Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir. Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Sahihu Muslim no: 867)
Allah'ım! Bize, günahla aramıza engel olacak kadar korkundan hisse ver. Bizi cennetine ulaştıracak kadar taatini nasib eyle. Dünya musibetlerini hafifletecek yakîn ver. Allah'ım! Bizi yaşattığın müddetçe kulaklarımızdan ve gözlerimizden faydalandır; ölümümüze kadar da onları devamlı kıl. Bize zulmedenlerden öcümüzü sen al. Bize düşmanlık edenlere karşı bize yardım et. Bizi dinimiz konusunda musibete uğratma. Dünyayı en büyük endişemiz ve gayemiz kılma. Bize acımayanları üzerimize musallat etme!" (Allahumme âmîn) Tirmizi (3502) Şeyh Elbani "Hasen" demiştir Sahihu't-Tirmizi (2783)

Başlıkları görmek için resme tıklayın

Daru's-Sunne Dersanesi Satışı Yapılan Kitaplar


Darussunne Derneği Satışı Yapılan Arapça Kitaplar
Satışı yapılan diğer kitaplar:
Ehl-i Sünnet'e Göre İman ve Tevhid Akidesi
Sünnet Anlayışı mı, Sünnet'e Yabancılık mı?
Sipariş için:
E-Mail: Darussunne@hotmail.com
Tel: 0 535 925 15 97


Daru's-Sunne Dersanesi Düzenli Dersler

Her Pazar akşamı Türkiye saati ile 20:00-21:00 arası sorulara cevap programı yapılacaktır.
21:00-22:00 saatleri arasında Akide, Hadis Usulü ve Tarihi, Tezkiye (Hadis Şerhleri) ve Menhec konularında düzenli dersler devam etmektedir.
Derslere, programı aksatmamak şartıyla katılmak isteyenlerin
darussunne@hotmail.com adresine e-mail ile başvuru yapmaları gerekmektedir.
Detaylı bilgiler, ilgililerin e-mail adresine iletilecektir.

11 Haziran 2008 Çarşamba

Cuma Namazı 8

Daru'I-Harpte Cuma Namazı

Haneftler'in Bu Hususla ilgili Görüşleri:
Bir önceki başlık altında diğer mezhep imamlarının bu konuda her hangi bir sorunlarının bulunmadığını belgelerle ifa­de etmiş bulunuyoruz.
Hanefîler'e gelince, bütün Hanefî âlimleri İslâm devleti­nin fiilen mevcut olması kaydıyla İmam Ebû Hanîfe tarafından ileri sürülen devlet başkanı şartını kabul etmelerine rağmen, islâm devletinin fiilen ortadan kalktığı ve "Dâru'1-Harp Fıkhı­nın" gündeme girdiği fitne zamanlarında Cuma namazının mu­teber olabilmesi için devlet başkanı şartını aramayarak sair mezhep imamlanyla aynı çizgide birleşmişlerdir.. Aşağıda suna­cağımız Hanefî âlimlerine âit görüşler dikkatle değerlendirildi­ğinde, tüm Hanefî âlim ve müçtehidlerine göre devlet başkanı şartının sadece islâm devletinin fiilen mevcut olduğu dönem­lerle sınırlı bir şart sayıldığı ve "Dâr 'ul-Harp"te bu şarta bakıl­maksızın Cuma namazının kayıtsız şartsız kılınacağının gayet net "bir dille ifade edildiği, diğer bir ifadeyle İmam Ebû Hanîfe'nin bu husustaki görüşünün diğer Hanefî âlimleri tara­fından kabul görmediği açıkça müşahede edilecektir.
Nitekim bizzat İmam Ebû Hanîfe'nin mektebinde yetişen ve bu mezhebe âit görüşlerin bir çoğunda imzası bulunan Hanefî müçtehitlerden İmam Muhammed, Cumanın şartlarını sayarken bu hususta son derece temkinli davranarak şöyle de­mektedir: "Cuma namazının şartlan; cemaat, hutbe ve vakittir. İkincisi ise, vâlî ve şehir olup bunlar ihtilaflıdır.[672]
Keza imam Serahsî'nin (ö. 490), "el-Mebsût" adlı eserinde kaydettiğine göre, İbnü Rüstem devlet başkanı veya devleti temsil eden vâlî bulunmadığı zaman, Cuma namazının kılınıp kılınamayacağı konusuyla ilgili olarak İmam Muhammed'den naklen şöyle demiştir: "Şayet Afrika vâlîsi ölse, insanlar da her­hangi bir kişinin arkasında topîansalar ve o da kendilerine Cu­ma namazını kıldırsa, onların bu namazı sahih ve muteberdir. Zira Hz. Osman (r.a) muhasara edildiği zaman, insanlar Hz. Ali (r.a)'m arkasında toplanır o da onlara Cumayı kıldırırdı. [673]
Hanefî ulemâsından Kâsânî ise, "el-Bedâî" adlı meşhur eserinde bu şartın sadece islam devletinde devlet başkanı ve naibinin hazır bulunması haliyle sınırlı olup İslam devlet başka­nı, ve naibinin bulunmadığı fitne dönemlerinde bu şarta riâyet edilmeksizin Cuma namazının kılınacağını hiç bir te'vile imkan vermeyecek bir dille ifade ederek şöyle der: " Devlet başkanı veya naibinin kıldırması s.artı,devlet başkanı veya naibi mevcut olduğu zamandır. Ama fitne veya ölüm sebebiyle devlet başka­nı olmadığa ve Cuma namazının vakti girinceye kadar henüz başka bir devlet başkanı da hazır bulunmadığı zaman; Kerhî: insanların kendilerine Cuma namazını kıldırması için bir kişi­nin arkasında toplanıp Cuma namazını kılmalarında her hangi bir beis yoktur' demiştir. Nitekim "El-Uyûn"da İmam Muhammed'den de bu şekilde söylediği rivayet edilmiştir. Zira Hz. Osman (r.a)'dan rivayet edildiğine göre kendisi muhasara edil­diği zaman insanlar Hz. Ali'yi öne geçirmişler, o da onlara Cu­ma namazını kildirmıştır. [674]
Kâsânî'nin "Devlet başkanı veya naibinin kıldırması şanı devlet başkanı veya naibi mevcut olduğu zamandır." ifâdesi istilâ, anarşî ve benzeri sebeplerle islâmî otoritenin fiilen orta­dan kaldırılması ve ülkenin dâru'l-harbe dönüşmesi hâlinde devlet başkanı şartının aranmayacağı konusunda son derece net bir ifadedir. Bu da gösteriyor ki Hanefîler bu şartı sadace İslam devletinin mevcut olması haline bağlı olarak ortaya atmışlardır.
Hanefî ulemâsından devlet başkanı şartına sadece islam devletinde riayet edileceğini söyleyenler yalnızca İmam Mu-hammed, İbnü Rüstem, Kerhî, Serahsî ve Kâsânî ile sınırlı olmayip daha önce de belirttiğimiz gibi eski ve yeni bütün Hanefî ulemâsı bu görüştedirler.
Meselâ, meşhur Hanefî imamlarından İbnü Nüceym, "el-Bahru'r-Râik" adlı eserinde bu hususta şunları kaydeder: "Şa­yet hiçbir şekilde kadı veya ölmüş olan halîfenin yerine geçen halîfesi de yoksa, halk da bir kişinin Cuma namazını kıldırmak üzere öne geçirilmesi üzerinde birleşecek olsalar, zarurî olarak caizdir.[675]
Hanefîlerin son muteber kaynağı olan İbnü Abidîn'in "Hâşiyetü Reddi'l-Muhtâr" adlı eserinde ise konu ile ilgili ola­rak bütün tartışmaları kökünden halledecek şu nefis açıklamaya yer verilir: " Cuma namazı insanların en zâlimi olan Haccac zamanında bile kılınmaya devam etmiştir. Halbuki o, islâmî hü­kümlerin tamamını tatbîk etmiyordu... Bu sebeple bir beldede vâlî vefat etse yahut her hangi bir fitne sebebiyle Cuma namazı­na gelemese ve Cuma namazını kıldırma yetkisine sahip olan­lardan hiç birisi de bulunmasa, cemaat zaruri olarak aralarından kendilerine bir hatîp seçerler ve Cuma namazını kılarlar... Bu suretle -kafirlerin istila ettiği beldelerde bile sahih olmasına rağmen- fitne zamanlarında kılınan Cuma namazı geçerli değil­dir, diyenlerin cahilliği ortaya çıkmıştır"[676]
İşte Hanefî ulemâsının ifadelerinden sadece işlerine geleni alıp hakikatleri gizleyerek ya da yeterli araştırmayı yapmadan Hanefîlere ait okuduğu sadece bir iki kitapta onların devlet baş­kanı şartına ilişkin ifadelerine rastladığında sonunun nasıl bite­ceğini beklemeden mal bulmuş mağribi gibi bu ifadelere sarıla­rak devlet başkanını Cuma namazının "olmazsa olmazı" gibi gösteren ve "kıraldan çok kralcı"' kesilenlere İbnu Abidin gere­ken cevabı burada uygun bir dille vermiş oluyor. Bu cevabın üstüne onlara söylenecek her sözün zaid olduğunu düşünüyo­ruz!..
İbnü Abidîn'in sözünü ettiği Haccac sadece zalimliği ile tanınan bir kimse değlidir. Cumhûr-u ulemâ onun küfrüne bile kail olmuştur. Nitekim İmam Nevevî bu hususta şunları kaydeder: Cumhûr-u ulemânın deliline gelince şudur: "Sahabe ve 1 Tâbiûn'dan büyük bir cemaatın Haccac'a karşı kıyam etmeleri I sadece fâsik ve zâlim olduğundan ötürü değil, bilakis Haccac'ın I şeriatın ahkâmını değiştirmesi ve küfrünün ortaya çıkmış olması sebebiyledir"[677]
Demek oluyor ki Sahabe ve Tâbiûn'dan büyük bir cemaat. Haccac'ı tekfir ederek ona karşı kıyam etmelerine rağmen Mek­ke'de onun zamanında, hatta onun arkasında bile diğer insanlar Cuma namazı kılabiliyorlardı. Elbette biz bununla kafirin arka­sında Cuma kılınacağını söylemek maksadını taşımıyor, sadece iki olayı birbirine bağlayarak hayretimizi ifade etmek ve bu ara­da kafirlerin hakimiyyeti altında dahi Cuma kılınacağı görüşü-. mâzü tekrar etmek istiyoruz.
Devlet başkanının bulunup bulunmamasına bakılmaksızın1 Cuma namazının kılınacağı hususunda çağdaş Hanefî ulemâsın dan meşhur fakih ve müfessir Vehbe Zühaylî'de şunları kayde­der: "İmâmın izni ve kendisi olmadan Cuma kılmak sahih ve muteberdir. Zira Hz. Osman'ın Küfe Vâlîsi Velid b. Ukbe b. Ebî Muayt bir gün Cuma namazını kıldırmaya gelmemişti. Bu­nun üzerine îbnü Mes'ûd onun izni olmadan sahabîlerin de ha­zır bulunduğu cemaate Cuma namazını kıldırmıştir. [678]
Burada özellikle dikkat edilmesi gereken bir nokta vardır. O da, Mekke fethinde müslüman olup serbest bırakılan esirler­den (Tulakâ'dan) biri olan bu vâlî'nin Hücurât Sûresinin 9. âyetiyle Allah tarafından fasıkhğınm tescil edilmiş olmasıdır. Keza Hz. Osman zamanında Mekke vâlîsi olan bu Velid b. Uk­be b. Ebî Muayt'in bir özelliği de Müslüman olduktan sonra bi­le "Şâribü'1-Leyl ve'n-Nehâr " (gece gündüz içki içen) birkimse olarak meşhur olmasıdır. Nitekim rivayete göre bu şahıs sar­hoş olarak bir sabah namazını kıldırmaya gitmiş ve iki yerine dört rek'at kıldırdıktan sonra cemaata dönüp aiay edercesi-ne;"daha artırayım mı" diye sormuştur. Hz. Osman bu suçundan dolayı onu görevinden azledip Hz. Ali'nin emri ile ona Hadd -i Şürb (İçki cezası) uygulamıştır.[679]
Sanırız Sahâbîlere imam olup Cuma ve diğer namazları kıldıran bu iki vâlîden, iyi kötü demeden istisnasız bütün imam­ların arkasında Cuma ve beş vakit namazı kılrriayan mü'minle-rin çıkaracağı bir ders vardır herhalde!..
Vehbe Zuhaylî, devlet başkanı ve izni olmaksızın Cuma kılınacağı görüşüne delil getirerek devamla şöyle der: "Aynı şe­kilde Hz. Osman asîler tarafından muhasara edilince Cuma na­mazını sahabeye Hz. Ali kıldırmış, fakat Hz. Ali'nin Hz. Os­man'dan izin aldığı rivayet edilmemiştir. Keza Medine Vâlîsi Saîd İbnü'I-As Medine'den dışarı çıktığı zaman her hangi bir izin isteme söz konusu olmadan insanlara Cuma namazım Ebû MCısa. el-Eş'ârî'nin kıldırdığı rivayet edilmektedir. [680]
Nih^ypt en mutaassıp Hanefî Mimlerinden biri sayılan ve sırı Hanefî mezhebini:: görüşlerini müdafaa etmek için kaleme aldığı söylenilen ve Hanelilerin delil olarak kullandıkları en za­yıf hadisleri dahi bin dereden bir su getirerek sahih göstermeye çalışan et-Tahânevî bile, "Flâü's-Sünen" adlı eserinde devlet başkanından izin alma imkanı bulunmadığı zaman Cuma na­mazının kılınacağı gö/üşünü müdâfaa ederek şöyle der: " Biz deriz ki; devlet başkanının iznine baş vurmak mümkün olmadı­ğı zaman, insanların bir araya gelerek kendilerine Cuma kıldıra­cak bir kimseyi öne geçirmeleri ve Cuma namazını kılmaları caizdir. Bunu Aynî Umdetü'l-Kârı'de beyan etmiştir. [681]
Görüldüğü gibi imam Muhammed ile beraber burada gö­rüşlerini sunduğumuz ve hatta imkansız olması sebebiyle görüş­lerini sunamadığımız bütün Hanefî ulemâsı aslında mezhepleri­nin bu husustaki kanaatlerini savunmakla beraber, Müslümanla­rın halîfeli toplumdan mahrum edildikleri fitne zamanında ve kafirlerin istîlası altındaki "Dâru'l-Harp"te bu şarta bakılmaksı­zın Cuma namazının mutlak surette kılınacağını belirterek, so­nuçta Cuma namazında devleti ve devlet başkanım şart sayma­yan cumhur-u ulemâ ile aynı noktada birleşmektedirler. Altını çizerek ifade etmek gerekirse, İslam devletinin dışında ve dâr'ul-harpte Cuma kılınmaz diyen bir tek Hanefî âlimine rastla­mak mümkün değildir. Bu da Hanefî mezhebinin bu şartı ileri sürerken günümüzde bazı marjinal grupların anladığı ya da an­lamak istedikleri şekilde Cuma namazım bir devlet namazı veya bazılarının uyduruk tabiriyle "kendisinde devletin temsil edildi­ği resmî bir toplantı namazı (!)" olarak görmediklerini isbâta kâfidir.
Zira bu şart, Hanefîlerce hangi şartlar aitında olursa olsun, mutlaka uyulması gereken bir ilke teîakkî edilseydi, bu Hanefî imamları yukardaki ifadeleri serdetmezlerdi. Onlar bunu söyler­ken mezheplerinin görüşlerine muhalefet ettikleri zannedilme­sin. Bilakis bunlar, mezheplerinin bu husustaki görüşlerini şid­detle müdafaa eden âlimlerdir. O halde Hanefî mezhebinin ar­kasına sığınarak kraldan çok kralcı olmaya gerek yoktur. Aksi halde Cuma namazını bir devlet namazı gibi gösterip bu konuda bütün kapılan ilâ nihâye kapatarak bu işin sorumluluğunu üzeri­ne alan taklitçi ilim erbabı ve bâzı sorumsuz yan aydın tipler, Müslümanlara böylesine büyük bir ibâdeti terk ettirmenin hesabını Allah'a veremezler!...Çünkü âyet-i kerîme sultanın ge-retiğine değil gerekmediğine delildir. Tahânevî'nin de ifade et­tiği gibi,"Aslolan aksine bir deli! bulununcaya kadar öğle ile Cumanın müsâvî oluşudur. Çünkü Cuma namazı Öğle namazın­dan bedeldir. Bu, üzerinde ittifak olunan bir şeydir.[682]
Cuma namazının İslam devlet başkanıyla kâim olmadığını ve devlet başkanı kıldırmadığı veya islam devleti olmadığı za­man terkedilemeyeceğini teyit eden hususlardan biri de hacc ve zekat ibâdetinin İslamdaki konumudur. Bilindiği gibi, Resûlül lan (s.a.v) ve Râşit Halîfelerinin tamamı her yıl hacc mevsimin­de Müslümanların haccını rahatça îfâ edebilmeleri amacıyla dü­zen ve disiplini sağlamak için hacc emîri tâyin ederlerdi. Bu vazîfe islam tarihi boyunca aksatılmadan yürütülmüş ve ilgili ülkelerce layık olduğu şekilde olmasa bile, bugün de aynen yü­rütülmektedir. Bu uygulamaya bakarak hiç bir âlim ve hiç bir mezhep imamı bunu haccın şartları ve farzları arasında sayma­mış ve bu şekilde hacc emîri tâyin edilmezse, haccm terkedile-ceğini ileri sürmemiştir. Dolayısıyla ihram, Arafat (vakfe) ve ta­vaf şartlarını yerine getiren her Müslüman dört Mezhebin dör­düne göre de hacı olmuş ve bu vazifeleri yerine getirenler hacc sorumluluğundan kurtulmuş olurlar. Hacc emîrinin bulunup bu­lunmaması hacıların haccının muteber olup olmamasına tesir et­mez . Fakat ilgili devlet hacc emîri tayin etmez ve bundan dola­yı anarşi veya izdiham sebebiyle can güvenliliği tehlikeye dü­şerse, hacılar bu görevi yerine getirenıeyip geri döndüklerinde ikinci sene yahut ölünceye kadar hacca gitme imkanı bulamaz­larsa, bundan dolayı sorumlu tutulmazlar. Çünkü can emniyeti­nin ortadan kalkıp hayati tehlikenin devreye girmesi haccın te'hîri için, sari tarafından bir mazeret sayılmıştır. Fakat devle­tin hacc emîri tâyin etmesi, haccm farziyyeti için şart sayılma­mıştır.
Bundan daha önemlisi zekat ibâdetinin îfâ şeklidir. Allah Teâlâ edâ cihetinden ferdi muhatap alırken, zekâtın toplanması ve sahiplerine ulaştırılmasından islam devletini sorumlu tutmuş ve bunu devletin temel görevleri arasında saymıştır. Nitekim bu hususu beyan etmek üzere Allah Teâlâ: "Zekatlar Allah tarafın­dan bir farz olarak ancak fakirlere, yoksullara... zekat toplamak için görevli memurlara (âmillere)... verilir[683] buyurmuştur. Bu âyet, zekatları toplama vazifesinin imâm'a (devlet başkanına) tevdî edildiği hususunda kesin bir nastır. Nitekim Hanefî ulemâsından Cassâs Ahkâmü'l-Kur'ân adlı eserinde bu hususla ilgili olarak şöyle der: "Bu âyet, zekatları toplamanın imama âit olduğuna ve mâşiye (koyun, keçi ve sığır gibi hayvan) sahibinin zekatını kendi başına fukaraya vermesinin kâfî olamayacağına delâlet eder. Şayet mal sahibi zekatını kendi başına fukaraya ve­recek olursa, imam ikinci kez zekatını alır ve önceden verdiğini, zekatına mahsub etmez. Zira mal sahiplerinin mallarının zekat­larını kendi başlarına fukaraya vermeleri caiz olsaydı, onları al­mak için âmile (zekat memuruna) ihtiyaç olmaz, fakirler ve yoksullar da bundan zarar görürdü. Dolayısıyla bu âyet, zekatı almanın imâma (devlet başkanına) âit olduğuna ve mal sahibi­nin onu kendi başına fukaraya vermesinin caiz olmayacağına delildir.[684]
Diğer bir âyette ise;"Önlann mallarından bir zekat al ki bununla hem onları temizlemiş, hem de mallarına bereket ver­miş olasın. [685] Duyurulmuştur. Cassâs bu âyetin tefsiriyle ilgili olarak da şöyle der: "Bu âyet-i kerîme, sadakaları almanın ima­ma âit olduğuna ve zekat vermekle mükellef olan kimsenin zekâtını fakir ve miskinlere kendi başına verdiği zaman ima­mın zekatı alma hakkı kâim olduğu için kifayet etmeyeceğine delâlet eder. Bu sebeple (mal sahibi böyle yaptığı takdirde ken­disinden) zekat farizasının sakıt olmasına İmkan yoktur. [686]
Nitekim Resûlüllah (s.a.v)'in zekatın farz kılınmasından itibaren tüm hayatı boyunca bu husustaki uygulamaları âyetin hükmünü beyan ve bu görevin imama âit olduğuna dâir açıkla­maların haklılığını teyit etmektedir. Bilindiği üzere Resûlüllah (s.a.v} gerek emvâl-İ zahire ve gerekse emvâl-i bâtınenin zekat­larını tahsil için zekat memurları (âmiller) tâyin ederdi. Ve on­lara hayvanların zekatını mer'âlarda ve sular üzerinde, hububat ve meyvelerin zekatını da bizzat kendi mahallerinde almalarını emrederdi. Hattâ Resûlüllah (s.a.v) zekat mevsiminde zekatlannı toplayıp getirmek isteyen Sakîf kabilesinin heyetine, malları nı taplayıp getirmemelerini, zekat memurlarının gelip yerlerin de toplayacağını şart koşmuştur.[687]
Bu da gösteriyor ki mükellef, hayvanların, meyve ve hububatın zekâtını imamın tâyin ettiği âmile bile getirmekle mükellef olmayıp, bilakis âmil suların başlarını-ve hayvanların bulunması muhtemel olan yerleri dolaşıp sadakalannı kendile­rinden teslim alacaktır. Emvâl-i bâtınenin zekatı hem Peygam­ber (s.a.v), hem de Ebû Bekr, Ömer ve Osman (r.a) zamanların­da bunlara götürülüp teslim edilirdi. Hz. Osman'ın hilâfeti za­manında emvâl-i bâtınenin zekatlarının tahsilinde görülen müşkilâta binâen bunlar mükelleflerin kendilerine bırakılarak yalnız emvâl-i zahirenin zekatlarına âmil tayin edilmekle iktifa olunmaya başlandı. [688]
İmam Kurtûbî, bu hususla ilgili olarak şöyle der: "Bu uy­gulamanın sadece Peygamberin şahsına münhasır bir uygulama olduğunu söyleyecek zındıkların sözlerine îtibar edilmez. Zira öyle olsaydı, Râşit Halîfeler bu uygulamayı zorunlu görmez hatta Ebû Bekr (r.a) kendisine zekatı vermek istemeyenlere sa­vaş ilan etmezdi. Nihayet Resûlüllah (s.a.v)'in vefatıyla zekat farizası ortadan kalkardı. Halbuki bu emir bütün ümmete tevcih edilmiştir. [689]
Said Havva da bu hususa temas ederek şöyle demektedir: "Allâhm buradaki hitabı hem Peygamber (s.a.v)'e, hem de on­dan sonra islam devletinin başına geçecek bütün yetkililere yö­neliktir. Vermesi gerekenlerden zekatı alıp verilmesi gereken yerlere dağıtmayan devlet, islam devleti olamaz. Başka bir de­yimle zekatla ilgili görevlerini yerine getirmeyen devlete asla 'İslam Devleti" sıfatı yakıştınlamaz... Fakat bunun böyle olma­sı, müslüman devlet bulunmadığı takdirde müslüman zenginle­rin zekat vermekle yükümlü olmadıkları anlamına gelmez. Tersine nisap miktarında malı olan her müslüman, malının zekatını, onu hak edenlere vermesi gerekir."[690]
Görüldüğü üzere zekatın islam devletine havale edilmiş bîr vazife olduğu Kur'ân, sünnet ve Râşit Halifelerin uygulamaları ile sabit olan tartışmasız bir şeydir. Hal böyle olmakla birlikte, ne geçmişte, ne zamanımızda hiçbir islam âlîmi çıkıp "islam devleti toplayıp dağıtmadığı zaman zekat farz olmaktan çıkar, artık zekat vermek gerekmez" diye bir hüküm beyan etmemiş­tir. Edemez de! Zira islam devleti, zekatın farz olmasının bir il­leti değil ki o ortadan kalkınca zekat da ortadan kalkmış olsun. İsîam devleti sadece bu vazifenin ifâsını takip etmek ve onu toplayıp uygun olan yerlere lâyıkı veçhile dağıtmaktan sorum­ludur. İslam devleti varsa, bu görevi yerine getirir; şayet yoksa, fertler bu görevi kendileri îfâ ederler. Şu halde hakkında Kur'ân, sünnet ve ümmetin icmâmdan ibaret bu kadar açık ve kuvvetli deliller varken zekat farizası sakıt olmuyor da hakkın­da hiçbir delil bulunmamasına rağmen, Cuma namazının devle­te ait bir farz; hatta devlet namazı olduğu nasıl ispat edilebili­yor? Kaldı ki Hanefîlerin dışında kalan bütün müçtehitler, Cu­ma namazının devlet başkanıyla alakaiandırıîması hususunda onların karşısında yer almışlardır. Bunu isnat edecek kadar sa­hih bir delil bulunsaydı, Ebû Hanîfe'nin çağdaşı olan ve ondan sonra gelen müçtehit ulemânın bu delili görmezlikten gelerek ona karşı tavır almada hangi maksatları olabilirdi?
Hz. Osman muhasara edildiği zaman halka Cuma namazını kıldıracak imam arayan şahşa,"Sen öne geç ve insanlara namazı kıldır. Çünkü Cuma namazı farz-ı aynolan ibâdetlerdendir. Tıp­kı öğle namazında olduğu gibi, onun için de imamın izni şart değildir. Zİra o da diğer namazlara benzer[691] diyen ibnü Ömer'in, keza Hz. Osman evinde mahsur tutulduğu ve kendi­sinden izin alınmadığı halde müteaddit defalar Cuma kılan sahabenin bu uygulamaları ne ile izah olunabilir?
Halîfe Hz. Osman'ın isyancılar tarafından muhasara altına alınması ve kırk gün süreyle evinde mahkum edilrtıesi, Müslü­manların lidersiz ve devletsiz kalması değilse başka nedir? Bü­tün ulemâ bu devreyi islamda meydâna gelen ilk fitne dönemi, hem de "fitnet'ül-kübrâ= enbüyük fitne" olarak adlandırmıyor mu? Hal böyle iken muhasaranın devam ettiği kırk gün boyunca bütün Sahâbîlerin, istisnasız bütün Cuma namazlarını ve o gün­lere isabet eden Kurban bayramı namazını, muhtelif Sahâbîlerin arkasında kimseden izin almadan kılmaları, onların Cuma na­mazı için devlet başkanının şart olmadığında ittifak etmiş olma­ları anlamına gelmez mi? Kur'ân ve sünnette böyle bir imâ dahi olsaydı, bunu en iyi bilenlerin Sahâbîîer olması, dolayısıyla da bu fitne ortamında Cuma namazlarını terketmeleri gerekmez miydi? Halbuki halîfeye damşılmadiğı ve izinine ihtiyaç duyul­madığı halde kılınan bu Cuma namazlarına devletin başkanı olan Hz. Osman dahil hiç bir kimse itiraz etmemiştir. Bunun tek istisnası vardır; o da Ubeydullah b. Adiy'dir. Hz. Osman (r.a)'ın yakın akrabası olan bu şahıs da Mısırlı "bâğîlerin" reis­lerinden olan Kinâne'nİn arkasında Cuma namazını kıldığı hal­de sonradan Hz. Osman'a, "namazı fitne imamı kıldırıyor. Bu da bizim zorumuza gidiyor" diyerek serzenişte bulunmuş, fakat Hz. Osman da kendisine;"Namaz insanların edâ ettikleri amel­lerin en güzelidir. İnsanlar onu güzelce edâ ediyorlarsa, sen de onlarla beraber güzelce edâ et. Kötü yapıyorlarsa kötülüklerine katılma[692] diyerek Cuma kılanları tasvîb etmiş, netîcede onun endişesi de ortadan kalkmıştır. Böylece Ashap arasında bu hususta icmâ hasıl olmuştur. Daha Önce gördüğümüz gibi "Dâr'ul-harpte" bile olsa Cumanın kılınacağını söyleyen Hanefî âlimleri de Sahabenin bu uygulamasına dayanmışlardı. Dolayı­sıyla Sahabe' nin bu uygulamasının sıhhati konusunda her hagi bir ihtilaf yahut şüphe sözkonusu değildir. Bu da Hanefi'lerin bu husustaki görüşlerinin ne derece İsabetli olduğunun açık delîli dir!
Eğer Allah ve Resûlü'nden sonra bir insan taklit edilecekse buna en layık olanlar Allah Resûlü'nün Ashabıdır. Ashap ise görüldüğü gibi böyle bir şart aramamışlardır.
Netice olarak Müslümanlara yakışan, zayıf delillere daya­nan bir kısım görüşlere taassup derecesinde sarılmak yerine da­ha kuvvetli delillere dayanan cumhûr-u ulemânın görüşlerine uymak ve Cuma namazı gibi son derece mühim bir ibâdeti terk etmemektir. Hanefîlerin de itiraf ettikleri gibi, Allah Teâlâ bu namazı kayıt ve şarta bağlamaksızm mutlak olarak emretmiştir. Öyleyse aslına uygun olarak kayıt ve şarta bağlanmaksızın mut­lak olarak edâ edilmesi gerekir. Kaldı ki Hanefî ulemâsına göre devlet başkanı meselesi, Cuma namazının "olmazsa olmazı" gi­bi gözükmüyor. Belki Cuma namazını kıldırmak herkesten önce devlet başkanına âit bir vazife sayılıyor ki doğru olanı da budur. Zira islamda, sadece Cuma namazları değil bütün namazları kıl­dırmak öncelikle devlet başkanına ve sırasıyla diğer idarecilere ait bir vazifedir. Dolayısıyla bir yerde İslam devlet başkanı veya onu temsil eden vali, emniyet müdürü, kadı ve benzeri gibi di­ğer yetkililer varken, namazlarda başkasının öne geçmesi doğru değildir. Böyle bir hareket vazife alıp verme konusundaki isla-mın edep kaidesine aykırıdır. Zira bir kimseye, hükümranlık sahasına giren yerlerde başkasının imamlık yapması, kendisinin izin vermesi dışında şer'an kerih görülmüştür. Bu, devlet baş­kanı için geçerli olduğu gibi, idareciler dışında her hangi bir kimse için de aynen geçerlidir. Hatta her hangi bir evde misa­fir olarak bulunan bir kimsenin, ev sahibinin izni olmadıkça ona imamlık etmesi bile şer'an mekruh sayılmıştır. Zira Resûlüllah (s.a.v), " Bir kimseye, kendisinin izniyle olmadıkça evinde ve hükümranlık alamna giren yerlerde imam olunmaz ve döşeğine oturulmaz[693] buyurmuştur. Görüldüğü üzere bu hadiste hem bir edeb kaidesi belirlenmekte, hem de vazife alıp vermede kimle­rin öncelik hakkına sahip olacağına işaret edilmektedir. Buna göre devlet başkanı devlet sınırlan içerisinde, ev sahibi de kendi evinde namaz kıldırma hakkına başkalarından daha fazla layık­tır. Diğer taraftan Müslümanlara imam olup namazları kıldır­mak deviet başkanının meşruiyetinin bir sebebidir. Nitekim Resûlül lan (s.a.v.) Ashâbıyla aralarında geçen ve ikinci, şıkkıy-İa Müslümanların bugününü tarif eden bir konuşmasında bu hususun altını çizerek şöyle buyurmuşlardır: "Devlet başkanla­rınızın en hayırlıları sizin kendilerini sevdikleriniz ve onîann da sizleri sevenleridir; sizin kendilerine duâ ettikleriniz ve onların da sizlere duâ edenleridir. Devlet başkanlanmzm en kötüleri de sizin kendilerine buğzettîkleriniz ve onîann da size buğzedip düşmanlık besleyenleridir; sizin kendilerine la'net ettikleriniz ve onların da size la'net edenleridir." -Yâ Resûlalîah î onlarla kılıçlarımızla savaşmayalım mı? diye sorulunca; Resûlüllah (s.a.v): " Aranızda namazı ikâme ettikleri müddetçe hayır!... sı buyurmuşlar.[694]
Görüldüğü üzere hadiste, sadece Cuma namazı değil, bü­tün namazları kıldırmak devlet başkanının bir vazifesi, hatta Müslümanların lideri olma vasfının bir şartı sayılmaktadır. Ama bu, devlet başkanı yoksa beş vakit namazın kılınamayacağı anlamına gelmez. Bunun anlamı, devlet başkanı isiamm kendi­sine: yüklediği diğer vazifelerle birlikte nihayet bu vazifeyi de yapmadığı zaman Müslümanların lideri olma vasfını kaybeder, demektir. Yoksa bu vazife, onu yerine getiren olmadığı için vazîfe olmaktan çıkar, demek değildir. Şu halde tıpkı beş vakit namazı kıldırmak devlet başkanını Müslümanların meşru lideri yapacak önemli bir sıfat olduğu gibi, Cuma namazını kıldırmak da devlet başkanını Müsîümanîann meşru lideri yapacak önemli bir vazifedir. Ama bu vazîfeyi devlet başkanı yapmadığında beş vakit namazın farziyyeti ortadan kalkmadığı gibi Cuma namazı­nın farziyyeti de ortadan kalkmaz. Çünkü bir vazîfe, o vazifeyi yerine getiren olmadığı için vazîfe olmaktan çıkmaz. Sadece vazîfeyi yapmakla sorumlu olanların nâkısasını ortaya koyar.[695]

Kûfeliler'in Mektubu ve siyâsî Tavırla Cuma Kılmama Meselesi:

Cuma namazıyla ilgili olarak burada üzerinde durulması gereken en önemli konulardan biri de bazı Müslümanların ya­rım anlayıp tüm söylemek suretiyle çarpıttıkları ve dillerine pe­lesenk ettikleri, Kûfeli bir grup insanın Hz. Hüseyin'e yazdıkla­rı ve içerisindekine kendilerinin de İnanmadıkları mektup mese­lesidir.
İslam tarihiyle ilgili kaynakların beyanına göre, Küfe halkı Muaviye'nin ölüm haberini aldıkları zaman, Iraklı'lar Ye-zid'e bey'at etmekle meşguldüler. Hz. Hüseyn ile Abdullah İb-nü Zübeyr ise, Yezid'e bey'at etmeyerek Mekke'ye sığınmışlar­dı. Ekserisi Yemenli olan Kûfeli Hz. AH taraftarları (Şiası) bu olayı öğrenince, Emevi iktidarına karşı olan direnişlerini yeni­den canlandırmak arzusuyla Süleyman b. Surad'ın evinde topla­narak aralarında Hz. Hüseyin'i Kûfe'ye davet etme meselesini müzakere ettiler ve neticede bir mektup yazarak Hz. Hüseyin'e gönderdiler. Hicri 10 Ramazan 60 tarihinde Süleyman b. Surad tarafından Hz. Hüseyin'e iletilen bu mektup son derece cazip ve önemli tekliflerle doluydu.
Her zaman değişebilen politikalarıyla meşhur olan Kûfeli ler, bundan sonra da birbirini takip eden müteaddit mektuplarla Hz. Hüseyin'i Kûfe'ye çağırdılar ve geldiği taktirde başlarında bulunan Yezid'in Küfe Valisi Numan b. Beşir'i Kûfe'den çıkarıp Şam'a süreceklerine dair bol keseden bir takım vaatlerde bulu­narak gönlünü fethetmeye çalıştılar. Şüphesiz bu mektupların burada bizi ilgilendiren tarafı Kûfeliler'in Hz. Hüseyin'i ikna et­mek için bütün bu mektuplarda ona neler vadedip etmedikleri değil, bazılarının içerisinde Cuma namazıyla ilgili bir takım i-fadelerin yeralması ve günümüzde bu ifadelerin kimi çevrelerce tamamen yanlış anlaşılıp yanlış değerlendiriliyor olmasıdır.
Üzülerek ifade edelim ki Taberi ve îbnü Kuteybe gibi kılasik İslam taricileri tarafından rivayet edilen bu mektuplar, bazı çağdaş yazarlar tarafından dilimize aktarılırken kasıtlı veya ka­sıtsız olarak kelime seçiminde gerekli titizlik gösterilmediği için, Kûfeliler' in bu mektuplardaki ifadeleri onların maksatları­nı aşacak şekilde eksik veya yanlış aktarılmıştır. Bu hatalı ve yanlış tercümelerin sonucunda ise, dînde neyin delil olup neyin delil olmayacağım bilemeyen, hatta okudukları tercümelerin doğru mu, yanlış mı olduğunu kontrol dahi edemeyen ya da bu­na ihtiyaç bile duymayan kimi Müslümanlar bu mektupta ge­çen, ama yanlış ya da eksik aktarılan bir kısım ifadelen tıpkı gökten indirilmiş mutlak nasîarmtş gibi kendilerine mesnet ya­parak büyük yanlışlıklara düşmekte ve şöyle demektedirler: "her nekadar sayısız zulüm ve cinayetlerin işlendiği saltanata dayalı zalim bir yönetim şekli bile olsa, zahiren bir İslam devle­ti görünümüne sahip olduğu halde Emeviler devrinde Kûfeli Müslümanlar Cuma namazını kılmadıklarına göre, tamamen gayr-i İslami sistemlerin hakim olduğu günümüzde Cuma na­mazı asla kılınamaz."
Söz konusu mektupları dilimize aktaran bu hususta kaynak gösterilen eserlerin başında hiç şüphesiz "Hz. Hüseyin ve Ker-bela Faciası" adlı eser gelmektedir. Eserin müellifi, mektubu Türkçeye aktarırken muhteva üzerinde fazla durmamış olsa ge­rek ki kelime seçiminde fazla itina göstermemiş, bu sebeple de bazı ifadeleri yanlış anlaşılmaya müsait, bazılarını da tamamen yanlış bir tarzda tercüme etmiştir.
Tercümedeki bu müsamahakarlığın görülmesi ve konunun bu çevrelerce yeniden değerlendirilmesi için önce söz konusu mektupların asıl metinlerini ve bazı müelliflerin çevirilerini ak­tarıyor, daha sonra doğru olan çevirilerini sunarak takdiri oku­yucuya bırakıyoruz. Mektubun Cuma namazından söz eden kısmı, Taberî Tarih'inde aynen şu şekilde nakledilmektedir:[696]
"Hz. Hüseyin ve Kerbelâ Faciası" adlı eserde bu cümleler şu şekilde aktarılmıştır:
"Bizim imamımız, önderimiz yoktur. Hemen gel!. Umulur ki Allah, bizi, senin sayende hak üzerinde toplar. Numan b. Beşir, vali köşkünde oturmaktadır. Biz onunla ne Cumada toplanıyoruz, ne de Bayram namazına çıkıyoruz. Yanı­mıza geleceğini haber alacak olursak, seni karşılamaya çıkar, sana Şam'da kavuşuruz İnşaallah! Allah'ın selam ve rahmeti üzerine olsun.[697]
Bu çevirinin siyah punto ile gösterilen kısmına itiraz et­miyoruz. Ancak, altı çizili cümlelerin "Biz onunla ne Cumada toplanıyoruz, ne de Bayram namazına çıkıyoruz." kısmı metin­de anlatılmak isteneni tam olarak verememektedir. Zira bu kı­sımdaki Arapça cümlelerin Türkçe karşılığı: "Ye zîd'in Küfe Vâlîsi Nûman b, Beşır emirlik sarayında oturu(p keyif ça-tı)yor. Biz, onunla ne bir Cuma namazında buluşabiliyor, ne de bir Bayram namazına çikabiİiyoruz." şeklinde veril­seydi, sanırız anlatılmak istenen daha iyi anlaşılırdı. Üzülerek ifade edelim ki çevirinin; "seni karşılamaya çıkar, sana Şam'da kavuşuruz" kısmı ise tamamen yanlıştır. Çünkü mektupta bu ma'naya gelecek bir ifade yoktur. Aksine mektubun bu kısmın­da yer alan Arapça cümlelerin Türkçedeki karşılığı şu şekilde­dir: "Kesin olarak yanımıza geleceğin haberi bize ulaşırsa -inşaallah- onu buradan çıkarır tâ Şam'a süreriz. Allah'ın selam ve rahmeti üzerine olsun."
O halde bu mektupta anlatılmak istenen mefhumun Türk-çemizdeki en yakın karşılığı şöyledir: "Doğrusu şu ki, başımızda imam yoktur. Hemen gel. Umulur ki Allah, senin sayende bizleri hak üzerinde birleştirir. Zira Nûman b. Beşîr emirlik sa­rayında oturu (p keyif çatOyor. Biz, onunla ne bir Cuma nama­zında buluşabiliyor,,ne de bir Bayram namazına çıkabİliyoruz. Kesin olarak yanımıza geleceğin haberi bize ulaşırsa -inşaallah-onu buradan çıkarır tâ Şam'a süreriz. Allah'ın selam ve rahmeti üzerine olsun."
Nitekim aynı mektubun Cuma namazıyla ilgili kısmı "Emevîler Döneminde Kıyamlar" adlı eserinde Ahmet Ağırakça tarafından bizim yaptığımız çeviriye yakın ifadelerle aynen şu şekilde aktarılmıştır: "Bizler ne cuma ne de Bayram namazla­rında onu göremiyoruz.[698]
Görüldüğü gibi bu metinlerde,"Hz. Hüseyin ve Kerbelâ Faciası" adlı eserdeki çeviriden anlaşıldığı şekliyle, mektubu yazan kimselerin Cuma ve Bayram namazlarında toplanmadık­ları, Cumada ve cemaatte bulunmadıkları ma'nâsına gelebilecek bir ifade mevcut değildir. Aksine metinden anlaşılan, mektubu yazan-Kulelilerin Cuma ve Bayram namazlarına geldikleri hal­de, emirlik sarayından dışarı çıkmadığı için, adı geçen vâîi'yi bu namazlarda göremedikleri ve onunla Cuma ve Bayram namaz­larında bir araya gelemedikleridir. Mektubun ifadeleri üzerinde dikkatle düşünüldüğü zaman bu ma'na kendiliğinden ortaya çı­kar. Zira mektubun ilk cümlesinde yukardaki eserde görülen şekliyle "Başımızda imamımız, önderimiz yoktur. (Yezid'in Kü­fe Valisi) Numan b. Beşir, vali köşkünde oturmaktadır" denili­yor, ardından da Ağırakça'nın isabetli çevirisiyle " Bizler ne cu­ma ne de Bayram namazlarında onu göremiyoruz.. " deniliyor.
Şu halde mektubun ilk cümlesi ile sonu birlikte ve sağlıklı biçimde düşünüldüğü zaman,Şurada Kûfeliler'in, vâlî veya Ye­zid'in imametini meşru görmedikleri için onun arkasında Cuma ve Bayram namazlarını kılmadıkları gibi bir ma'na çıkarılması mümkün değildir. Tam tersine onların Cuma namazına geldik­leri halde, vilayet sarayından dışarı çıkmadığı için, valiyi bu namazlarda göremedikleri, bunun için de onların velayetini tanı­mak istemedikleri ve Hz. Hüseyin'e mektup yazarak kendisine bu sebeple bey'at etmek istedikleri sonucu ortaya çıkar.
Yine Taberî'nİn rivayet ettiğine göre Kûfeliler ve elçileri bizzat Mekke'de bulunan Hz. Hüseyin'e gelerek bu hususta onunla görüşmüşler ve kendisine şunları söylemişlerdir:
Kûfeîiler tarafından Hz. Hüseyin'e bizzat söylenen bu cümle ise, Hz. Hüseyin ve Kerbelâ Faciası" adlı eserde şu şekil­de aktarılmıştır: " Biz canımızı sana adadık, Senin yüzünden Cumada, cemaatte bulunamamaktayız. Hemen yanımıza gel![699]Aslında son derece muğlak ve tartışmaya açık oian bu ifadenin doğru olan şekli ise şöyledir: "Gerçekten biz canımızı sana ada­dık. Biz, vâlî Üe Cuma namazında hazır bulunamamaktayız. Hemen yanımıza gel. [700]
Keza bir başka eserde aynı kaynağa (Taberî Tarîhine) da-yanıiarak "Kûfeliler Hz. Hüseyin'e gelerek, Yezid'in valisinin ardında Cuma kılmadıklarını...bildirdiler[701] denilmektedir. Taberî Tarihini tekrar tekrar gözden geçirmemize rağmen bula­madığımız benzeri bir ifadeyi ak tatmıyorlarsa, bu iki eserin, yu-kardaki İfadeyi, üzerinde düşünmeye gerek görmeden tamamen farklı şekilde algılamış olduğu ortaya çıkıyor. Çünkü bu jfade muğlak ve tartışmaya açık olmakla birlikte, onda bu iki müelli­fin ifade ettiği şekilde vâlînin arkasında Cuma kılmadıkları gibi sarih bir mânâ mevcut değildir.
Kûfeliler'in Hz. Hüseyin'e yazdıkları bir önceki mektubu, muhteva bakımından aynı, metin yönünden az çok farklı lafız­larla İbnüKuteybe(213-276) de "el-İmâme Ve's-Siyâse" adlı eserinde rivayet etmiş,ondan da Hasan İbrahim Hasan Târîh'ul-İslam adlı eserinde nakletmiştik tbnü Kuteybe'nin "el-îmâme
Ve's-Siyâse" adlı eserinde rivayet ettiği mektubun metni ise şöyledir:
" Gerçek şu ki, başımızda imam yoktur. Hemen yanımıza gel. Umulur ki Allah, senin sayende bizleri hidayet üzerinde birleştirir. Zİra, (Yezîd'in Küfe Vâlîsi) Nûman b. Beşîr.emirlik sarayında oturmaktadır. Biz, onunla ne bir Cuma namazında bu­luşabiliyor, ne de bir Bayram namazına çıkabiliyoruz. Kesin olarak senin yola çıktığın haberi bize ulaşırsa, onu Kûfe'den çıkarır Şam'a süreriz.[702]
Kendilerinin dahi inanmadıkları bu ifadelerden de anlaşıla­cağı üzere Kûfeliler, mektupta Hz. Hüseyin'e vâlînin arkasında Cuma kılmadıklarını değil, bilakis vâlînin Cuma ve Bayram na­mazlarını dahi kıldırmaya gelmediğini bu sebeble de Müslü­manların meşru lideri olma vasfım kaybettiğini anlatmak isti­yorlar. Zira daha önce geçtiği üzere beş vakit namaz dahil Cu­ma ve Bayram namazlarını kıldırmak imamın meşruluğunun se­beplerinden biridir. Bu vazifeyi ihmal eden bir imam, Müslü­manların meşru lideri olma vasflarından birini, hatta en önemli­sini kaybeder ve isyan edilmeye müstehak olur. Küfe Vâlîsi de vilayet sarayında zevk ve sefa sürmekle meşgul oJduğu için is­yanı müstehak olmuştur. İşte Kûfeliler Hz. Hüseyin'e meşru bir yöneticiye karşı kıyam etme niyetinde olmayıp aksine kendile­rine Cuma, Bayram ve sair namazları kıldırmayan bu sebeple de meşruluğu ortadan kalkan bir imama karşı kıyam ettiklerini an­latmaya ve onu bu husustaki haklılıklarına ikna etmeye çalışıyorlardı. Yoksa bâzıları nın iddia ettikleri gibi "Biz, Yezid'in valisinin arkasında Cuma namazını kılmıyoruz." demek gibi bir mâna kastedmiyorlar. Tam tersine kendileri, valileri Cumayı kıldırmak şöyle dursun, camiye bile gelmeyerek vilâyet sarayın­da keyif çatarken Cuma namazını da Bayram namazlarını da kılmaya devam ettiklerini ifade ediyorlar!. Mektupta anlatılmak istenen budur. Nitekim, hiç bir kaynakta, ne Kûfeliler'in ne de başkalarının o devirlerde topluca Cuma namazı kılmadıklarını gösteren her hangi bir haber mevcut değildir.
Bu genellemeden istisna edebileceğimiz bir şey varsa,o da İbrahim, İbrahim b. Muhacir ve Said b. Cübeyr hakkında gelen haberlerdir. Rivayete göre bu üç zat, Haccac zamanında, bizzat Haccac'ın arkasında Cuma kılınmasını tasvip etmedikleri için Cuma günleri mescide gelmeden önce namazı evlerinde kılıyor, fakat ya Haccac'ın zulmünden korktukları için, ya da Müslü­manlar arasında tefrikaya sebebiyet vermemek için mescide ge­lerek Cuma namazında hazır bulunuyorlardı. Nitekim İbnü Ebi Şeybe'nin Hasan b. Ubeydillah'tan rivayetine göre o bu hususta şöyle demiştir: "Ben, İprahim ve İprahim b. Muhacir'i Cuma günü İmam hutbe okurken birbirleriyle konuşurlarken gördüm. Nihayet bu olaydan sonra İprahim b. Muhacir'le buluşup kendi­sine bu konuyu hatırlattım, Bunun üzerine o : 'Namazı kıldıran imam Haccac olduğu için biz (mescide gelmeden önee) namazı kılmıştık,' cevabını verdi.[703] İprahim b. İsmail'in babasından rivayetine göre o da şöyle demiştir: "Ben , Haccac hutbe irad ederken, İprahim ile Said b. Cübeyr'in birbirleriyle konuştukla­rını gördüm. [704]
Bu ifadelerden de anlaşılacağı üzere Tâbiûn neslinden olan bu zatlar, Haccac'ın arkasında Cuma kılınmasını tasvip etme­dikleri için Cuma günü namazlarını evlerinde kılmışlar, fakat mescide gelerek cemaate iştirak etmekten de geri durmamışlar­dır. Bunların namazı evde kılarak gelmelerinin sebebi, Cuma namazını kıldıran Haccac'ın kafir olduğu kanaatini taşımalarıdır. Zira daha önce de ifade ettiğimiz gibi Sahabe ve Tabiundan büyük bir topluluk, Haccac'ın, sadece zalim olmayıp aynı za­manda şeriatın hükümlerinin tamamını uygulamadığı ve bir kı­sım hükümlerini değiştirdiği için kafir olduğu görüşüne sahipti­ler. Nitekim yukarda geçtiği üzere İmam Nevevî bu hususu net bir dille ifade etmişti. [705]
İbnü Ebi Şeybe'nin naklettiği bu iki haber dışındaki iddia­lar, kendilerine tarihî haberlerden destek bulmaya çalışanların asılsız iddialarından ibarettir.
Sonra döneklikleri ile nâm salan, peşpeşe yapılan ihanetle­ri sonucunda Hz. Hüseyn ve ehl-i beytinin başını Yezîd'in as­kerlerine kurban etme alçaklığını sergileyen, maymun iştahlı, başı bozuk cühela takımı Kûfeliler'in ne yaptıkları Müslüman­ları ne kadar bağlar ?!! Bu nevi yanlış tercüme edilmiş haberle­re dayanılarak Cuma namazını siyâsî bir namaz kabul edip ter-ketmek nasıl caiz olabilir? Üzerinde ittifak sağlanamayan Saha-bi kavli bile dinde delil olamazken maksatlarının ne olduğu tam olarak tesbit edilemeyen sıradan bir kaç kişinin sözü ne zaman­dan beri dinde delil sayılıyor?
Biz, bütün ulemanın izini takip ederek Allah'ın mutlak ola­rak farz kıldığı bir ibadetin hiç bir kimsenin görüşünden veya her hangi bir topluluğun davranışından dolayı terk edilemeyece­ği noktasında her hangi bir tereddüt taşımıyoruz. Ama yine de bu vesile ile bir yanlışa işaret etmek için bu noktaya değinmiş olduk. Yoksa bu hareketimiz, Kûfeliler'in ne yaptıklarına itibar ettiğimiz için değildir. Nitekim Kûfeliler böyle bir şey yapmış olsalar ve onların bu hareketlerinde bir delil söz konusu olsaydı, bizden önce devlet başkanı şartını savunan Hanefi uleması mu­hakkak bu konuyu da diğerleri yanında delil olarak göstermez­ler miydi? Demek ki böyle bir iddianın gerçekle bir ilgisi yok­tur.
Netice olarak,biz biliyor ve inanıyoruz ki bütün namazları kıldırmak devlet başkanının bir vazifesi hem de imametinin meş rûluğunun sebeplerinden biridir. Fakat devlet başkanının bu na­mazları kıldırmak vazifesiyle yükümlü olması, bu namazların farziyyetinin ve meşruluğunun bir sebebi değildir. Bu, bütün mezhep imamlarına göre hatta Hanefî ulemâsına göre de böyle­dir. Yukarıda naklettiğimiz Hanefî imamlarının görüşleri bunun isbâtıdır. Şayet Hanefî mezhebine göre devlet başkanı bu nama­zın meşrûiyyetinin bir sebebi ve "olmazsa olmazı" sayılmış ol­saydı, bu âlimler "Dâru'I-Harb" olsun "Dâru'l-îslâm" olsun her halükarda Cuma namazının kılınacağı fikrini savunarak "Kafir­lerin istîlâ ettiği beldelerde bile sahih olmasına rağmen, fitne za­manlarında kılınan Cuma namazı geçerli değildir, diyenlerin cahilliği ortaya çıkmıştır.[706]derler miydi?!...
Burada üzerinde durulması gereken önemli bir nokta da­ha var ki o da gayr-i islâmî bir yönetimi protesto etmek ya da halkın dikkatini beili bir noktaya çekebilmek için siyâsî tavırla Cuma namazını terkelmenin caiz olup olamayacağı meselesidir. Zira Cuma kılınmasına sıcak bakmayan bir kısım Müslümanla­rın kendilerini müdafaa etmek için ileri sürdükleri en önemli ge­rekçelerden biri de budur. Nitekim görüşlerine başvurduğumuz Cuma kılmayan Müslümanların hemen hepsi bu noktada birleş­mekte ve: " Biz Cuma namazını, sadece fıkıh kitaplarında nak­ledilen ve Hanefilere âit olan 'Cuma namazını devlet başkanı veya naibinin kıldırması gerekir' şeklindeki görüşlerden dolayı-terketmiyoruz. Zira Hanefiler'in bu konudaki görüşlerinin sağ­lam ve tutarlı bir delilinin olmadığını biz de biliyoruz. Aksine biz Cuma namazını tamamen siyâsî bir tavırla kılmıyoruz. Zi­ra Cuma namazını kıldığımız zaman reddettiğimiz gayri meşru bir sistemi halkın gözünde meşru hale getirmiş ve onunla enteg­re olmuş oluruz. Ayrıca Cuma namazını kıldıran imamı diyanet işleri başkanı, onu başbakan, başbakanı ise laik bir düzenin cumhurbaşkanı tayin ediyor. Bu durumda imamlar, îaik bir sistemin otoritelerinden görev almakla Tâğût'u velî edinmiş olu­yor. Bu imamların arkasında Cuma namazı kılacak olursak, sis­temin meşru olmadığını halka nasıl anlatacağız.? Sonra sistem İmamlara da camilere de hakim olduğu İçin, bütün camiler mes-cid-i dırar hükmündedir Mescİd-i Dırar hükmünde olan yerler­de İse namaz kılınamayacağı Kur'anın emriyle sabittir. İşte biz, Cuma namazını bunun için kılmıyoruz." demektedirler.
Şımu hemen belirtelim ki İslam dininde her hangi bir iba­deti meşru kılmak ya da Allah tarafından meşru kılınan her han­gi bir ibadeti ibtal etmek sadece Allah'ın tekelindedir. Peygam­ber dahi olsa hiç bir kimsenin, bu noktada tercih hakkı yoktur. Her ne kadar yukarda açıklandığı üzere Allah, Peygamberini dinde "helal ve haram" kılma yetkisiyle donatıp onu ümmetin şârî'i kabul etmiş olsa bile bu, onun, Allah'ın emir ve nehiyleri-ne aykırı olmaksızın hüküm koyabileceği anlamındadır. Değilse Peygamber'in hiç bir şekilde Allah'ın iradesine aykırı hareket etmesi, yani Allanın emrettiği bir şeyi iptal, haram kıldığı bir şeyi de helal kılması söz konusu olamaz. Zira Peygamber (s.a.v)'in yetki ve nüfuz alanı Allah'ın rızasıyla sınırlıdır.
Allah'ın maksat ve muradını, hükümlerin sebep ve illetle­rini herkesten daha ziyade bilen Peygamber (s.a.v)'in dini konu­lar karşısındaki konumu bu olunca, Peygamber (sia.v) vefat edip sema ile arz arasındaki haberleşme bir anlamda nihayete erdikten sonra müçtehid bile olsa, hiç bir kimsenin, sârinin açıkça beyan etmediği bir şeyi illet sayıp onun meşru kıldığı hangi bir ameli içtihadı sayesinde ibtal etme yetkisi yoktur. Müçtehidlerin yetkileri naslara işlerlik kazandırmaktan ibarettir. Onlar içtihadlan ile her hangi bir nassın hükmünü iptal edeme­yecekleri gibi nas varid olan yerde içtihad dahi yapamazlar. Ni­tekim "Mevrid-i nasta içtihada mesağ yoktur- Nas mevcut olan yerde içtihada müsaade yoktur[707] kaidesi bütün ulemanın ittifa-fakla kabul ettiği külîî bir kaidedir. O halde-Allah ve Resûlü'nün sarih ve muhkem naslaria farz kıldığı Cuma namazı gibi bir ibadeti aynı derecede sarih ve muhkem bir delil olma­dan İbtal etmek veya siyâsi tavır yaftasıyia insanlara onu terket-tirmek nasıl caiz olabilir? Hedefi ve gayesi ne olursa olsun bu, Allah ve Resulüne apaçık muhalefet etmektir. Bu ise sapıklık­tan başka bir şey değildir. Nitekim Allah Teala bu hususa işaret ederek şöyle buyurmaktadır: "Allah ve Resulü bir işte hüküm verdiği zaman, artık inanmış bir erkek ve kadına , o işi kendi is­teklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah'a ve Resulüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.[708]
Kur'ân-iKerîm'in sarih ve muhkem ayetlerle farz olduğunu beyan ettiği bir hükmü iptal veya terkettirmek şöyle dursun, sağlam bir delili bulunmayan bir kimsenin kendi kafasına göre Ku'r'ân âyetleri hakkında görüş beyan etmesi bile helal değildir. Nitekim Resûlüllah (s.a.v) bir hadislerinde bu hususu beyan ederek: "Her kim delilsiz olarak Kur'an hakkında kendi re'yi (mücerret aklı) ile görüş beyan ederse, isabet etmiş olsa bile, hatadadır. [709] buyurmuştur. Diğer bir hadislerinde ise,: "Her kim Kur'an hakkında (delilsiz olarak) kendi re'yi ile söz söylerse, ce­hennemdeki yerine hazırlansın. [710] buyurmuştur.
Resûlüllah (s.a.v)'in bu nehyine binaen Sahabe ve Tâbiûn dan bir çokları Kur'an hakkında kendilerine her hangi bir şey sorulduğunda sanki suali işitmemiş gibi susar ve hiç konuşmaz­lardı. Mesela, bir defasında Hz. Ebû Bekir (r.a)'a Kur'andan bir âyetin mânâsı sorulduğunda: "Allah'ın kitabı Kur'an hakkında kendi re'yime göre fikir beyan edersem, acaba beni hangi semâ altında barındırır ve hangi yer üzerinde taşır, ben nereye gide­rim ve ne yaparım? [711]cevabını vermiştir. Tâbiûn'dan Said b. Müseyyeb (ö. 94)'e helal ve haramla alâkalı bir şey sorulduğun­da cevap verir ve izah ederdi. Fakat kendisine Kur'ân'dan bir âyetin tefsiri sorulduğunda, sanki suâli işitmemiş gibi susar ve hiç konuşmazdı.[712] Şa'bî (Ö. 103), "Üç şey hakkında ölünceye kadar konuşmam. Bunlar; Kur'an, ruh ve re'y'dir[713] derdi.
Şüphesiz bu haberlerden hiç bir kimsenin hiç bir zaman Kur'ân'ı tefsir edemeyeceği gibi bir sonuç çıkarılamaz. Ancak ehil olmayan ve elinde kesin delili bulunmayan kimselerin Kur'ân hakkında görüş serdetmesînin ve her hangi bir âyet hak­kında; "Allah'ın, bu âyetteki maksat ve muradı kesin olarak şu­dur" demesinin helal olamayacağına delil teşkil edecekleri de inkar edilemez. Nitekim delilsiz olarak böyle bir şeyin caiz ola­mayacağı konusunda ihtilaf söz konusu değildir. Zira hükümle­rin illetlerinin ve hedeflerinin ne olduğunu kesin olarak ancak Allah ve Resulü bilir. Bizim akıl ve re'yimizle naslar ve şer'î hükümler hakkında vereceğimiz hükümler, ancak zandan ibaret kalır. Zan İse, haktan bir şey ifade etmez. [714]
O halde elinde kesin bîr delili bulunmadığı halde bir müslümari nasıl olur da Kur'ân'ın "ZİKİR" tâbir ettiği bir ibadetten bahisle "bana göre bu, siyâsî bir ibadettir" diyebilir ve insanları siyâsi tavırla Cuma namazını terketmeye çağırabilir? Müslü­man her türlü hareket felsefesini Kur'an ve sünnetten almak zo­rundadır. Kur'an ve sünnetle ise, şu veya bu ibadetin bu arada da Cuma namazının siyâsî tavırla ifa edilip aynı şekilde siyâsî tavırla terkedilebileceğine dair sarih veya dolaylı olarak her hangi bir ifade mevcut değildir. Keza bugüne kadar -Neo-mu'tezîlîhareketin yeni temsilcileri sayabileceğimiz bu insanla­rın dışında - Cuma namazının siyâsî bir ibadet olduğunu ve siyâsî tavırla terkedilebileceğini söyleyen hiç bir kimseye rast­lanmamıştır. Bu konuda en katı kurallar getiren Hanefîler bile Cuma namazının siyâsî bir ibadet olduğunu dolayısıyla da gayr-i islâmî otoriteler altında kılınamayacağını söylememişlerdir. Aksine onlar kafirler tarafından istilâ edilen beldelerde dahi ka­yıtsız şartsız Cuma kılınacağını ifade etmişlerdir.
Hicret yolculuğu esnasında başını getirene yüz devenin va'dedildiği ve Allanın himayesi dışında henüz hayatmdan bi­le emin olmadığı bir ortamda Ranuna vadisinde Salim b. Avfo-ğulları mahallesinde Resûlüllah (s.a.v) Cuma namazı kıldırmış-tır. O esnada ortada hangi islam devletinin ve otoritesinin varlı­ğından söz edilebilir? Keza hicretten önce henüz bir dâr'ul-harp olan Medine'de Müslümanlar Resûlüllah (s.a.v)'in emir ve mü­saadeleriyle Cuma namazı kılıyordu. Hiç bir kimse Medine'de o dönemde islâmî bir otoriteden, hatta ıstılahı mânâda bir ce­maatin varlığından bile söz edemez. Zira hicretten önce Medi­ne'de dini -siyasi anlamda kimsenin liderliği söz konusu değildi. Akabe bey'atmdan sonra nakib temsilci seçilen insanların li­derliği tamamen kabile bağlarına ve etnik yapıya dayalı bir li­derlikti. Bu sebeple o gün Medine'de bir değil, birden fazla lider bulunuyor ve her biri sadece kendi kabilelerinin temsilcisi sayı­lıyordu. Mus'ab b. Umeyr ise, onların lideri değil, sadece na­mazlarda imam olan ve Kur'an öğreten bir muallim konumun­daydı. Sonra Medinedeki bu insanlar dini-siyasi manada bir ce­maat oldukları için kılmış olsalardı Mekkede Resûlüllah (s.a.v)' in kılması daha evla olurdu. Zira Cemaatin asıl lideri kendisiy­di. Halbuki kılmamıştır. Neden? Çünkü kılma imkanı yoktu da ondan. O halde Medinede insanların Cuma kılmaları cemaat ol­dukları için değil,ortamları müsait olduğu içindir. Şayet iddia edildiği gibi, gayr-i islâmî sistemlerin otoritesi altında Cuma kılmak o sistemleri meşru hale getirmek veya onunla entegre olmak veyahut da Tâğût'u velî edinmek anlamına gelseydi, Resûlüllah (s.a.v )'in İslâm devletinin kurulduğu güne kadar Cu­ma kılınmasına müsaade etmemesi gerekirdi. Şayet Resûlüllah bu içtihadında hata etmiş olsaydı, Allah Teala'nin Resulü nü uyarması, onun da Müslümanları bundan vaz geçirmesi icab ederdi. Halbuki böyle bir şey olmamıştır.
O halde Yer yüzünün her tarafında kafirlerin hakim olduğu bir ortamda Allah'ın Resulü Cuma kılarak ve kılınmasınıemre-derek tavır koyarken Cuma namazım terkederek tavır koymak bu insanların aklına nereden geliyor? Siyâsî tavırla Cuma kılıyorum denilse, insan bunu. anlamakda fazla zorlanmaya bilir Zira Cuma namazı neredeyse İslamın ve Müslümanların gövde göstermesi ve varlığını kabul ettirmesi gibi bir şeydir. Bu bak­lamda kafirlerin hakim olduğu bir yerde Cuma kılınması onlara karşı gövde gösterisi yapmak anlamına geleceği için, Cuma kıl­makla hem onları tahkir, hem de varlığını isbat etmiş olur. Ama Allah'ın kayıtsız şartsız farz kıldığı ve Peygamber'in yakaladığı ilk fısatta kıldığı bir ameli "siyâsî tavırla kılmıyoruz" cümlesi­ni anlamak oldukça zordur. Zira kafirlerin, Müslümanların boy gösterisi yapmasından rahatsız olmaları tabiî bir şey olmakla birlikte bunun tersinin yapılmasından rahatsız olmaları pek ma­kul olmasa gerekir. Şu halde tarih boyunca bütün islâm âlimlerinin, islâmın en büyük şiarı ve gövde gösterisi saydığı bir ibadeti eda etmenin o sistemle entegre olmak, bu ibadeti ter-ketmeyi ise, tavır koymak şeklinde değerlendirmek abesle işti­gal etmektir. Zira bütün ibadetleri terketseniz kafirlerin kılı bile kıpırdamaz. Üstelik kına bile yakarlar. Şu halde bu tavır, olsa olsa, tavşanın dağa küsmesi gibi basit ve mânâsız bir tavır olur. Eğer sisteme tavır konulacaksa, bunun yolu Allah'ın farz kıldığı bir ibadeti terketmek değil, en mühim kamuoyu oluşturma vası­tası olan bu ibadeti layıkı veçhile yerine getirerek Müslümanları bilinçlendirmek ve buyüzden gayr-i islâmî güçlerden gelebile­cek tehlikelere karşı da göğüs germektir. İslâmın farz kıldığı bir ibadeti terketmek, diğer bir ifadeyle islamın kesesinden feda­karlık yapmak tavır değil, taviz vermektir. Bütün bunlar bir ya­na İslamda "siyâsî tavırla her hangi bir namazı terketmek" diye bir ibadet şekli yoktur.
Aynca böyle bir davranış gerçek İslâmî daha geniş kitlele­re ulaştırmak için İslâmın ihdas ettiği imkanlardan yararlanmak yerine onu reddetmek tir. Zira Cuma namazı kılmak için gönül­lü ve masrafsız olarak her hafta bir araya gelejı bunca insanı devletlerin ve büyük kuruluşların büyük masraf ve çabalar sar-federek bir araya getiremedikleri dikkate alınırsa, değerlendiril­mesini bilemediğimiz İçin nasıl bir fırsatı kaçırdığımız kendili­ğinden anlaşılmış olur.
Hepsinden önemlisi -Keskin sirke küpüne zarar misali- bu tür hareketler başkalarından daha ziyade Müslümanları rahatsız etmekte ve geniş halk kitlelerinin kendilerini dışlamalarından başka bir sonuç vermemektedir. Nitekim bunlar daha ortaya çıktıkları ilk günden itibaren başkalarından Önce Müslümanların büyük bir kesimin tepkisini toplamış ve hemen hemen büyük bir çoğunluk tarafından dışlanmış durumdadırlar. Bu konuda hataya düştüklerini bugün kendileri de kabul etmektediriler. Ancak nefis ve "ENE"leri geri adım atmalarına engel oluyor o başka.
Netice itibariyle hiç bir ibadet bu arada da Cuma namazı ne siyâsî tavırla ne de başka bir maksatla terkedilemez. Dinde siyâsî tavırla ibadetlerin terkedilmesi diye bir ibadet mevcut de­ğildir. Bu kapının aralanması dinin bütün emirlerinin iptaline sebeb olacak çok tehlikeli bir davranış şeklidir. Bu düşünceyi destekler mahiyette ne bir ayet, ne bir hadis, ne bir sahabi sözü, ne bir icma, ne de bir kıyas bulmak mümkün değildir. Bu konu­da delil olarak önümüze koyabilecekleri yegane delil "Hz. Hü­seyin ve kerbela Faciası " adlı eser ve benzerleri tarafından yan­lış tercümelerle aktarılan Kulelilerin Hz. Hüseyine yazdıkları mektuptan ibarettir. Doğrusu bile dinde delil olamayacak bir mektbun yanlış çevirisini delil saymak ve buna dayanarak siyâsî tavırla Cuma kılmamak da sadece asrımızdaki "Neo-Mutezili" düşüncenin temsilcileri sayılan bu insanlara ait bir ilim Örneği olsa gerektir.[715]

Mescid-i Dırar İddiası

İyi niyetlerinden asla şüphe etmediğimiz bazı Müslüman­lar, tıpkı " et-Tekfir ve'1-Hicre" cemaatı gibi hareket ederek bu­günkü mescitlerin mecid-i dırar hükmünde olduğunu dolayısıy­la buralarda hiç bir namazın kılınamayacağını iddia etmektedir­ler. Gerek daha önceki asırlarda, gerekse asrımızda, müslüman halkın samimi duygularla inşa ettikleri mescitlerin gerçekte mescid-i dırar hükmüne girip giremeyeceğini sağlıklı bir şekil­de tesbit edebilmemiz için önce "Mescid-i Dırar" kavramının tarihi arka planını ve Kur'an-ı Kerim'in, bu ismi hangi tür mes­citler için kullandığını kaynaklar ışığında görmemiz gerekmek­tedir.
Rivayete göre Medine'de Hazreç kabilesinin İleri gelen isimlerinden biri olan Ebû Âmir, câhiliyye döneminde Hrıstı-yanlık dînine girmiş ve İlim tahsil ederek rahip olmuştu. Ancak Peygamber (s.a.v)'m Medine'ye hicreti İle riyaseti elinden gİt-miş oİdu. Bu münasebetle rahip Ebû Âmir, İslâmı sadece inkar etmekle kalmayıp aynı zamanda Hz. Peygamber ve onun davetinin amansız bir düşmanı kesildi. Başlangıçta Kureyş'in gücünün Hz. Peygamber ve davetini ezip geçeceği ümidi ile Peygamber'i fazla önemsemedi. Fakat Kureyş'in Bedir'de tam bir hezimete uğradığını görünce, artık daha fazla bu hareketi görmezlikten gelemeyeceğini anladı. Bunun üzerine de îslâmî harakete karşı amansız bir fitne kampanyası başlattı. Bunun için Medine'den ayrılarak İslama karşı tahrik ve teşviklerde bulun­mak üzere çeşitli kabileleri ziyarete gitti. Uhud savaşının mey­dana gelmesine sebep olan kişilerden birisi olan bu şahıs, daha sonra Hendek savaşında Medine'yi işgal etmeye gelen orduların teşkilatlandırılmasında da önemli bir rol oynamıştı. Ayrıca Hu-neyn harbine kadar meydana gelen bütün savaşlarda İslama kar­şı müşriklere destek sağlamada aktif olarak faaliyette bulundu. Nihayet Huneyn savaşında Hevazin kabilesinin hezimete uğra­dığını görünce Arabistan yarımadasında İslâmın hamlesini durduracak bir güç kalmadığını anlayarak Arabistan'ı terketti ve Medine'de ortaya çıkan tehlike hususunda Roma Kayser'ini uyarmak üzere Romaya (Şam'a) gitti.
Ebû Amir, Arabistan'a saldırması konusunda Kayser'i ik-naya giderken Medine'de bulunan münafıklara haber göndere­rek rahatça Örgütlenebilmeleri, Müslümanlar aleyhine planlar hazırlayabîlmeleri ve emin bir buluşma yeri olarak işlev gör­mesi için bir mescit inşa etmelerini istedi. Güya bu mescit saye­sinde din maskesi altında yürütecekleri şeytanca faaliyetleri kimse farketmeyecekti. Ayrıca burası, Ebû Âmir'in adamlarının yolcu ve dilenci suretinde hiç bir şüphe uyandırmadan kalabile­cekleri bir karargah olarak da hizmet görecekti.
Binaenaley bu fitne ve fesat odağı münafıklar görünürde temiz niyetlerinden kaynaklanan ama aslında Peygamber (s.a.v)'e ve onun dâvasına suikast planlan yapmak için bir hücre evi ve bir münafık yatağı olmak üzere Kubâ mescidi civannda yeni bir mescit inşa ettiler. Fakat biri Kubâ mescidi, diğeri Mes-cid-i Nebevî olmak üzere hâlihazırda Medine'de iki tane mescit bulunduğundan şehirde üçüncü bir mescide ihtiyaç olmadığını onlar da biliyorlardı. Dolayısıyla üçüncü bir mescide ihtiyaç ol­duğuna Peygamber'i ikna etmeleri gerekiyordu. Bu maksatla bir takım nedenler uydurduktan sonra Peygamber'e gelerek: "Bu bölgenin halkı için -bilhassa yaşlı, hasta ve sakat olanlarımız için - kış mevsimi ve yağmurlu havalarda bu iki mescitten biri­sine günde beş kez gidip gelmek çok zor olduğundan bir başka mescide ihtiyacımız vardı. Bundan dolayı Kubâ Mescidi ve Mescid-i Nebevî'den uzak bir mahallede oturan ve namazları cemaatle kılmak isteyen bu kimselere yeni bir mescit bina ettik. Yeni mescidimize gelmenizi ve açılış merasimi olarak ilk cema­atle namazı sizin kıldırmanızı rica ediyoruz" dediler ve maksat­larını gizlemeye çalıştılar. Resûlüllah, " Şu an Tebük'e yapıla­cak sefer hazırlıklarıyla meşgulüm, tnşaallah seferden döndü­ğümüzde kılanz" diyerek tekliflerine icabeti bir süre erteledi.
Peygamber (s.a.v) Tebük'e sefere çıkınca onlar da hâince serî faaliyetlerine başladılar. Bu yeni mescitte teşkilatlanmaya ve İslama karşı komplolar düzenlemeye devam ettiler. Bu mü­nafıklar ordusu hararetle Müslümanların yenildiği ve Romalı­ların onları bütünüyle imha ettiği haberini bekliyorlardı. Böyle bir haberi alır almaz Abdullah b. Übey'i kendilerine kral yapa­caklardı. Fakat Tebük'te olanlar, bütün ümitlerini boşa çıkardı. Nihayet Resûlüilâh (s.a.v) Tebük seferi dönüşü Zi -Evan deni­len mevkiye gelip orada konakladığı sırada huzuruna gelerek yine kendisinden mescitlerine gelmesini ve orada namaz kıldır­masını istediler.[716] Bunun üzerine Allah Teâlâ onların niyetini ve yaptıkları mescidin gayesini Resulüne haber vererek şöyle bu­yurdu: "Kubâ mescidine ve mü'minlere zarar vermek, küfrü kuvvetlendirmek, mü'minleri tefrikaya düşürmek, evvelce Allah ve Peygamberine harp ilân eden (adam)ı beklemek maksadıyla bir mescit inşa edenler;'Biz iyilikten başka bir şey istemedik di­ye yemin edecekler. Oysa Allah o münafiklann yalan söyledik­lerine şahittir. Orada asla namaza durma, tâ ilk günden takva üzere kurulan mescit elbette içinde namaza durmana daha uy­gundur. [717]
İşte bu ayette geçen kavramına binaen bu mescide "mescid-i dırar" tâbir edilmesi islâmî bir gelenek ol­muştur. Dikkat edilecek olursa, Allah Teâlâ bu mescitte nama­zın niçin yasaklandığını zihinlere yerleştirmek ve burayı, "mes­cid-i dırar" hükmüne sokan sebeplere işaret etmek üzere dört ayrı noktaya dikkatleri çekmektedir. Âyetin nüzul ortamını oluşturan bu sebepler âyetteki sırasıyla şunlardır:
1- Kubâ mescidine ve Mü'minlere zarar vermek için bina edilmiş olması,
2- İçerisinde Peygamber'i ve onun Allah katından getirdiği şeyleri inkar etmek ve küfrü kuvvetlendirmek için yapılmış olması,
3- Mü'minlerin cemaatini tefrikaya düşürüp parçalamak amacıyla inşa edilmesi.
Nitekim münafıklar kendi aralarında müzakerede buluna­rak şöyle demişlerdi: "Biz bir mescit yapalım ve Muhammed yanımıza gelip bu mescitte bizimle namaz kılacak olursa, biz de onunla namaz kılarız. Böylece onunla, Mescid-i Nebevî'de na­maz kılanların arasım açmış oluruz. Bu da onların birliklerinin parçalanmasına ve aralarındaki ülfetin yok olmasına sebep olur."
4- Peygamber'e ve onun dâvetine düşman olan Rahip Ebû Amir'in Roma Kayser'inden getireceği orduyla birlikte dönüşü­nü beklemek için yine onun isteği üzerine bina edilmiş olması.
Zira bu şahıs, Kayser'in yanına giderken münafıklardan ibaret taraftarlarına; " gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve silah hazırlayın ve benim için bir mescit inşa edin. Zira ben Kayser'e gidiyorum. Onun yanından bir ordu getirip Muhammed'i ve ashabını Medine'den çıkaracağım.[718] diye haber göndermişti. Bu haber üzerine onlar da söz konusu mescidi bina ederek Rahip Ebû Amir'in ordusuyla birlikte gelişini beklemeye başla­mışlardı.
İşte Allah Teâlâ, Âyet-i Kerime'de Mescidin yapilışındaki bu maksatları da beyan ederek Nebîsine orada namaz kılmasını ebediyyen yasakladı. Münafıkların gayesini ve mescitlerinin mâhiyetini haber veren yukardaki âyetler nâzü olunca da Resûlüllah ( s.a.y) derhal Mâlik b. Dühşum, Ma'n ibnü Adiyy, Amir b. Seken ve Vahşi'yi çağırdı ve, " gidiniz, şu ahâlisi zâlim olan mescidi yıkıp yakınız," buyurdu, onlar da gidip emrolun-dukları gibi orayı yerle bir ettiler. [719]
"Mescid-i Dırâr"m mâhiyeti, tarihi arka palanı ve içerisinde namaz kılınmasının neden yasaklandığı ile ilgili bu açıkla­malardan da anlaşılacağı üzere bir mescidin "mescid-i dırar" hükmüne girebilmesi için daha ilk kuruluşunda Müslümanlara zarar vermek, küfrü kuvvetlendirmek, Peygamberi ve getirdiği şeyleri inkar etmek, mü'minler arasına tefrika sokup onları par­çalamak ve içerisinde İslam düşmanlarıyla birlikte İslam.aleyhi­ne faaliyetler yürütmek vb. amaçlarla bina edilmiş olması ve hâlihazırda bu nevi faaliyetlerin içerisinde yürütülüyor olması-gerekir. Zira münafıkların yaptıkları mescidin, Mescid-i Dırar ilan edilip yıktırılmış olması sırf bu vasıflarından ötürüdür.
Ehlince malum olduğu üzere bir şeyin diğeriyle kıyaslan­ması ve hüküm bakımından aralarında ayniyet ilişkisinin kuru­labilmesi için asıl ile onun fer'i arasında ortak illet ve münase­bet bağının bulunması gerekir. Bu illet ve münasebet de ya biz­zat sâri tarafından sarahaten veya îmâ yoluyla beyan edilir ya­hut da icma veya içtihad yoluyla bilinir. Buradaki illet yukarıda dört madde halinde sıraladığımız gibi bizzat şârî tarafından açıkça beyan edilmiştir. Dolayısıyla bu konuda içtihad yoluyla başkaca bir illet ve münasebet bağı aranıp ona göre de hüküm çıkarılamaz. Zira nassm bulunduğu yerde içtihada kalkışmak akıl kârı değildir.
Şu halde geçmişte ve günümüzde yapılan mescitlerin hiç­biri bu amaçlarla inşa edilmediğine ve hâ!en de bu tür faaliyet­lere hizmet etmediğine göre aklı selim sahibi hiç bir müslüma-nın, münferit bir hadise üzerine inen mücerret bir ayeti ele ala­rak nüzul ortamını dahi dikkate almadan bu ayeti umuma teşmil emesi ve müslüman halk tarafından yaptırılan mescitleri İslam düşmanı münafıkların yaptıkları mescitlere benzeterek mescid-i dırar diye nitelemesi asla doğru değildir. Bu sadece hislerle ha-raket etmekten ibaret basit bir yaklaşım tarzıdır. Zira sırf pey­gamber'e tuzak kurmak ve İslam davasına zarar vermek için teş­kilatlanmak ve rahatça örgütlenebilmek amacıyla kurulan bir mescitle Müslümanların Allah için yaptıkları mescitler arasında frç bir illet ve münasebet bağı söz konusu değildir. Dolayısıyla da münafıkların yaptırdığı Dırar Mescidi ile kıyaslanarak mescid-i dırar diye adlandırılamazlar. Bu mescitleri mescid-i dırar saymak için dînî ilimlerden habersiz ve son derece cahiî olmak gerekir. Nitekim Mısırda "et-Tekfir ve'1-Hicre" cemaatı da ben­zeri iddialarla ortaya çıkmasına rağmen hiç bir islam alimi onla­rın bu düşüncesini tasvip etmemiştir.
Şayet halkı müslüman olan ülkelerde sırf müslüman halk tarafından kendi çabaları ile yaptırılan bu mescitleri mescid-i dırar sayacak olursak, onları yaptıranları da münafık, kafir veya islam düşmanı saymamız gerekir. Bundan Allah'a sığınırız.! Biz kimsenin iç dünyasını ve niyetinin ne olduğunu bilemeyiz. Kalblerde olanı ve insanların niyetini ancak hakkıyla Allah bi­lir. Biz ancak zahire bakarız. Bir kimsenin açıkça küfrüne dela­let eden bir karîne yoksa ve müslüman olduğunu söyleyip na­maz kılıyor ve müslümanca davranışlarda bulunuyorsa, bize gö­re o insan müslümano'ır. Asıl niyet ve durumu Allah'a aittir. Ke­za mescit inşa eden ya da ettiren insanlar İçin de durum böyle­dir. Şayet bu İnsanlar, açıkça küfürlerini gerektiren veya islam düşmanı sayılmalarını icabettiren davranışlar içerisinde değil­lerse, amelleri noksan bile olsa, biz bu İnsanların görünürde Al­lah'ın rızasını kazanmak isteğiyle yaptırdıkları mescitleri katiy-yen mescid-i dırar sayarak içerisinde namaz kılınmasına engel olamayız.
Müslümanların çabalarıyla bina edilen mescitlerde namaz kılmanın caiz olmaması şöyle dursun, Yahudi ve Hrıstiyanların kendi inanışlarına göre ibadet için yaptırdığı kilise ve havra-lar'ın resim ve heykelden arındırılmış temiz yerlerinde kılınan namaz dahi geçerli ve caizdir. Zira kilise ve havralar, Yahudi ve Hrıstiyanların kendi itikatlarına göre içerisinde ibadet yapılmak üzere bina edilmişlerdir. Ulema buralarda kılınan namazın caiz olacağı konusunda ittifak etmiştir. Buhari, İbnü Abbas (r.a)'ın,içerisinde heykeller bulunmadığı zaman havrada namaz kıldığını rivayet etmektedir.[720]
Ancak Müslümanlara zarar vermek, riya ve süm'a yapmak gayesiyle inşa edildiği kesin olarak bilinen mescitler bu açıkla malarımızın dışında mütalaa edilebilir. Zira fakihier, kesin ola­rak bu maksatlarla yapıldığı bilinen mescitlerin de mescid-i dı­rar hükmüne girebileceğini belirtmişlerdir. Nitekim Taberi'nin Şakİk'ten rivayetine göre o şöyle demiştir: " Alimlerimiz Müs­lümanlara ve takva esası üzerine bina edilen diğer mescidlere zarar vermek, riya ve süm'a yapmak üzere kurulan bütün mes­citler mescid-i dırar hükmünde olup içerisinde namaz kılınması caiz değildir." demişlerdir.[721]Keza bu kanaate varabilmek için de mescidin bu gayelerle bina edildiğini kesin olarak bilmek şarttır. Aksi halde zanla hüküm verilmiş olur. Halbuki zan haktan bir şey ifade etmez.
Şunu da ifade edelim ki halkı müslüman olan hemen he­men bütün ülkelerde mescitlerin beşeri sistemlerin vesayeti al­tında olduğu veya islamı kendileri için tehlike sayan güçlerin buraları kontrol altında tutmak, uzaktan kumanda ile etkisiz ha-İe getirmek ve islamdaki asli fonksiyonunu icra ettirmemek için yoğun bir çaba sarfettikleri, Müslümanların da buralara gereği gibi sahip çıkamadıkları ya da bu şuurdan mahrum bırakıldıkla­rı kesin olarak doğrudur. Ancak bunun suçlusu mescitlerimiz ve onları yaptıranlar değil, onlara sahip çıkamayan Müsiümanhır-dır. O halde ne geçmişte, ne günümüzde, ne de gelecekteki Müslümanların Allah için yaptırdıkları mescidleri hissi yakla­şımlarla mescİd-i dırar saymaya hiç bir kimsenin hakkı yoktur. Aksi halde bu mantık bizi, Allah'ın kitabında zikredip Beytul-İah adını verdiği ve çoğumuzun gidip hacc maksadıyla tavaf et­tiği Kabe'yi de mescid-i dırar saymaya götürecek kadar sakat bir mantıktır. Zira oraya da Amerikan uşağı Suud kralları ha­kim. Hatta İslamdan Önce yangın ve sel baskınları sonucu bir kaç kez yıkıldığı için Kabe'yi de müşrik arablar yeniden inşa et­tiler. Sadece beşeri ve gayr-i İslami sistemlerin vesayet ve kont­rolü altında bulunmaktan başka bir talihsizliği bulunmayan her hangi bir mescidi, mescid-i dırar sayıp içerisinde namaz kılın­masını engellemenin yanlışlığını isbat eden bir başka delil de şudur: Bilindiği gibi ResûlüHah (s.a.v) gördüğü bir rüya üzerine Hicretin altıncı yılında ashabiyla birlikte Umre yapmak niyetiyle Mekke'ye doğru yola çıkmıştı. Bunu haber alan müşrikler, Peygamber ve ashabının savaşmak üzere geldiğini zannederek derhal savaş hazırlıklarına başlamışlardı. Ancak elçiler vasıta­sıyla iki taraf arasında yapılan uzun müzakerelerden sonra Pey-gamber'İn savaşmak niyetiyle yola çıkmayıp sadece Kabe'yi ta­vaf maksadıyla geldiği anlaşılınca Mekkeli müşrikler savaş­maktan vaz geçtilerse de ResûlüIIah (s.a.v) ve ashabının o sene Mekke'ye girmesinin kendileri açısından prestij kaybına sebep olacağını düşünerek buna engel olmak istediler. Sonuçta her iki taraf da aralarında anlaşarak meseleyi halletmeye razı oldular. Hudeybiye Müsalahası olarak tarihe geçen ve tslami harekette bir dönüm noktası teşkil eden bu anlaşma maddelerine göre Müslümanlar bu sene Mekke'yi ziyaret etmeksizin Medi­ne'ye dönecekler, gelecek sene umre için Mekke'yi ziyaret edebilecekler, ancak orada üç günden fazla kalamayacaklardı.[722]
Hudeybiye'de yapılan bu anlaşma maddelerine binaen ResûlüIIah (s.a.v) Hicretin yedinci yılında beraberinde yüzü atlı olmak üzere iki bin müslüman olduğu halde Mekke'ye gelerek umretü'1-kaza niyetiyle Kabe'yi tavaf etmiş ve cemaatle beraber burada öğle namazı kılmıştır. Halbuki Kabe o sırada Mekke müşriklerinin hakimiyeti altında bulunuyor ve içerisinde tam Üç yüz altmış tane put yeralıyordu.
İşte Resûlülluh (s.a.v)'in bu hareketi her zaman ve zemin­de bizim İçin benzer konularda delil teşkil edecek en önemii bîr harekettir. Şayet müşriklerin ve gayri müslimlerin vesayet veya hakimiyyeti altında bulunan mescitler, mescid-i dırar sayılıp buralarda ibadet yapılması caiz olmasaydı, Resûîülİah (s.a.v)'in tamamen müşriklerin hakimiyeti altında bulunan ve içerisinde üç yüz altmış putu barındıran bu mescitte müşrik bir topluluk­tan izin isteyerek namaz kılmaması ve orayı tavaf etmemesi ge­rekirdi. Bu,hadise, düşünenler için bütün tartışmaları kökünden kesecek kadar açık ve nettir. Binaenaleyh bu konuda daha fazla İzaha gerek yok sanırız.[723]

Cuma Günü ve Hafta Tatili Meselesi

Cuma namazı çerçevesinde tetkik edilmesi gereken husus­lardan biri de Cuma gününün şer'î bakımdan tatil sayılıp sayıl-rriadığı meselesidir. Zira bir kısım Müslümanlar hatta (tercüme. veya baskı hatası değilse, Tefhim'ül-Kur'an gibi) bazı îslâmî kaynaklar Cuma gününün Kur'an tarafından Müslümanlar için tatil günü olarak tayin edildiği kanaatini savunmaktadırlar.[724]
Şunu hemen belirtelim ki sosyal hayatın en tabiî ihtiyaçla­rından biri de çeşitli meşguliyetlerle yorulan insan bünyesinin, ruhen ve bedenen dinlendirilmesidir. Zira yaşamak ve üretebil­mek için çalışmak ne kadar tabiî ise, çalışmak ve üretebilmek için dinlenmek de o kadar tabiî ve gereklidir. Özellikle insanla­rın âmir, memur, işçi, işveren şeklinde sosyal ve ekonomik yön­den kesin çizgilerle birbirinden ayrı olarak bütün bir haftayı emir komuta düzeninde muayyen bir işte çalışarak geçirmek zo­runda olduğu, bunun sonucunda stres ve yorgunluktan son de-n"--.e yorcu-ı ve .bitap t'üşeceği düşünülecek olursa, bu konumda bulunan insanların ruhen ve bedenen dinlenmek, evlerine ve husûsî işlerine zaman ayırmak için haftanın belirli gün ya da günlerini tatil yaparak geçirmeleri kadar tabi? bir haklarının ola­mayacağı kendiliğinden ortaya çıkar. Bu münasebetle asrımızda Suıiayüeşmiş ya da sanayileşmekte olan bütür, ülkelerde âmir olsun, memur olsun, işçi olsun, işveren olsun, bütün insanlar bu tabiî haklannı kullanarak haftanın muayyen günlerini dinlenme ve tatil günü olarak kullanmak durumunda kalmışlardır.
Ancak bu tatil ve dinlenme günlerinin seçimi, sırf bu mak­sada dayr.nan rastgeie bir seçim olmayıp tam aksine bu günlerin seçimimle birinci derecede dînî inanış ve âdetlerin rol aldığını görüyoruz. Zira ilâhî kökenli dinlere mensup olan milletlerden, Yahûdî ve Hnstİyanlarbu günleri tayin ederlerken haftanın her hangi bir gününü seçmek yerine kendi dînî inanç ve gelenekle­rine göre kutsal sayıîan ve husûsî ibadet günleri olan Cumartesi ve Pazar gününü seçmişlerdir.
Bilindiği gibi, Yahudilerce Cumartesi, Hristiyanlarca da Pazar günü hem mukaddes bir gün, hem de husûsî olarak ibadet günü kabul edilmektedir. Hafta boyu her türlü ahlaksızlık ve ha­yasızlığı mubah sayan, Allah'ın Tevrat ve İncil'de kendilerine meşru kıldığı ibadetleri îerkedip yasakladığı haramları fütursuz­ca icra eden bu milletler, özel ibadet günü kabul ettikleri bu iki günde kendi batıl inanışlarına göre dînî merasim ve âyinleri ye­rine getirmekle meşgul olurlar. İşte bu mîlletlerin bu iki günü tatil ve dinlenme günü olarak seçmeleri bir rastlantı sonucu ol­mayıp hassaten kendi inanışlarına göre bu günlere mahsus olan dini ibadet ve merasimlerinin yerine getirilmesi için yaptıkları bilinçli bir tercihin sonucudur.
Ne gariptir ki Yahûdî ve Hnstiyanlar kendi batıl dinlerine mahsus dini merasim ve törenlerinin aksatılmadan yerine geti­rilmesi için bu derece hassasiyet gösterirlerken Müslümanlar devlet ve millet olarak aynı hassasiyeti kendi hak dinlerine ait Özel gün ve ibadetler için gösterememişlerdir. Aksine onlar da Yahudi ve Hnstiyanların birçok adet ve gelenekleri yanında Cu­martesi ve Pazar gününü tatil ve dinlenme günü olarak seçtiren ideolojilerine alet edilmişlerdir. Ancak altını çizerek ifade ede­lim ki halkı müslüman olan ülkelerde Cumartesi ve Pazarın tatil günü olarak benimsenmiş olması, asla müslüman halkın kendi arzusundan kaynaklanan bir şey olmayıp yönetimi ele geçiren siyasi otoritelerin halka rağmen yaptıkları bir tercihle olmuştur. Dolayısıyla bu cinayetin faturası her şeyden önce, başlangıçta bu adetleri kendilerine dayatan yöneticilere aittir.
Her hususta batı ile, batılı düşünce ve değerlerle entegre olma düşüncesinin bir parçası olmak üzere Müslümanlara daya­tılan bu uygulamanın bir sonucu olarak, ekmek parasını kazan­mak için başkasına âit her hangi bir iş yerinde ya da devlet dâiresinde çalışmak zorunda kalan yüzbinlerce Müslüman, bugün, İslâmıtı en mühim ibâdetlerinden biri olan bu ibâdeti yeri­ne getirme imkânından mahrum etmektedir. Bu da Müslüman halkı, ya ekmeğini ya da dînî vecîbesini yerine getirmek şekiin-de iki şıktan birini tercih etmek gibi bir durumla karşı karşıya-getirdiğinden tedirgin etmekte ve her geçen gün toplumsal geri­limi tırmandırmaya vesile olabilmektedir. Bu tedirginliklerin ve toplumsal gerilimin topluma fayda sağlamayacağı ise aşikardır. Bu münasebetle insan haklarına saygıyı dillerinden düşürmeme­ye gayret edenlerin müslüman kitlelerin bu ibadeti huzur içinde yapmaları için üzerlerine düşen tedbirleri almaları gerekir. Ma­demki Yahûdî ve Hnstiyanlar kendi dînî inanç ve âdetlerine gö­re kutsal saydıkları günlerini ta'zim etme hakkına sahiptir, o halde Müslümanların da kendi ülkelerinde dînî açıdan önemli sayılan gün ve ibadetlere riayet etmelerine imkan verilmelidir. Zira Allah Teâlâ bu güne mahsus olarak farz kıldığı Cuma na­mazını Müslümanların topluca ifa etmelerini emretmiştir. Gü­nümüz şartlarında bu toplu ibadet, ancak bu günün tatil edilmesi ya da Cuma namazı için gerekli hazırlıkları yapabilecek kadar uzun bir öğle tatili ile mümkündür. Toplumsal gerilimin ve müslüman halkın içine düştüğü manevî rahatsızlığın giderilebil­mesi için bu şarttır. Aksini düşünmek ne insan haklan ve ne de ibadet hürriyyetiyle telifi mümkün olmayan bir şeydir.
Bu hususun altım bu şekilde çizdikten sonra Cuma günü­nün islâmda tatil günü sayılıp sayılmadığı meselesine geçebili­riz. Malum olduğu üzere îslâmın ilk günlerinde hayatın sade ve basit olması münasebetiyle ilk Müslümanların haftanın muay­yen bir gününde tatil yapmaya ihtiyaçları yoktu. Bu sebeple Sa­habe, Tâbiun ve daha sonraki nesillerin hayatında haftanın her hangi bir gününü veya özellikle Cuma gününü tatil olarak seç­tiklerine dâir hiç bir kayda rastlamıyoruz. Zira yukarda işaret edildiği gibi bu husus, sosyal hayatın tabiî yapısından kaynakla­nan bir ihtiyaçtır. Bu münasebetle İslam bu hususu hayatın tabiî akışı içerisinde insanlığın insiyatifme terkederek her hangi bir kayıt getirmemiş ve bu sahayı mubah olarak bırakmıştır. Bu münasebetle müslüman toplumun dirlik ve düzenini sağlamakla mükellef olan yönetici kadro, ihtiyaç halinde istişare ile bu ko­nuda karar alarak haftanın muayyen gün ya da günlerini tatil olarak belirleyebileceği gibi, hassaten Cuma gününü de tatil gü­nü olarak seçebilir.
Şu halde Yahûdî ve Hrıstiyan milletlerin kendi tatil günle­rini İslam ülkelerine kabul ettirmiş olmalarından Müslümanla­rın rahatsızlık duymaları son derece yerinde olmakla birlikte, Cuma gününün İslam dinince tatil ilan edilmiş olduğu anlayışı­na kapılmaları hiç bir zaman gerçeği yansıtmaz. Müslüman hal­kın bu meyandaki söylemleri sadece tepkisel bjr anlayışın ürünü olup Kur'an Ve sünnette bu anlayışı teyid eden her hangi bir işa­rete rastlamak mümkün değildir. Hatta Kur'an Cuma günü tatil yapılmasını değil, tam tersine Cuma namazını edadan sonra mesâi yapılmasını tavsiye eder. Nitekim Yüce Allah bu hususa işaratle şöyle buyurur: "Ey iman edenler! Cuma günü namaz için çağrıldığınız zaman, hemen Allah'ı zikre gidin, alış-verişi (işi-gücü) bırakın. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. Namaz kılındıktan sonra yer yüzüne dağılın ve Alah'ın lütfun­dan (nasibinizi) arayın.[725]
Âyeti kerimeden açıkça-anlaşılacağı üzere Allah Teâlâ, Cuma namazını edadan sonra mü'minlere yeryüzüne dağılıp hem dinleri, hem de dünyaları hususunda Allah'ın lütfundan na­sip aramalarını, yâni o günü tatil yapmalarını değil, tam tersine mesâi yapmalarını emretmektedir. Ancak buradaki emir, vücup ifade etmeyip ibâhe(mübahlik manası) içindir. Bu sebeple Cu­ma günü işi gücü bir kenara bırakıp mescidde veya evde çeşitli İbadetlerle meşgul olmak mubah olduğu gibi. Cuma namazını eda ettikten sonra her türlü ihtiyaçları temin etmek üzere ticaret ve tasarruf için yer yüzüne dağılmak ve Allah'ın lütfundan rızık talep etmek de mubahtır. [726] Nitekim İbnü Abbas (r.a.) âyetin tef-siriyle ilgili olarak şöyle demiştir: "Cuma günü namaza nida edilirken alım satımla meşgul olmak caiz değildir. Binaenaleyh namazı edâ ettiğin zaman alışveriş yap.[727] İbnü Mürdeveyh, bu haberi ibnü Abbas'tan başka bir yolla merfû (yani Peygarnber'in sözü) olarak da rivayet etmiştir. [728] Tâbiûn ulemasından Dahhak da bu âyetin tefsiri sadedinde şöyle der:" Bu ifade Allah tarafın­dan bir ruhsattır. Kişi namazı kıldığı vakit dilerse dışarı çıkar, dilerse mescidde oturur[729] Rivayete göre Irak b. Malik (r.a), Cuma namazını kıldığı zaman mescidin kapısında durur ve şöy­le derdi. "Allahım! davetine icabet ettim. Farzını kıldım. Emret­tiğin şekilde dağıldım. O halde beni lütfundan nzıklandır. Çün­kü sen nztk verenlerin en hayırlısısın. [730]
Bu rivayetlerden de anlaşılacağı üzere gerek Sahabe ve-Tâbiûn âlimleri, gerekse daha sonra gelen âlimler Cuma günü­nün Müslümanlar için şer'an tatil günü sayıldığı şeklinde her hangi bir kanaate sahip olmamışlardır. Aksine onlar âyetin muhtevasına uygun olarak Cuma namazını edadan sonra yer yü­züne dağılıp o gün mesâi yapılması gerektiği görüşüne sahip olmuşlardır. Hatta bazı selef âlimleri göj'le demişlerdir: "Bir kimse Cuma günü namazı kıldıktan sonra ahş-veriş yaparsa, Al­lah onun kazancını yetmiş defa bereketlendirir. [731] Şu halde hiç kimsenin delilsiz olarak Cuma gününün şer'an Müslümanların tatil günü olduğu vehmine kapılması doğru değildir. Ancak Cu­ma gününün şer'an tatil günü kabul edilmemiş olmasından Müs­lümanların bu günü tatil günü ilan edemeyecekleri anlamı da çı­karılamaz. Daha önce belirtildiği gibi bu saha Müslümanların insiyatifıne bırakılmıştır. Zira mubahın anlamı budur. Günümüz şartlarında haftanın en az bir veya iki gününü tatil yapmak zarurî bir ihtiyaç halini aldığına göre Yahûdî ve Hrıstiyanları memnun etmek için onların özel ibadet ve dinlenme günlerini tatil günü olarak benimsemek yerine, Müslümanların Cuma gü­nünü tatil günü ilan etmelerinden daha tabiî bir şey olamaz. Bi­zim burada altını çizmeye çalıştığımız husus Cuma gününün Müslümanlarca tatil günü olarak kulînılmasmın yanlış olduğu değil, bu günün Kur'an ve sünnet tarafından Müslümanlar için tatil günü olarak belirlenmiş olduğuna inanmanın yanlış oldu­ğudur. Bu iki nokta arasındaki fark bilindikten sonra Müslü­manların haftanın her hangi bir gününü ya da Cuma gününü tatil İlan etmelerinde şer'an bir mahzur yoktur. Ancak bu, Müs-iümanlann siyâsî hâkimiyeti ellerine almalarından sonra şûra kararı ile mümkün olacak bir şeydir.[732]

Taat Karşılığında Ücret Alan İmamların Arkasında Namaz Kılmak Caiz midir?

Cuma namazının kılınamayacağı düşüncesine sahip olan bir kısım Müslümanlar, bu düşüncelerini müdâfaa etmek için daha önce ele aldığımız şartlar meyânında bir de imamların yaptıkları göreve mukabil ücret almalarını gerekçe göstererek şöyle demektedirler: "Tâat (İbadet) karşılığında ücret alınması caiz olmadığı gibi, tâat karşılığında ücret alanların arkasında namaz kılınması da caiz değildir. Câmüerde görev yapan imanı ye müezzinler bu görevlerine karşılık maaş aldıklarına göre on­ların arkasında namaz ve Cuma namazı kılmak caiz değildir.! Zira onlar bu halleriyle imam değil, düzenin namaz kıldırma memurudurlar."
Bu iddianın ne derece isabetli olup olmadığını tesbit ede­bilmemiz için imamet müessesesinin ne zaman ortaya çıktığını ve imam ve müezzinlere ne zamandan itibaren maaş tahsis edil­meye başlandığını iyi tesbit etmemiz- gerekir. Bilindiği üzere imamet müessesesi daha İslâmiyetin zuhûruyla birlikte ortaya çıkmış köklü bir müessesedir. Zira Resulüliah (s.a.v) islâmın ilk dönemlerinden itibaren Mekke hâricinde müslüman olan her
kabileye Kur'an öğretmesi İçin bir Kârî (Kur'an muallimi) ve bir İmam tayin ederdi. Meselâ, Mekke devrinde Mus'ab b. Umeyr'İ, Medine'ye; Amr b. Seleme'yi kendi kabilesine imam olarak tayin ettiği tarihen sabittir. Keza Medine döneminde de bu tayinlerin devam ettiğini görüyoruz. Meselâ, Peygamber (s.a.v)'in, hicretin üçüncü yılında Adal ve Kârre'ye, dördüncü yılında Bi'ri Mâune'ye, dokuzuncu yılında da Necran, Yemen ve Hadramût'a gönderdiği Kâri ve imamlar buna örnek teşkil eder. Ancak Resulüliah (s.a.v)'in görevlendirmiş olduğu bu Sahâbîiere bu görevlerine karşılık olarak her hangi bir ücret tah­sis edip etmediğini bilemiyoruz. Fakat bilinen bir şey varsa, o da imamet müessesesinin bizzat Peygamber zamanında onun eliyle tesis edilmiş olduğudur.
Peygamber devrinde olduğu gibi Râşit Halîfeler dönemin­de de imamet müessesesinin devam ettiğini, ancak bu defa camilere tayin edilen imam ve müezzinlere azımsanamayacak ölçüde düzenii maaşlar ödendiğini görüyoruz. Hatta Râşit Halîfeler döneminde sadece imam ve müezzin tayin edilip onla­ra maaş ödenmekle kalınmıyor, aynı zamanda fakihler, muhad-disler ve Kur'an öğreticileri gibi dînî konularda halkı irşâd eden muallim ve müderrislere de düzenli maaşlar ödeniyordu.[733] Mevlânâ Şıblî ve Şıblî Numânî bu hususta ittifakla şunları kay­detmektedirler: "Hz. Ömer her şehre bir imam, bir müezzin ta­yin ediyor ve bunlara hazineden tahsisat (aylik) bağlıyordu. [734]İbn'ül-Cevzî ise, "Sîret'ül-Ömereyn" adlı eserinde: "Hz. Ömer ve Hz. Osman, imamlara, müezzinlere maaş veriyorlardı, [735] de­rnektedir . Görüldüğü gibi imam ve müezinlerin taat karşılığın­da ücret almaları ilk defa günümüzde ortaya çıkan bir uygula­ma olmayıp kökleri bizzat Hz. Ömer ve Osman devirlerine ka­dar uzanan bir uygulamadır.
Hz. Ömer ve Osman tarafından camilere imam ve müezzin tayin edilip bunlara hazîneden düzenli olarak maaş ödenirken sahabeden buna itiraz eden hiç bir kimseye rastlayamıyoruz. Bu ise, sahabe ve Râşit Halîfelerin imam ve müezzinlerin yaptıkla­rı görev, diğer ifadesiyle taat karşılığında ücret almalarının caiz olduğu hususunda görüş birliğine (İcmâ'a) varmaları anlamına gelir. Sahabenin bir konuda icmâ etmesi ise, tüm Müslümanları bağlayıcı bir delil teşkil eder. O halde taat karşılığında ücret alan imamların arkasında namaz ve Cuma namazı kılınmaz di­yenlerin bu görüşlerine katılmak mümkün değildir. Zira bu caiz olmasaydı Allah tarafından .'Emr-i bi'1-maruf, nehy-i an'il-mün-ker" yapmakla vasıflandırılan sahâbîlerin buna karşı çıkmama­ları mümkün değildir. Yoksa Hz. Ömer, Osman ve onlar gibi binlerce sahâbî taat karşılığında ücret aimamn ve taat karşılığın­da ücret alan imamların arkasında namaz kılmanın caiz olup ol­madığını bilmiyorlar mıydı?!
Meseleye mezhepler açısından baktığımızda karşımıza şu tablo çıkmaktadır: Ebû Hanîfe'ye göre imamete karşılık ücret alınması caiz değildir. İmam Mâlik ve İmam Ahmed b. Hal-bel'den rivayet edilen bir görüş de bu merkezdedir.
İmam Şafiî'ye göre ise, imamete karşılık ücret alınması mutlak olarak caizdir. İmam Mâlik ve İmam Ahmed'den riva­yet edilen ikinci bir görüş de bu şekildedir. İbnü Teymiye, mez­heplerin bu konudaki muhtelif görüşlerini serdettikten sonra şöyle demektedir: "İmam Mâlik'in mezhebinde meşhur olan gö­rüşe göre, ezan okumaya ve ezanla birlikte veya ezandan ayrı olarak imamlık yapmaya karşılık ücret alınması caizdir. İmam Ahmed ve diğerlerinin mezhebindeki üçüncü bir görüşe göre İmamet ve benzeri gibi konularda ücret alınması ihtiyaca binâen caiz, ihtiyaç olmaması halinde caiz değildir.[736] Kanaatimizce bu konuda en mutedil ve en isabetli görüş budur. Esasen bu ko­nuda katı bir tavır sergileyen Hanefî mezhebine mensup son de­vir imamların kanaati de neticede bu noktaya dönmüştür. Nite­kim Hanefî ulemasından 'Sahîh-i Buhârî Muhtasarı Teçrîd-i
Sarîh'in müellifi Zebîdî bu hususta şunları kaydetmektedir: "Hanefî imamları Kur'ân-'i Kerim ve şâir din ilimlerini talim, ezan ve imamlık İçin ücret alınmasını tecviz etmedikleri ve bunların caiz olmadığında ittifak ettikleri halde son devir Hane­fi fukâhası bunları caiz görmüşlerdir. Çünkü İslânıiyetin ilk dö­nemlerinde halk muallimlere yardım-ettikleri halde daha sonra­ki asırlarda bu yardım kesildiğinden bu din mürşjdleri kendileri ve aile fertlerinin geçimleri için bir maişet yoluna girmeye baş­lamışlar ve bu suretle Hanefî uleması haklı olarak din ilimleri­nin ziyana uğramasından korkmağa başlamışlardır.[737]
Netice itibariyle ücret aldıkları gerekçesiyle bu günkü ca­mi imamlarının arkasında namaz ve Cuma namazı kılınamaya­cağını iddia eden çevrelerin bu görüşlerini destekleyecek her hangi bir delil mevcut değildir. Dolayısıyla onların bu iddiaları asılsız ve anlamsız bir iddiadır. Bu düşüncede olanların kendi­leri günümüz şartlarında her hangi bir ücret almadan imamlık yapmaya razı iseler, ben, imamların rahatlıkla beş vakitte na­maz kıldırma işini kendilerine tevdi edeceğinden şüphe etmiyo­rum. O halde buyurup ücretsiz olarak bu görevi kendileri yürüt­sünler.
Sonra bu düşüncenin mimarları bu kadar imamın ve ailele­rinin geçimini düzenli olarak temin edebilecek her hangi bir or­ganizeye sahip midirler ki bu nevi mesnetsiz şüphelerle Müslü­manları camilerden ve imamlardan uzaklaştırıyorlar. Üstelik hem İmamları, hem de imamet müessesesini yıpratmak gibi va­him bir cürmü işleme cür'etini gösteriyorlar. Şayet bir imam Allah'ın rızasını kazanmaya niyet ederek namaza duruyor ve kendisine uyanlara da bu niyetle namaz kıldırıyor ise, onun ar­kasında namaz kılmak caizdir ve hiç kimsenin onu namaz kıltlifma memuru olarak adlandırması asla helal değildir. Bilhassa bazı imamların bu tür psikolojik baskıların tesirinde kalarak "İslâmî şuurluluk" adına kendini namaz kıldırma memuru ola­rak tavsif etmesi dînen son derece tehlikeli ve çirkin bir davra­nıştır. Unutulmamalıdır ki böyle yapan bir kimse İslami şuurluluğunu değil, şuursuzluğunu sergilemiş olur. İşlediği cürmün farkında olmadan insanların inançlarıyla alay etmiş olur. Zira yüzierce, binlerce insan kendisini ehil zannederek ve namazları­nın kabul edileceğini umarak peşinde namaz kılıyor. Şayet on­lara imam olmaya layık değilse veya kıldırdığı namazın mak­bul olmayacağına inanıyorsa, önlerine geçip bu kadar insanın vebalini üzerine almamalı, hiç olmazsa, bu İnsanların inançları­na saygıiı olmalıdır. Eğer ehil ise ve kıldığı namazın caiz oldu­ğuna inanıyorsa , o zaman böyle bir davranışa'girmemelidir. Aksi halde insanların bu makama olan güven ve itimatlarını sar­sar, imamet müessesesini tümden yıpratmış olur .
Gerek bu çığırı açanlar ve gerekse bilinçsizce bu çığırda yürüyenler bilsinler ki bu hareketleriyle İslama hizmet değil hi-yanet etmektedirler. İslami hareket ve İslami mücadele adına camileri ve cemaatleri terketmekten ve kendilerine inananları camilerden koparmaktan başka bir şeye hizmet etmemektedir­ler. Bu ise bütün Peygamberlerin siret ve sünnetine aykırı bir şeydir. Zira bütün peygamberler islami harekete ilk fırsatta ca­mi inşa etmekle başlamışlar ve oraları hem bir ibadet merkezi, hem de bir hükümet merkezi olarak kullanmışlardır. Nitekim Hz. Muhammed (s.a.v)'in, ödül olarak başına 100 devenin kon­duğu bir hicret yolculuğunda, henüz yolculuğunu tamamlama­dan önce konakladığı ilk mahalde, Küba'da bir mescid inşa etti­ğini, keza Medine'ye ulaşır ulaşmaz vakit kaybetmeden orada da derhal bir mescid, etrafına da bu günün yatılı üniversiteleri mahiyetindeki 'Suffa'ları inşa ettirdiğini görüyoruz. Evet, -sade­ce Manastır, Havra ve Kilise gibi mabedlerde ibadet etmelerine izin verilen- diğer Peygamberlerin ve ümmetlerinin aksine, Hz. Muhammed'e ve ümmetine yeryüzü hem temiz, hem de mescid kılınmasına ve namaz vakti girdiğinde bulundukları yerde na­mazı eda etmelerine müsaade edilmiş olmasına rağmen o, fırsa­tını bulduğu ilk anda Cami ve mescid inşa etmekle işe başlamış­tır. Zira camiler İslami hareketin üssü, karargahı, sığınağı, gün­lük bakım, onarım ve idare merkezleridir.
Biz ise tam aksine İsîami harekete camileri ve cemaatleri serketmekle başlıyoruz. İnsanları camilerden koparmaya gayret ediyoruz. Hal böyle iken de islami harekette başarı umuyoruz. Camiye ve cami cemaatine rağmen islami hareket başarıya ula­şabilir mi? Üssünden, karargahından, sığınağından, bakım,ona­rım ve idare merkezinden mahrum edilen bir ordu başarılı olur mu? Hele buraları kendi elleriyle tahrip edenler hiç başarılı ola­bilirler mi? O halde İslama hizmet etmek istiyorsak, imamları­mıza da imamet müessesemize de sahip çıkmak, camiyi de ce-mamati de ihmal etmemek zorundayız.[738]

Efdal Olan Varken Mefdul'ün İmameti Caiz midir?

İmamet meselesiyle ilgili olarak açıklığa kavuşturulması gereken konulardan biri de âîim ve faziletli bir kimse varken ondan daha az bilgili ve daha az faziletli birisinin namaz kıldır­masının caiz olup olamayacağı meselesidir. Zira Cuma namazı­nın kılınmasına sıcak bakmayan Müslümanların ortaya attıkları şüphelerden biri de budur. Bunlar Cuma namazını niçin kılma­dıklarını izah ederken şöyle demektedirler: "Daha âlim ve fazi­letli kimseler varken başkalarının öne geçip namaz ve Cuma na­mazı kıldırması caiz değildir. Halbuki günümüzde camilerde görev yapan imamlar, kendilerinden daha âlim ve faziletli kim­seler bulunsa bile vazifeleri gereği yine kendileri öne geçip na­maz kıldırıyorlar ve yerlerini, namazı kıldırmaya kendilerinden daha layık olan bu insanlara bırakmaları gerektiği halde bırak­mıyorlar. Dolayısıyla onların arkasında namaz da Cuma namazı da kılınmaz."
Malum olduğu üzere imamet için gerekli olan şartlar; müslüman olmak, buluğ çağına girmiş bulunmak, akıllı olmak, erkek olmak, Kur'an okuyabilmek ve imamete engel teşkil ede­cek özürlerden salim bulunmaktır. Bu şartlan taşıyan herhangi bir müslümamn vakit namazlarında olduğu gibi cemaatle kılın­ması icabeden Cuma ve Bayram namazlarında da başkalarına imam olmasında dinen hiç bir sakınca bulunmadığı hususunda İmamlar arasında görüş ayrılığı yoktur. Ancak bununla beraber bir cemaat içerisinde imamete en layık olanı, Allah'ın Kitabını en iyi belleyip okuyanı ve sünneti en iyi bilenidir. Zira Resûlüllah (s.a.v) bu hususta şöyle.buyurmuşlardır: "Bir toplum içinde, Allah'ın Kitabını (Kür'ân'ı) en iyi belleyip okuyanı onîa-ra imam olsun. Kur'ân'ı okuma hususunda müsâvî iseler, sünne­ti en iyi bilenleri imam olsun. Sünnet hususunda da müsâvî ise­ler, ilk Önce hicret edenleri imam olsun. Şayet hicret yönünden de müsâvî iseler, o zaman en yaşlı olanları imam olsun!.. Bir kimseye, kendi izniyle olmadıkça evinde ve hükümranlık saha­sına giren yerlerde imam olunmaz ve döşeğine oturulmaz.[739]
İmamete kimlerin evlâ olduğu konusunda hadiste belirtilen sıraya aykırı görüş beyan eden hiç bir ilim sahibi yoktur. An­cak burada dikkat edilmesi gereken iki önemli nokta vardır. Bi­rincisi, bu hadis, bu sıralamaya uyulmadığı takdirde mutlak su­rette namazın geçersiz olacağına delil teşkil etmez. Aksine sa­dece sünnet olun silsileyi gösterir. Zira biraz sonra görüleceği üzere gerek Resûlüllah (s.a.v), gerek sahabenin bir çoğu ilim, amel ve fazilet bakımından kendilerinden çok daha aşağı olan kimselerin arkasında namaz kılmışlardır. Eğer bu hadiste ifade edilen sıralamaya mutlak surette uymak farz olsaydı, diğer bir ifadeyle bu sıralamaya uyulmadığı zaman cemaate katılmamak meşru sayılacak olsaydı, gerek Resûlüllah (s.a.v)'in, gerekse sahâbîlerinin, kendilerinden aşağıda bulunan kimselerin arka­sında namaz kılarak bu hadise aykırı hareket etmemeleri icab ederdi. O halde bu bir şart değil, sadece sünnet ve efdal olan sı­ralamayı beyandan ibarettir. İkincisi ise; bir kimseye evinde ve hükümranlık sahasına giren yerlerde başkasının imamlık yap­masının caiz olmayacağıdır. Buna göre her hangi bir camide gö­revli bulunan imam, görevli olması hasebiyle orada imamete başkalarından daha ziyade Jayık olmuş olurlar. Dolayısıyla ce­maat içerisinde Kur'ânı kendisinden daha iyi okuyan ve daha fa­ziletli olan kimseler bulunsa bile, ona iktida etmeleri gerekir. Hitekim İmam Şafiî; "mescidin imamı, evin sahibi gibidir. Bi­naenaleyh ben, sultandan başka herhangi bir kimsenin onun Önüne geçmesini kerih görürüm.[740] demiştir. Keza biraz sonra nakledileceği gibi bir mescitte görevli bulunan ve kendisine imam olmasını teklif eden azadlı bir köleye Abdullah İbnü Ömer, "Mescidinde namaz kıldırmaya sen daha layıksın" ceva­bını vermiştir.
Sehl İbnü Sa'd es-Saidî'den rivayete göre şöyle demiştir: "Resûlüllah (s.a.v) bir kere aralarını ıslah için Amr b. Avf oğul­lan yurduna gitmişti. Namaz vakti gelince müezzin Ebû Bekr'e gelerek; 'insanlara namazı kıldırır mısın, namazı ikamet edeyim mi?' diye sordu. O da: 'Evet,' dedi. Ebû Bekr namaza başladı. Resûlüllah, insanlar namazda iken geldi. Safları yara yara birin­ci saffa vardı. Onu gören cemaat el çırptılar. Ebû Bekr, namazı kılarken başını hiç çevirmezdi. Cemaat el çırpmayı çoğaltınca başını çevirdi ve Resûlüliâh'i gördü.
Resûlüllah yerinde dur, diye kendisine işaret etti. Ebû Bekr ellerini kaldırıp, Resûlüllâh'ın kendisine olan bu emrinden dolayı Allah'a hamd ve sena etti. Sonra Ebû Bekr, safa dümdüz girinceye kadar geri geri gitti. Resûlüllah İleriye geçip namaz kıldırdı.
Namazdan çıkınca 'Ya Ebâ Bekr! sana emr ettiğim vakit yerinde kalmaktan seni men eden ne idi?' diye sordu. Ebû Bekr de: 'Ebû Kuhâfe'nin oğlu için Resûlüllâh'ın önünde durup na­maz kıldırmak layık olmaz,' dedi. [741]
Muğire b. Şu'be'den rivayete göre şöyle demiştir: "Resûlüllah (s.a.v) (Tebük gazvesi sırasında) İcazâ-i hacet için bir çukura doğru gitmişti... Ben onunla beraber geldim. Cemaa­tı, Abdurrahman b. Avfı imam yapmışlar, kendilerine (sabah) namaz (ını) kıldırırken bulduk. Resûlüllâh iki rekatın birine ye­tişti ve cemaatla birlikte son rekatı kıî3î. Abdurrahman b. Avf selam verince Resûlüllâh namazını tamamlamak üzere kalktı. Bu Müslümanları telaşa düşürdü ve hep birden teşbih yapmaya başladılar. Peygamber namazını bitirince onlara döndü ve na­mazı vaktinde kılmış olmalarından dolayı onları taltif ederek 'iyi ettiniz' yahut 'isabet ettiniz' buyurdu.[742]
Görüldüğü gibi Resûlüllâh (s.a.v) sahabilerinden Ebû Bejçr ve Abdurrahman İbnü Avf in arkasında namaz kılmıştır. PeygamrjeF.'in ashabına karşı her hususta fazileti ve üstünlüğü ise, tartışılmaz bir şeydir. Şayet ilim ve amel bakımından daha faziletli (efdal) bir kimse varken ondan daha az bilgili ve daha az faziletli (mefdul) olan birisinin namaz kıldırması şer'an caiz olmasaydı, Resûlüllâh (s.a.v) bu iki ashabının arkasında namaz kılar mıydı? Peygamber varken başkalarının namaz kıldırması caiz oluyorsa, âlim ve faziletli biri varken başkasının imameti haydi haydi caiz olur. Acaba hangi ilim sahibinin, arkasında na­maz kıldığı imama üstünlüğü Peygamberi'in ashabına ya da Ab durrahman İbnü Avf a olan üstünlüğü mesabesinde olabilir?!
Abdullah İbnü Ömer'den rivayet olunduğuna göre şöyle demiştir: "Huzeyfe'nin azadlı kölesi Salim, aralarında Ebû Bekr, Ömer, Ebû Seleme, Zeyd b. Harise ve Amr b. Rebia ol­duğu halde Peygamber(s.a.v)'in ashabından ilk muhacirlerle Ensar'a Küba mescinde imamhk yapardı. [743]
Keza Abdurrezzak'ın rivayetine göre Abdullah İbnü Ömer Medine civarındaki arazisinin yakınında bulunan mescitte imamhk yapan bir kölenin arkasında namaz kılardı. Mescidin imamı olan bu zat, Abdullah İbnü Ömer'e öne geçip namazı kıldırmasını teklif ettiği zaman, Abdullah İbnü Ömer; "Mesci­dinde namaz kıldırmaya sen (benden) daha layıksın," der ve o zat da namazı kıldırırdı.[744]
Sahabe ve Tâbiun âlimlerinin ilim ve fazilet yönünden kendilerinden daha aşağı seviyede olan insanların, arkasında na­maz kıldıklarını gösteren haberler, şüphesiz sadece bunlarla sı­nırlı değildir. Fakat hepsini burada saymamız mümkün değildir. Nitekim bundan önceki bölümlerde sahih kaynaklara dayanarak Abdullah İbnü Ömer ve daha bir çok sahabenin Haccac gibi bir zâlimin arkasında, Ebû Said el-Hudrî'nin Mervan'ın arkasında, İbnü Mes'ud ve daha başka sahâbilerin Peygamber'in gözlerinin içine baka baka yalan söyleyen, müslüman olduktan sonra bile gece gündüz içki içen ve fasıklığı Allah tarafından tescillenen Velid b. Ukbe b. EbîMuayt'ın[745] arkasında, Sahabe ve Tâbiû n'un ileri gelenlerinin İbnü Ubeyd ve Hz. Osman'ın muhasara edildiği günlerde isyancıların reisi olan Kinâne'nin arkasında Cuma ve vakit namazlarını kıldıklarını görmüştük. [746]
Peygamber, Sahabe ve Tâbiûna âit bütün bu haberler âlim ve faziletli bir kimse varken ondan daha az bilgili ve daha az fa­ziletli olanın İmametinin caiz ve sahih olduğunu isbat etmeye kâfidir, sanınz. Bilhassa bu şahıs, mescidin dâimi imamı ise, onun kıldırmasında şer'an hiç bir mahzur olmadığı gibi o, imamete başkalarından daha ev!â olur.. Hatta ulemânın kabul ettiği esasa göre, kendi başına namaz kılması sahih olan herke­sin başkasına da namaz kıldırması sahihtir.
Ancak bu ifadelerimizden kim ve nasıl olursa olsun her imamın arkasında mutlak surette namaz ve Cuma namazının kı­lınması gerektiği kanaatini savunduğumuz zannedilmesin. Aksi­ne biz sadece, Cuma namazının her vasatta kılınıp terkedileme-yeceğini ve alim ve faziletli biri varken ondan daha az ilim ve fazilet sahibi bir kimsenin namaz kıldırmasının şer'an caiz oldu­ğunu anlatmaya çalışıyoruz. Yoksa Tağut'un velayetini reddetmeyen, her müsliimanın sahip olması gereken İslami duyarlılık­tan yoksun ve itikadı bozuk olan bir imamın arkasında namaz kılınmasını hiç bir zaman savunamayız. Bilhassa küfür her ta­rafından islâma saldırırken, şirk ve sapıklık dalgaları sahilleri­mizi döverken, müslüman nesiller gayri isiâmî bir ahlak ve ate­ist bir eğitimle terbiye edilirken, dünyanın dört bir yanında Müslümanlar kan, barut ve göş yaşlarıyla boğulurken, ırz, na­mus ve mukaddesatları ayaklar altında çiğnenirken, dînini ken­dine dert edinmeyen, aksine ağaç sevgisi, orman haftası, vb. gi­bi uyuşturucu, uyduruk ve tepeden dayatılan hutbelerle Müslü­manların gündemini geçiştiren ve Müslümanları isiâmî siyâset anlayışına en ziyade muhtaç oldukları böyle bir zamanda uyu­tan, dünyalarını lokomotif, dinlerini ona vagon yapan ruhsuz, duygusuz ve "papyonlu, kravatlı" imamların arkasında velevki caiz bile olsa, namaz kılınmasını asla tasvip ve tasdik edemeyiz. Ama kendini İslama adayan, davasına sahip çıkan, gücü ve im­kanları ölçüsünde İslami tebliğ etmeye çalışan bir imamın arka­sında namaz kılınamayacağını da kimse iddia edemez. O haide müslümana yakışan basit gerekçelerle cuma namazını terket-mek değil, dinini dert edinen ve imamet ehliyetini haiz olan imamların bulundukları camileri plot bölgeler olarak seçip Cu­ma ve Bayram namazlârıyia birlikte mümkünse beş vakit na­mazları da buralarda kılıp camilerimize ve cemaatlerimize has­saten bu şekilde gayretli imamlarımıza sahip çıkıp onları yalnız bırakmamaktır.[747]

Demokratik Sistemlerden Görev Alma ve Tâğût'u Velî Edinme Meselesi

İyi niyetli olduklarından şüphe etmediğimiz kadar yeterin­ce dîni bilmediklerinden de şüphe etmediğimiz kimi ümmî ya da yarı aydın müslümanlar sadece demokratik sistemlerden gö­rev almaları sebebiyle cami imamlarının "tâğût'u/kâfirleri velî edinmiş olduklarını iddia edebilmektedirler. Aslında sadece ümmî ya da -dînî sahada mütehassıs olmamakla birlikte isiâmî konulardan haberdar olmaları sebebiyle- yarı aydın tâbir edilen müslümanlar değil, ilim ehli olarak bilinen bazı zevatın dahi bu iddia seline kapıldıklarını görebiliyoruz. Mesela, İslam devle­tinden başka yerlerde Cuma namazının kılınamayacağı fikrini ilk kez gündeme getiren ve hâlen bu fikrin ateşli savunucuların­dan biri olan S. Yüksel gibi isimler bunlardandır. Onunla birlik­te bu düşünceyi savunanlar: "Cami imamları, diyanet işleri baş­kanı; diyanet İşleri başkanı, başbakan; başbakan da laik-demok-ratik düzenin cumhurbaşkanı tarafından atanıyor. Bu itibarla diyanetten görev alan her imam, dolayısıyla gayr-i İsiâmî bir sistemden görev aldığından Tâğût'u/kâfirleri velî edinmiş sayı­lır!. Bu münasebetle onların arkasında ne Cuma namazı, ne de başka her hangi bir namazın kılınması caiz değildir." diyorlar. Hatta bu düşüncenin asıl mimarı olan S. Yüksel, imam olsun, olmasın, mevcut sitemden görev alarak devlet memuru veya iş­çi statüsüne giren bütün insanların kafir olduğunu, yeniden İsla­ma dönebilmeleri için sahip oldukları iş veya mesleklerini bı­rakmaları gerektiğini bile söyleyebilmektedir.
Konuyla ilgili düşüncelerini ve Cuma namazını kılmama gerekçelerini bizat kendisinden dinlemek üzere ziyaretine gitti­ğimde "mesleğin nedir?" sorusuna memur olduğumu belirt­memle birlikte söylediği ilk cümle, "önce müslüman olun" de­mekten ibaret olmuştu. Hiç beklemediğim böyle bir ifadenin tesiriyle şaşırmış bir vaziyette ' size göre müslüman değil mi­yim? soruma, 'evet veya hayır1 demek yerine aynı cümleyi tekrar ederek "önce müslüman olun' demekle yetinmişti. Daha son­ra bu sözüne gerekçe olarak devlet memuru statüsünde oluşumu göstermiş ve memuriyete başlarken devlet memurlarına yaptırı­lan yemini İmzalayan herkesin kafir olduğunu ve müslüman olabilmesi için ilk önce istifa etmesinin şart olduğunu, müslü-manim diyenlerin gerçekten müslüman olabilmeleri için hiç bir kamu kurum ve kuruluşunda çalışamayacaklarını, çalışıyorlarsa ayrılmaları gerektiğini ifade etmiş, daha sonra söylenmesi küfür olan bir şeyi, kitabet (yazı) yoluyla tasdik etmenin de küfür ola­cağını isbat etmek için geleneksel fıkıh kitaplarından derlediği bir yazıyı memurlara imzalattırılan "yemin" Örneğiyle birlikte tarafıma yollamayı da ihmal etmemişti.
Cuma namazı konusunda bu zatın fikirlerine sahip çıkan Müslümanların hemen hepsi açıkça söylemeseler bile, işçi veya devlet memuru sıfatıyla her hangi bir kamu kurum vckurulu-şunda çalışan Müslümanlara, aynı zamanda imamlara karşı bun­dan farklı bir nazarla baktıklarını sanmıyorum. Kanaatimce bu müslümanların Cuma namazını kılmama fikirlerinin arkasında yatan asıl neden budur. İleri sürülen diğer gerekçeler toplumdan gelecek tepkiler hesaba katılarak bu düşünceyi kamufle etmek için hazırlanmış bir kılıftan ibarettir.
Bu itibarla bu düşüncenin ne kadar isabetli olup olmadığı­nın ortaya konulması diğerlerine nisbetle daha elzem olmakta­dır. Zira Cuma namazı etrafındaki bütün şüpheler halledilse bi­le, bu nokta vuzuha kavuşturulmadığı müddetçe bu insanların Cuma namazını kılması ve camiye girmesi mümkün değildir. O halde bu düşünceyi savunanlarla karşısında olanlar arasındaki fikrî uçurumun aşılabilmesi için hassaten bu meselenin sağlıklı bir şekilde tahlil edilmesi gerekir. Ancak konunun tam manâsıyla vuzuha kavuşturulabilmesi için önce mevzû-i bahs olan kavramların nerede ve nasıl kulİanıîdıklarını görmeye çalı­şalım.
Tâğût: Sözlükte azmak, sapmak ve isyan etmek mânâlarına gelen 'tuğyan' mastarınden türemiş mübalâğa vezninde bir isim olup "tuğyankâr, azgın, sapık, sapıklık önderi, az-nıan, azıtkan, ve bâtıl ma'but karşılığında kullanılır. Şeytan ve-va put ile de ifade olunan tâğût, hakka, hakikate ve îmana karşı gelen, Allah'ın kulları için çizdiği nizâmı ve hududa tecâvüz eden her şeyi ifade eder.[748]
Muhammed İbnü Cerîr et-Taberî,ıtâğût'u tarif ederken şu ifadeleri kaydeder: " Allah'a karşı isyankâr olup kendisine itaat edenlerin ya tarafından zorlanması veya itaat edenlerin is­teyerek itaat etmeleri suretiyle Allah'ı bırakarak kendisine itaat olunan her şey tâğut'tur. Kendisine itaat olunan bu mabut, ister insan olsun, ister şeytan; ister vesen, ister sanem, isterse bunlar­dan başka herhangi bîr şey olsun farketmez. [749]
İbnü Cerîr, Nîsa Sûresi 51. Âyette geçen 'cipt ve tâğût' kavramlarını izah ederken orada da şu tarifi yapar:" Cibt ve tâğût; Allah'ı bırakarak kendisine ibadet yahut itaat etmek ve­yahut boyun eğilmek suretiyle ta'zim olunan her türlü varlığa verilen iki isimdir. Bu ta'zim olunan şey, ister put olsun, ister insan, isterse şeytan olsun mâhiyetini değiştirmez. [750]
Elmalılı Hamdi Yazır, Taberî'nin yukarıda geçen tarifine dayanarak şöyle der: "Bu kavramın tefsirinde, şeytan veya sâhir (sihirbaz) veya kâhin (gaipten ve gelecekten haber verme iddia­sında bulunan kimse) veya insan ve cinlerin inatçı azgınları ve­ya Allah'a rağmen mabut tanınıp (buna) razı olan Firavun ve Nemrut gibiler veya putlar şeklinde müteaddit rivayetlere rast­lanılır. [751]
İbnü Kayyım; "Kulların, Allah'ın kendileri için koyduğu hududu aşarak itaat ettiği her şey tâğuttur,[752] derken Kâdî Beydâvî ile es-Sâvî daha genel bir tarifle, "Allah'ı bırakarak kendisine itaat edilen ve Allah'a ibadetten meneden her şey tâğuttur[753] demektedirler.
Seyyid Kutup ise, bu tariflere ilâveten, "... bu, bir şahıs olabileceği gibi Allah'ın nizâmından alınmayan her türlü sistem, Allah'a bağlanmayan her çeşit fikir, ideoloji, düşünce, töre, alış­kanlık, makam ve nefis de olabilir. [754] kaydını getirmiştir.
Bu tariflerden açıkça anlaşılıyor ki insanların, Allah'ın ya­rattıkları için koyduğu hudutları aşarak emir ve yasaklarına itaat ettikleri her şey kendilerine nisbetle birer tâğut hüviyetini al­maktadır. Bunun bir tek insan veya insanlardan bir zümre olma­sı, şeytan olması, nefis olması; kadın, koltuk, kasa, kese, ma­kam, mevki, şan, şöhret, saltanat, düşünce, ideoloji, gelenek, tö­re ve adet gibi soyut veya somut bir şey olması mâhiyetini de­ğiştirmez. Burada aslolan Allah'ın emir ve yasaklarına rağmen kendisine itaat edilip uyuluyor olmasıdır.
Bu şekilde geniş kapsamlı bir kavram olan tâğut, Allah'a kulluk için yaratılan insanoğlunun önünde duran en korkunç bir engel olarak görünmektedir. Bu sebepledir ki Hz. Âdem'den Hz Muhammed (s.a.v)'e gelinceye kadar tevhid mücâdelesi ve­ren bütün tevhid imamlar insanları ilk önce tâğuta kulluktan kaçınmaya ve Allah'a kullum etmeye davet etmişlerdir. Nitekim bu husus Kur'ân'da şöyle ifade olunur: "Andolsun ki biz her ümmete -Allah'a ibadet edin ve tâğuta kulluktan sakının diye-tebliğât yapması için bir Peygamber gönderdik. Onlardan kimi­ne (bu tebliğe uyduğu için) Allah hidâyet ihsan etti. Kimine de (yüz çevirip yalanladığı için) sapıklık hak oldu. [755]
Ayetten açıkça anlaşılacağı üzere tevhid mücâdelesinde Resullerin takip ettiği rabbani yol, insanları yalnız Allah'a kulluğa ve tağutlan inkara çağırma yoludur. Zira tevhid akidesinin özü, ibadet ve itaati yalnız Allah'a tahsis etmek ve Allah'tan başkasına karşı yapılması caiz olmayan mutlak itaat, sınırsız sevgi ve ta'zirn gibi ulûhiyyet özelliklerini sadece Allah'a tahsis etmek ve tâğutları tanımamaktır. Hatta Kur'ân-ı Kerîm, tâğutu reddetmeyi Allah'a imandan Önce zikreder ve şöyle buyurur: "Her kim tâğutu reddeder ve peşinden Allah'a iman ederse, mu­hakkak kopması mümkün olmayan sapa sağlam bir kulpa yapış­mış olur.[756]
Elmahlı Hamdi Yazir'ın deyimiyle bu âyet "kat'î olarak şu­nu ifade ediyor ki hakkıyla iman etmiş muvabhid bir mü'min olabilmek için, Allah'a imandan evvel küfre tevbe etmek şarttır ve bu tevbenin şartı da tâğutları asla tanımamağa azmeylemektir. [757] Tâğûtî sistemlere hayır demeden, tâğûtî otoritelerin emir ve yasaklarının meşruluğunu reddetmeden sadece "inandım" demekle İslam nazarında tevhîdî bir iman hâsıl olmaz. Diğer bir deyişle "lâ ilahe " demeyenin "illallâh'ına" itibar edilmez. Zira Kur'an, Allah'a İmanla bereber tâğûtî güçlerin otoritelerini, bun­ların kendi kafalarından uydurduğu emir ve yasaklan meşru ka­bul edip onaylamayı nifak olarak tanımlıyor. Meselâ, "Sana indirilen Kur'ân'a ve senden Öncekilere indirilen kitaplara îman ettik diye boş iddialarda bulunanları görmedin mi? Onlar, tâğûtun huzurunda muhakeme olmak (hükmüne itaat etmek) is­tiyorlar. Halbuki kendileri tâğutu inkar etmekle emrolunmuşlardı. [758] âyeti bunun delillerinden sadece bir tanesidir. Bu âyete göre her milletin tâğutu, Allah ve Resûlü'nün hükümlerini inkar ederek yada Alah ve Resûlü'nün hükümlerini kabul ettiği halde hoşuna gitmediği için bu hükümlere rağmen isteyerek kanunla­rına başvurduğu, diğer bir ifadeyle vereceği karara razı olarak huzurunda muhâkemeleştikleri, Allah'tan bir müsâade olmaksı­zın hükmüne tâbi oldukları, yahut yalnız Allah'a itaat olunması gereken yerde kendisine itaat ettikleri kimse veya kimselerdir.
İsİâmın ruhu ve temel inancına göre yaratmak, emretmek, yarat­tıkları için kanun koymak, ancak Allah'a mahsustur. Bu alana müdahele etmek, O'nunîa ilahlık yarışma girmek demektir. Böyle bir harekete İslam literatüründe küfür, sahibine de kafir denir.[759] Allah Teâlâ insanları böyle bir hareketten menettiği gi­bi, buna tevessül edenleri velî edinmekten de şiddetle menetmiş ve "Mü'minler mü'minleri bırakıp da kafirleri velî edinmesinler. Her kim bunu yaparsa Allah'tan ilişiği kesilmiş olur. Ancak on­lardan (gelebilecek bir zarardan) korunmanız başka (yâni zarar­larından korunmak için bunu yapabilirsiniz). Bununla birlikte Allah sizi kendisin (inin emirlerine karşı gelmek) den sakındı­rır. (Sakın hükümlerine aykırı davranıp düşmanlarını velî edine­rek onun gazabına uğramayın. Çünkü) Dönüş onadır. [760] buyur­muştur. Bu ve benzeri âyetler gayet açık ve net bir üslupla, Allah'a hakkıyla iman etmiş olmak için kâfirleri velî edinmek­ten kaçınmanın şart olduğunu ifade etmektedir. Velayet masta­rından türeyen velî kelimesi, sözlükte "yardımcı,dost, sahip vb." manalara gelir. Terim olarak ise, "birinin işini üzerine alıp o işi idare eden kimse" ye tekabül eder. Meşhur Arap dil bilginlerin­den Rağıb el-Isfahânî'nin, "bir başkasının işini üzerine alan her­kes onun velîsidir"[761]tarifi bunun isbatıdır.
Âyet-İ Kerime'nin nüzul ortamı dikkate alındığı zaman kavramın dost ve yardımcı anlamında sözlük manasıyla kulla­nıldığında hiç bir şüphe kalmaz. Zira bu âyet, bir rivayete göre Yahudilerle yakın bir dostluk içinde bulunan bazı Müslümanlar hakkında, diğer bir rivayete göre ise Yahûdîler'den müteşekkil bazı müttefikleri bulunan ve Hendek savaşı sırasında Resûlüllah (s.a.v)'den onların yardımı konusunda izin isteyen Ubâde b. Sâmit hakkında nazil olarak onları bu dostluktan ve yardımları­nı istemekten menetmiştir. [762] Ancak bir âyetin sebebinin husûsî
olması hükmünün umûmî olmasına engel teşkil etmez Bu itibarla âyetin, kâfirlere, müşriklere ve tâğûtî güçlere karşı mu­habbet ve dostluk gösterilmesine müsâade etmediği gibi Müslü­manların, gerek dînî gerekse dünyevî işlerinin yürütülmesini kâfirlere havale etmelerine de asla müsâade etmediğini söyle­mek yanlış olmaz. Nitekim Cassas, Sâbünî ve daha başka müfessirler âyetten umûmî hüküm çıkararak "bu ve benzeri âyetlerde kâfirlerin Müslümanlar üzerinde hiç bir hususta velayet hakkı yoktur[763] demişlerdir. Ebû Bekir İbnü'l-Arabî de bu görüşü teyit etmek üzere şöyle demiştir: " Hz. Ömer, Ye-men'de kâtip olarak istihdam etttiği zimmî (İslam devleti tebea-sından olup haraç ödemekle yükümlü bulunan gayr-i müslim) sebebiyle Ebû Mûsâ el-Eş'âri'yi nehyetmiş ve onu kâtiplikten azletmesini emretmiştir. [764] Diğer bir kısım âlimler ise, bu âyeti delil getirerek Müslümanların herhangi bir işini kâfirlere tevdî etmelerinin caiz olamayacağını ifade etmişlerdir. [765]
Ancak bu husus, aksine imkanları olduğu halde isteyerek ve tercih ederek onlara tevdî etmeleri ve kalben onlara bağlılık hissetmeleri haliyle sınırlıdır. Müslümanların zayıf, kafirlerin kuvvetli olmaları sebebiyle şerlerinden ve zararlarından kork­mak ve aksine güç yetirememek gibi zarurî haller ise, bundan müstesnadır. Zira İslamda hiç bir kimseye gücünün yettiğinden başkası teklif edilmemiştir. Aksine Müslümanlar zayıf, gayr-i müslimler kuvvetli oldukları zaman Müslümanların kalben sev­gi ve muhabbet göstermeksizin zahiren dost gibi gözükmelerine dahi şer'an müsâade edilmiştir. Bu itibarla böyle bir durumda işlerini kafirlerin üstlenmiş olmaları, Müslümanların da onlara kerhen dostluk izharında bulunmak zorunda kalmaları halinde aynı âyetin ifadesiyle kâfiri velî edinme söz konusu olmaz. Zİra Kur'an bu hususu istisna ederek, "onlardan korkmanız hâli müstesnadır." yâni, " onlardan korkmanız hâlinde kalb ile itikad etmeden işkence ve kötülüklerini defetmek için takiyye ve müdârâ yaparak lisanlarınızla onlara sevgi izhar etmenizde bir sakınca yoktur.[766] buyuruyor. Şunu hemen ifade edelim ki iman edenler bütün hayat telakkilerini Kur'an'dan alacakları gibi sevgi ve muhabbet, buğz ve nefret ölçülerini de Kur'an'dan al­mak zorundadırlar. Allah'ın dîni, tevhid dîni olduğuna göre Mü'minin muhabbet ve dostluğu yalnız bu dâirenin içerisinde cereyan eder. Ancak bu, hiç bir zaman mü'minlerin kâfirlere karşı hüsnü muamele, adalet ve ihsan ile hareket etmeyecekleri anlamına gelmez. Kâfirleri velî edinmemek başka, onlara karşı hüsnü muamele, adalet ve ihsan ile hareket etmek daha başka bir şeydir. Zira ciddiyet, merhamet, mürüvvet, vakar, ahde vefa, hukuka riâyet, hüsnü muamele, adalet ve ihsan ile hareket mü'minlerin şiarı olmalıdır. Bununla beraber mü'min her şeyden önce inancında samîmî, ibadetinde ihlaslı olmalıdır. Dînini ken­dine dert edinmeli, inancına düşman olanlara karşı tarafsız ve lakayd kalmamalı, kafirlerin hükmüne asla rıza göstermemeli­dir. Nefsini Allah'tan başkasına teslim etmemeli, kâfir ve İslam düşmanlarına asla sır vermemelidir. İşte "mü'minler müminleri bırakarak kafirleri velî edinmesinler" hitabını bu çerçevede ele almak gerekir. Yoksa bundan maksat, onlarla her türlü ilişkiyi kesip düşmanca muamelede bulunmak değildir.
O halde iman edilmesi gereken esaslara inanan, inkar edil­mesi gerekenleri inkar eden gayr-i müslimlerle münâsebetini ve tâğûtî düzenlere karşı tavrım bu çerçeveye yerleştiren bir kimse zarurî olan durumlarda sadece demokratik sistemlerden görev almak veya görev talep etmekle tâğûtu velî edinmiş sayılır mı? Diğer bir soru şekliyle dâvanın bekası ve dâvetçilerin selâmeti için demokrasinin imkanlarından yararlanmak caiz midir?
Bu sorulara verilecek en güzel cevap 13 yıllık Mekke ha­yatı boyunca Resûlüllah (s.a.vj'in câhilî güçler karşısında takip ettiği islâmî hareket metodudur. Bir dâva varlığını sürdürebil­mesi ve mensuplarının can güvenliğini sağlayabilmesi için mümkün olan en az zararı göğüsleyerek mevcut imkan ve fır­satları değerlendirmek mecburiyetindedir. Hareketin mahiyeti ve çapı ne olursa olsun, bu husus hepsi için kaçınılmaz bir şey­dir. Aksi halde ne dâvanın ne de dâvetçilerin varlığını sürdür­mesi mümkün olamaz. İşte Resûlüllah (s.a.v)'in Mekke devrin­deki hayatı bunun en bariz örneğidir.
Bilindiği gibi câhiliyye devrinin müşrik toplumunda temi­nat ve himaye gibi zayıfların korunmasına matuf bir takım kânunların çok büyük bir yeri vardı. Bu kânunlar çerçevesinde zayıf olan bir kişi kuvvetli olan bir kişinin teminatı altına girer­se, tam olarak onun himayesinden yararlanabilirdi. Teminat ve­ren kişi, teminat alanı bütün saldırılardan korur, ona düşünce ve hareket hürriyeti verirdi. Böylece düşmanlar, o kişiye hiç bir şe­kilde zarar veremezlerdi. Eğer zarar verecek olurlarsa, iki grup arasında savaş çıkardı. Onun için teminat ve himaye vermek ba­sit bir hadise değildi. Herşeyden önce teminat ve himaye veren kimsenin kavmi arasında saygın, kuvvetli ve himaye edebilecek bir seviyede olması, teminat ve himaye verirken bütün ihtimal­leri hesaba katması icâbederdi. İşte câhiliyye toplumunda böy­lesine ciddî ve riskli bir müessese olan bu teminat ve himaye kânununun ilki Ebû Tâlib'in Resûlüllah (s.a.v)'e olan himaye ve teminatıdır.
Ebû Tâlib hiç bir zaman atalarının dînini terketmeyen bir müşrik idi. Buna rağmen Peygamber onun himaye ve teminatı altına girerek câhiliyye toplumunun mevcut kânunlarından isti­fade etmekte hiç bir beis görmemiştir. Bu himaye o kadar açık ve netti ki Resûlüllah (s.a.v)'in muhatapları olan müşrik Araplar İslam dîniyle ilgili, hiç bir şikâyetlerini Resûlüllâh'ın şahsına yö-neltmeyip doğrudan doğruya amcasını muhatap alıyorlardı. Ak­rabalık bağlarıyla takviye edilen bu himaye Ebû Tâlib'in vefatı­na kadar bu minval üzere devam etmiştir. Resûlüllah (s.a.v)'in câhîliyye kânunlarından ibaret olan bu himaye ve teminatı ka­bullenmesi sadece Ebû Tâlib'in himayesiyle sınırlı değildir. Bi­lakis Ebû Tâlib'in vefatından sonra tâ Medîne'ye hicretine kadar bütün bir Mekke devri boyunca Peygamber'in hayâtı kâfirlerin ve müşriklerin himâyesi altında geçmiştir. Zira o, amcası Ebû Tâlib'in vefatını müteakiben kısa bir süre de olsa, Ebû Leheb gi­bi azılı bir islam düşmanının koruması altına girmiş, onun himayesini çekmesiyle birlikte kendisini koruyacak bir güç ara­mak üzere Mekke dışına çıkmak mecburiyetinde kalmış, bu münasebetle Taife gitmişse de aradığını bulamayarak tekrar Mekke'ye, amansız düşmanlarının arasına dönmek zorunda kal­mıştı.
İbnü İshâk'ın rivayetine göre Resûlüllah (s.a.v.) Tâiften döndükten sonra Mekke'ye girmek üzere Nahle vadisine geldi-ğinde.Mekke liderlerinden himaye istemeye karar verdi. Sonra Ahnes b. Şerik'e haber göndererek onun himâyesi altına girmek istedi. Ahnes ise, "Ben sizin müttefikinizin!. Müttefik olan bir kimse müttefikini himaye altına alamaz" diyerek Peygamber'in bu teklifini reddetti. Bunun üzerine Süheyl b. Amr'a haber gön­derdi. O da: "Anır oğulları, Ka'b oğullarını himaye altına ala­maz," cevabını vererek Resûlüllah'ın bu isteğini geri çevirdi. Nihayet Mut'im b. Adiyy'e haber göndererek onun himayesine girmek istedi, o da Resûlüllâh'ın teklifini kabul etti. Çocuklarını ve kabilesini toplayarak hepsinin silahlarını kuşanıp Ka'be'nin rükünlerinde bulunmalarını istedi ve onlara Muhammed'i himaye altına aldığını söyledi. Peygamber, Zeyd b. Harise ile beraber Mekke'ye girerek Mescid-i Harama ulaştı. Mut'im b. Adiyy, bineği üzerinde ayağa kalkarak, " Ey Kureyş ahâlisi! Muhammed'i himayem altına aldım. Kimse ona karşı bir hare­kette bulunmasın." dedi. Peygamber (s.a.v) Ka'be'de iki rekat namaz kıldıktan sonra oradan ayrılarak Mut'im b. Adiyy ve ço­cuklarının silahlı koruması altında evine girdi.[767]
Görüldüğü gibi Peygamber (s.a.v), kendisini Mekke'den çıkaran Mekke liderlerinden himaye ve teminat istemekte ve neticede Mekke'de kâfir kılıçların himâyesi altında dolaşmakta­dır. Zira Mut'im b. Adiyy'in akidesi, Ebû Cehil, Ebû Leheb ve diğer müşriklerinkinden farklı değildi. İşte Hz. Peygamberin bu davranışı îslâmî davetin ve dâva adamlarının yararına olan bü­tün işlerde İslâm dâvetçileri için bir dayanak teşkil eder. Buna göre kendilerinin can güvenliğini sağlayacak, mensuplarını himaye edip hürriyetlerini temin edecek câhili kânun ve âdetlerden yararlanmak islam dâvetçileri için meşru bir haktır.
Şüphesiz müşriklerin himaye ve teminatından istifade eden sadece Resûlüllâh'ın kendisi değil, aynı zamanda Ashabının ta­mamı Mekke devri boyunca kâfirlerin ve tâğûtî güçlerin otorite­si altında yaşıyor ve herbiri ibadet ve tebliğ hürriyetini himayesine sığındığı müşrikler vasıtasıyla elde ediyorlardı. Me­sela Ebû Bekir (r.a) gibi büyük bir sahâbînin de İbnü'd-Duğun-ne'nin himâyesi altına girmeyi kabul ettiğini görüyoruz. Buhârî !nin Hz. Âişe'den rivayetine göre o şöyle demiştir: " Kendimi bildim bileli annemle babamın bu dîni, kendilerine din edindik­lerini gördüm. Günün iki vaktinde, sabahları ve akşamları Resû lüllah'ın bize uğramadığı gün yoktu. Müslümanlar Kureyş müş­rikleri tarafından ezâ ve işkencelere uğrayınca Resûlüllah Habe­şistan'a hicrete izin vermiş, Ebû Bekir de Habeşistan toprakları­na hicret etmek üzere Mekke'den çıkmıştı. Ebû Bekir (Yemen istikâmetinde ve deniz sahilini takiben Mekkeye beş günlük mesafede bulunan) Berkü'l-Gırnâd denilen köye gelince İbnü'd-Duğunne ile karşılaştı. İbnü'd- Duğunne Kârre kabilesinin efen­disidir. Ebû Bekir'e: "Nereye gitmek istiyorsun?" diye sordu. Ebû Bekir de: "Kavmim beni çıkardı. Şöyle tenhâ bir yere çe­kilmek ve orada rabbime ibadet etmek istiyorum."deyince, îbnü'd-Duğunne: "Ey Ebû Bekir! senin gibi bir zat ne yurdundan çıkar, ne de başkaları tarafından çıkarılır. Bir hakikattir ki sen herkeste bulunmayan mallarını ihsan edersin. Akrabam ziyaret eder, reşid olmayan aile efradının yükünü çekersin. Misafiri ağırlarsın, hayırlı işlere yardım edersin... Şimdi sen benim himayem altındasın. Haydi dön ve kendi memleketinde rabbine ibadet et!" demiştir. Bunun üzerine Ebû Bekir geri dönmüş, îb-nü'd-Duğunne de kendisiyle beraber gelmiştir. Mekke'ye gelin­ce Îbnü'd-Duğunne o akşam Kureyş eşrafını dolaşarak onlara: "Ey Kureyşliler Ebû Bekir gibi muhterem bir zat şüphesiz ki ne memleketinden çıkar, ne de çıkarılmaya mecbur edilir. Siz, en değerli mallarını ihsan eden, akrabasını ziyaret eden, akrabası­nın yükünü çeken, misafirlerini ağırlayan ve bütün hayırlı işlere yardım eden bir adamı memleketinden çıkarmak mı istersiniz?" diyerek Ebû Bekir'i himâyesi altına aldı. Kureyş de İbnü'd-Du-ğunne'nin onu himaye altına almasını ve onun hakkında söyle­diklerini reddetmediler. İbnü'd-Düğunne'ye, "Ebû Bekr'e söyle, hiç bir şeye karışmasın, evinde Rabbine ibadet etsin, evinde na­maz kılsın, ne dilerse okusun. Fakat okuduğunu açık olarak okuyup bize ezâ vermesin. Çünkü biz kadınlarımızı ve çocukla­rımızı sapjtma.sından korkarız." dediler. İbnü'd-Düğunne Ku-reyş'in bu sözlerini Ebû Bekr'e söyledi. Ebû Bekr de bu kuralla­ra göre evinde rabbine ibadet etmek, namazını açıkça kılma­mak, evinin dışında Kur'an okumamak üzere ikamet etti..[768]
Bu rivayetten açıkça anlaşılacağı üzere Ebû Bekir gibi İslâmı herkesten daha ziyade müdrik olan bir kimse, rabbine ibadetinin şekline dahi müdâhale eden bir emûn ve himayeyi kabul etmektedir. Şüphesiz büıün bu olup bitenlerde Resûlüllah (s.a.v)'in gozferi önünde oluyor ve onun tasvîbinden geçiyordu. Bu sırada vahiy de nazil olmaya devam ediyordu. Şayet ibadet ve tebliğ hürriyetini elde etmek için müşriklerden ve kâfirlerden müsâade, başka bir tâbirle vazife talep etmek ya da bu vazifeye tâyin olunmak kâfirleri ve tâğûtu velî edinmek anlamına gelsey­di, hiç şüphe yok ki Peygamber buna müdâhele eder, hattâ bu hususta vahiy nazil olurdu. Halbuki öyle olmamıştır. Resûlülah ^s.a.v) bu himayeye tıpkı kendisi için rızâ gösterdiği gibi, mağa arkadaşı Ebû Bekir için de razı olmuştur. Bunu nehyeden her .iangi bir hüküm de gelmemiştir: Üstelik İslâmın Mekke devrin-je sadece ibadet hürriyetini elde etmek için himaye arayan ve müşrik toplumun bu kânunlarından yararlananlar yalnızca o iki­si ile sınırlı kalmamıştır. Aksine hemen hemen ashabın hepsi şu veya bu şekilde câhiliyye toplumunda geçerli olan bu kânunların boşluklarından yararlanabilmişlerdir. Nitekim kala­balık sayıda bir Sahâbî topluluğunu bizzat Peygamber (s.a.v),
Habeşistan Hükümdarı Necâşî'nin himayesine göndermiştir. Halbuki o sırada Necâşî henüz bir Hrıstiyan idi. Şayet bu top­lumlarda geçerli olan kânunlardan ve o gün için geçerli olan câhiiiyye âdetlerinden dâvanın ve dâvetçinin selâmeti için fay­dalanmak, onları velî edinmek olsaydı, Resûlüllah (s.a.v) kendi­sine ve arkadaşı Ebû Bekir'e ibadet ve tebliğ hürriyeti sağlayan müşriklerin himayesini kabul eder miydi? Ashabını iki ayrı kafile hâlinde Hrıstiyan bir ülkenin hükümdarının himayesine gönderir miydi? Allah Teâlâ bu yürütmeyi durduran hükmünü inzal etmez miydi? Demek ki islâmî davetin ve dâvetçilerin maslahatına uygun olan bu nevî hareketlerle kâfirleri velî edin­mek birbirinden ayrı şeylerdir.
Resûlüllah (s.a.v) hayâtı boyunca insanları1 "Lâ ilahe illallah" demeye çağırmış ve ne söylediğini bilerek bu kelimeyi Söyleyenlerin muhakkak müslüman olacaklarını ifade etmiştir. Bilhassa Mekke devrinde müslüman olan insanlara ikinci bir şart olarak bulundukları yerleri ve çalıştıkları işleri bırakmasını teklif etmemiş, gerek Yahûdî ve Hrıstiyanlann, gerekse müşrik­lerin işlerinde çalışan insanlara işlerini terketmedikleri takdirde kâfirlerin ve tâğûtların velayetini reddetmiş olamayacaklarını söylememiş; kâfir olan ailelerini terketmelerini emretmemiştir. Tersine hicrete kadar herkes bulunduğu yerde sahip olduğu iş ve mesleğine devam etmiştir.
O halde, nasıl olur da Müslümanların demokratik sistem­lerden mücerret görev almalarından tâğûtu ve kâfirleri velî edinmiş olacakları gibi bir mânâ çıkarılabilir? Bu, Müslümanla­rı başıboş, işsiz, güçsüz, sözü sohbeti dinlenmeyen basit halk yığınları hâline getirme çağrısından başka bir şey değildir. Kâfirlerin ve islam düşmanlarının istediği de budur, zâten. Bu­na ne Allah, ne Peygamber ve ne de aklı selim sahibi insanlar razı olur. Çağın ihtiyaç ve şartlarına uyup uymadığına bakma­dan geçmişi körü körüne taklit etmenin ve geleneksel fıkıh mi­rasını ezberleyip akıl, ilim ve islâmî siyâset süzgecinden geçir­meden, ezberlemenin sakıncalarından biri de budur işte. Şüphe­siz bunu bilgisayarlar da yapar. Fıkıh kitaplarındaki verileri yüklersiniz. Sonra da tuşlara basınca istediğiniz bilgileri serer önünüze. Halbuki bu ilim değildir. Bilgisayar da âlim değildir. Arapçayı bilmek ve fıkıh kitaplarındaki geçmişin sorunlarını il­gilendiren kupkuru lafızları ezberlemekle kendini âlim zanne­den ve insanları yanlış yollara sevkedenîer, sanırız bu noktayı unutuyorlar.
İlim, Kur'an ve sünnetin mantalitesini kavradıktan sonra içinde bulunulan zamanın İmkan ve şartlarını gözönüne alarak onları yeniden değerlendirmeye tabî tutmak ve asrın ihtiyacı olan isİâmî hareketin planını çıkarmaktır. Yoksa başka bir al-tarnatif üretmeden Müslümanları başıboşlar ordusu oluşturmaya çağırmak değildir. Şüphesiz biz bununla kâfirlerin âmir, Müslü­manların memur, onların patron, Müslümanların işçi, onların hâkim, Müslümanların hadim (hizmetçi) olarak çalışmaya de­vam etmelerinin mükemmelliğini müdâfâa etmiyoruz elbet. Ak­sine sadece şartlan değiştirmek için Müslümanlara bulundukları yerlerini terkettirmenin yanlışlığını savunuyoruz.
Şüphesiz küfrün hâkim, İslâmm mahkum, Müslümanların maznun (sanık) sandalyesine oturtulduğu, zâlimlerin boy ölçüş­tüğü, dünya hayâtının müşriklere göre tanzim edildiği, kânun ve nizamların cânîyi taltif, sarhoşu takdir, imansızı tebrik, mücrimi himaye için ihdas edildiği câhiliyye ortamları İslâmın idam seh-pasidır. Böyle bir ortamda îslamdan, islamca yaşamaktan ve hakkı razı etmekten söz edilemez. Ancak İslâmî açıdan bu namüsâit şartlan değiştirmek vacipse, bunun yolu Müslümanla­rı işsizler ordusu haline getirmekten değil, altarnatif imkanlar üretmekten geçer. Müslümanlar birleşerek kendi okullarını açar, fabrika ve işyerlerini kurarlar, işsiz ve fakir Müslümanlara iş imkânı üretirler ve onları gayr-i müsiimlere muhtaç olmaktan kurtarırlarsa, ancak o zaman böyle bir mesele tartışılabilir. De­ğilse hiç bir altarnatif oluşturmadan Müslümanlara işlerini ter-kettirmek, hiyânet değilse gaflettir.
Bugün demokratik sistemlerin kurum ve kuruluşlanmn he­men hepsi Müslüman için bir panayır konumundadır. Müslüinanların, mevcut sistemin çarkları arasında yok olup gitme­mek ve dişillerinden bir dişli olmamak kaydıyla - kovulsalar bi­le bu panayırlara iştirak edip oralarda İslâmı tebliğ etmeleri ge­rekir. Eğer İslâmm muzaffer olmasını istiyorsak, inançları ve imanları çalınmış olan insanlarımıza kaybolan değerlerini yeni­den kazandırmak için bunu yapmaya mecburuz. Ancak Müslü-manın çalıştığı müessesede -namaz vb. gibi-farz-ı ayn olan iba­detlerin yerine getirilmesine fırsat verilmiyorsa veya vazifesin­de Müslümanlara zararlı bir şey bulunuyorsa, -mesela, bir müs~ lümanın, Müslümanlarla savaşan bir ordududa subay veya er olarak görev alması gibi- bu kesin olarak haramdır. Tıpkı bu­nun gibi Müslümanlarla savaşmak İçin onların aleyhine silah ve benzeri şeyler imal eden bir müessesede çalışmak, İslam düş­manı olan kimselerle işbirliği yapmak ve her hangi bir zulüm veya harama yardım eden bir vazife ile uğraşmak caiz değildir. Zira Müslümanın bu görevi sebebiyle İslam davetini zor duru­ma düşürecek veya bir kısım dînî hükümleri değiştirebilecek ya da bazı haramların işlenmesine vâsıta olacak şekilde olmaması ve bu görevi kabul ederken akide ve prensiplerinden en ufak bir tâviz vermemesi şarttır. Çünkü arasında bağ kurmaya çalıştığı­mız müşriklerin himayelerine girmede bu hususlara riâyet edil­mesi şart koşulmuştur. Bunun dışında bir müslümanın sadece demokratik kurum ve kuruluşlarda çalışması veya onlardan gö­rev talep etmesi kâfirleri velî edinmesi ve kâfir olması anlamına asla gelmez.
Kur'an Hz. Yusufun kıssasmi naklederken şöyle der: " (Yusuf Krala):' beni ülkenin hazînelerine memur et. Çünkü ben (onları) iyi korur, (yönetmesini) iyi bilirim,'dedi"[769] Ayet-i Kerîmenin siyak ve sibakı dikkatle tetkik edildiği zaman görü­leceği üzere Hz.Yusuf un görev talebettiği kral geleneksel Mısır Firavunlarından biridir ve Mücâhid'den gelen rivayete göre Hz.Yusuf vazifesinin başına geçer geçmez kendisine tebliğe başlamış ve neticede kral Yusuf vasıtasıyla müslüman olmuştur.[770] Mücerret akıllanyla hareket etmekten başka delilleri olma­yan bir kısım Müslümanların iddia ettikleri gibi bu "Âyet-i Ke­rîme mensuh ya da bizden önceki şeriatları ilgilendiren hüküm­leri hikâye etmek için gelmemiştir. Aksine her zaman geçerli olan birtakım hükümler ifade etmektedir. Hattâ Hz. Yusuf un bu tavrı muasır islam âlimi Yusuf el-Kardâvî!nin ifadesiyle, "siyâsî ve benzeri bütün vazifeleri isteme hususunda ehil olan kimseler için islam adabını temsil eder. [771] Zira Peygamberlerin getirdiği şeriatların inanç esasları her devirde aynıdır. Müfessirlerin ve islam davetç ilerin in, ay etle ilgili görüşleri de bu merkezdedir.
Nitekim Kurtûbî bu âyeti tefsir ederken: "Bir kısım âlimler şöyle demiştir, 'Bu âyette fazilet sahibi bir kimsenin, fâcir bir kimse ve kafir bir devlet başkanının hesabına çalışmasının mu­bah olduğuna delîl vardır. Ancak fazilet sahibi kimsenin, uhde­sine verilen görevin kendisine karşı çıkılmayacak bir iş husu­sunda verildiğini ve onunla dilediği kadar ıslahat yapacağını bilmesi şarttır. Ama işi, fâcirin irâdesi, arzulan ve kötü emelleri doğrultusunda olursa, o zaman bu caiz değildir, Bir kısmı ise,' Bu husus sadece Yusuf (a.s)'a mahsustur. Bugün ise caiz değil­dir.' demişlerdir. Fakat zikrettiğimiz şarta riâyet edildiği zaman evlâ olan görüş, birinci grubun görüşüdür." demektedir.
Mâverdî şöyle demiştir: "Görevlendiren kimse zâlim ise ondan görev almanın caiz olup olmayacağı hususunda âlimler ihtilafa düşerek iki farklı görüşe sahip olmuştur: Birincisi, üze­rine aldığı vazifede hak ile amel ettiği zaman, görev almasının caiz olduğudur. Zira Hz.Yusuf, Firavun tarafından vazifelendi-riîmişse de onun hakkında muteber olan kendi fiili olup başka­sının fiili değildir. İkincisi, zâlimden görev almanın caiz olma­yacağıdır. Zira bunda onlara yardım etmek suretiyle kâfirleri velî edinme ve işlerini üstlenmek suretiyle onları temize çıkar­ma söz konusudur. Bu görüşe sahip olanlar Hz. Yusufun Fira-vun'dan görev almasını iki şekilde izah etmişlerdir.
Birinci izah tarzı şudur: Hz. Yusufun görev talep ettiği Fi­ravun sâlih bir kimse idi.(!) Azgın (tâğût) olan Firavun ise sade­ce Mûsâ (a.s.) zamanındaki Firavun idi. İkinci İzah tarzı ise şöyledir: Yusuf (a.s) Firavun'un işlerine değil mülklerine nezâret etmiştir. Dolayısıyla da Firanvun'a tabî olma hükmü üzerinden kalkmış olur."
Mâverdîdevamla şöyle der: "Mutlak olarak ileri sürülen bu iki görüşten daha doğru olanı, faziletli bir kimsenin zâlimden almış olduğu vazifeyi şu şekilde üç kısma ayir(arak değerlen­dirmektir:
Birincisi, zekat ve sadakalar (in toplanıp dağıtıîmasın)da olduğu gibi, ehlinin içtihad yapmadan ifâ etmesi mümkün olan vazife olup buna, zâlim tarafından tâyin edilme caiz olur. Zira zekata müstehak olanlar hususundaki nas içtihada ihtiyaç bırak­mazken (mal) sahiplerinin bu konuda kendi başına hareket et­melerinin (yâni, zekat ve sadakalarını ihtiyaç sahiplerine kendi başına vermelerinin) caiz olması da (her hangi bir müçtehidi) taklit ekmekten müstağnî kılmaktadır. İkincisi, fey mallarının taksiminde olduğu gibi, sahiplerinin kendi başına hareket etme­leri câİz olmayıp sarfedileceği yerler hususunda İçtihad gereken görevdir. Bu göreve zâlim tarafından atanması caiz olmaz. Çün­kü bu görevini ifa ederken haksız tasarrufta bulunup uygun ol­mayan bir tarzda içtihad edebilir. Üçüncü kısım ise, yargı ve hükümlerde olduğu gibi ehli olan kimseler için üstlenilmesi caiz olan ve kendisinde içtihada açık bir kapı bulunan bu münase­betle de görev almanın caiz olup olmayacağı tahlile tabî olan vazifelerdir. Buna göre nezâret etme işi birbiriyle anlaşan iki ki­şi arasında hükmü yerine getirme ve başka seçenekleri olmayan iki kişi arasında aracı olma şeklinde ise, caizdir. Eğer zorla il­zam etmek şeklinde ise, caiz değildir.[772]
Müfessirler bu konuda tek bir görüş üzerinde birleşemese-ler bile bu âyetin bizden öncekilere mahsus özel bir durum ol­duğu görüşüne yanaşmıyorlar. Aksine âyeti ilgili olduğu mesele hakkında delil olarak değerlendiriyorlar. Nitekim Kurtûbî, bunu açıkça ifade ederek, " bu âyet, bir insanın ehil olduğu bir işi ta­lep etmesinin caiz olduğuna delil teşkil eder.[773]demektedir. Ke­za Nesefî aynı görüşe iştirak ederek: "Alimler, 'bu âyette insa­nın zâlim bir sultanın elinden vazife almasının caiz olduğuna delil vardır,' demişlerdir. Nitekim Selef-i Saİihnîn zâlimler tara­fından verilen kadılık (hâkimlik) vazifelerini üstleniyorlardı. Peygamber veya âlim olan bir kimse Allah'ın emriyle hükmet­menin ve zulmü defetmenin kâfir veya fâsık bir hükümdarın gö­revlendirmesinden başka yolunun bulunmadığını bildiği zaman bu görevi ondan taleb etmesi caizdir. [774]demektedir. Hemen he­men aynı ifadelere yer veren Kâdî Beydâvî de şöyle demiştir:" Bu âyette vazife isteme ve bu vazifeye hazır olduğunu izhar et­mekle hakkı yerine getirmenin ve halkı idare etmenin kafirden görev almaktan başka yolunun bulunmadığını bildiği vakit ka­firden görev almanın caiz olduğuna delil vardır. [775]
Görüldüğü üzere âlimler âyetin hükmünün husûsî olmayıp umûmî olduğunda hem fikirdirler. Haddizatında bu husus biz­den önceki ümmetlere mahsus olan bir şey olsaydı, tam sırası gelmişken Allah ve Resulü bunun bizden önceki ümmetlere ve­ya Hz. Yusuf un şahsına münhasır bir durum olduğunu ve Hz. Muhammed'in ümmetine haram olduğunu beyan ederdi. Halbu­ki Kur'an bu noktaya temas etmemiştir. Kur'an'ın bu noktada susup bir şey beyan etmemesi ise, İslâmın ve Müslümanların yararına olduğu zaman kâfirden görev istemenin bizden önceki­lere ait bir ruhsat olmayıp aksine her asırda geçerliliğini koru­yan bir hüküm olduğunu gösterir. Bu da hangi suretle olursa ol­sun, İslâmın ve Müslümanların maslahatı için demokratik sis­temlerden görev almanın tâğûtu velî edinmekle aynı şey olma­dığının başka bir delilidir.
Şüphesiz, biz burada Müslümanların gayr-i islâmî sistemlerden görev almalarının ya da dînî vazifelerini onların vesayet ve gözetimleri altında yerine getiriyor olmalarının faziletini sa­vunmuyoruz. Aksine biz bunun İslâmın ve Müslümanların arzu etmediği bir şey olduğunu kabul etmekle birlikte, zaruret hâlinde davetin ve dâvetçilerin maslahatı içîn bu vâsıtaları da kullanmanın gerekliliğini anlatmaya çalışıyoruz. Biraz önce de ifade ettiğimiz gibi bu durum ne İslâmın arzu ettiği, ne de Müs-lümanın tasvip ettiği bir şeydir. Ama Müslümanlar, sorumlusu olmadıkları gayr-i islâmî bir ortamın içinde kendilerini bulmuş-larsa, bundan kurtulmalarının yolu, demokratik sistemlerden görev almayı reddederek sosyal hayattan soyutlan maktan değil, şartlan kendi lehlerine değiştirinceye kadar mevcut fırsatlar da­hilinde demokrasinin imkanlarını kullanmaktan geçer. Bu mü­nasebetle Müslümanlara düşen, sahip oldukları iş ve vazifelerini bırakmak değil, bu vazife ve memuriyetlerini en iyi şekilde de­ğerlendirerek İslâmın arzu ettiği yönetim ve idare şeklinin im­kanlarını aramaktır. Nitekim aynı noktaya temas eden çağdaş davetçi Münir Muhammed Gadban bu hususta şöyle diyor: "Davanın menfaatine olan durumlarda cahiliyye kanunlarından istifade etmek meşrudur... Bu durum bazı Müslümanların dü­şündüğü gibi, dine darbe vurmak ve Allah'ın kanunlarından baş­ka kanunlara uymak anlamına gelmez.[776]
Ancak bir müslümanm bu gibi hâllerde dînî sorumlulğunu hiçe sayarak dünyasını tamir ve dünyevî menfaatlerini temin hırsına kapılmış olmaması gerekir. Zira cihad ve tebliğ vazifesi­ni unutup gayr-i İslâm î bir hayata razı olarak kâfir ve müşrikle­rin otoritesi altında yaşamaya razı olan ve sadece dünyalık top­lamakla meşgul olanlar, ister imam, ister başkası olsun, onlar bu açıklamalarımızdan müstesnadırlar. Zira gayr-i islâmî otorite­lerden sırf bu maksatla görev alan ve biîe bile islâmî sorumlu­luklarını arkalarına atanlar kâfiri velî edinenlerin tâ kendileri olup böylelerinin durağı cehennemdir. [777]Çünkü ResulüHah ve ashabı müşriklerin himayelerine girerken hem hayat güvencelerini temin etmek, hem de insanlığın kurtuluş reçetesi olan îslâmı tebliğ hürriyetini elde etmek için giriyorlardı. Dünya me-faatlerini garantiye alıp kâfirlerin gölgesinde yaşamaya razı ol­mak üzere değil... O halde demokratik sistemlerden görev al­makla himaye meselesi arasında bağ kurulup ikisinin de aynı hükme tâbi tutulabilmesi için illet ve sebeplerin aynı olması gerekir..
Bütün bu açıklamalardan anlaşılacağı üzere kâfirleri velî edinmek kavramını, onlardan mücerret görev almak şeklinde anlamak İslâmı ve islâmî hareket metodunu yeterince bilme­mekten kaynaklanan yanlış bir anlayıştır. Yukarda da değinil­diği gibi kâfirleri velî edinme hükmü, onlardan görev alırken bunu meşru sayarak ve sırf dünyalık temin etmek gibi gayeler­le almak, dinlerine ve idarelerine razı olmak,onlarla birlikte se­vinmek, onlarla birlikte üzülmek, gıyaben onları desteklemek, ve her hususta onların yanında olmak, kısacası onlara mensubiyet duygusu hissetmek gibi hususlarla gerçekleşecek bir şeydir. Nitekim müfessirler, "Mü'minler mü'minleri bırakıp da kâfirleri velî edinmesinler" âyetini izah ederken özellikle bu hususa dikkat çekmektedirler. Mesela, İbnü Cerir et-Taberi, bu Ayetin manasını şu şekilde açıklar: "Ey müminler! dinleri hu­susunda kendilerine sevgi besleyecek, mü'minleri terkedip Müs­lümanlar aleyhine onlarla yardımlaşacak ve Müslümanların giz­li ve mahrem sırlarını kendilerine ifşa edecek şekilde kafirleri dost ve arka edinmeyiniz. Zira kim böyle yaparsa, Allah ile iliş­kisi kesilmiş olur. Yani kim böyle yaparsa, dininden dönüp küf­re girmek suretiyle Allah kendisinden, kendisi de Allah'tan beri olur. Ancak onların idareleri altında bulunup da nefisleriniz hakkında onlardan korkarsanız, kalblerinizle düşman olarak, içerisinde bulundukları küfürlerinde kendilerini desteklemeden ve herhangi bir Müslümana karşı fiili olarak onlara yardım et­meksizin dillerinizle dostluk ve velayet izhannda bulunmanız hali müstesnadır.[778]
Yukarıda görüşlerine başvurduğumuz çağdaş müfessirlerden M. A1İ es-Sabuni de benzer açıklamalarda bulunarak şöyle der: "Allah Teala bu ayetle mü'min kullarını kafirleri veli edin­mekten, sevgi ve muhabbetle onlara yaklaşmaktan, akrabalık veya tanışma sebebiyle karşılıklı dost olmaktan nehyetmektedir. Zira Allah'ın düşmanlarını dost edinmeleri mü'minlere yakış­maz. Çünkü insanın kalbinde, hem Allah sevgisini, hem de düş­manlarının sevgisini birleştirmesi aklın kabul edeceği bir şey değildir. Bu, iki zıddın arasını birleştirmektir. Binaenaley Al­lah'ı seven, onun düşmanına buğz eder. [779]
Hatta alimler, dinlerinin batıl olduğunu kabul ederek kafir­lerle dostluk edilmesini bile onları veli edinmek manasından ay­rı mütalaa etmektedirler. Nitekim Fahreddin Razi şöyle der: "Mü'minin kafiri dost edinmesi muhtemelen üç şıktan birisiyle olur. Birincisi, onun küfrüne razı olup bundan dolayı onu dost (veli) edinmesidir. İşte bu husus haramdır. Çünkü böyle yapan bir kimse dini konusunda onu tasvip etmiş olur. Küfrü tasvip etmek küfür olduğu gibi, küfre rıza da küfürdür. Bu sebeple bu vasfıyla onun mü'min olarak kalması imkansız olur. İkincisi, görünüş itibariyle dünyevi hususlarda hüsnü muaşeretle ve gü­zel muamelede bulunmaktır ki bu haram değildir. Üçüncüsü ise, bu iki şık arasında orta yolu tutmaktır. Bu da onlara meyletme, yardım etme ve karşılıklı olarak birbirlerine arka çıkma mana­sında kafirleri veli (dost) edinmektir. Bu ise, ya akrabalık sebe­biyle, ya da dinlerinin batıl olduğuna inanmakla birlikte muhab­bet sebebiyle olur. İşte bu yardım küfrü icap ettirmez. Ancak şer1 an men edilmiştir. Zira bu manada birbirlerini sevmek, ba-zan mü'mini onun yolunu güzel görmeye ve dinine razı olmaya cezbedebilir. Bu da onu îslamdan çıkarır. [780]
Kafiri veli edinme hükmünün nasıl tahakkuk edeceği me­selesinde hemen hemen bütün müfessirlerin yaklaşımı bu mer­kezdedir. Bu da, gösteriyor ki kafiri veli edinmekten maksat on­lardan görev talep etmek değil, onların hükümranlıklarım ve yönetim şekillerini kalben desteklemek, Müslümanların sırlarını onlara ifşa ve Müslümanların aleyhine onlarla ittifak edecek şe­kilde dostluk tesis etmek ve dini inançlarım kabullenmekle olur. Yoksa gerek cami imamlarının, gerekse diğer kamu personeli­nin durumunda olduğu gibi, mecbur kalınması halinde dini veya dünyevi vazifeleri ifa için demokratik sistemlerden müsaade al­mak veya onlardan görev talep etmek kafirleri veli edinmek ol­saydı, ne Resûlüllah, ne de ashabı müşrik toplumun kanunların­dan istifade ederek onlardan himaye talep etmez ve Sahabiler onların işlerinde çalışmazlardı.
Keza dinlerine rıza gösterilmediği halde,mücerret iznine baş vurmakla kafiri veli edinme hükmü gerçekleşecek olsaydı, şu veya bu şekilde demokratik sistem ve kuruluşların iznine başvuran ve onların mührüne ihtiyaç duyan bütün esnaf ve çift­çilerin kafirleri veli edinmiş olması gerekirdi. Zira bu ayet nazil olurken her halde sırf cami imamlarım muhatap alarak nazil ol­madı.(!) Aksine ayetin hükmü, bütün insanları içine alacak şe­kilde geneldir. O halde hayatının bir çok safhasında düzenin iz­nine başvuran bu insanların kendilerini istisna ederek bu hükmü sadece imamlar hakkında düşünmelerinin manası nedir? Onla­rın suçu sadece dini vazifelere talip olmaları mıdır? Dini vazife­leri - eksik bile olsa- yapmaya çalışmaları bu alanı boş bırakma­maları suç mudur?
Çağdaş davetçi Münir Muhammed Gadban, çağdaş cahi-liyyenin demokratik kanunlarından yararlanarak îslami müca-deİeye devam etmenin gerekliliği hususunda son derece makul bir yaklaşımla şu tesbitleri yapmaktadır: "...Bu açıdan ve aynı zamanda bazı unsurlara dikkat ederek diyoruz ki demokratik düzen islami hareket için, zorba diktatörlüklerden daha hayırlı­dır. Demokrasi ortamı davanın yayılması ve etkin olabilmesi için münasip bir ortamdır. Şüphesiz ki demokrasi bir cahiliyye düzenidir. Fakat Müslümanlar için diğer cahilüyye düzenlerin­den daha yararlıdır. Genellikle inanç ve düşünce hürriyetlerini garanti altına alır, başka bir deyimle ibadet ve davet özgürlükle­rini içerir.
Çağdaş İsîami hareketin birikimini gözden geçirenler üm­mete özgürlüğün verildiği bütün devirlerde, îslami ortamın ve îslami kurumların hızla oluştuğunu, islamın bütün konularda ümmetin hayatını etkisi altına aldığını görürler. Bu münasebetle Resûlüllah (s.a.v)'in Habeşistan'a gönderdiği muhacirler kafile­sini uğurlarken söylediği ve her zaman geçerli olan, " Orada yanında kimsenin zulüm görmediği bir hükümdar vardır." ifadesi, İslami hareketin yolunu belirleyen işaretlerden biridir ve bu yöntemin ana adımlarından bir adımdır. Bu adım cahiliy­ye toplumuna karşı mücadele haraketini belirler ve Allah yolu­na davet için büyük islami çıkışın kapılarını açar.[781]
İçinde yaşadığımız asrın şartlarına uygun olarak bu husus­ta ortaya konacak en uygun çözüm, sanırız budur. Yoksa kendi­ni alim sanan bazı kimselerin hissi yaklaşımlarla ileriyi gör­meden basma kalıp cümleleri ya da sloganları tekrarlamaları marifet değildir. Marifet, asrın dini ve siyasi sorunlarına Kur'an ve sünnetten müslümanlann hareket kabiliyetini artıracak şer'i Çözümler üretebilmektir.
Netice itibariyle bütün imamları ya da kamu personelini tezkiye etmek mümkün olamayacağı gibi, sırf demokratik sis­temlerden görev almaktan başka bir hareketi olmayan bütün memurları tağutu veli edinme hükmüne dahil etmek de müm­kün değildir. Biz zahire bakarız. Kim ve görevi ne olursa olsun, bir kimse davasını açıkça haykırıyor ve tağutu inkar ediyorsa, sırf vazife alması sebebiyle hiç kimsenin onu tağutu veli edin­mekle itham etmesi caiz değildir. Aksi halde hüküm kendisine döner. Ama tavrını kafirden ve tağutlardan yana koyanlar varsa, onlar bu açıklamalarımızın dışındadır.[782]

Cuma Namazını Edadan Sonra Zuhr-i Âhir Adıyla Kılman Namazın Dindeki Yeri ve Hükmü

Kitabımızın başından bu noktaya gelinceye kadar bir çok kez vurgulamaya çalıştığımız gibi Kur'an ve sünnet Cuma na­mazını kayıtsız şartsız mutlak olarak farz kılınış ve edasını bir kısım şartlara bağlamamıştır. Ayrıca müçtehitlerin yaşadıkları asra gelinceye kadar Sahabe ve Tabiun nesli arasında bu nama­zın ikamesi için her hangi bir kayıt ve şarttan söz edildiğine rastlayamıyoruz. Ancak hicri ikinci asırdan itibaren bazı müçte-hidler ellerine geçen deliller ölçeğinde Cuma namazının sahih ve muteber olabilmesi için bir kısım şartlar ileri sürmeye başla­mışlar ve bu şartların mevcut olması halinde kılınan Cuma na­mazının sahih, eksik olması halinde sahih olmayacağını ve müslümanlarm artık onun yerine öğle namazını kılmaları gerek­tiğini ifade etmişlerdir.
İşte bir kısım müsİümanlar, gerek müçtehit imamlar tara­fından ileri sürülen bu şartların eksik olduğu gerekçesiyle, ge­rekse buraya kadar açıklamaya çalıştığımız daha başka gerekçe­lerle Cuma namazını hiç kılmayarak pramidin tepesinde yer alırken bir kısım Müslümanlar da Cuma namazını eda ettikten sonra "zühr-i ahir" niyetiyle dört reket daha namaz kılarak taba­nında yer almaktadırlar. Diğer bir ifadeyle birinci grup bu hu­susta ifrata, ikinci grup da tefrite düşmektedir.
Biz bundan önceki bölümlerde müçtehidler tarafından İleri sürülen bu şartların ne derece isabetli olup olmadıklarını efradı­nı cami ağyarını mani olacak biçimde izah etmiş ve neticede ne bu şartların bulunmaması gerekçesiyle, ne de ortaya atılan öteki gerekçelerle, Cuma namazının asla terkedilemeyeceğini ve de terkedilmemesi gerektiğini ifade etmiştik. Bu başlık altında ise ikinci grubun şüphelerine ve Cuma namazı eda edildikten sonra zühr-i ahir niyetiyle kılınan bu namazın İslama nasıl ve
nereden girdiğini, başka bir ifadeyle dindeki yerini ortaya koya­rak Cuma namazı ile ilgili bu araştırmamızı sonuçlandırmak is­tiyoruz.
Şunu hemen ifade edelim ki Kur'an ve sünnette zühr-i ahir .adıyla bir namazdan söz edilmediği gibi Sahabe, Tabiun ve Te-beü't-Tabiin devirlerinde de.böyle bir namazı bilen ya da kılan hiç bir kimse yoktu. Keza müçtehid imamlar da böyle bir nama­zın kılınmasını emir ya da tavsiye etmiş değildirler. Onlardan her biri yukarıda temas edildiği gibi ellerine geçen deliller mu­vacehesinde Cuma namazının farz olabilmesi için belli şartlar ileri sürmüş ve bu şartların bir kışımı veya tamamı ortadan kalktığı zaman bütün halkın Cuma namazını terkederek günün öğle namazını kılacaklarını ifade etmişlerdir. Fakat hiç birisi bu şartların bulunmaması veya eksik olması halinde hem Cuma na­mazını, hem de "kılınan Cuma namazı sahih olmamışsa " endi­şesiyle ihtiyaten "zuhr-i ahir" kılınmasını istememişlerdir.
Mesela İmam Ebû Hanîfe - bu mevzudukî görüşü isabetli, delilleri tutarlı olsun veya olmasın- Cuma namazının sahih ve muteber olabilmesi için, Cuma kılınacak yerin şehir olmasını şart koşmuş ve köylerde yaşayan halka Cuma namazının farz olmadığını söylemiştir. Binaenaleyh Hanefî mezhebine mensup olan ve köyde ikamet eden mükelleflerin Cuma namazını kıl­maları caiz değildir. Aynı şekilde Ebû Hanîfe Cuma namazının sahih ve muteber olabilmesi için bu namazı bizzat devlet başka­nı veya görevlendireceği bir kimsenin kıldırması şartını ileri sürmüş ve bu şarta riayet edilmediği zaman kılınan Cuma na­mazının sahih olmayacağını söylemiştir. Bu durumda onun mezhebine mensup olan kimselerin bu şartların bulunmadığını bile bile hem Cuma namazını kılıp, hem de arkasından -şayet sahih olmamışsa endişesiyle- ihtiyaten zuhr-i âhir kılmaları caiz değildir. Zira İmam Ebû Hanîfe bu şartların bulunmaması veya eksik olması hâlinde hem Cuma namazı, hem de zühr-i âhir adıyîa bir namaz kılınmasını İstememiştir.
Öte yandan Ebû Hanîfe tarafından ileri sürülen devlet başkanı şartını kendisinden sonra gelen bütün Hanefî imamları -dâru'l-harpte ve İslam devletinin fiilen mevcut olmaması halin­de- geçersiz saymışlardır. Daha Önce tutarlı olup olmadıklarını I tartıştığımız bu iki şartın bir an için tutarlı olduğunu farzetsekl bile, ne Ebû Hanîfe'nin kendisi, ne de ondan sonra gelen diğer Hanefî müçtehitleri bu şartlar tahakkuk etmediği zaman, halkın hem Cuma namazını, hem de ihtiyat olarak "Zühr-i âhir" kılma­sını emir ya da tavsiye etmemişlerdir. Bilakis Ebû Hanîfe'nin kendisi kayıtsız şartsız, diğer Hanefî müçtehitleri İse, İslam devletinin fıîlen mevcut olması kaydıyla böyie bir durumda ke­sin olarak Cumanın bâtıl olacağını savunmuş ve bütün halkın iik baştan öğle namazını kılmalarını istemişlerdir. Dolayısıyla-zühr-i âhir adıyla kılınan bu namaz, sonradan gelen bazı mukal­lit âlimlerin bir beldede birden fazla yerde Cuma namazının caiz olup olmayacağı şeklindeki Şâfıî ve Mâlikî mezhebindeki-şüpheden yola çıkarak ortaya attıkları zayıf bir iddiadan ibaret­tir. Halbuki Hanefî mezhebinde böyle bir görüş kabul görmüş değildir. İlgili mevzuda değinildiği üzere bu mezhepte muteber olan görüşe göre, bir beldede birden fazla yerde Cuma namazı­nın kılınması kayıtsız şartsız caizdir. Nitekim İnsaf sahİbî Hanefî âlimleri, her mukallidin bir şey yamaması ile tanınmaz hale getirilen Cuma namazım bu yamalardan kurtarmak isteye­rek zühr-i âhir adıyla kılınan bu namazı şiddetle reddetmişler­dir.
Mesela, son devir Hanefî âlimlerinden Mehmed Zihni Efendi kendi zamanından önceki Hanefî âlimlerin bu konudaki görüşlerini özetleyerek şunları kaydeder: "...Bu açıklamaya gö­re daha Önce davranarak kılmış olanların bulunabileceğini hesa­ba katarak ve ihtiyat olmak üzere 'zühr-i âhir' kılmaya gerek de kalmaz. Çünkü böyie bir itibar ve ihtiyat olarak zühr-i âhir kıl­mak Cumanın birden fazla yerde kılınamayacağı hususundaki zayıf bir görüşe oturtulur. Şürünbilâlî der ki' İhtiyatlı olan onu kılmak değildir. Çünkü ihtiyat iki delilden en kuvvetli olamyla amel etmektir. Bu konuda iki delilin en kuvvetlisi ise, birden fazla yerde Cuma kılmanın mutlak olarak caiz olmasıdır. Ayrıca bunu -zühr-i âhiri- kılmakta; câhillerin Cumanın farz olmadı­ğını zannetmeleri ya da Cuma vaktinde farz olan namazın bir­kaç tane olduğunu sanmaları sakıncası vardır...'
İbnü Nüceym de, "Bahru'r-Râik" adlı eserinde: "Zühr-i âhir namazı, Cuma namazının bir şehirde birden fazla yerde kı­lınmasının caiz olamayacağı rivayeti sebebiyle sahih olup olma­yacağı konusunda düşülen şüphe üzerine bazı son devir âlimle­rinin çıkardıkları bir şeydir. Söz konusu rivayet ise, kabul gör­müş değildir ve Cumadan sonra zühr-İ âhir namazı ne imam A'zamdan, ne de iki imam arkadaşı -İmam Ebû Yusuf ile İmam Muhammed- tarafından rivayet edilmiştir. 'Cuma gününün farzı zühr-i âhir'dir, Cuma farz değildir' diye bir kanâate saplamlaca-ğı korkusundan ötürü ben o namazın caiz olmadığına defalarca fetva verdim' demiştir. Bu konuda 'eİ-Minhâ ve Reddü'l-Muhtâr' adlı kitaplarda İbnü Âbidîn de bir şeyler söylemiştir. Ancak bu İleri gelen seçkin zâtların söylediklerinden sonra onlar bizi bağ­layıcı değildir.[783]
Şemsülhak Âzımâbâdî ise, bu konuda şunları kaydeder: " Cuma namazı kendisiyle öğle namazının farzının sakıt olduğu farz-ı ayn bir namazdır. Zira Cuma namazı öğle namazı yerine kâimdir. Dolayısıyla Cuma namazından sonra ihtiyaten Öğle na­mazını edâ eden kimse, şârî'in (Aiîah ve Resûlü'nün) izni olma­dığı halde bir günde ve bir tek vakitte bir namazı iki defa edâ , etmiş olur. Bu ise haramdır. Nitekim İbnü Ömer (r.a) 'dan riva­yete göre o şöyle demiştir: 'Ben Resûlüllah (s.a.v)'i şöyle derken işittim: ' Bir namazı bir günde iki defa kılmayınız. [784] Bu hadisi Ahmed Müsned'inde, Ebû Dâvud ile Nesâî Sünen'lerinde riva­yet etmişlerdir. Hadisin isnadı hasendir. Şu halde Cuma namazı öğle namazmın yerine farz kılındığına göre Cumadan sonra tek­rar öğlenin edası caiz değildir. Ne Sahabe, ne Tâbiûn, ne Te-beu't-Tâbiîn, ne müçtehit imamlar ve ne de muhaddislerin her hangi birisinden Cumadan sonra öğle namazını kıldıkları veyahut da bunun kılınmasını emrettikleri rivayet edilmemiştir. Bu münâsebetle Cuma namazından sonra İhtiyat olarak zühr-i ahi­rin kılınması dinde sonradan ihdas edilmiş bir bid'attir. Bunu yapan da günahkar olur. Tbnü Nüceym'in Bahru'r-Râik'te beyan ettiği gibi bu bid'atı bazı Hanefîler uydurmuşlardır. [785]
Şevkânî, Cemâlüddİn el-Kâsımî, Mustafa el-Galâyînî, Ali eş-Şebremallîsî, el-Hüseynî vb. gibi zevatın içinde bulunduğu bir çok âlim de bu görüştedirler. Bu gruba dâhil olan âlimler Cuma namazını kıldıktan sonra "şayet sahih olmamışsa" endi­şesiyle zuhr-i âhir kılmanın gereksizliğini savunmakta ve Hay­rettin Karaman'ın ifâdesine göre özetle şöyle demektedirler: "Bâtıl olduğunu bilerek Cuma namazı kılmak haramdır. Cuma­nın sahih olduğuna inanılıyorsa öğle namazını kılmaya ihtiyaç yoktur. Böyle bir namaz (zuhr-i âhir) Sahabe, Tâbiûn ve müçte-hit imamlar devrinde kılınmamıştır. Dinde olmayan bir ibadeti adet hâline getirip dîne yamamak bid'attir. Bunu yapan da günahkâr olur. [786]
Çağdaş İslam Hukukçularından Prof. Dr. Hayreddin Kara­man, bu grubun görüşlerini bu şekilde aktardıktan sonra aynı görüşlere katıldığını belirterek "İslamın Işığında Günün Mese­leleri" adlı eserinde şöyle der: "Bize göre de zuhr-i âhir kilın-mamalıdır. Şüphe ve ihtiyat sebebiyle kılınmasını müdâfaa eden zevata karşı şunları hatırlatmakta fayda vardır.
1- Fıkhın ibâdât, muamelât ve ukubâta âit her bölümünde müçtehitlerin sayısız ihtilâfı, içtihad ve görüş farkları vardır. Müslümanlar - şayet bizzat içtihad edecek kadar âlim değilse-İer, - bu içtihatlardan birine uymakla mükelleftirler. İçtihadlan-na veya tabî oldukları müçtehide (Mezhebe) göre ibadetleri sa-hihse, artık başka bir mezhebe göre, sahih olmaması onları ilgi­lendirmez ve ibadetlerine zarar vermez. Üzerinde ihtilaf edilmiş binlerce meselede bir müçtehide tabî olarak ibadet ederken, sa­dece Cuma namazında ihtilafı göze alıp ihtiyata riayet etmeye kalkışmak lüzumsuz bir davranıştır.
2- Her bidat bir sünneti öldürür. Bu zühr-i âhir sebebiyle Cumanın farzından sonra kılınacak namaz artırıldığı için halk Cumanın son sünnetini de terketmeye başlamıştır. Halbuki farz­dan sonra sadece iki veya dört rekat namazın sünnet olduğu an­latılsa ve tatbikat da buna göre olsa, bu sünneti kılanların sayısı çoğalacaktır.
3- İhtiyata ancak faydalı olduğu zaman riâyet edilir. Yola çıkacak adam belki yolda bulamam diye bir oturuşta üç öğünlük yemek yerse, ihtiyaten doktorun tavsiyesinden fazla ilaç alırsa, zararlı olur. Allah ve Resulü Müslümanları ne ile mükellef kıl-rmşsa, onları yerine getirmek, buna bir şey ilâve etmekten ka­çınmak ihtiyatın tâ kendisidir.
4- Biz, bu kanaati serdederken Allah'ın bizden istediği bir ibadeti kaldırmak veya azaltmak değil, Müslümanları sünnet hududu içinde tutmak, cemaati artırmak ve manevî değeri çok yüksek olan Cuma ibadetini korumak istiyoruz. [787]
Bütün bu açıklamalardan da anlaşılacağı üzere bir takım zan ve şüphelerden hareketle Cuma namazından sonra tekrar zuhr-i âhir kılınması bâtıl bir ameldir. Zira şek İle yakın hâsıl olamayacağı gibi, şüphe ite de ibadet sahih olmaz. Sonra "bir zamanda sabit olan şeyin hilâfına delil olmadıkça bekasıyla hükmoîunur" küllî kaidesine göre de bu namaz bâtıldır. Zira zikredilen şartlar bulunmadığı zaman Cuma namazının bâtıl olacağına dâir hiç bir kafi delil mevcut değildir. Kat'î delille farz olan bir ibaet, zannî delilden dolayı bâtıl olamayacağına göre, Cuma namazının hükmü kıyamete kadar baki demektir.
Sonra bir beldede birden fazla yerde Cuma kılınamayaca­ğı görüşünü en şiddetli bir şekilde savunan İmam Şâfıî ile İmam Mâlik de, birden fazla yerde Cumakılınırsa, buna ilaveten pesinden zühr-i âhir diye bir namaz kılınmasını istememiştir. Tam tersine onlar, böyle bir durumda kesin olarak Cumanın bâtıl ola­cağı görüşünü savunmuş ve bütün halkın artık öğle namazını ia­de etmesini istemişlerdir. Cumanın bâtıl olduğuna inanarak gü­nün öğle namazım iade etmek ayrı, hem Cuma namazını, hem de Cumanın sahih olmama ihtimaliyle ihtiyat olmak üzere öğle namazını kılmak tamamen ayn şeylerdir. îmanı Şafiî'nin mez­hebinde böyle bir şey kesinlikle söz konusu değildir. Bu, tıpkı Hanefilerde olduğu gibi sonradan gelen Şafiî âlimlerinin yakış­tırmalarından ibaret bir şeydir.
Netice itibariyle İslam devletinden başka yerde kılınama­yacağı iddiasıyla Cuma namazını terkedenlerin görüşleri ne ka­dar mesnedsiz ise, müçtehid imamların ileri sürdüğü şartlardan her hangi birinin eksik olması sebebiyle kılınan Cuma namazı­nın sahih olmayacağı endişesiyle "üzerime farz olup da henüz eda edemediğim son öğle namazını eda etmeye niyet ettim" di­yerek ısmarlama bir niyetle o günün öğle namazını kılanların bu hareketi de o nisbette anlamsızdır.[788]

Cuma Namazını Terketmenin Günahı

Buraya kadar geçen bölümlerde Cuma namazının Allah ve Resulü tarafından kayıtsız şartsız farz kılındığını ve yine kayıt­sız şartsız her. türlü vasatta kılınabileceğini Kur'an ve sünnete dayalı olarak ortaya koymuş bulunuyoruz. Bu başlık altında ise, her hangi bir yoruma tabi tutmadan Cuma namazını terkeden kimseler hakkında Resûlüî lah (s.a.v)'den rivayet edilen hadis­lerden bazılarını sunarak yorumunu okuyucuya bırakıyoruz.
1- İbnü Ömer, İbnü Abbas ve Ebû Hüreyre( r.a)'dan rivayet edildiğine göre onlar Resûlüllah'i minberinin basamakları üze­rinde şöyle söylerken işitmişlerdir: "Bazı kimseler ya Cuma na­mazını lerketmekten kesin olarak vazgeçerler yahut da Allah onların kalplerini mühürler de artık gafillerden olurlar.[789]
2- İbnü Mes'ud (r.a)'dan rivayete göre Resûlüllah (s.a.v) Cuma namazını kılmayan kimseler hakkında şöyle buyurmuş­tur: "İçimden öyle geliyor ki bir adama emredeyim de insanlara namaz kıldırsın. Sonra da gidip Cuma namazına gelmeyen kim­selerin evlerini üzerlerine yakıvereyim . [790]
3- Ebû -1-Ca'd ed-Damîrî (r.a)'dan rivayete göre şöyle de­miştir: " Her kim (zarurî bir mazereti olmadığı halde ) hafife alarak üç Cuma namazını terkederse, Allah o kimsenin kalbi­nin üzerine mühür vurur[791]
4- İbnü Abbas (r.a)'dan rivayete göre şöyle demiştir: " Her kim peş peşe dört Cuma namazını terkederse İslamı arkasına atmışolur"[792]
5- Resûlüllah (s.a.v)'den rivayete göre "Her kim özürsüz olarak üç Cuma namazını terkederse, artık o kimse münafıktır" buyurmuştur. [793]
6- Câbir (r.a)'dan rivayete göre Resûlüllah (s.a ) şöyle de­miştir: " Her kim Allah'a ve âhiret gününe iman ediyorsa Cuma gününde Cuma namazı kendisine farzdır. Ancak kadın, yolcu, çocuk yahut köle bundan müstesnadır. Ve her kim bir oyun ya­hut bir ticâret sebebiyle ondan yüz çevirirse, Allah da ondan yüz çevirir. Allah ganîdir, hamîddir. [794]
7- İbnü Abbas (r.a )'dan rivayete göre de Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur : " Her kim Cuma ezanını işitir de icabet et­mezse, artık onun hiç bir namazı yoktur. Ancak bir mazeretten dolayı olursa bu müstesna. [795]
Bu hadislerden sonra her hangi bir açıklamaya gerek gör­müyoruz. Ancak bu hadislerin, Resülülîah (s.a.v) zamanında bir takım mazeretler uydurarak Cuma namazma gelmeyen mü­nafıklar hakkında serdedildiklerini hatırlatmakla yetiniyoruz. !!![796]
--------------------------------------

[672] Muhammed İbnü Hasan eş-Şeybânî, Câmiu's-Sağîr, Sh.U 1
[673] Serahsî, el-Mebsut, 2/34
[674] Kâsânî, Bedâyîu's-sanâyî Fî Tertîbi'ş-Şerâyî, 1/261
[675] İbnü Nüceym, Bahrurrâîk, 27155
[676] îbnü Abidîn, Hâşiyetü Reddi'I-muhîâr Ale'd-Dürri'l-Muhtâr Şerhu Tenvîr'il-Ebsâr, 2/138
[677] İmam Nevevî, Şerhu Sahîh-i Müslim, 12/471; Ömer Abdurrahman, Esnâfu'l-Hükkâm ve Ahkâmuhum, Sh. 29
[678] Vehbe Zühaylî, et-Tefsîru'1-Münîr, 28/208
[679] lbnü'1-Esîr, el-Kâmü Fî't-Târîh, 3/107; İbnü Kesîr, el-Bidâye Ve'n-Nihâye, 7/208
[680] Vehbe Zühaylî, A. g. e, 28/208
[681] Zaier Ahmed cl-Usmânî, et-Tahânevî, İ'lâüVSünen, 8/39; Aynî, Um detü'I-Kârî bi Şerhi Sahîh'il-Iîuhârî, 3/368
[682] Tahânevî, I'lâü's-Sünen, 7/8 342'
[683] Tevbe,60
[684] Cassâs, Ahkâmü'l-Kur'an, 3/123
[685] Tevbe, 103
[686] Cassâs, A. g. e. 3/155
[687] Gassâs, A. g. e. 3/128; E. H. Yazır, Hak Dîni Kur'an Dili, 4/2613
[688] Kâsânî, Bedâî , 2/35
[689] Kurtubî,el-Câmî Iİ Ahkâmri-Kur'ân, 8/244
[690] Saîd Havva, İsfâmın Rükünleri, 1/71
[691] İbnü Kudame, el-Muğnî, 2/174
[692] İbnü Kudâme el-Makdîsî, Şerhu'I-Kebîr, 2/188; İbnü Kudâme,'d-Muğnî, 2/173-174
[693] îbnü Hibban, Sahib-u İbni Hibban, I. Baskı. 1971. Medine. MektebetiTs Selefîyye neşri. 3/447; Humeydi, Müsnediil-Humeydi, 1/217; Ebû Davud, Sünen, 1/159
[694] İmam Nevevî, Şerhu Sahîh-î Müslim, 12/486
[695] Recep Çetintaş, Devlet, Siyaset, İbadet Üçgeninde Cuma Namazı, Usûl Yayınları: 337-349.
[696] Îbnü Cerir et-Taberi, Tarih'ut-Taberi (Tarihu'l-Ümem Ve'1-Müluk), Dar'ul-Kütüb'il -İlmiyye Neşri., III. Baskı. 1991. Beyrut. 3/274 - 3/277
[697] Asım Köksel, Hz. Hüseyin ve Kerbela Faciası, Sh. 29.
[698] Bkz:Ahmet Ağırakça, Emevîler Döneminde Kıyamlar. Sh. 103
[699] İbnü Cerir et-Taberi, A .g. e. 3/274
[700] Asım Koksal, A. g. e. Sh. 30
[701] M. Islamoğlu, İmamlar ve Sultanlar, Sh. 87
[702] İbnü Kuteybe, el-İmame Ve's-Siyase, (Tah: Tâhâ Muhammed ez- Zeyn), Halebî Baskısı. Kahire. Tarihsiz.. B. Sy. Yok. 2/4; H. İbrahim Hasan, Târîh'ul-İslâm, Dâru İhyâi't-Türâs'ii-Arabî, Beyrut. 1964. VII. Bas­kı. 1/398
[703] tbnü Ebi Şeybe, cl-Musannef, 2/36 - 2/44
[704] İbnü Ebi Şeybe, A.fi. e. 2/35
[705] İmam Nevevî, Şerhu Sahîh-i Müslim, 12/471; Ömer Abdurrahman, Esnâful-Hükkâm ve Ahkâmuhum, Sh. 29
[706] İbnü Abidîn, Hâşiyetü Reddi'l-Muhtâr Ale'd-Dürri'l-Muhtâr Şerhu Tenvîr 'i!-Ebsâr?2/l
[707] Mecelle, Md. No: 14; AH Ahmed en-Nedvİ, el-Kavaidü'1-Fıkhiyye,Sh.148
[708] Ahzap, 36
[709] Tirmîzî, Sünen, 5/183; Ebû Davud,Sünen, 3/320
[710] Tirmîzî, A.g.e. 5/183
[711] Hüseyin ez-Zchebi, et-Tefsir Ve'I-Müfessirun, 1/ 260; Rağıp el-lsfehani Mukaddimetü't-Tefsir, Sh. 422 vd.; Şatıbi, Muvafakat, 3/403
[712] Hüseyin ez-Zehcbi, A. g. e, 1/260
[713] H. ez-Zehebi", A. g. e. 1/260
[714] Yunus, 36
[715] Recep Çetintaş, Devlet, Siyaset, İbadet Üçgeninde Cuma Namazı, Usûl Yayınları: 350-364.
[716] Bkz: İbnü Cerîr et-Taberî, Câmiu'l-Beyan, 6/469-473; Kurtubî, El-Câmi Li Ahkâm, 8/161; Fahruddîn er-Râzî, Mefâtih'uI-Gayb,16/198~200; Vâlıidî, Esbâb'ün -Nüzul, Sh. 264-265
[717] Tevbe, 107-10
[718] Bkz: İbnü Cerîr et-Taberî, A. g. e, 6/469-473; Kurtubî, A .g. .e, 8/161; Fahruddîn er-Râzî, A. g. e,16/198-200; Vahidî, A. g. .e, Sh. 264-265
[719] Kurtubi, A.g.e, 8/161
[720] Bkz: Kurtubi, el-Cami Li Ahkam'il-Kur'an, 8/162
[721] Kurtubi, A. g. e. 8/162°
[722] Abdurrezzak, Musannef, 5/338; Belazuri, Ensab, 1/350-2; Taberi, Ca miu'l-Beyan Fi Te'vili'l-Kur'an, ! 1/358-360; Taberi, Tarihu't-Taberi, 2/123; Münir Muhammed Gadban, Nebevi Hareket Metodu, 2/50
[723] Recep Çetintaş, Devlet, Siyaset, İbadet Üçgeninde Cuma Namazı, Usûl Yayınları: 365-372.
[724] Mevdûdî.Teflıîm'üI-Kur'an, 6/277
[725] Cuma ,10
[726] Vehbe Zühaylî, Et-Tefsîr'uI-MÜnîr, 28/207; İbnü Cerir et-Taberî, Câmiul-Beyan FÎTe'vîl'H-Kur'ân, 12/97
[727] İbnü Hacer, Fethulbarî, 2/454
[728] Bkz: İbnü Hacer, A. g. e, 2/454
[729] İbnü Ebî Şeye, Musaimef, 2/64; İbnü Cerir et-Taberî, Câmiu'l-Beyan Fî Te'vTil-Kur'ân, 12/97
[730] îbnü Kesîr, Tefsîru't-Kur'ân'il-Azîm, 8/149; tbnü Ebî Hatim, Kitâb'ül-Cerhve't-Ta'dîl, 3/2-38
[731] İbnü Kesîr, A. g. e, 8/149
[732] Recep Çetintaş, Devlet, Siyaset, İbadet Üçgeninde Cuma Namazı, Usûl Yayınları: 373-378.
[733] Mevlânâ Şıblî, Asr-ı saadet, (Çev: Ö. R. doğrul), 4/399/409
[734] Şıblî Nunıânî, Bütün Yönleriyle Hz. Ömer ve Devlet İdaresi (Çev: Prf. T. Yaşaralp), Hikmet Yay. 4. Baskı. Mevlana Şıblî. A. g. e. 4/409; Hayati Ülkü, İslam Tarihî, Sh. 325.
[735] Meviânâ Şıblî, A. g. e. 4/409'dan nakil.
[736] İbnü Teymiye, Meırmûu Felâva İbnü Teymiye, 23/366-367 380
[737] Zebîdî, Tecrîd-Sarih, (Çeviren ve şerheden: Kamii Miras), 5/121
[738] Recep Çetintaş, Devlet, Siyaset, İbadet Üçgeninde Cuma Namazı, Usûl Yayınları: 378-383.
[739] Abdurrezzak, el-Musannef, 2/389; İbnü Hacer, Fethu'1-Bârî Bi Şerhi Sahîh'il-Buhârî, 2/ 216; İbnü Hibban, Sahîhu İbni Hibban, 3/447; ei-Humeydî, Müsned'ül-Humeydî, 1/217; Ebû Davud, Sünen-i Ebî Da­vud, 1/159
[740] İmam Şafiî, el-Ümm, 1/158
[741] İbnü Hacer, A. g. e, 2/196; Nevevî, Şerhu Sahîh- Müslim, 4/387-388
[742] Nevevî, A. g. e. 4/389-90; İmam Şafiî, el-Ümm, Dar'ul-marife, Beyrut. M. Zühri en-Neccar Neşri. Tarihsiz. 1/156
[743] Abdurezzak, El-Musannef, 2/388; Ali el-Müttaî, Kenz'ul-Ummâl, (Tah: Habîbürrahman el-A'zamî)Menşurat'ül-Meclis'il-îlmî Neşri,4/5172
[744] Bkz: Abdurrezzak, A. g. e. 2/399
[745] Bkz: Hucurat Suresi, 6, Bu ayet, Velit b. Ukbe b. Ebî Muayt hakkında nazil olmuştur.
[746] Bu konuda bkz: Seyyid Sabık, Fıkhu's-Sünneh, 1/237-238
[747] Recep Çetintaş, Devlet, Siyaset, İbadet Üçgeninde Cuma Namazı, Usûl Yayınları: 383-388.
[748] Elmalılı H. Yazır, Hak Dîni Kur'ân Dili, 2/869; Seyyid Kutup, Fî Zİlâl'İl-Kur'ân, 2/47
[749] İbnü Cerir et-Taberî, Câmiu'l-Beyan Fî Te'vfl'il-Kur'ân, 3/21; Elmalılı H. Yazır, A. g. e.2/869
[750] İbnü Cerir et-Taberî, A. g. e, 4/136
[751] Elmalılı H. Yazır, Hak Dîni Kur'ân DİIi, 2/869
[752] Yusuf el-Kardâvî, Tevhîd'in Hakikati, Sh.57
[753] Beydâvî, Envâru't-Tenzî 1 ve Esrâru't-Te'vîl, 1/401; A. es- Sâvî, Haşiyetü's-Sâvî Ala'l -Ceİâleyn, 1/120
[754] Seyyid Kutup A. g. e. 2/47
[755] Nahl,36.
[756] Bakara, 256
[757] E. H. Yazır, A.g.e. 2/871
[758] Nisa, 60
[759] Bkz: Maide, 44, 45,47; En'am, 57
[760] Aluîmran, 28
[761] Rağıb el-lsfahani, Müfredatü Elfazı'l-Kur'an, Sh. 887
[762] Taberi, Camİu'l-Beyan, 3/227; Kurtubi, el-Cami Li Ahkam, 4/38; M. Ali es-Sabuni, Revayiu'l-Beyan Tefsim Ayatİ'l-Ahkam, 1/398-399
[763] Sabimi, A.g.e. 1/404; Ayrıca bkz: Caassas, Ahkamü'I-Kur'an, 2/444
[764] Sabimi, A. g. e. 1/403
[765] Bkz: Sabimi, A. g. e. 1/403
[766] M. Aiies-Sabuni,A.g.e. 1/398
[767] Münîr Muhammed Gadban, Nebevî Hareket Metodu, (Çev: T. Akarsu) Nehir Yay. İstanbul, 1991, 1/140-142
[768] İbnü Hacer, Fethu'i-Bârî Bi Şerhi Sahîhi '1-Buhârî, 7/271-272 400
[769] Yusuf, 55
[770] Bkz: Kadı Beydavi.Envaru't-Tenzİl ve Esraru't-Te'vil, 3/424
[771] Yusuf el-Kardâvî, Islamda Helaller ve Haramlar, (çev: M. Varlı), İst. 1990. Sh. 236
[772] Kurtubî, el- Câmî Li Ahkâmi'MCur'ân, 9/141
[773] Kurlubî,A.g.e,9/141
[774] Neşeti, Medarikii't-Tenzil ve Hakaiku't-Te'vil, 3/423
[775] Kadı Bcydavi, Envaru't-Tenzil ve Esraru't-Te'vîl, 3/423 (Bu iki eser Mecmua tün Minettefasir içerisinde- birlikte basılıdır)
[776] M. Muhammed Gadban, Nebevi Hareket Metodu, 1/74
[777] Bkz: Nisa Suresi, 97
[778] İbnü Cerîr et-Taberi, Câmİu'l-Beyân Fî te'vffi'l-Kur'ân, 3/227
[779] M. A. Sâbûnî, Revâyiu'l-Beyân, 1/399
[780] Fahreddîn er-Râzî, Mefâtihu'i-Gayb, 8/11-12
[781] Münir M. Gadban, Nebevî Hareket Metodu, 1/74
[782] Recep Çetintaş, Devlet, Siyaset, İbadet Üçgeninde Cuma Namazı, Usûl Yayınları: 389-411.
[783] Mehmet Zihni Efendi, Nimetü'l-İslam, Sh. 499-500
[784] Ahmed, Müsned,.2/19- 41; Ebû Davud, Sünen, 1/158; Nesai, Sünen, 2/H4
[785] Şemsü'i-Hak Azımabadi, Tahkikât'ül-Ûlâ Fi Farzİyyeti Salad'U^Cum'a Fi'1-Kurâ, Sh. 46; Ayrıca bu konuda Bkz: Süneri-i Dafakutni Şerhi, 2/10
[786] Hayrettin Karaman, İslamın Işığında Günün Meseleleri, 1/39-41
[787] H. Karaman, A.g.e. 1/40-41
[788] Recep Çetintaş, Devlet, Siyaset, İbadet Üçgeninde Cuma Namazı, Usûl Yayınları: 412-418.
[789] Abdurrazzak, El-Musannef, 3/166; İbnü Ebi Şeybe, El-Musannef, 2/6İ; Nevevi, Şerhıı Sahih-i müslîm, 6/401-402; Nesei, Sünen-i Nesei, 3/88 Beyhaki, Sünen'U-Kübra, 3/171
[790] Abdurrazzak b. Hemmam, El-Musannef, 3/166; İbnü Ebi Şeybe, EI-Musannef, 2/62; Hakim Ebû abditlah, El-Müstedrek, 1/430; Beyhaki, Sünen'ül-Kübra, 3/172
[791] Tirmizi. Sünen-i Tirmizi, 2/373; Ebû Da vud, Sünen-i Ebî Davud, 1/277; Ncsei,Sünen-i Nesei, 3/88; Beyhaki, A.g.e.3/172; imam Malik, Muvatta, 1/111; Heysemi, Mecmau'z-Zevaid, 2/192
[792] Abdun-azzak, El-Musannef, 3/165-166
[793] Mevarid'iz-Zeman ila Zevaidi İbni Hİbban, Sh. 146
[794] Beyhaki,Sünen'üt-Rübra, 3/184
[795] Abdtırrazzak, El-Musannef, 3/165; Bcyhaki, Sünetı, 3/185
[796] Recep Çetintaş, Devlet, Siyaset, İbadet Üçgeninde Cuma Namazı, Usûl Yayınları: 419-420.

0 yorum:

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente vahdeke la şerîke leke estağfiruke ve etûbu ileyk" (İbn Bişrân Emâlî, 291, Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)
pluginspage="http://www.macromedia.com/go/getflashplayer" type="application/x-shockwave-flash" name="obj1" width="468" height="60" /> Cevâmiu'l-Kelim Programı Ücretsiz