha hayatta iken birçok defa cennetle müjdelenmiştir.[6] Sırf Müslüman oldukla­rı için işkence gören 6 yahut 7 köleyi satın alarak hürriyetlerine kavuşturmuştur ki, Bilal (Radıyallahu Anh) onlar­dan biridir. Hakkında birçok Kur’an ayeti inmiştir. Rasûlullah’ın ona: “Sen Allah’ın cehennemden âzâtlısısın.” B­uyur­masın­dan sonra âzâtlı manasına ‘Atîk’ adını aldı.[7] Rasûlullah (Sal­lallahu Aleyhi ve Sellem) bir gün beraberinde Ebu Bekir, Ömer ve Osman (Radıyallahu Anhum) olduğu halde Uhud’a çıkmıştı. Bu esnada dağ onları salladı. Bunun üzerine Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): “Ey Uhud, sabit ol! Bil ki senin üstünde bir Rasûl, bir sıddîk (çok dürüst) ve iki de şehit bulunuyor.” buyurdu.[8]
Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Mekke’de iken İs­lâm’ ın ilk dönemlerinde Hicri İsmail’de namaz kılıyor ol­duğu halde Ukbe bin Ebi Muayt onu ridası ile boğarken Ebu Bekir (Radıyallahu Anh) kurtardı.[9] Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) onun hakkında: “Beni Ebu Bekir’in malının faydalandırdığı kadar hiç kimsenin malı faydalandırmamıştır. Bir dost edinmiş olsaydım mutlaka Ebu Bekir’i edinirdim. Lakin (kendini kastederek) sahibiniz Halilullah’tır.” buyurmuş­tur.[10] Ammar bin Yasir (Radıyallahu Anhuma) onun hakkında: “Rasûlullah’a vardığımda (ilk Müslüman­lardan olarak) beş köle (Bilal, Zeyd bin Harise, Amir bin Fuhayre, Ubeyd bin Zeyd, Ebu Fukeyhe), iki kadın (Hatice, Ümmü Eymen) ve bir de Ebu Bekir’den başka kimse yoktu.” demiştir.[11] Ra­sû­lulah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bir konuda kendisi­ne başvuran kadına, yanından ayrılırken kendisine tekrar müracaat etmesini söylemiş, kadın: “Seni bulamazsam ne yapayım?” deyince ‘‘Ebu Bekir’e müracat et.’’[12] buyurmuş ve yine: “Ben­den sonra şu iki zâta uyunuz: Ebu Bekir ve Ömer’e.”[13] gibi hadislerde; ölümüyle neticelenen hastalı­ğında Ebu Bekir (Radıyallahu Anh) i imam tayin etmesinde; “Mescitte Ebu Bekir’in kapısından başka bütün kapıları kapa­tın.”[14] ve “Allah ve mü’minler Ebu Bekir’den başkasına razı olmazlar.”[15] buyurmasında kendisinden sonraki halifeye işaret etmiş; kendisine en sevgili olanın sorulmasına “Aişe’dir.” diye cevap ver­miş, “Erkeklerden kimdir?” denildiğinde “Babasıdır.” buyurmuş[16]; “Allah beni Rasûl olarak gönderdiğinde hepiniz beni yalanladınız, Ebu Bekir ise beni tasdik etti, malı ve canı ile bana yâr ve yardımcı oldu.”[17] diyerek onu taltif etmiş; “Ebu Bekir ve Ömer, Nebi ve Rasûllerden başka önceki ve sonrakilerden cennet ehlinin orta yaşlılarının efendileridir.”[18] buyurarak onun Allah indin­deki değerini bildirmiş; ayrıca onun cennete cihat edenler, sadaka verenler ve oruç tutanlar kapılarından çağrılacağını haber vermiştir.[19]
Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ın İsrâ ve Mi'raç hâdiselerini anlatmasını garipseyen Mekke müşrikleri, bu an­latılanları Ebu Bekir’e anlatınca: “Muhammed söylediyse doğru söylemiştir.” diyerek onu kayıtsız şartsız tasdik etmiştir.[20] Yine Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ço­banla konuşan kurt ile sırtına binen sahibine: ‘Ben bunun için yaratılmadım.’ diyen öküzün kıssalarını anlatınca sahâ­bîler hayret etmişler, bunun üzerine Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) kendileri yanında olmadığı halde: “Ben, Ebu Bekir ve Ömer bu hayvanların böyle söylediğine inanıyo­ruz.”[21] diyerek her hâl­de Ebu Bekir’in kendisini doğrula­dığını beyan etmiştir.
Ebu Bekir es-Sıddîk (Radıyallahu Anh) ın sahâbîler nez­dinde de değeri makbuldü: İbni Ömer (Radıyallahu Anhu­ma): “Biz Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) zama­nında insanlar arasında ‘Falan falandan, fulan fulandan hayırlı.’ diye konuşurduk. Neticede Ebu Bekir’i, sonra Ömer’i, sonra Osman’ı hayırlı bulurduk.”[22] demiştir. Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) vefat edince Ensar, Sa’d bin Ubade’yi halife yapmayı konuşurken beraberinde Ömer ve Ebu Ubeyde (Radıyallahu Anhuma) olduğu halde Ebu Bekir (Radıyallahu Anh) yanlarına gelmiş, onlara hilafe­tin Kureyş’ten olması ge­rektiğini izah etmiş ve yanındaki iki kişiden birine biat edilmesini istemişti. Bunun üzerine Ömer (Radıyallahu Anh): “Ha­yır, biz sana bey’at ediyoruz. Çünkü sen seyyidimiz, en hayırlımız ve Rasûlullah’a en sevgili olanımız­sın.” demiştir.[23]
Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ın vefat haberi geldiğinde insanlar inanamamış, şuurlarını kaybetmiş ve ne yapacaklarını şaşırmışlardı. Hatta Ömer (Radıyallahu Anh) Al­lah’a yemin ederek “Muhammed ölmedi.” diye bağırıyor, Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ın öldüğünü söyleyen­leri öldüreceğini haykırıyor olduğu bir hâlde, meta­net sa­hibi Ebu Bekir (Radıyallahu Anh) insanlara bir hutbe irad ederek: “Her kim Muhammed’e tapıyorsa bilsin ki o ölmüştür ve her kim Allah’a ibadet ediyorsa bilsin ki Allah ölmez. Allah, Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) hak­kında: (Mu­hakkak sen de öleceksin, onlar da ölecekler)[24] ve (Muham­med ancak bir rasûldür. Ondan evvel daha nice rasûller gelip geçmiştir. Şimdi o ölür ya da öldürü­lürse ökçelerinizin üzerinde (geriye) mi döneceksiniz? Kim böyle yaparsa elbette Allah’a hiç­bir şeyle zarar veremez…)[25] buyurdu.” deyince Ömer ve halk teskin olmuş, onun vefatına inanmış ve sessizce ağlama­ya başlamışlardır.[26]
Zekatın dindeki yeri, onun hilafeti döneminde zekatı verme­yenlerle savaşması ve onları öldürüp esir yapmasıyla daha iyi anlaşılmıştır. Kendisinden 142 hadis rivayet edilen[27] Ebu Bekir (Radıyallahu Anh) in hilafeti 2 yıl 3 ay 8 gün sürdü.[28] Bu süre zarfında irtidat eden kabilelere ve yalancı Nebilere karşı mücadele ederek hepsini alt etmiş ve İslâm’a eski saygınlığını kazandırmıştır. Irak’ı cizyeye bağladı, İran’ı İslâm topraklarına kattı. Rumlara karşı görevlendirdiği or­duya şu mesajı göndermişti: “Siz Allah’ın savaşçılarısınız, O size yardım edecek, kafirleri yenilgiye uğratacaktır. Hiçbir ordu azlığından dolayı yenilmez, ancak günahları sebebiyle yenilir. Günahlardan sakının, namazlarınıza dikkat edin.” Bu sa­vaşta Rumlar 120.000, Müslümanlar ise 24.000 kişi idiler. Gerçekten de Müslümanlar 3.000 şehit ile bu orduyu dize getirmişti.
Ebu Bekir (Radıyallahu Anh), Ömer’in savaşlarda şehit olan hafızlardan endişelenerek yaptığı tavsiye ile Zeyd bin Sabit (Radıyallahu Anh) i görevlendirerek Kur’an sahifelerini ilk defa toplatıp bir araya getirdi.
Sıtmaya yakalanarak yatağa düştü. Bu hastalığı 15 gün sürdü. Cemaate Ömer (Radıyallahu Anh) i imam tayin et­mişti. Osman (Radıyallahu Anh) a bir vasiyet yazdırdı. Bu va­­­siyette kendinden sonra halife olarak Ömer’i atamıştı. Ra­sûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ın yanına gömülmeyi va­siyet ederek hicrî 13. yılda Cemaziyelahir ayının 8. günü vefat etti.
Allah ondan razı olsun ve bizi kendisine komşu kılsın.

2. Ömer bin el-Hattab
(Radıyallahu Anh)


Fil olayından 13 yıl sonra miladî 584 yılında Mekke’de doğdu. Babası Hattab, annesi Ebu Cehil’in kız kardeşi Han­seme binti Hişam’dır. Kureyş kabilesinin ileri gelenlerindendir. Baba tarafından nesebi Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ile Ka’b bin Lüey’de birleşir.
Ömer (Radıyallahu Anh) de, Ebu Bekir gibi Rasûlü Ek­rem’ in kayın babası ve ikinci halifesidir. Cesareti, kahraman­lığı, adaleti ve dirayetiyle dünyaya nam salmıştır. Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) tarafından hak ile batılı birbirin­den ayırt eden manasına gelen ‘Fâruk’ lakabı ile lakap­lan­dırıldı. Ömer (Radıyallahu Anh) in hak dini seçme­siyle Müslümanların sayısı 40’ı buldu ve o gün Müslümanlar dışarı çı­karak İslâmiyetlerini ilan ettiler. İbni Mes’ud (Radıyallahu Anh): “Ömer Müslüman olduğundan beri hep izzetli olmuşuz­­dur.” demektedir.[29] Müslümanlığını ilk açığa vuran kişi de[30], ‘Emîr’ ul-Mü’minîn’ diye vasıflanan ilk halife de Ömer (Radıyallahu Anh) dir.[31] Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sel­lem) o Müslüman olmadan önce: “Allah’ım! Ebu Cehil ve Ömer bin el-Hattab’dan sana en sevgili olanı ile İslâm’ı aziz kıl!” diye dua etmiştir.[32] Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sel­lem) daha hayatta iken birçok kereler onun cennet­liklerden olduğu müjdesini vermiştir.[33] Kendisi Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) a Ebu Bekir’den sonra insanların en sevgili­si idi.[34] “Allah, hakkı Ömer (Radıyallahu Anh) in dilinde ve kalbinde kılmıştır.”[35] buyura­rak onun Allah katındaki değerine işaret etmiştir. Her ne zaman bir hâdise olmuş ve halk onun hakkında ihtilaf et­mişse Allahu Teâlâ o hâdisede Ömer’in beyan ettiği görüşe uygun ayet indirmiştir.[36] Bunlardan bazılarını zikredelim:
1. Ömer (Radıyallahu Anh): “Ya Rasûlallah! Makam-ı İbra­him’i namazgah edinsek.” demiş, Allah (Azze ve Celle): (…Makam-ı İbrahim’den bir namazgah edinin.)[37] ayetini indirmiştir.[38]
2. Ömer’ul-Fâruk (Radıyallahu Anh): ‘‘Ya Rasûlallah! Em-retsen de eşlerin perde gerisinde bulunsalar. Çünkü onlarla iyi kişiler de konuşabilir, kötüler de.’’ demiş, akabinde (…(Nebi’nin) eşlerinden bir şey istediğinizde perde gerisin­den isteyin. Bu hem sizin kalpleriniz, hem de onla­rın kalpleri için daha temiz bir davranıştır…)[39] ayeti nazil olmuştur.[40]
3. Bedir savaşında Müslümanlar 70 kafiri esir almışlardı. Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) onlar hakkında yapılacak işleme dair sahâbesiyle istişare yaptı. Ömer (Radıyal­la­hu Anh) öldürülmeleri, diğer sahâbîler fidye karşı­lığı serbest bırakılmaları görüşünü ileri sürdüler. Neticede serbest bırakıldılar. Bunun üzerine: (Yeryüzünde ağır basın­caya kadar hiç­bir Nebi’ye esirleri bulunması yaraş­maz. Siz geçici dünya malını istiyorsunuz, halbuki Allah ahireti istiyor... Allah tarafından önceden verilmiş bir hüküm olmasaydı aldığınız fidyeden ötürü size mutlaka büyük bir azap dokunurdu.)[41] ayetleri nazil oldu.[42]
4. Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ın zevcelerinin ikisinden kaynaklanan bir kıskançlık sebebiyle bazı tatsızlık­lar olmuş ve bu olaylar sebebiyle Tahrîm sûresinin ilk ayetleri inmişti. Ömer (Radıyallahu Anh) onlara bu mesele için kızıp: “Eğer Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) sizi boşarsa yerinize Rabbinin sizden daha hayırlılarını vermesi ümit edi­lir.” demiş, akabinde: (Eğer o sizi boşarsa Rabbi ona siz­den daha iyi, kendini Allah’a veren, inanan, sebatla itaat eden, tevbe eden, ibadet eden, oruç tutan dul ve bâkire eşler verebilir.)[43] ayetleri nazil oldu.[44]
5. Münafıkların lideri Abdullah bin Ubeyy bin Selûl vefat ettiğinde, değerli bir sahâbî olan oğlu Abdullah (Radıyallahu Anh) babasının kefeni olmak üzere Rasûlullah’ın gömleğini is­tedi ve babasına cenaze namazı kılmasını talep etti. Ra­sûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) gömleğini verdi, n­a­maz için davrandığında ise Ömer (Radıyallahu Anh) buna razı ol­mayarak: “Allah seni münafıklara namaz kılmaktan neh­yet­tiği halde ona namaz mı kılacaksın?” dedi. Rasûlullah (Sal­lallahu Aleyhi ve Sellem): “Allah beni bu hususta muhay­yer bıraktı.[45] Ben istiğfarımı 70 seferin üzerine çıkaracağım.” dedi ve namaz kıldı. Aziz ve Celil olan Allah da: (Onlardan ölen hiçbir kimseye namaz kılma ve onun kabri başında da dur­ma! Onlar Allah ve Rasûlü’nü inkar ettiler ve fasık olarak öldüler.)[46] ayetini indirdi.[47] Bunun gibi ayetleri İbni Hacer 15, Suyutî 21’e çıkarmaktadır.
Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Ömer (Radı­yal­lahu Anh)i çeşitli cihetlerden övmüş ve faziletini bildir­miştir:
1. Bir defasında “Ben uyurken süt içtim. O kadar içtim ki, şimdi bile onun kanıklığının tırnaklarımdan sızdığını duyuyo­rum. İçtikten sonra artığımı Ömer’e verdim.” demiş, sahâ­bîlerin: “Bunu neye yordun ya Rasûlallah?” sorusuna: “İlme yordum.”[48] buyurarak, Ömer (Radıyallahu Anh) in ilmî seviyesine işaret etmiştir.
2. Gene Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bir defasında: “İsrailoğullarının içinde öyle kimseler vardı ki, Nebiler derecesinde olmadıkları halde kendilerine ilham olunurdu. Eğer ümmetim içinde de bunlardan bir kimse bulunursa şüphesiz ki o Ömer’dir.” buyurmuştur.[49]
3. Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) başka bir rüya­sını şöyle anlatmıştır: “Bana rüyamda birtakım insanlar arz olundu. Üzerlerinde gömlekler vardı. Gömlekler kiminin me­me­sine, kiminin ise bundan daha az yerine ulaşıyordu. Ömer’in üzerinde ise (eteklerini) yerde sürüdüğü bir gömlek vardı.” Sahâbîlerin: “Bunu nasıl tevil ettin?” sorusuna ceva­ben: “Din ile tevil ettim.” buyurmuştur.[50]
4. Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): “Eğer ben­den sonra Nebi olsaydı, o muhakkak Ömer olurdu.”[51] bu­yurarak onun faziletini, ilmini ve dirayetini izhar etmiştir.
5. Gene ona hitaben: “Ey Ömer! Nefsim elinde olana (Al­lah’a) yemin ederim ki, sen bir yolda giderken şeytan se­ninle asla karşılaşmaz, o muhakkak senin yolundan başka bir yola yönelip gider.”[52] buyurarak insan ve cin şeytanlarının ondan kaçtığını bildirmiştir.
Ömer (Radıyallahu Anh), mal varlığının yarısını Allah için tasadduktan çekinmeyecek kadar cömert bir insandı.[53] Oğlu Abdullah (Radıyallahu Anhuma) onun için şöyle demekte­dir: “Rasûlullah hariç, Ömer derecesinde güzel huylu hiçbir kimseyi katiyyen görmedim. Rasûlullah’ın vefatından Ömer’in hayatının son bulmasına kadar Ömer (Radıyallahu Anh) insanların en ciddisi ve en cömerdiydi.’’[54]
Ömer (Radıyallahu Anh) e Hayber ganimetlerinden çok de­ğerli bir arazi düşmüştü. O, bu araziyi Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ile istişare etti ve orayı; mülkiyetinin satıla­mayacağını, hediye edilemeyeceğini ve miras olarak payla­şılamayacağını belirterek ürününün fakirlere, yakın akraba­lara, kölelere, Allah yolunda cihat edenlere, yolda kalmışlara ve yolculara tahsis edilmesi üzere vakfetti.[55]
Ömer (Radıyallahu Anh), “Kıyamet günü bütün nesepler ve sebepler kopmuş olacaktır. Sadece benim nesebim ve sebebim kesilmez.”[56] hadisi sebebiyle Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ile nesepçe bağ kurmak için Ali bin Ebi Talib (Radıyallahu Anh) in kızı Ümmü Külsüm ile nikahlanmıştır.
Sahâbîler Ömer (Radıyallahu Anh) den çok çekinirler, bir o kadar da severler ve saygı gösterirlerdi: Ali (Radıyallahu Anh): “Rasûlullah ve Ebu Bekir’den sonra insanların en hayır­lısı Ömer’dir.” demektedir.[57] Gene Ali (Radıyallahu Anh), Ömer vefat ettiğinde onun için gıyaben: “Yaptığın işlerin benzeriyle Allah’a kavuşmak istediğim senden daha sevgili birini arkanda bırakmadın. Allah’a yemin ederim ki, ben Al­lah’ın muhakkak seni iki dostunla beraber bulunduracağını kuvvetle zannediyorum…”[58] demiştir.
Kendisinden 537 hadis rivayet edilen[59] Ömer (Ra­dı­yallahu Anh) in hilafeti 10 yıl 6 ay 15 gün sürdü.[60] Onun zamanında Şam, Ürdün, Irak, Batı Trablus, Ermenistan, Kudüs ve Mı­sır İslâm topraklarına dahil edildi ve insanların lehine İs­lâm hükümleri benzeri vâki olmayacak şekilde kararlaştı. Bunlara pa­ralel olarak ganimet ve servet de çoğaldı.
Ömer (Radıyallahu Anh) hicrî 23. yılın Zilhicce ayının 26. günü sabah namazında iken Mugîre bin Şu’be (Radıyallahu Anh) nin İranlı Mecûsî kölesi tarafından hançerlendi. Bu köle safları yara yara kaçarken on üç kişiyi daha hançerledi ve bunlardan yedisi öldü. Kafir köle yakalanınca intihar ederek kendini öldürdü. Ömer (Radıyallahu Anh) namazı Abdur­rah­man bin Avf’a kıldırttı, namazın bitiminde evine taşındı. Yaraları tedaviye başlanınca önce nebiz, sonra süt içirildi, her ikisi de yaralı olan karnından dışarı çıktı. Bu esnada oğlu Abdullah’a borçlarını hesaplattırdı. Bir devlet başkanı olan Ömer (Radıyallahu Anh) in borçlarının toplamı 80.000 ka­dardı(!) Borçlarının ödenmesini vasiyet etti. Aişe (Radıyallahu Anha) validemize haber gönderterek iki arkadaşının yanına gömülmek için izin istedi. Aişe validemiz ise: “Ben burayı kendim için düşünüyordum ama bugün Ömer’i kendi nef­sime tercih ediyorum.” diyerek izin verdi. Kendisinden son­raki halifeyi tayin etmesi istenince bundan imtina etti ve ha­life tayini için 6 kişilik bir heyet tayin etti. Onlar Ali, Osman, Zü­beyr, Talha, Sa’d bin Ebi Vakkas ve Abdurrahman bin Avf (Radıyallahu Anhum) idi. Gıyabında yeni halifeye nasihat etti ve kuvvetli rivayete göre 63 yaşında vefat etti.[61]
Allah ondan razı olsun ve bizi kendisine komşu kılsın.



3. Osman bin Affan
(Radıyallahu Anh)


Babası Affan, dedesi Ebu’l-As’dır. Annesi Erva binti Ku­rey­zî olup Müslüman olanlardandır. Lakabı ise Ebu Amr’dır. Hicretten 47 yıl önce milâdî 577 yılında dünyaya gelmiştir. Ebu Bekir (Radıyallahu Anh) in teşvikiyle Müslü­man olmuştur. İman eden erkeklerin dördüncüsüdür (Zeyd, Ali, Ebu Be­kir ve Osman). Beşinci atası Abdi Menaf’ta Rasûlü Ekrem (Sal­lallahu Aleyhi ve Sellem) ile nesepleri birle­şir. Kendisi Ra­sû­lullah’ın üçüncü halifesi, damadı ve Ebu Bekir ile Ömer’­den sonra ümmetin en üstün simasıdır.
Rasûlü Ekrem (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) in kızı Rukay­ye (Radıyallahu Anha) ile evlenmiş, ailesi ile önce Habe­şis­tan’a, sonra da oradan Medine’ye hicret etmiştir. Bedir sava­şı esnasında hanımı Rukayye (Radıyallahu Anha) hasta olduğu için Rasûlullah tarafından bu savaşa katılanla­rın sevabı ve ganimet payı ile vaat olunarak Medine’de bırakıl­mış,[62] ordu savaştayken Rukayye (Radıyallahu Anha) vefat etmiş ve savaş dönüşünde Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), diğer kızı Ümmü Külsüm (Radıyallahu Anha) ü Osman (Ra­dıyallahu Anh) a nikahlamıştı. Bu yüz­den kendisine Zu’n-Nûreyn (İki nûr sahibi) lakabı verilmiştir. Osman (Radıyallahu Anh) bu savaş hariç diğer savaşlara katılmıştır. Rasûlullah (Sal­lallahu Aleyhi ve Sellem) tarafından birçok kere cennetlik­lerden olduğu üzere müjdelenmiştir. İlmi, ameli, cihadı, malının çokluğuyla beraber İslâm uğ­runda büyük maddî fe­dakarlığı ve benzeri birçok meziyetleri ile üstün bir şahsiyete ve mevkiye sahip idi. Yaptığı en önemli işlerden birisi Kur’an’ı çoğaltarak İslâm ülkelerinin sayılı şehirlerine birer adet göndermesidir.
Osman (Radıyallahu Anh) hayâsıyla nam yapmıştı: Ra­sûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bir gün Aişe (Radı­yal­lahu Anha) validemizin hücresinde iki baldırını açmış uzanır olduğu hâlde yanına önce Ebu Bekir (Radıyallahu Anh), biraz sonra da Ömer (Radıyallahu Anh) gelmiş, onların ge­lişi sebebiyle hâlinde bir değişiklik yapmamıştı. Ancak Osman (Ra­dıyallahu Anh) yanına girmek için izin istediğinde hemen doğ­rulup baldırını örtmüş ve onu karşılamıştı. Buna hayret eden Aişe (Radıyallahu Anha) misafirler çıktıktan sonra bunun sebebini sorunca Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): “Ken­disinden meleklerin bile hayâ ettiği kimseden ben hayâ etmeyeyim mi?” diye cevap vermiştir.[63]
Osman (Radıyallahu Anh) servetinden İslâm uğruna cö­mertçe harcayan bahtiyar zenginlerdendir:
1. Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ve sahâbîleri Me­dine’ye hicret ettiklerinde burada Kuba civarındaki Rûme ku­yusundan başka tatlı (içilecek) su bulunmuyordu ve insanlar o kuyunun suyundan ücretle su alabiliyorlardı. Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): “Kim Rûme kuyusunu satın alıp kazdırır ve vakfederse cennette o kuyudan daha hayırlısı onundur.” buyurmuş, bunun üzerine Osman (Radıyallahu Anh) bu kuyuyu satın alarak vakfetmiştir.[64]
2. Tebuk Seferi, kıtlığın şiddetli olduğu bir seneye ve ya­zın en sıcak olduğu bir zamana tesadüf ettiğinden bu sefere ‘Sı­kıntı Seferi’, bu sefer için hazırlanan orduya da ‘Sıkıntı Ordusu’ denilmiştir. Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): “Sıkıntı Ordusu’nu kim donatır, teçhiz ederse onun için cen­net vardır.” buyurmuş, müteakiben Osman (Radıyallahu Anh) bu orduyu ticaret kervanı olan develerinden 950 deve ve 50 at ile teçhiz etmiş, ayrıca Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) nin yanına girerek 1000 dinar para vermiştir. Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) o paraları eliyle altüst eder ol­du­ğu hâlde: “Bugünden sonra Osman ne yaparsa yapsın, kendisine zarar vermez.” buyurmuştur.[65]
3. Mescid-i Nebevî, insanlara dar gelmeye başlayınca Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): “Kim, falan ailesinin arsasını cennetten daha hayırlısı karşılığında satın almak ve mescide katmak ister?” buyurmuş, müteakiben Osman (Ra­dıyallahu Anh) o arsayı almış ve mescide dahil etmiştir.[66]
Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bir gün bir bosta­nın içinde, bir kuyunun başında Ebu Bekir ve Ömer (Ra­dıyallahu Anhuma) ile beraber otururken yanlarına gir­mek için müsaade isteyen Osman (Radıyallahu Anh) için: “Ona gi­riş için izin ver ve kendisine isabet edecek bela ve musibet karşılığında onu cennetle müjdele!” [67] buyurarak ve bir defasın­da da bir fitneden bahsedip: “Osman, o fitnede mazlum ola­rak öldürülecektir.”[68] buyurarak bir mucize ol­mak üzere Osman (Radıyallahu Anh) ın bir musibet netice­sinde şehit edileceğini ve cennetliklerden olduğunu bildirmiş­tir.
Osman (Radıyallahu Anh) sahâbîler arasında da sevilir ve saygı duyulurdu: İbni Ömer (Radıyallahu Anhuma) şöyle demektedir: “Bizler Rasûlullah’ın hayatı zamanında sahâbeden hiçbirini fazilette Ebu Bekir ve Ömer hariç Osman (Ra­dıyallahu Anh) a denk tutmazdık. O üçünden sonra diğer sahâbîleri getirir ve onların arasında fazilet farkı aramazdık.”[69]
Osman (Radıyallahu Anh), sahâbîler arasında sözü dinle­nir biri olduğu gibi Mekke müşrikleri arasında da hürmet edilen birisiydi. Hudeybiye Gazvesi’nde Mekke müşrikleri ile görüşmesi için Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) tarafın­dan şeref ve nüfuz sahibi olarak Osman (Radıyallahu Anh) gönderilmişti. Onun dönüşü biraz gecikince de Rasûlullah (Sal­lallahu Aleyhi ve Sellem) 1400 veya 1500 sahâbîsin­den[70] _asla geri dönmemek şartıyla savaşmak üzere_ söz almış ve sahâbîler de bey’at etmiştir. Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) en son olarak sağ elini işaret ederek: “Bu Osman’ın elidir.” demiş, onunla sol eli üzerine vurup: “İşte bu Osman için bey’attır.” buyurarak onun da bu Rıdvan Bey’at’ı sebebiyle sevap elde etmesini ve Fetih sûresi 18. ayette beyan edilen Allah’ ın rızasını kazanmasını sağlamış­tır.[71]
Osman (Radıyallahu Anh), Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) tan 146 hadis rivayet etmiştir.[72] Kendisinden de çocukları Ömer, Ebban ve Said ile amcaoğlu Mervan bin Hakem, İbni Mes’ud, İbni Ömer, İbni Abbas, İmran bin Hu­sayn, Ebu Hureyre, Ahnef, Said bin Müseyyeb ve başkaları rivayet etmişlerdir. Ömer (Radıyallahu Anh) in vefatı neticesinde hicrî 23 yılında halife seçilen Osman (Radıyallahu Anh) ın hilafeti toplam 11 yıl 11 ay 20 gün sürdü.[73] Onun dönemin­de Kıbrıs, Afrika kıtası, Afganistan, Horasan, Azerbeycan ve Türkistan İslâm topraklarına katıldı. Hilafetinin ilk 5 yılı ahlâkının yumuşaklığı sebebiyle sorunsuz olarak devam etti. Bundan sonra idarede akrabalarını görevlendirmeye ve onların sözünü dinlemeye başladı. Hatta Ömer (Radıyallahu Anh) tarafından Kûfe’ye emîr olarak atanmış olan Sa’d bin Ebi Vakkas (Radıyallahu Anh) ı Kûfe valiliğinden azledip yerine ana bir kardeşi Velid bin Ukbe’yi atamış­tır ki, o içkili halde insanlara namaz kıldırmıştır. Akrabalarını kollaması sebebiyle insanlar rahatsızlık duymuş ve dedikodu yapmaya başlamışlardı. Bunlar neticesinde kış­kırtma ve aleyhinde halkı isyana teşvik etme faaliyetleri yoğun­laştı. Osman (Radıyallahu Anh) ın rahatsız olanları ikna etme çalışmaları netice vermeye baş­ladığı anda çalınan mührü ile kendisinden habersiz olarak ağzından yazılan bir mektup sebebiyle iş çığırından çıktı. Halifelikten çekilmesi tekliflerini, Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ın: “Ey Osman! Eğer Allah sana bir gün bu işi (ha­lifeliği) verir de, münafıklar Allah’ın sana giydirdiği bu göm­­leği soymaya kalkışır­larsa sakın sen o gömleği soyma!”[74] talimatı sebebiyle kabul etmeyerek reddetmiştir. Evini muhasara altına alan Mısırlıları engelleme girişimleri boşa çıkmış ve bir kısım bâğî (azgın) tarafından evinde Kur’an okurken hicrî 35 yılı 18 Zil­hicce Cuma günü 80 küsûr yaşında iken şehit edilmiş ve Cennetü’l-Bâki’ye defnedilmiştir.
Allah ondan razı olsun ve bizi kendisine komşu kılsın.
4. Ali bin Ebi Talib
(Radıyallahu Anh)

Babası, Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ın am­cası olan Ebu Talib, annesi ise Fatıma binti Esed bin Hişam bin Abdi Menaf’tır. Annesi Müslüman olup sahabî kadınların bü­yükleri arasına girmiştir. Ali (Radıyallahu Anh) bilindiği gibi Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ın amcasının oğlu­dur. Ebu’l-Hasan künyesiyle anılan Ali (Radıyallahu Anh) Ne­bi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) tarafından Ebu Turâb künyesiyle de künyelenmiştir.[75]
Ali (Radıyallahu Anh) rivayetlere göre Rasûlullah (Sal­lallahu Aleyhi ve Sellem) ın risaletinin ikinci günü 8 veya 12 yaşında olduğu halde Müslüman oldu. Kendisi Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ın damadı, dördüncü halifesi ve kendisiyle beraber ilk namaz kılan kişidir.[76] Rasûlü Ekrem (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) in hicret ettiği gece, hayatî tehli­keyi göze alarak büyük bir cesaretle onun yatağında yatmış ve kendisine teslim edilen emanetleri sahiplerine iade ederek bir gün sonra Nebi’nin talimatı gereği hicret etmiştir. Tebuk Seferi hariç Bedir, Uhud, Hendek ve Hayber benzeri savaş­lara katılarak üstün bir kahramanlıkla savaşmıştır. Kendisi, savaş meydanlarında karşısına çıkanların hepsini yenmesi ve onunla karşı karşıya gelenlerin yaşamamasıyla ün yapmış­tır. Hemen hemen her savaşta yara alan Ali (Radıyallahu Anh) bir rivayete göre Uhud savaşında 16 yara almıştır.
Öte yandan ilmî bir dehaya sahipti. Hatipliği ve edebiyatı müstesna bir derecede idi. Hikmetli sözleri, hutbe ve şiirleri meşhurdur. Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) onu genç yaşta Yemen’e kadı olarak göndermiştir. “Ya Rasûlallah! Beni gönderiyorsun ama ben tecrübesizim, onla­rın arasında nasıl hüküm vereceğimi bilmiyorum.” de­yince Rasûlullah (Sal­lallahu Aleyhi ve Sellem) mübarek elini göğsüne vurmuş ve: “Allah’ım! Bunun kalbine hidayetini ver ve dilini sabit kıl.” diye dua etmişti. Ali (Radıyallahu Anh) bu duadan sonra iki kişi arasında hüküm vermek hususunda hiç tereddüt etmemiştir.[77]
Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) kendisini çok se­verdi:
1. Ali (Radıyallahu Anh), bir seferde komutasındaki müfrezenin elde ettiği ganimet paylaşımı neticesinde kendi­sine düşen cariyeyle birlikte oldu. Bundan rahatsız olan bazı sa­hâ­bîler Medine’ye dönüşte bu durumu Rasûlullah (Sal­lal­lahu Aleyhi ve Sellem) a anlatarak Ali (Radıyallahu Anh) yi şikayet ettiler. Buna çok kızan Rasûlü Ekrem (Sallallahu Aleyhi ve Sel­lem): “Ali’ den ne istiyorsunuz? Ali bendendir ve ben Ali’denim. Benden sonra, Ali her mü’minin velisidir.”[78] buyurmuştur.
2. Ebu Bekir ve Ömer (Radıyallahu Anhuma) Ra­sû­lul­lah’ın kızı Fatıma ile evlenmek istediler, Rasûlullah (Sal­allahu Aleyhi ve Sellem) onlara: “O daha küçüktür.” dedi. Onu Ali (Radıyallahu Anh) isteyince onun teklifini kabul etti.[79]
3. Hayber’de kuşatma uzun sürmüştü. Bir akşam Ra­sû­lullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): “Sancağı yarın öyle birine vereceğim ki, o Allah’ı ve Rasûlü’nü sever, Allah ve Rasûlü de onu sever. Ve Allah fethi ona nasip edecek.” buyurdu. O geceyi herkes, o kişinin kim olduğunu merak eder ve kendi­sini umar halde geçirdi. Sabah olunca Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Ali (Radıyallahu Anh) yi çağırttı, o gözlerinden rahatsızdı. Gözlerine (rukye yaparak) tükürdü ve şifa için dua etti, müteakiben gözleri iyileşti. Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) sancağı ona teslim etti ve bazı nasihatlarda bulundu. Müteakiben Allah (Azze ve Celle) fethi ve zaferi ona nasip etti.[80]
4. Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ümmetine, Kur’ an’a ve Ehli Beyti’ne ehemmiyet göstermelerine emret­mişti. Mübâhele ayeti[81] nazil olunca Ali, Fatıma, Hasan ve Hü­seyin (Radıyallahu Anhum) i çağırdı da: “Ya Allah! İşte bun­lar benim Ehli Beyti’mdir.” buyurdu.[82]
5. Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) mescitten Ali (Ra­dıyallahu Anh) nin kapısı hariç tüm kapıların kapatılma­sını emretti.[83]
6. Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bir başka hadisinde ‘Ali’ yi ancak mü’minin seveceğini ve ona ancak münafığın buğzedeceğini’ bildirmiştir.[84]
7. Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): “Kim Ali’ye sö­verse bana sövmüş olur.” buyurdu.[85]
8. Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): “Ey Allah’ım! Onu (Ali’yi) seveni sev, ona düşman olana da düşman ol!” diye dua etmiştir.[86]
9. Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ashâbıyla bera­­ber Tebuk Seferi’ne giderken yerine vekil olarak Ali (Ra­dıyallahu Anh) yi Medine’de bıraktı. Bunun üzerine bazı­ları bu olay hakkında ileri geri konuşunca bunlar Ali (Radıyallahu Anh) nin ağrına gitti ve Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sel­lem) a yetişerek: “Ey Allah’ın Rasûlü! Beni Me­dine’de çocuk ve kadınlarla bıraktın. Nihayet onlar hakkımda konuşmaya başladılar.” diye şikayetlenince Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ona: “Ey Ali! Benim katımda, Harun’un Musa’nın katındaki derecesindesin. Ne var ki ben­den sonra Nebi ve Rasûl yoktur.”[87] buyurdu.[88]
Sahâbîler de Ali (Radıyallahu Anh) yi severler ve hakkını ko­rurlardı:
1. Muaviye, Sa’d bin Ebi Vakkas (Radıyallahu Anh) a: “Ebu Turâb’a sövmekten seni alıkoyan nedir?” dediğinde Sa’d (Radıyallahu Anh): “Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sel­lem) ın Ali’ye söylediği şu üç sözü hatırladığım müddetçe Ali’ye asla sövmem. Allah’a yemin ederim ki, o sözlerden bir ta­­nesinin benim için olması bana kırmızı develerden _ki Arap­­­la­rın en kıymetli mallarındandır_ daha sevgili olurdu: Onu Harun (Aleyhi’s-Selam) a benzetmesi, Ehli Beyti’m diye ta­­nıtması ve Hayber’de sancağı ona teslim etmesi.” de­miş­ti.[89]
2. İbni Ömer (Radıyallahu Anhuma) e bir adam Ali (Ra­dıyallahu Anh) hakkında sorduğunda Ali’nin güzel amelle­rini zikretmiş ve: “Ali budur, evi de Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ın evlerinin ortasında­dır.”demiştir.[90]
3. Gene İbni Ömer (Radıyallahu Anhuma) Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) tan şöyle rivayet etmiştir: “Ha­san ve Hüseyin (Radıyallahu Anhum) cennet ehlinin gençleri­nin seyyidleridir. Babaları ise ikisinden daha hayırlı­dır.”[91]
Ali (Radıyallahu Anh) nin hüküm ve fetvaları yayılmış ve meş­hur olmuştur. Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) tan 536 hadis rivayet etmiştir.[92] Kendisinden hadis rivayet eden­ler de başta oğulları Hasan ve Hüseyin olmak üzere İbni Mes’­ud, Ebu Musa, İbni Ömer, İbni Abbas, Ebu Râfi, Ebu Sa­­id, Süheyb, Zeyd bin Erkam, Cerir bin Abdullah, Ebu Um­ame, Berâ bin Âzib, Ebu Cuhayfe, Ebu’t-Tufeyl ve başkaları­dır.
Küçük yaştan itibaren İslâmiyete sarılarak bütün gücü ile dine yaptığı büyük hizmet ve fedakarlığı ile bilinen bu değerli zâ­tın halifeliği 4 sene 9 ay 10 gün sürmüş[93] ve bilindiği gibi bu devre çok hâdiseli geçmiştir. Kendisine ısrarla yapılan ha­lifelik teklifini kabul etmemiş, bu sebeple ümmet sekiz gün başsız kalmıştı. Bundan dolayı halk arasında huzursuz­luk ve tedirginlik baş göstermiş, neticede kendisine yapılan baskılara dayanamayarak teklifi kabul etmiştir. Bu dönemde Osman (Radıyallahu Anh) ın katillerini muhafaza etmekle suçlanmış, Müslümanların karşı karşıya geldiği Cemel ve Sıffîn vak’alarına muhatap olmuştur ki, Cemel Vak’ası’nda Talha bin Ubeydullah ile Zübeyr bin Avvam (Radıyallahu Anhuma) haince şehit edilmişlerdi. Sıffîn Vak’ası’nda hakem seçimine mecbur bırakılmış, yaptığı vaade bağlı kaldığı için Hâricîler di­ye adlandırılan gurup kendisinden ayrılmış ve o da, dinden okun yaydan çıktığı gibi çıkan bu gurupla Rasûlullah (Sal­lal­lahu Aleyhi ve Sellem) ın önceden bildir­diği gibi Nehravan’da savaşmıştır. Hâricîler buna rağmen boş durmamış, ümmeti Ali (Radıyallahu Anh) ye karşı kışkırt­maya devam etmiş ve ne­ticede kendisini ‘fitnenin başı’ diye nitelendirip onu, Muavi­ye’yi ve Amr bin As’ı öldürenin cen­nete gireceğini dile getirerek onların katlini teşvik etmiş ve planlamışlardı. Neticede bu sui­kasttan Muaviye ve Amr bin As kurtulmuş, ancak İbni Mül­­cem isimli Hâricî tarafından hicretin 40. yılı Ramazan ayı­nın 27. günü sabah namazında hançerlenen Emîr’ul-Mü’mi­nîn Ali (Radıyallahu Anh), 2 gün sonra 63 yaşındayken Kû­fe’de şehit olmuştur.
Allah ondan razı olsun ve bizi kendisine komşu kılsın.

5.Talha bin Ubeydullah
(Radıyallahu Anh)


Nesebi Ubeydullah bin Osman bin Amr’dır. Kureyş’in Tey­mî kabilesindendir. Nesebi altıncı atasında Mürre bin Ka’b’da Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ile birleşir. Ebu Bekir (Radıyallahu Anh) in delaletiyle Müslüman olanların dördüncüsü olarak İslâmiyetin ilk günlerinden itibaren o mü­Sbarek kafiledeki yerini aldı. Kavminin ileri gelenlerinden olması, kendisinden Kureyş’in işkencelerini bertaraf etmedi. ‘Kureyş Aslanı’ lakaplı Nevfel bin Huveylid, Talha ve Ebu Be­kir (Radıyallahu Anhuma) i önce ayrı ayrı, daha sonra da birbirlerine bağladı. Bundan dolayı bu iki yüce sahâbîye ‘bitişikler’ adı verilmiştir. Müslüman oldu diye oğluna eziyet eden annesi Saba binti el-Hadramî, daha sonra İslâmiyeti kabul ederek hicret şerefine mazhar olmuştur. Talha da hic­ret etmiş ve şair Ka’b b. Malik ile kardeş yapılmıştır.[94]
Talha (Radıyallahu Anh) zengin bir tacirdi. Gerek kendi ak­rabalarına ve gerekse ihtiyaç sahibi Müslümanlara çokça yardımda bulunur, elinde bir şey kalmayıncaya kadar tüm servetini dağıttığı olurdu. Bu özelliklerinden dolayı Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ona ‘Talhatü’l-Hayr’, ‘Talha-tü’l-Feyyaz’ ve ‘Talhatü’l-Cüd (cömertlik)’ lakaplarını takmıştı.[95]
Talha (Radıyallahu Anh) Aşere-i Mübeşşere’dendir. Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) daha kendileri yaşarken Ebu Be­kir, Ömer bin el-Hattab, Osman bin Affan, Ali bin Ebi Talib, Talha bin Ubeydullah, Zübeyr bin Avvam, Sa’d bin Ebi Vakkas, Abdurrahman bin Avf, Ebu Ubeyde bin el-Cerrah ve Said bin Zeyd (Radıyallahu Anhum) in cennetlik olduğunu bildirmiştir.[96] Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali, Talha, Zübeyr ve Sa’d ile beraber Hira Dağı üzerinde bulunuyorken dağ sallandı. Bunun üzerine Ra­sûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): “Ey Hira, sakin ol! Senin üzerinde Nebi, sıddîk ve şehitten başkası yok.” buyur­muştur.[97]
Talha bin Ubeydullah (Radıyallahu Anh) İslâm’ın ilk gazvesi Bedir’e, Said bin Zeyd ile beraber Şam istikametinde görevli olduğundan katılamamış, ancak bundan sonraki tüm sa­vaşlarda bulunmuştur. Özellikle Uhud savaşındaki yararlı­lığı ve fedakarlığı onun cesaret ve fedakarlığının bir vesikası­dır. Bu savaşta bozguna uğrayan İslâm ordusunun hilafına Rasûlullah’ın yanından ayrılmamış, onu bizzat kendi vücu­du­nu siper yaparak korumuş ve üzerine çullanan müşrikler­den kurtarmıştır. Bu muhafızlığı esnasında Talha’ nın eli sakatla­narak çolak kalmıştır.[98] Bir rivayete göre vücudunda 70 ci­varında ok, mızrak ve kılıç darbesi vardı. Uhud savaşın­dan söz edildiğinde Ebu Bekir (Radıyallahu Anh): “O, tama­mıyla Talha’nın günüydü.”[99] derdi.Rasûlullah (Sallallahu Aley­hi ve Sellem) bu savaşta: “Talha (cenneti) vacip kıldı.” buyurmuştur.[100] Yine onun için: “Her kim yeryüzünde yürü­yen bir şehide bakmaktan haz duyarsa Talha’ya baksın.” buyurmuş[101] ve Ahzâb sûresi 23. ayetteki ‘ahdini yerine getirenler’in kim olduğu sorusuna: “Talha bin Ubeydullah onlardandır.” buyurarak[102] onu taltif etmiştir.
Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) tan 38 hadis riva­yet eden[103] Talha (Radıyallahu Anh), onun vefatından sonra Ebu Bekir (Radıyallahu Anh) in emrinde malı ve canı ile önce dinden dönenlerle, sonra İranlılar ve Rumlarla sa­vaştı. Ömer (Radıyallahu Anh) ile de İslâm ordusunda mücahede etti. Ömer (Radıyallahu Anh), vefatı anında yeni halifeyi seçmek için cennet ile müjdelenen 6 kişiden oluşan bir şûrâ oluşturmuştu ki, bu şûrânın içinde Talha (Radıyallahu Anh) da bulunuyordu.[104] Halife seçilen Osman (Radıyallahu Anh) ın hilafeti çalkantılarla geçmiş ve şehadetiyle neticelenmişti. Ali (Radıyallahu Anh) nin hilafe­tinde ise fitnecilerin oyunları tutmuş ve Müslümanlar bölün­müştü. Cemel Vak’ası patlak ver­di ve Talha (Radıyallahu Anh), Aişe (Radıyallahu Anha) nin safında bulunarak Ali (Radıyallahu Anh) ye karşı çıktı ise de Ali (Radıyallahu Anh) nin yaptığı bir ihtar ile içtihaden yaptığı hatasını anlayarak geri çekildi ve savaştan ayrıldı. Bu haldeyken hicretin 36.yılında Mervan bin Hakem tarafından atılan bir okla vu­rula­rak Nebi’nin haber verdiği şehadet mertebesine ulaştı. [105] Savaşı kazanan Ali (Radıyallahu Anh) Talha’ nın yanına geldi. Ölmüş olduğu halde onu oturttu. Bir yandan ağlaya­rak: “Keşke ben bundan yirmi yıl önce ölmüş olsaydım.” diye söyleniyor, bir yandan da Talha (Radıyallahu Anh) nın sakalındaki ve yüzündeki tozları siliyordu.[106] Cenaze nama­zını da bizzat kendisi kıldırmıştı.
Allah ondan razı olsun ve bizi kendisine komşu kılsın.

6. Zübeyr bin el-Avvam
(Radıyallahu Anh)


Kureyş kabilesindendir. Baba tarafından nesebi, Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ile Kusay’da birleşir. Annesi Ab­dulmuttalip’in kızı Safiyye’dir ki, o Rasûlullah’ın halasıdır. Eşi ise, Ebu Bekir (Radıyallahu Anh) in kızı ve Aişe’nin kız kar­deşi olan Zâtu’n-Natikayn (İki kuşaklı) lakaplı[107] Esma (Radı­yal­la­hu Anha) dır.
Zübeyr (Radıyallahu Anh) 15 yaşı civarında İslâm’ı seçe­rek ilk 7 Müslümandan birisi oldu. Önce Habeşistan’a, sonra da Medine’ye hicret edenlerdendir. Cennet ile müjdelenen on kişiden[108] ve Ömer (Radıyallahu Anh) tarafından kendisin­den sonra halife seçilmesi için bıraktığı altı kişilik şûrâ heyetinden birisidir.[109]
Zübeyr (Radıyallahu Anh) Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ın hicretini duyunca Habeş diyarından Medine’ye hicret etti ve Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ile bütün sa­vaş­lara katıldı. Uhud’da müşrikler Müslümanlara galip gelip Mekke’ye yöneldiklerinde, Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sel­lem) onların tekrar Medine üzerine dönmelerinden en­dişe etmişti. Bu sebeple: “Düşmanın ardı sıra kim gidip onları takip eder?” buyurdu. Bunun üzerine önemli yaralar almalarına, yorgun ve mağlup olmalarına rağmen sahâbe­den 70 kişi bu davete icabet etti ve geriye döndü. Hamrau’l-Esed mevkine ulaştıklarında Allah bu mücahitler sebebiyle müşriklerin kalplerine korku attı da Mekke’ye doğru gittiler. Bu hâdise üzerine: (Kendilerine yara isabet ettikten sonra yine Allah ve Rasûlü’nün davetine icabet edenler, onlar­dan iyilik yapanlar ve sakınanlar için büyük bir mükafat vardır.)[110] ayeti nazil oldu ki, bu 70 kişinin içinde Zübeyr bin Avvam (Ra­dıyallahu Anh) da vardı.[111]
Beni Kureyza Yahudileri Hendek savaşında müşriklerin ayartmasıyla Müslümanlarla yaptıkları anlaşmayı bozmuş­lardı. Bu haberi alan Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): “Bize Beni Kureyza’dan kim haber getirir?” diye sormuş, Zü­beyr (Radıyallahu Anh): “Ben!” diyerek göreve talip olmuş, so­rusunu üç sefer tekrarlayan Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sel­lem) ye her seferinde Zübeyr (Radıyallahu Anh) icabet et­miştir. Bunun üzerine Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sel­lem): “Her Nebi’ nin bir havârîsi (yardımcısı) vardır. Be­nim havârîm de Zübeyr’dir.” buyurmuştur.[112] İki yahut üç sefer Be­ni Kureyza’ ya gidip onlardan bilgi getiren Zübeyr (Ra­dıyallahu Anh) e Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) baba ve anasını bir arada zikretmiş: “Babam ve anam sana feda ol­sun!” buyurarak[113] onu taltif etmiştir.
Yermuk Vak’ası gününde sahâbîler Zübeyr (Radıyallahu Anh) e hitaben: “Ya Zübeyr! Rumlara şiddetli bir saldırı yap­san da biz de seninle beraber saldırsak!” dediler. Zübeyr (Radıyallahu Anh) Rumların üzerine amansız hamleler yaptı. (Bir rivayete göre Rum ordusunu baştan sona iki kez yar­mıştı.) Rumlar bu hamleler sırasında Zübeyr (Radıyallahu Anh) in omuz köküne iki darbe vurdular. Bu iki geniş yaranın arasında Bedir harbinde yediği bir darbenin çukurluğu da vardı ki, oğlu Urve: “Ben çocukken bu üç darbenin yerlerine parmaklarımı sokar oynardım.” demiştir.[114] Zübeyr (Ra­dıyal­la­hu Anh) muharebelerde aldığı yaralar hakkında: “Rasûlul­lah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ile birlikte (katıldı­ğım savaşlarda) yara almamış hiçbir uzvum yoktur.” demiş­tir. Hatta bu yaralanma erkeklik uzvuna kadar varmıştır.[115]
Zübeyr (Radıyallahu Anh) i sahâbîler de sevip takdir eder­­ler ve faziletini ikrar ederlerdi. Hicrî 31 senesinde Os­man (Ra­dıyallahu Anh) a salgın halinde olan ruaf hastalığı[116] isabet etti ve onu haccetmekten menetti. Bunun üzerine ölüm endişesi ile vasiyet etmeye başlayınca Osman (Radıyallahu Anh) ı ziyarete gelen Kureyşliler yerine bir halife tayin etmesini istediler. Osman (Radıyallahu Anh) halife ola­rak Zübeyr (Radıyallahu Anh) in istendiğini öğrenince de memnun olmuş ve şöyle demişti: “Dikkat edin! Nefsim elinde olana (Al­lah’a) yemin ederim ki şüphesiz Zübeyr, be­nim faziletli olduğu­nu bildiğim kimselerin en hayırlısıdır. Ve yine şüphesiz ki o, Rasûlullah’a onların en sevgili olanıdır. Allah’a yemin ederim ki sizler de, Zübeyr’in en hayırlınız oldu­ğunu bilmekte­si­niz.”[117]
Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) den 38 hadis rivayet eden[118] Zübeyr (Radıyallahu Anh) onun vefatından sonra Ebu Bekir (Radıyallahu Anh) ile arkadaşlık etmişti. Zaten onun kızı Esma (Radıyallahu Anha) ile evli olması sebebiyle damadıydı. Abdullah bin Zübeyr bu evlilikten dünyaya gelmiş ve hic­retten sonra Müslümanların doğan ilk çocuğu olmuş­tur.[119] Zübeyr (Radıyallahu Anh) cihat için Müslümanlarla Şam’a gitmiş, Osman (Radıyallahu Anh) asiler tarafından kuşatılınca onu asilere karşı savunmuş, Ali (Radıyallahu Anh) döneminde de Aişe (Radıyallahu Anha) nin safında olmak üzere Cemel Vak’ası’na katılmıştı. Ancak Ali (Radıyallahu Anh) ona bazı şeyleri hatırlatınca içtihadında hata yaptığını anlamış ve hatasında ısrarcı olmayarak savaştan çekilmişti. Ra­sûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ın şehitlikle sıfatla­dığı[120] bu başarılı tacir, servetinin çokluğuna rağmen bunları İslâm için harcaması sebebiyle vefat ettiğinde borçluydu. Hayatı Talha bin Ubeydullah (Radıyallahu Anh) a çok benze­diği gibi cesaret ve cömertlik gibi birçok ahlâkı da, hatta ebedî hayata intikali de benziyordu. O da, Talha gibi hicrî 36. yılda Cemel günü hata ettiğini anlayarak savaştan çekildiği esnada Amr bin Cürmüz isimli nasipsiz tarafından dönüş yolu üzerinde Sibaa (Canavarlar) Vadisi’nde haince şehit edilmiş ve o vadiye defnedilmiştir.[121] Zübeyr (Radıyallahu Anh) in kafası katiliyle beraber getirildiğinde Ali (Radıyal­la­hu Anh) sözcüsüne: “İbni Safiyye (Zübeyr) nin katilini ateşle müjdele! Ben Ra­sûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ın: ‘Her Nebi’nin bir havârîsi vardır. Benim havâ­rîm de Zü­beyr’dir.’ buyurduğunu işittim.” dedi.[122]
Allah ondan razı olsun ve bizi kendisine komşu kılsın.

7. Abdurrahman bin Avf
(Radıyallahu Anh)

Künyesi Ebu Muhammed’dir. Cahiliye zamanında ismi Abdu Amr idi. Annesinin adı ise Şifa’dır. Fil Vak’ası’ndan on sene sonra 581 yılında doğmuştur. Kendisi otuz yaşına geldi­ğinde Allah (Azze ve Celle), kulu Muhammed (Sallallahu Aley­hi ve Sellem) e nübüvvet ve risalet görevini verdi. Ebu Bekir (Radıyallahu Anh), içinde Abdu Amr’ın da olduğu beş kişiye İslâm’ı takdim etti (diğer dört kişi Osman bin Affan, Talha, Zübeyr, Sa’d bin Ebi Vakkas’tır). Bu takdime istisnasız hepsi icabet ederek Müslüman oldular. Böylece Abdu Amr Müslüman olan ilk sekiz kişiden birisi olarak şereflendi. Müslüman olunca Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) adını değişti­rerek Abdurrahman koymuştur.[123] Ashâb-ı Kiram için­de cen­netle müjdelenen on,[124] Ömer (Radıyallahu Anh) tarafından kendisinden sonraki halifeyi tayin etmeleri için oluşturulan altı güzide sahâbîden birisidir.[125] İlk Müslüman­ların karşılaştıkları işkencelerle o da karşılaşmış, onlarla bir­likte sabır ve sebat göstermiştir. İşkenceler dayanılmaz boyutlara ulaşın­ca da önce Habeşistan’a, oradan da Me­dine’ye hicret eden muhacirlerdendir. Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ile birlikte Bedir’den itibaren küfürle yapılan bütün sa­vaşlara katılmış, önemli yararlılıklar göstermiş ve bunların nişânesi olarak da derin yaralar almıştı. Hafız İbni Ha­cer’in bildirdiğine göre özellikle Uhud’da yirmi bir yara almıştır. Hatta ayağına aldığı bir yara sebebiyle topal hâle geldiği anlatılmaktadır.
Bilindiği gibi hicretin yedinci ayında, mescit inşasının bi­timi sırasında Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Muha­cirler ile Ensar (Medine’nin yerleşik halkın) dan kırk beşerden doksan kişi arasında Medine’deki evinde kardeşlik ahdi yaptı.[126] Böylece tarihin kaydettiği benzersiz dayanışma ve yardımlaşma müessesesi kurulmuş oldu. Bu ahit esnasında Abdurrahman’a, Sa’d bin er-Râbi (Radıyallahu Anh) kardeş yapıldı. Sa’d (Radıyallahu Anh) kardeşine hitaben: “Ben mal cihetiyle Ensar’ın en zenginiyim, malımı ikiye böleyim. İki tane de hanımım var. Bak, hangisi hoşuna giderse onu bo­şa­ya­yım, iddeti bitince onunla evlenirsin.” dedi. Abdur­rah­man bin Avf (Radıyallahu Anh) da Sa’d (Radıyallahu Anh) a: “Allah ehlini ve malını sana mübarek kılsın.” diye karşılık vererek ticaret yapılan çarşılarını sordu. Ona Beni Kaynuka çarşısını gösterdiler. Artık her gün o çarşıya gider gelir, keş ve yağ alıp satardı. Böylece mehir verebilecek kadar para bi­riktirip Ensar’dan bir kadınla evlendi. Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bunun üzerine bir koyun ile de olsa velîme yemeği yedirmesini emretti.[127]
Abdurrahman bin Avf (Radıyallahu Anh) başarılı bir tacirdi. Malının çoğunu ticaret ile elde etmişti. Bu sayede sayılı zenginlerden olmasına rağmen malını Allah yolunda harcamaktan geri durmazdı. Bunun en bariz misali de şudur: Aişe va­lidemizden rivayet olunduğuna göre Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) (hanımlarına hitaben) şöyle buyurdu: “Sizin benden sonraki durumunuz beni cidden düşündürüyor. Size, ancak (çokça vermeye gücü yeten) tahammülü olanlar tahammül edeceklerdir.” Sonra Aişe (Radıyallahu Anha) Ab­dur­rahman bin Avf’ın oğlu Ebu Seleme’ye hitaben şöyle der­di: “Allah senin babana Cennet Selsebîli’nden içirsin! Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) nin hanımlarına kırk bin dinara (diğer bir rivayette dört yüz bine) satılan bir mal (bahçe) vasiyet etmişti.”[128]
Bir seferde Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) def’i hacet için arkaya kaldı. Öndeki gurup ileride mola vermişti. Rasûlullah’ın gelmesi gecikince Abdurrahman bin Avf (Radı­yal­­lahu Anh) ın imamlığında sahâbîler namaza durdular. He­nüz bir rek’at kılmışlardı ki Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) yanlarına geldi. Onun gelişini farkeden Abdurrah­man (Radıyallahu Anh) öne geçmesi için gerilemeye başladı. Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) da ona yerinde kal­ması için işaret etti ve arkasında namaza iştirak etti.[129] Ömer (Radıyallahu Anh) de sabah namazı esnasında Ebu Lû’lû isim­­­li Mecûsî tarafından hançerlenince, Abdurrahman bin Avf (Radıyallahu Anh) ı elinden tutup mihraba geçirdi ve o da cemaate hafif bir namaz kıldırdı.[130]
Abdurrahman bin Avf (Radıyallahu Anh) ın yönetim, siyaset ve iktisattaki düşünceleri oldukça isabetliydi. Bu alanlardaki birçok problemi gayet yerinde ve doğru fikirler ortaya koyarak çözüme kavuştururdu: Ömer (Radıyallahu Anh) in halife tayini için tespit ettiği şûrâ heyeti, cenazenin defnini müteakip toplandı. Bu toplantıda Abdurrahman (Radıyal­lahu Anh) ihtilafı azaltacak ve seçimi kolaylaştıracak şu zekîce teklifi yaptı: “Üç kişi seçim reyini gönül hoşluğu ile diğer üç kişiye vererek seçimden çekilsin.” Bu teklif üzerine Zübeyr Ali’ye, Talha Osman’a ve Sa’d bin Ebi Vakkas da Ab­durrah­man’a reylerini tahsis ederek seçimden çekildiler. Bundan sonra, gene Abdurrahman (Radıyallahu Anh) Ali ve Osman (Radıyallahu Anhuma) a bu üç kişiden birinin halife adaylığından ferâgat ederek halkla istişare neticesinde halifenin tayini yetkisini o kimseye vermeyi teklif etti. Ali ve Os­man (Radıyallahu Anhuma) bu teklife sukût edince: “Öyleyse seçim işiyle uğraşmayı bana veriyor musunuz? Allah üzerime şahittir ki, ben sizin efdalinizi seçmede adaletsizlik yapmayacağım.” dedi. Onlar da bu teklifi kabul ettiler. Abdurrahman (Radıyallahu Anh) üç gün, üç gece uyku uyumaksı­zın bütün Müslüman tabakalarıyla istişare yaparak genel arzuyu anladı. Son yapılan hilafet toplantısında önce Ali (Radıyallahu Anh) yi, sonra da Osman (Radıyallahu Anh) ı layık oldukları şekilde övdü, onlara faziletlerini ikrar ederek seçilene, seçilmeyenin itaat edeceğine dair inancını belirtip her ikisinden de sağlam bir mîsak aldıktan sonra Osman (Radıyallahu Anh) a: “Ey Osman, elini kaldır!” dedi ve ona bey’at etti. Müteakiben Ali (Radıyallahu Anh) ve ardından da Me­dine ahalisi bey’at etti. Böylece bu önemli ve kritik me­sele sorunsuz olarak gönül hoşluğu ile halloldu.[131]
65 hadis rivayet eden[132] Abdurrahman bin Avf (Radı­yal­lahu Anh) hicretin 31. yılında 75 yaşında olduğu halde Medi­ne’de vefat ederek daha yaşarken müjdelendiği ebedî saadet yurduna kavuştu. Namazını Osman (Radıyallahu Anh) kıldırdı ve Cennetü’lBâki’ye defnedildi.
Allah ondan razı olsun ve bizi kendisine komşu kılsın.



8. Sa’d bin Ebi Vakkas
(Radıyallahu Anh)

Ebu Vakkas lakaplı Malik bin Vehb’in oğludur. Nesebi Ki­lab bin Mürre’de Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ile birle­­şir. Sa’d’ın babası, Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sel­lem) ın an­nesi gibi Zühre oğullarındandır ve onunla amca çocuklarıdır. Dolayısıyla Sa’d (Radıyallahu Anh), Nebi (Sal­lallahu Aleyhi ve Sellem) nin: “İşte bu benim dayımdır, kimin böyle bir dayısı varsa göstersin!”[133] dediği gibi dayısı sayılır. İs­lâ­mi­yeti kabullenen yedinci kişi olup Müslüman oldu­ğunda 17 yaşındaydı. Kendisi Aşere-i Mübeşşere’den[134] ve Ömer (Radıyallahu Anh) in halife tayini için seçtiği altı kişilik şûrâdandır.[135] Ömer (Radıyallahu Anh) bu şûrâ heye­tine: “Eğer halifelik işi Sa’d’a verilirse isabet olur. Yok veril­mezse halife olacak zât Sa’d’ dan yardım istemekten geri durmasın.” demiştir.[136] Künyesi Ebu İshak olan Sa’d (Radıyallahu Anh) kendi ifadesiyle “Allah yolunda ok atmış olan mücahitlerin ilkidir.”[137] Bu şöyle olmuştur: Hicretin ilk yılında Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) tarafından bir müfreze, Ebu Süfyan idaresinde Şam’ dan dönen bir ticaret kervanının üzerine gönderildi. Bu, Mekke müşrikleri ile Muha­cir Müslümanların ilk karşılaşması idi. Bu ilk karşılaş­mada da, ilk oku Sa’d bin Ebi Vakkas (Radıyallahu Anh) atmış ve tarihe geçmiştir.
Sa’d (Radıyallahu Anh) hicret etti, Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ile Bedir’den itibaren bütün savaşlara ka­tıldı. Özellikle Uhud’da büyük yararlılıklar gösterip Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ı attığı oklarla koruyan ve: “At, ey Sa’d! Anam babam sana feda olsun.”[138] övgüsüne maz­har olan Sa’d (Radıyallahu Anh) Irak’ın fatihi ve aynı za­manda Sa’ sânî Devleti’ni ortadan kaldıran meşhur Kâdisiye savaşının muzaffer kumandanıdır. Rasûlullah (Sallallahu Aley­­hi ve Sellem) ın muhafızlarından olan[139] Sa’d (Radıyalla­hu Anh), Ömer (Radıyallahu Anh) tarafından Kûfe’ye emîr olarak atanmış, acemleri buradan çıkararak Kûfe’yi şehir haline getirmiştir. Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ta­ra­fından hakkında “Allah’ım! Sana dua ettiği vakit, Sa’d’ın duasını kabul buyur.”[140] diye duada bulunul­ması sebebiyle duası kabul olunan birisiydi: Kûfe ehlinin bazısı Sa’d’ı halife Ömer (Radıyallahu Anh) e şikayet etmiş­lerdi. Ömer (Ra­dı­yallahu Anh) meseleyi tahkik için birkaç kişiyi Kûfe’ye gönderip ahaliden Sa’d (Radıyallahu Anh) ın hâlini sordurdu. Halkın hepsi onun için övgülerde bulundu. Usame bin Kata­de isimli birisi ise: “Sa’d ordunun başına geçip harp etmez, ganimeti eşit dağıtmaz ve hükmettiğinde adaletli hükmetmez.” dedi. Bunun üzerine Sa’d (Radıyallahu Anh): “Ey Allah’ım! Bu kulun yalancı ise, ömrünü uzat, fakirli­ğini çoğalt ve fitnelere uğrat.” diye aleyhine dua etti. Sonraları bu adamın kendisi: “Kocamış, fitnelere uğramış birisiyim.” derdi. Ravi Ab­dulmelik onun hakkında şöyle dedi: “Sonraları onu ben de gördüm, yaşlılıktan kaşları gözlerinin üzerine sarkmış olduğu halde yollarda rast geldiği cariyelere sataşır, onları çimdiklerdi.”[141]
Sa’d bin Ebi Vakkas (Radıyallahu Anh) hakkında birçok ayet inmiştir:
1. Sa’d (Radıyallahu Anh) Müslüman olunca annesi, di­nin­den dönmedikçe onunla konuşmayacağına, yemeyece­ğine ve içmeyeceğine yemin etti. Bu hâlde üç gün geçince açlıktan bayıldı. Böyle olunca Umare isimli oğlu annesine su içirdi. Müteakiben annesi Sa’d’a beddua etmeye başladı. Bunun üzerine Allah (Azze ve Celle): (Biz insana, ana babasına iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Eğer onlar seni _hak­kında bilgin olmayan_ bir şeyi bana ortak koşman için zorlarlarsa onlara itaat etme. Onlarla dünyada iyi geçin…)[142] mealindeki ayetleri inzal etti.[143]
2. Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) büyük bir gani­met malı ele geçirmişti. Sa’d (Radıyallahu Anh) onların için­de bir kılıç görmüş ve onu kendisine hediye etmesi için Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) tan rica etmiş, buna kı­zan Nebi, kılıcı yerine götürmesini emretmişti. Sa’d (Ra­dıyallahu Anh) kılıcı götürmüş, ancak kılıcın cazibesine dayanamamış ve tekrar geri getirerek aynı ricayı tekrarlamıştı. Bunun üzerine Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) daha şiddetli bir tarzla kılıcı yerine götürmesini emretti. Müteaki­ben Allah (Azze ve Celle): (Sana savaş ganimetlerini sorar­lar. De ki, ganimetler Allah’a ve Rasûlü’ne aittir…)[144] mealindeki ayeti inzal etti.[145]
3. Şarabın haram kılınmasından önce Sa’d (Radıyallahu Anh) ı Ensar ve Muhacirlerden bir cemaat içkili bir yemeğe davet etmişti. Yeme içme esnasında Ensar ve Muhacirler hakkında konuşuldu. Sa’d (Radıyallahu Anh) Muhacirlerin Ensar’dan hayırlı olduğunu söyleyince aralarından birisi onun burnunu yaraladı. Akabinde Sa’d, Rasûlullah (Sallallahu Aley­­hi ve Sellem) a gelip durumu anlatınca Allah (Azze ve Cel­le): (Ey iman edenler! Şarap, kumar, dikili taşlar, fal ve şans okları şeytan işi birer pisliktir. Bunlar­dan uzak durun ki felaha eresiniz.)[146] mealindeki ayetini inzal etti.[147]
4. (Sabah akşam sırf O’nun cemalini dileyerek Rable­rine dua edenleri kovma. Onların hesaplarından hiçbir şey sana ve senin hesabından hiçbir şey de onlara ait değildir. Onları kovarsan zalimlerden olursun.)[148] mealin­deki ayet, Sa’d bin Ebi Vakkas ve İbni Mes’ ud (Radıyallahu Anhuma) un da aralarında bulunduğu altı kişi hakkında nazil olmuştur.[149]
Ayrıca İslâm’da varisler dışında kalanlara vasiyet etme ve bunun ölçüsü Sa’d (Radıyallahu Anh) sebebiyle caiz ve malum kılınmıştır: Sa’d hastalandı. Bu hastalığında onun sadece bir kızı vardı. Ziyaretine gelen Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) tan malının tamamını vasiyet etmek için müsaade istedi, Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) kabul etmedi, yarısını sadaka yapmak istedi, onu da kabul etmedi. Malının üçte birini teklif edince kabul etti ve: “Mirasçılarını zengin bırakman, onları insanlara avuç açar fakirler halinde bırakmandan hayırlıdır.” buyurdu ve böylece malın üçte birine kadar vasiyet caiz oldu.[150]
Fitne dönemlerinde tarafsız kalarak inzivaya çekilen bu bü­yük sahâbî 271 hadis rivayet etmiş,[151] bunlardan 15’ini Buhârî ve Müslim ittifaken, 5’ini Buhârî ve 18’ini Müslim mün­­fe­riden rivayet etmiştir. Kendisinden hadis rivayet edenle­rin başında oğulları ile Aişe, Kays bin Ebi Hâzim, Said bin Müseyyeb, Alkame, Ebu Osman ve Mücahid gelir.
Ölüm döşeğinde: “Ey oğul, sana benden daha iyi öğüt ve­reni bulamazsın. Namaz kılmak istediğinde güzelce abdest al ve o son namazınmış da, başka namaz kılamayacakmışsın gibi namaz kıl. Tamahkarlıktan kaçın, çünkü o peşin fakirliktir. Kanaatkar olmaya bak, çünkü o zenginliktir. İş ve sözlerinde dikkatli ol. Sonradan özür dilemek zorunda kalaca­ğın her şeyden kaçın. Hayırlı olduğuna inandığın işi yap.”[152] şeklinde nasihat eden bu yüce sahâbî hicrî 55 sene­sinde 80 yaşını aşmış olduğu halde Medine dışında Akik mevkiinde vefat etmiş ve cenazesi buradan omuzlarda taşına­rak Medine’ye getirilmiştir. Mü’minlerin Anneleri’nden hayatta olanların da katılımıyla cenaze namazı kılınarak Aşere-i Mübeşşe­re’nin ve Muhacirlerin sonuncusu olarak Cennetü’l-Bâki’ye defnedilmiştir.
Allah ondan razı olsun ve bizi kendisine komşu kılsın.
9. Ebu Ubeyde bin el-Cerrah (Radıyallahu Anh)


Asıl adı Amir bin Abdullah bin Cerrah’tır. Kureyş kabilesinin Fihr oğullarındandır. Nesebi, Rasûlullah (Sallallahu Aley­­hi ve Sellem) ın nesebi ile Fihr’de birleşir. Annesi Ümey­ye bintü’l-Haris’tir.[153]
Ebu Ubeyde (Radıyallahu Anh) Ebu Bekir’in davetiyle ay­nı gün Müslüman olan beş kişiden birisi olarak ilk Müslümanlardandır. (Diğer dört kişi Osman bin Maz’un, Ubeyde bin Haris, Abdurrahman bin Avf ve Ebu Seleme bin Abdi Esed’dir.)[154] Önce Habeşistan’a, oradan da Medine’ye hicret edenlerdendir. Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Medine’de onunla Sa’d bin Muaz (Radıyallahu Anh) ı kardeş ilan etmiştir.[155] Cennetle müjdelenenlerden olan Ebu Ubeyde (Radıyallahu Anh) kahramanlığı ve komutanlığı ile tanındığı kadar Emîn’ül-Ümme (Ümmetin Emîni) lakabıyla da meş­hur olmuştur. Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) onun için: “Her ümmetin güvendiği emîn bir kimsesi vardır. Ey ümmet! Bizim emînimiz de hassaten Ebu Ubeydetü’bnü’l-Cerrah’tır.” buyurmuştur.[156] Esasında ashâbın hepsi emanet ve adillikte yüksek mertebededir. Ancak bir vasıf her insanda aynı derecede bulunmaz. Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) de, emînlik vasfının ashâbı içinde en fazla Ebu Ubeyde’de temayüz et­tiğini böyle ifade etmiştir. Gene Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): “Ümmetimin, ümmetime karşı en merhametlisi Ebu Bekir, Allah’ın emri hususunda en şiddet­lisi Ömer, hayâ bakımından en doğrusu Osman bin Affan, haram ve helali en iyi bileni Muaz bin Cebel, ferâizi (miras paylarını) en iyi bilen Zeyd bin Sabit ve en iyi kıraat alimi Ubeyy bin Ka’b’dır. Her ümmetin bir emîni vardır, bu ümmetin emîni de Ebu Ubeyde’dir.” buyurmuştur.[157]
Ebu Ubeyde (Radıyallahu Anh) Bedir’den itibaren bütün ga­zalara katılmış büyük bir mücahittir. Taberânî’nin Abdullah bin Şevzeb’den rivayet ettiğine göre Bedir Gazâsı’nda müşriklerin safında çarpışan babasını öldürmüştür. İslâm tarihinde buna benzer olaylar çoktur. Mesela Ebu Bekir (Radıyalla­hu Anh) oğlu ile, Mus’ab bin Umeyr (Radıyallahu Anh) karde­şiy­le, Ömer (Radıyallahu Anh) dayısıyla çarpışmış­tır. Allahu Teâlâ, Ebu Ubeyde’nin babasını öldürmesi üzerine: (Allah’a ve ahiret gününe iman eden bir topluluğun baba­ları, oğulları, kardeşleri yahut akrabaları da olsa Allah’a ve Rasûlü’ne düşman olanlarla dostluk ettiğini göremez­sin. Onlar o kimselerdir ki, Allah kalplerine imanı yazmış ve onları kendinden bir ruh ile desteklemiştir. Onları altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacak ve orada ebedî kalacaklardır. Allah onlardan razı olmuş ve onlar da Allah’tan razı olmuşlardır. Onlar Allah’ın tarafıdırlar ve iyi bilin ki kurtuluşa erecekler de Allah’ın tarafı olanla­rın ta kendileridir.)[158] ayetini indirmiştir.[159] Ebu Ubeyde (Radıyallahu Anh) Uhud Savaşı’nda Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ın yüzüne batan miğfer parçala­rını dişleriyle çıkarırken iki ön dişi kırılmıştır.[160] Cabir (Radıyallahu Anh) in rivayet ettiğine göre, Ebu Ubeyde’nin kumandanlığında keşfe gönderilen üç yüz kişilik sahâbe birliği­nin iki dağarcık hurması bulunmakta, bütün gün her bir kişi tek bir hurma ile idare etmekteydi. Bu hurmalar bi­tince Habat denilen dikenli ağacın yapraklarını ve yemişle­rini yediler. Bu sebeple bu ga­zâya ‘Habat Gazvesi’ denir. Müteakiben Allah (Azze ve Celle) sahile Anber denilen bir balık attı da bu balığın eti ile on beş gün karınlarını doyurdu­lar. Bu balığın kaburga kemiklerinin altından deveye binmiş uzun boylu bir süvari kemiğe dokunmadan geçmiş­tir.[161] Bu örnek olay, sahâbenin hangi zor şartlar ve yokluk altında cihada çıktığının bir numûnesidir. İbni Hacer, Musa bin Ukbe’den şöyle rivayet etmektedir: Amr bin As, Zâtü’s-Selâsil bölgesinde takviye güç isteyince Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), içlerinde Ebu Bekir ve Ömer’in de bulunduğu bir birliği Ebu Ubeyde’nin komutasında Amr’a yardıma göndermiştir.
Ebu Ubeyde (Radıyallahu Anh) hicretin 9. yılında Ra­sû­lullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) tarafından ‘Emîn’ül-Üm­me’ diye övülerek Necran Hıristiyanlarından cizye almaya ve Yemenlilere İslâm’ı ve sünneti öğretmeye memur edildi.[162] Mekke Fethi’nde, Tâif Muhasarası’nda, Veda Haccı’nda hep Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ın yanında bulunmuş­tur. Rasûlullah’ın vefatından sonra mey­dana gelen Benû Saide sakifesi olayında Ensar: “Bizden bir emîr, Muhacirlerden bir emîr olsun.” dediğinde Ebu Bekir (Radıyallahu Anh) in, yanında bulunan Ömer ile Ebu Ubeyde’nin ellerinden tutarak: “Bu ikisinden birine bey’at edin.” dediği iki kişiden birisidir. Bilindiği gibi bu teklifi Ömer (Radıyallahu Anh) kabul etmeyerek Ebu Bekir’e bey’at etmiş ve Müslümanlar da onu takip etmişlerdi.[163]
Ebu Ubeydetü’bnü’l-Cerrah (Radıyallahu Anh), Ebu Be­kir ve Ömer (Radıyallahu Anhuma) in hilafetleri döneminde cihat hareketlerinde bulunmuş, Şam bölgesi fetihlerinde, Bi­zan, Taberiye, Ba’l-Bekke, Humus, Hama, Seyre, Lazkiye, Ha-lep, Antakya, Delul bölgelerinin fetihlerine çoğunlukla kumandan olarak, bazen de Halid bin Velid’in komutası altında katılmış ve aldığı yerlerde halka karşı uyguladığı adalet ve gösterdiği şefkat bölge sakini olan Hıristiyan Bizanslıları hayran bırakmıştır. Ebu Bekir (Radıyallahu Anh), bu Şam böl­gesi için dört ayrı birlik hazırlayıp göndermiş ve onlardan bi­rinin başına Ebu Ubeyde’yi tayin etmiştir. Daha sonra Ömer (Radıyallahu Anh) in onu Şam bölgesindeki bu dört ordunun başına emîr tayin etmesiyle ‘Emîr’ulUmera’ (Emîr­ler Emîri) olarak adlandırılan ilk kişi olmuştur.
Ebu Ubeyde (Radıyallahu Anh) Şam emîri iken hicrî 17. yılın sonunda Suriye, Mısır ve Irak’ı ‘Amvas Tâunu’ diye tarihe geçen vebâ salgını istila etmiş, birçok sahâbî bu salgında vefat etmişti. Ömer (Radıyallahu Anh) Ebu Ubeyde’ye Şam’dan ayrılması için ısrar etmiş, ancak o Mü’minlerin Emî­ri’ne yazdığı cevapta: “Ben Müslümanların ordularından bir ordunun içindeyim ve onların başına gelen musibetten kendi nefsime rağbet edecek değilim.” demiş, Şam’ da kal­maya ısrar etmişti.[164] Nitekim malum tâun ona da bulaşmıştı.
Bu ümmetin emîni olan Ebu Ubeyde (Radıyallahu Anh) zühd ve takvâ sahibi, cesur bir savaşçı, adaletle hükmeden bir emîr ve itaatkar bir sahâbîdir. Diğer birçok sahâbî gibi o da fetihler sonunda ele geçirilen mal ve mülke rağbet etmeyerek sâde bir hayat sürdü. Ömer (Radıyallahu Anh), Şam’ da Emîrler Emîri’yken onun odasına girmiş, odada bir keçe, bir su kırbası ve birkaç kırıntı yiyecekten başka bir şey olmadığını görünce ağlamış ve: “Dünya herkesi değiştirdi, yalnız seni değiştiremedi.” demiştir.
Aşere-i Mübeşşere’den olan Ebu Ubeydetü’bnül-Cerrah (Radıyallahu Anh) sadece 14 hadis rivayet etmiş,[165] bunlardan birisini Müslim Sahihi’ne almıştır. Sürekli Rasûlullah (Sal­lallahu Aleyhi ve Sellem) ile bulunduğu ve ondan sonra da hayat sürdüğü halde bu kadar az hadis rivayet etmesi, hadis rivayetinin büyük bir sorumluluk olduğunun bilincinde oluşundan kaynaklanmaktadır. Kendisi gibi mukillîn (az rivayet eden) ashâbın birçok büyüğü, daha ziyade sünneti yaşayarak canlı bir numûne olmaya önem vermişler, sünneti an­latma sorumluluğunu ise daha ehil arkadaşlarına bırakmışlardır.
Vebâya yakalanan Ebu Ubeyde (Radıyallahu Anh) vefa­tına yakın, maiyyetine şöyle vasiyet etmiştir: “Size bir vasiye­tim var, kabul ederseniz hayra erersiniz: Namazınızı kılın, oru­cu­nuzu tutun, zekatınızı verin, haccı ifa edin, birbirinizi gö­zetin, emîrlerinize itaat edin ve onları aldatmayın. Dünya sizi aldatmasın. Bir insan bin sene de yaşasa akıbeti şudur ki; Allah (Azze ve Celle) insanların alnına ölümü yazmıştır. İnsanların en akıllısı Allah (Azze ve Celle) a en çok itaat eden, ahi­ret için en çok çalışandır.”
Emîrler Emîri Ebu Ubeydetü’bnül-Cerrah (Radıyallahu Anh), bu Amvas tâunu sebebiyle hicrî 18. yılda 58 yaşında olduğu halde Şam bölgesinde vefat etmiş ve daha yaşarken müjdelendiği muttakîlerin ebedî saadetgâhına kavuşmuştur.
Allah ondan razı olsun ve bizi kendisine komşu kılsın.


10. Said bin Zeyd
(Radıyallahu Anh)

Babası Zeyd bin Amr olup nesebi, Ka’b’da Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ın nesebi ile birleşmektedir. Kün­yesi Ebu’l-Aver’dir.[166] Annesi Fatıma binti Ba’ce’dir. Ba­bası Zeyd, putlara tapınmayı anlamsız bularak hanif dine ulaşabilmek için birkaç arkadaşı ile beraber semavî dinleri araştırmış, ancak onlarla gönlü mutmain olmamıştı. Bir papaz ona şirk ve hurafelerden uzak İbrahim (Aleyhi’s-Selam) dinini tavsiye etti. Zeyd, bu öğrendiklerini uygular ve Kâ’be’ye yönelerek ibadet eder, Mekke’de İbrahim’in dini üzere olan tek kimse olduğunu iftiharla söyler ve müşriklerin putlarına kurban kesmelerini ayıplardı.[167] Zeyd, Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) a risalet görevi verilmeden evvel vefat etmişti. Babasının kendisine telkin ettiği hanif dinin bilinciyle yetişen Said (Radıyallahu Anh) Rasûlullah (Sal­lal­lahu Aleyhi ve Sellem) ın yaydığı dinin hak olduğunu gördü ve yirmi yaşına ulaşmadan ilk Müslümanlardan olarak tarihe geçti. Kendisi Ömer (Radıyallahu Anh) in amcasının oğlu ve kız kardeşi Fatıma’nın da kocasıdır. O ve hanımı, Ömer (Ra­dı­yallahu Anh) den evvel Müslüman olmuş[168] ve Ömer (Ra­dıyallahu Anh) in de Müslüman olmasına vesile olmuş­lardı. Ömer (Radıyallahu Anh) de Said’in kız kardeşi Atike ile ev­liydi.[169] Said ile hanımı, Müslüman olduklarından dolayı işkence görenlerdendir.[170]
Aşere-i Mübeşşere’den olan[171] Said bin Zeyd (Radıyal­la­hu Anh) Medine’ye hicret edenlerdendir. Bedir Sa­vaşı esna­sında Talha (Radıyallahu Anh) ile Ebu Süfyan komuta­sındaki ticaret kervanını gözetlemekle görevli olduğu için bu savaşa katılamamış, ancak Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) tarafından savaşa katılmış gibi ganimetten hisse­len­dirilmiştir.[172] Uhud’dan itibaren Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ın bütün savaşlarına, Rasûlullah’ın vefatından son­ra da Yermuk Savaşı’na ve Şam’ın fethine katılmıştır.[173] Osman (Radıyallahu Anh) ın şehit edilmesiyle başlayan fitne olaylarına şahit olmuş, ümme­tin içine sürüklendiği bu fitne belasından ve bazı ken­dini bilmezlerin ashâbın ileri gelenlerine dil uzatmalarından rahatsız olmuş ve ızdırap duymuştur: Bir gün Kûfe mesci­dine giden Said (Radıyallahu Anh) orada Muaviye’ nin Kûfe valisi Mugîre bin Şu’be’yi, etrafında bir ta­kım insanlarla oturur­ken gördü. O esnada bir adam birilerini kastederek sövüp saydı. Said (Radıyallahu Anh) Mugîre’ye: “Bu adam kime küfrediyor?” diye sordu. “Ali bin Ebi Talib’e!” ce­vabını alınca son derece üzgün ve kızgın bir halde: “Mu­gîre! Mugîre! Senin yanında Rasûlullah’ın ashâbına sövülüyor ve sen susuyor, birşey yapmıyorsun. Ben şimdiye kadar Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) tan asla yalan ri­va­yette bulunmadım. Şahitlik ederim ki, Rasûlullah (Sal­lallahu Aleyhi ve Sellem) ın şöyle buyurduğunu kulağımla duydum ve kalbimle de ezberledim.” dedi ve Ali (Radıyallahu Anh) nin de içlerinde bulunduğu cennet ile müjdelenenleri saydı. Sonra da etrafındaki insanlara bakarak: “Ashâbdan birinin Ra­sûlullah ile bir arada bulunarak yüzünün tozlanması, sizin herhangi birinizin Nuh (Aleyhi’s-Selam) kadar yaşasa bile bu müddet zarfında yaptığı amellerinden daha hayırlıdır.” diyerek sahâbenin seçkin konumunu vurguladı.[174]
İmam Müslim Sahihi’nde Said bin Zeyd (Radıyallahu Anh) hakkında şöyle bir hadis rivayet etmektedir: Erva binti Uveys isimli bir kadın, Said bin Zeyd aleyhine ‘kendisine ait arazisinden bir kısmını aldı’ diye iddia etti ve Muaviye’ nin Medine emîri olan Mervan bin Hakem’e şikayet etti. Hakkın­daki bu şikayet üzerine Said (Radıyallahu Anh): “Ben, Ra­sûlullah’tan işittiğim şeyden sonra o kadının arazisinden bir parçasını nasıl alır mışım? Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): ‘Her kim başkasına ait araziden zulümle bir karış yer alırsa, o arazi parçası yedi katı ile bu zalimin boy­nuna halka yapılır.’ buyurdu.” dedi ve: “Ey Allah’ım! Eğer bu kadın yalan söylüyorsa onun gözünü kör et ve kabrini evinin içinde kıl!” diye beddua etti. Ravi dedi ki: Ben o kadını du­varları yoklaya yoklaya yürüyen bir kadın olarak gördüm. Kendisi: “Bana Said bin Zeyd’in bedduası isabet etti.” der dururdu. Evinin içinde yürüdüğü bir sırada evde bulunan bir kuyunun içini düşerek ölmüş ve o kuyu kendi kabri ol­muştu.[175]
Ebu Ubeydetü’bnül-Cerrah (Radıyallahu Anh) tarafından Şam valiliğine atanan ve bu itibarla İslâm ümmetinden Şam valiliği görevinde bulunan ilk kişi olan Said bin Zeyd (Ra­dı­yal­lahu Anh) 48 hadis rivayet etmiş,[176] bunlardan ikisini Bu­hârî ve Müslim ittifaken, birini de Buhârî münferiden riva­yet etmiştir.
Said bin Zeyd (Radıyallahu Anh) ömrünün son bölü­mü­nü Medine’nin dışında bulunan Akik vadisindeki çiftli­ğinde geçirdi ve burada hicrî 50. veya 51. yılda yetmiş yaşını aşmış olduğu halde vefat etti. Cenazesi buradan Medine’ye taşındı ve Sa’d bin Ebi Vakkas (Radıyallahu Anh) tarafından yıkandı. Medine’de defnedilen Said bin Zeyd’in cenaze namazını İbni Ömer (Radıyallahu Anhuma) kıldırdı.[177]
Allah ondan razı olsun ve bizi kendisine komşu kılsın.
Daha yaşarken ebedî hayattaki mes’ud hayat ile müjdelenen Aşere-i Mübeşşere’nin her bir ferdine selam olsun...
Allah hepsinden razı olsun...

RASÛLULLAH’IN
HANIMLARI


Bu konu Nebevî sîretin önemli bir parçasıdır. Hanımlarından söz etmek, bir bakıma Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) tan söz etmektir. Onun hanımları, Müslüman hanımlar için birer numûnedir. Bu açıdan bakıldığında o güzîde hanımların hayatları ve Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sel­lem) ile olan birliktelikleri ayrı bir önem kazanır.
Bilindiği gibi aile, bir toplum içinde en önemli kurumu oluşturmaktadır. Bu açıdan Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ın aile hayatı, Müslümanların örnek almaları gere­ken ve şeriatın aile hayatına taalluk eden kısmına ışık tutacak en önemli hususlardan biridir. Allahu Teâlâ’nın Ahzâb sûresinde buyurduğu üzere Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bi­zim için en güzel örnek teşkil eden bir numûne­dir.[1] El­bet­teki aile hayatında da onun ve temiz eşlerinin yaşantısı bize ışık tutacak ve karşımıza çıkan ailevî meseleleri çözmemizde örnek olacaktır. İşte bu yüzden olsa gerek ki, Allahu Teâlâ Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ın eşle­rini ‘Mü’min­lerin Anneleri’ diye vasfetmiştir.[2]
Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ın evlilikleri ve eş­leri hakkında Mübarekfûrî şöyle demektedir: “Nebi (Sallal­lahu Aleyhi ve Sellem) ye çeşitli amaçlar sebebiyle dörtten fazla evlenmesinin helal kılınması ümmetinden bir ayrıcalığı olduğu içindir. Allah Rasûlü’nün nikahladığı kadınla­rın sayısı on üçtür. Bu hanımların ikisi onun vefatın­dan önce, dokuzu da kendisinden sonra vefat etmiştir. Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) iki hanımı ile de zi­fafa girmemiştir. Kendisinden önce vefat eden iki hanımı Hatice ve Zeynep binti Huzeyme’dir.”
Rasûlullah’ın hanımları nikahlanma sırasıyla şunlardır:
1. Hatice binti Huveylid
2. Sevde binti Zem’a
3. Aişe binti Ebi Bekir
4. Hafsa binti Ömer bin el-Hattab
5. Zeynep binti Huzeyme
6. Ümmü Seleme Hind binti Ebi Ümeyye
7. Zeynep binti Cahş
8. Cüveyriye binti Haris
9. Ümmü Habibe Ramle binti Ebi Süfyan
10. Safiyye binti Huyey
11. Meymûne binti Haris
Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ın evlenip ger­değe girdiği bu on bir hanımın derecesi hakkında çok şey söylenmiştir. Şeyhülislâm (Rahmetullahi Aleyh) ise bu ko­nu­da Buhârî şerhinde şöyle demektedir: “Benim şu anda tercih ettiğim, üstünlüğün çeşitli durumlara ve hâllere göre değer kazandığıdır. Aişe (Radıyallahu Anha) ilim itibariyle üstündür, Hatice (Radıyallahu Anha) Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) a görevlerinde yardım etmesi itibarıyla üstün­dür. ‘Üs­tünlük, durumlara ve güzel huyların çokluğuna göredir.’ demek yerinde olur.”
Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bu eşlerinin her birine bir gün tahsis edip nöbetleşe onları dolaşır, eşleri de nö­beti olanın evinde toplanırdı.[3]
Şimdi sırasıyla onları tanıyalım:


Hatice binti Huveylid (Radıyallahu Anha)

Nesebi Huveylid bin Esed bin Abdiluzza bin Kusayy’ dır. Ha­tice validemizin nesebi, Nebimizin nesebi ile Kusayy’da bir­leşir. Buna göre kadınlarının nesepçe kendisine en yakın olanı Hatice’dir. Cahiliye döneminde Tâhire (temiz) diye çağrılırdı. Annesi Fatıma binti Zâide’dir. Kendisi Rasûlullah (Sal­lallahu Aleyhi ve Sellem) ile evlenmeden önce dul bir kadın idi. İlk evliliğinde kocası vefat etmiş, müteakiben ikinci bir evlilik yapmış ve o evlilikten bir çocuğu olunca ikinci eşi de vefat etmiştir. Ahlâkı, güzelliği, zenginliği ve nesebinin şerefli oluşu sebebiyle Kureyş’in birçok ileri geleni kendisine evlenme teklifinde bulunmuş, ancak o tüm bunları reddet­mişti.
Hatice (Radıyallahu Anha) Kureyş’in en soylu ve zengin ka­dınlarından birisiydi. Bir ticaret kervanı vardı. Malını tüccar­lara verir ve belli bir ücret karşılığı ticaretini onlara yaptırırdı. Muhammed’in doğruluğunu işitince, ona kendisi için ticaret yapmasını teklif etti. Başkasına vereceğinden daha iyi bir ücretle onu kendi hizmetçisi Meyser ile Şam’a gönderdi. Bu ticaret çok kârlı ve bereketli oldu. Hatice (Radıyallahu An­ha) onun güvenilirliğine ve bereketine bizzat şahit oldu. Mey­ser’den de sefer esnasındaki güzel hâl ve hareketlerini ve iki meleğin Nebi’yi sıcaktan koruyup gölge­lendirmesi gibi bazı harikulâdeliklerini işitti. Hatice (Radıyallahu Anha) bir arkadaşı vasıtasıyla Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ye evlenme teklifinde bulunmuş, o (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) da bu teklifi kabul etmişti. Bu esnada Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) 25, Hatice (Radıyallahu Anha) ise kuvvetli görüşe göre 40 yaşında idi. Böylece kendisi Rasûlullah’ın ilk hanımı olma şerefini elde etmiştir. Bu evlilik Hatice (Radıyallahu An­ha) nin vefatına kadar yani 24 sene sürdü. Rasûlullah (Sal­lallahu Aleyhi ve Sellem), o vefat edinceye kadar başka bir kadınla evlen­medi.[4] Kıbtî Mâriye’den olan İbrahim dışında, Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ın tüm çocukları Hatice (Radıyallahu Anha) validemizdendir. Bu çocuklar Kasım, Zeynep, Rukayye, Ümmü Külsüm, Fatıma ve Abdullah’tır. Erkek çocuklar daha küçükken vefat etmiş, kızların tamamı ise nübüvvete yetişmiş, Müslüman olmuş ve hicret etmişlerdir. Fatıma (Radıyallahu Anha) dışında hepsi Rasûlullah’tan önce vefat etmiş, Fatıma ise babasından 6 ay sonra vefat etmiştir.
Hatice (Radıyallahu Anha) eşi Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ile nübüvvetten önce 15 yıl kadar mutlu bir ha­yat arkadaşlığı yapmış, üzerlerine sekinet inmiş ve örnek bir aile hayatı yaşamışlardı. Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ye gönderilen nübüvvet alâmetlerine şahit olmuş, zor ve sıkıntılı o ilk dönemlerde eşinin teselli kaynağı olmuştur. Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) a Hira mağrasında Ceb­rail (Aleyhi’s-Selam) gelmiş, ona okumasını emretmişti. Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): “Ben okuma bilmem.” deyince melek onu kuvvetlice sıkarak tekrar okumasını emret­miş ve aynı hâdise üç kere tekrar etmişti. Üçüncüden sonra melek ﴾ ٍاقْرَاْ ﴿ diye başlayan ilk beş ayeti[5] okudu. Mütea­kiben korkuyla yanına gelip olanları anlatan Nebi (Sal­lallahu Aleyhi ve Sellem) yi teskin eden Hatice (Radıyallahu Anha): “Allah’a yemin ederim ki, Allah hiçbir vakit seni utandırmaz. Çünkü sen akrabanı gözetirsin, işini görmekten aciz olanların yükünü yüklenirsin, fakire verir ve ona kimsenin ka­zandıramayacağını kazandırırsın, misafirini ağırlar ve hak yo­lunda zuhûr eden hâdiselerde (halka) yar­dım edersin.” dedi ve onu alıp amcası oğlu Varaka bin Nefvel’e götürdü. Bu zat, cahiliye döneminde Hıristiyan olmuş, İbranice bilen ve İncil’e vâkıf bir kimseydi. Hatice (Radıyallahu Anha) durumu ona izah edip, Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) da başından geçenleri anlatınca, Varaka o gelenin Musa (Aley­hi’s-Selam) ya gönderi­len melek olduğunu, bir davete başlayacağını ve kavminin onu beldelerinden çıkaracağını haber ver­miş ve kendisinin o davet günlerine ulaşması halinde Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ye yardım edeceğini bildirmiş ancak bundan kısa bir süre sonra vefat etmiştir.[6]
Bu arada bir süre vahiy kesilmiş, bir müddet sonra da Müddessir sûresinin ilk ayetleri olan (Ey örtüye bürünen! Kalk da uyar. Rabbini yücelt. Giydiklerini temiz tut. Kötü şeyleri terket. Yaptığın iyiliği çok gösterip başa kakma. Ve Rabbin için sabret!) ile risalet görevi başlamış oluyordu. Nübüvvet ise, ilk inen vahiy ﴾ ٍاقْرَاْ ﴿ ile başlamıştı. Risaletin başlamasıyla Ra­sûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ın kav­mini Allah’a daveti başladı. Bu davet başladığında Allah’ın kendilerine saadet verdiği ve hayırda öne geçmeyi nasip ettiği bir gurup ilk iman edenlerden olma şerefine nail oldu. Rasûlullah (Sal­lallahu Aleyhi ve Sellem) a ilk iman eden kişi sevgili eşi Hatice (Radıyallahu Anha) olmuştur. Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) yi yakından tanıyor ve nübüvvet alâmetlerine bizzat şahit oluyordu. Varaka’nın sözlerinden sonra, onun bu ümmete gönderilmiş elçi olduğunda hiç şüphesi kalmamıştı. Bilindiği gibi ilk iman edenlerin diğerleri Ebu Bekir, Ali ve Zeyd bin Harise (Radıyallahu Anhum) dir. Davet neticesinde Mekke’li müşrikler Allah Rasûlü’nü yalanlı­yor ve inananlara da zulmediyorlardı. Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bu hâdiselere üzülüyor, Hatice (Radıyallahu Anha) ise daima ona destek veriyordu. Allahu Teâlâ bu fedakarlıkları neticesinde Cebrail (Aleyhi’s-Selam) vasıtasıyla Hatice (Radıyallahu Anha) ye selam göndermiş ve kendisini cennette inciden ya­pılmış, içinde gürültü patırtı ve çalışıp çabalama olmayan bir sarayla müjdelemiştir.[7]
Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) onun hakkında: “(Zamanındaki) dünya kadınlarının hayırlısı İmran kızı Mer­yem’dir. Bu ümmet kadınlarının hayırlısı da Huveylid kızı Hatice’dir.”[8] buyurmuştur. Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ın en sevdiği eşi olan Aişe (Radıyallahu Anha) validemiz Hatice (Radıyallahu Anha) hakkında şöyle demektedir: “Ben Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) nin hanımlarından hiç birisi hakkında Hatice’ye karşı kıskançlığım derecesinde kıskanç olmadım. Halbuki ben onu (kumam) olarak görmemiştim. [O, Nebi’nin benimle evlenmesinden 3 yıl önce vefat etmişti. Ona olan kıskaçlığımın sebebi şunlardı: Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), onun adını sık sık anardı ve andolsun ki, Aziz ve Celil olan Rabbi, Nebisi’ne, Hatice’yi cen­nette inciden yapılmış bir evle müjdelemesini emretmişti. Ve şu da muhakkak ki, Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bazen bir koyun keserdi de onun etlerini parçalar ve Hatice’nin sâdık kadın dostlarına gönderirdi.] Bazı kereler ben sabırsızlanarak Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) a hitaben: ‘Sanki yeryüzünde hiç kadın yok da sadece Hatice var!’ der, onu ta’riz ederdim. Rasûlullah da: ‘Hatice şöyle idi, Hatice böyle idi (diye iyiliklerini sayar ve) ondan benim çocuk­larım var.’ buyururdu.”[9]
Hatice (Radıyallahu Anha) sıkıntılar sebebiyle oldukça yıpranmıştı. Özellikle, Kureyşlilerin Hâşim ve Muttalip oğullarının mü’min olsun kafir olsun bütün fertlerine (Ebu Leheb ve oğulları hariç) boykot uygulamaları ve onları ablukaya almaları validemizi iyice çökertmişti. Bu boykot şu şekilde idi: Onlarla kız alıp verilmeyecek, alışveriş yapılmayacak, oturu­lup kalkılmayacak, evlerine gidilmeyecek, konuşulmayacak ve Rasûlullah, öldürülmek üzere kendilerine teslim edilme­dikçe barış yapılmayacak ve onlara merhamet edilmeyecekti. Anlaştıkları bu hususları içeren bir metin hazırlayıp bu şart­lara uymaya dair birbirlerine söz verdiler. Daha sonra da yaz­dıkları bu metni, daha bağlayıcı olması için Kâ’be’nin duvarına astılar. Kureyşliler, tüccarları da onlara bir şey satmak­tan men ediyorlardı. Bu boykot üç sene sürdü.
Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ın: “İnsanlar beni inkar ettiğinde o bana iman etti, insanlar beni yalanladı­ğında o tasdik etti, insanlar beni engellediğinde o beni malına ortak etti. Allah başkasının değil, sadece onun çocuğuyla beni rızıklandırmıştır.”[10] dediği Hatice validemiz, adı geçen boykotun kaldırılmasından 6 ay sonra, hicretten 3 sene evvel ve Ebu Talib’in vefatından 3 gün sonra, nübüvve­tin 10. yılı Ramazan ayında 65 yaşında ölmüş ve Hacûn’a defnedilmiştir. Elde ettiği onca hayrın yanı sıra Allah (Azze ve Celle), Ra­sûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ın temiz soyunun, Hatice validemizin kızı Fatıma (Radıyallahu Anha) nın çocuklarıyla devam etmesini bir nimet olarak ona bahşet­miştir. Yani Havva validemiz insanlığın annesi olduğu gibi, Hatice validemiz de Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ın neslinin annesidir.
Allah ondan ve temiz neslinden razı olsun.



2. Sevde binti Zem’a (Radıyallahu Anha)
Mü’minlerin Annesi Sevde (Radıyallahu Anha) Kureyşli ve Âmiriyelidir. Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ın, Ha­tice’nin vefatından bir ay sonra Şevval ayında nikahladığı ilk hanımıdır ve Sevde (Radıyallahu Anha), Allah Rasûlü (Sal­lallahu Aleyhi ve Sellem) ile birlikte, Aişe (Radıyallahu Anha) ile zifafa girinceye kadar üç yıl veya biraz daha fazla bir süre tek kadın olarak yaşamıştır.
Kendisi yüce soylu ve iri yapılı bir hanımefendi idi. İlk kez Süheyl bin Amr’ın kardeşi Sekran (Radıyallahu Anh) ile evlen­mişti. Her ikisi de ilk Müslüman olanlardandı. Mekkeli müş­riklerin zulümleri dayanılmaz hale gelince Habeşistan’a hic­ret ettiler. Orada Sekran (Radıyallahu Anh) ın hastalan­ması üzerine Mekke’ye geri döndüler. Bu hastalık netice­sin­de kocasının vefatıyla dul kalan Sevde (Radıyallahu Anha) ile Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) evlendi. Rasû­lullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bu dönemde kendisi­­nin nübüvvet görevini ilk anlayıp doğrulayan, kalbine huzur ve sükûnet ver­mekten kaçınmayan, yaşadığı sürece onu zevce sevgisi ve anne şefkatiyle kuşatan çok sevdiği eşi Hatice (Radıyallahu Anha) nin vefatı sebebiyle sıkıntıdaydı. Yaşları küçük olması sebebiyle çocuklarına hem analık hem babalık yapmak durumundaydı. Ayrıca kendisini sürekli himaye eden amcası Ebu Talib’in vefatı da bu dönemde meydana gelmiş ve bu sebeple müşrikler zulümlerini arttırmış­lardı. Bu ve benzeri sebeplerle ortaya çıkan du­rumda Sevde (Radıyal­lahu Anha) ye düşen görev önemli olduğu kadar ağırdı da. Çünkü o da, bir kadın için oldukça sıkıntılı bazı aşamalardan geçmiş ve yıpranmıştı. Şöyle ki; memleketini terk ederek halkını, dilini, dinini, örf ve âdetle­rini bilmedikleri bir beldeye hicret etmek zorunda kalmış, bir süre sonra orada kurdukları düzeni terk ederek Mekke’ye zorunlu dönüş yapmış ve kısa süre sonra da hayatının önemli bir parçasını teşkil eden eşini kaybetmiş ve dul kal­mıştı. Bu dönemde kendisine gelen evlenme teklifi, her iki taraf için de sıkıntılarını azaltmak ve ihtiyaçlarını gidermek için bir fırsat olmuştu. Vel-hasıl öyle de oldu, birbirlerine des­tek oldular, acılarını unuttular.
Sevde (Radıyallahu Anha) hiçbir zaman Hatice validemi­zin yerini tutma iddiasında değildi. O, Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) nin evine gönlü alınmak ve aynı zamanda amca­oğlu olan kocası Sekran (Radıyallahu Anh) ın ölümü dolayı­sıy­la taziye edilmek için girmişti. Ama bu ona dokunmadı. Sevgili eşinin onu bu mevkiye yükseltmesi, dul ve yaşlı bir ka­­dın iken ‘Mü’minlerin Annesi’ yapması yeter de artardı bile. Rasûlullah’ın evinde bir yerinin olmasına, onun kızlarına ana­lık yapıp eşinin zaten ağır olan yükünü birazcık olsun hafifle­te­­bilmesine dünden razıydı.
Sevde (Radıyallahu Anha) çok ibadet eden, zâhide ve tak­vâlı bir kadındı. Aişe (Radıyallahu Anha) onun hakkında şöy­le demiştir: “Sevde binti Zem’a kadar bedenine sahip ol­mak istediğim başka bir kadın yoktur. Ancak kendisinde hiddet bulunan bir kadındı.”[11]
Sevde binti Zem’a (Radıyallahu Anha) yaşlandığında Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) nin, diğer eşlerine göster­diği ilgi ve sevgiyi ona gösterememe korkusu sebebiyle kendi­sini boşamak istediğini anlayınca kendi nöbetini Aişe (Radıyal­lahu Anha) ye tahsis etmiş ve: “Ya Rasûlallah! Ben senden hakkım olan nöbet günümü Aişe’ye hibe ettim (beni boşama ve nikahında tut. Vallahi benim bir kocaya ihtiyacım ve hırsım yok. Ancak kıyamet gününde Allah’ın beni senin hanımın olarak diriltmesini istiyorum.)” demişti. Bunun üze­rine: (Eğer bir kadın kocasının geçimsizliğinden yahut kendisinden yüz çevirmesinden endişe ederse aralarında sulh yapmalarında onlara günah yoktur. Sulh daha hayırlı­dır.)[12] mealindeki ayet indirildi.[13]
Sevde (Radıyallahu Anha), Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ile beraber Veda Haccı’nda bulundu. Kendisi iri ya­­pılı, ağır hareket eden bir kadın olduğu için bayram günü sabahı insanların izdihamından önce kendisinin Müzdeli­fe’­den Mina’ya gitmesi için izin istedi ve Nebi (Sallallahu Aley­­hi ve Sellem) de ona izin verdi. Böylece bu durum zayıf kimselerin Mina’ya erken dönmelerine ruhsat oldu.[14] Sevde (Radıyallahu Anha) bu haccından sonra da, Rasûlullah (Sal­lal­la­hu Aleyhi ve Sellem) ın: “Artık bu, hasırla­rın ortaya çıkışı­nın sonudur.” [15] sözünü, ihtiyaç olmadıkça evinden dışarı çık­­maması gerektiği şeklinde değerlendirdi ve ortağı Zeynep binti Cahş (Radıyallahu Anha) ile birlikte hareket ederek bir daha haccetmedi.
Sevde (Radıyallahu Anha) 5 hadis rivayet etmiştir.[16] Kendisinden de İbni Abbas ve Yahya bin Abdullah el-Ensarî hadis rivayet etmiştir. İbnu’l-Cevzî’nin bildirdiğine göre hicrî 54 senesinde, İbni Ebi Hayseme’ye göre de Ömer (Radıyal­lahu Anh) in hilafetinin son dönemlerinde vefat etmiştir.
Sevgili annelerimizden Sevde binti Zem’a (Radıyallahu Anha) Allah’a olan samimi kulluğunun ve İslâm’a olan bağlılığının karşılığını, ömrünün yaşlı günlerinde, dünyada iken Ra­sûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ın nikahı altına gire­rek ve ‘Mü’minlerin Annesi’ sıfatını alarak mükafatlandırı­lan şerefli bir İslâm kadınıdır.
Allah ona rahmet etsin ve onu ahiret hayatında da mükafatlandırsın.


3. Aişe binti Ebi Bekir es-Sıddîk (Radıyallahu Anha)

Annesi Ümmü Rûman binti Amir’dir. Rasûlullah (Sallal­lahu Aleyhi ve Sellem) ın temiz eşlerinden birisidir. Hicretten 3 sene kadar önce 6 yaşında iken Rasûlü Ekrem’le nikahlandı. Mekke’li müşrikler, bugünkülerin hilafına böyle bir evliliğe karşı çıkmamış ve hiçbir laf etmemişlerdir. Çünkü bu onların geleneklerine uygundu. Bu tip evlilikler halen Afrika’nın birçok yerinde olduğu gibi Doğu Asya’da, hatta İspan­ya ve Por­tekiz gibi Avrupa ülkelerinde normal karşılan­maktadır. Hicretten hemen sonra da kendisi 9 yaşında iken bulûğa erince zifaf gerçekleşti. Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ile 10 yıl beraber yaşadı.
Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Aişe validemizi çok severdi: Amr bin As kendisine: “Ya Rasûlallah! İnsanların hangisi sana daha sevgilidir?” diye sorunca Rasûlullah (Sal­lallahu Aleyhi ve Sellem): “Aişe’dir.”demişti.[17] Bir başka hadiste İmran kızı Meryem ve Firavun’un hanımı Asiye’nin ke­mala erdiğini haber verdikten sonra Aişe’nin faziletine de değinmiş ve: “Kadınlara karşı Aişe’nin fazileti, tirit[18] yemeğinin diğer yemeklere karşı fazileti (üstünlüğü) gibidir.” buyurmuştur.[19] Sahâbîler, Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ye takdim edecekleri hediyeleri Aişe validemize olan muhab­be­tini bildikleri için onun nöbeti gününde getirmeyi tercih ederlerdi ki bununla Rasûlullah’ın memnuniyetini talep ediyorlardı.[20] Bu durumdan şikayetlenen diğer validelerimiz önce Ra­sûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ın kızı Fatıma (Radı­yal­lahu Anha) yı babasına, kendileri hakkında şefaatçi olarak gönderdiler. Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): “Ey kız­cağızım! Benim sevdiğimi sen sevmez misin? Öyle ise Aişe’yi sev!” diye mukabelede bulunmuş ve Fatıma bu işten vazgeçmişti. Mütakiben Ümmü Seleme (Radıyallahu Anha) bu durumu Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) a söylemiş, ilk iki seferde bundan yüz çevirip susan Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) üçüncüsünde: “Ya Ümme Se­leme! Aişe hakkında beni üzme! Gerçek şu ki Aişe’den başka sizden hiç kimsenin yanında olduğum halde bana vahiy inmedi.” demiştir.[21] Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) vefatı ile neticelenen hastalığının ilk 5 gününde mu’tadı üzere hanımla­rının nöbetlerine riayet etmiş, hastalığı şiddetlenince Aişe’nin yanında kalmak istediğine işaret ederek Aişe’nin nöbetinin gecikmesinden dolayı: “Bugün kimin nöbetinde­yim? Yarın kimin nöbetinde olacağım?” der, Aişe’nin nöbeti gelince bu­nu demez, sükût ederdi.[22] Cebrail (Aleyhi’s-Selam) nikahtan evvel Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ye, üç gece rüyasında ipekli beyaz bir kumaş parçasında Aişe’nin resmini getirip: “Bu, senin dünyada ve ahirette hanımındır.” demişti.[23] Ra­sûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) onun hücresinde ve başı onun kucağında olduğu halde vefat et­miş, onun hücresine defnedilmiştir.[24] Aişe validemiz iffetli, pak ve pakize bir hanımdı. Kendisine büyük bir iftira atıl­mış,[25] Allah (Azze ve Celle) Müslümanların dilinde ve mihrapla­rında kıyamete kadar tilavet olunacak bir vahiy ile ona isnat edilenin iftira olduğunu beyan etmiştir.[26] Cebrail (Aleyhi’s-Selam) Nebimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) aracılı­ğıyla ona selam vermiş, o da: “Ve Aleyhi’s-Selam Ve Rahmetullah Ve Bere­ka­tuh” diyerek mukabelede bulunmuş­tur.[27] Bir sefer esnasında Aişe (Radıyallahu Anha) nin gerdan­lığı kayboldu. Bazı sahâbîler onu aramaya yollandılar. Bulundukları bölgede su olmadığı için namazı abdestsiz ola­rak kıldılar ve bu durumu dönüşte Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) a arz ettiler. Bu vak’a üzerine teyemmüm ayeti[28] nazil oldu. Bu sebeple gerdanlığı aramaya gidenlerden Usayd bin Hudayr (Radıyal­lahu Anh) Aişe validemize hitaben: “Allah seni hayırla mükafatlandırsın. Vallahi senin başına hiçbir iş gelmez ki, Allah onda senin için de, Müslümanlar için de bir hayır bulundurmasın.” dedi.[29]
Aişe validemizin en belirgin özelliklerinden birisi de çok kıs­kanç oluşu ve bu özelliğini hep diri tutmasıydı: Nebi (Sal­lallahu Aleyhi ve Sellem) bir gece Aişe (Radıyallahu Anha) nin hücresindeyken dışarı çıktı. Bunu farkeden validemiz kıs­kançlık duydu. Sevgili eşi biraz sonra dönünce onun kıskan­makta olduğunu hissetti ve: “Neyin var ya Aişe? Kıskandın mı?” diye sordu. Aişe (Radıyallahu Anha) de: “Bana ne ol­muş ki? Benim gibisi senin gibisini kıskanmaz mı?”[30] diye karşılık vererek bunu ikrar etmiştir. Bazen kızdırıcı ve huzursuz­luk verici gibi görünen onun bu kıskançlığı, yeryü­zünde bir eşi daha olmayan erkeğine karşı duyduğu derin sevgisinin görüntüsünden, Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) a olan bağlılığının delilinden ve onu kendisine bağlama çabasından başka bir şey değildir. Bu da normaldir çünkü, onun eşini kendileriyle paylaştığı 8 ortağı vardı. Malum­dur ki, bu kıskançlık fıtrat gereği bütün hanımlarda vardır. Aişe validemizde diğerlerinden daha fazla olma sebebi de herhalde onun, Rasûlullah ile bâkire olarak evlenen tek hanım olmasıdır. Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) di­ğer hanımlarının ya ikinci ya da üçüncü eşleriydi, ancak Aişe’nin hayatına girmiş ilk ve tek erkekti. Değerlendirme yapılırken bunun göz­ardı edilmemesi gerektiği gibi ondaki bu kıskançlığın yok kabul edilmemesi de gerekir. Bu sebeple, Aişe gibi ümmetin en üstün simalarından birinin, Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) gibi yeryüzüne bir benzeri gelmemiş erkeğini kıskanmaması mümkün mü? İşte, fıtrî olan bu kıskançlık neticesinde Rasûlullah’ın hanım­ları iki guruba ayrılmışlardı: Bir fırkada Aişe’nin liderliğinde Hafsa, Safiyye ve Sevde, diğer fırkada da Ümmü Seleme’nin liderliğinde Rasûllullah’ın diğer eşleri bulunuyordu.[31] Allah hepsinden razı olsun.
Rasûlullah’ın hanımları arasında onun kadar bilgili bir ha­nım daha yoktur. Bu hususta İmam Zührî: “Aişe’nin ilmi, Rasûlullah’ın diğer hanımlarının ilminden daha üstün ge­lir.”[32] demiştir. Bunun birkaç sebebi vardır:
1. Vahyin Medine’deki nüzûlü zamanlarında hemen hemen sürekli sevgili eşinin yanında bulunması. Biliyoruz ki şerî hükümlerin birçoğu Medine’de inmişti.
2. Arap edebiyatına, cahiliye devrini yaşamış Arap şairlerinin şiirlerinin çoğuna, Arapların tarihî durumlarına ve geçir­dikleri tehlike ve kazandıkları zaferlere vâkıf olması.
3. En mümtaz özelliği ise keskin zekası, ince anlayışlılığı, liderliğe uygun yapısı ve bunlar neticesinde olarak da ilmî kudretinin üstünlüğüdür.
Bu özelliklerinin ürünü olarak Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) tan çok hadis ezberledi ve onları fıkhetti. Kendisinden 74 tanesi Buhârî ve Müslim’de ittifaken olmak üzere 2210 hadis rivayet edilmiştir.[33] Bu hadislerin çoğu­nun Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ın ev haline ve diğer sahâbîlerin kendisinin yanında olmadığı anlara taalluk ettiği düşünülürse Aişe validemizin dine olan katkısının bü­yüklüğü anlaşılır. Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ın vefatından sonra sahâbîlerin müşkül meseleleri kendisine arz edilirdi. Bu hususta Ebu Musa (Radıyallahu Anh) şöyle demektedir: “Biz Nebi’nin ashâbı hangi hadiste müşkül kal­mış ve Aişe’ye sormuşsak behemehal onda o hadise dair bir malumat bulmuşuzdur.”[34] Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ın irtihalini müteakip yarım asır yaşadığı ve bir fetva mercii durumunda olduğu için şerî hükümlerin dörtte birinin ondan alındığı söylenmiştir. Atâ bin Ebi Rabah: “Aişe kuvvetli bir fıkıhçı, üstün bir alim, Müslümanlar hakkında rey ve içtihadında en güzel isabet eden bir simadır.” der. Urve de: “He­lalharam, fıkıh, tıp, şiir ve eyyam-ı Arap (Arap tarihi) konularında Aişe’den daha bilgili bir kimse görmedim.”[35] demiştir. Aişe (Radıyallahu Anha) validemizin ilminden isti­fade edenlerin sayısı 211 civarındadır ki bunların içinde İbni Abbas (Ra­dıyallahu Anhuma) ın da olduğu sahâbeden bir cemaat, ta­biînden Mesruk, Said bin Müseyyeb, Urve, Kasım, Şa’bi, Atâ bin Ebi Rabah, İbni Ebi Müleyke, Mücahid, İkrime, İbni Ömer’in âzâtlısı Nâfi ve başka birçok kimse vardır. İmam Züh­rî: “Aişe (Radıyallahu Anha) insanların en alimi idi. Bü­yük sahâbîler bile ona ilmî konularda başvururlardı.”[36] demek­tedir.
Aişe (Radıyallahu Anha) çok ibadet eder, yetim çocukları büyütür, okutur ve sonra da evlendirirdi. Çokça sadaka ver­meyi severdi. Eline geçeni biriktirir, bunları muhtaç ve yoksul­lara paylaştırırdı. Hişam bin Urve, Aişe (Radıyallahu Anha) nin yetmiş bin dirhemi birden tasadduk edip kendisine bir şey bırakmadığını anlatmıştır.[37] Halkın yardımına koşmayı, dertlilerin dertlerine derman olmayı ve insanlara faydalı olmayı büyük faziletlerden sayardı. Cemel Vak’ası’ ndaki hatası ise büyüktü. Bu olay hakkında şöyle demiştir: “Aslında benim yerimin, insanlar arasında bir perde (arabulucu) olması kastedilmişti. İnsanlar arasında bir savaş çıkacağını hesap edemedim. Bunu bilseydim o yerde asla durmazdım.”[38] Bu sebeple çok acı çekti ve olayın kahramanı olmaktan dolayı çok pişmanlık duydu. Hatta ‘(Ey Ne bi’nin hanımları!) Evlerinizde oturun...’[39] ayetini okuduğunda baş örtüsü ıslanıncaya kadar ağlardı.[40] Bu hatasını telâfi etmek maksadıyla çokça hayır yapmaya özen göstermiştir.
Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ın bâkire olarak evlendiği tek ve en sevgili eşi, Mü’minlerin Annesi Aişe (Ra­dıyallahu Anha) hicretin 57. veya 58. yılında Muaviye’nin hi­la­feti döneminde, Ramazan ayının 17. gecesi 65 yaşı civa­rında iken Medine’de vefat etmiş, cenaze namazını Ebu Hu­reyre (Radıyallahu Anh) kıldırmış ve Cennetü’l-Bâki kabris­tanına defnedilmiştir.
Allah ondan razı olsun.



4. Hafsa binti Ömer bin el-Hattab (Radıyallahu Anha)


Mü'minlerin Emîri Ömer (Radıyallahu Anh) in kızı olan Hafsa (Radıyallahu Anha) Abdullah bin Ömer’in ana baba bir kardeşi olup ondan 5-6 yaş büyük olması sebebiyle ablasıydı. Hafsa’nın doğumunun nübüvetten yaklaşık 5 yıl önce olduğu rivayet edilmiştir. Önce, Müslüman olup Habeşistan’a, ora­dan da Medine’ye hicret eden Huneys bin Huzafe es-Seh­mî ile evlenmiş ve kocasıyla beraber her iki hicrette de bulunmuştu. Huneys (Radıyallahu Anh) in Bedir’de aldığı bir yara neticesinde vefat etmesiyle 18 yaşında iken dul kaldı. Hic­retten yaklaşık 30 ay kadar sonra da Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) tarafından nikahlanarak bir kadın için olabilecek en büyük şerefe, Allah’ın en sevgili kulunun hanımı ve ‘Mü’minlerin Annesi’ olma şerefine erdi.
Bu evlilik olayı şöyle olmuştu: Hafsa (Radıyallahu Anha) dul kalınca babası Ömer (Radıyallahu Anh) arkadaşı Os­man’a Hafsa’yı teklif etti. Osman (Radıyallahu Anh) düşün­mek için zaman istedi ve birkaç gün sonra ihtiyacı olmadı­ğı­nı belirterek reddetti. Bunun üzerine Ömer (Radıyallahu Anh), Hafsa’yı diğer arkadaşı Ebu Bekir (Radıyallahu Anh) e teklif etti. Ebu Bekir bu teklife susarak bir şey söylemedi. Ömer (Ra­dıyallahu Anh) bu sükûtundan dolayı, ona Os­man’dan da­­ha çok gücenmişti. Birkaç gün sonra Rasûlullah (Sal­lal­lahu Aleyhi ve Sellem) Hafsa’ya talip oldu, Ömer (Radı­yal­la­hu Anh) de kızını ona nikahladı. Bu nikahtan he­men sonra Ebu Bekir (Radıyallahu Anh) Ömer ile karşılaştı­ğında şunları söyledi: “Sanıyorum ki Hafsa’yı bana teklif ettiğinde sana ce­vap vermediğim için bana darıldın. Teklifini kabul etmeme mâ­ni olan tek şey, Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ın Hafsa’yı zikretmesini bilmemdi ve ben Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ın sırrını açıklayacak değildim. Şayet Rasû­lul­lah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Hafsa ile evlenmekten vaz­­geçseydi, ben teklifini kabul eder ve onunla evlenirdim.”[41] Bu hadiste birçok hüküm ve hik­met bulunmaktadır. Bunlardan birisi sırrı gizlemenin fazile­tine dairdir. Ebu Bekir (Radıyallahu Anh) Rasûlullah (Sal­lallahu Aleyhi ve Sellem) ın kendisine verdiği bir sırrı, arkadaşının kendisini kınamasını bile göze alarak açıklamamış ancak, o sır olmaktan çıkınca du­rumu izah edip özür beyan ederek arkadaşının gönlünü almıştır.
Hadisten çıkarılan diğer ve belki de en önemli hüküm de, kişinin kızını evlenmesi için hayırlı gördüğü salih insanlara teklif etmesinin caizliğidir.[42]
Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Hafsa (Radıyallahu Anha) yı bir talakla boşamış, akabinde Cebrail (Aleyhi’s-Se­lam) in kendisine gelerek: “Hafsa’ya dön! Zira o çok oruç tutar, çok namaz kılar. Ve o muhakkak cennette de senin hanımındır.” demesi üzerine hanımına geri dönmüştür.[43]
Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ın irtihalinden sonra kurrâ sahâbîlerin şehit olmaları sebebiyle Kur’an’ın muhafazası gayesiyle Ömer (Radıyallahu Anh) in teklifiyle Ebu Bekir (Radıyallahu Anh) tarafından Zeyd bin Sabit (Ra­dıyallahu Anh) e toplatılıp cem edilerek tek bir mushaf haline getirilen Kur’ an’ı Kerim’i muhafaza görevi Hafsa (Ra­dı­yallahu Anha) ya verilmişti. Osman (Radıyallahu Anh) döneminde İslâm’ın birçok beldeye yayılması neticesinde kıraat hususunda hata derecesinde ihtilaflar ortaya çıkınca Osman (Radıyallahu Anh) Kur’ an’ın bir nüshasının çıkartıl­ması için Zeyd bin Sabit, Abdullah bin Zübeyr, Said bin As ve Abdullah bin Haris bin Hişam’dan oluşan heyeti görevlen­dirdi. Bu arada Hafsa’ dan da ondaki nüshayı _geri iade et­mek üzere_istedi. Neticede mushaflar halinde ortaya koyma işi bitti ve Osman (Radıyallahu Anh) her beldeye bir mushaf göndererek bunun dışında kalan her sahife ve mushafın yakılmasını emretti.
Mü’minlerin Annesi Hafsa (Radıyallahu Anha) dan 60 hadis rivayet edilmiştir.[44] Kendisinden de kardeşi İbni Ömer, Harise bin Vehb, Şüteyr bin Şekel, Muttalip bin Ebi Vedea, Abdullah bin Safvan el-Cühmî ve bir gurup Müslü­man hadis rivayet etmiştir.
Hafsa (Radıyallahu Anha) Cemel Vak’ası esnasında Aişe va­lidemizin tarafında olmayı isteyerek Basra’ya gitmeye niyet ettiyse de kardeşi İbni Ömer’in müdahalesiyle Medine’ de kalmıştır.
Mü’minlerin Annesi ve yeryüzündeki tek mushaf halinde bulunan Allah’ın Kelamı’nın muhafızı olan Hafsa binti Ömer (Radıyallahu Anha) Afrika’nın fethedildiği hicrî 41 yılında ve­fat etmiş ve Cennetü’l-Bâki’deki ortaklarının yanına defnedil­miştir.
Allah ondan razı olsun.


5. Zeynep binti Huzeyme (Radıyallahu Anha)

Babası Huzeyme bin Haris el-Hilalî’dir. Kocasıyla beraber ilk Müslüman olanlardan idi. Müşriklerin işkencelerine ma­ruz kalıp Medine’ye hicret ettiler. Kocası, tercih edilen gö­rüşe göre Tufeyl bin Haris bin Abdülmuttalip’tir. Tufeyl (Ra­dı­­yallahu Anh), bir rivayete göre Bedir savaşında, diğer bir ri­vayete göre de Uhud savaşında şehit olunca Nebi (Sal­lallahu Aleyhi ve Sellem) ona evlenme teklifini iletti ve evlendiler. Bu olay Hafsa (Radıyallahu Anha) nın Rasûlullah (Sal­lallahu Aley­­hi ve Sellem) ın evine gelişinden kısa bir süre sonra hicretin otuz birinci ayında vukû buldu.
Zeynep (Radıyallahu Anha), Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ın evinde çok az kalmıştı. Bu sebeple siyer yazar­ları ve tarihçiler onun hakkında doyurucu ve kesinlik taşıyan bilgiler verememekte, verdikleri bilgilerin birçoğu ihtilaflarla nakledilmektedir: Babası cihetinden soy bilgileri ittifakla nakle­dilmekte ancak, annesi cihetinden soy bilgilerinde, nasıl dul kaldığı, kocasının akıbeti ve eş olarak geldiği bu şerefli ev­de ne kadar kaldığı hususlarında ihtilaflar vardır.
Zeynep validemiz hakkındaki tüm bu ihtilaflı bilgilerle bera­ber ittifakla gelen bir bilgi vardır ki, o da merhametli ve yuf­ka yürekli olduğundan fakirlerle ilgilenmesi, onlara iyilik ve ikramda bulunmasıdır. Bu sebeple ‘Ümmü’l-Mesâkîn (Yok­sulların Annesi)’ diye isimlendirilmişti.[45] Yoksullara yemek yedirir ve sadaka verirdi. Onun hücresi Hafsa’nınkine bi­tişikti. Ne var ki Zeynep (Radıyallahu Anha) bu hücrede an­cak birkaç ay kalabildi. Hicretten otuz dokuz ay sonra Re­bi­ulahir ayının sonunda otuz yaşındayken vefat etti. Ce­naze na­mazını Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) kıldırdı ve onu Bâki mezarlığına defnetti. Böylece o, Rasûlullah hayatta iken Medine’de vefat eden ve Cennetü’l-Bâki mezarlı­ğına def­nedilen ilk validemiz olmuştur.
Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ın eşlerinden Mey­mûne (Radıyallahu Anha) nin anne bir kız kardeşi olan Zeynep validemizin Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) nin evindeki hanımlık hayatı kısa sürmüştür ancak ortaklarıyla uğ­raşmaktan el çekip yoksulların dertleriyle dertlenerek Ra­sûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) a eş ve mü’minlere an­ne olma şerefini elde etmesi onun için yeterlidir.
Allah ondan razı olsun.


6. Ümmü Seleme
(Radıyallahu Anha)

Adı Hind binti Ebi Ümeyyetü’l-Mahzûmiyye’dir. Allah’ın kı­lıcı Halid bin Velid (Radıyallahu Anh) in amcakızıdır. Kadınla­rın en güzellerinden ve en soylularından olduğu ka­dar hicaplı ve pak bir hanımefendiydi. Babası ise Zâdu’r-Rakb (Yol azığı) lakaplı Sehl bin Mugîre’dir ki, Kureyş’in sayılı cömertlerindendir. Yolculuğa çıkarken yol arkadaşları için de fazlasıyla azık bulundurduğu için bu lakapla anılmaktaydı. İlk kocası, amcaoğlu ve Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ın süt kar­deşi olan[46] Ebu Seleme Abdullah bin Abdilesed el-Mah­zumî (Radıyallahu Anh) dir ki, Ebu Leheb’in ca­riyesi Süveybe hem Rasûlullah’ı, hem de Ebu Seleme’yi emzirmişti.
Ümmü Seleme (Radıyallahu Anha) kocası ile beraber Habeşistan’a hicret eden ilk Müslümanlardandır. Ömer bin el-Hattab (Radıyallahu Anh) ın Müslüman oluşuyla Mekke’ deki Müslümanların dinlerini izhar etmeye ve Kâ’be’de açık­tan ibadet etmeye başladıklarını öğrenince Mekke’ye geri dön­düler. Ancak dönüşte müşriklerin düşmanlıklarını iyice artırmaları neticesinde Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sel­lem) ın izniyle, dinlerini kurtarabilmek için mallarını ve yurtlarını bir kere daha terk ederek ikinci kez Habeşistan’a hicret edip huzur ve güvene kavuştular. Bir müddet sonra Me­dine’deki Evs ve Hazrec kabilelerinin Akabe’de, kendi eş ve çocuklarını korudukları gibi Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) yi koruyacaklarına dair yaptıkları biatı haber aldılar ve bir kısım Muhacir ile Ebu Seleme ve ailesi Mekke’ye tekrar döndüler. Ne yazık ki bu dönüşlerinde de aradıklarını bulamadılar. Çünkü müşriklerin baskı ve zulümleri had safhaya çıkmıştı. Müslümanlar için yeni bir hicret arayışından başka çı­kar yol olmadığı anlaşılınca Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) den izin istediler. Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bu sefer beklenenin aksine hicret yurdu olarak Habe­şistan’ı değil kom­şu belde Medine’yi gösterdi. Ebu Seleme (Radıyallahu Anh) hanımı tarafının engellemeleri sebebiyle eşi ve oğlu Se­leme’yi Mekke’ye bırakarak Me­dine’ye yalnız başına gitti ve oraya giden ilk muhacir oldu. Bir yıla yakın bir süre sonra da kavminin insafa gelmesiyle rahatlayan Ümmü Seleme (Radı­yal­lahu Anha), deveye binip oğlunu da yanına alarak Medine’ye doğru yola çıktı. Yolda kendisine rastlayıp durumunu öğ­renen Osman bin Talha’nın nezaretinde Kuba’ya kadar gel­di ve o da eşi gibi muhacire olarak Mekke’den Medine’ye gelen ilk deve yol­cusu oldu.[47] Onun ardından guruplar halinde diğer muhacir­ler geldi ve sonunda da Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) nin hicreti gerçekleşti. Burada Bedir ve Uhud gazvele­rine katılan Ebu Seleme (Radıyallahu Anh) Uhud’da aldığı bir yaranın daha sonra tekrar açılmasıyla vefat etti. Eşinin vefatı üzerine Ümmü Seleme (Radıyallahu An­ha) Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) nin tavsiyesine uyarak ﴿إِناَّ ِللهِ وَ إِناَّ إِلَيهِ رَاجِعُونَ﴾ (Muhakkak ki biz Allah’ınız ve O’ na dönücüle­riz.)[48] ayetini okudu ve ( اللَّهُمَّ أُجُرْنِي فِي مُصِيبَتِي وَ أَخْلِفْ لِي خَيْرًا مِنْها ) (Al­lah’ım! Musibetimde beni ecirlendir ve bana bundan daha hayırlısını ver.) diye dua etti. Bir müddet sonra Allahu Teâlâ, duasına icabeten ona Rasûlullah (Sallallahu Aley­hi ve Sellem) ı eş olarak ihsan etti.[49] Bu olay hicretin 4. yılı Şevval ayında vukû buldu ve bu evlilik Rasûlullah (Sal­lallahu Aleyhi ve Sellem) ın vefatına kadar yedi yıl civarında sürdü.
Ümmü Seleme (Radıyallahu Anha): “Erkekler savaşıyor da kadınlar savaşmıyor. Hem biz mirastan da yarım hisse alı­yoruz.” dediğinde Allahu Teâlâ:) Allah’ın sizi birbirinizden üs­tün kıldığı şeyleri temenni etmeyin. Erkeklerin de kazan­dık­la­rın­dan nasipleri vardır, kadınların da kazandıkla­rından nasipleri vardır. Allah’tan lütfunu iste­yin([50]ayetini indirdi.[51]
Yine Ümmü Seleme (Radıyallahu Anha): “Ya Rasûlallah! Hicret hususunda Allah’ın kadınlardan bahsettiğini duymuyorum.” deyince Allah (Azze ve Celle): )Erkek olsun, kadın olsun çalışan hiç kimsenin yaptığını zayi etmem. Bazı­nız bazınız­dansınız. Onlar ki; hicret ettiler, yurtlarından çıkarıldılar, be­­nim yolumda eziyete uğradılar, çarpıştılar ve öldürüldüler. An­dolsun, ben de onların kötülüklerini örteceğim ve onları alt­larından ırmaklar akan cennetlere koyacağım. Bu mükafat Al­lah katından­dır. Sevabın güzeli Allah katındadır. ([52] ayeti-ni indirdi.[53]
Ümmü Seleme (Radıyallahu Anha) hicretin 6. yılında umre yapmak için Mekke’ye hareket eden Müslümanlarla beraber Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ın yanında bulunuyordu. Bu seferde müşrik Kureyşliler, onların Mekke’ye girmelerine izin vermediler ve sonunda Hudeybiye anlaş­ması yapıldı. Bu olayda Ümmü Seleme’nin İslam tarihi açısından çok önemli bir rolü olmuştur: Hudeybiye anlaşmasının şartları sahâbeye ağır gelmişti. Görünüşe göre bu bir zafer değil, müşriklere boyun eğiş idi. Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) anlaşmanın yazım ve imzasını bitirdi­ğinde sahâbesine: “Haydi artık kalkın, kurbanlarınızı kesip başlarınızı tıraş edin.” buyurdu. Sahâbeden bir kişi bile kalk­madı. Hatta Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bu emrini üç kere tekrarladı. Buna rağmen kimse kalkmayınca Rasûlullah üzgün ve kızgın olarak zevcesi Ümmü Seleme (Radıyallahu Anha) nin yanına girdi ve sahâbîlerinden gör­düğü kayıtsızlığı ona anlattı. Ümmü Seleme: “Ey Allah’ın Nebisi! Sen bu emri yerine getirmek istiyorsan şimdi dışarı çık, kimseyle bir kelime konuşmadan kurbanlığını kes ve berberini çağırarak ba­şını tıraş ettir.” dedi. Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) onun görüşüne uyarak çadırın­dan çıktı, kurbanını kesti ve tı­raş oldu. Sahâbîler de onu bu halde görünce hemen kalkarak kurbanlarını kesmeye ve tıraş olmaya başladılar.[54] Müslümanlar bir an hislerine mağ­lup olmuş ve Nebilerinin sözünü dinlememişler ancak gerçeği çabuk görerek hatalarından dönmüş ve Allah’a tevbe etmişlerdir. Nitekim Ömer (Radı­yal­lahu Anh) o olaylar esna­sındaki tepkisinden dolayı kefaret olarak birçok iyilikler yaptığını haber vermektedir.[55] Aslında Hu­deybiye’de yapı­lan bu anlaşma, Allah ve Rasûlü’nün haber verdiği gibi ön­ceki fetihlerin hepsinden daha büyük bir fe­tihtir.[56] Çünkü Hudeybiye’den sonra, Allah’ın dinine, daha önce girenler­den çok daha fazlası girmiştir.
Ümmü Seleme (Radıyallahu Anha) Hayber Seferi’nde, Mekke’nin fethinde, Tâif Muhasarası’nda, Hevâzin ve Sâkif ga­zalarında Rasûlü Ekrem (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) in ya­nındaydı. Hicretin 10. yılında da onunla beraber Veda Hac­cı’nda bulundu.
Kadın sahâbîlerin fâkihlerinden olan Ümmü Seleme (Ra­dıyallahu Anha) nin parlak bir zekası ve isabetli görüşleri var­dı. Kendisinden 378 hadis rivayet edilmiş olup[57] bunlardan 13’ünü Buhârî ve Müslim ittifaken, 3’ünü Buhârî ve 13’ünü de Müslim münferiden rivayet etmişlerdir. Ravileri ise, çocukları Ömer ve Zeynep ile Said bin Müseyyeb, Şakik bin Mesleme, Esved bin Yezid, Şa’bi, Ebu Salih Semman, Mü­cahid, Nâfi bin Cübeyr bin Mut’im, kölesi Nâfi, İbni Ömer’in âzâtlısı Nâfi, Atâ bin Ebi Rabah, İbni Ebi Müleyke gibi meşhur şahsiyetlerdir.
Ebu Seleme’den olma Seleme, Ömer, Dürre ve Zeynep isimli dört çocuğu da sahâbe olan Ümmü Seleme (Radı­yal­lahu Anha) en yüksek şereflerden bir kısmını elde etmiş olarak hicrî 62 senesinde doksan yaşındayken Medine’de vefat etmiş ve Cennetü’l-Bâki’ye defnedilmiştir. Rasûlü Ek­rem (Sal­lallahu Aleyhi ve Sellem) in eşlerinden ilk vefat edeni Ha­ti­­ce (Radıyallahu Anha) olduğu gibi son vefat edeni de Üm­mü Seleme (Radıyallahu Anha) dir.[58]
Allah hepsinden razı olsun.



7. Zeynep binti Cahş
(Radıyallahu Anha)

Babası Cahş bin Riâb el-Esedî, annesi ise Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ın halası olan Ümeyye binti Abdulmuttalip’tir. Müstehâze olması sebebiyle istihâze[59] ile ilgili birçok hükmün hakkında nas olarak geldiği Hamne bin­ti Cahş (Radıyallahu Anha) ın kız kardeşidir. İlk muhacirler­dendir. Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) onu âzâtlısı Zeyd bin Harise (Radıyallahu Anh) ile evlendirmişti. Bilindiği gibi Zeyd, Hatice validemizin kölesi iken onu Rasûlullah (Sallal­lahu Aleyhi ve Sellem) a hediye etmişti. Zeyd’in babası Ra­sûlullah’tan oğlunu fidye karşılığı serbest bırakıp kendileriyle göndermesini isteyince Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Zeyd’i âzât etmiş ve dilerse babasıyla gidebile­ceği, dilerse de kendisiyle beraber kalabileceği husu­sunda serbest bırakmıştı. Zeyd (Radıyallahu Anh) Nebi ile kalmayı tercih edip babasına: “Ben bu zâttan öyle şeyler gördüm ki, ondan ayrılmam müm­­kün değildir.” demişti. Bunun üzerine Rasûlü Ekrem (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) onun elini tutarak Ku­reyş­li­ler­den bir topluluğun yanında Zeyd’in miras alıcı ve verici olarak evlatlığı olduğunu ilan etti. Bundan sonra Zeyd (Radıyal­lahu Anh) ‘Zeyd bin Muhammed (Muhammed’in oğlu Zeyd)’ diye çağrılmaya başlamıştı ki, (Onları babalarının adları ile çağırın. Bu, Allah katında daha adildir...)[60] mealindeki ayet indi.[61]
Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ın ısrarıyla ger­çekleşen bu evlilik her iki tarafı da pek mutlu etmedi. Zey­nep (Radıyallahu Anha), kendisi Arapların en üstün kavimlerin­den birinden olması sebebiyle bir âzâtlı ile evliliğini içine sindiremiyor ve kocasına sıkıntı veriyordu. Bundan dolayı Zeyd (Radı­yal­lahu Anh) birkaç kez hanımını Rasûlullah’a şikayet etmiş ve boşanma isteğini bildirmişse de Rasûlulah (Sallal­la­hu Aleyhi ve Sellem) her seferinde: “Allah’tan kork ve hanımını elinde tut.” buyurmuştu.[62] Neti­cede Zeyd, Zeynep’i bo­şa­yınca Allahu Teâlâ şu ayeti indirdi: (Hani Allah’ın nimet verdiği ve senin de kendisine iyilik ettiğin kimseye ‘Eşini yanında tut, Allah’tan kork!’ diyor­dun. Allah’ın açığa vuracağı şe­yi insanlardan çekinerek gizliyordun. Oysa asıl korkmana layık olan Allah’tır. Zeyd, o kadından ilişiğini kesince biz onu sana nikahladık ki, evlatlıkları karılarıyla ilişkilerini kestiklerinde (onlarla evlilik hususunda) mü’minlere bir güçlük olmasın. Al­lah’ın emri (böylece) yerine getirilmiştir.[63])[64] Bu ayette geçen Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) nin gizlediği şey, Allah’ın kendisine, Zeynep (Radıyallahu Anha) i nikahlaya­cağını haber vermesidir. Gizleme sebebi ise, insanların: ‘Oğlunun ha­nımıyla evlendi.’ demeleri endişesidir. Allahu Teâlâ bu olayla, evlat ile evlatlığın aynı konumda olamayaca­ğını en beliğ bir şekilde ifade etmiş ve evlatlığın boşadığı hanımla evliliğe ruhsat vermiştir. Aişe (Radıyallahu Anha) bu ayet hakkında şöyle söylerdi: “Eğer Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Allah’ın Kitabı’ndan bir şey gizleseydi bu ayeti gizlerdi.”[65] Bu ayetin inişini müteakiben Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Zeynep’e bir haberci göndere­rek durumdan haberdar etmek istedi. Haberi alan validemi­zin ilk işi Rabbi ile istihâre yapmak olmuştur.[66] Ancak Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Kur’anî hüküm gereği izin al­maya lüzum görmeksizin Zeynep validemizin yanına girmiş­tir.[67] O, Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ye şöyle derdi: “ Ben sana üç şeyle işve ve naz ediyorum ki diğer hanımların­dan hiçbirisi sana bunlarla naz edemez: Bir kere benim dedem ve senin de­den aynıdır. İkinci olarak beni sana Allah nikahladı. Son olarak da (buna) aracı Cibrîl (Aleyhi’s-Selam) dir.”[68]Enes (Radıyallahu Anh) in bildirdiğine göre Zeynep binti Cahş (Radıyallahu Anha), Nebi’nin diğer hanımlarına karşı da övünür ve şöyle derdi: “Sizleri velileriniz evlendirdi. Halbuki beni yedi kat semanın üstünden Allahu Teâlâ evlendirdi.”[69] Nebi’ nin Zeynep ile evliliği hicrî 5. yılın Zilkade ayında gerçekleşmiştir. Yine, davet edilmedikçe Nebi’nin evine girilmemesini, yemek yendikten sonra lafı uzatıp gereksiz yere kalmamayı, hanımlarından bir şey istendi­ğinde perde arkasından istemeyi ve Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ın vefatından sonra hanımla­rıyla evlenmenin yasaklığını içeren ayet [70] de Nebi (Sallallahu Aley­hi ve Sellem) nin Zeynep validemizle zifafa girmesi dönemlerinde indirilmiştir.[71] Böylece bu günden itibaren Ra­sû­lullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ın hanımla­rına da, bütün mü’min kadınlara da şerefi korumanın remzi, azizliğin işareti ve düşüklükten kurtulmanın teminatı olan hicap (tesettür) farz kılındı.
Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) İslâm’a uygun olma­yan veya çirkin olan isimleri değiştirirdi. Nitekim Zeynep validemizin ismi Berre iken onun ismini Zeynep olarak değiştirmiştir.[72]
Zeynep validemiz saliha bir kadındı. Çok oruç tutar, çok namaz kılardı: Birgün Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) mes­­­cide girince mescidin iki sütununa bağlanmış bir ip gördü de: “Bu nedir?” diye sordu. “Bu Zeynep’in ipidir. Na­maz kı­lar, yorulduğunda veya gevşeklik hissettiğinde ona tutunur.” dediler. Bunun üzerine Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sel­lem): “O ipi çözün. Sizden biriniz zinde olduğunda (nafile) namaz kılsın, yorulduğu veya gevşeklik hissettiğinde otur­sun.” buyurdu.[73] Aişe onun hakkında: “Dininde, Allah’a takvâ­­da, doğru sözlülükte, sılai rahimde, çok sadaka ver­mede ve Allah’a yaklaşmaya vesile olan her türlü hayır işle­rinde nefsini alçaltmada Zeynep derecesinde şiddetli bir ka­dın görmedim.”[74] demektedir.
Zeynep (Radıyallahu Anha) cömertlik ve iyilik hususunda da kadınların önderlerindendi: Kendisi el sanatkarıydı, deriyi ta­baklar, diker ve Allah yolunda sadaka olarak verirdi.[75] Bir defasında Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) hanımlarına hitaben: “Sizin bana en çabuk kavuşacak olanınız, eli en uzun olanınızdır.” buyurdu. Aişe (Radıyallahu Anha) dedi ki: “Bunun üzerine biz kadınlar hangimizin eli daha uzun­dur di­ye kollarımızı ölçerdik. (Sevde eli en uzun olanımızdı.) Nebi’nin hanımı Zeynep binti Cahş vefat edinceye kadar böyle yapıp durduk. İşte o zaman Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) nin el uzunluğundan sadaka vermeyi kasdettiğini anladık.”[76] Nitekim Heysemî’nin bildirdiğine göre, Heysem bin Adiyy (Radıyallahu Anh) den Taberânî’nin rivayet ettiği bir hadiste şöyle rivayet edilmiştir: “Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) nin hanımlarından (kendisinden sonra) ilk vefat eden Ömer (Radıyallahu Anh) in halifeliğinde ölen Zeynep binti Cahş (Radıyallahu Anha) tır. En son vefat eden ise hicrî 62 yılında Yezid bin Muaviye’nin döneminde ölen Ümmü Seleme (Ra­dıyallahu Anha) dir.[77]
Zeynep binti Cahş (Radıyallahu Anha), Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ile Veda Haccı’nda bulunmuş ve onun eş­lerine hitaben söylediği: “Artık bu, hasırların ortaya çıkışı­nın sonudur.”[78] sözünden hareketle Sevde (Radıyallahu Anha) ile beraber hareket ederek bir daha haccetmemiştir.
Zeynep validemizden rivayet olunan 11 hadis vardır.[79] Bunlardan 2’sini Buhârî ve Müslim ittifaken rivayet etmişlerdir. Kendisinden de Muhammed bin Abdullah, Ümmü Habibe ve Zeynep binti Ebi Seleme rivayet etmiştir
Allahu Teâlâ’nın en sevgili kulu Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) a, Kitabı’nın nassıyla yedi kat semanın üze­rinden veli izni ve şahit olmaksızın nikahladığı Zeynep binti Cahş (Radıyallahu Anha) hicretin 20. yılında Ömer (Radı­yal­lahu Anh) in hilafeti esnasında vefat etmiş, cenaze namazını Ömer (Radıyallahu Anh) kıldırmış ve Cennetü’l-Bâki’ye defnedilmiştir.[80]
Allah ondan razı olsun.

8. Cüveyriye binti Haris (Radıyallahu Anha)

Cahiliye döneminde adı Berre idi. Babası Haris bin Ebi Dırar el-Mustalikî olup kavminin reisiydi. Mustalikoğulları bü­yük Huzaa kabilesinin bir koluydu. Bu kavim genelde Ra­sû­lullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) a yakınlık ve sempati duyuyordu, ancak Müslümanlara karşı bir savaş hazırlığı içinde oldukları haberi geldi. Yapılan tahkîkât duyumların doğru olduğunu ortaya koyunca Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) yedi yüz kişilik bir orduyla harekete geçti ve hicrî 6. yılın Şaban ayının ikinci gecesi ani bir baskınla sahil boyundaki Fedid bölgesinde Müreysi denilen bir suyun et­rafında toplanmış olan Mustalikoğulları kabilesinin bir kıs­mını öldürdü, kalan kısmını da esir olarak ele geçirdi. Esirler arasında kabilenin reisi Haris’in kızı Berre de vardı. Bundan sonrasını Aişe validemizden dinleyelim: “Haris’in kızı, Sabit bin Kays (Ra­dıyallahu Anh) ın veya onun amcaoğlunun hissesine düş­müş ve onunla arasında mükâtebe (ücret karşılığı âzât edilme anlaşması) yapmıştı. Kendisi göz alacak kadar güzel bir kadındı. Rasûlullah’tan mükâtebe akti için gerekli bedeli is­temeye geldi. Kapıda dikilince onu gördüm ve durumundan hoşlanmadım. Çünkü Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ın benim o kadında gördüğümü (güzellik ve çekiciliğini) göreceğini anladım. Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) a kendini tanıtarak durumunu anlattı ve mükâtebe be­deli için yardım istedi. Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sel­lem): “Sana ondan daha hayırlısını söyleyeyim mi? Senin borcunu ödeyeyim ve seni nikahlayayım.” buyu­run­ca o da kabul etti. Ra­sûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sel­lem), onu [âzât etti ve Müslüman olduktan sonra] kendine ni­kahladı. Bu ha­ber Müslümanlar arasında duyulunca ellerin­deki Mustalik­oğul­larından ne kadar esir varsa ‘Bunlar Rasû­lul­lah (Sallal­lahu Aleyhi ve Sellem) ın akrabalarıdır.’ diyerek âzât ettiler. Kavmine Ber­re’den daha bereketli bir kadın görmedik. Çünkü onun sebebiyle Mustalikoğullarından 100 aile hürriyetine kavuştu.”[81]
Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Berre’nin ismini Cüveyriye olarak değiştirdi. Çünkü, ‘Rasûlullah (itaat ve ibadet manasına gelen) Berre’nin yanından çıktı.’ denilmesini ke­rih görüyordu.[82] İmam Zehebî’nin Siyer’inde ve Hafız İbni Hacer’in el-İsâbe’sinde belirttiklerine göre Cüveyriye’ nin ba­bası Haris de bu evlilikten bir müddet sonra Müslüman olmuştur.
Cüveyriye (Radıyallahu Anha) ibadete düşkün bir valide­mizdi: Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bir sabah, hanımı Cüveyriye henüz namaz kıldığı yerde bulunuyorken yanın­dan dışarı çıktı. Sonra kuşluk vakti olunca geriye döndü ki, hanımı hâlâ namaz kıldığı yerde (bıraktığı gibi) oturuyordu. Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ona şöyle buyurdu: “Val­lahi ben senden sonra şu dört kelimeyi üç kere söyledim ki, eğer bu kelimeler senin güne başladığından beri söylediklerinle tartılsaydı benim söylediklerim, senin söylediklerini tar­tardı. Onlar şunlardır: سُبْحَانَ اللهِ وَ بِحَمْدِهِ عَدَدَ خَلْقِهِ وَ رِضَا نَفْسِهِ و زِنَةَ عَرْشِهِ وَ مِدَادَ كَلِمَاتِهِ (Allah’ı hamdiyle yarattıklarının sayısı, nefsinin [zâtı­nın] rızası, Arş’ının ağırlığı ve kelimelerinin çokluğu kadar tesbih ederim.)”[83] Yine Nebi (Sallal­lahu Aleyhi ve Sellem) bir Cuma günü Cüveyriye (Radıyalla­hu Anha) nin yanına girdi­ğinde onun oruçlu olduğunu öğrendi ve: “Dün oruç tuttun mu?” diye sordu. Cüveyriye (Radıyallahu Anha): “Hayır!” dedi. Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): “Yarın oruç tutmayı istiyor musun?” diye tekrar sordu. Validemiz gene: “Hayır!” deyince Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): “Öyleyse orucunu boz!” diye emretti [84] ve: “Biriniz Cuma’dan bir gün evvel yahut bir gün sonra oruç tutmadıkça sakın yalnız Cuma günü oruç tutmasın.” buyurarak sırf Cuma günü orucundan nehyetti.[85]
Cüveyriye (Radıyallahu Anha) den 7 hadis rivayet edilmiş olup[86] kendisinden de İbni Abbas, Ubeyd bin Sebbâk, Ku­reyb, Mücahid, Ebu Eyyub, Yahya bin Malik elEzdî ve başkaları hadis rivayet etmiştir.
Yaklaşık dört yıl Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ye eş­lik yapma şerefine ulaşan Mü’minlerin Annesi Cüveyriye (Ra­dıyallahu Anha) hicretin 50. yılında 65 yaşında vefat et­miş, cenaze namazını Mervan bin Hakem kıldırmış ve Cennetü’l-Bâki’ye defnedilmiştir.
Allah ondan razı olsun.


9. Ümmü Habibe
(Radıyallahu Anha)

Arap örf ve âdetlerine göre ilk çocuğu olan Habibe ile künyelenen bu pak validemiz daha çok künyesiyle tanınmakta olup adı Ramle’dir. Nesebi, binti Ebu Süfyan Sahr bin Harb bin Ümeyye bin Abdişşems el-Kureşî’dir. Annesi Sa­fiyye binti Ebi’l-As’dır. İlk evliliğini Mü’minlerin Annesi Zeynep (Radıyallahu Anha) in kardeşi Ubeydullah bin Cahş ile yapmış ve babası Ebu Süfyan’ın İslâm düşmanlığına rağ­men kocasıyla birlikte ilk Müslümanlardan olma şerefine ermiştir. Bu sebeple kocasıyla müşriklerin ezâ ve baskılarına maruz ka­lanların başında geliyorlardı. Ubeydullah bu sıkıntı­dan kur­tulmak için hanımıyla birlikte ikinci kafileyle Habeş diyarına hicret etti. Ne var ki, dini uğruna memleketini terk edecek ka­dar inanç ve değerlerine bağlı olan Ubeydullah bin Cahş bu Hıristiyan beldesinde irtidat ederek eski dini olan Hıristiyanlığa girdi. Bununla kalmayıp eşi Ümmü Habibe’ye de di­nini değiştirmesi için baskı yaptı. Bu durum karşısında Üm­mü Habibe (Radıyallahu Anha) şu üç şey arasında seçim yapmak zorunda kalmıştı:
1. Hıristiyan olması için ısrar eden kocasının isteğini ka­bul ederek uğruna çok şeyini terk ettiği İslâm’ı terk edecekti ki, bu dünya belası ve ahiret azabının ta kendisiydi.
2. Mekke’deki babasının evine dönecekti ki, orası şirkin kalesi ve babası da o kalenin komutanıydı. Bu durumda dinini yaşaması mümkün değildi.
3. Tek başına, ailesiz ve yardımcısız olarak Allah kendisine bir çıkış yolu yaratana kadar bu gurbet diyarı olan Habeşistan’da dini üzere yaşamaya gayret edecekti.
Takdir edilir ki, bu üçüncü durum, kucağında çocukla yal­­nız bir kadın için en sıkıntılı ama uhrevî azık olarak en fay­dalısıydı. O da kendisine yakışanı tercih ederek Allah’ı ve dinini seçti. Zaten Ubeydullah da kısa bir süre sonra içkili bir halde Hıristiyan olarak ölmüştü. Ümmü Habibe (Radıyallahu Anha) nin beklemesi uzun sürmedi. Dinini yaşa­maya çalışan samimi kullarının yâr ve yardımcısı olan Allahu Teâlâ kuluna çıkış yolunu çabuk gösterdi. Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sel­lem) Necâşî aracılığıyla ona evlenme teklifinde bulundu.[87] Ümmü Habibe (Radıyallahu Anha) bu teklifi kabul etti ve Ne­câşî onu gıyâben Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) a nikahladı, çeyizi kendisi dizdi ve Rasûlullah (Sallal­lahu Aleyhi ve Sellem) ın yerine 4000 dir­hem mehir verdi. Rasûlullah (Sal­lallahu Aleyhi ve Sellem) ın diğer hanımlarına verdiği me­hir ise 500 dirhem idi.[88] Necâşî tüm bunlarla kalmayıp Üm­mü Habibe’yi Şurahbil bin Hasene ile Medine’ye eşinin yanına, Habeşistan’daki Müslü­manları da iki gemiye bindirerek bel­delerine gönderdi.[89] Allah ona yaptıklarının karşılığını ha­yırla versin.
Bu olay hicretin 7. yılında Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Hayber seferindeyken meydana geldi. Onların Me­dine’ye ulaşmasından az sonra da Hayber’in fethedildiği ve Yahudilere karşı zafer kazanıldığı haberi ilan edilmişti ki, böylece sanki iki bayram birden yaşanıyordu. Medine halkı muzaffer orduyu karşılamak için şehrin dışına çıktı. Rasû­lullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), o kalabalığın arasında, işkence ve sıkıntı günlerinde Mekke’den Habeşistan’a hicret eden ashâbını görünce sevincine sevinç katıldı. Bineğinden inerek amcaoğlu Cafer bin Ebi Talib’i kucakladı. Bir yandan da: “Hangisine sevineceğimi bilemiyorum: Hayber’in fethine mi, yoksa Cafer’in gelişine mi?” diyordu. Ardından diğer mu­ha­cir sahâbesi ile ilgilenerek onlarla hasret giderdi.[90] Bu olay Rasûlullah ile nikahlı eşinin kavuşmasıydı aynı zamanda. Bütün bunlar Ümmü Habibe (Radıyallahu Anha) nin samimiyeti­nin, sabrının ve çektiği sıkıntıların bir nevî mükafa­tıydı. Bu evlilik Ebu Süfyan’a bildirildiğinde kızının kendisine danışmadan düşmanıyla evlenmesine kızması beklenirken aksine onun bir bakıma memnuniyetini ifade ettiği ve Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) için: “O, reddedilmeyecek biri­dir.” diyerek bu evliliği tasvip ettiği görülür ki, bu evlilikten sonra Ebu Süfyan’ın Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ye olan düşmanlığı azalmış ve Müslümanlara karşı yumuşamaya başlamıştır.[91]
Bu evliliğin fıkhî bakımdan da ayrı bir önemi vardır. Zira Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ile Ümmü Habibe’ nin ni­ka­hı ‘gıyâbî nikah’ şeklinde vukû bulmuştur. Bu, Rasû­lul­lah’ın bu sahada da ümmetine örnek olduğunun bir göstergesidir.
Ümmü Habibe (Radıyallahu Anha) nin eşine olan sevgisi onun minderine müşrik olan babasını oturtmayacak kadar sağlam ve samimiydi: Hudeybiye anlaşmasını bozan Kureyş kavmi Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ın tepkisinden çe­kinerek anlaşmayı yenilemek ve süreyi uzatmak üzere Ebu Süfyan’ı elçi olarak gönderdiler. Medine’ye gelen Ebu Süfyan, Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ın hanımı olan kızı­nın yanına vardı. Mindere oturmak üzere olan babasının altından döşeği çekip alan Ümmü Habibe (Radıyallahu Anha): “O Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ın döşeği­dir, ona bir müşrik oturamaz.” demişti.[92] Bilindiği gibi Ebu Süfyan, Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ın ordusu Mekke se­fe­rindeyken Müslüman olmuş ve Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) da onu taltif ederek: “Kim Ebu Süfyan’ın evine gi­rerse emniyettedir, kim evine kapanırsa emniyettedir ve kim Kâ’be’ye sığınırsa emniyettedir.”[93] buyur­muştur.
Gerçek bir sabır taşı olan Ümmü Habibe (Radıyallahu Anha) babasının Şam’dan ölüm haberi gelişinin üçüncü günü za’feranlı bir koku ile kokulanarak: “Şüphesiz ki ben böyle süslenmekten müstağni bir kadınım. Lakin ben Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ı şöyle buyururken işittim: ‘Al­lah’a ve ahiret gününe iman eden bir kadının eşinden başka bir ölü için üç günden fazla yas tutması helal olmaz. Kadın eşi için ise dört ay on gün yas tutar.’ (İşte ben bu sebeple süslendim.)” demiştir.[94]
Ümmü Habibe (Radıyallahu Anha) Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ın vefatından sonra zâhidâne bir hayat yaşadı. Onun bu hayatı 34 yıl sürdü. O (Radıyallahu Anha) Nebi’nin diğer hanımları gibi herkes tarafından sayılırdı. Bu sebeple kardeşi Muaviye’ye ‘Mü’minlerin dayısı’ diye hitap ediliyordu.[95] Ayrıca Ümmü Habibe (Radıyallahu Anha) nin ortaya çıkan fitne olaylarından uzak kaldığı ve siyasî olaylara ka­rışmadığı da bilinmektedir.
65 hadis rivayet ettiği[96] bildirilen Ümmü Habibe (Ra­dı­yallahu Anha) den kardeşi Muaviye, yeğeni Abdullah bin Ut­be, Urve bin Zübeyr, Ebu Salih Semmân, Safiyye binti Şeybe, Zeynep binti Ebi Seleme, Şuteyr bin Şekel, Amir el-Huzelî ve daha başkaları hadis rivayet etmişlerdir.
Ümmü Habibe (Radıyallahu Anha) ahiret âlemine göçeceğini hissedince kuması Aişe (Radıyallahu Anha) yi yanına çağırarak: “Aramızda ister istemez kumalar arasında kaçınılmaz olan bazı şeyler geçti. Allah bu olanlardan dolayı beni de, seni de affetsin. Bana hakkını helal et!” dedi. Aişe de ona hakkını helal etti ve onun için mağfiret dileğinde bulundu. Bunun üzerine Ümmü Habibe’nin solgun yüzü hoşnut­lukla parladı ve zayıf bir sesle: “Beni sevindirdin, Allah da seni se­vindirsin!” diye dua etti. Aynı şeyi diğer ortağı Ümmü Seleme için de tekrarladı.[97]
Mü’minlerin Annesi Ümmü Habibe (Radıyallahu Anha) kar­deşi Muaviye’nin hilafeti devrinde 70 yaşındayken hicretin 44. senesinde vefat etti[98] ve Bâki kabristanına defnedildi.
Allah ondan razı olsun ve dünyada onu mükafatlandırdığı gibi ahirette de mükafatlandırsın.
10. Safiyye binti Huyey
(Radıyallahu Anha)

Beni Nadir Yahudilerinin lideri Huyey bin Ahtab’ın kızı olan Safiyye (Radıyallahu Anha) Musa (Aleyhi’s-Selam) nın kar­deşi Harun (Aleyhi’s-Selam) un neslindendir. Bu kavim hicrî 4. yılda Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) a komp­lo hazırladı. Yedi kat semanın üzerinden Allah (Azze ve Celle) bu planlarını Rasûlü’ne bildirince İslâm ordusu bu Yahudi kavminin üzerine yürüdü ve kısa süren bir kuşatma­dan sonra Medine’den çıkmayı kabul ederek teslim oldular. Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) onlara, silah hariç yanlarına diledikleri kadar mal ve eşya almalarına izin verdi. Buradan çıkarılan Yahudilerin büyük kısmı Hayber’e, bir kısmı da Şam tarafına gitmişlerdir.
Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Hudeybiye’den döndükten sonra hicretin 7. yılının başında Hayber’e yürüdü. Uzun ve sıkıntılı bir kuşatmadan sonra Allah (Azze ve Celle) Hayber’in fethini nasip ettiğinde Yahudilerin lideri olan Hu­yey bin Ahtab da dahil olmak üzere savaşçılar öldürüldü ve kadınlarla çocuklar esir alındı. Cebrail (Aleyhi’s-Selam) in ço­ğunlukla kılığına girerek vahiy getirdiği büyük sahabî Dih­yetü’l-Kelbî (Radıyallahu Anh)[99] bu esirlerin içinden bir cariye istedi, Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ın müsa­ade etmesiyle bazı kaynaklarda ismi Zeynep diye geçen Huyey’ in kızını kendisine cariye olarak seçti. Bunun üzerine birisi Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) a gelerek “Ey Allah’ın Nebisi! Dihye’ye Nadiroğulları ve Kureyzaoğullarının liderinin kızını verdin. O ancak sana layıktır.” deyince Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Dihye (Radıyallahu Anh) ile cari­yeyi çağırdı ve Dihye’den onu yedi kişi karşılığında satın aldı. Akabinde onu âzât ederek kendine nikahladı ve hürriyetine kavuşturmasını da onun mehri yaptı. Hayber’den dönüşte Seddu’s-Sahba mevkisine ulaştıklarında Safiyye orada hayız­dan temizlendi ve zifaf gerçekleşti. Rasûlullah (Sallal­la­hu Aleyhi ve Sellem) onun düğün yemeği olan velîmesini yoğurt ku­rusu, hurma ve yağdan yapılan hays yemeği ile o bölgede verdi. Sonra Medine’ye döndüler.[100]
Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ın, savaşta hazır bulunsa da, bulunmasa da elde edilen köle ve mallardan bir hissesi vardı ki, buna ‘safiy sehmi’ denirdi. Rasûlullah (Sal-lallahu Aleyhi ve Sellem) bu hissesini ister köle veya cariye ve isterse at vb. olsun ganimetin 1/5’i olan humusdan önce alırdı. Huyey’in kızı Safiyye de bu safiy hissesinden idi.[101]
Safiyye (Radıyallahu Anha) önce Sellam bin Mişkem’in nikahındaydı. Daha sonra ondan ayrılıp Kinane bin Ebi’l-Hu­kayk ile evlenmişti ve bu kocası da Hayber’de öldürülenler arasındaydı. Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ın yanına zifaf için girdirildiğinde gözlerinde bir morluk gördü. Ra­sûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) nedenini sordu­ğunda Safiyye (Radıyallahu Anha) şöyle cevapladı: “Kocama ‘Ben ayın kucağıma düştüğünü gördüm.’ diye rüyamı anlattı­ğımda yüzüme sert bir tokat indirdi ve ‘Sen Medine’ nin kralını (Rasûlullah’ı) mı arzuluyorsun?’ dedi. (Safiyye sö­züne de­vamla) Babamı ve kocamı öldüren Allah Rasûlü’nden daha çok buğzettiğim kimse yoktu. Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) durmadan bana özür beyan ederek: ‘Ya Safiy­ye! Baban Arap kabilelerini bana karşı kışkırttı, şöyle şöyle yaptı, böyle böyle yaptı.’ diye sürekli söyledi. Müteakiben içimde duyduğum bu duygu yok olup gitti.”[102]
Safiyye (Radıyallahu Anha) yumuşak huylu ve akıllı bir ka­dındı: Bir gün Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) yanına gir­diğinde o ağlıyordu. Ağlama nedenini soran Nebi (Sal­lallahu Aleyhi ve Sellem) ye: “Hafsa bana ‘Yahudi kızı’ di­ye ta’rizde bulundu.” diye cevaplayınca Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): “Muhakkak ki sen Nebi (Harun’un) kızısın, amcan (Musa) da Nebi idi ve sen (şimdi) bir Nebi’nin nikahı al­tın­dasın. O hangi hususta sana karşı övünüyor?” buyurarak onun gönlünü aldı.[103] Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) nin bu tesellisi, Safiyye validemizin yüreğindeki ateşi serinlettiği gi­bi sevgili eşinin kendisi için yegane sığınak olduğunu da iyice idrak etmesini sağlamıştır.
Asiler, Mü’minlerin Emîri Osman bin Affan (Radıyallahu Anh) ın evini kuşatınca Mü’minlerin Annesi Safiyye (Radı­yallahu Anha) kendi evinden Osman’ın evine bir kalas uzattı ve kuşatma süresince evinden ona yemek ve su taşındı.[104]
İbni Kesir (Rahmetullahi Aleyh) in bildirdiğine göre Safiy­ye (Radıyallahu Anha) ibadet, takvâ, zühd, iyilik ve sa­daka verme bakımından kadınların lideri ve hanımefendi­siydi.[105] Cariyelerinden birisi Mü’minlerin Emîri Ömer (Radı­yallahu Anh) e gelerek: “Safiyye cumartesi gününü sevi­yor ve Yahudilerle ilişkisini devam ettiriyor.” diye şikayet etti. Ömer bunun sebebini öğrenmek isteyince validemiz: “Cumar­tesi gününü soruyorsun; Allah bana onun yerine cuma gününü ver­diğinden beri o günü sevmiyorum. Yahudi­lerle ilişkime gelince; onların arasında akrabalarım var, onlarla (İslâm’ın emri gereği) sıla-i rahim yapıyorum.” demiştir.[106]
Safiyye binti Huyey (Radıyallahu Anha) den 10 hadis rivayet edilmiş olup[107] bunlardan birini Buhârî ve Müslim ittifakla sahihlerine almışlardır. Kendisinden de Ali bin Hüseyin, İshak bin Abdullah bin Haris, kölesi Kinane ve başkaları rivayet etmişlerdir.
Bu, güzel olduğu kadar zekî ve şerefli validemiz Muaviye döneminde hicrî 50 yılında vefat etmiş ve Cennetü’l-Bâki’ye, Ra­sûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ın diğer hanımlarının yanına defnedilmiştir.
Allah ondan razı olsun.


11. Meymûne binti Haris
(Radıyallahu Anha)
Babası Haris bin Hazen el-Hilalî’dir. Rasûlullah (Sallal­lahu Aleyhi ve Sellem) ın amcalarından Abbas (Radıyallahu Anh) ın hanımı Ümmü’lFadl Lübabetü’l-Kübra binti Haris’in ana baba bir; Cafer (Radıyallahu Anh) in hanımı Esma binti Umeys, Hamza (Radıyallahu Anh) nın hanımı Selma binti Umeys ve Mü’minlerin Annesi Ümmü’l-Mesâkîn Zeynep binti Huzeyme ile ana bir kız kardeştirler.[108] Cahiliyede ismi Berre idi, Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) daha sonra ona Mey­mûne adını verdi.[109] İslâm gelmezden az önce Mes’ud bin Amr es-Sakafî ile evlendi ve bir müddet sonra kocası ondan ay­rıldı. Sonra Ebu Ruhm bin Abdiluzza ile evlendi ve bu kocası da öldü.
Bilindiği gibi hicretin 6. yılında Müslümanlarla müşrikler arasında Hudeybiye anlaşması yapılmıştı. Bu anlaşmaya gö­re, umre için yola çıkan Müslümanlar umre yapmadan geri dönecekler, ancak gelecek yıl Mekke’ye girebilecekler ve sa­dece üç gün kalabileceklerdi. Ertesi yıl Zilkade ayında Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Müslümanlarla beraber kazâ umresini eda etmek için yola çıktı. Umre tavafını, Safa ile Mer­ve arasındaki sa’yını tamamlayıp başını tıraş edince ihramından çıktı ve müteakiben Meymûne’ye evlenme teklifini iletti. Meymûne (Radıyallahu Anha) bu teklif üzerine Abbas (Radıyallahu Anh) ı kendisine vekil tayin etti ve nikah gerçekleşti. Bu hâlde zifaf gerçekleşmeksizin Mekke’de üç gün kaldılar. Huveytib bin Abdiluzza bir gurup adamıyla üçüncü gün Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) nin yanına gelerek: “Vaktin doldu, aramızdan çık, git!” dedi. Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sel­lem): “Beni rahat bıraksanız da aranızda güvey olsam ve düğün yemeği tertip etsem de siz de katılsanız.” buyurunca “Yemeğine ihtiyacımız yok, bir an önce çık!” ceva­bıyla karşılaştı. Bunun üzerine hazırlıklarını yapıp ertesi gün Medine’ye doğru yola çıktılar. Mekke’nin 9 mil kadar uzağındaki Serif mevkiine geldiklerinde mola verdiler. Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) için bir çadır kuruldu ve bu bölgede gelin güvey oldular.[110] Görüldüğü gibi Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ın nikahı, bazı kaynak­larda geçtiği gibi ihramlıyken değil, ihramsız olduğu halde gerçekleşmiştir. Nitekim Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bir mübarek hadisinde ih­ramlının nikahlanmasını yasaklaya­rak şöyle buyurmuştur: “İh­ramlı kişi nikah yapamaz, başkası tarafından nikahı kıyılamaz ve (hatta) evlenme teklifinde (bile) bulunamaz.”[111]
Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ın son nikahla­dığı kadın olma şerefine eren Meymûne (Radıyallahu Anha), hanımefendi kadınlardandı. Aişe validemiz (Radıyallahu Anha) onun hakkında: “Meymûne, Allah’tan en çok korkanı­mız ve akrabalık ilişkilerini en çok gözetenimizdi.” demekte­dir.[112]
Meymûne (Radıyallahu Anha) den 76 hadis rivayet edil­miş olup[113] bunlardan 7 adedi Buhârî ve Müslim tarafından sa­hihlerine alınmıştır. Kendisinden de yeğenleri İbni Abbas ve Abdullah bin Şeddad bin Had başta olmak üzere Ubeyd bin Sebbâk, Abdurrahman bin Saib el-Hilalî, Yezid bin Esamm, İbni Abbas’ın kölesi Kureyb, kendi kölesi Süleyman bin Yesar ve Atâ bin Yesar ile başkaları rivayette bulun­muş­lardır.
Mü’minlerin Annesi Meymûne (Radıyallahu Anha) hicrî 51. yılda Mekke’de hastalandı. Hastalığı ağırlaştığında: “Beni Mekke’den çıkarın. Çünkü Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) benim Mekke’de ölmeyeceğimi (Mekke dışında ölece­ğimi) haber vermişti.” dedi. Onu Mekke’nin dışına taşı­dı­lar. Allah’ın takdirine bakın ki, Serif mevkiinde Rasûlullah (Sal­lallahu Aleyhi ve Sellem) ile zifafa girdikleri ağacın altına geldiklerinde orada vefat etti[114] ve aynı yere defnedildi. Onun ce­naze merasimi esnasında yeğeni olan İbni Abbas (Radıyal­lahu Anhuma) şöyle demişti: “Bu, Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) nin zevcesidir. Naaşını kaldırdığı­nızda onu sallama­yın ve sarsmayın, yavaş yavaş rıfk ile yürüyüp götü­rün.”[115]
Meymûne (Radıyallahu Anha) Rasûlullah (Sallallahu Aley­hi ve Sellem) ın kendisine tahsis ettiği odasının Abdullah bin Abbas (Radıyallahu Anhuma) a verilmesini vasiyet et­mişti. Tercü-manu’l-Kur’an İbni Abbas (Radıyallahu Anhuma) o oda­yı insanlar arasında ilmi yaymak için bir okul haline getirmiştir.
Allah (Azze ve Celle) her ikisinden de razı olsun.
Mü’minlerin Anneleri olan Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ın temiz eşlerine selam olsun...
Allah hepsinden razı olsun...

MUKSİRÛN
(Çok Hadis Rivayet Eden Sahâbîler)

Binden fazla hadis rivayet eden sahâbîlere denir. Çok ha­dis rivayet edenler için de kullanılır.
Hadis: Rasûlullah’ın sözleri, fiilleri, takrirleri (onaylamaları) ve hâlleridir. Sünnet diye de isimlendirilir. Kur’an’dan sonra dinin ikinci kaynağı olduğu hakkında ittifak vardır. Asr-ı Saadet’te Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ın kendisi, Müs­­lümanlar için dinin kaynağı iken, vefatından sonra bu görev onun hadislerine geçmiştir. Bu sebeple hadis ilmi, Al­lahu Teâlâ’ya yaklaşmaya vesile olan en faziletli ilimlerden biridir. Çünkü bu ilim, Nebi’nin yolunu anlatarak diğer ilimlere kaynaklık eden bir ilimdir.
Hadis ilmi, tarifinden de anlaşıldığı gibi diğer dinî ilimler içinde kapsamı en geniş olanıdır. Kur’an ayetlerinin 6000 ci­va­rında olduğu düşünülecek olursa, hadislerin tekrarlarla bir­likte yüz binlerle ifade edilmesi bunu göstermektedir. Kur’­an’ın ve ona bağlı olarak dinin doğru anlaşılabilmesi için ge­rekli en detaylı bilgiler hadislerde bulunmaktadır. Fıkhî iç­tihatların kaynağı hadisler olduğu gibi, tefsir ilminin en doğru yorumları, ayetlerin iniş sebepleri, nasıhmensuh gibi birçok bilgiler hadislerde yer almaktadır. Bunlara ilave­ten Allah’ın sıfatları, evrendeki mahlukat, ölüm ve sonrasın­daki karşılaşılacak durumlar, Nebiler ve önceki ümmetlerin kıssaları, bizzat Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ın yaşantısı, savaşları, hükümleri, mucizeleri, hutbeleri, aile fertleri, onların faziletleri vb. gibi pek çok ayrıntı ancak hadis­lerde mevcuttur.
Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), sağlığında hadis öğrenim ve öğretimini teşvik etmiş ve şöyle buyurmuştur:
1. “Benden bir ayet de olsa tebliğ edin, hadislerimi nakle­din ve benim adıma yalan söylemeyin.”[1]
2. “(Veda Hutbesi’nde)Sizden burada bulunanlar bu­lunmayanlara tebliğ etsin.”[2]
3. “Allah, benim sözümü işitip de benden işittiği gibi (baş­kasına) tebliğ eden kişinin yüzünü ağartsın.”[3]
Sadece teşvik etmekle kalmamış, hadislerine ilgi duyan­lar hakkında: “Allah’ım! (Benden sonra gelip hadislerimi ve sünnetimi rivayet ederek insanlara öğreten) halifelerime rahmet et!”[4] diye dua etmiş ve onları ‘halifelerim’ diye nite­lendirerek onore etmiştir.
Şüphesiz ki hadis rivayetinde ilk ve en önemli tabaka sa­hâbe tabakasıdır. Onlar gerek Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) hayattayken, gerekse vefatından sonra hadislerin muhafazası ve duydukları şekliyle harfi harfine rivayeti için harikulâde gayret sarfetmişlerdir. Onların bu gayretleri, hata yapma korkusuyla fazla rivayetten kaçınmaları, ravilerin durum­larını titizlikle araştırmaları ve hadisi, bizzat Rasûlullah’tan işiten sahâbîden almak için uzun ve meşakkatli yolculuklara katlanmaları gelecek nesiller için örnek olmuş ve bu ilme temel teşkil etmiştir.
Şüphesiz ki bu titizliğin sebebi; sahâbîlerin, nakle­decek­leri her hadisin her bir harfinin ümmet için ne büyük bir öne­me sahip olduğunun bilinci içinde olmalarıdır. Hatta İbni Ömer ve İbni Abbas (Radıyallahu Anhuma) gibi pek çok sa­hâbî, hadisin manasını değiştirmeyecek tarzdaki lafızların yer değiştirilmesi, eş anlamlı iki kelimeden birinin diğerinin ye­rine kullanılması gibi hatalara dahi müsamaha göstermi­yorlardı.[5]
Sahâbenin hadis rivayetindeki ihtiyatlarının en belirgin gös­tergesi, az hadis rivayet etmeleri ve mecbur kalmadıkça rivayette bulunmamalarıdır. Muksirûndan olan Ebu Hureyre, İbni Ömer ve Ebu Said el-Hudrî gibi sahâbîlerin çokça riva­yet­ten kaçındıkları bilinen bir gerçektir.[6]
Sahâbîlerin kendileri çok hadis rivayetinden kaçındıkları gibi, başkalarını da bundan menederlerdi. Bunların başında da Dört Raşit Halife gelmektedir.[7]
Hadislerin muhafazası için sahâbe tarafından benim­se­nen diğer bir tedbir de rivayet edilen hadislerin kabulünde gös­terdikleri ihtiyattır. Bu ihtiyat şahit istemek, yemin ettirmek vb. şekillerde uygulanmıştır. Özellikle Raşit Halifelerin hadis kabulündeki titizlikleri çok tesirli olmuştur.[8]
Sahâbenin, hadislerin kabulüne dair yukarıda zikredilen tat­bikatları onların daimi tutumları değildi, bunları ihtiyaç ol­duğunda yapıyorlardı. Çünkü gayeleri kesin kanaate ulaşa­rak mutmain olmak, gelecek kuşaklara örnek olmak ve hadisle­rin gelişi güzel rivayet edilmesine mani olmaktı.
Bütün bu ihtiyatların uygulanmasıyla ehil olmayanlara ve dini tahrif etmek isteyenlere meydan verilmemiş ve büyük oranda arzulanan neticeye ulaşılmıştır. Bu işe ehil olanlar ise Allah’ın kendilerine verdiği bu nimeti iyiye kullanarak ümme­tin hayrına olmak üzere hadisleri dinlemiş, ezberlemiş ve işit­tikleri gibi kendilerinden sonra gelenlere aktararak vazifele­rini hakkıyla yapmışlardır, Allah onlara hayırla karşılık versin!
Sahâbeden en fazla rivayette bulunanlara ‘çokça yapanlar, çoklaştıranlar’ manasında ‘muksirûn (en çok rivayette bulunanlar)’ denilmiştir. Muksirûn sahâbîler 9 kişidir ki, İb­nu’l Cevzî’nin Müsnedü’l-Bâki adlı eserinde bildirdiği gibi onların isimleri ve rivayet ettikleri hadis sayısı şöyledir:
1. Ebu Hureyre........................................5374 hadis
2. Abdullah bin Ömer.............................2630 hadis
3. Enes bin Malik...................................2286 hadis
4. Aişe binti Ebu Bekir...........................2210 hadis
5. Abdullah bin Abbas............................1660 hadis
6. Cabir bin Abdullah.............................1540 hadis
7. Ebu Said el-Hudrî...............................1170 hadis
8. Abdullah bin Mes’ud............................848 hadis
9. Abdullah bin Amr bin As......................700 hadis
Şimdi bunların hayatına sırasıyla göz atalım.

Ebu Hureyre
(Radıyallahu Anh) (5374)

İsmi hakkında en çok ihtilaf edilen sahâbîdir. Kendisinin ve babasının isimleri hakkında 40’tan fazla rivayet vardır. An­cak en meşhur rivayete göre adı Abdurrahman bin Sahr’dır. Cahiliyede adı Abduşşems idi. Bir rivayete göre Müslüman olduğunda Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) tarafından Abdurrahman olarak değiştirilmiştir. İsmi hakkında bu kadar ihtilaf olmasının sebebi, gerek sahâbîler arasında ve ge­­rek diğer dönemlerde ismi ile anılmaması, bilakis ‘kediciğin babası’ manasına gelen künyesi ile anıl­ması ve meşhur olmasıdır. Bu lakabından sorulduğunda şöyle yanıtlamıştı: “Ailemin koyunlarını güderdim. Benim küçük bir kediciğim vardı. Geceleyin onu bir ağaca koyar, gündüz olunca da ya­nımda götürür onunla oynardım. Bu yüzden bana Ebu Hu­reyre künyesi verildi.”[9]
Ebu Hureyre (Radıyallahu Anh) Yemenli olup Devsî kabilesindendir.[10] Kendi ifadesine göre yetim olarak büyümüştür. Annesi Meymûne binti Sahib’dir. Önceleri küfür üzere kalmayı yeğledi. Oğlu Ebu Hureyre (Radıyallahu Anh) Ra­sû­lul­lah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) tan annesinin Müslü­man olması için dua talep etmiş, o da onun için dua etmişti. Bunu annesine haber vermeye giden Ebu Hureyre (Radı­yallahu Anh) eve varınca annesinin kelime-i şehadetine tanık olmuş ve sevinçten ağlamıştı. Bu müjdeli haberi Rasûlullah (Sal­lal­la­hu Aleyhi ve Sellem) a ulaştırmış ve kendi­siyle annesini mü’­min­lere, mü’minleri de kendilerine sevdirmesi için dua etmesini istemiş, müteakiben Rasûlullah (Sallallahu Aley­­hi ve Sellem) bu duayı yapmıştı. Ebu Hureyre (Radıyal­la­hu Anh) bu­nun için: “Beni duyan ve gören her mü’min sevmiştir.” demektedir.[11]
Ebu Hureyre (Radıyallahu Anh) hicrî 7.yılda Hayber gazvesi esnasında Yemenli Müslümanlarla birlikte Medine’ye gelmiş ve Müslüman olmuştur. Müteakiben Suffe ashâbı ara­sına katılmış ve bu ilim yuvasında dinini öğrenmiştir.[12] Ebu Hureyre (Radıyallahu Anh) fakirlik ve ihtiyacın bütün şiddetine katlanarak Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) a biat ettiği andan itibaren uyku zamanları dışında ondan he­men hemen hiç ayrılmadı ve irtihaline kadar Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ile birlikte yaşadığı 4 yıl böyle geçti. Öyle bir 4 yıl ki; dinleme, itaat edip yapma ve her türlü gü­zel­lik­lerle dopdolu, kendi içinde geniş ve uzun, adeta tek başına bir ömür… Kendini İslâm’a adayan bu gencin hafızası kuvvetliydi, kendisini meşgul edecek çoluk çocuğu yoktu, Ra­sû­lullah’ın da “Amin!” diyerek duasına katıldığı Allah’tan istediği şeylerin içinde ‘unutulmayacak bir ilim’ de vardı.[13] Ra­sûl­ullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) a: “Senden çok şey­ler işi­tiyorum fakat unutuyorum.” diye şikayetlenince, Ra­sûlul­lah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) onun ridasını yaydı, sonra uçlarından tutarak Ebu Hureyre’nin kalbinin üzerinde topladı ve o bundan sonra işittiklerini unutmadı.[14] Kendisi­nin ne ekecek bir toprağı ne de meşgul olacağı bir ticareti vardı. Bu nedenle yolculukta da, yerleşik halde de Ra­sû­lullah’ın yanından ayrılmıyordu. İşte bu sebeple o kadar çok hadis öğrenip ezberledi ki, birçok değerli sahâbî: “Bütün bu hadisleri nereden buldu, ne zaman duyup ezberledi?” diyecek kadar hayrete düştü. Doğrudan Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) tan ilim aldığı gibi Ebu Bekir, Ömer, Ubeyy bin Ka’b, Usame bin Zeyd, Aişe ve daha birçok büyük sahâbîden de ilim almış ve bunları zaptederek rivayet etmiştir.
Ebu Hureyre (Radıyallahu Anh) çok hadis rivayet ettiği için her dönemde tartışma konusu olmuştur. Halbuki rivayet ettiği hadislerin yalnızca 180 kadarında tek kalmış, kalanlarına ise diğer sahâbenin rivayetleri şahitlik etmiştir. O, Ra­sû­lullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) tan hadis öğrenmeye çok istekliydi. Bunun için birkaç örnek zikredelim:
1. Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bir ganimet dağıtımı esnasında: “Dostlarının istediği şu ganimetlerden sa­na da vermemi istemiyor musun?” buyurmuş, Ebu Hurey­re (Radıyallahu Anh): “Ben senden Allahu Teâlâ’nın sana öğ­rettiklerinden bir şeyler öğretmeni istiyorum.” demiş­tir.[15]
2. Ebu Hureyre (Radıyallahu Anh), Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) a kıyamet gününde şefaatiyle mes’ud ola­cak kişiyi sorduğunda Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sel­lem): “Ya Eba Hureyre! Hadis bellemek için sende gördü­ğüm bu şiddetli arzuya göre bunu senden evvel kimsenin bana sormayacağını zaten tahmin ediyordum. Onlar hâlis olarak ‘La İlahe İllallah’ diyen kimselerdir” buyurdu.[16]
3. Ebu Hureyre (Radıyallahu Anh) şöyle demiştir: “İnsanlar ‘Ebu Hureyre çok hadis rivayet edip duruyor.’ deyip duruyor­lar. Halbuki Allah’ın Kitabı’ndaki şu iki ayet[17] olma­saydı hiçbir hadis nakletmezdim. Muhacir kardeşlerimizi çarşılarda alışveriş, Ensar kardeşlerimizi de bahçelerindeki işleri meşgul ederdi. Ebu Hureyre ise karın tokluğuna Rasûlullah’tan ayrılmazdı da, onların bulunmadıkları meclislerde bulunur ve onların belleyemedikleri sözleri bellerdi.”[18]
4. Aişe (Radıyallahu Anha) Ebu Hureyre (Radıyallahu Anh) yi çağırıp kendisinin duymadığı bazı hadisleri rivayet etmesini eleştirince Ebu Hureyre (Radıyallahu Anh): “Ey ana­cı­ğım! Ayna, sürme ve Rasûlullah’a güzel görünme ar­zusu seni alıkoyuyordu ama vallahi beni ondan alıkoyan bir şey yoktu.” diye cevap verdi.[19]
Hadis öğrenmeye böyle düşkün olan Ebu Hureyre (Ra­dı­yallahu Anh) onun rivayetine de çok şiddetliydi. Asım bin Kuleyb şöyle anlatmaktadır: “Babam, Ebu Hureyre’nin hadis rivayetini dinlemiş, o (Radıyallahu Anh) hadis rivayetine: ‘Ra­sûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyurdu ki: ‘Kim bile bi­le benim hakkımda yalan konuşursa, ateşteki yerine hazırlansın!’ ’ diyerek başlardı.”[20]
Ebu Hureyre (Radıyallahu Anh) nin, Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) den işittiği hadisleri yazıp yazmadığı husu­sunda birbirine muhalif haberler bulunmakla beraber, on­dan hadis rivayet eden birçok tabiîn bunları kitap ve sahife­lerde toplamıştır. Mesela, bunlardan Beşir bin Nehik, Ebu Hureyre’ den işittiği bütün hadisleri yazıp bunları ona arz ederek rivayet hakkını aldığını zikretmektedir.[21] Meşhur öğrencilerinden Hemmam bin Münebbih’in yazdığı ‘es-Sa­hife es-Sahiha’ isimli Ebu Hureyre’ye ait 140 kadar hadisi ihtiva eden kitap Ebu Hureyre’den yazılan hadis kitaplarının en mühimidir. İmam Ahmed, Müsned’inde (2/312-319) bir tek isnad zinciri altında bu hadisleri sıralamıştır.
Ebu Hureyre (Radıyallahu Anh) nin eleştirildiği diğer bir ci­het de Emevîlere hizmet ettiği hususudur. Bunun sebebi de, Muaviye’nin onu iki defa Medine valiliğine ataması, Mer­van Medine’den ayrılınca da onun yerine vekillik yapmasıdır. Halbuki o, bir seferinde Mervan’ın yanına girmesine müsaade etmemiştir.[22] Mervan’ın yerine vekil olduğu zaman­larda onların yaşadığı lüks hayatı kınarcasına bir eşeğe binerek yola çıkar ve: “Yoldan çekilin, Emîr geldi.” derdi. Mervan’ın vekilliğini yaptığı diğer bir sırada, sırtında bir bağ odun olduğu halde çarşıya girdi ve: “Emîr için yolu açın.” diye seslenerek yol aldı.[23]
Gene, Ebu Hureyre (Radıyallahu Anh) nin rivayet ettiği: “Ben Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) tan iki kap ilim belledim ve bunlardan sadece birini neşrettim. Diğerine gelince, onu neşretseydim şu boğazım kesilirdi.”[24] manasın­da­ki hadisten, her ne kadar ilimden nasibi olmayan bazı cahiller kendileri için delil çıkarıyorlarsa da onun bu hadisini, diğer bazı fiilleri şerh etmektedir. Şöyle ki; Ebu Hureyre (Radıyallahu Anh): “Ey Allah’ım! Beni (hicrî) 60 yılına ulaştırma ve çoluk çocuğun emîrliklerini bana gös­terme!” diye dua ederdi. Bu hadisi Hafız İbni Hacer, İbni Ebi Şeybe’ye dayandırmaktadır. Ebu Hureyre (Radıyallahu Anh) den rivayet edilen merfû bir hadiste Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): “Ümmetimin helâki, Kureyş’ten bazı oğlanların eliyle olacaktır.”[25] buyurmaktadır ki bütün bunlardan, oğlancıklar (babadan oğula geçen saltanat) yöneti­minin başlangıç yılının hicrî 60 yılı olacağına işaret etmektedir. Gerçekten de öyle olmuştur. O yıl Yezîd bin Muaviye halifeliğe geçmiş ve 64 yılına kadar kalmıştır. Sonra onun oğlu Muaviye halifeliğe geçti, o da birkaç ay sonra öldü. Bütün bunlardan, Ebu Hureyre’ nin neşretmediği ilmin, Kâ’be’ye saldırmaya bile cüret eden Emevîlerin dalâletine işaret ettiği anlaşılmaktadır.
Son derece yumuşak ve mu’tedil bir kişi olan Ebu Hu­reyre (Radıyallahu Anh) üstün bir takvâya ve zühde sahipti: İbni Sa’d’ın sahih bir senetle rivayet ettiğine göre İkrime, Ebu Hureyre’nin her gün yüksek miktarda tesbih çektiğini ve: “Günahım miktarınca tesbih çekmekteyim.” diye söylediğini bildirmiştir. Zehebî de, Siyer’de en-Nehdî’den şöyle rivayet etmektedir: “Ebu Hureyre’ye yedi kez misafir oldum. O, hanımı ve hizmetçisi geceleyin birbirini takip ederek kalkar­lardı. Birisi namazını kılar, sonra diğerini uyandırırdı. O kal­kar kılar, sonra diğerini uyandırırdı.”
İbni Hazm, el-İhkâm fi Usûli’l-Ahkâm adlı kitabında şöyle demektedir: “Kendilerinden orta miktarda fetva rivayet edilen­ler 13 kişidir ki, onlardan birisi de Ebu Hureyre (Ra­dı­yallahu Anh) dir. Diğerleri ise Ebu Bekir, Osman, Sa’d bin Ebi Vakkas, Ümmü Seleme, Enes, Ebu Said el-Hudrî, Ebu Mu­se’l-Eşarî, Muaz bin Cebel, Cabir bin Abdillah, Sel­man-ı Farisî, Abdullah bin Amr ve Abdullah bin Zübeyr (Radıyallahu An­hum) dir. Bunlardan her birinin fetvalarından küçük bir cüz oluşturulması mümkündür.[26]
Sahâbe-i Kirâm arasında 5374 adetle en çok hadis rivayet eden[27] Ebu Hureyre’nin 326 hadisini Buhârî ve Müslim ittifaken, 93’ünü Buhârî ve 98’ini Müslim münferiden rivayet et­mişlerdir. Ömer (Radıyallahu Anh) tarafından Bahreyn va­liliğine, Osman (Radıyallahu Anh) döneminde Mekke kadılı­ğına ve Muaviye tarafından Medine valiliğine tayin edi­len fâ­kih, müçtehit ve çok ilim belleyen hafızların seyyidi Ebu Hu­reyre’den toplamı 800’ü aşan sahâbî ve tabiîn talebe ilim al­mıştır.
Ebu Hureyre (Radıyallahu Anh) bir rivayete göre hicrî 59 yılında 78 yaşında olduğu halde Akik mevkiindeki evinde vefat etmiş, oradan Medine’ye getirilmiştir.
Allah ondan razı olsun.

1 Abdullah bin Ömer
(Radıyallahu Anhuma) (2630)

Babası Ömer’ül-Fâruk (Radıyallahu Anh), annesi Osman bin Maz’un (Radıyallahu Anh) un kız kardeşi Zeynep’tir. Aynı ana babadan olan kız kardeşi Hafsa (Radıyallahu Anha) Ra­sû­lullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ın eşlerindendir. Ömer’in 12-13 çocuğu olup onlar içinde en çok bilinenler Abdullah ve Hafsa’dır. Abdullah (Radıyallahu Anhuma) Ku­reyşli olup Ebu Abdurrahman diye künyelenmiştir. Daha çok İbni Ömer diye meşhur olan Abdullah (Radıyallahu Anhuma), nübüvvetin 1. veya 2. senesinde dünyaya gelmiş, bulûğ çağına ermeden babası ile beraber Müslüman olmuş, dolayısıyla şirki hiç tatmamıştır. On yaşındayken babası Ömer (Ra­dıyallahu Anh) ile hicret etmiştir. Rasûlullah (Sal­lallahu Aleyhi ve Sellem) Uhud günü harpten önce or­duyu tef­tiş ettiğinde o sıralar 14 yaşında olan Abdullah bin Ömer’in karşısına gelmiş ve onun harbe katılmasına izin vermemiş, bir sene sonraki hicrî 4. yılın Şevval ayında yapı­lan Hendek harbine katılmasına ise izin vermiştir.[28] İbni Ömer (Radıyallahu An­hu­ma) bu harpten itibaren bütün muha­rebelere iştirak etmiş, Rıdvan Biatı’nda bulunmuş, Ömer devrindeki fetihlerin hepsine katılmıştır. Hicretin 27. yılında Afrika, Tunus, Cezayir ve Ma­rakeş seferlerine, hicretin 30. yıl­ın­da Horasan ve Tabe­ristan seferlerine, Ebu Eyyûb el-Ensarî ile Bizans seferine ka­tılmış, Ali (Radıyallahu Anh) döne­minde vukû bulan dahilî olaylar ile Cemel ve Sıffîn fitnele­rine katılmamıştır. Yermuk, Kâ­disiye, Celûla savaşla­rına, Fars seferlerine ve Mısır’ın fethine de katıldı.
İbni Kesir’in verdiği bilgilere göre orta boylu ve iri cüsseli bir adam olan İbni Ömer (Radıyallahu Anhuma) in saçları omuzlarına kadar uzanırdı. Saçlarını sarıya boyar, bıyıklarını derince kısaltırdı. Babası Ömer (Radıyallahu Anh) ve daha sonra da halife Osman (Radıyallahu Anh) onu kadılığa tayin etmek istedilerse de o kabul etmedi. Allah (Azze ve Celle) ın: “Sevdiğiniz şeylerden sarfetmedikçe asla birre (iyiliğe) eremezsiniz.”[29] ayetini kendisine şiar edinmişti. Bu sebeple malı ve kölelerinden beğendiklerini Allah için sadaka olarak verirdi. Bu huyunu öğrenen köleleri onun görüp beğeneceği şeyler yaptığı için “Kölelerin sana hile yapıyorlar.” dendi­ğinde: “Bizi Allah yolunda aldatan kimseye biz de Allah için aldanırız.” Di­ye cevap verirdi. Vefatına kadar 1000 civarında köle âzât et­mişti ki, en değerli öğrencisi Nâfi de onun âzâtlıların­dandır. Gerek maaşından, gerekse ganimet ve hediye­lerden kendine gelen yüz binlerce dirhemi Allah yo­lunda harcamıştır. Kendine verilen hediyeleri: “Ben kimse­den bir şey istemem ama Allah’ın bana nasip ettiği şeyi de geri çevirmem.” diyerek alır ve onların çoğunu da sadaka yapardı.[30] Bize İbni Ömer’in birçok hâlini bildiren âzâtlısı Nâfi şöyle demektedir: “Öyle olurdu ki bir günde 30.000 dirhem dağıtır, sonra bir ay boyunca ağzına bir parça et dahi koymazdı.”[31]
İbni Ömer (Radıyallahu Anhuma) gençliğinde mescitte yatardı. Bir gece rüyasında şunları gördüğünü anlatmakta­dır: “İki melek beni yakalayıp cehenneme götürdüler. Cehennem, kuyu duvarı gibi taşla örülmüştü ve iki de boynuzu vardı. Onun içinde tanıdık bazı kimseleri gördüm. ‘Eûzu bil­lahi min’ennâr.’ diyerek ateşten Allah’a sığındım. Bu sırada bizi üçüncü bir melek karşıladı ve bana: ‘Korkma!’ dedi. Ben rü­yamı Hafsa’ya anlattım. O da Rasûllullah’a arz etti. Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): ‘Abdullah ne iyi bir adamdır, şayet bir de gece namazı kılsa!’ buyurdu.” Abdullah’ın oğlu Salim dedi ki: “Abdullah bundan sonra gecenin (çoğunu ibadetle geçirir ve) az bir kısmında uyurdu.”[32] Diğer bir rüyasını ise şöyle anlatmaktadır: “Elimde ipekten dokunmuş kalın bir kumaş vardı. Benim cennette gitmek istediğim bir yer olunca, o kumaş parçası oraya uçardı. Rüyamı Hafsa’ya anlattım. Hafsa da Nebi’ye arz etti. Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): ‘Ben Abdullah’ı salih bir adam görüyorum.’ bu­yurdu.”[33]
Fitne dönemlerinde Medine’ye hangi emîr gelirse gelsin, İbni Ömer (Radıyallahu Anhuma) gider, onun arkasında namazını kılar ve zekatını ona öderdi. Bu hususta şöyle söylerdi: “Kim ‘Hayya ale’s-salâh (haydin namaza)!’ derse onun çağrısına icabet ederim ama her kim ‘Haydi Müslüman karde­şini öldürmeye ve malını almaya!’ derse onun çağrısına icabet et­mem.”[34] Bununla beraber zalime karşı durmaktan ve hakkı söylemekten geri kalmazdı. Nitekim Zalim Haccac’ın birçok hareketini yüzüne karşı tenkit et-miş, bir seferinde kendisini ziyarete geldiğinde Haccac ile konuşma­mış ve onu görmemek için gözlerini kapatmıştı.[35] Ölüm döşeğindeyken de Ali (Radıyallahu Anh) ye karşı taşkınlık eden guruba ve Hac­cac’a karşı savaşmadığı için duydu-ğu üzüntü ve pişmanlığı dile getirmiştir.[36]
Fakir ve gariplerin babası olan Abdullah bin Ömer (Ra-dıyallahu Anhuma) son derece zühd sahibiydi. Adaleti sever, övülmekten hoşlanmaz, sade giyinir ve misafirsiz yemeğe otur­mamayı tercih ederdi. İbni Mes’ud (Radıyallahu Anh): “Dün­yaya karşı Kureyşli gençler arasında kendi nefsine en hâkim olan kişi İbni Ömer’dir.” demektedir. Cabir (Radıyal-lahu Anhuma) ise: “Hepimiz dünyaya meylettik, dünya da bi-ze meyletti, ancak İbni Ömer müstesna.” dedi. İbni Ömer hakkında tabiîn imamlarının büyüklerinden Said bin Mü­seyyeb: “İbni Ömer (Radıyallahu Anhuma) in vefat ettiği gün dünyadaki herkes Allah’ın huzuruna onun ameli gibi bir amelle çıkabilmeyi arzulamıştı.” demiştir.[37] Ebu Seleme bin Abdullah ise: “İbni Ömer, fazilet ve üstünlükte babası Ömer gibi olduğu halde vefat etti.” demektedir.
İbni Ömer (Radıyallahu Anhuma) in en belirgin ve meş­hur hâli ise her hareketinde Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) a adım adım uymaya gayret etmesidir. Öyle ki, Ra­sûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ın boyandığı boya ile saçlarını boyar, altında dinlendiği ağacın altında dinlenir, kay­lûle (öğle uykusu) yaptığı yerde kaylûle yapar, namaz kıl­dığı yerde namaz kılar, vakfe yaptığı yerde vakfe ya­pardı.[38]
İbni Hazm, el-İhkâm adlı kitabında şu açıklamada bulunmaktadır: Sahabeden çokça fetva verenler yedi kişidir ki, on­lar Ömer bin el-Hattab, oğlu Abdullah, Ali, Aişe, İbni Mes’ud, İbni Abbas ve Zeyd bin Sabit (Radıyallahu Anhum) tir. Bu faziletli insanların fetvaları oldukça fazladır. Sadece İbni Abbas’ın fetvaları yirmi ciltte toplanmıştır.[39] İbni Ömer ise, İmam Malik’in bildirdiğine göre, altmış yıl fetva vermekle ve Müslümanların dinî meselelerini çözmekle meşgul olmuştur.
Abdullah bin Ömer (Radıyallahu Anhuma) muksirûnun ikin­cisi olarak 2630 adet hadis rivayet etmiştir.[40] Zehebî, İbni Ömer’in, Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) nin dışında kendilerinden ilim aldığı kişileri 15 kişi kadar saymaktadır ki, bunların içinde Ebu Bekir, Ömer, Osman, Sa’d bin Ebi Vak­kas, İbni Mes’ud, ablası Hafsa ve Aişe (Radıyallahu Anhum) bulunmaktadır. Kendisinden ilim alıp hadis rivayet edenlerin sayısı ise 227’yi bulmakta, bunların içinde oğulları Hamza, Bilal, Zeyd, Salim, Abdullah, Ubeydullah ve Ömer ile babasının âzâtlısı Eslem, Enes bin Sîrîn, Hasan, Said bin Cübeyr, Said bin Müseyyeb, Tâvûs, Urve, Atâ, İkrime, Mücahid, Zührî ve âzâtlısı Nâfi bulunmaktadır. Hadis isnadında İbni Ömer, ondan Nâfi, ondan Malik bin Enes se­nedi en kuvvetli senet kabul edilmektedir. İbni Ömer’in hadisle­rinden 168 adedini Buhârî ve Müslim ittifaken, 81’ ini Buhârî ve 31’ini Müslim münferiden rivayet etmişlerdir.
Abdullah bin Ömer (Radıyallahu Anhuma) hicrî 74 yı­lında hac dönüşünde Haccac’ın düzenlediği bir suikastta ze­hirli bir hançerle ayak parmakları arasından yaralandı ve bu yara sebebiyle aynı yıl İmam Malik’e göre 86, Zehebî’ye göre 84 yaşında olduğu halde doğduğu yer olan Mekke’de vefat etti ve Fahn mahallesindeki ‘Muhacirler Kabristanı’na defnedildi. Onun defniyle beraber Hicaz bölgesinin fıkhının temel taşı da defnedilmiştir.
Allah ondan razı olsun.




2 Enes bin Malik
(Radıyallahu Anh) (2286)

Babasının adı Malik olup İslâm’a girmeden müşrik olarak ölmüştür. Annesi ise, kadın sahâbîlerin en hayırlılarından biri olan Ümmü Süleym’dir. Bu kadın, Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) hicret ettiğinde ilk Müslüman olan ve Ra­sûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ın en çok ziyaret ettiği kadınlardandır. Enes (Radıyallahu Anh) hakkında İmam Ze­hebî şunları söylemektedir: İmam, fetva ehli, Kur’an öğre­ti­cisi, hadisçi, İslâm’ın çokça bilgi aktaran bir ferdidir. Hic­retten on yıl önce dünyaya geldiği sabit olmuştur. Künyesi Ebu Hamza olup Ensar’dan, Hazrec kabilesinden, Beni Nec­car’dandır ve Medinelidir. Ensar-ı Kirâm’ın hepsi gücü nis­betinde Muhacirlere ve Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ye bir şeyler verdiğinde Ümmü Süleym (Radıyallahu Anha) fakirlikten dolayı bir şey veremedi ve oğlu Enes’i Nebi (Sal­lallahu Aleyhi ve Sellem) ye getirerek ona hizmet etmesi için bıraktı. Böylece küçük Enesçik hicretin başında 10 ya­şında olduğu halde mahlukatın efendisine hizmet etme şerefine erişmiş ve Rasûlullah’ın vefatına kadar 10 sene bu görevine de­vam etmiştir. İbni Sa’d’ın rivayet ettiğine göre Enes (Ra­dıyallahu Anh) daha 12 yaşında olduğu halde Rasû­lullah’a hizmet için onunla birlikte Bedir Savaşı’na çıktı. Meğâzî yazarları küçük yaşta olmasından ve bizzat savaşmadı­ğından do­layı onu Bedir ashâbından saymamışlar­dır. O gün Enes, ordunun malzemelerinin bulunduğu yerde kaldı. Sonra sırasıyla Uhud, Hendek, Beni Kureyza, Beni Mustalik ve Hayber harple­rine, Mekke ve Tâif’in fethine ka­tıldı. Buhârî, Musa bin Enes’ten, Enes (Radıyallahu Anh) in Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ile birlikte sekiz sa­vaşa katıldığını rivayet et­mektedir. Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) tan sonra Medine’de ikamet etti. Daha sonra çeşitli beldelerin fetihlerine katıldı. Osman ve Ali dönem­lerindeki fitneleri önlemek için çaba sarfetti, önleme imkanı bulamayınca da bir kenara çekildi. En son Basra’ya yerleşti ve hayatının sonuna kadar orada ikamet etti.
Enes bin Malik (Radıyallahu Anh) Ensar’ın en çok mal ve evlat sahibi olanlarındandır. Bunun sebebi şudur: Enes (Ra­dıyallahu Anh) annesi ve teyzesi Ümmü Haram (Radı­yal­lahu Anhuma) ile birlikte evlerinde bulunuyorken Rasûlullah (Sal­lallahu Aleyhi ve Sellem) onları ziyaret etmişti. Kendisine ik­ram edilen yiyeceği, oruçlu olması sebebiyle geri çeviren Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) evin bir köşesinde na­file namaz kıldı ve ev halkına dua etti. Ümmü Süleym (Ra­dıyallahu Anha): “Ya Rasûlallah! Benim bir hassâcığım (hiz­metçim) var, Enes. Onun için Allah’a dua ediversen.” deyince Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) dünya ve ahiretin hiçbir hayrını terk etmeksizin Enes’e dua etti ve dua­sını: “Ey Allah’ım! Enes’i mal ve evlat ile rızıklandır ve ona verdiğin şeyleri bereketlendir.” diye bitirdi. Enes (Radıyallahu Anh) di­yor ki: “İşte bu dua sebebiyle ben malca Ensar’ın en zenginlerindenim. Kızım Ümeyye’nin bana söylediğine göre Hac­cac’ın Basra’ ya geldiği tarihe kadar (ki bu sene hicrî 75 senesidir) sulbî evladımdan yüz yirmi küsûr kişi toprağa verilmiş­tir.[41] Ebu’l Aliye: “Enes’in senede iki defa meyve veren bir bostanı vardı. Bu bostanda bir de Reyhan vardı ki ondan misk kokusu elde ederdi.”[42] demektedir.
Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Enes bin Malik (Radıyallahu Anh) i çok severdi: Ona “Ey oğulcuğum!” diye hitap eder,[43] yapmadığı bir şey için “Bunu niçin yapmadın?”, yaptığı bir şey için de “Bunu niçin böyle yaptın?” demezdi.[44] Enes (Radıyallahu Anh) ile bazen “Ey iki kulaklı!” diye­rek şakalaşırdı.[45] Enes (Radıyallahu Anh) küçük bir çocuk olduğu halde güvenilir bir sırdaş idi. Bu hususta kendisi şöyle demektedir: “Allah’ın Nebi’si bana gizlice bir sır söy­ledi. Artık ben o sırrı hiç kimseye söylemedim. Andolsun ki onu benden annem Ümmü Süleym (Radıyallahu Anha) sordu da ben bu sırrı ona da haber vermedim.” Bunun üze­rine annesi Enes’i, Rasûlullah’ın sırrını yaymaması husu­sunda tenbih­le­miştir.[46]
Enes (Radıyallahu Anh) Ebu Bekir (Radıyallahu Anh) döneminde zekat âmili olarak Bahreyn’e tayin edilmiş ve Osman (Radıyallahu Anh) ın vefatına kadar bu göreve de­vam et­miştir. Hicrî 69 yılında Basra’da vukû bulan, toplam iki yüz bin kişinin hayatına mal olan ve üç sene süren Carif Tâunu’nda Enes (Radıyallahu Anh) in çocuk ve torunların­dan 70 kişinin öldüğü rivayet edilmiştir.
Enes bin Malik (Radıyallahu Anh) ibadetlerine ehemmi­yet gösterirdi. Onun namazı hakkında;
1. Ebu Hureyre (Radıyallahu Anh): “Namazı, Ümmü Süleym’in oğlunun namazından daha çok Rasûlullah’ın nama­zına benzeyen birini görmedim.”[47]
2. Enes bin Sîrîn: “Enes (Radıyallahu Anh) yolculukta da, ikamet halinde de insanların en güzel namaz kılanıydı.”
3. Sümâme: “Enes, namaz kılarken kıyamı çok uzatmasından dolayı ayakları kan dolardı.” demektedirler. Kendisinin hac için ihrama girdiğini görenler, gösterdiği titizlik nedeniyle ihramdan çıkıncaya kadar onunla konuşmadıklarını, onun sadece Allah’ın zikriyle meşgul olduğunu anlatmaktadırlar. Ömrünün son 1-2 senesinde artık oruç tutmaya güç getiremediği ve kazâ edemeyeceğine de kanaat ettiği için her gün bir fakiri doyurur ve kendisi orucunu yerdi.[48]
Rasûlullah ile beraber geçirdiği 10 senelik birliktelik ken­di­sine çok şey öğretmişti. Bu sebeple Ashâb-ı Kirâm arasında en geniş ilmi olan ve en çok rivayet eden kimseler arasındadır. Rivayet ettiği hadis sayısı 2286 olup[49] bunların 128’ini Buhârî ve Müslim ittifaken, 80’ini Buhârî ve 70’ini Müs­lim mün­feriden rivayet etmiştir. Rasûlullah’ın dışında Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ubeyy bin Ka’b (Radıyallahu Anhum) gibi sa­hâbîlerden rivayette bulunmuş, kendisinden de başta oğul­­ları (özellikle Musa) olmak üzere Hasan Basrî, Zührî, Katade, Sabit el-Bennânî, Humeyd Tavil, Süleyman Teymî, Yah­ya bin Said el-Ensarî ve emsallerinin içinde bulun­duğu yaklaşık 100 kişi rivayette bulunmuştur. Rasûlullah (Sal­lallahu Aleyhi ve Sellem) tan rivayet ettiklerine özen gösterir ve hadisi bitirdiğinde: “Yahut da Rasûlullah’ın buyurduğu gibi.” derdi.[50]
Enes bin Malik (Radıyallahu Anh) in vefat tarihi hakkında bir çok ihtilaf olmakla beraber hicrî 93 yılında 103 yaşında olduğu hâlde vefat ettiği hakkında cumhur-u ulema görüş belirtmiştir. Cabir bin Zeyd ile aynı hafta vefat ettikleri rivayet edilmiştir. Enes (Radıyallahu Anh) in, ömrünün sonlarında: “İki kıbleye doğru namaz kılanlardan benden başka kimse kal­madı.” [51] dediği sabittir. Cenazesi götürülürken talebeleri­nin ellerinin üzerinde gitmiş, halkın yanaşmasına fırsat kalma­mıştır. Ali bin el-Medînî ve başkalarından Basra’da vefat eden sahâbîlerin en sonuncusu olduğu rivayet edilmiş­tir. O vefat ettiğinde Mevriku’l-Acelî: “Bugün ilmin yarısı gitti.” dedi. “Bu nasıl oluyor?” diye sorulduğunda ise: “Hevasına mağlup olan bir adam Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) tan rivayet edilen bir hadis hususunda bize muhalefet ettiğinde: ‘Gel, onu bizzat kendisinden duyana gidelim.’ derdik.” diye cevap verdi.[52]
Allah ondan razı olsun.

3 Aişe binti Ebi Bekir
(Radıyallahu Anhuma) (2210)

Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ın eşlerinden olan bu temiz validemiz hicretten hemen sonra onunla evlen­miş ve vefatına kadar yaklaşık 10 sene nikahı altında kalmıştır. Bu süre zarfında keskin zekası, ince anlayışlılığı ve ilme olan düşkünlüğü neticesinde Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) den çok hadis ezberledi ve onları fıkhetti. Rivayet et­tiği hadislerin sayısı 2210’a ulaşmıştır.[53] Bunlardan 74 adedini Buhârî ve Müslim ittifaken kitaplarına almıştır. Bu hadislerin çoğunun Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ın ev hâline ve diğer sahâbîlerin kendisinin yanında olmadığı anlara taalluk ettiği düşünülürse Aişe validemizin fıkhının ge­nişliği ve dine olan katkısının büyüklüğü anlaşılır. Onun ilmin­den istifade eden öğrencilerin sayısı, çoğunluğu sa­hâbe ve tabiînin önde gelenlerinden olmak üzere 211’e ulaşmış­tır.
Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ın eşleri içinde en fâkih ve Rasûlullah’a en sevgili olan Aişe (Radıyallahu Anha), hicrî 57 veya 58 yılında 65 yaş civarında iken Me­di­ne’de vefat etti ve Cennetü’l-Bâki’ye defnedildi.
Aişe validemiz (Radıyallahu Anha) hakkında daha geniş bil­i için ‘Rasûlullah’ın Hanımları’ kısmına bakılabilir.
Allah ondan razı olsun.

4Abdullah bin Abbas
(Radıyallahu Anhuma) (1660)
Babası Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ın am­ca­sı Abbas bin Abdulmuttalib (Radıyallahu Anh), annesi ise Mü’min­lerin Annesi Meymûne (Radıyallahu Anha) nin kız kardeşi olan Ümmü’l-Fadl (Radıyallahu Anha) dır. Künyesi Ebu Ab­bas olup hicretten üç sene önce, müşriklerin Hâşim oğullarıyla ilişkiyi kesip onlara ambargo uyguladığı dö­nemde Hâşim oğulları vadisinde dünyaya gelmiştir.
İbni Abbas (Radıyallahu Anhuma) beyaz tenli, iri cüsseli, uzun boylu, dolgun yüzlü, sarı saçlı, güzel görünüşlü, güler yüzlü ve parlak biriydi. Saçları sıktı ve saçına kına sürerdi. Atâ (Rahmetullahi Aleyh) onun hakkında: “Her ne zaman on dördüncü gecesinde gökte ayı görsem İbni Abbas’ın yüzünü hatırlarım.” derdi. Çok zekî ve hafızası müthiş kuvvetli olup şu üstün özelliklerin sahibiydi:
1. Sahabe olma şerefine ermiş,
2. Rasûlullah’la akrabalık şerefine nail olmuş,
3. Eşine ender rastlanır ilmî bir kudret verilmiş,
4. Bunlarla beraber takvâ şerefine sahip olmuştur ki, o (Radıyallahu Anhuma) gündüzleri oruçla, geceleri namazla geçiren, seherlerde istiğfar edip Allah korkusundan dolayı gözyaşı döken bir zâttı. İbni Ebi Müleyke şöyle anlatmaktadır: “İbni Abbas (Radıyallahu Anhuma) ile Mekke’den Medine’ye yolculuk ettim. Konakladığımızda gece yarısından sonra kal­kar, tane tane Kur’an-ı Kerim okur ve okurken çokça ağ­lar­dı.” Mesruk (Rahmetullahi Aleyh) ise onun hakkında: “Ben İbni Abbas’ı gördüğümde ‘İnsanların en güzeli’, konuşmaya başladığında ‘İnsanların en fasihi’, bir konu hakkında açıklama­larda bulunduğunda da ‘İnsanların en bilgilisi’ derdim.” demektedir. İbni Abbas (Radıyallahu Anhuma) ‘el-Hibr (En Yüksek Bilgin)’, çok fazla ilim sahibi olması nedeniyle ‘Bah­ru’l-İlim (İlim Denizi)’ ve özellikle de tefsirdeki üstün­lüğü sebebiyle ‘Sultanu’l-Müfessirîn (Müfessirlerin Sultanı)’ gibi en yüksek lakaplarla şöhret bulmuştur. Haftada bir gün tef­sir, bir gün fıkıh, bir gün meğâzî (savaş), bir gün şiir ve arap dili ve diğer bir gün de eyyam-ı Arap (Arap tarihi) ders­leri verdiği anlatılmaktadır. En değerli öğrencilerinden Mücahid (Rah­me­tullahi Aleyh) şöyle söylemiştir: “Bir kimse­nin ‘Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu’ diye başlayarak söylediği sözler (hadisler) dışında İbni Ab­bas’ın fetvalarından daha güzel fetva duymuş değilim.” İbni Hazm’ın el-İhkâm ad­lı eserinde bildirdiğine göre Müslümanla­rın ileri gelen imamlarından Ebu Bekir Muhammed bin Musa, İbni Abbas (Ra­dıyallahu Anhuma) ın fetvalarını yirmi ciltlik bir kitapta toplamıştır.[54] İbni Abbas (Radıyallahu Anhuma) a bu yüce il­mî mertebeye nasıl ulaş­tığı sorulduğunda kendisi: “Soran bir dil ve düşünüp muha­keme eden bir kalp ile.” diye cevap vermiştir. Gene ondan şöyle rivayet edilmiştir: “Benim bir me­seleyi Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) nin ashâbı içinden otuz kişiye sorduğum olurdu.” Kendisinin belirttiği bu sebeplerden daha önemlisi de Nebimiz Muhammed (Sal­lallahu Aleyhi ve Sellem) in amca oğlu için yaptığı dualar olsa gerek. Çünkü Allahu Teâlâ onun duasını bir kaç istisna dışında daima kabul ederdi: Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bir seferinde İbni Abbas (Radıyallahu Anhuma) ı bağrına basmış ve: “Ey Al­lah’ım! Buna hikmeti öğret!” diye dua etmişir.[55] Hadisi riva­yet eden Buhârî (Rahmetullahi Aleyh) hadiste geçen hikmeti “Nübüvvet (peygamberlik) dışında rey ve içtihatta isabet etmektir.” diye tefsir etmiştir. Bu hadis Buhârî’nin Sahihi’ nde aynı senetle “Buna Kitabı öğret!” şeklinde de gelmiştir. Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sel­lem) bir başka sefer de kendisine su hazırlayan İbni Abbas (Radıyallahu Anhuma) için: “Ey Allah’ım! Onu dinde fâ­kih (bilgin, ince anlayışlı) kıl!” diye dua etmiştir.[56]
İbni Abbas (Radıyallahu Anhuma) Rasûlullah vefat etti­ğinde 13 yaşındaydı. Teyzesi olan Rasûlullah’ın eşlerinden Meymûne (Radıyallahu Anha) sebebiyle Rasûlullah’ın evinde kalma fırsatını bulmuş ve ondan evinin dışında istifade imkanı bulduğu gibi evinin içinde de istifade etmiştir. Nebi’ nin yakın alâkası ve terbiyesi ile yetişmesi de İslâmî ilimlerde otorite olmasına katkıda bulunan etkenlerdendir.
Abdullah bin Abbas (Radıyallahu Anhuma) Mekke’nin fethine kadar annesi Ümmü’l-Fadl (Radıyallahu Anha) ile be­raber Müslüman olmalarına karşın hicret edemeyip Mekke’de kalmak zorunda kalan mustaz’aflardandı. Mekke’nin fet­hinden sonra babasıyla birlikte Medine’ye hic­ret etmiştir.[57] Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ın vefatından sonra da Ömer, Ali, Muaz, Ebu Zerr, Ubeyy bin Ka’b ve Zeyd bin Sabit (Radıyallahu Anhum) gibi sahâbîlerin alimlerinden hadis dinleyip ilmini genişletmiş, Ömer (Radıyallahu Anh) ta­rafından yaşı küçük olmasına rağmen çoğunluğu Bedir halkından olan şûra meclisine dahil edilmiş, Ali (Radıyallahu Anh) tarafından Şam valiliğine tayin edilmiş­tir. Ama o bunu kabul etmemiş ve daha sonra görevinden azletme imkanı doğması için Muaviye’yi vali tayin etmesini teklif etmiştir. Ali (Radıyallahu Anh) bunu kabul etmedi ve İbni Abbas (Ra­dı­yallahu Anhuma) ı daha sonra Basra valili­ğine tayin etti. İbni Abbas bu görevini Sıffîn Vak’ası’na kadar sürdürmüştür. Bu vak’a esnasında yerine vekil bırakarak Sıffîn’e gitmiş ve halifenin yanında İslâm ordusunun sol cephe komutanı olarak savaşa iştirak etmişti. Karşılıklı iki hakemin tayin edilmesi sırasında da Ali (Radıyallahu Anh) ye Amr bin As ile baş ede­meyeceğini savunarak Ebu Muse’l-Eşarî (Radıyallahu Anh) nin yerine kendisinin veya Ahnef (Radıyallahu Anh) in hakem tayin edilmesini teklif etmişti. Ali (Radıyallahu Anh) de onun gibi düşünüyordu ancak etrafın­daki Kûfeliler onu vazgeçirdiler. İbni Abbas (Radıyallahu Anhuma) Sıffîn olayından sonra yeniden Basra valiliğine gönderildi. Daha sonra gönüllü olarak bu görevinden ayrıl­mış ve Hicaz (Arabistan) a dönmüştür. Abdülmelik bin Mervan ile Abdullah bin Zübeyr arasında fitne çıktığı zaman Ali (Radıyallahu Anh) nin oğlu Muhammed bin Hanefiyye ile beraber Mekke’ye göçmüş ve ısrarlara rağmen Abdullah bin Zübeyr’e bey’at etmeyip tarafsız kalmıştı. Nihayet taraftarla­rıyla Tâif’e göçmüş, orada ilim ve tedrisatla meş­gul olup siyasî işlere karışmamıştır.
İbni Abbas (Radıyallahu Anhuma) ın ilmi hakkında çok şeyler söylenmiştir: Ömer (Radıyallahu Anh) tarafından Be­dir ihtiyarlarıyla beraber şûra heyetine çağrılırdı. Buna içerle­yen bazıları Ömer (Radıyallahu Anh) e sitem etmişlerdi. Bir keresinde Ömer (Radıyallahu Anh)﴾ إِذَا جَاءَ نَصْرُ اللهِ ﴿ (Nasr sû­resi) kavlinin içerdiği mânâyı sormuş ve şûra heyetinden tam bilgiyi alamayınca İbni Abbas’a sormuştu. O da, bu sûrenin Ra­sûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ın eceli olduğunu, Allah’ın onun ecelini bu sûreyle haber verdiğini belirtince Ömer de onu tasdik etmiştir. Böylece daha bıyıkları yeni terleyen bu genci neden onlarla beraber bulundurduğunu göstermiştir.[58] Kur’an’ın en önemli bilginlerinden olan İbni Mes’ud (Radıyallahu Anh) Nebi döneminde çocuk yaşta bulunan İbni Abbas için: “O, Kur’an’ın tercümanıdır.” derdi. İbni Ömer (Radıyallahu Anhuma) kendisine bir ayet hak­kında soran Amr bin Habeşî’ye: “İbni Abbas’a git. O, Allah’ın Nebi’sine inzal ettiği Kur’an’ı geride kalanların en iyi bilenidir.” demiştir.[59] İbni Abbas’ın kendisi de Kur’an’daki dört kelime hariç diğerlerini bildiğini ifade etmiştir. Ali bin Ebi Talib (Radıyallahu Anh) onu hac emîri olarak görevlendirdiği yıl insanlara bir hutbe irad etmiş, bir yandan Nûr sûresinin ayetlerini okumuş, bir yandan da bunların tefsirini yapmıştı. Ebu Vâil (Radıyallahu Anh) diyor ki: “Arkadaşım onu dinle­yince şöyle söyledi: « Sübhanallah, bu adamdan ne bilgiler çıkıyor. Bu konuşmayı Türkler dinleselerdi muhakkak Müslü­man olurlardı.»”[60] Gene Ali (Radıyallahu Anh) den izin is­teyerek Hâricîlerle konuşmak üzere gittiğinde onların Ali’yi tenkit ettikleri meselelere karşı ortaya koyduğu delillerle herkesi büyülemişti. Neticede 2.000 Hâricî ikna olmuş ve Ali (Ra­dıyallahu Anh) ye düşmanlık beslemekten vazgeçmiş, ge­ri kalan 4.000 kişi ise sapık olarak öldürülmüşlerdir.[61]
İbni Abbas (Radıyallahu Anhuma) ayetleri bazen dinî, bazen lugavî, bazen de tarihî bir yolla izah etmeye çalışmıştır. Bunlardan başka olarak Arap şiirinden deliller getirdiği rivayeti de vardır. O kadar çok rivayet etmiştir ki sanki gâip haberlerin bir menbaı olarak ortaya çıkmış, görüşleri tefsir ilminde ilk başvurulan kaynak haline gelmiştir. Kendisi Abbasîle­rin atası olması sebebiyle bilhassa Abbasî halifelerine yaklaşmak ve menfaat elde etmek için kendisinden muhtelif tariklerle rivayette bulunanlar çoğalmıştı. Neticede aynı mesele hakkında muhtelif görüşler ve rivayetler zuhûr etmiş ve tefsirde karışıklık ortaya çıkmıştır. Bunların ayırt edilmesi için alimlerin görüşlerine başvurulmalıdır. İbni Ab­bas’tan yazılı bir mecmua olmamakla beraber öğrencilerine yazdırdığı hakkında rivayetler vardır. İbni Mes’ ud ve İbni Ab­bas (Radıyal­la­hu Anhuma) kadar tefsire dair rivayetleri yaygın olan başka sahâbî yoktur. Fâkih sahâbenin en çok fetva veren ve en genç olanı İbni Abbas’tır.
İbni Abbas (Radıyallahu Anhuma) 1660 adet hadis riva­yet etmiştir.[62] Bunlardan 75 adetini Buhârî ve Müslim müttefiken, 120 adetini Buhârî, 9 adetini de Müslim münferi­den tahriç etmişlerdir. Kendisinden hadis rivayet edenler ise, başta oğlu Ali ve yeğeni Abdullah, âzâtlıları İkrime, Miksem ve Kureyb, kardeşi Kesir olmak üzere, Urve bin Zübeyr, Tâvûs, Ebu Şa’sa, Said bin Cübeyr, Mücahid, Ebu’l-Aliye, Atâ bin Yesar, Atâ bin Ebi Rabah, Hasan Basrî, İbni Sîrîn, İbni Ebi Müleyke, Amr bin Dinar, Dahhak bin Muzâhim ve bunların dışında pek çok kişidir. Tehzib’de İbni Abbas’tan hadis nak­letmiş 187 kişinin adı geçmektedir.
Son dönemlerinde gözlerini kaybeden bu büyük alim, hicrî 68 yılında 71 yaşında, Tâif’te, kıyamete kadar yaşayacak bir ilim ve nâmı arkasında bırakarak Rabbine kavuştu. Cenaze namazını: “Bugün bu ümmetin rabbânîsi (üstün se­vi­yedeki din bilgini) öldü.” diyen Ali (Radıyallahu Anh) nin oğlu Muhammed bin Hanefiyye kıldırdı.
Allah ondan razı olsun ve bizleri ona komşu kılsın.
5 Cabir bin Abdullah
(Radıyallahu Anhuma) (1540)

Ashab-ı Kirâm arasında bu isimle üç zât vardır. Burada adı geçen Cabir’in babası Abdullah bin Amr bin Haram (Ra­dıyallahu Anh) dır ki, Uhud’da şehit düşen yetmiş kişiden bi­ridir. Cabir (Radıyallahu Anhuma) Ensar’dan olup ikinci Akabe biatında çocuk olduğu halde babasıyla birlikte, hazır bulunan 70 civarındaki Ensar grubu arasındaydı. Künyesi Ebu Abdullah olup annesi de binti Akabe’dir. Bedir ve Uhud’a ka­tılmamış ancak daha sonraki savaşlardan 19’una katılmış ve Rıdvan Biatı’nda da bulunmuştur. Babasının ve­fatı üzerine geride kalan 6 kız kardeşine bakma yükümlülüğü üzerine kalmış ve kardeşlerini çekip çevirecek ve on­ları terbiye edecek dul bir kadınla evlenmiştir.[63]
Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), Cabir’in babası Abdullah bin Amr’ı severdi. Uhud’da şehit olması sebebiyle arkasından ağlayan Cabir’i ve halasını teskin etmiş ve şehidin kaldırılana kadar melekler tarafından kanatlarıyla gölgelendirildiğini haber vermiştir.[64] Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bu şehidin vefakar oğlu Cabir (Radıyallahu Anhuma) i de sever, onu kollar ve yardım ederdi: Bir gazâ dönüşünde ordunun gerisinde kalan Cabir’in devesinin yorgun­luk sebebiyle yavaşladığını öğrenince kendi devesin­den inerek çengelli değneği ile devesini çekmiş ve: “Haydi, şimdi bin!” demişti. Az önce devesine yol yürütmek için çırpı­nan Cabir (Ra­dıyallahu Anhuma) kendi ifadesiyle, bu sefer devesini Ra­sûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ın devesini geçmekten men etmeye başlamıştı. Yol boyunca çeşitli meselelerden konuştular, Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ona nasi­hat­larda bulundu ve ondan devesini kendi­sine satmasını istedi. Cabir (Radıyallahu Anhuma) in ücretsiz olarak vermek isteme­sini kabul etmeyerek ısrar etti ve de­veyi satın aldı. Medine’ye vardıklarında Cabir (Radıyallahu Anhuma) deveyi Ra­sûlullah’a götürdü. Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) hem deveyi hem de vaat ettiği ücreti ona verdi ve ilaveten ganimetten de pay verdi.[65] Cabir bin Abdullah (Radıyallahu Anhuma) Veda Haccı esnasında hastalanmıştı. Rasûlullah (Sal­lallahu Aleyhi ve Sellem), onu hiçbir bineğe binmeden yürüyerek ziyarete gelirdi.[66] Gene bir seferinde Ebu Bekir (Ra­dıyallahu Anh) ile ziyarete geldikle­rinde Cabir (Radı­yal­lahu Anhuma) i bayılmış olarak buldular. Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) abdest alıp abdest suyundan üzerine dökün­ce ayıldı. Karşısında Nebi’yi gören Cabir (Radıyallahu An­huma): “Ya Rasûlallah! Malımda nasıl tasarruf etmemi em­redersin?” diyerek vasiyeti sordu. Bunun üzerine miras paylarının bildirildiği Nisâ sûresi 11. ayet indirildi.[67]
Şehit olan babası geriye 6 adet kız çocuğu ve bir miktar borç bırakmıştı. Hurma mahsûlünün kesim ve toplama za­manı geldiğinde Cabir (Radıyallahu Anhuma) Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ın yanına giderek kendisi ile ala­caklılar arasında aracı olmasını talep etti. Çünkü biliyordu ki bahçedeki bu mahsûl borçları kapatmaya yetmezdi ve alacaklılar da borcu sebebiyle onun üzerine üşüşmüşlerdi. Ra­sûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ona gidip her cins hur­mayı ayrı ayrı toplayıp yığmasını emretti. Bu işleri yaptı­ğın­da Cabir (Radıyallahu Anhuma) ona haber verdi. Nebi (Sal­­lal­lahu Aleyhi ve Sellem) hurma harmanlarının yanına geldi ve burada alacaklıların Cabir’e yaptığı ısrarı görünce en büyük harmanın etrafında üç kere dolaştı ve yanına oturdu. Sonra ala­caklılar çağrılarak alacaklarına mukabil onlara ölçüp ölçüp hurma verdi. “Borç ödensin de kız kardeşle­rime tek bir hur­ma kalmamasına razıyım.” diye düşü­nen Cabir (Ra­­dı­yal­lahu Anhuma) diyor ki: “Nihayet Allah babamın borç­larını tamamen ödedi. Allah’a yemin ederim ki hurma yı­­ğınlarının hepsi olduğu gibi duruyordu. Ben şaşkınlıktan Rasûlullah’ın yanına oturduğu yığına bakıp duruyordum. Sanki ondan bir tek hurma eksilmemiş gi­biydi.”[68]
Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ın sağlığında dizi­nin dibinden ayrılmayan Cabir bin Abdullah (Radıyallahu Anhuma) bizzat ondan ilim almış, onun vefatından sonra da ashâbın alim zâtlarından ilim öğrenmeye devam etmiş ve bu sayede kendi döneminde Medinei Münevvere’nin meşhur fetva ehlinden birisi olmuştur. Nitekim kendisinden orta mik­tarda fetva rivayet edilen 13 sahâbeden birisidir.[69]
Cabir bin Abdullah (Radıyallahu Anhuma) ilahî hükümle­rin yerini bulmasını, cezaların olduğu gibi tatbik edilmesini isterdi. Kendisi coşkun bir imana sahipti. Emri bi’l-ma’ruf ve nehyi ani’l-münkeri en iyi şekilde yerine getirenlerdendi. Ra­sûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) a sevgisi sonsuzdu ve sünnetin tatbikinde örnek bir insandı. Dürüstlüğü ve adaleti darb-ı mesel olmuştu. Sıffîn Vak’ası’nda Ali (Radıyallahu Anh) nin maiyyetinde harp etmiştir. Ömrünün sonlarında gözlerine ârız olan bir illet sebebiyle âmâ olmuştu.
Genç yaşta iman edip ümmetin de alimlerinden olan bu sahâbî oğlu sahâbî (Radıyallahu Anhuma) den 1540 adet hadis rivayet olunmuştur.[70] Bunlardan 58 adetini Buhârî ve Müslim ittifaken, 26 adetini Buhârî, 126 adetini Müslim mün­feri­den sahihlerinde rivayet etmişlerdir. Kendisinden rivayet edenlerin başında Said bin Minâ, Ebu Zübeyr, Ebu Süfyan, Talha bin Nâfi, Hasan Basrî, Muhammed bin Mün­kedir, Şa’bi, Tâvûs, Atâ ve daha birçok büyük tabiîn gelmektedir.
Bir asra yakın ömür süren Cabir bin Abdullah (Radı­yal­lahu Anhuma) hicrî 78 yılında 94 yaşında ölmüştür. Kendisi Medine’de vefat eden son sahâbîdir. Cenaze namazını Medine Valisi Eban bin Osman kıldırmıştır.
Allah ondan razı olsun.

6 Ebu Said el-Hudrî
(Radıyallahu Anhuma) (1170)

Ebu Said künyesiyle meşhur olan bu sahâbînin adı Sa’d bin Malik’tir. Babası Malik bin Sinan (Radıyallahu Anh) Uhud Gazâsı’nın mübarek şehitlerindendir. Böylece sahâbî oğlu ol­duğu ortaya çıkan Ebu Said (Radıyallahu Anhuma) En­sar’dan ve Medine’nin meşhur iki kabilesinden biri olan Haz­rec’dendir. Kendisi Uhud Savaşı’na yaşça küçük olduğu için katılamamış ancak Uhud’dan sonraki tüm savaşlara katılmış ve Rıdvan Biatı’nda da bulunmuştur.[71]
Genç ashâbın en fâkihlerinden olan Ebu Said (Radı­yallahu Anhuma) Ensar’ın faziletli ve alim şahsiyetlerinden biriydi. Hanzala bin Ebi Süfyan’ın bildirdiğine göre Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ın ashâbının başından geçen durum­lar hakkında Ebu Said (Radıyallahu Anhuma) den daha bilgili birisi yoktu. İmam Zehebî onun hakkında şu bilgi­leri vermektedir. Medine’nin fetva makamı olup kendilerin­den orta miktarda fetva rivayet edilenlerdendir.[72] Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) tan pek çok hadis rivayet etmiş ve rivayetlerinde güzel bir üslup izlemiştir. Yine Ebu Bekir, Ömer ve sahâbeden bir guruptan (Radı­yallahu Anhum) hadis rivayet etmiştir.” Rivayet ettiği hadis sayısı 1170 olup[73] bun­ların 43 adetini Buhârî ve Müslim ittifaken, 26 adetini Bu­hârî ve 52 adetini de Müslim münferiden riva­yet etmişlerdir. Ebu Said (Radıyallahu Anhuma) çok talebe yetiştirmiş, ilmin yayılmasında vazifesini hakkıyla yerine getirmiş­tir. Kendisinden ise İbni Abbas, İbni Ömer, Cabir, Ebu Umame ve Ebu’t-Tufeyl (Radıyallahu Anhum) gibi ashâbdan büyük zât­lar ile Said bin Müseyyeb, Tarık bin Şihab, Şa’bi, Nâfi ve Ubeyd bin Umeyr gibi tabiîn büyüklerin­den rivayette bulunan öğrencileri vardır.
Ebu Said (Radıyallahu Anhuma) Müslümanların arasında çıkan savaşlarda taraf olmayan nâdir sahâbîlerdendir. Allah yolunda hiçbir kınayanın kınamasına aldırmamak üzere Ra­sûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) a bey’at eden 5 sa­hâ­bîden biriydi. (Diğerleri: Sehl bin Sa’d, Ebu Zerr, Ubade bin Samit ve Muhammed bin Mesleme’dir.) Bu sebeple hakkı söylemekten çekinmezdi: Muaviye döneminde Medine valisi olan Mervan bin Hakem ile bir bayram günü musal­laya kadar geldiler. Mervan namazdan önce hutbe irad et­mek için minbere doğru gitmek istediyse de Ebu Said el-Hudrî bu hareket nebevî sünnete aykırı olduğu için onu na­maz kıldırması için mihraba doğru çekti. Bunun üzerine Mervan: “Senin o bildiğin terkolundu.” dediğinde Ebu Said (Radıyallahu Anhuma): “Hiç de öyle değil, nefsim elinde olana yemin ede­rim ki benim bildiğimden daha hayırlısını yapamazsınız.” dedi ve onlarla namazı kılmadan dönüp gitti.[74]
Ashab-ı Suffe’den olan Ebu Said (Radıyallahu Anhuma) hicrî 74 yılında 86 yaşında Medine’de vefat etmiştir.
Allah ondan razı olsun.

7 Abdullah bin Mes’ud
(Radıyallahu Anh) (848)
Babası Mes’ud bin Ebu Abdurrahman Gafil el-Huzelî olup cahiliye döneminde vefat etmiştir. Annesi ise Ümmü Abd (Radıyallahu Anha) dır. Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ve bazı sahâbîlerce annesine izafeten İbni Ümmü Abd diye de çağrılırdı. Künyesi Ebu Abdurrahman’dır. İs­lâm’dan önce dürüst bir genç olarak tanınan Abdullah, İs­lâm’ın yayılışını işitir işitmez Müslüman olan ilklerdendir. Hat­ta bu hususta kendisi şöyle demektedir: “Ben Müslümanla­rın altıncısıyım. O zaman yeryüzünde altı kişiden başka Müslüman yoktu.”[75] Evvela Habeşistan’a, daha sonra da Medine’ye hicret etmiştir. Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) İbni Mes’ud (Radıyallahu Anh) u Mekke’de Zübeyr (Radıyal­la­hu Anh) ile kardeş kılmıştı.[76] Kendisi Ashâb-ı Suffe’den olup hazarda ve seferde Nebi’den hiç ayrıl­mamış, daima onun hiz­metinde bulunmuştu. Bu sebeple fıkıhta, hadiste ve Kur’an kıraatında en yüksek payeyi kazanmış­tır. Abdullah bin Mes’ud (Radıyallahu Anh) zayıf bünyeli ve cılız bacaklı olmasına rağmen Habeşistan’a ve Medine’ye olmak üzere iki hicret gerçekleştirmiş, Bedir’den itibaren bütün savaşlara katılmış, Rasûlullah’ın vefatından sonra da Şam böl­gesi fetihlerine iştirak etmiştir. Bir gün Rasûlullah (Sal­lallahu Aleyhi ve Sellem) ın isteği üzerine bir ağaca tırmanmış, bazı sahâbî ar­kadaşları bacağının inceliğin­den dolayı gülüşmüşlerdi. Bunun üzerine Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): “Kıyamet gününde mîzanda Uhud dağından daha ağır gelecek olan bir ayağa mı gülüyorsu­nuz?” buyurdu.[77]
İbni Mes’ud (Radıyallahu Anh) ilimde önder, ümmetin de kurrâ ve fâkihlerindendir. Bizzat Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ın ağzından yetmiş küsûr sûre ezberlemiştir. Sahâbîler Allah’ın Kitabı’nı en iyi bilenlerden birinin de Abdul­lah olduğunu bilmekteydiler.[78] Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: “Kur’an’ı şu dört kişiden alı­nız: Abdullah bin Mes’ud, Huzeyfe’nin âzâtlısı Salim, Muaz bin Cebel ve Ubeyy bin Ka’b’dan.”[79] Yine İbni Mes’ud (Ra­dıyallahu Anh) şöyle söylemektedir: “Kendisinden başka ilah olmayan Allah’a yemin ile söylüyorum ki, Allah’ın Ki­ta­bı’n-dan nerede ve ne hakkında indirildiğini bilmediğim hiçbir sûre yoktur. Eğer Allah’ın Kitabı’nı daha iyi bilen, ken­disine ulaşabileceğim biri­sinin olduğunu bilsem muhakkak ona giderdim.”[80] Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) nin: “Se­ni alıkoymadıkça evimin örtüsünü kaldırabilir ve fısıltıları dinleyebilirsin. Bu girme iznindir.” dediği[81] ve annesiyle birlikte Ne­bi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) nin evine çok sık ve rahat bir şekilde girmesi sebebiyle Ebu Musa (Radıyallahu Anh) nın Nebi’nin ev halkından zannettiği[82] İbni Mes’ud (Radıyallahu Anh), bu büyük ve önemli fırsatı kendi lehine değerlendirerek ilimde büyük payelere ulaşmıştı. Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ın: “İlmi dört kişiden alınız.”[83] dediği kişilerden bi­risi de oydu. (Diğerleri Ebu’d-Derda, Sel­man-ı Fârisî ve Abdullah bin Selam’dır.) Ebu Mes’ud (Radıyallahu Anh), İbni Mes’ud (Radıyallahu Anh) hakkında: “Rasûlullah’ın kendinden sonra geride Allah’ın Kitabı’nı on­dan daha iyi bilen bir kimse bıraktığını bilmiyorum.” demiş­tir.[84] Rasûlullah (Sallal­lahu Aleyhi ve Sellem), İbni Mes’ud’un Kur’an okuyuşunu çok beğenir, bazen ona Kur’an okutur[85] ve: “Kim yeni indiği tazelikte Kur’an oku­mayı arzularsa Ümmü Abd’ ın oğlunun kıraati ile okusun.”[86] di­yerek onu taltif ederdi.
Ömer (Radıyallahu Anh), Ammar bin Yasir ile İbni Me­s’ud (Radıyallahu Anhuma) u Kûfe’ye gönderdiğinde yöre halkına yazdığı mektupta şöyle yazmıştı: “Ben size Ammar’ı emîr, İbni Mes’ud’u da muallim ve vezir olarak gönderdim. O ikisi, Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) in Bedir’e ka­tılan ashâbının seçkinlerindendir. Onları dinleyin ve peşlerin­den gidin. Abdullah bin Mes’ud’dan faydalanma husu­sunda sizi kendime tercih ettim.”[87] Meşhur tabiîn imamla­rından Mesruk (Rahmetullahi Aleyh) ise: “Muham­med (Sal­lallahu Aleyhi ve Sellem) in ashâbıyla yakın ilişkiler içinde bulundum ve içlerinde altı kişinin ilmin doruğuna ulaştığına tanık oldum. Bunlar Ömer, Ali bin Ebi Talib, İbni Mes’ud, Zeyd, Ebu’d-Derda ve Ubeyy (Radıyallahu Anhum) dir. Sonra bu altı kişi ile yakınlık kurdum ve bunların ilimleri­nin Ali ile İbni Mes’­ud’­da zirveye ulaştığını gördüm.” demekte­dir.[88] Kûfe halkı, İbni Mes’ud (Radıyallahu Anh) a öyle bir sevgi gösterdi ve ona öy­le bağlandı ki, onların bir insanı sevme konusundaki bu ittifakları olağanüstü boyuttaydı. Zira bu halk kavgacı ve isyankar bir yapıya sahip olup barış ve sükûnete hiç dayanamazlar. Nitekim Ali bin Ebi Talib döneminde yaptıkları tarih sayfalarında halen mevcut­tur. İbni Mes’ud (Radıyallahu Anh) kendisini Osman (Radıyallahu Anh) ın azletmesine kadar 17-18 yıl Kûfe’de görevini sürdürmüş, bunun neticesinde Hanefî mezhebinin itikadî ve kelamî kısmı dışında temelleri onunla Ali (Radıyallahu Anh) nin rivayetleri ve fetvaları üzere bina edilmiş­tir. Zaten her ikisi de sahâbenin en çok fet­va veren 7 kişisi arasında bulunmaktadır.[89] Bilindiği gibi Hicaz (Arabis­tan) fıkhı da Ömer, Aişe, İbni Ömer ve İbni Abbas (Radıyal­lahu Anhum) ın rivayet, hüküm ve fetvalarına dayan­maktadır. Abdullah bin Mes’ud (Radıyallahu Anh): “Be­de­nine dövme yapan ve yaptıran, yüzünün tüyünü yolan, dişlerinin arasını ayırtarak Allah’ın yarattığını değiştiren kadın­lara Allah lanet etmiştir.” dediğinde Ümmü Ya’ kub isimli bir kadın: “Ben Kur’an’ı okudum ve bu söylediklerine rastlamadım.” diyerek itiraz etmişti. Bunun üzerine İbni Mes’ud (Radıyallahu Anh) eşsiz ilmiyle kadına şöyle cevap vermişti: “Sen Kur’an’da (...Ra­sûl size ne verdiyse onu alın ve size neyi yasak ettiyse on­­dan da sakının.)[90]ayetini okumadın mı? Şüphesiz ki Ra­sûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bu kişilere lanet etti.”[91]
Büyük bilginlerden olduğu herkesce bilinen İbni Mes’ ud (Radıyallahu Anh) az hadis rivayet ederdi. Bu da hadis metinleri hususundaki titizliğinden ve üstün takvâsından ileri gelirdi. Lafızların zabtına son derece ihtimam gösterir, rivayette şiddetli davranır, öğrencilerini de nasların lafızlarını zapt etmede gevşeklikten men ederdi. Amr bin Meymun (Rah­me­tullahi Aleyh) dan şöyle rivayet edilmiştir: “İbni Mes’ud (Ra­dıyallahu Anh) (her perşembe günü) ders yapardı. Onunla buluşmayı hiç kaçırmazdım. [Bir yıl boyunca Rasû­lullah (Sal­lallahu Aleyhi ve Sellem) tan hiç hadis rivayet etmediği olurdu.] Herhangi bir şey hakkında kimseye ‘Rasûlullah şöyle buyurdu.’ dediğini işitmedim. Yalnız bir akşam ‘Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle bu­yurdu.’ dedi ve hemen başını öne eğdi. Biraz sonra ona baktım ki, gömleğinin ilikleri çözülmüş, gözleri yaşlarla dolup taşmış ve boyun damarları şişmiş vaziyetteydi. Müteakiben: ‘Rasûlullah (Sallallahu Aley­hi ve Sellem) böyle veya buna yakın buyurdu.’ dedi.”[92] Nitekim onun açtığı bu çığır gerek kendi talebeleri ve gerek diğer hadisçiler için zamanımıza kadar uyulan ilmî bir sünnet olmuştur. Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) a devamlı refakati, kuvvetli hafızası ve üstün ilmine rağmen hadis rivayetindeki bu titiz­liği sebebiyle kendisinden yalnız 840 adet hadis rivayet edilmiş­tir.[93] Bunlardan 64’ünü Buhârî ve Müslim ittifaken, 21’ini Buhârî ve 35’ini Müslim münferiden sahihlerinde riva­yet etmiştir. Her biri ilimde ayrı birer şöhret olmuş Alkame, Esved, Mesruk, Ubeyde, Haris, Kadı Şüreyh gibi tabiîn imam­ları başta olmak üzere birçok öğrencisi kendisinden ilim almışlar ve bize ulaştırmışlardır. Allah onlara rahmet etsin.
Bütün bunlarla birlikte İbni Mes’ud (Radıyallahu Anh) un insan olmasının bir gereği olarak yaptığı bazı âşikâr hataları vardı. Onun ilimdeki yüksek derecesini ikrar ederek, ilmî emanet gereği bilinmesi gereken bu hataları belirtmemiz ge­rekmektedir:
1. Kur’an’ın toplanıp tek bir mushaf haline getirilmesinde Osman (Radıyallahu Anh) a muhalefet ederek kendi mushafını vermemiş ve öğrencilerine de vermemelerini emret­mişti.
2. Felâk ve Nâs sûrelerinin sûre olmadığını söylüyor, on­ları dua kabul ediyordu.
3. Rükûya giderken ve rükûdan kalkarken ref’ulye-deyn yapmayı (elleri kaldırmayı) terk etmişti.
4. İslâm’ın ilk dönemlerinde cemaat iki kişi ise biri ima­mın sağında, diğeri solunda dururdu. Daha sonra bu durum nesholundu ancak İbni Mes’ud (Radıyallahu Anh) bunu terk etmedi.
5. Gene İslâm’ın ilk dönemlerinde yapılıp daha sonra nesholunan rükûdaki tatbik fiilini (ellerin dizlerin arasında birleştirilmesini) terk etmeyerek ısrarla devam ettirdi.
Güzel hâl ve hareketi, meslek ve meşrebi ve sîreti yönün­den ashâbdan Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ye en yakını olan[94] İbni Mes’ud (Radıyallahu Anh) ince yapılı, kısa boylu ve fazlaca esmer biri idi. İbadetlerine son derece düş­kün ve Sünnet-i Seniyye’nin yaşanan bir numûnesiydi. Bid’atlerle mücadele eder, sünneti yaşatmaya son derece gayret ederdi: İbni Mes’ud (Radıyallahu Anh) Kûfe’de mual­lim iken kendisine, mescitte bir gurup insanın toplanarak aralarındaki bir adamın yönlendirmesiyle toplu halde zikir yaptıkları ve bu zikirlerini yanlarındaki taşlarla saydıkları ha­beri ulaştı. Derhal mescide gidip hâllerine bizzat şahit olunca bu yaptıklarının bid’at olduğunu anlatarak, bu amelle­rinden sevap kazanamayacaklarını belirtmiş ve: “O taşlarla ancak günahlarınızı sayın! Yazıklar olsun size ey Ümmet-i Muhammed! Ne çabuk helak oldunuz? Nebinizin sahâbesi henüz aranızda bolca bulunmakta, onun elbiseleri eskimemiş, kapları kırılmamış (olduğu halde böyle yapıyorsu­nuz). Nefsim elinde olana yemin ederim ki, sizler kesinlikle ya Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) in dininden daha doğru yolda olan bir din üzeresiniz veya bir dalâlet (sapıklık) kapısı açmaktasınız.” demiştir. Onlar: “Val­lahi biz sadece hayrı elde etmek için bunu yapıyorduk.” dedikle­rinde ise: “Hayrı isteyen niceleri var­dır ki onu hiç elde edemezler.” diye karşılık vererek onlardan yüz çevirmiştir.[95] Kûfe’de bıraktığı ilmin eserleri asırlarca silinmemiştir.
Kendisinin fakir olması sebebiyle eşi Zeynep (Radıyalla­hu Anha) in zekatını verdiği[96] İbni Mes’ud (Radıyallahu Anh) Rebze’de yalnız başına vefat eden Ebu Zerr (Radıyallahu Anh) in cenaze namazını kılarak defninde bulundu. Sonra Medine’ ye geldi ve orada hastalandı. Hicrî 32. yılda 60 yaş civarında Medine-i Münevvere’de vefat etti. Cenaze namazını bizzat halife Osman (Radıyallahu Anh) kıl­dırdı ve Cennetü’l-Bâki’ye defnedildi.
Allah ondan razı olsun ve makamını Firdevs Cenneti, bizi de kendisine komşu kılsın.

8 Abdullah bin Amr bin As (Radıyallahu Anh) (700)
Arap’ın en kurnazlarından olan Amr bin As’ın oğlu olan Ab­dullah, Kureyş kabilesindendir. Künyesi Ebu Muhammed olup annesinin adı Rayta binti Münebbih’tir. Babasından önce Müslüman olmuştur. Mekke fethinden evvel babasıyla beraber hicret etme şerefine nail olmuştur. Babasından 12 yaş küçük olduğu rivayet edilen Abdullah bin Amr (Radıyal­lahu Anh) uzun boylu ve kırmızı tenliydi. Bilekleri gayet güçlüydü.
Babası zeka, deha ve kurnazlıkta üstat olduğu kadar o da âbid, zâhid ve her şeyi âşikâr olmada yüce bir mevkîye sahip üstat idi. Sahâbîler arasında takvâca en üstün olanlardandı. Hatta her gece sabaha kadar namaz kılar ve Kur’ an’ı hatmeder, her gün oruç tutardı. Babası Amr bin As bu durumu Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) a bildirdi­ğinde Abdullah (Radıyallahu Anh) ı çağırttı, kendisine gelen haberi ondan sorarak doğruladı ve Abdullah’ın: “Daha fazla­sına gü­cüm yeter!” diyerek yaptığı ısrarlara rağmen Kur’an’ı azamî 3 günde bir hatmetmesini emretti. Sebep olarak da 3 günden kısa sürede okuyanın Kur’an’ı anlamayacağını zikretti.[97] Oruç hakkında da azamî olarak Davud (Aleyhi’sSe­lam) un orucunu yani bir gün oruç tutup bir gün iftar etmeyi emretti ve bunun, oruçların en faziletlisi olduğunu belirtti. Gece namazı hususunda ise Allah’a en sevimli namazın Davud (Aleyhi’s-Selam) un namazı olduğunu, Davud (Aleyhi’s-Selam) un gecenin ilk yarısında uyuduğunu, müteaki­ben üçte birinde namaz kıldığını ve son altıda birinde gene uyuduğunu bildirmiş ve kendi sünnetinin ise gecenin bir kısmında namaz kılıp bir kısmında uyumak, bazen oruç tutup bazen tutmamak ve eşleriyle beraber olmak olduğunu söylemiş ve: “Her kim benim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir.” buyurmuştur. Abdullah (Radıyallahu Anh) yaşlanıp da kendine nezrettiği bu ibadetleri yapmakta zor­landığında hayıflanır ve: “Keşke Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ın bana verdiği ruhsatları kabul etseydim!” der dururdu.[98]
Abdullah bin Amr (Radıyallahu Anh) ın üstünlüklerinden biri de ilme olan merakı ve tutkusuydu. Hicret ettikten sonra Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ın dizinin dibinden ayrılmamış, bu sayede ondan birçok hadis işitmiş, ezberlemiş ve _diğer sahâbîlerden ayrı olarak da_ yazmıştır. Onun yaz­dığı bu hadis mecmuasının adı Sâdıka’dır. Nebi (Sallal­lahu Aleyhi ve Sellem) nin, kendisinin sözlerini yazma­sına ilk müsaade ettiği kişi olan Abdullah’ın ilmine muksirûnun ilki olan Ebu Hureyre (Radıyallahu Anh) de şahit­lik etmektedir. O: “Abdullah bin Amr’dan bildirilenler hariç tutulursa sahâbenin içinde benden daha çok hadis rivayet eden olmadı. Abdullah yazardı, ben ise yazmazdım.” demiştir.[99] Nebi (Sal­lallahu Aleyhi ve Sellem) nin başlan­gıçta hadislerin yazılmasını nehyetmesinin gayesi, sahâbîlerin ilgilerinin sadece Kur’ an’a yönlendirilmesi ve Kur’an’ın yazılması sûretiyle Sünnet-i Nebevî ile karıştırılma­dan ayrı bir konuma kavuşturulması ve iyice kalplerde yer ederek öğrenilmesi, ezberlenmesidir. Bu amaca ulaşıldıktan ve Kur’an birçok sahâbî tarafından hıfzedilip öğrenildikten sonra karışma ihtimali ortadan kalkmış ve hadislerin yazılma­sına izin verilmiştir.
Abdullah bin Amr (Radıyallahu Anh) ın rivayet ettiği ha­dis sayısı 700’dür.[100] Bunlardan 17’sini Buhârî ve Müslim ittifaken, 8’ini Buhârî ve 20’sini de Müslim münferiden riva­yet etmiştir. Oldukça fazla öğrencisi vardı. Zehebî’nin Si­yer’de bildirdiğine göre 82 kişi Abdullah’tan hadis rivayet etmiştir. Kendi dili Arapça’dan başka İbranice’yi de bilirdi. Tev­rat ve İncil’i tetkik etmiş ve onlarla Kur’an arasında mukayese yapmıştır.
Ali (Radıyallahu Anh) ile Muaviye arasında çıkan fitnede ba­basıyla beraber hareket ederek Muaviye’nin yanında bulunan Abdullah bin Amr (Radıyallahu Anh) şöyle demiştir: “Benim Sıffîn olayı ile de, Müslümanların birbirleriyle çarpışmalarıyla da ilgim yok, bunları onaylamıyorum. Keşke bu olay­lardan önce ölseydim. Vallahi bu olayda hiç kılıç sallama­­dım ve hiç ok da atmadım.”[101] Peki Abdullah (Radıyallahu Anh) bu fitneleri tasvip etmediği halde neden taraf olmuştu, hem de hak cephesine karşı? Bunun cevabını da yine kendisi vermektedir: Abdullah (Radıyallahu Anh) Muaviye’ nin yanında olduğu bir sırada yanlarına iki adam girip Ammar bin Yasir (Radıyallahu Anhuma) i hangisinin öldürdüğü hususunda münakaşa ettiler. Bunun üzerine Abdullah (Radıyal­lahu Anh): “Birbirinizi bundan dolayı tebrik edin. Çünkü ben Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ın: ‘Am­mar’ı taşkın bir gurup öldürecek.’ buyurduğunu işit­tim.” dedi. Bunun üzerine Amr bin As’a, oğluna sahip olma­sını söyleyen Mu­viye: “Bizimle beraber işin ne öyleyse?” dediğinde Abdullah (Ra­dıyallahu Anh) onlarla bulunuş sebe­bini ve hâlini şöyle beyan etti: “Babam beni bir meselede Ra­sûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) a şikayet etti de o (Sal­lallahu Aleyhi ve Sel­lem) bana: ‘Sağ olduğu müddetçe babana itaat et!’ diye emretti. Ben bu emir sebebiyle bu­rada sizinleyim. Ancak çarpışmıyorum.”[102] Allah hatasını affedip niyetinden dolayı onu mükafatlandırsın.
Ömrünün sonunda gözSerini kaybeden bu büyük alimin vefat yeri ve tarihi hakkında çokça şeyler söylenmekle bera­ber hicrî 65 yılında 72 yaşında vefat ettiği ve evine defnedildi­ği bilgileri daha sahihtir. Mısır’da vefat ettiği söylendiği gibi Şam’da, Tâif’te ve Mekke’de vefat ettiği de söylenmektedir, Allahu a’lem.
Allah ondan razı olsun.
İslâm dininin ikinci kaynağı olan hadislerin binlercesini Rasûlullah’tan işittikleri şekilde rivayet edip bizlere ulaşmasını sağlayan muksirûna selam olsun...
Sayılarının 114.000’e ulaştığı rivayet edilen ve Allah’ın ken­dilerinden razı olduğunu bildirdiği ışık saçan sahâbenin tamamına selam olsun...
Allah (Azze ve Celle) hepsinden razı olsun...
KAYNAKÇA
1. 1. Kur’an-ı Kerim
2. 2. Sahih-i Buhârî, Muhammed bin İsmail el-Buhârî, Ötüken Yayınları, 1987
3. 3. Sahih-i Müslim, Müslim bin el-Haccac en-Nisâburî, İr­fan Yayınları, 1988
4. 4. Sünen-i Ebi Dâvud, Süleyman bin el-Eş’as es-Sicistanî, Millî Gazete Yayınları, 1983
5. 5. Sünenü’t-Tirmizî, Muhammed bin İsa et-Tirmizî, Yu­nus Emre Yayınevi
6. 6. Sünenü’n-Nesâî, Ahmed bin Şuayb en-Nesâî, Kalem Yayıncılık, 1981
7. 7. Sünen-i İbni Mace, Muhammed bin Yezid el-Kazvi-nî, Kahraman Yayınları, 1982
8. 8. Sünenü’d-Dârimî, Abdullah bin Abdurrahman ed-Dârimî, Madve Yayınları, 1994
9. 9. Et-Terğib ve’t-Terhib (Hadislerle İslâm), Abdulazim bin Abdulkâvî el-Münzirî, Hikmet Yayınları, 1989

10. 10. Şerhu Sahihi Müslim, Muhyiddin Yahya bin Şeref en-Nevevî, Daru’l-Ulûmi’l-İnsaniyye, Dimeşk, 1997
11. 11. El-Esas fi’s-Sünne (Hadislerle İslâm Tarihi), Said Havva, Hikmet Neşriyat
12. 12. El-Bidaye ve’n-Nihaye (Büyük İslâm Tarihi), İbni Ke­sir, Çağrı Yayınları, 1994
13. 13. Tefsiru’l-Kur’an’i’l-Azim (Hadislerle Kur’an-ı Ke-rim Tef­siri), İbni Kesir, Çağrı Yayınları, 1993
14. 14. Şerefu Ashâbi’l-Hadis, Hatîbu’l-Bağdadî, Diyanet İş­leri Başkanlığı, 1991
15. 15. Rasûlullah’ın Annesi ve Hanımları, Aişe Abdurrah-man bintu’ş-Şatı, Uysal Kitabevi, 1992
16. 16. Yeryüzünün Yıldızları, Halid Muhammed Halid, Beka Yayınları, 2001
17. 17. Siret, İbni Hişâm, Kahraman Yayınları, 1994
18. 18. Sahâbe Hayatından Tablolar, Dr. Abdurrahman Re’fet el-Bâşa, Uysal Kitabevi, 1990
19. 19. Hadis Terimleri Sözlüğü, Doç. Dr. Mücteba Uğur, T.Diyanet Vakfı Yayınları, 1992
20. 20. Sahâbe Hakkında İnancımız, Prof. Dr. Muhammed el-Vuheybî, Guraba Yayınları, 2004
21. 21. El-Bâisu’l-Hasîsu Şerhu İhtisari Ulûmi’l-Hadis li’l-Ha­fız İbni Kesir, Ahmed Muhammed Şakir, Müessesetü’l-Kütübi’s-Sekâfiyye, Beyrut, h.1408
22. 22. El-İhkâm fi Usûli’l-Ahkâm, Hafız Ali bin Hazm el-En­dü­lüsî, Daru’l-Ceyl, Beyrut, 1987
23. 23. Edebü’l-Müfred, Buhârî, Alperen Yayınları, 2002
24. 24. Hadis Araştırmaları, Salâhattin Polat, İnsan Yayınları
25. 25. Hadis İlmi, Hadisçilerin Fazileti ve Kırk Hadis, Dr. Se­yit Avcı, Ensar Yayıncılık, 2004
26. 26. Cevâmîu’s-Sire, İbni Hazm, Çıra Yayınları, 2004


[1] Âl-i İmrân 102
[2] Nisâ 1
[3] Ahzâb 70-71
[4] Hutbetü’l-Hâce adıyla meşhur olan bu duanın yapılmak istenen her işten önce söylenmesi meşru kılınmıştır. Bu hutbe kısmen ve tamamen Müslim 867-868, Ebu Dâvud 2118, Tirmizî 1111, Nesâî 3263, İbni Mace 1892 ve başka hadis kitapla­rında sahih olarak rivayet edilmiştir. Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bu duayı Cuma ve nikah hutbeleri ile dinî meselelerde konuşacağı zaman­larda yapar ve ashâbına da böyle yapmalarını öğretirdi.
[1] İbni Hacer (el-İsâbe fi Temyizi’s-Sahâbe) 1/4-5
[2] Buhârî 3410
[3] Ahmed (Müsned) 1/379, Ebu Nuaym (Ma’rifetü’s-Sahâbe) 1/142
[4] Tevbe 100
[5] Fetih 18
[6] Müslim 2496/163
[7] Nevevî (Müslim Şerhi) 5/2470
[8] Ebu Dâvud 4653, Tirmizî 4113
[9] Hadîd 10
[10] Tevbe 117-118
[11] Fetih 29
[12] Buhâri 3733, Müslim 2494/161
[13] Buhâri 2440-2441, Müslim 2533-2536
[14] Buhâri 7222, Müslim 1716/15
[15] Buhâri 3551, Müslim 75/129
[16] Haşr 10
[17] Hâkim (Müstedrek) 2/484
[18] Tevbe 100
[19] Tirmizî 2778-2779
[20] Ebu Dâvud 4341, İbni Mace 4014
[21] Ebu Zur’a er-Râzî: “Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) vefat ettiğinde 114.000 sa­hâbe mevcuttu.” demektedir. (Ahmed Muhammed Şakir, el-Bâi-su’l-Hasîs s.137)
[1] Tirmizî 3992-3994, İbni Mace 133 (İbni Mace’deki rivayette Ebu Ubeyde’ nin is­mi zikredilmemiştir.)
[2] Buhârî 3601 (Tâlikan)
[3] Tevbe 40
[4] Nesâî 785-786, Tirmizî 359-360, Ahmed 3/159
[5] Tirmizî 3919, Ebu Dâvud 1678
[6] Buhârî 3434,3426, Müslim 1028/87
[7] Tirmizî 3922, Bezzâr (Keşfu’l-Estar) 3/163
[8] Buhârî 3436
[9] Buhârî 3438
[10] Tirmizî 3903, Buhârî 3419, Müslim 2383, İbni Mace 93
[11] Buhârî 3421
[12] Buhârî 3421, Müslim 2386
[13] Tirmizî 3904, İbni Mace 97
[14] Buhârî 3418, Müslim 2382/2
[15] Müslim 2387/11, Buhârî 5708
[16] Buhârî 3423
[17] Buhârî 3422
[18] Tirmizî 3908, İbni Mace 100
[19] Buhârî 3426
[20] Sîretu İbni Hişâm 2/51
[21] Buhârî 3424, Müslim 2388/13
[22] Buhârî 3419
[23] Buhârî 3429, Tirmizî 3898
[24] Zümer 30
[25] Âl-i İmrân 144
[26] Buhârî 3428
[27] İbni Hazm (Cevâmîu’s-Sîre s.259)
[28] Cevâmîu’s-Sîre s.335
[29] Buhârî 3615
[30] Heysemî (Mecmau’z-Zevaid) 9/63
[31] Heysemî 9/61
[32] Tirmizî 3926, Heysemî 9/61
[33] Buhârî 3439,3449
[34] İbni Mace 102
[35] İbni Mace 108, Tirmizî 3927
[36] Tirmizî 3927
[37] Bakara 125
[38] Tirmizî 3927
[39] Ahzâb 53
[40] Buhârî 490, Müslim 2399/24
[41] Enfâl 67-68
[42] Müslim 2399/24
[43] Tahrîm 5
[44] Buhârî 490
[45] Tevbe 80
[46] Tevbe 84
[47] Müslim 2400/25, Buhârî 4409
[48] Buhârî 3440, Müslim 2391/16
[49] Buhârî 3445, Müslim 2398/23
[50] Buhârî 3447, Müslim 2390/15
[51] Tirmizî 3931
[52] Buhârî 3442, Müslim 2396/22, Tirmizî 3935,3936
[53] Ebu Dâvud 1678, Tirmizî 3919
[54] Buhârî 3444
[55] Buhârî 2579, Müslim 1632/15
[56] Heysemî 4/27
[57] İbni Mace 106
[58] Buhârî 3443, Müslim 2389/14
[59] Cevâmîu’s-Sîre s.258
[60] Cevâmîu’s-Sîre s.335
[61] Buhârî 3460
[62] Buhârî 3456
[63] Müslim 2401/26, Ahmed 1/74
[64] Buhârî 2626, Tirmizî 3945,3949
[65] Buhârî 2626, Tirmizî 3947, 3949
[66] Tirmizî 3949, Nesâî 3590
[67] Buhârî 3451, Müslim 2403/28
[68] Tirmizî 3953
[69] Buhârî 3454, Tirmizî 3952
[70] Buhârî 3892
[71] Buhârî 3456
[72] Cevâmîu’s-Sîre s.259
[73] Cevâmîu’s-Sîre s.336
[74] Tirmizî 3951, İbni Mace 112
[75] Buhârî 6153, Heysemî 9/101
[76] Tirmizî 3979
[77] İbni Mace 2310
[78] Tirmizî 3958
[79] Nesâî 3207
[80] Buhârî 3467, Müslim 2405/33
[81] Âl-i İmrân 61 (Mübâhele: Hasım tarafların, taraflardan yalan söyleyene lanet okumalarıdır.)
[82] Müslim 2404/32
[83] Tirmizî 3977, Ahmed 1/75, Keşfu’l-Estar 2/195
[84] Tirmizî 3981, İbni Mace 114
[85] Ahmed 6/323, Hâkim 3/121
[86] Ahmed 4/370, İbni Hibban 2205, Bezzâr 2544, İbni Ebi Asım 1367
[87] Buhârî 3472, Müslim 2404/30
[88] Şia mezhebine bağlı Râfızî ve İmamiye gibi bazı kollar hilafetin Ali (Radıyallahu Anh) nin hakkı olduğuna ve Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) nin de bunu tav­siye ettiğine dair bu ve bunun gibi hadisleri delil getirmişlerdir. Hatta Râfizîler, Ali’yi ilk halife seçmedikleri için bütün sahâbeyi tekfir etmişler, bir kısmı da hak­kını aramadı diye Ali’nin kafir olduğuna hükmetmişlerdir. Bildiğimiz kadarıyla Şiîlerin bir kolu olan Alevîler kendi içerisinde 20’nin üzerinde fırkaya ayrılmışlar­dır. Bunlardan kimisi Ali’nin _haşa_ Allah olduğuna, kimisi Nebi olduğuna ve Cebrail (Aleyhi’s-Selam) in nübüvvet görevini yanlış kişiye verdiğine, diğer bir kısmı ilk halife olduğuna dolayısıyla sahâbenin hata ettiğine inandığı gibi, kimisi de Ehli Sünnet inancına yakın bir inancı paylaşmakta ve sadece ismen kendisini Alevî diye bilmekte ve tanıtmaktadır.
[89] Müslim 2404/32, Tirmizî 3970
[90] Buhârî 3474
[91] İbni Mace 118
[92] Cevâmîu’s-Sîre s.258
[93] Cevâmîu’s-Sîre s.337
[94] Cevâmîu’s-Sîre s.112
[95] Mu’cemu’l-Kebir 1/111-112, Heysemî 9/148
[96] Tirmizî 3992, İbni Mace 133
[97] Müslim 2417/50
[98] Buhârî 3483, Nesâî 3135
[99] İbni Kesir (Büyük İslâm Tarihi) 7/400
[100] Tirmizî 3983, Ahmed 1/165
[101] Tirmizî 3984, İbni Mace 125
[102] Tirmizî 3987, İbni Mace 126
[103] Cevâmîu’s-Sîre s.261
[104] Buhârî 3460, Müslim 567/78
[105] Mu’cemu’l-Kebir 1/113, Heysemî 9/150
[106] Mu’cemu’l-Kebir 1/113-114, Heysemî 9/150
[107] Buhârî 3660
[108] Tirmizî 3992, İbni Mace 133
[109] Buhârî 3460, Müslim 567/78
[110] Âl-i İmrân 172
[111] Buhârî 3817, Müslim 2418/51
[112] Buhârî 3480, Müslim 2415/48
[113] Buhârî 3481, Müslim 2416/49
[114] Buhârî 3482, 3726
[115] Tirmizî 3991
[116] Ruaf: Bir çeşit burun kanaması.
[117] Buhârî 3480 - 3481
[118] Cevâmîu’s-Sîre s.261
[119] Buhârî 5546, Müslim 2144/22
[120] Müslim 2417/50
[121] İbni Sa’d (Tabakâtü’l-Kübra) 3/111-112
[122] Hâkim 3/367
[123] Hâkim 3/306
[124] Tirmizî 3992, İbni Mace 133
[125] Buhârî 3460, Müslim 567/78
[126] Buhârî 2121, Müslim 2529/204
[127] Buhârî 3549 (Velîme: Evlenen kişinin bu mutluluğunu Müslüman kardeş­le­riyle paylaşmak için verdiği düğün yemeğidir. Sünnet olan ise, zifaftan üç gün sonra verilmesidir.)
[128] Tirmizî 3995-3996
[129] Müslim 274/81
[130] Buhârî 3461
[131] Buhârî 3465
[132] Cevâmîu’s-Sîre s.260
[133] Tirmizî 3998
[134] Tirmizî 3992, İbni Mace 133
[135] Buhârî 3460, Müslim 567/78
[136] Buhârî 3464
[137] Buhârî 3510
[138] Buhârî 3509, Müslim 2411/41
[139] Müslim 2410/39
[140] Tirmizî 3997
[141] Buhârî 764
[142] Lokman 14-15
[143] Müslim 2412/43
[144] Enfâl 1
[145] Müslim 1748/33
[146] Mâide 90
[147] Müslim 2412/43
[148] En’âm 52
[149] Müslim 2413/45
[150] Buhârî 2584, Müslim 2412/43
[151] Cevâmîu’s-Sîre s.258
[152] Mu’cemu’l-Kebir 1/142
[153] Tabakât 3/297, İbnu’l-Esîr (Üsdü’l-Gâbe) 3/84
[154] Tabakât 3/298
[155] Cevâmîu’s-Sîre s.112, el-İsâbe 4/111
[156] Buhârî 3524, Müslim 2419/53
[157] Tirmizî 4041
[158] Mücadele 22
[159] İbni Kesir (Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri) 14/7793
[160] Tabakât 3/298
[161] Buhârî 4055
[162] Müslim 2419/54, Buhârî 3524
[163] Buhârî 3429
[164] Hâkim 3/263
[165] Cevâmîu’s-Sîre s.263
[166] Üsdü’l-Gâbe 2/387
[167] Buhârî 3583
[168] Buhârî 3614
[169] Üsdü’l-Gâbe 2/387
[170] Buhârî 3614
[171] Tirmizî 3992, İbni Mace 133
[172] Tabakât 3/382-383
[173] Üsdü’l-Gâbe 2/388
[174] Ebu Dâvud 4650, Ahmed 1/187
[175] Müslim 1610/138-139
[176] Cevâmîu’s-Sîre s.260
[177] Tabakât 3/384
[1] Ahzâb 21
[2] Ahzâb 6
[3] Müslim 1462/46
[4] Müslim 2436/77
[5] Alâk 1-5
[6] Buhârî 146, Müslim 160 / 252
[7] Buhârî 3578, Müslim 2432/71
[8] Buhârî 3575, Müslim 2430/69
[9] Buhârî 3576, Müslim 2435/74
[10] Ahmed 6/118, İbni Abdilberr (el-İstîâb) 4/1824
[11] Müslim 1463/47
[12] Nisâ 128
[13] Tirmizî 3230, Müslim 1463/47, el-İsâbe 8/117
[14] Buhârî 1600, Müslim 1290/293
[15] Ebu Dâvud 1722, Münzirî (et-Terğib ve’t-Terhib) 3/49
[16] Cevâmîu’s-Sîre s.269
[17] Tirmizî 4134
[18] Tirit: Bir çeşit et yemeği.
[19] Buhârî 3538
[20] Müslim 2441/82
[21] Buhârî 3541,Tirmizî 4128
[22] Buhârî 3541
[23] Müslim 2438/79, Tirmizî 4129
[24] Müslim 2444/85, Buhârî 1312
[25] Buhârî 2452, 3875
[26] Nûr 11-12
[27] Buhârî 3538, Müslim 2447/30
[28] Mâide 6
[29] Buhârî 3540
[30] Müslim 2815/70
[31] Buhârî 2377
[32] El-İsâbe 8/140, el-İstîâb 4/1883
[33] Cevâmîu’s-Sîre s.257
[34] Tirmizî 4132, el-İsâbe 8/140
[35] El-İsâbe 8/140
[36] Tabakât 2/125
[37] Tabakât 8/45
[38] Meğâzi’z-Zührî 154
[39] Ahzâb 33
[40] Siyeru A’lâmi’n-Nübelâ 2/177, Tabakât 8/56
[41] Buhârî 5213
[42] Böyle bir şey her ne kadar içinde yaşadığımız bu dönemde bize yanlışmış gibi gelse de böylesi bir konuda utanma, sıkılma ve benzeri duyguların yeri yoktur. Çünkü Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) mübarek bir hadisinde şöyle buyur­maktadır: “Dinini ve ahlâkını beğendiğiniz bir kimse sizden bir kadına talip olursa onu evlendirin. Yoksa yeryüzünde fitneler ve çok büyük fesat ola­caktır.” (Tirmizî 1090, İbni Mace 1967) Günümüzde, insanların dini ve ahlâkından önce, maddî imkanı ile toplumdaki mevkii ve konumunun araştırılıp ehemmi­yet verilmesi sebebiyle evliliklerin büyük çoğunluğu ya boşanmalarla neticelenmekte ya da huzursuzluklarla devam etmektedir. Bu durum bir yolunu bulup evlenebilenlerin hali. İşi olmadığı veya istenen eşyaları alamadığı için evlene­meyen nice gençlerimiz ise dinen yasaklanmış haramların hemen her çeşi­dini işleyerek eşya düzmeye gayret etmektedir. Ellerimizle ektiğimizin karşılığı­nın bundan daha farklı olması beklenemez. Bu fitnelerle yüz yüze gel­mek istemiyorsak maddiyatı ön planda tutmadan evlatlarımızı dindar olan, kendile­rine denk kişilerle evlendirmemiz gerekir. Çünkü Allahu Teâlâ yeryüzün­deki tüm canlıların rızkını sadece kendi üzerine almıştır (Hud 6). Geriye, onların sebeplere yapışıp takvâya sarılmaları ve kanaatkar olmaları kalır. Nitekim Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bu hususta şöyle buyurmuştur: “Kadın dört şey için nikahlanır: Malı, soyu, güzelliği ve dini için. Sen dindar olanı seç de, bırak elin fakir olsun.” (Buhârî 5183, Müslim 1466/53), “Allah herhangi bir kimseyi saliha bir eş ile rızıklandırmışsa şüphesiz ki dininin yarısını yaşamak üzere ona yardım etmiştir. Diğer yarısı için de Allah’tan korksun, tak­vâya sarılsın.” ( Taberânî Mu’cemu’l-Evsat 976, Hâkim 2/161)
[43] Ebu Dâvud 2283, Heysemî 9/244
[44] Cevâmîu’s-Sîre s.260
[45] Sîretu İbni Hişâm 4/400
[46] Buhârî 5214
[47] Tirmizî 3210
[48] Bakara 156
[49] Müslim 918/3
[50] Nisâ 32
[51] Tirmizî 3210
[52] Âl-i İmrân 195
[53] Tirmizî 3211
[54] Buhârî 2570
[55] Buhârî 2569
[56] Fetih 1, Buhârî 2973, Müslim 1785/94
[57] Cevâmîu’s-Sîre s.258
[58] Heysemî 9/247
[59] İstihâze: Kadının mu’tad hayız günlerinden sonra da kanının gelmeye devam etmesi durumudur. Bu rahatsızlığa dûçar olanlara da müstehâze denir. Bu hu­susta geniş bilgi için bak: Müslim 333/62-66, Ebu Dâvud 274-296
[60] Ahzâb 5
[61] Tirmizî 3424
[62] Tirmizî 3429
[63] Ahzâb 37
[64] Buhârî 4669, Tirmizî 3429
[65] Tirmizî 3423
[66] İstihâre: Müslümanın bir karar almadan veya bir işe girişmeden önce Rabbin­den kendisi hakkında hayırlısını istemesidir. Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) nin bize öğrettiğine göre bu, bazılarının neye dayanarak yaptıklarını kendilerinin de bilmediği uykuya yatarak ve rüyada çeşitli renkler görerek yorum yapmak şeklinde olmayıp iki rek’at nafile namaz kılınarak ve bunun neticesinde kalbin herhangi bir karara meyletmesi şekinde yapılır. Bu namazın şekli ve yapılacak dua için hadis kitaplarının ilgili yerlerine başvurulabilir. (Bak: Buhârî 1109, Ebu Dâvud 1538, Nesâî 3239, İbni Mace 1383)
[67] Müslim 1428/89, Nesâî 3237
[68] Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri 12/6546
[69] Buhârî 7290, Tirmizî 3427
[70] Ahzâb 53
[71] Tirmizî 3434, Buhârî 7291, Nesâî 3238
[72] Müslim 2142/18
[73] Buhârî 1101, Müslim 784/219
[74] Müslim 2442/83
[75] Hâkim 4/25
[76] Müslim 2452/101, Buhârî 1345, Hâkim 4/25
[77] Heysemî 9/247
[78] Ebu Dâvud 1722, et-Terğib ve’t-Terhib 3/49
[79] Cevâmîu’s-Sîre s.264
[80] Heysemî 2/248
[81] Ebu Dâvud 3931, Ahmed 6/277
[82] Müslim 2140/16
[83] Müslim 2726/79
[84] Buhârî 1851
[85] Buhârî 1850
[86] Cevâmîu’s-Sîre s.267
[87] Necâşî: Habeş krallarının ünvanıdır. İman edenlerine Ashame denilmekte olup Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ile sohbet ve arkadaşlık yapmadığı için sahâbe sayılmazlar ancak, Muhadram diye isimlendirilirler.
[88] Müslim 1426 / 78
[89] Ebu Dâvud 2107, Nesâî 3335, el-İstîâb 4/422, el-İsâbe 4/299
[90] Sîretu İbni Hişâm 4/5
[91] Tabakât 8/99, el-İstîâb 4/298
[92] Sîretu İbni Hişâm 4/7
[93] Sîretu İbni Hişâm 4/62, Müslim 1780/84, Ebu Davud 3022
[94] Buhârî 1207
[95] Siyeru A’lâmi’n-Nübelâ 2/222
[96] Cevâmîu’s-Sîre s.259
[97] El-İsâbe 4/306
[98] Tabakât 8/100, el-İstîâb 4/299
[99] Buhârî 3401
[100] Buhârî 909, 2717, Müslim 1365/84-88, Ebu Dâvud 2995-2998
[101] Ebu Dâvud 2991-2994
[102] Heysemî 9/251
[103] Tirmizî 4146
[104] Tabakât 8/128
[105] İbni Kesir (Büyük İslâm Tarihi) 8/83
[106] El-İstîâb 4/1872
[107] Cevâmîu’s-Sîre s.265
[108] Mu’cemu’l-Kebir 11/415, Heysemî 2/360
[109] Hâkim 4/30
[110] Hâkim 4/31, Mu’cemu’l-Kebir 23/234, Heysemî 9/249
[111] Müslim 1409/41
[112] Hâkim 4/32
[113] Cevâmîu’s-Sîre s.259
[114] Heysemî 9/249
[115] Buhârî 5162, Müslim 1465/51
[1] Hatîbu’l-Bağdadî (Şerefu Ashâbi’l-Hadis) s.13,15
[2] Buhârî 4096, Müslim 1679/29
[3] Tirmizî 2795, İbni Mace 232
[4] Şerefu Ashâbi’l-Hadis s.31
[5] Dârimî 1/31/324, Hatîb (el-Kifaye fi İlmi’r-Rivaye) s.176, Müsned 2/88, Tabakât 2/373
[6] İbni Mace 25-26,29, Dârimî 1/28/278-279,283-284
[7] İbni Mace 28, Ahmed (Kitabu’l-İlel) 62-63, Şerefu Ashâbi’l-Hadis s.88
[8] Buhârî 6190,6601, Müslim 1683/39, Ahmed 1/67-68
[9] Tirmizî 4091
[10] Tirmizî 4089
[11] Müslim 2491/158
[12] Ashâb-ı Suffe: Mescidi Nebevî’nin bitişiğindeki bir sofada ikamet edip yalnızca ilim ve ibadetle meşgul olan, fakir, evi barkı olmayan, özellikle civar beldelerden gelen Müslümanlardan oluşan ve sayısı bazen artıp bazen azalan bir cemaatin ismidir. Allah onlardan razı olsun.
[13] Hâkim 3/508
[14] Tirmizî 4085,4086
[15] Siyeru A’lâmi’n-Nübelâ 2/593
[16] Buhârî 255
[17] (İndirdiğimiz açık delilleri ve Kitap’ta insanlar için beyan ettiğimiz hidayet yolunu gizleyenlere hem Allah, hem de bütün lanet ediciler lanet eder. An­cak tevbe edip durumlarını düzeltenler ve gerçeği açıkça ortaya koyanlar müstesna. Zira ben onların tevbelerini kabul ederim. Ben çokça tevbeyi ka­bul eden ve esirgeyenim.) (Bakara 159-160)
[18] Buhârî 271
[19] Hâkim 3/509
[20] Ahmed 2/413
[21] Ahmed bin Hanbel (Kitab’ul-İlel ve Marifeti’r-Rical) 1/42-43, Tabakât 7/1, 162, İbni Hacer (Tehzibu’t-Tehzib) 1/470
[22] Siyeru A’lâmi’n-Nübelâ 2/213
[23] Siyeru A’lâmi’n-Nübelâ 2/614
[24] Buhârî 272
[25] Buhârî 3377
[26] İbni Hazm (el-İhkâm fi Usûli’l-Ahkâm) 2/87, Cevâmîu’s-Sîre s.301-302
[27] Cevâmîu’s-Sîre s.257
[28] Buhârî 3837
[29] Âl-i İmrân 92
[30] Büyük İslâm Tarihi 9/12
[31] Mu’cem’ul-Kebir 12/260, Heysemî 9/347
[32] Buhârî 3519, Müslim 2479/140
[33] Müslim 2478/139
[34] Tabakât 4/169
[35] Tabakât 4/186
[36] Tabakât 4/185, Siyeru A’lâmi’n-Nübelâ 3/332
[37] Büyük İslâm Tarihi 9/14
[38] Buhârî 570, Tabakât 4/179
[39] El-İhkâm fi Usûli’l-Ahkâm 2/87-88
[40] Cevâmîu’s-Sîre s.257
[41] Buhârî 1848, Müslim 2481/142-143
[42] Tirmizî 4084
[43] Müslim 2151/31
[44] Müslim 2309/51
[45] Tirmizî 4083
[46] Müslim 2482/145-146
[47] Tabakât 7/120
[48] Buhârî 4201 (Tâlikan)
[49] Cevâmîu’s-Sîre s.257
[50] İbni Mace 24
[51] Buhârî 4188
[52] Mu’cemu’l-Kebir 1/250, Heysemî 9/325
[53] Cevâmîu’s-Sîre s.257
[54] El-İhkâm fi Usûli’l-Ahkâm 2/87-88
[55] Buhârî 3530, Tirmizî 4075
[56] Buhârî 295, Müslim 2477/138
[57] Buhârî 4305
[58] Buhârî 5058
[59] El-İsâbe 3/324
[60] Hâkim 3/537
[61] Büyük İslâm Tarihi 7/452, Abdurrezzak, Ebu Nuaym, Beyhâkî
[62] Cevâmîu’s-Sîre s.258
[63] Buhârî 1940
[64] Müslim 2471/129
[65] Buhârî 1939, Nesâî 4613
[66] Buhârî 5706, Tirmizî 4103
[67] Buhârî 4289
[68] Buhârî 2630
[69] El-İhkâm fi Usûli’l-Ahkâm 2/87
[70] Cevâmîu’s-Sîre s.258
[71] Sahâbîler arasında Bedir ehli olmak, o da olmazsa Rıdvan Biatı’nda bulunmak bir üstünlük göstergesidir. Çünkü her iki tâife için de Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) tan müjdeli haber gelmiştir: Bedir ehli hakkında: “…Allah’ın Bedir ehli hakkında bir bildiği var ki onlara: «Dilediğinizi yapın, ben sizi mağfi­ret ettim.» buyurdu.” (Buhârî 3983, Müslim 2494/161) hadisi, Rıdvan Biatı’nda bulunanlar hakkında: “(Rıdvan Biatı’nda) ağacın altında bey’at etmiş olanlar (Ashâb-ı Şecere) dan hiç kimse ateşe girmez.” (Ebu Dâvud 4653, Tirmizî 4113, Müslim 2496/163) hadisi vârid olmuştur.
[72] El-İhkâm fi Usûli’l-Ahkâm 2/87
[73] Cevâmîu’s-Sîre s.258
[74] Müslim 889/9
[75] Mu’cemu’l-Kebir 9/58, Keşfu’l-Estar 3/248
[76] Buhârî (Edebü’l-Müfred) 568, Hâkim 3/314
[77] Ahmed 1/114, Mu’cemu’l-Kebir 9/970
[78] Buhârî 5094
[79] Buhârî 5094, Müslim 2464/116
[80] Buhârî 5095, Müslim 2463/116
[81] Müslim 2169/16, İbni Mace 139
[82] Buhârî 3535, Müslim 2460/110
[83] Tirmizî 4054
[84] Müslim 2461/113
[85] Buhârî 5150, Müslim 800/247
[86] İbni Mace 138
[87] Tabakât 3/225, Hâkim 3/388
[88] Siyeru A’lâmi’n-Nübelâ 1/493
[89] El-İhkâm fi Usûli’l-Ahkâm 2/78
[90] Haşr 7
[91] Buhârî 4846, Müslim 2125/120
[92] İbni Mace 23, Hâkim 3/314
[93] Cevâmîu’s-Sîre s.258
[94] Buhârî 3554, Tirmizî 4057
[95] Dârimî 1/23/210. Bu hadiste anlatılan durumun günümüzde mevcut olduğuna ve bazı cemaatlerin, net bir şekilde bid’at diye adlandırılan ve şiddetli bir üslupla yasaklanan bu ibadet şekline büyük önem vererek devam ettiklerine dikkat çeki­yor ve o kardeşlerimden Allah için, İbni Mes’ud’un sözlerine kulak vererek bu yaptıklarını terketmelerini, Kur’an ve sahih sünnette gelen meşru ibadet şekille­rine yönelmelerinin gereğini hatırlatıyorum. Çünkü Ehli Sünnet alimlerinin ittifak ettikleri kaidelerden biri de şudur:
‘İbadetlerin kabul şartı üçtür:
1. Allah’a iman etmek ve O’nu birlemek,
2. İbadetin ihlasla (yalnızca Allah için) yapılması,
3. Sünnete uygun olması.’
Ayrıca, sahih hadislerde Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Allahu Teâlâ’nın, bid’at sahiplerinden o bid’atlerini terkedene kadar tevbe etmelerine engel olaca­ğını, her bid’atın dalâlet, her dalâletin de ateşte olduğunu ve bid’at amellerin reddo­lunacağını (kendilerinden kabul edilmeyeceğini) bildirmiştir. (et-Terğib ve’t-Terhib 1/110, Buhârî 2492, Müslim 867/43)
[96] Buhârî 1389
[97] Bizim de bundan hareketle Kur’an’ı anlayarak ve düzenli bir şekilde okumamız gerekir. Zaten Kur’an’dan uzak bir Müslüman düşünülebilir mi?
[98] Buhârî 1087, 5147, Ahmed 2/158, Tirmizî 3119
[99] Buhârî 267
[100] Cevâmîu’s-Sîre s.258
[101] Tabakât 4/266
[102] Ahmed 2/164

0 yorum:

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente vahdeke la şerîke leke estağfiruke ve etûbu ileyk" (İbn Bişrân Emâlî, 291, Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)
pluginspage="http://www.macromedia.com/go/getflashplayer" type="application/x-shockwave-flash" name="obj1" width="468" height="60" /> Cevâmiu'l-Kelim Programı Ücretsiz