Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir. Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Sahihu Muslim no: 867)
Allah'ım! Bize, günahla aramıza engel olacak kadar korkundan hisse ver. Bizi cennetine ulaştıracak kadar taatini nasib eyle. Dünya musibetlerini hafifletecek yakîn ver. Allah'ım! Bizi yaşattığın müddetçe kulaklarımızdan ve gözlerimizden faydalandır; ölümümüze kadar da onları devamlı kıl. Bize zulmedenlerden öcümüzü sen al. Bize düşmanlık edenlere karşı bize yardım et. Bizi dinimiz konusunda musibete uğratma. Dünyayı en büyük endişemiz ve gayemiz kılma. Bize acımayanları üzerimize musallat etme!" (Allahumme âmîn) Tirmizi (3502) Şeyh Elbani "Hasen" demiştir Sahihu't-Tirmizi (2783)

Başlıkları görmek için resme tıklayın

Daru's-Sunne Dersanesi Satışı Yapılan Kitaplar

Ey İnsanlar Seti: 50 Tl.

Daru's-Sunne Kitap Seti: 40 Tl.

Sipariş için:
E-Mail: Darussunne@hotmail.com
Tel: 0 535 925 15 97


* Davete Karıştırılan Video Bid'ati Sona Erinceye Kadar Bu Fitneyle Mücadele Etmek Farzdır!
Buraya tıklayın...

! ! "Selefî hoca(!) olarak arzı endam edip de suretlerini sitelerine koyanlar!!
Birileri sizin putunuzu görüp de taparsa - sufilerin şeyhlerinin resimlerine rabıta yaptıkları gibi - ve yarın Allah size: "Bunlara siz mi dediniz: "Allah ile beraber bize de kulluk edin?!" diye, ne cevap vereceksiniz? Yoksa bunu uzak mı görüyorsunuz? Unutmayın ki tevhid kelimesini dahi ne için söylediklerini bilmeyen topluluklar gelecektir. Tevhidden bu kadar habersiz kalacak toplumlara miras olarak suretlerinizi mi bırakmak istiyorsunuz? Hali hazırda Allah ve rasulünün haram kıldığı suretlerin helal sayılmasına sebep olmuyor musunuz? Sizi rab edinenler hakkında sorulduğunuzda ne cevap vereceksiniz? Bu büyük günahı açıktan işlemekle dinde şahitlik vasfınızı kaybettiğinizin farkında mısınız? Yoksa sizin de mi Allah'ın haramlarını size helalleştiren, rab edindiğiniz hoca(!)larınız var?!! Her bakımdan kâmil, eksiksiz İslam dininin davetine apaçık haram olan bir unsuru katarak büyük bir bid'at çıkardınız! Berrak kaynakları bulandırdınız. Ya bu işten tevbe edin ya da Allah bu dini sizlerin kirinden temizleyecektir.

Daru's-Sunne Dersanesi Düzenli Dersler

Her Pazar akşamı Türkiye saati ile 21:00-22:00 saatleri arasında internet üzerinde canlı olarak, Akide, Hadis Usulü ve Tarihi, Tezkiye (Hadis Şerhleri) ve Menhec konularında düzenli dersler başlayacaktır.
Dersler inşaallah 05.02.2012 Pazar günü saat 21:00'de başlayacaktır.
Akide Dersleri: Ebû Said Muhammed el-Yarbûzî
Menhec Dersleri: Ebû Umer Soner Bilgili
Hadis Usûlü ve Tarihi: Ebû Huzeyfe Mes'ûd Körpe
Tezkiye (Hadis Şerhleri): Ebû Muâz Seyfullah el-Çubukâbâdî
Katılmak isteyenlerin bu tarihe kadar bulundukları muhitte tecvid ile Kur’an okumayı öğrenmiş olmaları şart koşulacaktır. Zira Kur’an okumasını bilmeyen bir müslümanın başka ilimleri öğrenmeye çalışması lüzumsuz bir gayrettir.
Derslere, programı aksatmamak şartıyla katılmak isteyenlerin
darussunne@hotmail.com adresine
isim, soy isim, doğum tarihi, ikamet ettiği yer ve öğrenim durumunu bildiren bir e-mail ile başvuru yapmaları gerekmektedir.

Ders programı ve detaylı bilgiler, değerlendirilen başvurulardan sonra ilgililerin e-mail adresine iletilecektir.

31 Temmuz 2009 Cuma

İzlamoğluna itiraz eden hayranından bir iktibas!

kaynak: http://www.cihaderi.net/Cengiz-Duman..--..Mustafa-İslamoğlu-Hocamızın-Dikkatine!-makale-76.html
Cengiz Duman..//..Mustafa İslamoğlu Hocamızın Dikkatine!
28 Temmuz 2009 Salı Saat 14:08
"Sesimiz" olduğuna inandığım Hilal TV kanalındaki özgün programlardan biri olan "Vahyin penceresi" programını ilgi ile takip etmekteyim. Hayli ilgi çektiğine inandığım bu programın videobant kayıtlarını, Hilal televizyonu ve Mustafa İslamoğlu web sitelerindeki video arşivlerinden de mükerreren seyretme imkânımızın olması da bize ayrı bir imkân bahşetmekte.
"Vahyin penceresi" programı, Hilal TV yayınının başladığı yıllardan beri devam eden uzun soluklu bir program. Gördüğüm kadarıyla programın birkaç olumsuz yönünden birisi, on beş günde bir canlı yayınlanacağı ilan edilmesine rağmen bu yayın zamanlamasına uyulmamakta, bant yayını tekrarlarla, bu ilan edilen canlı yayın periyodu istikrarsız olarak devam ettirilmektedir.
Bir diğer olumsuz taraf ise programın sunucularının sürekli değişmesidir. Belki 120 dakika gibi çok uzun bir program süresi de, içersinde işlenen konuların dikkatle takip edilmesi gereken bir program açısından, olumsuz olarak değerlendirilebilir.
Her şeye rağmen hüsnüniyetle baktığımızda, belki de bizim bu olumsuz gördüğümüz yönler aynı zamanda program sürdürülebilirliği açısından bir avantaj olarak da addedilebilir. Çünkü bant tekrarları da, seyirciler zaviyesinden bakıldığında; programda konuşulan konulardan, kaçırılan yönleri veya kaçırılan programları yakalayarak, yeniden seyretme açısından; sunucuların sürekli değişmesi, program monotonluğunun giderilmiş olması açısından, reklam araları ile bölünen uzun program süresi aynı zamanda seyredilme oranlarını arttırma açısından avantaj olabilir.
Gelelim konumuza.. 15 Haziran 2009 tarihinde yayınlanan "Meal üzerine" konulu "Vahyin penceresi" programında, Mustafa İslamoğlu hocamızın sohbet konusu, yayınlamış olduğu "Hayat Kitabı Kur'an, Gerekçeli Meal - Tefsir" kitabı üzerineydi.
Değerli ve önemli gördüğümüz yorum ve açıklamalarda bulunan hocamızın sohbeti, Hz. İbrahim kıssasının, meleklerin çocuk müjdesi bölümü ile ilgili kısmına geldiğinde hocamızdan duyduklarımı, kendi birikimlerim ile kıyaslamaya ve sorgulamaya başladım.
Hocamız şöyle demekteydi sohbetinin üzerinde duracağımız bu bölümünde; öncelikle Hilal TV ve Mustafa İslamoğlu web siteleri video arşivlerinden yararlanarak metin haline getirdiğimiz konuşmanın içeriğini aktaralım. "…yine mesela, ayeti kerime'nin rakamını hatırlayamadım. Hz. İbrahim'in karısına bir çocuğu olacağı müjdelendiğinde, İshak müjdelendiğinde, ne yapıyor karısı; "Dahiket fe Sakket" "yüzüne vurdu ve güldü" diyor. Yahu!..hem yüzüne vurur hem insan güler mi? Böyle bir, 80 yaşında bir kadın, çocuk doğuracağını haberini alırsa, ne olur durumu?.... Ama hiç gülmez… Böyle eder, yüzüne vurur… Ama gülmez… Başka bir şey olur. Bu gülme bana hiç yatmadı!...Hiç yatmadı.. Bu sefer tefsirleri karıştırdım, karıştırdım, karıştırdım, karıştırdım…. Sunî tefsirler bitti. Şiî külliyatına geçtim. Tabatabai'nin, El-Mizan'ını açtığımda "dahiket" kelimesinin "hayız alameti görmeye başladığı" manasına geldiğini gördüm… Orada… Hemen bu sefer döndüm, etimoloji lügatlarına… O aklıma gelmemiş, çünkü "dahike"yi biz zannederiz ki, "dahike" "güldü" bir tek manası var, meğer değilmiş. Meğer bildiğine bakacakmışın lugata.. Bilmediğine değil!.. Ve döndüm Mu'cemu Mekayisu'l-Luğa'ya… Orada gözümün içine bakıyor. Meğer bu kelime sadece "güldü" manasına gelmiyor; olgunlaştı, daldan düştü, yetişti, akıl baliğ oldu, kadın için; hayız gördü, hayız halini aldı… O anda Hz. İbrahim'in eşinde hayız alametleri belirmiş……….Güldü nerde orada?.. Rahim faaliyetleri başladı nerde?... Aslında müjde, mucize müjdesi… Anlatabiliyor muyum? Rabbimin onda gerçekleştirdiği olağanüstü bir hal… Çünkü o olmadan doğum gerçekleşmez zaten. Zaten bu müjdenin de böyle bir sonucu olmalı…”
Şimdi bu konuşmada geçen bazı konuları tasnif ederek üzerinde duralım:
1. "Hz. İbrahim'in karısına bir çocuğu olacağı müjdelendiğinde, İshak müjdelendiğinde ne yapıyor karısı; ‘Dahiket fe Sakket’ ‘yüzüne vurdu ve güldü’ diyor." Önemli gördüğümüz bu hususta bazı ayrıntılara dikkat çekmek istiyoruz. Hocamızın Kur'an-ı Kerim'de anlatılan Hz. İbrahim'i ziyaret eden meleklerin çocuk müjdesine karşı, Hz. Sara'nın yaptığı iki ayrı fiili birleştirerek "Dahiket fe Sakket" olarak vermektedir. Oysa Sara'nın yaptığı bu fiiller, Kur'an'da ayrı ayrı surelerde ve ayrı ayetlerde kıssa edilmektedir.
Sayın İslamoğlu’nun birleştirerek bahsettiği fiilleri anlatan ayetlerden birisi; Hud suresi 71. ayettedir. Bu ayette, Hz. İbrahim'in karısı Sara'nın, meleklerin kendisine verdiği çocuk müjdesine "dahiket" güldüğü beyan edilmektedir; "Vemreetuhu kâimetun fe dahıket fe beşşernâhâ bi ishâka ve min verâi ishâka ya'kûb" "O esnada hanımı ayakta idi ve (bu sözleri duyunca) güldü. Ona da İshak'ı, İshak'ın ardından da Ya'kub'u müjdeledik." Hud suresindeki 71. ayette Sara'nın gülme fiiline yer verilirken, çığlık atma ve yüzüne vurma eyleminden bahsedilmemektedir.
Meleklerin çocuk müjdesinin bir başka versiyonunun kıssa edildiği Zariyat suresi 29. ayetinde ise Hz. Sara'nın fiili şöyle verilmektedir: "Fe akbeletimreetuhu fî sarretin fe sakket vechehâ ve kâlet acûzun akîmun." "Karısı çığlık atarak geldi. Elini yüzüne çarparak: "Ben kısır bir kocakarıyım!" dedi.". Bu ayeti kerime'de, meleklerin verdiği çocuk müjdesine; Hz. İbrahim'in hanımı Sara'nın, çığlık attığı ve yüzüne vurduğu " fî sarretin fe sakket vechehâ" beyan edilmektedir. Ancak güldüğü ifade edilmemektedir.
Hal böyle olunca İslamoğlu hocamın, Hz. Sara'nın gülme ile çığlık atıp, yüzüne vurma fiillerini birlikte değerlendirerek yaptığı yorumlar, olayın içeriğini tam manasıyla yansıtmamaktadır. Kanaatimizce Hz. İbrahim'in hanımı Sara'nın, meleklerin çocuk müjdesine; surelerin nüzul sırasına göre Hud suresindeki kıssada beyan edildiği gibi ilk olarak güldüğü ifade edildiğine göre; gülme "Dahiket" fiilinin çığlık atma ve yüzüne vurma fiilinden ayrı değerlendirilmesi gereklidir.
"Dahiket" fiilinin öncelikle Kur'an'ın diğer ayetlerindeki kullanışlarına baktığımızda olağanüstü vakıalarda insanların verdiği ortak bir tepkiyi "gülme" eylemini ifade ettiği görülmektedir. Şimdi bunlardan örnekler verelim:
“Siz ise onlarla alay ediyordunuz. O kadar ki onlar size beni anmayı unutturdu. Onlara hep (tadhakûn) gülüyordunuz.” “Fettehaztumûhum sıhriyyen hattâ ensevkum zikrî ve kuntum minhum tadhakûn” (23/Muminun/110)
“(tedhakûn)Gülüyorsunuz da ağlamıyorsunuz!” “Ve tedhakûne ve lâ tebkûn” (53/Necm/60)
“Şüphesiz O, (adhake) güldürür ve ağlatır.” ” Ve ennehu huve adhake ve ebkâ.” (53/Necm/43)
“Bunun üzerine (Süleyman A.S), onun sözüne (dâhıken) gülerek tebessüm etti.” “Fe tebesseme dâhıken min kavlihâ” (27/Neml/19)
“(Dâhıketun) Gülerler, sevinirler.”” Dâhıketun mustebşirah” (80/Abese/39)
Bu ayetlerde geçen “d-h-k” kökenli kelimelerin hepsi “gülme” anlamında kullanılmıştır. Değişik bir anlatımla “d-h-k” kökenli kelimelerin geçtiği yerlerden hiç birinde “kadının hayız görmesi” anlamı kullanılmamıştır.
Bunun haricinde Hz. İbrahim'in hanımı Sara'nın, meleklerin çocuk müjdesine "gülme" fiili aynı zamanda Tevrat'ta anlatılan, Hz. İbrahim kıssasındaki, Hz. İbrahim'in hanımının, çocuk müjdesi veren meleklere gülme ve hatta Yehova ile gülme üzerine gelişen muhaveresi bağlamında da değerlendirilmelidir. Tevrat'ta bu olay şu şekilde kıssa edilmektedir: "İbrahim yüzüstü yere kapandı ve güldü. İçinden, "Yüz yaşında bir adam çocuk sahibi olabilir mi?" dedi, "Doksan yaşındaki Sara doğurabilir mi?" (Tevrat/Tekvin17/17) "İçin için gülerek, "Bu yaştan sonra bu zevki tadabilir miyim?" diye düşündü, "Üstelik efendim de yaşlı." RAB İbrahim'e sordu: "Sara niçin, 'Bu yaştan sonra gerçekten çocuk sahibi mi olacağım!' diyerek güldü? RAB için olanaksız bir şey var mı? Belirlenen vakitte, gelecek yıl bu zaman yanına döndüğümde Sara'nın bir oğlu olacak." Sara korktu, "Gülmedim" diyerek yalan söyledi. RAB, "Hayır, güldün" dedi." (Tevrat/Tekvin18/12-15)
Kur'an'da, meleklerin çocuk (İshak) müjdesi bölümü üç ayrı şekilde kıssa edilmektedir. Bunlardan iki tanesinde melekler ile Hz. Sara arasındaki, çocuk müjdesi ile gelişen fiiliyat (Çığlık atma-Yüze vurma-Gülme) ve meleklerle muhavere kıssa edilmektedir. Üçüncü kıssada ise melekler ile Hz. İbrahim arasındaki muhavere anlatılmaktadır.
Muhtemeldir ki, Tevrat'ta tahrife uğrayan meleklerin, Hz. İbrahim'e ziyareti ve çocuk müjdesi kıssası; Kur'an'da beyan edilen bu üç ayrı tekrarlı anlatımlarla, asli konumuna döndürülmüştür. Böylece Tevrat'ta yer alan Hz. İbrahim kıssanın bu bölümü tevhidi yapıya çevrilerek, hidayet ve mesaj verme niteliklerine kavuşturulmuş olmaktadır.
Kur'an'da yer alan meleklerin ziyareti ve müjdesi ile ilgili kıssalardaki ayetlerde, Allah'ın, Hz. İbrahim ve Sara'ya, İshak ve ardından Ya'kub'u bahşetmesinin sebebi yani meleklerin müjdesi şöyle açıklanmaktadır: "(Melekler) dediler ki: Allah'ın emrine şaşıyor musun? Ey ev halkı! Allah'ın rahmeti ve bereketleri sizin üzerinizdedir. Şüphesiz ki O, övülmeye lâyıktır, iyiliği boldur. (11/Hud/73)
Hz. İbrahim ile ziyaretçi meleklerin muhaveresinde, çocuğu olacağı müjdelenen Hz. İbrahim’in şaşkınlığı resmedilmekte ve buna şaşırmaması gerektiği, Allah’ın kudretinin bunu gerçekleştirmeye yeteceği vurgulanmaktadır. Meleklerin bu vurgusu ve Hz. İbrahim'in bu vurguyu tasdiki aynı zamanda, kıyamete kadar tüm zamanlarda, Kur'an muhataplarının örnek alması gereken bir kaide olmaktadır. "Sana gerçeği müjdeledik, sakın ümitsizliğe düşenlerden olma! dediler. (İbrahim:) dedi ki: Rabbinin rahmetinden, sapıklardan başka kim ümit keser?" (15/Hicr/55-56)
Meleklerin çocuk müjdesine karşılık şaşkın hareketlerde ve konuşmalarda bulunan Hz. Sara'ya, bunun Allah'ın takdiri olduğu melekler tarafından şöyle açıklamaktadırlar: "Onlar: "Bu böyledir. Rabbin söylemiştir. O, hikmet sahibidir, bilendir" dediler." (51/Zariyat/30)
Yine Kur'an'da yer alan kıssada, Sara’nın gülmesi konusunda herhangi bir vurgu olmaksızın sadece “gülme”si aktarılmakta, bir diğer kısımda ise Sara’nın şaşkınlıktan çığlık atarak yüzünü tokatladığı bildirilmektedir. Elbette bu ayetteki Hz. İbrahim'in hanımının gülmesi kısmı ile Tevrat’ta yer alan Sara'nın, ziyaretçi meleklerin çocuk müjdesini hafife alarak gülme kısmı, benzer muhtevaya sahiptir. Verdiği tepkilerin abartılıdır ancak bu noktada dikkat etmemiz gereken husus şudur; Sara netice’de bir peygamber değil, sadece peygamber hanımıdır.
2. Mustafa İslamoğlu hocamızın konuşmasındaki ikinci olarak üzerinde durmak istediğimiz husus şudur: "….80 Yaşında bir kadın, çocuk doğuracağını haber alırsa, ne olur durumu?.... Ama hiç gülmez… Böyle eder, yüzüne vurur… Ama gülmez… Başka bir şey olur. Bu gülme bana hiç yatmadı!... Hiç yatmadı.. Bu sefer tefsirleri karıştırdım, karıştırdım, karıştırdım, karıştırdım…. Sunnî tefsirler bitti. Şiî külliyatına geçtim. Tabatabai'nin, El-Mizan'ını açtığımda "dahiket" kelimesinin "hayız alameti görmeye başladığı" manasına geldiğini gördüm…"
Hocamız, Hz. Sara'nın, meleklerin verdiği çocuk müjdesine karşılık olarak verdiği "dahiket" "gülme" fiilini, değişik yorumlama eğiliminden dolayı arayışa girdiğini açıklamaktadır. Muhterem hocamız bu gayretini; "Vahyin penceresi" programındaki meali ile yaptığı açıklamalar içinde geçen; "… bizim mealimizi farklı kılan, ayrıcalıklı kılan hususlardan biri de orijinal manalar var.…Bir tanesi hiçbir yerde bulunmayan…." Şeklinde yaptığı açıklamadan anlamaktayız.
Bu değişik yorumlama eğilimi hocamızın tercihidir, ancak "dahiket" kelimesini değişik yorumlamak amacıyla yaptığı çabalardaki ifadeleri bizim dikkatimizi çekti. Şöyle diyor İslamoğlu: “Bu sefer tefsirleri karıştırdım, karıştırdım, karıştırdım, karıştırdım…. Sunnî tefsirler bitti. Şiî külliyatına geçtim. Tabatabai'nin, El-Mizan'ını açtığımda ‘dahiket’ kelimesinin ‘hayız alameti görmeye başladığı’ manasına geldiğini gördüm…"
Hocamızın "…Bu sefer tefsirleri karıştırdım, karıştırdım, karıştırdım, karıştırdım…." diyerek "dahiket" kelimesi manası ile ilgili olarak çok gayret sarf ettiğini ifade etmektedir. Öyle ki, dönüp tekrar tekrar saydık, tam dört defa "karıştırdım" diyerek mübalağa ifadesinde bulunmakta ve bunun akabinde ; "…Sunnî tefsirler bitti. Şiî külliyatına geçtim…." diyerek bütün bu olağanüstü gayret ve çabalarına karşılık Sunnî külliyat'ta "dahiket" fiiliyle ilgili değişik bir yoruma rastlamadığını beyan etmektedir.
Ki, konuşmasında "dahiket" kelimesi ile ilgili yorumu önce Şiî ulemasından Tabatabai'nin El Mizan'ın da bulduğunu daha sonra Sunnî külliyat'taki "Ebu'l-Hasan Ahmed b. Farsi b. Zekeriyya, Mu'cemu Mekayisu'l-Luğa" isimli etimoloji lugatinde bulduğunu beyan etmektedir.
Nitekim muhterem hocamız "Vahyin penceresi" programında yaptığı açıklamalara paralel olarak yayınladığı "Hayat Kitabı Kur'an, Gerekçeli Meal-Tefsir"indeki, Hud suresi 71. ayetinin dokuz numaralı dipnotunda, Tabatabai'nin el- Mizan kitabı ile Hasan Ahmed b. Farsi b. Zekeriyya, Mu'cemu Mekayisu'l-Luğa kitabından alıntı yaptığını kayda geçirmiş. "Veya ‘...haber üzerine gülmeye başladı.’ tercihimiz ed-dahik'in ‘inkişaf, uyanma, olgunlaşma ve buluğ’ anlamından dolayıdır. (Mekayîs). Allame Tabatabai de bu manayı tercih etmiştir. (Bkz: el- Mîzân)" (s.412-413, İstanbul-2009)
Mustafa İslamoğlu hocamızın, "Vahyin penceresi" programındaki "dahiket" kelimesi manası ile ilgili çabalarına dair ilginç ifadelerine göre "…Bu sefer tefsirleri karıştırdım, karıştırdım, karıştırdım, karıştırdım…. Sunnî tefsirler bitti. Şiî külliyatına geçtim…” diye belirttiği "dahiket" kelimesi değişik anlamları ile ilgili kolayca ulaştığımız "Sunnî" ulemaya ait külliyat'tan örnekler verelim:
Razi'de "DAHİKET'in manası HAZAT (hayız gördü) olabilir. Mücahid ve İkrime'den naklolunduğuna göre onlar, (İbrahim'in karısı) korkudan feraha ulaştığında hayz gördü, hayz gördüğü ortaya çıkınca da (melekler ona) çocuğu olacağını müjdelediler, derler. el-Ferra ve Ebu Ubeyde DAHİKE'nin HAZA manasında olduğunu kabul etmezler." (Razi, Mefatihü'l-Gayb, Daru'l-Fikr, Beyrut, 1981, C. 18, s. 27)
"Ayette geçen «Dahiket» fiili, İbn Ömer, Mücahid ve İkrime' ye göre «Hayız gördü» anlamındadır. Ancak bu görüş Ebu Ubeyde ve Ebu Abid tarafından münker addedilmiştir. Nitekim Ferrada «Dahiket» fiilinin «Hadet» (hayız gördü) anlamına gelmediğini söylemiştir." (Zemahşerî, Keşşaf, cilt; 3, sh: 46. ) (Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, c.8, s.76-82.)
"Kurtubi'de ifade şöyle: "Mücahid ve İkrime der ki: Kendisi ayie (kısır / hayızdan kesilmiş)olduğu halde hayız gördü. Araplar "dahike'l-erneb" (tavşan dahk etti) dedikleri zaman tavşan'ın hayız gördüğünü söylemiş olurlar. Bazı lugatçilern d-hik-'nin haza (hayz) manasından olduğunu inkâr ederler. Fakat çoğunluk dahike'nin gülme manasında geldiğini ve taaccüb / hayret anlamında da kullanıldığını kabul ederler." (Ebu Abdullah Muhammed b. Ahmed b. Ebi Bekr el-Kurtubi, el-Camiü'l-Ahkamü'l-Kur'an, tah. Abdullah b. Abdülmuhsin et-Türki, Müessesetü'r-Risale, Beyrut, 2006, C. 11, s. 163-164)
İmam Maturidi, Hud suresi 71. ayetteki DAHİKE'yi şöyle yorumlamaktadır:
1) Bu ayetteki da-hi-ke (gülme) kelimesinin ilk anlamı, İbrahim'in misafirlerin elini sofraya uzatmaması dolayısıyla, onlardan korkmasının ardından, misafirlerin kendilerinin Allah'ın elçisi olduklarını açıklaması üzerine Sara rahatlayarak gülmüştür.
2) Yaşlılık çağına erişmesine rağmen kendisine erkek çocuk müjdelenince, hayretinden gülmüştür
3) Dahike etti, yani hayız gördü bu İbn Abbas ve İkrime'nin görüşüdür.
4) Ferra derki: Dahike'nin hayız gördü anlamında kullanıldığı görülmemiştir.
5) Kanaatimizce ayette takdim te'hir vardır. Ayette önce güldü, sonra çocuk müjdelendi denmesine rağmen, asıl olan ona çocuk müjdelendi ve o da güldü şeklinde olması gerekir.
6) Bir diğer anlamı da çocuğun müjdelenmesinden duyduğu memnuniyetten dolayı gülmesi olabilir.
(Ebu Mansur Muhammed b. Muhammed el-Maturidi, Kitabu Te'vilatu'l-Kur'an, tah. Bekir Topaloğku, Mizan yay., İstanbul, 2006, C.7, s.205)
İbn Manzur'da ifade şöyle: "Dahiketü'l-mer'etü: Hazat" yani "Kadının dahki: hayız görmesi manasında da kullanılır." Devamının çevirisi şöyle : Müfessirlerden bazıları Hud suresi 71 ayetin İbrahim'in karısının hayız görmesi şeklinde yorumlamışlardır". (İbn Manzur, Lisanu'l-Arab, Beyrut, 1997, VIII/26.)
Râgıp el-Isfahâni şunları kaydetmektedir: “Bazı müfessirlerin düşündükleri gibi, âyette geçen "fedhiket" sözünün tefsiri "hayız gördü" değildir. Onlar, "dahiket" sözünün "hayız gördü" anlamında olduğunu ve onun; Hz. İbrahim'in eşinin durumunu ortaya koymak ve Yüce Allah'ın, kadının hayız görmesini onun müjdelediği bebek doğurmasına bir işaret olduğunu belirtmek için olduğunu söylemişlerdir. İşte onlara göre Hz. İbrahim'in eşi o anda hayız gördü ki, gebe kalmasının olmayacak bir şey olmadığını bilsin. Zira kadın hayız gördüğü sürece hamile kalabilir." (Müferdat; D-H-K Ragıb el-İsfehani, el-Müfredatu Elfazi'l-Kur'an, tah. Safvan Adnan Davudi, "d-h-k-" mad, Beyrut, 1997, 501-502.) (Ragıb el-İsfehani, Müfredat tercümesi, Kur'an ıstılahları sözlüğü, c.II, ss.93-94,İstanbul-2007.)
Verdiğimiz tüm bu örnekler, bir müfessir açısından kolayca ulaşılabilecek "Sunnî" külliyatta yer alan kaynaklar iken, muhterem hocamızın bu kaynaklara ulaşamamasını ve burada yazılanlardan bîhaber olmasını anlamakta güçlük çektiğimi belirtmek isterim..
Değerli hocam "dahiket" "güldü" fiili ile ilgili olarak, Hz. İbrahim kıssasının bu bölümü ile ilgili Tevrat metinleri ile kıyaslamalı müstakil bir inceleme yazısı ile kıssadaki "dahiket" fiilini "hayz görme" olarak yorumlamanızın isabetli olmadığı üzerinde de bilahare duracağımızı belirtmek isterim.

29 Temmuz 2009 Çarşamba

Ashabu'l-Uhdud Kıssası ve İbretler

بســـــــــــم الله الرحمن الرحيم
Ahabu’l-Uhdud Kıssası ve İbretler
Ebu Muaz Seyfullah Erdoğmuş
Şüphesiz hamd yalnız Allah'adır. O'na hamd eder, O'ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerlerinden, amellerimizin kötülüklerinden Allah'a sığınırız. Allah'ın hidâyet verdiğini kimse saptıramaz. O'nun saptırdığını da kimse doğru yola iletemez.
Şahadet ederim ki, Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur. O, bir ve tektir, O'nun ortağı yoktur. Yine şahadet ederim ki, Muhammed Allah'ın kulu ve Rasûludur.
"Ey iman edenler! Allah'tan nasıl korkmak gerekirse öyle korkun ve siz ancak Müslümanlar olarak ölünüz." (Al-i İmran; 3/103)
"Ey insanlar! Sizi tek bir candan yaratan ve ondan da eşini var eden, her ikisinden birçok erkek ve kadınlar türeten Rabbinizden korkun. Kendisi adına birbirinizden dileklerde bulunduğunuz Allah'tan ve akrabalık bağlarını kesmekten de sakının. Şüphesiz Allah üzerinizde tam bir gözetleyicidir." (en-Nisâ; 4/1),
"Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve dosdoğru söz söyleyin. O da amellerinizi lehinize olmak üzere düzeltsin, günahlarınızı da mağfiret etsin. Kim Allah'a ve Rasûlüne itaat ederse büyük bir kurtuluşla kurtulmuş olur." (el-Ahzâb; 33/70-71)
Bundan sonra,
Şüphesiz sözlerin en güzeli Allah’ın Kelam’ı, yolların en hayırlısı Muhammed Sallallahu aleyhi ve sellem’in yoludur. İşlerin en kötüsü sonradan çıkarılanlarıdır. Her sonradan çıkarılan şey bidattir ve her bidat sapıklıktır. Her sapıklık ta ateştedir.
Nefisler kıssaları sever ve onlardan etkilenir. Bundan dolayı Kuranı kerimde bir çok faydalı kıssalar anlatılmıştır. O kıssaların en güzelidir.
Nebi sallallahu aleyhi ve sellem de Kuranın uslubuna uygun şekilde, sahih hadislerinde geçmiş peygamberler ve kavimler hakkında ibretler dolu kıssaları en fasih ve beliğ bir şekilde anlatmıştır. Muhakkak ki o hevasından konuşmaz, söyledikleri şeyler kendisine vahyedilenden başka bir şey değildir. (Necm 3-4)
Günümüzde gençlerin çoğu yabancıların zararlı, suç, fuhuş, argo içeren kıssalarına meyletmektedir. Bu da İslam düşmanlarının arzuladığı şekilde netice vermekte, dinden ve selim fıtrattan sapmalar meydana çıkmaktadır.
Kuran-ı Kerim ve sahih sünnetten nakledeceğim Ashabu uhdud kıssasında, çıkarılması gereken çok önemli ibret ve dersler vardır. inşallah önce Kuran ve sünnette kıssanın geçiş şeklini, sonra da bu kıssadan alınması gereken hisselerden bazılarını zikredeceğim.
Allah Teala Buruc suresinin 4. Ayetinden 11. Ayetine kadar olan bölümde şöyle buyurmuştur:
4 — Uhdûd ashabının canı çıksın
5 — Tutuşturucu ateşlerle,.
6 — Hani onlar, onun çevresinde oturmuşlardı,
7 — Mü'minlere yaptıklarını seyretmekteydiler.
8 — Onlar; ancak Azîz, Hamîd Allah'a inandıkları için mü'minlerden öç almışlardı.
9 — O ki göklerin ve yerin mülkü kendisinindir. Ve Allah, her şeye Şâhid'dir.
10 — Şüphesiz ki mü'min erkekleri ve mü'min kadınları belâya uğratanlar sonra da tevbe etmemiş olanlar, işte onlar için cehennem azabı vardır. Ve yakıcı azâb da onlaradır.
11 — Doğrusu îmân edip sâlih amel işlemiş olanlar için altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. İşte büyükkurtuluş budur.
Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetinde ashabı uhdudun kıssası şöyle anlatılmaktadır:
İmâm Ahmed İbn Hanbel ve İmam Müslim, Süheyb radıyallahu anh'den şöyle rivayet etmişlerdir: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
“Sizden önce gelen kavimlerde bir kral vardı ve bir de onun büyücüsü vardı. Büyücü yaşlanınca krala dedi ki: Ben yaşlandım, ecelim geldi. Binâenaleyh bana bir genç ver de ona büyü öğreteyim. Kral ona bir. delikanlı verdi ve o, delikanlıya büyü öğretiyordu. Büyücü ile kral arasında bir de râhib vardı. Delikanlı rahibin yanına geldi ve onun sözlerini dinleyip ona hayran oldu, sözlerine bağlandı. Delikanlı büyücünün yanına geldiğinde büyücü onu dövdü ve; seni tutan nedir? dedi. Ailesinin yanına geldiğinde onlar da delikanlıyı dövüp; seni tutan nedir? dediler. Delikanlı bunu rahibe dert yanarak anlattı. Râhib dedi ki:
Büyücü seni döveceği zaman: Ailem beni tutukladı, de. Âilen sana zarar vereceği zaman da: Büyücü beni tutukladı, de.
Süheyb der ki: Onlar bu durumda iken bir hayvanın üzerinde büyük bir musibet gelip çattı. Ve insanları içeri tıkadı onu aşıp çıkamadılar. Delikanlı dedi ki: Bugün ben rahibin durumunun mu Allah katında daha iyi olduğunu, yoksa büyücünün durumunun mu daha iyi olduğunu öğrenirim. Bir taş aldı ve:
“Allah'ım, eğer rahibin durumu Senin için daha iyi ve büyücünün durumundan daha sevimli ise bu hayvanı öldür de insanlar onun endişesinden kurtulup dışarı çıksınlar, dedi. Taşı attı ve hayvanı öldürdü. İnsanlar böylece onun tehlikesinden kurtuldular. Delikanlı bu durumu rahibe haber verince, râhib dedi ki:
Yavrucuğum, sen benden daha üstünsün ve sen ileride deneneceksin. Denendiğin zaman benim aleyhimde yol gösterme. Delikanlı sağırları işittiriyor, dilsizleri konuşturuyor ve diğer hastaları iyileştirerek onları tedâvî ediyordu. Kralın meclisinde bulunan arkadaşlarından birisi kör olmuştu, delikanlının ününü duydu ve ona pek çok hediyelerle gelip; beni hastalığımdan kurtar da şurada bulunanların hepsi senin olsun, dedi. Delikanlı;
“ben kimseyi hastalıktan kurtaramam ancak Azız ve Celîl olan Allah kurtarır, eğer O'na inanırsan ben senin için Allah'a duâ ederim de seni iyileştirir, dedi. O da Allah'a inandı ve delikanlı da onun için Allah'a duâ etti, adam iyileşti. Sonra adam hükümdarın katına geldi ve her zaman oturduğu yere oturdu. Hükümdar ona:
Ey Falanca gözünü sana kim geri verdi? dedi. Adam; Rabbım, dedi. Hükümdar; ben mi? deyince adam; hayır benim ve senin Rabbın olan Allah, dedi. Hükümdar:
Senin benden başka Rabbın da mı var? dedi. Adam; evet benim ve senin Rabbın olan Allah, dedi. Ve hükümdar adama işkence yapmaya başladı. Nihayet adam delikanlıyı haber verdi. Hükümdar ona elçi gönderip çağırttı ve dedi ki: Çocuğum, sen sağırları duyuracak, dilsizleri konuşturacak kadar büyüde ilerledin ve şu hastalıkları iyileştirecek kadar geliştin, dedi. Delikanlı;
“ben kimseyi iyileştiremem. Yalnız ve yalnız Aziz ve Celîl olan Allah şifâ verir, dedi. Hükümdar: Ben mi? deyince, delikanlı; hayır, dedi. Hükümdar ona:
Senin benden başka Rabbın mı var? dedi. Delikanlı;
benim de Rabbım senin de Rabbın olan Allah, dedi. Hükümdar onu da alıp işkence etmeye başladı ve işkenceye devam edince, delikanlı rahibi haber verdi. Râhib getirilince ona; dininden dön, denildi. Râhib bunu yapmadı. Hükümdar testereyi rahibin başının ortasına koydu ve onu ortadan iki parçaya ayırdı. Kör olan adama:
Dininden dön, dedi. Adam bunu yapmayınca testereyi başının ortasına koydu ve yere kadar onu ikiye parçaladı. Delikanlıya:
Dininden dön, dedi. O bunu yapmayınca bir toplulukla birlikte onu falanca ve falanca dağa yolladı ve onlara dedi ki: Dağın tepesine vardığınızda eğer dininden dönerse döner, yoksa dağın tepesinden onu fırlatın. Adamlar onu dağın tepesine götürdüler ve dağa çıkarınca delikanlı dedi ki:
Allah'ım, onlara karşı Sen dilediğin şekilde beni koru. Dağ yerinden oynadı ve onların hepsi aşağı düştüler. Delikanlı araştırarak hükümdarın yanına geldi. Hükümdar ona:
Arkadaşların ne yaptılar? dedi. Delikanlı: Onlara karşı Allah bana yetti, dedi. Bunun üzerine hükümdar bir grup adamıyla birlikte onu bir sandala bindirerek dedi ki:
Denizin dalgalı yerine vardığınızda dininden dönerse döner, yoksa onu denize atıp boğun, dedi. Onlar denizin dalgalı yerine gittiklerinde delikanlı:
Allah'ım, dilediğin şekilde beni onlardan koru, dedi. Bunun üzerine hükümdarın adamlarının hepsi denizde boğuldular. Delikanlı dönüp geldi ve hükümdarın yanına girdi. Hükümdar:
Arkadaşların ne yaptı? dedi. Delikanlı onlara karşı Allah bana yetti, dedi. Sonra hükümdara dedi ki: Benim sana söyleyeceğimi yapmadıkça beni öldürmeye gücün yetmez. Eğer benim sana bildirdiğimi yaparsan beni öldürürsün. Hükümdar:
Neymiş o? deyince, delikanlı dedi ki:
Sen, insanları yüksekçe bir yerde toplarsın, sonra beni bir hurma kütüğüne asarsın, sadağından bir ok alırsın ve delikanlının Rabbı olan Allah adına der ve atarsın. Eğer böyle yaparsan beni öldürürsün. Hükümdar böyle yaptı ve oku yayının atış yerine koydu, sonra; delikanlının Rabbı olan Allah adına, deyip attı' Ok delikanlının gözüyle kulağının ara yerine isabet etti ve delikanlı elini okun değdiği yere koyup öldü. Bunun üzerine halk; delikanlının Rabbına inandık, dediler. Hükümdara; görüyor musun Allah'a andolsun ki korktuğun şey başına geldi. Halkın hepsi îmân etti, denildi. Bunun üzerine hükümdar, demirci başına emretti de her tarafta çukurlar kazıldı ve ateşler yakıldı. Hükümdar dedi ki:
Kim dininden dönerse onu bırakın, dönmeyenleri ateş çukuruna atın. Suheyb der ki:
Orada birbirlerine karşı savunuyor ve mücâdele veriyorlardı. Nihayet yavrusunu emziren bir kadın getirildi. Sanki kadın eğilip ateşe düşmek üzereydi. Çocuk dedi ki:
Anneciğim sabret, sen muhakkak hak üzeresin.
Rebi' b. Enes, bu âyeti izah ederken şöyle demiştir: "Ateş, çukurların dışına taşarak kâfirleri yaktı. Nitekim âyet-i kerimede: "Onlar için can yakıcı bir azap vardır." buyrulmuştur. Bu onların, dünyada yandıklarını beyan etmektedir.” (Taberi 30/135)
Kıssadan çıkarılacak dersler
1- her doğan fıtrat üzere doğar. Selim fıtrat her zaman hak ve hayırlı olanla beraber olmayı, şerden uzak durmayı gerektirir. Bu genç de rahipten hakkı işittiği zaman hayır tarafında olmaya yönelmiş ve sihirbaz gibi kafirlerden, şer tarafından ayrılmıştır.
2- zaruret anında kafirlerin tuzağından kurtulmak için yalan söylemekte sakınca yoktur.
3- genç, fıtratı ile hakkı arama sürecinde karşılaştığı olayı delil getirmek istemiş, yolu kapatan hayvanın çekilmesi için Allaha dua ederken, rahibin mi yoksa sihirbazın mı hak üzere olduğunu öğrenmek istemiştir.
4- Allaha duasından sonra hak ortaya çıkmış, doğrusu aşikar olmuş, şek, yakin ile giderilmiştir. Bu müminin durumudur. Müşkülatlarını daima Allaha sığınarak halleder.
5- yoldan eziyet verici bir şeyi bertaraf etmek, insanları meşru şekilde sıkıntıdan kurtarmak talep edilen bir iştir ve bundan dolayı ecir vardır. nitekim bu husus sahih hadislerde açıklanmıştır.
6- sadık mümin kerametleri, lutufları kendisine değil, Allah’a nispet eder.
7- küçük bir çocuğa karşı dahi olsa fazileti itiraf etmek üstün bir ameldir. Nitekim rahip gence; “Ey oğul, sen bugün benden daha faziletlisin” demiştir.
8- iyiliği emreden ve kötülüğü yasaklayan, hakkı haykıran herkes mutlaka sınanır, sabretmesi gerekir. Zira bunun Allah katında büyük bir ecri vardır. Allah Teala, Lokman aleyhisselamın diliyle şöyle buyurmuştur:
“Ey oğulcuğum, namazı kıl, iyiliği emret, kötülükten yasakla ve sana isabet eden şeylere sabret. Şüphesiz ki bu azmedilmeye layık işlerdendir.” (lokman 17)
9- Yanlış kullanılan ifadeler yanlış haliyle bırakılmaz, doğrusunun belirtilmesi gerekir. Özellikle de tevhid akidesi ile ilgili konularda. Genç, vezire şöyle demişti: “Muhakkak ki ben kimseye şifa veremem. Şifa veren yalnız Allahtır.” Bu, Allah Teala’nın İbrahim Aleyhisselam hakkındaki şu ayetine uygundur: “Hastalandığın zaman sana şifa veren O’dur” (şuara 80)
Nebi Aleyhisselam da: “Allah ve sen dilersen” diyen bir kimseye: “Beni Allaha ortak mı koşuyorsun! Bilakis yalnız Allah dilerse de” buyurmuştur.
10- Muhakkak ki Allah Teala’nın azab edilseler de dinlerinden dönmeyen, yakılsalar, testerelerle biçilseler, boğulsalar da tagutlara itaat edip küfür sözünü söylemeye, imanın zayıfına razı olmayan imanı kuvvetli kulları vardır. bu en faziletlisidir. Allah Azze ve Celle şöyle buyurmuştur:
“(Gelip geçmiş nice) peygamber vardır ki, onunla birlikte bir çok mü'min, (Allah yolunda) savaşmışlardır da, kendilerine (musibet) lerdan dolayı gevşeklik ve zaaf göstermemişler, boyun eğmemişlerdir Allah sabredenleri sever.” (Ali İmran 146)
Zorlanıp ikrah edildikleri zaman müminlerin küfür sözü söylemelerine Allah müsamaha göstermiş şöyle buyurmuştur:
“Kalbi îman ile dopdolu olduğu halde küfre zorlanan kimse dışında, îmanından sonra Allah'ı inkar eden ve küfre göğüs açan kimselere, Allah katından bir azab gelir. Onlar için büyük bir azab vardır.” (Nahl 106)
11- Hak söz mutlaka zafer kazanır. Kral, genci öldürmekten aciz kalmış, genç bunun nasıl olacağını öğretmeden kral bu işi tamamlayamamış lakin neticede büyük bir topluluk iman etmiştir. Allah Teala şöyle buyurmuştur:
“işte Allah o zaman, ona sekînetini indirmiş (ona soğukkanlılık vermiş) ve görmediğiniz askerlerle onu desteklemiş ve küfredenlerin sözünü de alçaltmıştır. Zira yüce olan, ancak Allah'ın sözüdür, Allah, Azîz'dir, hikmet sahibidir.” (Tevbe 40)
12- Genç, insanların iman etmesi için kendini feda etmiştir. Bu ümmetlerini kurtarmak için çalışan, gerekirse şehid olmayı dahi göze alan ihlaslı mümin kulların özelliğidir. İşte bunlar cennete gidecek kimselerdir. Allah Teala şöyle buyurmuştur:
“Allah yolunda öldürülenleri ölü sanma. Aksine onlar, Rabları katında diri olup. Allah'ın fadl-u kereminden kendilerine verdiği (şehidlik mertebesinden) sevinçli bir şekilde (O'nun sayısız nimetleriyle) rızıklandırılırlar” (Ali İmran 169)
13- Allah müminleri apaçık delillerle sabit kılar, dinlerini kerametlerle destekler. İşte annesinin kucağında: “Ey anneciğim sabret, sen hak üzeresin” diyen bebek de bunlardan biridir. Annesi bu söze icabet etmiş, sabrederek ve karşılığını Allahtan bekleyerek çocuğuyla birlikte ateşe atlamıştır.
14- Müminlerin ölümlerinden sonra vardıkları yer cennet, kafirlerin ise dünyada yakılmak, ahirette ise cehennem azabı olmuştur.
Subhanekallahumme ve bihamdik ve eşhedu en la ilahe illa ente vahdeke ve estağfiruke ve etubu ileyk.

22 Temmuz 2009 Çarşamba

Kuran'da Matematik Hatası(!) mı, yoksa Ateistlerin Mantık Problemi mi?

Bismillahirrahmanirrahim.
Bir arkadaşım ateistler tarafından yayınlanan "Kuran'da matematik hatası" başlıklı bir yazıyı bana e-mail ile göndererek haber verdi. ben de yazıyı incelediğimde basit bir algılama problemi ile insanları nasıl kuşkuya düşürmek istediklerine şahit oldum. önce söz konusu iddiayı görelim, ardından da nerede hata ile (ya da kasti olarak) çarpıtma yapıldığını izah edelim:
iddia şöyle:

KURAN'DA MATEMATİK HATASI
Önce konumuzla ilgili Kuran ayetlerini görelim:Nisa Suresi/11. Allah size, çocuklarınız hakkında, erkeğe, kadının payının iki misli (miras vermenizi) emreder. (Çocuklar) ikiden fazla kadın iseler, ölünün bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Eğer yalnız bir kadınsa yarısı onundur. Ölenin çocuğu varsa, ana-babasından her birinin mirastan altıda bir hissesi vardır. Eğer çocuğu yok da ana-babası ona vâris olmuş ise, anasına üçte bir (düşer). Eğer ölenin kardeşleri varsa, anasına altıda bir (düşer. Bütün bu paylar ölenin) yapacağı vasiyetten ve borçtan sonradır. Babalarınız ve oğullarınızdan hangisinin size, fayda bakımından daha yakın olduğunu bilemezsiniz. Bunlar Allah tarafından konmuş farzlardır (paylardır). Şüphesiz Allah ilim ve hikmet sahibidir.
Nisa Suresi/ 12. Yapacakları vasiyetten ve borçtan sonra eşlerinizin, eğer çocukları yoksa, bıraktıklarının yarısı sizindir. Çocukları varsa bıraktıklarının dörtte biri sizindir. Çocuğunuz yoksa, sizin de, yapacağınız vasiyetten ve borçtan sonra, bıraktığınızın dörtte biri onlarındır (zevcelerinizindir). Çocuğunuz varsa, bıraktığınızın sekizde biri onlarındır (zevcelerinizindir). Eğer bir erkek veya kadının, anababası ve çocukları bulunmadığı halde (kelâle şeklinde) malı mirasçılara kalırsa ve bir erkek yahut bir kızkardeşi varsa, her birine altıda bir düşer. Bundan fazla iseler üçte bire ortaktırlar. (Bu taksim) yapılacak vasiyetten ve borçtan sonra, kimse zarara uğramaksızın (yapılacak)tır. Bunlar Allah'tan size vasiyettir. Allah her şeyi hakkıyle bilendir, halîmdir.Bu ayetlere göre varsayalım ki, bir adam öldü ve geride üç kız evlat, bir ana, bir baba ve eşini bıraktı..
Yukarıdaki ayetlere göre miras paylaşımı şöyle olacaktır:Üç kız evlada mirasın 2/3'ü, ana ve babanın her birine 1/6, karısına 1/8 kalacaktır.
Bu durumu, matematiksel olarak hesaplarsak:(2/3)+(1/6)+(1/6)+(1/8 )= 27/24 = 1,125 bulunur! (Halbuki 1,0 olması gerekirdi!..)
Bu sonuç Kur'an'da verilen oranların hatalı olduğunu göstermektedir. Çünkü mirasın %112,5 u mirasçılara dağıtılamaz. Böyle %100'ün üstünde bir dağıtım yapmak imkansızdır.
ÖRNEK:Adam ölüyor. Geride kalan varisler şunlar; eşi, 3 kız çocuğu, annesi ve babası..Buna göre miras dağıtım oranları Nisa suresi 11. ve 12. ayetin de şöyle bildirilmiştir:
Kız çocuklarına mirasın 2/3 ü
Anneye mirasın 1/6 sı
Babaya mirasın 1/6 sı
Eşine mirasın 1/8 i
------------------------------------
Adamın kalan mirasını 120 milyar farzedelim:
120 x 2/3 = 80 çocuklara
120 x 1/6 = 20 anneye
120 x 1/6 = 20 babaya
------------------------------
toplam = 120
Görüldüğü gibi mirastan eşe hiç para kalmadı. Eğer eş de almış olsa;
120 x 1/8 = 15 Eşe düşen pay
----------------------------
Toplam = 135 olacaktı.
Halbuki ortada 120 milyar var. Eşe 1 kuruş dahi kalmadı. İşte bu Kur'an ayetlerinin hatalı olduğunu gösterir.

Ziya paşanın dediği gibi: "Sen herkesi kör, alemi sersem mi sanırsın?"
Kuran'a iman etmeyenin Allah Azze ve Celle'nin kelamını anlamasını beklemiyoruz. lakin iman edenlerin bu gibi şüphelere düşmemesi için açıklayalım:

Ayette şöyle buyruluyor:
"Allah size, çocuklarınız hakkında, erkeğe, kadının payının iki misli (miras vermenizi) emreder. (Çocuklar) ikiden fazla kadın iseler, ölünün bıraktığının üçte ikisi onlarındır..." (Nisa 11)
1- Bu kısımda ikiden fazla kız çocukların varis olması halinde 2/3 hisse alacakları bildirilmiş, lakin böyle bir durumda ana ile babanın her birinin 1/6 hisse alacağı belirtilmemiştir.
2- Ana ile babanın her birinin 1/6 hisse alması ancak tek çocuk varis olması halinde söz konusu edilmiştir. Lakin böyle bir durumda da tek çocuğun 2/3 hisse alacağı ayette zikredilmemiştir.
- Yani çocukların 2/3 hisse alması, ana- babanın payının belirtilmediği başka bir miras payı durumunda,
- Ana babadan her birinin 1/6 hisse alması ise, tek çocuğun varis olduğu ve çocuğun payının belirtilmediği balka bir miras payı durumunda geçerlidir.
Zira ayetin orjinal lafzında: "
وَلِأَبَوَيْهِ لِكُلِّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا السُّدُسُ مِمَّا تَرَكَ إِنْ كَانَ لَهُ وَلَدٌ
mealen: "Ölenin çocuğu varsa, ana-babasından her birinin mirastan altıda bir hissesi vardır" buyrulmuştur.
Bu tercemede "ölenin çocuğu varsa ifadesi; ölenin tek çocuğu varsa" demektir. Zira ayetin arapça lafzında geçtiği gibi "veled" kelimesi tekil olup, çoğulu: "evlad" gelir.
İşte bu paylaştırma esnasında yani tek çocuk varis olup, ana babadan her birine altıda bir pay düşmesi durumunda tek çocuğun payı bu ayette zikredilmemiştir.
Yukarıdaki yazıyı yazan ateist ise, ikiden fazla kız çocuğun varis olması halinde 2/3 hisse almasının zikredilmesini alarak, tek çocuğun varis olduğu vakaya uygulamak istemiş ve yanlış hesabını - haşa - Kurana nisbet etmek istemiştir.
Allah Azze ve Celle şöyle buyurmuştur:
"Onlara: "İnsanların iman ettiği gibi siz de iman edin" denildiğinde: "Düşük akıllıların iman ettiği gibi mi iman edelim?" derler. Bilin ki, gerçekten asıl kendileri düşük-akıllılardırlar; ama bilmezler." (Bakara 13)
"Şüphesiz Allah, bir sivrisineği de, ondan üstün olanı da, (herhangi bir şeyi) örnek vermekten çekinmez. Böylece iman edenler, kuşkusuz bunun Rablerinden gelen bir gerçek olduğunu bilirler; inkâr edenler ise, "Allah, bu örnekle neyi amaçlamış?" derler. (Oysa Allah,) Bununla birçoğunu saptırır, birçoğunu da hidayete erdirir. Ancak O, fasıklardan başkasını saptırmaz. " (Bakara 26)

21 Temmuz 2009 Salı

İzlamoğluna Reddiye

Mustafa İzlamoğlu'nun Cennet ve Cehennemin Faniliğine Dair Görüşüne Reddiye
İzlamoğlu diyor ki: "Cennet cehennem yok olacaktır" görüşü benim görüşüm değildir. Bir Kur'an talebesi olarak Kur'an’daki "huld" ves "ebed" kelimelerini tahlil ettim. Cennet ve Cehennemin ebediliğinin nasıl anlaşıldığını sahabenin olayı nasıl yorumladığını söyledim. Hz. Ebubekir'in, Hz. Ömer'in, Hz. Abdullah b. Mes'ud başta olmak üzere birçok güzide sahabinin bu konudaki günümüz yaygın kanaatinin aksine olan görüşlerini serdettim. Cehennemin sonsuz olmadığını söylediklerini naklettim. Buna da İbn kayyım el-Cevziyyenin yazdığı Hadi'l-Ervah İla Biladi'l-Efrah adlı eserini kaynak gösterdim. Bu eser arapça olarak piyasada var. Her yerde satılıyor. Bakmak isteyen açıp bakar. İbn Kayyım'ın ilmi yetkinliğinin derecesini siz bilmezseniz bilen birine sorabilirsiniz. Siz yanlış adrese kızıyorsunuz. Hz. Ebubekir'e, Hz. Ömer'e, Hz. Abdullah b. Mes'ud'a kızmanız, onlara hesap sormanız lazım. Onlara hesap sormanız gerekirken bana hesap sormanız adil değildir. Hak değildir. Zulümdür. Allah razı olmaz.`
İzlamoğlu kendi sapık fikirlerini süslemek için seçkin sahabelerin ve kıymetli alimlerin isimlerini suistimal etmeye çalışıyor. Şeyhulislam İbn Teymiyye'ye cehennemin fani olduğu görüşü nispet edilmişse de hiçbir ehli sünnet imamı hem cennet hem cehennemin fani olduğunu söylememiş, bilakis bu görüş ancak sapık cehmilerden sadır olmuştur. İbn Teymiyye ise Fetava'sında mahlukattan Arş, Cennet ve Cehennemin baki olduğunu açıkça ifade etmiştir. Kendisine nispet edilen cehennemin fani olduğuna dair görüş ise bir yanılmadan ibarettir. Zira İbn Teymiyye Ömer radıyallahu anh'den rivayet edilen bir sözü reddetmekte duraklamış, bazıları tarafından bu duraklama bu görüşü kabullendiği şeklinde yorumlanmıştır.
"Bir Kuran talebesi olarak Kurandaki huld ve ebed kelimelerini tahlil ettim" diyen izlamoğlu, aslında İbn Teymiyye'nin değerlendirmelerini kendi araştırması gibi takdim etmek istemektedir. Bu konuda daha önce İbn Teymiyye hakkında hazırladığım bir yazı İzlamoğluna da reddiye mahiyetindedir. Ayrıca şurası unutulmamalıdır ki; Mustafa İzlamoğlunun payanda olarak kullanmak istediği İbn Teymiyye, er-Reddu Ala Kailine bi fenailcenneti ve'n-nar adlı risalesinde cennet ve cehennemin fani olacağını iddia eden zındıklara reddiyede bulunmuştur.
Cennet ve Cehennemin Sonsuzluğuna Dair Kuran ve Sünnetten deliller ve şüphelerin giderilmesi:
Ebu Said r.a.’den; Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki; “Cehennem ehli, cehennemde ne ölürler, ne de yaşarlar. Ancak (küfür ve şirk yüzünden değil de) günahları yüzünden cehenneme girenleri, cehennem ateşi öldürecek, kömür haline geldiklerinde, onlara şefaat etme izni çıkacak, grup grup getirilip cennet nehirlerine atılacaklar. Sonra cennet ehline; “Haydi onların üzerine su dökün” denilecek. Böylece onlar, selin yatağında biten daneler gibi biteceklerdir.”[1]
Cennet ve cehennem fani olmazlar. Günahları sebebiyle cehenneme giren muvahhid kullar, cezalarını çektikten sonra oradan çıkarılırlar. Kafirler ise ebedi olarak cehennem azabına düçar kalacaklardır. İşte ehli sünnetin itikadı bu meselede böyledir.
Hariciler ve mutezile; “Cehenneme giren hiç kimse çıkamaz” dediler.
Mülhidlerden biri olan İbni Arabi Füsus’ta; “Cehennemde azab yoktur” demiştir. Mutezile’den Ebul Huzeyl el Allaf; “Cehennemde hayat ve hareket sona erer, cansız varlıklar haline gelirler” dedi.
Cehmiyyeden Cehm Bin Safvan; “Cehennem sonsuz değildir” dedi.
Allah Teala buyuruyor ki; “Ama âyetlerimizi inkâr etmiş ve kâfir olarak ölmüş olanlar, işte Allâh'ın, meleklerin ve tüm insanların la'neti onların üstünedir. Onlar ebediyen lânet içinde kalırlar. Artık ne azapları hafifletilir ne de onların yüzlerine bakılır.”(Bakara 161-162)
“Böylece Allah onlara, işlerini, pişmanlık ve üzüntü kaynağı olarak gösterir ve onlar artık ateşten çıkamazlar.”(Bakara 167)
“Bizim âyetlerimizi yalanlayıp da onlara karşı kibirlenmek isteyenler var ya, işte onlara gök kapıları açılmayacak ve onlar, deve iğne deliğine girinceye kadar cennete giremeyeceklerdir! Suçluları işte böyle cezalandırırız!”(A’raf 40)
“İnkâr edenlere de cehennem ateşi vardır. Öldürülmezler ki ölsünler, cehennem azabı da onlara biraz olsun hafifletilmez. İşte biz, küfürde ileri giden her nankörü böyle cezalandırırız.”(Fatır 36)
“Yoldan çıkanlar ise, onların varacakları yer ateştir. Oradan her çıkmak istediklerinde geri çevrilirler ve kendilerine: Yalandır deyip durduğunuz cehennem azabını tadın! denir.”(Secde 20)
“Azapları hafifletilmeyecektir. Onlar azap içinde kurtuluştan ümit kesmişlerdir. Biz onlara zulmetmedik, fakat onlar kendileri zalim kimselerdir. Onlar cehennem bekçisine: "Ey Mâlik! Rabbin artık bizi öldürsün." diye seslenirler. Mâlik de: "Siz böylece kalacaksınız." der.”(Zuhruf 75-77)
“Onlar, ateşten çıkmak isteyecekler, fakat ondan çıkacak değillerdir. Onlara boyuna sürüp gidecek bir azap vardır.”(Maide 37)
“Ve şöyle derler: Rabbimiz! Cehennem azabını üzerimizden sav. Doğrusu onun azabı gelip geçici değil, devamlıdır.”(Furkan 65)
Cennetlikler hakkında da buyurur ki; “Onlara orada hiçbir yorgunluk gelmeyecek ve onlar, oradan çıkarılmayacaklardır.”(Hicr 48)
İbni Kayyım r.a., şeyhul İslam İbni Teymiye’den, şöyle nakleder; “Hasen el Basri, Ömer r.a.’ın şöyle dediğini söyledi; “Cehennemdekiler şayet kum yığınları kadar bir süre bile cehennemde kalsalar, yine bir gün oradan çıkarlardı.”[2] Her ne kadar Hasen el Basri, Ömer r.a.’den işitmemişse de, onun böyle dediğine kanaati olmasaydı böyle kesin olarak rivayet etmezdi. Ehli sünnet önderi imamlar da buna karşı çıkmadılar.”
Bu söze şöyle karşılık veririz; birincisi; Hasen el-Basri, Ömer r.a.’den bunu işitmemiş olup, mürsel olarak rivayet etmiştir. Hasen el Basri r.a., zahid imamlardan biri olması yanında, müdellis bir ravi olup, mürsel rivayetleri imamlar indinde makbul değildir. İmam Darekutni Sünen’de der ki; “Hasen el Basri ve Ebul Aliye’nin mürselleri alınmaz. Zira bunlar kimden rivayette bulunduklarına dikkat etmezler.”
Ehli Sünnet İmamlarının bu söze karşı çıkmayışlarına gelince; onlar Ömer r.a.’ın bu sözünü, cehennem’e girip de çıkacak olan günahkar müminlerin hakkında olduğuna hamletmişlerdir.
Ayrıca Ömer r.a.’a nisbet edilen bu sözün sabit olduğunu kabul etsek bile, cehennem’in sonu geleceğine delil gösterilemez. Bu, “Zeyd şu evde şu kadar kalır, sonra oradan çıkar” demek gibidir ve bunu söylerken, evin yok olacağı anlamına gelmez.
Şayet; “Allah cehennemi, kendisine isyan eden kullarını cezalandırmak için yaratmıştır. Onların cezası bitince, oraya ihtiyaç kalmaz” denilirse, bu yukarıda kaydettiğimiz, cehennem azabının kafirlere sonsuz olduğunu belirten ayetlere muhaliftir. Bu hükümde ne sahabe, ne tabiin, ne de ehli sünnet imamları ihtilaf etmemiştir.
Sonra İbni Teymiye r.a., Ömer r.a.’ın sözünü kafirlere hamlederek; “zaten günahkar müminler cehennemde kum taneleri kadar uzun süre orada kalacak değildir. Ömer r.a. kafirleri kastetmiş olmalıdır” der.
Bu iddianın zayıflığı bellidir. Beyan ilmi, onun bu sözünün yanlışlığını ortaya koyar. Zira Ömer r.a. şart kaziyesiyle diyor ki; “Şayet, onların cehennemde kalışı şu kadar uzasa bile, yine oradan çıkarlardı.” İbni Teymiye’nin iddiasının kabul edilebilmesi için; “Şüphesiz cehennemlikler, kum taneleri sayısı kadar bekleseler de oradan çıkarlar” demiş olması gerekirdi. Bu yüzden bu sözün kafirlere hamledilmesi yanlış olup, günahkar muvahhidler hakkındadır.
Ömer r.a.’ın bu sözü, İbni Mesud r.a.’ın rivayet ettiği şu hadisteki gibidir; “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki; “Şayet cehennem ehline; “sizler ateşte dünyadaki taşlar kadar kalacaksınız” denilse, bununla sevinirlerdi.”[3]
Cehennemde cezasını çekip, oradan çıkarılacak olan muvahhid günahkarların kalış süresi hakkında, İbni Ebu Hatim, ve es-Sunne’de İbni Şahin, Ali r.a.’den rivayet ediyorlar; “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki; “Pişman olmadan ve tevbe etmeden ölen büyük günah sahiplerinden bazısı cehennem’de bir ay, bazısı bir sene kalıp çıkarılır. Onlar içinde cehennemde en uzun kalanı, dünyanın ömrü kadardır.”[4] Bu rivayet zayıf olup meçhul ravileri vardır.
Aynısını Hakiym et Tirmizi, Nevadirul Usul’de daha uzun bir metinle rivayet etti ve orada dünyanın ömrü yedi bin sene olarak geçer. Bu ziyade münkerdir.
Sonra Şeyhulislam, cehennemin faniliğine, İbni Abbas r.a.’ın Enam suresi 128. ayeti tefsirinde söylediği şu sözünü delil getiriyor; “Hiç kimsenin, yaratıkları hakkında Allah’a hükmetmesi, onlara cennetlik veya cehennemlik diye damga vurması yakışmaz.”
Bu sözün, cennet ve cehennemin son bulmasıyla alakası yoktur. Müminlerden birinin işlediği günah sebebiyle, onun cehennemlik olduğuna veya işlediği sevap sebebiyle cennetlik olduğuna şahitlik etmenin caiz olmadığına işaret etmiştir ki, bu zaten sahih hadislerle sabit bir meseledir.
Bu konuda delil getirilen diğer rivayet; Ebu Hureyre ve İbni Mesud r.a.’dan nakledilen; “Bir zaman gelir ki, cehennemde kimse kalmaz”[5] sözüdür.
Begavi r.a., bu sözü naklettikten sonra der ki; “Şayet bu rivayet sabit ise, Ehli sünnet’e göre anlamı; “iman ehlinden kimse kalmaz” demektir. Kafirler ise sonsuza kadar cehennemde kalırlar.”
Ubeydullah Bin Muaz r.a., bu sahabelerin sözünü; “ashabımız derler ki; “Yani muvahhidlerden kimse cehennemde kalmaz demektir” diye açıklamıştır.
Diğer bir delilleri; “Rabbinin dilediği hariç, (onlar) gökler ve yer durdukça o ateşte ebedî kalacaklardır. Çünkü Rabbin, istediğini hakkıyla yapandır.”(Hud 107) ayeti hakkında Ebu Said, Cabir ya da başka birinin; “Bu ayet bütün tehdit ayetlerine uygulanır.”[6] Sözüdür.
Suyuti bunu Durrül Mensur’da, Abdurrazzak, Taberi, İbnül Münzir, Taberani ve Beyhaki’nin Esma ve Sıfat adlı eserine nisbet etmiştir.
Bu rivayette ravi Ebu Nadre; “ya Ebu Said, ya Cabir, ya da başka bir sahabe dedi ki..” diyerek şüpheli bir şekilde ibare kullanmış, bunu kimin söylediği meçhul kalmıştır. Delil olarak kullanılamaz.
Rivayet sabit olsaydı bile, cehennemin sonlu olduğunu göstermez. Nitekim Beyhaki, el-Ba’s ve'n-Nuşür’de, İbni Abbas r.a.’nın bu ayetin (Hud 107) tefsirinde;
“Fakat Rabbin şunların cehennemde, şunların cennette kalmasını dilemiştir.” Dediğini rivayet ediyor.
Bu ayetteki; “Rabbinin dilediği hariç” ifadesi, İbni Abbas, Hasen, Halid Bin Madan, Dahhak, Katade, Ebu Sinan, İbni Kesir, Taberi ve başkalarının da dediği gibi, muvahhidler hakkındadır. Zira, “bedbaht olanlar” lafzı, kafirleri de, günahkarları da kapsar.[7]
Beyhaki, Ferra ve Halimi’den naklen der ki; “bu ayetteki “illa=ancak” edatı, “siva=dışında” manasındadır. Bu aynı; “falanın bende bir seneye kadarki iki bin dirhemi dışında, bin dirhemi vardır.” Sözü gibidir.[8]
İbni Amr r.a.’ın “Cehennemde hiç kimse kalmaz ve kapıları kapanır”[9] sözünü delil getirdiler. Rivayet bu şekliyle münkerdir. Bezzar’ın rivayet ettiği sahih rivayette; “yani cehennemde muvahhidlerden kimse kalmaz” ziyadesi geçiyor.[10]
Enes r.a. merfuan rivayet ediyor; “Cehennem üzerine bir gün gelir ki orada ümmeti Muhammed’den kimse kalmaz.” [11]
Yine Ebu Umame’den merfuan; “Cehennem üzerine bir gün gelir ki, ademoğlunun muvahhidlerinden hiç biri orada kalmaz ve cehennemliklerin üzerlerine kapılar kapanır.”[12]
Sonra Şeyhul İslam İbni Teymiye, İbni Merduye’nin tefsirinde Cabir r.a. hadisinden tahric ettiği şu rivayeti delil getiriyor; Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, “Bahtsızlar ateştedirler. Onların orada (o bunaltıcı ateş içinde) bir soluk alıp verişleri vardır ki!... Rabbinin dilediği hariç, (onlar) gökler ve yer durdukça o ateşte ebedî kalacaklardır.”(Hud 106-107) ayetleri hakkında buyurdu ki; “Allah dilerse, bedbaht olanlardan bazı kimseleri ateşten çıkarmayı ve onları cennete koymayı dilerse bunu yapar.”[13]
Deriz ki, bu, cehennemin son bulacağına değil, tam aksine son bulmayacağına delil olur. Burada çıkarılması dilenen bedbahtlar, İbni Abbas r.a.’nın dediği gibi muvahhid olanların günahkar olanlarıdır. Ayrıca burada bedbahtların muhakkak çıkarılacağı belirtilmemiş, “Şayet Allah dilerse” diye şarta bağlanmıştır. Bu aynı şu ayetteki gibidir;
“Biz dileseydik, elbette herkese hidayetini verirdik. Fakat, "Cehennemi hem cinlerden hem insanlardan bir kısmıyla dolduracağım" diye benden kesin söz çıkmıştır.”(Secde 13) burada da Allah’ın dilemesine bağlanmıştır.
Buhari ve Müslim’in sahihlerinde rivayet edilen hadiste; “Ölüm, çok güzel bir koç şeklinde getirilir ve cennet ile cehennem arasında boğazlanıp şöyle denilir; ey cennet halkı, ebedilik var, ölüm yok, ey cehennem halkı, ebediyet var, ölüm yok!” buyrulmuştur.[14]
İddia sahibinin diğer delilleri olan; “(Azgınlar) orada çağlar boyu kalacaklar, Orada bir serinlik ya da (susuzluk gideren) bir içecek tatmazlar, Kaynar su ve irin (tadarlar). Ancak (dünyada yaptıklarına) uygun karşılık olarak. Çünkü onlar hesap gününü (geleceğini) ummazlardı. Bizim âyetlerimizi yalanladıkça yalanlamışlardı.”(Nebe 23-28) ayetlerine gelince;
Bu ayetlerde anlatılanlar, kafirlerin sıfatıdır. İbni Teymiye’nin buradaki “çağlar boyu” ifadesini alarak, fakat sonra gelen ayeti hesap etmeyrek delil getirmesi, onun bir zuhulüdür. Nebe suresi 30. ayetinde buyrulur ki; “Tadın! Bundan sonra yalnızca azabınızı arttıracağız.” Şayet kastedilen; “çağlar boyu cehennemde kalmalarından sonra ancak azabın artacağı” olunca, İbni Teymiye’nin bu iddiası boşa çıkmış oluyor.
Nitekim burada “çağlar boyu” diye terceme edilen “ahkab” kelimesi hakkında Begavi ve Abd Bin Humeyd, Hasen el-Basri r.a.’den şöyle naklediyor; “Ahkab; ancak süreklilik, devamlılık ifade eder.”[15]
Abdurrazzak, Taberi, Abd Bin Humeyd ve İbnül Münzir, Katade r.a.’den naklediyor; “Ahkabın sonu yoktur, bir hukubdan diğer hukuba geçmeyi ifade eder.”[16] Rabi Bin Enes de böyle dedi.
Netice; ne ayetlerde, ne hadislerde, ne de sahabe sözlerinde, cehennemin sonu geleceğine delil yoktur. Bilakis deliller cehennem azabının ve cennetin sonsuz olacağını göstermektedir.
şöyle diyor: "Alim olmamanız durumunda siz şu halinizle ARAŞTIRDIM DA ŞU SONUCA ULAŞTIM" DEME HAKKINI KENDİNİZDE BULACAKSINIZ DA, HAYATINI İLİM YOLUNDA HARCAMIŞ OLAN ALLAH'IN MUSTAFA KULU ARAŞTIRMADAN, SORUŞTURMADAN, BİLMEDEN, İŞKEMBE-İ KÜBRADAN KONUŞMUŞ OLACAK. öyle mi?"
Yapmacık tevazu edalarıyla her seferinde kibrini ortaya koyan, kendisini eleştirenlere ateş püskürürken, iltifat yağdıranlara karşı ağzı kulaklarına varan İzlamoğlu, sadece aklına dayanarak "Sonsuz sadece Allahtır, ondan başka bir şey sonsuz olamaz" demektedir.
Onun çok güvendiği bu aklı, hayrın da şerrin de Allah'tan olduğunu bir türlü kabul edememekte, kadere inanmanın iman esaslarından olduğunu inkar etmektedir. Kuran'ın beyan edicisi olarak Allah Azze ve Celle'nin tayin ettiği Muhammed aleyhissalatu vesselamı "Onun sözlerine itikad etmek gerekmez" diyerek reddeden İzlamoğlu, Kuran'ı anlamak için fasit aklının beyanını kendisine yeterli görmektedir. Kuran lafızlarını tahrif etmek için sünneti devreden çıkarmış, "İlmin namusu" dediği şeylerin başında Allah rasulünden nakledilenleri zayi ederek, kadınların dahi peygamber olabileceğini söylemiş, İbn Mesud ra. gibi bir sahabe'ye bunak demiş, Abese suresi mealinde Muhammed sav.'den bahsedilen kısımda "Kibirli şahıs" ifadesini kullanmıştır.
Tevazu gereği eleştirilere açık olduğunu belirtse de, her karşılaştığı eleştiriyi "Bana haset ediyorlar", "Ben alimim, beni eleştiren cahil" gibi sözlerle bertaraf etmektedir:
"YANLIŞIMI DÜZELTTİĞİMİ İLAN ETMEKTEN ZERRECE YÜKSÜNMEZ, BUNU BİR ŞEREF BORCU BİLİRDİM"
"Ben yaptım, ben buldum, ben keşfettim" edalarıyla ortaya ısıtıp koyduğu düşüncelerinden şimdiye kadar hangisinde bir hata olduğunu kabul ettiği, ne kadarından dönüş yaptığı meçhuldür. Ama araştırmayı düşünenlere önceden "Sen de kim oluyorsun, ben nerede sen neredesin!" demiş olduğundan, başkalarının da bu kapakları açmasına karşı tedbirini almaktadır. Evet, bu iş "di"li geçmiş zamanda kaldı, şeref borcuna da bu ümmet tarafından haciz konmak üzere.
"...BAŞTA KENDİLERİNDEN NAKİLDE BULUNDUĞUM SAHABİLER OLMAK ÜZERE HERKESTEN HELALLİK ALLAH'TAN DA AF DİLERDİM."
Evet, İzlamoğlu geciken şeref borcunu bir an önce ödemeli, -nasıl dileyecekse – sahabelerden helallik dilemelidir! Zira hiçbir sahabe cennet ve cehennemin fani olduğunu söylememiştir!
"İlim insanlardan sökülüp alınmaz. Ancak Allah alimlerin ruhlarını alır. Geriye cahil insanlar kalır. Bu kimseler (Kitap ve sünnetten) delilsiz olarak konuşan cahilleri önderler edinirler. Bu cahil önderler de hem sapar, hem de saptırırlar."
Allah hem sapık hem saptırıcıların şerrinden İslam ümmetini muhafaza etsin.
İzlamoğlunun sitesinde yayınladığı yazı:
Cennet ve Cehennemin Ebediyeti


Selamun aleykum değerli hocam ALLAH’IN selamı sizin ve bu hayatı pratikleşen örnekleşen yaşayan geçmişse ve bugüne kadar bize yüce Mevla’ya bir vesile için çalışan tüm Resuller ve Nebiler çağımızın alimler , selam olsun bir kere değil bin kere bize modern çağın bir Müslüman nasıl yaşayacağı bir ışık olan değerli hocam M. İSLAMOĞLUNA sonsuz teşekkür ediyorum.Değerli hocam size sormak istediğim bir suali sormak istiyorum sorma amacım size karşı olan sevgim bir meseleden bakış açınızla burukluk yaşadım doğrusu size karşı bu meselede yaklaşık olarak dört sene oldu ancak dayanamadım internet yoluyla sorma ihtiyacım oldu.Hocam bir gün tefsir dersinde şöyle bir açıklamada bulundunuz:DEDİNİZ CENNET SONRADAN YARATILMIŞDIR SONRADAN YARADILANI YOK OLMAYA MAHKUMDUR, BAKİ OLAN ALLAHDIR CENNETTE YOK OLACAKTIR bunu söylerken tefsir müdavimleri kıpırdamalar oldu siz dediniz o zamana kadar kalın yeterdir.Anlıyorum size böyle bir açıklamada bulundunuz Sevgili hocam inanın bunu söylerken benim kafamda bir ton kaynar su gibi dökmüş oldum.Tefsir bittikten sonra acaba ben mi yanlış anladım inşallah öyledir ama sordum müdavimlere yok bizde aynı anladı.Sonra ben araştırdım tefsir kitapları bir çok kişide tanıştım ve meğer toplumda M. İSLAMOĞLU cennetin geçici olduğunu hatta bir gün müşterime giderken konu İslam’dan açılırken dedi ki müşterim bana kime takılıyorsun dedim Mustafa İslamoğlu git işine o cennetin geçici olduğunu söylüyor bunu bana söyleyince ikinci şok oldum. İslam tarihiyle araştırdım sadece bir tane çıktı bunu söyleyen kişi İslam uleması hiç itibar edilmedi. İsmini biliyordum şimdi unuttum. Sevgili hocam bu bakış kişisel bir bakışın mıdır kişisel bir bakışın ise dayanağın nedir. Kur'an da ebedi geçen ayetlere ne demeli. Geçici olan bir cennet ise geçici bir âhiret demek geçici bir âhiret demek geçici bir cehennem demektir. O zaman reenkarnasyona inananları burada hakkı çıkarmak lazım. Kur'an da geçen ebeden ebedi kavramı mecaz mıdır kinayeli midir? Elbette her şey yok olmaya mahkûmdur ama Allah bir şeye ol dediği zaman da oluverir ebedi kal dediğinde ebedi kalacaktır. Buna itiraz eden mi var?Cevap verirseniz memnun olurum
Aziz Talib,
Aleyküm selam

1 "Cennet cehennem yok olacaktır" görüşü benim görüşüm değildir. Bir Kur'an talebesi olarak Kur'an’daki "huld" ves "ebed" kelimelerini tahlil ettim. Cennet ve Cehennemin ebediliğinin nasıl anlaşıldığını sahabenin olayı nasıl yorumladığını söyledim. Hz. Ebubekir'in, Hz. Ömer'in, Hz. Abdullah b. Mes'ud başta olmak üzere birçok güzide sahabinin bu konudaki günümüz yaygın kanaatinin aksine olan görüşlerini serdettim. Cehennemin sonsuz olmadığını söylediklerini naklettim. Buna da İbn kayyım el-Cevziyyenin yazdığı Hadi'l-Ervah İla Biladi'l-Efrah adlı eserini kaynak gösterdim. Bu eser arapça olarak piyasada var. Her yerde satılıyor. Bakmak isteyen açıp bakar. İbn Kayyım'ın ilmi yetkinliğinin derecesini siz bilmezseniz bilen birine sorabilirsiniz.
Siz yanlış adrese kızıyorsunuz. Hz. Ebubekir'e, Hz. Ömer'e, Hz. Abdullah b. Mes'ud'a kızmanız, onlara hesap sormanız lazım. Onlara hesap sormanız gerekirken bana hesap sormanız adil değildir. Hak değildir. Zulümdür. Allah razı olmaz.
2. Bakara suresinde Cennet ve nar’ın ilk geçtiği yerde bu konudaki farklı görüşleri bir müfessirin ilim namusu gereği zikrettim. Bir önceki kasette/CD'de başkalarının görüşünü naklettim. Bir sonraki derste kendi görüşümü naklettim. O da şuydu: CENNET VE CEHENNEMİN ZAMANI GAYBİ BİR KONUDUR. BU KONUDA KONUŞMAK ĞAYBI TAŞLAMAKTIR. BUNU ALLAH BİLİR. BİZE DÜŞEN CEHENNEMDEN SAKINMAK CENNETİ HAK ETMEKTİR.
Bu orada şahidim olarak öylece durduğu halde, başkalarının görüşlerini bana yazmamanız ve öyle takdim etmeniz
A. SÖZ EMANETİNE SADAKAT DEĞİLDİR.
B. KUL HAKKIDIR.
C. İFTİRADIR.
3. "Git işine o cehennemin geçici olduğunu söylüyor" diyen esnaf arkadaşınızın bu sözüne "ikinci defa şok oldum". Sizi ömrünü ilme vakfetmiş biri olarak ben şok edemedim. Sahabeden naklettiklerim şok edememiş. Benim bu hizmeti vermem şok edememiş de, arkadaşınızın eminim ki hiç tanımadığı, eserlerini okumadığı bir Kur'an talebesi hakkında söylediği bir cümle mi şok eti? Vah vaaaah. Vah ki vaaah. Benim emeklerime vah. Eğer hayatımı vakfettiğim bu hizmette insanları ölçü alsaydım, şu tavırlarıyla "Bunlara değmez ey Allah’ın Mustafa kulu" deyip susardım. Hele ki Allah'ın ellerine bakıyorum. Hele ki O'ndan bekliyorum karşılığını.
A. CAHİLİN ALİM HAKKINDAKİ ŞEHADETİ KABUL OLUNMAZ der ibn abidin. Doğru söyler.
B. PİYASADA ALEYHİMDE KAPSAMLI, PLANLI VE SİSTEMATİK BİR KAMPANYA OLDUĞUNU BİLİYORUM. Bu işin sünnetinin böyle olduğunu biliyorum.
C. BU KAMPANYAYI YAPANLARIN DA DİN KARDEŞLERİM OLDUĞUNU BİLİYORUM VE DİYORUM Kİ: HASETÇİNİN HASEDİNDEN ALLAH'A SIĞINIRIM.
4. Araştırdım, bir kişiden başka bunu söyleyen bulamadım diyorsunuz. Kendinizi tanıtmadığınız için alim olup olmadığınızı bilmiyorum. Eğer Kur'an'a, sünnete, sahabe kavillerine, islam'ın ana kaynaklarını kendi dilinden okuyup yorumlayacak ve karşılaştıracak bir bilgiye sahip alimseniz, yapacağınız tek şey vardır: GÖSTERDİĞİM KAYNAĞI AÇIP ORADAN NAKLETTİĞİM BİLGİLERİN DOĞRU NAKLEDİLİP ETMEDİĞİNİ KONTROL ETMEK. İşte bunu yapsaydınız ve benim oradan yanlış, yalan, ekik ve çarpık naklettiğimi tesbit etseydiniz;
Ben
A. SİZi TEBRİK EDER, SUZE DUA EDER, SİZİN ELİNİZİ ÖPERDİM BANA BİR YANLIŞIMI GÖSTERDİĞİNİZ İÇİN.
B. BAŞTA KENDİLERİNDEN NAKİLDE BULUNDUĞUM SAHABİLER OLMAK ÜZERE HERKESTEN HELALLİK ALLAH'TAN DA AF DİLERDİM.
C. YANLIŞIMI DÜZELTTİĞİMİ İLAN ETMEKTEN ZERRECE YÜKSÜNMEZ, BUNU BİR ŞEREF BORCU BİLİRDİM.
Eğer bunu yapacak bir ilim, birikim ve yetkinlikten yoksanız
Şu yukarıdakilerden hangisini yapmayı göze aldığınızı merak ediyorum. Eğer bunu yapamadınızsa, nereden araştıracaksınız, kimden soracaksınız ki, araştırdım gibi büyük bir söz ediyorsunuz.
Alim olmamanız durumunda siz şu halinizle ARAŞTIRDIM DA ŞU SONUCA ULAŞTIM" DEME HAKKINI KENDİNİZDE BULACAKSINIZ DA, HAYATINI İLİM YOLUNDA HARCAMIŞ OLAN ALLAH'IN MUSTAFA KULU ARAŞTIRMADAN, SORUŞTURMADAN, BİLMEDEN, İŞKEMBE-İ KÜBRADAN KONUŞMUŞ OLACAK. öyle mi?
Cahilin araştırması araştırma, alimin araştırması "git işine" olacak öyle mi?
Alimlerimizin bin bir emek zahmetle çıkardığı bilgileri onlara kara çalmak için hazır kıta bekleyenlerin ellerinde çamura dönüştürecek ve onları bildiklerini milletle paylaştıkları için analarından emdiğini burnundan getireceğiz, onların yerine cahillerimizin kendinin bile amel edemeyeceği önyargılarını, mahalle dedikodularını, takvim yaprağı bilgilerini esas alacağız öyle mi?
SON SÖZ:
AYIP
YAZIK
GÜNAH.
emeğe saygı Allah'a saygıdır. Allah bile Allah iken emeğe saygı gösterir. Ya şu insanoğlunun emeğe saygısızlığını ne demeli?
Ben size hakkımı helal ediyorum. Fakat bundan böyle ilme ve emeğe saygı göstermenizi, cahilin alim hakkındaki şehadetinin geçersiz olduğunu kabul edeceksiniz. Ve en önemlisi, zaten az olan alimlerinizin arkasından konuşurken yüz kez düşünüp öyle konuşacaksınız.

Hasbünallahu ve ni'me'l-vekil.

dipnotlar:


[1] Müslim(iman 306) Cemül Fevaid(10053)
[2] İbni Kayyım Hadil Ervah(s.409) Suyuti Durrül Mensur(4/478)
[3] sahihtir. Taberani(10/179) Deylemi(5154) Ebu Nuaym Hilye(4/168) Ebu Hatem İlel(2/224) Mecmauz Zevaid(10/396) Taberani’nin isnadında zayıf ravi Hakem Bin Zuheyr vardır. Elbani Zaiful Cami’de haksız olarak; mevdu dedi. Lakin Hafız İbni Receb bunu ceyyid isnad ile rivayet etti; Tahvif Minen Nar(s.179) Begavi Tefsiri(4/438)
[4] zayıftır. İbni Receb Tahvif Minen Nar(s.189) Lisanul Mizan(5/150) Tehzibut Tehzib(9/118) İbni Makula İkmal(2/516) İbnül Cevzi İlelül Mütenahiye(2/940) mechul ravileri vardır.
[5] Taberi(12/118) Begavi Tefsiri(2/403) Suyuti Durrül Mensur(4/478) Ruhul Maani(12/146)
[6] Durrül Mensur(4/478)
[7] Taberi(12/118) Kurtubi(9/99) İbni Kesir(8/3988)
[8] Şuabul İman(1/329)
[9] münker bir rivayettir. Bkz.: Zehebi Mizan(7/189) İbni Hacer Tehzibut Tehzib(12/49) Salebi Tefsiri(4/321)
[10] Bezzar(6/442) Hafız İbni Hacer, Tahricu Ehadisil Keşşaf(s.82) Alusi Ruhul Maani(12/146) Feyzul Kadir(1/40)
[11] İbni Adiy Kamil(5/220) Zehebi Mizan(5/124) Feyzul Kadir(5/321)
[12] Taberani(8/247) Deylemi(5351) Hatib Tarih(9/122) Mecmauz Zevaid(10/360)
[13] Suyuti Durrül Mensur(4/476)
[14] Müslim(4/2189) Buhari(11/406-Fethul Bari) Beyhaki Şuab(386-387)
[15] Taberi(30/11) Lisanul Arab(1/326) Beyzavi(5/441) İbni Kesir(4/465) Kurtubi(19/177) Durrül Mensur(8/394) Salebi(4/381) Vahidi(2/1166) Begavi(4/438) Zadul Mesir(9/8) Celaleyn(s.787) Nesefi(4/311) Alusi Ruhul Maani(30/14-15)
[16] bir önceki dipnota bakınız.

1 Temmuz 2009 Çarşamba

Mutezile'den Ali Osman Ateş'e Reddiye

“HADÎS TEMELLİ KALIP YARGILARDA KADIN” ADLI KİTABIN ELEŞTİRİSİ
A. Osman Ateş “Hadîs Temelli Kalıp Yargılarda Kadın” (İstanbul, 2000) adlı kitapta kadınla ilgili tartışma konusu olan birçok hadîsi ele almış, sened ve metin tenkidi yapmış, neticede –zaten uydurma olanların dışında- çoğunun hakkında olumsuz hükümler vermiştir. Bu çalışmada adı geçen eserdeki bazı hadîsleri -incelenen hadîslerin hepsini bütün yönleriyle birlikte olmasa da- sened ve metin tenkidleri açısından değerlendirmeye çalışacağız.
Eserde işlenen hadîslere geçmeden önce yazarın girişteki bir görüşüne değinmek istiyoruz. Şöyle der: “Burada işaret edilmesi gereken sevindirici bir husus şudur: Gelenekçi ekolun (ehl-i hadîs) kadınlara yönelik tavrı ve bu tavrın dayanaklarını oluşturan bir takım delilleri Re’y mektebi mensuplarınca tasvib ve kabul görmemiştir. Çoğunluğunu Hanefi mezhebi mensuplarının oluşturduğu Re’y ekolu aklı ve hayatın gerçeklerini dikkate alarak –istisnalar olmakla beraber- kadına bu tarzda bir yaklaşımı kabul etmemiş gelenekçi ekolun kadını biçimlendirmede delil olarak kullandıkları rivayetleri eleştirerek bunların Hz. Peygamber’e ait birer hadîs olamayacağını söylemişlerdir”. (s. 17)
Bir kere kadınlarla ilgili hadîsleri eleştirmek için gelenekçi ekol re’yci ekol ayırımı yapıp re’yci ekole dayanmanın isabetli olmadığını söylemeliyiz. Ayrıca ehl-i hadîsin gelenekçi ekol olarak adlandırılması da isabetli değildir. Şayet böyle kabul edilecekse re’yci ekole de “yenilikçi” denmesi gerekirdi. İşin doğrusu “Gelenekçi ekol” vb. tanımlamalar modern bir söylemi çağrıştırmaktadır.
İkincisi gönül isterdi ki, kadınla ilgili hadîsleri eleştiren Hanefî kaynaklar sarih şekilde gösterilsin. Zira Hanefilerin, kadınlar ve kadınlarla ilgili çoğu hadîs konusunda yazarın adlandırdığı gelenekçi ekolden pek farklı düşünmediği kanaatindeyiz. Yine dikkat çekici bir husustur ki, yazarın eserinde zikredip eleştirdiği hadîslerin çoğu Hanefilerce kabul edilmiş ve yorumlanmıştır. Aksi bir iddia ileri sürülecekse, mesela kadının fitne ve zararlı olması, kadının namaz kılanın önünden geçmesiyle o kişinin namazının bozulması, kadının uğursuz sayılması, kadının aklının ve dininin eksik olması, kadının eğe kemiğinden yaratılması ve benzerleriyle ilgili hadîsleri reddeden Hanefî alimlere işaret edilmelidir. Şüphesiz bu hadîsleri farklı anlayan Hanefî alimleri olmuştur, ancak onlardan bunları reddetme yoluna gidenler bilinmemektedir.
Kadınların zararlı ve fitne olması
Yazar, “kadının zararlı ve fitne oluşuyla” ilgili Üsame b. Zeyd kanalıyla nakledilen 6 senede yer vermiştir. Bu isnadların ortak noktasında yer alan ravilerden Süleyman b. Tarhan, muhaddis, hafız, abid, zahid, müctehid bir kimse olup Ebu Osman en-Nehdî’nin hadîslerini en iyi bilen öğrencisi olduğu kaydedilmiştir. Ancak Süleyman’ın Hasan el-Basrî ve diğer bazı kişilerden işitmediği şeyleri bizzat duymuş gibi nakleden müdellis bir kimse olduğu da zikredilmektedir. Ebu Osman en-Nehdî’nin hadîslerini en iyi bilen öğrencisi olarak nitelendirilen Süleyman et-Teymî, bu hadîsle ilgili problemli rivayette tedlis yapmış olmalıdır. Çünkü diğer hadîs alimlerinden tedlis yapan bir kimsenin kendi hocasından da tedlis yoluyla nakilde bulunmaması için herhangi bir garanti yoktur. Üstelik Süleyman bunu Ebu Osman’dan an lafzıyla nakletmiştir. Anane yoluyla nakledilen rivayetlerin senedlerinin muttasıl olması için gözetilmesi gereken en önemli şart, ravinin müdellis olmamasıdır. Burada ise hem ravi tedlis yapmakla suçlanmış hem de rivayet an lafzıyla nakledilmiştir. (s. 47)
İlk olarak Süleyman et-Teymî’nin diğer hadîs alimlerinden tedlis yapmasının kendi hocasından da tedlis yapabileceğine gerekçe sayılması ilmî olmayan bir hükümdür. Eğer Süleyman’ın tedlis yaptığı zatlar belli ise ve bunlar içinde Ebu Osman en-Nehdî yoksa böyle bir tedlis iddiası subjektif olmak durumundadır. Dahası Süleyman et-Teymî, hocası Ebu Osman’ın hadîslerini en iyi bilen bir kimse olarak takdim edilmektedir. Bu durumda tedlis imkanı tamamen ortadan kalkmaktadır.
Tedlis ihtimalinin an lafzıyla vuku bulacağına dair iddiaya gelince, bu doğrudur. Sika dahi olsa tedlis yapmakla vasıflanan bir ravinin rivayeti munkatı hükmünü alır. Ancak bu, müdellis ravinin an lafzıyla rivayet ettiği hadîsin semaya delalet eden bir lafızla kesinlikle rivayet edilmemesi durumunda geçerlidir. Süleyman et-Teymî’nin Ebu Osman’dan naklettiği hadîsin rivayet lafızları şöyledir:
Buharî: semi’tu Eba Osman ((Nikah, 18)
Müslim: an Ebi Osman (Zikr, 97)
haddesenâ Ebu Osman (Zikr, 97)
Tirmizî: an Ebi Osman (Edeb, 31). Tirmizî, hadîs hakkında hasen-sahih hükmünü vermiştir.
İbn Mace, an Ebi Osman (Fiten, 19)
İbn Hanbel: an Ebi Osman (V, 200)
Yukarıda görüldüğü gibi Süleyman et-Teymî, Buharî ve Müslim rivayetlerinde semi’tu ve haddesenâ lafızlarıyla Ebu Osman’dan semaını tasrih etmiştir. Hal böyle iken Süleyman et-Teymî’nin bu rivayette tedlis yaptığını söylemek mümkün değildir.
Yazar, Müslim’in kaydettiği senedde geçen Süfyan b. Uyeyne hakkında şunları söyler: “Süfyan’ın ömrünün sonlarına doğru (197’de) ihtilat ederek hafızasının bozulduğu bu tarihten sonraki nakillerinin sahih olmadığı kaydedilmiştir. Darekutnî onun hadîsteki büyük şöhretine rağmen sika kimselerden aldığı bazı rivayetlerinde tedlis yaptığını söylemiştir”. (s. 47-48)
Süfyan b. Uyeyne’nin 197’de ihtilat ettiği doğrudur. Yazar, Müslim’in Süfyan’dan naklettiği hadîsin 197’den sonra işitildiğini ima etmektedir. Oysa Zehebî’nin belirttiğine göre bu tarihten sonra ondan hadîs işiten ravi Muhammed b. Asım’dır. (bkz. Mizânu’l-i’tidâl, thk. Ali Muhammed Muavvad, Beyrut, 1995, III, 247) Müslim’in rivayetinde ise Süfyan’dan hadîs işiten kimse Said b. Mansur’dur.
Süfyan b. Uyeyne’nin sika kimselerden tedlis yaptığı da doğrudur. Ancak bu ifadeler tedlisin mutlak olarak yanlış olduğunu çağrıştırıyor. Oysa mutlak olarak kerih görülen tedlis, zayıf raviden yapılan tedlistir. Burada ise farklı bir durum vardır. Süfyan’ın kendisi sika ve mutkin olduğu gibi tedlis yaptığı kimse de sika ve mutkin biridir. Bundan olacak ki, İbn Abdilberr, “hadîs imamlarının Süfyan b. Uyeyne’nin tedlisini kabul ettiğini” ifade eder. Çünkü Süfyan, İbn Cüreyc, Ma’mer b. Raşid vb. sika ve mutkin kimselerden tedlis yapmıştır. (Suyutî, Tedrîbu’r-râvî, thk. Ahmed Ömer Haşim, Beyrut, 1993, I, 190)
Yazar, Tirmizî’nin kaydettiği senedde geçen Muhammed b. Yahya b. Ebi Ömer hakkında şunları söyler: “Ebu Hatim onu gafletle itham etmiş ve Süfyan b. Uyeyne’den mevzu hadîs naklettiğini söylemiştir. Hafız, salih, abid bir zat olduğu da kaydedilmektedir. İlginç bir tesadüftür ki, Muhammed b. Yahya konumuzla ilgili bu rivayeti Süfyan b. Uyeyne’den nakletmiştir”. (s. 48)
Yukarıdaki ifadelerden Tirmizî’nin naklettiği hadîsin mevzu olduğu anlaşılmaktadır. Yazar, “Süfyan b. Uyeyne’den mevzu hadîs naklettiğini...” şeklindeki ifadeleriyle Muhammed’in Süfyan’dan naklettiği her hadîsin mevzu olduğunu ima etmektedir. Oysa Ebu Hatim’in ifadeleri bu manayı vermemektedir. Ebu Hatim şöyle der: “Muhammed, salih bir kişiydi. Gafleti de vardı. Yanında Süfyan b. Uyeyne’den naklettiği mevzu bir hadîs gördüm. Saduk idi”. (İbn Hacer, Tehzîbu’t-tehzîb, thk. İbrahim ez-Zeybek, Beyrut, 1996, III, 730) Ebu Hatim’in bu ifadesinden Muhammed’in Süfyan’dan sadece bir mevzu hadîs naklettiği anlaşılmaktadır. Bu mevzu hadîsin Tirmizî’nin naklettiği hadîs olduğu nereden biliniyor? Tirmizî’nin naklettiği bu hadîse mevzu diyene de rastlanmamıştır.
Ayrıca Muhammed’in bizatihi “kezzab” olmadığı, yani mevzu hadîs uydurmakla ma’ruf biri olmadığı vurgulanmalıdır. Böyle olsaydı kanaatimize göre Müslim, ondan 216 hadîs (bkz. Kemal Sandıkçı, İlk Üç Asırda İslam Coğrafyasında Hadîs, Ankara, 1991, s. 77) nakletmezdi.
Yazar, Müslim’in kaydettiği senedde geçen Cerir b. Abdulhamid’in tedlis yapmakla suçlandığını belirtmiştir. (s. 52) Bu ifadeler Cerir’in mutlak olarak müdellis olduğunu göstermektedir. Onun tedlis yaptığını söyleyenler olmakla birlikte tedlis yapmadığını söyleyenler de vardır. Zehebî’nin Mizânu’l-i’tidâl’deki rivayeti şöyledir: “Sedusî şöyle der: Ebu Hayseme’ye Cerir’in irsalinden ve haddesena demeyişinden soruldu. Bunun üzerine Ebu Hayseme şöyle dedi: Tedlis yapmazdı”. (II, 120) İbn Hacer ise Tehzîbu’t-tehzîb’inde sadece Ebu Hayseme’nin “Cerir, tedlis yapmazdı” sözüne yer vermiştir. (I, 297) Özellikle İbn Hacer, Cerir’in tedlis yaptığına dair rivayeti naklettikten sonra “bu rivayet sahihse Cerir tedlis yapardı” ifadesini kullanmıştır. Bu da en azından ortada bir şüphenin olduğunu ortaya koymaktadır.
Yazar, İbn Hanbel ve Müslim’in kaydettiği senedde geçen ravi Ğunder Muhammed b. Ca’fer’i bazı alimlerin tenkit ettiğini belirtir. Buna göre Ebu Hatim, Ğunder’in Şu’be b. Haccac’ın dışındaki kimselerden naklettiği hadîslerinin yazılabileceğini fakat ihticac edilemeyeceğini söylemiştir. (s. 56) Bize göre yazar, kitabına aldığı hadîsi Ğunder’in Şu’be b. el-Haccac’dan naklettiğini vurgulaması gerekirdi. Çünkü daha önce geçtiği gibi bazı olumsuz örnekler “ilginç bir tesadüftür ki...” denilerek vurgulanmıştı. Yine aynı ravi hakkında yazar, Yahya b. Main’in bir sözüne atıfta bulunur. Buna göre Yahya b. Main, Ğunder’e hadîs almak için geldiklerini, fakat kendisinin “çarşı esnafı sizi peşimde görüp bana ikram etsin diye sizler arkamda yürümedikçe sizlere hadîs nakletmem” dediğini söylemiştir. Hz. Peygamber’in mübarek sözlerinin böyle bir maksada alet edilmesinin çok üzücü bir durum olduğu, ravinin adaletine zarar verdiği açıktır. (s. 56) Burada teknik bir hata yapıldığı kanaatindeyiz. Yazar son cümleden sonra bir dipnot koymuş ve Mizzî, Zehebî ve İbn Hacer’i kaynak göstermiştir. Dolayısıyla “olayın ravinin adaletini açık bir şekilde zedelediğine” dair ifadelerin bu kaynaklarda geçmesi gerekirdi. Ancak bu kaynakların hepsinde değil, bazısında rivayetin aktarıldığı, bununla birlikte bir yorum yapılmadığı görülmektedir. O halde dipnot numarasının, yorumdan sonra değil, rivayetten sonra konulması daha uygun olmalıdır.
Yazar sened tahlillerinden sonra metin tahlillerine geçer. Burada bir noktayı belirtmemiz gerekmektedir. O da şudur: Kadının zararlı ve fitne unsuru olmasıyla ilgili hadîs, 4 sahabe tarafından nakledilmiştir. Şüphesiz bunlardan diğer raviler nakilde bulunmuştur. Yazar bu rivayetlerde bir şekilde eleştirilen raviler üzerinde durmuş, hadîsler hakkında sahih, zayıf, hasen veya mevzu hükmü vermemiştir. Böyle bir hüküm verilmediği için de rivayetlerin birbirini desteklediğinden, birbirinin mütabii olduğundan bahsetmemiştir.
Yazarın metin tahlilinde vardığı sonuç şöyledir: “Kadının uğursuz, fitneci ya da şerli olduğuna dair anlayış önceki kültürlerin ürünü olup daha sonraları İslam kültürüne sokulmuş ve bunlar hadîs haline getirilmeye çalışılmıştır. Bunlara kısaca İsrailiyat demek mümkündür. Kadını fitneci ya da şerli olarak damgalamak İslam’ın temel esaslarıyla bağdaşmaz ve Hz. Peygamber’in tebliğ metoduyla uyuşmaz. Kötü veya iyi, hayırlı veya şerli, fitne ve fesad kaynağı insan olmak sadece kadın cinsine mahsus değildir. Erkek olsun, kadın olsun tüm insanlar iyi eğitilip terbiye edilmezlerse, bu çirkin niteliklere sahip olabilirler”. (s. 65)
Bu eleştirinin çok subjektif olduğu söylenebilir. “Kadının zararlı ve fitne oluşuyla” ilgili hadîsi “önceki kültürlerin ürünü kabul etmenin” herhangi bir delili yoktur. Şüphesiz hadîste kastedileni yanlış anlamak böyle bir sonuca yol açmıştır. Bir kere metinde geçen fitne kelimesi kadının varlığıyla irtibatlandırılmıştır. Oysa kadının fitne unsuru olması varlık itibariyle değil, pratik sonuçları itibariyledir. Hz. Peygamber’in bir insan olarak kadında var olan farklı yönleri kötülemesi mümkün değildir. Kadının cinsel cazibesi ona yaratılıştan verilen bir fıtrattır. Bu cazibenin fitneye dönüşmesi ise pratik yönüyledir. Hz. Peygamber de kadının bu yönüne dikkat çekmiştir. Bir başka hadîs bu durumu te’yid etmektedir. Müslim’in naklettiği bir hadîste Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Dünyadan sakının, kadınlardan sakının; şüphesiz İsrailoğullarının ilk fitnesi kadınlar yüzünden olmuştur.” (Zikr, 99) Burada dünya nasıl ki bizatihi sakınılması gereken bir şey olmayıp onun geçiciliğine dikkat çekmek şeklinde ise, kadınlardan sakınılması da bizatihi olmayıp onların fitneye düşürücü yönlerine dikkat çekmek şeklinde olmalıdır. Kaldı ki, bu dikkat çekmeyi teyid eden İsrailoğullarının yaşadığı bir vakıa da vardır. Elbette bu tür vakıalar, İsrailoğullarıyla sınırlı değildir.
Yazarın kendisi de kadını fitne ve fesad kaynağı olarak kabul etmiştir. Ancak bunun yanına erkeği de eklemiştir. Dolayısıyla kadın ve erkek fitne ve fesad kaynağı olabilmektedir. Kadın da fitne ve fesad kaynağı ise o halde hadîs niçin reddediliyor? Bunun sebebi erkeğin onunla birlikte zikredilmeyişi midir? Hadîste erkeğin zikredilmeyişi erkeğin fitne unsuru olmadığını göstermez. Hz. Peygamber, kadının cazibesinin daha ağır basmasından dolayı buna dikkat çekmiştir. Mesela “Nefsanî arzulara, kadınlara, oğullara... düşkünlük insanlara çekici kılındı” (Al-i İmran 14) ayetinde erkekler geçmiyor diye ayetin inkar edilmesi mi gerekmektedir? Yine ayet sınırlı sayıda insanlara çekici gelen şeyleri saymıştır. Bu, insanlara çekici gelen başka şeylerin olmadığı anlamına mı gelir? Bütün bunlar düşünüldüğünde Hz. Peygamber hadîste özellikle kadınları zikretmiş ve onların kadınsı özelliklerine dikkat çekmiştir.
Kadınların eşeklerle bir tutulması
Konuyla ilgili Ebu Zerr’den nakledilen (yazar bunu Ebu Hureyre diye takdim etmiştir) rivayet şöyledir: “Bir kimse önüne (sütre olarak) deve semerinin arka kaşı kadar bir şey koymadan namaz kılarsa, siyah köpek, kadın ve eşek o kişinin namazını keser”. Abdullah b. Samit diyor ki, “Ebu Zerr’e ‘kara köpeğin kırmızı veya beyaz köpekten farkı nedir?” diye sordu. Dedi ki: “Ey kardeşimin oğlu! Resulullah’a sorduğum şeyi bana sordun. O, ‘siyah köpek şeytandır’ buyurmuştur”. (Müslim, Salat, 265; Tirmizî, Salat, 136; Ebu Davud, Salat, 110; İbn Mace, İkamet, 38)
Kadının namazı kesmeyeceğine dair Hz. Aişe’den de bir rivayet nakledilmektedir. Buna göre Hz. Aişe şöyle der: “Muhakkak ki ben kendimin Resulullah namaz kılarken bir cenaze gibi onun önünde uzandığımı görmüşümdür”. (Müslim, Salat. 269)
Yazar, önce sened tahlili yapar. Ona göre Ebu Zerr hadîsi bütün isnadları Humeyd b. Hilal’de birleşmekte, ondan sonra Abdullah b. Samit (kitapta hem Samit hem de Sabit şeklinde kaydedilmiştir) yoluyla Ebu Zerr’e ulaşmaktadır. Ravi Humeyd, hakkında tartışmalar bulunan zayıf bir ravidir. Abdullah b. Samit ile de Buharî ihticac etmemiş, Ebu Hatim “hadîsleri yazılır” demiştir. Sonuç olarak Ebu Zerr hadîsinin isnad açısından güvenilir olmadığı ortaya çıkmaktadır. (s. 71)
Bu takdimden şu sonuçlar çıkmaktadır:
a- Ebu Zerr hadîsi neticede gelip tek bir raviye dayanmaktadır.
b- Bu ravilerden biri zayıf diğeri de ihticac edilemeyecek durumdadır.
c- Dolayısıyla bu isnad güvenilir değildir.
Öncelikle şunu belirtelim ki, Ebu Zerr hadîsi başka sahabilerden de nakledilmiştir. Tirmizî, bu konuda Ebu Said, Hakem b. Amr, Ebu Hureyre ve Enes’ten de hadîsler nakledildiğini ifade etmiştir. (Tirmizî, Salat, 136) Yazar, sadece Humeyd kanalıyla Ebu Zerr’e ulaşan hadîsi dikkate almıştır.
Humeyd b. Hilal’in zayıf bir ravi olması doğru değildir. Ebu Hatim’in, Yahya b. Main, Nesaî, İbn Adiyy, İbn Sa’d, İbn Hibban ve İclî’nin sika dediği bir kimse (bkz. İbn Hacer, Tehzîbu’t-tehzîb, I, 500) nasıl zayıf olabilir? Diğer ravi Abdullah b. Samit hakkında ise çeşitli görüşler vardır. Onunla sadece Buharî ihticac etmemiş ve Ebu Hatim “hadîsi yazılır” demiştir. Bununla birlikte Müslim onunla ihticac etmiş (Zehebî, Mizanu’l-i’tidâl, IV, 128) Nesaî, İbn Sa’d ve İclî onu tevsik etmiş, İbn Hibban da Kitabu’s-sikât’ında zikretmiştir. (İbn Hacer, Tehzîbu’t-tehzîb, II, 358)
Üçüncü maddede geçen “hadîsin isnad açısından güvenilir olmadığına” dair bir hükmün sadece yazara ait bir tanımlama olduğu belirtilmelidir. Çünkü hadîs usûlünde bir isnad hakkında hüküm verilirken sahih, hasen, zayıf ve mevzu tabirleri kullanılır. Yazarın “isnadın güvenilmezliği” ile ilgili ifadeleri hadîsin uydurma olduğunu ima etmekte, ancak isnadla ilgili yaptığı tahliller en azından -öyle olmamakla birlikte- zayıf olduğunu göstermektedir. Ayrıca Tirmizî’nin Ebu Zerr hadîsine hasen-sahih hükmünü verdiği vurgulanmalıdır. (Salat, 136)
Yazarın daha önce kaydettiğimiz Hz. Aişe hadîsini kabul ettiği, Ebu Zerr hadîsini reddettiği “şu halde kadını köpek ve eşekle bir tutan, Hz. Peygamber değil, cahiliye toplumunun değer yargılarıdır” (s. 72) şeklindeki ifadelerinden de anlaşılmaktadır. Buradan, metin tenkidinde kadının köpek ve eşekle bir tutulması düşüncesinin esas alındığı ortaya çıkmaktadır. Gerçekten böyle midir?
Hz. Aişe’den nakledilen hadîste onun kadının namaz kılanın önünden geçmesiyle kişinin namazının bozulacağına dair bir düşünceyi kendinden örnek vererek reddettiği açıktır. Ancak bu durum diğer hadîslerin reddedilmesini gerektirmez. Olsa olsa Hz. Aişe’in bu tasrihi diğer hadîsleri başka türlü anlamamıza imkan verir. Demek ki, Ebu Zerr hadîsinde hakiki anlamda namazın bozulması kastedilmemektedir. O halde bu hadîste asıl kastedilen, zikredilen şeylerin huşuyu bozması ve kalbi meşgul etmesidir. (bkz. Nevevî, el-Minhâc, thk. Halil Me’mun Şiha, Beyrut, 1996, IV, 450) Hatta bu anlamda huşuyu bozan şeyler de hadîste zikredilenlerle sınırlı değildir. Dolayısıyla bu hadîsten “kadının köpek ve eşekle bir tutulması” gibi bir düşünceyi çıkarmak isabetli değildir.
Kadının şeytan suretinde gelip gitmesi
İlgili hadîs kaynaklarda şu şekilde yer almaktadır: “Cabir şöyle dedi: Resulullah bir kadın gördü ve derhal hanımı Zeyneb’e geldi. Zeyneb o sırada bir deriyi ovalıyordu. Resulullah cinsel ihtiyacını giderdikten sonra ashabının yanına çıkarak şöyle buyurdu: “Şüphesiz kadın şeytan suretinde gelir, şeytan suretinde gider; biriniz bir kadın gördüğünüz zaman hemen hanımının yanına gelsin; çünkü bu onun nefsinde olan şeyi giderir”. (Müslim, Nikah, 9; Ebu Davud, Nikah, 43; Tirmizî, Rada’, 9; İbn Hanbel, Müsned, III, 330)
Yazar, her zaman olduğu gibi sened tenkidiyle işe başlar. Ona göre hadîs alimleri bu rivayetleri Cabir’den alan tek ravi Ebu’z-Zübeyr Muhammed b. Müslim’i tenkid etmişlerdir. İbn Hazm, Ebu’z-Zübeyr’in Cabir ve benzeri kimselerden an lafzı kullanarak aldığı rivayetleri reddetmekteydi. Bu hadîs de an lafzı kullanılarak nakledilmiştir. Yine bir çok alim “hadîsi yazılır, ancak delil olarak kullanılamaz” diyerek onun bir desteğe ihtiyacı olduğunu söylemişlerdir. Said b. Meryem, Ebu’z-Zübeyr’in kendisine iki kitap verdiğini, “bunların hepsini Cabir’den işittin mi?” diye sorunca “bir kısmı Cabir’den işittiklerimdir” dediğini nakletmektedir. Bu hususlar, Ebu’z-Zübeyr’in konumuzla ilgili rivayetleri doğrudan doğruya Cabir’den aldığı hususunda şüpheye yol açmaktadır. (s. 79) Ayrıca Ebu’z-Zübeyr’in Cabir’den naklettiği ve içinde “Şeytanın kadın suretinde gelip gittiğine” dair ifadelerin olmadığı bir rivayeti daha bulunmaktadır. (Müslim, Nikah, 10) Yazara göre bu rivayet İslam alimlerince daha güvenilir kabul edilmiştir. (s. 78)
Yukarıdaki ifadeler hakkında şunlar söylenebilir:
a- İbn Hazm’ın görüşü hadîsin reddedilmesi için kafî bir delil değildir. Zira İbn Hazm’ın Ebu’z-Zübeyr’in an lafzıyla rivayet ettiği bir hadîsle ihticac ederek önceki fikriyle çeliştiği vurgulanmalıdır. (Zehebî, Mizân, VI, 333)
b- Ebu’z-Zübeyr’in an lafzı ile naklettiği hadîste tedlis ihtimali vardır. Ebu’z-Zübeyr’in kendisinin de desteğe ihtiyaç duyan bir ravi olması bu durumu kuvvetlendirmektedir.
c- Cabir hadîsinin Ebu’z-Zübeyr’den başka ravisi yoksa da, yani Ebu’z-Zübeyr’e mütabaat eden bir başka ravisi bulunmasa da Cabir hadîsinin şahidi bulunmaktadır. Tirmizî’nin belirttiğine göre bu konuda İbn Mes’ud’dan da bir rivayet nakledilmiştir. (Rada’, 9) Bundan olacak ki Tirmizî, Cabir hadîsine sahih-hasen-garib hükmünü vermiştir. Dolayısıyla yazarın “bu rivayete güvenilemeyeceğine” dair ifadeleri isabetli gözükmemektedir.
d- Eğer bu rivayet güvenilmez değilse, geriye bunun yorumu kalmaktadır. Aslında bunun yorumunu da yazar yapmıştır. Ona göre bu hadîsten kadının şeytan olduğunu ya da İslam’ın kadına şeytan dediğini çıkarmak mümkün değildir. Hadîste temsilî bir anlatım vardır. Mecazen kurnaz, fitneci, düzenbaz kadınlara şeytan denilebilmektedir. Hadîste yer alan cümlede gerçekte kadınların şeytan oldukları değil, yabancı erkeklerin cinsel duygularını tahrik edip içlerini gıcıklayarak şuur altına itilmiş şehvetlerini uyandıran, cinselliğini kullanarak onları zinaya teşvik eden kadınların kastedildiği açıktır. (s. 76) Hadîsi bu şekilde anlamak söz konusu iken onun güvenilmez olduğunu söylemenin ne gibi sebepleri olabilir acaba?
Yabancı bir kadınla başbaşa kalmak ve şeytan
Konuyla ilgili rivayet şöyledir: “Bir erkek (yabancı) bir kadınla başbaşa kalmasın! Aksi takdirde üçüncüleri şeytandır”. (İbn Hanbel, Müsned, I, 18, 26; III, 446)
Bu hadîs, Cabir b. Semure ve İbn Ömer kanalıyla Hz. Ömer’den, ayrıca Asım b. Rebia’dan nakledilmiştir. Yazarın belirttiğine göre Cabir b. Semure kanalıyla Hz. Ömer’den nakledilen hadîs ile Asım b. Rebia’dan nakledilen hadîs çok zayıftır. İbn Ömer kanalıyla Hz. Ömer’den nakledilen hadîs ise daha güvenilir gözükmektedir. (s. 84) Ardından yazar şunları söyler: “Sonuç olarak bu hadîslerin isnad açısından problemler taşıdığı ve kendilerinden hüküm çıkarılmaya elverişli olmayan çok zayıf rivayetler olduğu anlaşılmaktadır”. (s. 85)
Yazarın sened tahlilleri tamamen isabetlidir. Ancak bu tahlillerden çıkan sonucun sonuç ifadeleriyle örtüşmediği görülmektedir. Zira senedler içinde İbn Ömer kanalıyla nakledilen hadîsin diğerlerine nazaran daha güvenilir olduğu anlaşılmaktadır. Buna rağmen sonuçta bütün rivayetler “çok zayıf” olarak tavsif edilmiştir.
Bu hadîsin “hüküm çıkarmaya elverişli olmayan çok zayıf rivayetler olduğu” şeklindeki iddia, bu hadîsin manasının problemli olduğunu ima etmektedir. Çünkü bu manada başka hadîsler nakledilmemiş, sadece bu ifadelerle yetinilmiştir.
Oysa hadîsin manasında hiçbir problem gözükmemektedir. Vakıa, yabancı erkek ve kadının başbaşa kaldıklarında üçüncülerinin şeytan olduğunu ortaya koymaktadır. Hz. Peygamber’in ifadesi bu tür her vakıanın fiilî olarak sonuç vermesini zorunlu kılmamaktadır. Hz. Peygamber’in ifadesi genel olarak meseleye bir dikkat çekme ve sakındırma anlamı ihtiva etmektedir. Hz. Peygamber’in bu tür durumlardan sakındırdığına dair başka hadîsler de bulunmaktadır. Mesela Hz. Peygamber, bir kadının kocasının en yakın erkek akrabalarıyla halvet oluşturacak şekilde birlikte kalmasından sakındırmıştır. (Buharî, Nikah, 111; Müslim, Selam, 2; Tirmizî, Rada’, 16. Tirmizî, naklettiği bu hadîse sahih-hasen hükmünü verip başka şahitleri bulunduğunu da belirtmiştir)
Şunu da ayrıca vurgulamak gerekir ki, kadın ve erkeğin halveti durumunda üçüncülerinin şeytan olmasından, şeytanın kadını araç edinip erkeği ayartmasıyla görevlendirdiği gibi bir anlam çıkmamaktadır. Çünkü hadîs açıkça halvet durumundaki kadın ve erkeğin üçüncüsünün şeytan olduğunu belirtmektedir. Bu halde şeytan kadının da erkeğin de kalbine vesvese sokabilir. Şüphesiz o halde kimin kalbi vesveseye müsaitse şeytan onu oyuncak edinmiş veya etkilemiştir.
Kadınların uğursuz olduğuna dair rivayetler
Yazar, kadınların uğursuz olduğuna dair rivayetleri geniş bir şekilde inceler. Ona göre bu konudaki rivayetler metin açısından iki kısma ayrılmakta, bunlardan bir kısmı “atta, kadında ve evde uğursuzluk olduğundan” söz ederken önemli bir kısmı da uğursuzluk kavramını reddetmekte, bunun bir Cahiliye inancı ve şirk olduğunu bildirmektedir.
Şüphesiz yazarın bütün tahlillerini inceleyecek değiliz. Sadece vardığı sonuçları tutarlılık açısından incelemek istiyoruz. Yazar, ilgili rivayetleri inceledikten sonra şu sonuçlara varır:
a- Atta, kadında ve evde uğursuzluk olduğuna dair bu rivayetler cahiliye ve ehl-i kitab kaynaklıdır.
b- Bu rivayetler Kur’an’a ve İslam’ın ortaya koyduğu tevhid inancına ters düşmektedir.
c- Yine konuyla ilgili bu nakiller şu haliyle Peygamber’in mübarek ağzına uygun düşmemektedir. Onun uyarı maksadıyla sadece önceki cahilî inanışlardan haber vermesi, bunu da ravilerin eksik zaptederek problem oluşturacak şekilde nakletmeleri söz konusu olabilir.
d- Bu rivayetler Hz. Peygamber’in tebliğ metoduna aykırıdır.
e- Bu rivayetler akla ve fıtrata aykırıdır. Bu rivayetleri okuyan müslüman kadınlar bunların hadîs olduğunu kabul etmemektedir. (s. 137-138)
a, b, d, e maddeleri at, kadın ve evde uğursuzluk olduğunu bildiren rivayetlerin uydurma olduğu izlenimini vermektedir. Oysa c maddesi birbiriyle çelişen rivayetlerin uzlaştırılabileceğini ortaya koymaktadır. Bu durumda mezkur hadîsleri şu şekilde değerlendirmenin daha isabetli olduğunu düşünüyoruz:
a- Atta, kadında ve evde uğursuzluk olduğunu söyleyen hadîsler, zahirleriyle Kur’an’a ve tevhid inancına aykırı düşmektedir.
b- Uğursuzluğun cahiliye ve ehl-i kitab inanışı olduğunu gösteren ve uğursuzluğun at, kadın ve evde olduğunu beyan eden hadîsleri tashih eden rivayetler bulunmaktadır.
c- Bu durumda uğursuzluk olduğunu ifade eden hadîsleri, uğursuzluğun cahilî inanış olduğunu gösteren hadîsler ışığında anlamamız mümkündür. Öyleyse raviler uğursuzluk olduğunu bildiren hadîsleri eksik zaptetmiş ve uyarı amacıyla cahilî inanışlardan bahseden kısımları nakletmemişlerdir.
d- Her iki rivayet grubu bu şekilde uzlaştırıldıktan sonra onların Hz. Peygamber’in tebliğ metoduna, akla ve fıtrata aykırı olduğunu söylemek zaid olacaktır.
Kadınların cehennem halkının çoğunu teşkil etmesi, aklının ve dininin eksik oluşu
Yazar, ilgili hadîslerin senedlerini ve metin farklılıklarını tek tek incelemiştir. Senedle ilgili bir noktaya temas ederek metin tenkidine geçmek istiyoruz.
Yazar, kadının cehennem halkının çoğunu kadınların teşkil ettiğine dair hadîsin biri “Abdulmelik b. Ebi Süleyman + Ata b. Ebi Rabah + Cabir + Hz. Peygamber”; diğeri ise “İbn Cüreyc + Ata b. Ebi Rabah + Cabir + Hz. Peygamber” olmak üzere iki senedle nakledildiğini belirttikten sonra şu şekilde bir değerlendirmede bulunur: “Abdulmelik’in İbn Cüreyc’e muhalefet ettiği İbn Cüreyc’in ise daha güvenilir olduğuna dair tespit konumuz açısından çok önemlidir. Çünkü Abdulmelik, Ata b. Ebi Rabah aracılığıyla Cabir’den ‘kocalarına karşı nankörlük etmeleri sebebiyle kadınların çoğunun cehennemlik olduğuna’ dair rivayet nakletmiştir. Halbuki aynı konuda İbn Cüreyc’in naklinde ‘kadınların kocalarına karşı nankörlük etmeleri sebebiyle çoğunun cehennemlik olduğundan’ bahseden problemli metin yoktur. İbn Cüreyc’in Abdulmelik’e göre daha güvenilir ve daha tercih edilir konumda oluşu, kendisinden gelen rivayette bu problemli metnin yer almayışı bizi ‘sevgili Peygamberimizin bayram hutbesinde kadınların çoğunun cehennemlik olduğunu söylemediği’ sonucuna götürmektedir”. (s. 153-154)
İbn Cüreyc’in naklettiği hadîste yukarıdaki ifadelerin olmadığı doğrudur. Ancak bu, başka rivayetlerde Abdulmelik’in desteklenmediği anlamına gelmemektedir. Zira Buharî’nin Ebu Said el-Hudrî’den (Zekat, 44; Hayız, 6), Müslim’in, İbn Ömer’den (İman, 132), ayrıca İbn Abbas’tan (Kusuf, 3, 17), İbn Mace’nin, İbn Ömer’den (Fiten, 19), Tirmizî’nin Ebu Hureyre’den (İman, 6), İbn Hanbel’in İbn Ömer (Müsned, II, 66-67) ve İbn Mes’ud’dan (I, 376) naklettiği rivayetlerde kadınların çoğunun cehennemlik olduğuna dair ifadeler geçmektedir. Bu da Abdulmelik’in naklettiği ifadelerin desteklendiğini göstermektedir.
Yazar, sened tahlilinden sonra metin tenkidine geçer ve tenkidleri beş noktada toplar. Tenkidlere geçmeden önce genel bir değerlendirme yapmak gerekmektedir. Kadının cehennemlik olduğuna, aklının ve dininin eksik olduğuna dair hadîsler ahkam bildiren hadîsler değildir. Dolayısıyla hadîsler mantıkî ifade ve önermeler gibi onların kuralları çerçevesinde ele alınmamalıdır. Böyle ele alınmamasını gerektiren küllî ilkeler de bulunmaktadır. Bir kere saliha kadınlar erkeklerde olduğu gibi cennetliktirler. Yine cennet anaların ayağı altındadır. En önemlisi erkek olsun kadın olsun mü’min olan herkesi eninde sonunda cennete gireceğidir. Bu ve benzeri ilkeler bize mezkur hadîslerin hakiki anlamda ele alınamayacağını göstermektedir. Kaldı ki, kadınların cehennemlik olduğuna, akıllarının ve dinlerinin eksik olduğuna dair ifadelerin bağlamı rivayetlerde geçmektedir. Bu da bize mezkur ifadelerin genelleştirilemeyeceğini ima etmektedir. Bu ifadelerin bağlamını şu şekilde ortaya koyabiliriz:
a- Sadaka verilmesine teşvik
b- Kadınların çoğunun cehennemlik oluşu
c- Cehennemlik oluşun nedenleri
I- Çok lanet etmek
II- Kocalara karşı nankörlük etmek
III- Aklı başında bir erkeğin aklını çelmek
d- Kadınların akıl ve din yönünden eksik varlıklar olması
I- Kadının şahitliğinin erkeğin şahitliğinin yarısı olması
II- Hayızlı olunduğunda namaz ve orucun sakıt olması
Şimdi tenkid noktalarına geçebiliriz:
a- Yazara göre “kadınların erkeklere göre aklen eksik olduğundan bahseden, cehennem halkının çoğunluğunu kadınların teşkil ettiğini ifade eden bu rivayetler kökleri ta antik çağa uzanan oradan Yahudi, Hıristiyan ve İslam kültürlerine geçen bir zihniyet ve anlayışın ürünüdür”. (s. 218)
Bir kere yazarın “kadınların erkeklere göre...” diyerek mukayese yaptığı gibi Hz. Peygamber mukayese yapmamıştır. Burası önemlidir, çünkü hadîsle ilgili önyargıyı besleyen cümlelerden biri budur.
Diğer bir husus da şudur: Kadının aklının ve dininin eksik oluşu geçmiş kültürlerde ve cahiliye halkında var olmuş olabilir. Yazarın uzunca kaydettiklerinden geçmiş kültürlerin kadının bir varlık olarak aklının eksik olduğunu kabul ettikleri anlaşılmaktadır. Hz. Peygamber ise geçmiş kültürlerin bir formu olan “akıl eksikliğini” kullanmış ama içeriğini değiştirmiştir. İçeriğinden anlaşıldığı gibi Hz. Peygamber’in sözleri bir varlık olarak kadın aklının eksik oluşunu değil, sadece kadının şahitliğinin erkeğin şahitliğinin yarısı olduğunu göstermektedir. Hatta bu şahitlik meselesinden, Hz. Peygamber’in, aklın eksikliğini “unutkanlık” olarak yorumladığını anlamak mümkündür. Çünkü ayette iki kadının şahitlik yapmasının sebebi olarak birinin unutması halinde diğerinin hatırlatması gösterilmektedir. (Bakara, 282) Oysa yazarın geçmiş kültürlerle ilgili aktardığı bilgilerin hiçbirinde akıl eksikliği bu şekilde ele alınmamıştır. Dolayısıyla hadîslerde akıl eksikliği “aklı kıt, akılsız” anlamına gelmemektedir.
Kadınların din yönünden eksik oluşlarının mahiyeti de hadîste açıklanmıştır. Buna göre kadınlar, hayızlı günlerinde namaz kılmayıp oruç tutamadıkları için dinî yönden eksiktirler. Kadıların hayızlı günlerinde namaz kılmamaları ve oruç tutmamaları dinin emri olduğu için burada hakiki anlamda eksikliğin kastedilmesi veya kadınların bu şekilde hafife alınması mümkün değildir. Bu olsa olsa Hz. Peygamber’in kadınlara bir latifesidir.
Kadınların çoğunun cehennemde oluşuna dair ifadelere gelince, bunun matematiksel olarak ifade edilmediği açıktır. Zira Hz. Peygamber’in hem böyle bir tebliğ amacı olamaz hem de kadınları ümitsizliğe sevkedecek böyle bir söz sarfetmesi düşünülemez. Zaten hadîsin bağlamından kadınların sadaka vermeye teşvik edildiği anlaşılmaktadır. Ayrıca sadakaya teşvikin dışında kadınların çok lanet etmeleri, kocalarına nankörlük etmeleri ve erkeklerin akıllarını baştan almaları da cehennemlik ameller arasında sayılmıştır. Şüphesiz bu unsurların hepsi aile kurumunun sağlıklı bir şekilde ayakta durmasının temel taşlarıdır. Hz. Peygamber’in “cehennem” ifadesini kullanarak bunlara vurgu yapması mümkündür. Yazarın geçmiş kültürlerden aktardığı bilgiler kadının bir varlık olarak kötü olduğu, cehennemlik olduğu izlenimini vermektedir.
Hz. Peygamber’in bu tür ifadelerini “Erkeklerden kemale erenler çoktur; kadınlardan Asiye ve Meryem’den başkası kemale ermemiştir” ( Buharî, Enbiyâ, 32) ifadesinde olduğu gibi mantikî ve matematik önermeler şeklinde değerlendirmemek gerekir. Bunlar edebî anlatım tarzlarıdır. Bu tür ifadelerde, vurgu, dikkat çekme gibi hususlar ön plandadır. Bu hadîste de Asiye ve Meryem’den başka Kadının kemale ermediğine değil, bu iki kadının tarihteki rolüne vurgu yapılmıştır.
b- Yazara göre bu rivayetler fıtrata aykırı düşmektedir. Şayet, kadının aklının ve dininin eksik olduğuna dair rivayetler mantıkî önermeler şeklinde ele alınırsa, bunun fıtrata aykırı olduğu ortadadır. Ancak yukarıda da ifade ettiğimiz gibi hadîsler bu şekilde anlaşılmamalıdır. Yazar, ilgili rivayetlerin fıtrata aykırı olduğuna dair kendi tecrübelerini de delil gösterir. Buna göre yazar çeşitli vesilelerle yaptığı tartışma ve görüşmelerde hiçbir kız öğrencinin bu rivayetlerin sahih olduğunu kabul ettiklerine şahit olmamıştır. (s. 227)
Şüphesiz zahirleri ilginç olan bir çok hadîsi insanlara arzedip fıtratlarına uygun olup olmadığını test etmek mümkündür. Ama bu durumda bir çok hadîsin reddedilmesi ile karşı karşıya kalırız. Oysa çoğu kere zahirleri ilk planda ilginç olan hadîslerin izahı yapıldıktan ve ne kastedildiği açıklandıktan sonra sağduyu sahipleri meseleyi anlamaktadır. Ayrıca şu husus da belirtilmelidir ki, modern değerlerin baskısı altında böyle bir fıtrat testi yanlış sonuçlara yol açması pek muhtemeldir.
Yazarın hadîslere getirdiği eleştirilerin hepsini sıralamak böyle bir çalışmanın sınırlarını aşabilir. Onun için bu konuyla ilgili olarak son bir eleştiriye temas etmek istiyoruz.
c- Yazara göre ilgili rivayetler Kur’an’a aykırıdır. Çünkü Maide suresi 3. ayete göre din tamamlanmıştır. Kadınlarla alakalı olan nakillerde onların akıl ve dinlerinin noksan olduğundan bahsedilmektedir. O zaman ya din tamamlanmamıştır ya da erkeklerin dini tamamlanarak kadınlarınki noksan bırakılmıştır. Bu ise doğru değildir. (s. 238)
Kadınların aklının eksik oluşu ile dinin tamamlanışı arasında böyle bir mukayeseye niçin gerek duyulduğu anlaşılamamaktadır. Erkeklerin aklı tam olduğu için mi din tamamlanmış sayılır? Bunun yerine “kadınların aklının noksan olması onların mükellef olmayacağı anlamına gelir” denseydi daha isabetli olurdu. Ancak elbette bu da doğru değildir. Zira kadınların aklının eksik oluşuyla onların deli olduğu kastedilmemektedir.
Yazara göre Kur’an’da 268 ayette cehennem ve cehenneme gireceklerden bahsedilmektedir. Ayetlerin bu kadar çok olması, ilgili rivayetlerde bahsedilen “kadınların cehennem halkının çoğunluğunu oluşturduğu” hususunun da cehenneme ait diğer hususlar gibi Kur’an’da yer alması gerektiğini düşündürtmektedir. Halbuki ilgili ayetlerde böyle bir husus yer almamakta, cehennemde yer alacak günahkarların çoğunluğunu kadınların mı yoksa erkeklerin mi oluşturacağı konusunda herhangi bir oran verilmemektedir. Böyle bir hususun mütevatir bir haber olan Kur’an’da değil de, ahad yoluyla gelmiş haberlerde ifade edilmesi insana mantıklı gelmemektedir. (s. 241)
Öncelikle hadîste Hz. Peygamber’in amacının matematiksel bir oran vermek olmadığını belirtelim. Bunun yanında ayetlerde cehenneme girecek her şeyin zikredilmediğini de belirtelim. Dolayısıyla hadîste belirtilenler Kur’an’da zikredilmiyor diye onların reddedilmesi ilmî bir tavır olamaz. Ayrıca yazarın mantığına göre mütevatir olan “benim adıma yalan söyleyen kimse cehennemdeki yerine hazırlansın” (Müslim, Mukaddime, 1, 2, 3, 4) şeklindeki hadîste belirtilen cehennemliklerin de Kur’an’da zikredilmesi gerekirdi. Şimdi Peygamber adına yalan söyleyen cehennemlikler Kur’an’da zikredilmiyor diye bu mütevatir haberin reddedilmesine gerek var mıdır?
Kadının eğe kemiğinden yaratıldığını gösteren rivayetler
Yazar, ilgili hadîsin tüm tariklerini önce sened açısından inceler. Senedi incelerken değerlendirdiği ravilerin çoğu sikadır, ancak ona göre kısmen şu veya bu şekilde eleştirilmişlerdir. (s. 255-269) Kısmen yapılan bu eleştirilerin, hadîsin sıhhatini nasıl etkilediği ise açık değildir. Yani hadîslere hadîs usûlu açısından herhangi bir sıhhat hükmü verilmemiştir. Ancak metin tenkidi bölümünde hadîslerin uydurma olduğunun ortaya konulmasından ve ravilerin kısmen eleştirilmesinden hadîslerin reddedilmesi gerektiği anlaşılmaktadır. “Uydurdukları” diyoruz, çünkü sadece ravilerin zapt hatası yaptıkları kabul edilse idi, bu hataların diğer tarikler tarafından tashih edildiğinin ileri sürülmesi gerekirdi. Ama böyle bir değerlendirmeye gerek duyulmamıştır. Oysa ravilerin kısmî zaaflarına rağmen ilgili hadîsin dört farklı tarikten nakledilmesi dikkate alınarak onların birbirini desteklediklerini söylemek daha isabetli olurdu.
Metin tenkidine geçmeden önce kadının eğe kemiğinden yaratılması ile ilgili genel bir değerlendirme yapmak istiyoruz. Şüphesiz kadının eğe kemiğinden yaratıldığına dair hadîsler geçmişte hakiki ve zahiri anlamda ele alınmıştır. Ancak bu hadîslerin zahirî anlamıyla değerlendirilmesi zorunlu değildir. Hatta onların zahirî anlamıyla değerlendirilemeyeceğini gösteren güçlü deliller de vardır.
Bir kere hadîs “size kadınlara karşı iyi davranmanızı tavsiye ederim...” (Buharî, Enbiyâ, 2) diye başlamaktadır. Buradan hadîste maksadın kadının nereden yaratılıp yaratılmadığı meselesi olmadığı ortaya çıkmaktadır. Nitekim Münavî de kadının kaburga kemiğinden yaratıldığını “kîle” kelimesi ile vermiş ve maksadın mecaz olduğunu belirtmiştir. (Feyzu’l-kadîr, thk. Ahmed Abdusselam, Beyrut, 1994, I, 642) bunun mecaz olduğunu gösteren önemli bir delil de Müslim’de bulunmaktadır. Müslim’in rivayetine göre hadîs “Muhakkak kadın eğe kemiği gibidir...” (Müslim, Rada’, 65) şeklinde nakledilmiştir. Hadîsteki ifadeler mecaz olarak kabul edilirse –ki biz öyle kabul ediyoruz- kadınların nereden yaratılıp yaratılmadığı gibi bir mesele de ortadan kalkacaktır.
Ayrıca hadîste eğe kemiği benzetmesinin bağlamı da verilmektedir. Bu bağlama göre kadın hassas, nazik bir varlıktır. Aile içi sorunlarda bu hassasiyet dikkate alınmalıdır. Bu hassasiyet dikkate alınmazsa, evlilik boşanmayla sonuçlanabilir. Bu durum “onun kırılması boşanmasıdır” ifadesiyle dile getirilmiştir. Demek ki, eğe kemiği benzetmesi de mutlak değil, aile içi ilişkilerle sınırlıdır. Dolayısıyla buradan kadının tabiatının kötü olduğu veya eğitilemezliği gibi kesin sonuçlar çıkarmak mümkün değildir.
Burada Abdullah Aydemir’den yapılan bir alıntının da yanlış çağrışımlara sebep olacağını düşünerek bir tashih yapmak istiyoruz. Yazar, kadınların eğe kemiğinden yaratıldığını gösteren tüm rivayetlerin Hz. Peygamber’e ait olmadığını ve bunların israiliyyat kökenli olduğunu belirttikten sonra Tevrat’tan ve tefsirlerden nakilde bulunur. Ardından Abdullah Aydemir’in bu nakilleri israiliyat olarak kabul ettiğine işaret eder. (s. 271) Bu nakillerden Abdullah Aydemir’in hadîsler dahil tefsirlerdeki nakilleri israiliyattan kabul ettiği gibi bir ima ortaya çıkmaktadır. Oysa Abdullah Aydemir, hadîsleri değil, tefsirde geçen nakilleri israiliyattan kabul etmiştir. Ona göre hadîslerde Havva’nın yaratılışına dair herhangi bir bilgi yoktur. Çeşitli mecazî yorumlara müsait olan bu hadîslerin esas amacının kadınlara karşı yumuşak hareket etmeyi ve onlara iyi davranmayı temin etmek olduğunu söylemiştir. (Abdullah Aydemir, Tefsirde İsrailiyyat, Ankara, 1979, s. 253)
Şimdi tenkid noktalarını görelim.
a- Yazara göre kadının, kaburga kemiği gibi eğri, bozuk tabiatlı, kötü huylu olduğunu ifade eden bu rivayetler her şeyden önce Kur’an’a aykırı düşmektedir. Çünkü Allah “Ey iman edenler, kendinizi ve ailenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun” (Tahrim, 6) buyurmaktadır. Kadın eğitilemiyorsa, buna yaratılıştan kabiliyeti yoksa, insan-ı kamil olamıyorsa niçin Allah onu muhatap alıp öğütlerini, uyarı ve buyruklarını kendisine yöneltsin? (s. 280)
Hadîste kastedilen bu şekilde anlaşılınca ister istemez böyle bir eleştiri ortaya çıkmıştır. Oysa hadîste kadının tabiatının bozuk olduğu ifade edilmemiştir. Sadece kadının tabiatının hassas olduğuna dikkat çekilmiştir. Kadının tabiatının şefkat, merhamet ve duygusallık gibi yönlerden erkeklere nazaran daha hassas olduğu bir vakıa değil midir? Ayetle hadîs arasında da hiçbir bağlantı yoktur. Ayet, insanın kendisini ve ailesini cehennemden koruması gerektiğini; hadîs ise özellikle aile içi sorunlarda daha dikkatli olunması gerektiğini vurgulamıştır. Buradan kadının eğitilemezliği gibi bir sonuç çıkarmak biraz zorlama olsa gerektir.
b- Yazara göre bu rivayetler fıtrata aykırıdır. (s. 281) Eğer bu hadîsle kadınlara “sizin tabiatınız eğri, bozuk, kötü” derseniz, elbette temiz fıtrat bunu kabul etmeyecektir. Ama hadîsin bu manayı verdiğini söylemek mümkün değildir.
c- Yazara göre bu rivayetler israiliyat kökenlidir. (s. 282) Bunu kabul etmek de mümkün değildir. Şüphesiz Tevrat’ta kadının eğe kemiğinden yaratılması hakiki anlamda geçmektedir. Hadîslerde ise böyle bir şey söz konusu değildir. Ayrıca Tevrat’ta geçen her şeyin yanlış olmadığı da vurgulanmalıdır.
Kadınların kocalarına secde etmesiyle ilgili hadîs
İlgili hadîs şöyledir: “Bir kişinin diğer bir kimseye secde etmesini emredecek olsaydım, kadına kocasına secde etmesini emrederdim”. (Tirmizî, Rada’, 10)
Yazarın bu hadîsle ilgili değerlendirmesini sonuç cümleleriyle mukayese etmek istiyoruz. Yazar sened tahlilinin sonunda şunları ifade eder:
“Konuyla ilgili olarak buraya kadar kaydettiğimiz bu rivayetlerin tamamı, delil olarak alınmaya elverişli olmayan kezzab/yalancı ya da çok zayıf raviler tarafından nakledilmiştir. Bunlara dayanılarak bu konuda herhangi bir hüküm vermek mümkün değildir”. (s. 325)
Bu ifadelerden, konuyla ilgili hadîsi kezzab ve çok zayıf kimselerin naklettiği anlaşılmaktadır. Ancak yazarın sened tahlilinden böyle bir sonuca varmanın mümkün olmadığı kanaatindeyiz. Şimdi bu tahlilleri görelim.
Muhammed b. Amr, bazı hadîs alimleri tarafından tenkid edilmiştir. İbn Hibban onun hata yapan biri; İbn Sa’d ise zayıf bir ravi olduğu söylemiştir. (s. 313)
Şerik b. Abdillah hadîs alimleri tarafından hafızası yönünden tenkide uğramıştır. (s. 314)
İshak b. Yusuf’un bazen rivayetlerinde hata yaptığı nakledilmiştir. (s. 314)
Kâbûs b. Ebi Zebyan, hafızası kötü, hadîsleriyle ihticac edilmeyen zayıf bir kimsedir. (s. 315)
A’meş, zayıf kimselerden tedlis yapmakla suçlanmıştır. (s. 315)
Sadaka b. Abdillah’ı hadîs alimlerinden bir topluluk zayıf saymıştır. (s. 317)
Kasım b. Avf, muztaribu’l-hadîs olup hadîsi araştırma maksadıyla yazılabilen zayıf bir ravidir. İbn Hibban onu Kitabu’s-sikat’ında zikretmiştir. (s. 318)
Ali b. Zeyd b. Abdillah, çok zayıftır, hüccet değildir, hadîsleriyle ihticac edilmez; hadîsleri araştırma amacıyla yazılabilir, hafızası yönünden kuvvetli değildir. (s. 320)
Hammad b. Seleme, hafızası yönünden eleştirilmiştir. (s. 320)
Abdussamet b. Abdulvaris, sika bir kimse olmakla birlikte rivayetinde hata yaptığı bildirilmiştir. (s. 322)
Abdullah b. Büreyde’nin babasından hadîs işitmediği kaydedilmiştir. (s. 323)
Salih b. Hayyan, zayıf bir ravidir. (s. 323)
Hıbban b. Ali’nin hadîsleri ancak araştırma maksadıyla yazılabilir. (s. 323)
Aynı senedde yer alan Ahmed b. Muhammed ve İsmet b. Mütevekkil yalancılıkla suçlanmıştır. (s. 324)
Yukarıda da görüldüğü gibi (14 sahabiden nakledilen) bu hadîsin sadece bir tarikinde yalancılıkla suçlanan iki ravi bulunmaktadır. Çok zayıf sayılabilecek ravi de bir tane gözükmektedir. Bu durumda rivayetlerin “kezzab ya da çok zayıf kimselerden nakledildiğine” dair ifadeler genellemeden ibaret kalmaktadır.
Yazarın “bunlara dayanılarak bu konuda hüküm vermek mümkün değildir” şeklindeki ifadelerini iki türlü anlayabiliriz:
a- Sened hakkında hüküm vermek mümkün değildir. Böyle bir hüküm ise söz konusu olamaz. Çünkü her senedin bir hükmü vardır. Mesela Tirmizî, konuyla ilgili naklettiği hadîse hasen-garib hükmünü vermiştir.
b- Metin hakkında hüküm vermek, yani metinden bir hüküm çıkarmak mümkün değildir. Oysa bu hadîsler, mevzu değildir; çok zayıf da değillerdir. Birbirinin şahidi, destekleyicisi durumundadırlar.
Yazarın “bu hadîslere dayanılarak hüküm vermek mümkün değildir” şeklindeki kesin ifadelerinden konuyla ilgili hadîsleri delil olarak kabul etmeyeceği anlaşılmaktadır. Fakat yazarın ifadesiyle “bütün bunlara rağmen kaydetmek gerekir ki, bu rivayetlerde kadınların ibadet maksadıyla kocalarına secde etmeleri emredilmemektedir. Çünkü İslam’a göre bu şirktir. Kanaatimizce bu rivayetlerde anlatılmak istenilen şey kadınların kocalarının haklarına riayet etmeleri ve aile reisi olmaları açısından onlara saygılı davranmalarıdır”. (s. 325) Bu şekilde yazar, ilgili hadîslerin uygun bir biçimde anlaşılabileceğini ortaya koymuştur. Hal böyle iken insanın aklına “o zaman yazar neden bu hadîslerin delil olarak kabul edilemeyeceğini ve bunlara dayanılarak hüküm vermenin mümkün olmadığını kesin bir dille ifade etmiştir?” gibi bir soru gelmektedir.
Havva olmasıydı kadın cinsi kocasına ihanet etmezdi
Konuyla ilgili rivayet şöyledir: “Eğer İsrailoğulları olmasaydı, yemek bozulmaz, et kokmazdı; Havva olmasıydı, kadın cinsi ebediyyen kocasına ihanet etmezdi”. (Müslim, Rada, 63)
Yazar, hadîsle ilgili olarak çeşitli şekillerde sened ve metin tahlili yapmış; sonuçta bu hadîsin itimada şayan olmadığını kabul etmiştir. Burada yazarın eleştirdiği üç nokta üzerinde durmak istiyoruz:
a- Yazara göre Hemmam b. Münebbih’in rivayeti Ebu Hureyre’den alış metodu açıkça ittisale delalet etmemektedir. Hemmam, rivayeti Ebu Hureyre’den an lafzıyla nakletmiştir. (s. 329)
Bu ifadelerden, Hemmam b. Münebbih’in bu rivayeti Ebu Hureyre’den semaya delalet eden bir lafızla nakletmediği anlaşılmaktadır. Oysa yazar, Buharî, Müslim ve İbn Hanbel’in naklettiklerinin dışında hadîsin kaynağına inseydi, Hemmam’ın bu rivayeti semaya delalet eden lafızla naklettiğini görecekti. Bilindiği gibi Hemmam b. Münebbih’in Ebu Hureyre’den naklettiği hadîs sahifesi, gün yüzüne çıkarılmış ve defalarca basılmıştır. Bu sahifede sened şöyledir:
“...Ahberana Ebu Amr Abdulvahhab b. Ebi Abdillah kale ahberana Ebu Abdullah Muhammed b. İshak kale ahberana Ebu Bekr Muhammed b. Hüseyin kale haddesena Ebu’l-Hasan Ahmed b. Yusuf haddesena Abdurrezzak b. Hemmam an Ma’mer an Hemmam b. Münebbih kale: haza ma haddesena Ebu Hureyre an Muhammed Resulillah”. (Muhammed Hamidullah, Muhtasar Hadis Tarihi ve Sahife-i Hemmam ibn Münebbih, çev. Kemal Kuşçu, İstanbul, 1967, s. 85) İlginçtir, Müslim’de bu rivayeti aynı şekilde Hemmam’ın kullandığı lafızlarla nakletmiştir. (Müslim, Rada’, 63)
Bu senedde, Hemmam’ın Ebu Hureyre’den işittiği açıkça görülmektedir. Dolayısıyla Buharî ve diğer eserlerde Hemmam’ın Ebu Hureyre’den nakil için kullandığı an lafzı semaya hamledilmelidir.
b- Yazara göre Hemmam’ın kardeşi Vehb b. Münebbih israiliyat türü haberler nakletmekle meşhur olmuştur. Belki de Hemmam bu rivayeti kardeşi Vehb’den almış; Hemmam’dan bu rivayeti alan raviler de bunu Ebu Hureyre’ye nispet etmiştir. (s. 333)
Bu ifadelerde subjektiflik ağır basmaktadır. Burada sorulacak bir tek şey vardır: Şayet Hemmam bunu kardeşi Vehb’den almış ise ve Vehb’in yanında böyle bir bilgi varsa, neden hiç kimse Vehb’den böyle bir bilgiyi nakletmemiştir? Bu rivayet, Vehb’e dair bir bilgi olarak nakledilseydi, böyle bir bağlantı kurmak belki makul karşılanabilirdi. Ancak Vehb’in yanında böyle bir bilgi olduğuna dair herhangi bir rivayet yoktur. Bu durumda “Hemmam’ın bu rivayeti Vehb’den aldığına dair” ihtimal bir faraziyeden ibaret kalmaktadır.
c- Yazara göre bu ahad rivayet, mütevatir bir haber olan kendisinde en ufak bir şüphe bulunmayan Kur’an’la bağdaşması mümkün değildir. Çünkü bu rivayetler Adem-Havva olayında asıl suçlu olarak Hz. Havva’yı göstermekte ve onun Hz. Adem’i kandırıp ihanet ederek yasak meyveden yediğine ve ona da yedirdiğine işaret etmektedir. Şu haliyle bu rivayet Kur’an kaynaklı değil, Tevrat kaynaklıdır. (s. 332)
Şüphesiz Kur’an ile hadîs arasında kesin bir aykırılık olsa bunu kabul etmek mümkün olurdu; ancak kesin bir aykırılıktan bahsedilemez. Çünkü Kur’an’da şeytanın Hz. Adem ile Havva’ya birlikte vesvese verdiği zikredilmektedir. (Bakara, 35; A’raf, 19-21) Bununla birlikte Tâhâ suresinin 120. âyetinde şeytanın “ey Adem!” diyerek sadece ona vesvese verdiği ifade edilmektedir. Ancak her iki ayet grubunda vesvese verilen konular aynıdır. Yani şeytanın “ey Adem!” dediği yerde de “ey Adem ve Havva!” dediği yerde de vesvese konuları aynıdır. Dolayısıyla şeytanın sadece Hz. Adem’e vesvese vermesi, onun da Havva’ya bunu söylemesi, en azından ayetlerin zahirinden anlaşılmaz. Oysa ayetlerden şeytanın her ikisine de birlikte vesvese verildiğini çıkarmak zorunludur.
Bunun gibi şeytan her ikisine vesvese verdiğinde ayrıca Hz. Havva’nın da bu konuda tekrar ısrar edip Hz. Adem’e vesvese verip vermediği konusu da Kur’an’da açık değildir. Belki de şeytan önce Hz. Havva’ya vesvese vermiştir; ardından Hz. Havva Hz. Adem’e bu vesveseyi aktarmıştır. Kur’an da sonuç olarak şeytanın her ikisine vesvese verdiğini vurgulamıştır. Ancak hadîsi dikkate aldığımızda boşlukların bu şekilde tamamlanabilmesi mümkündür. Nitekim Nevevî ve İbn Hacer de önce şeytanın yasak ağaçtan yemeyi Hz. Havva’ya süslü gösterdiğini, bunun ardından durumu Hz. Adem’e haber verdiğini ifade etmektedirler. Hz. Havva’nın, şeytanın sözünü dinleyerek Hz. Adem’e yasak ağaca yaklaşmayı tavsiye ettiğini söylemek mümkündür. (Nevevî, el-Minhâc, thk. Halil Me’mun Şiha, Beyrut, 1996, X, 301; İbn Hacer, Fethu’l-bârî, thk. Abdulaziz b. Abdullah, Beyrut, 1993, VII, 11) Dolayısıyla hadîste Havva’yı bu işten sorumlu tutan bir niyet değil, sadece onun durumuna bir dikkat çekme, vurgu yapma söz konusudur.
Ayrıca bazı hadîslerin Tevrat’la benzerlikler taşıması yadırganacak bir olay değildir. Kur’an’da da Tevrat’la benzeşen bir çok ayet vardır. Ancak Kur’an bir çok olayı Tevrat’ın yaptığı gibi tafsilatlı bir şekilde açıklamamakta; muhtasar bir şekilde mesajını sunmaktadır. Hadîste de Hz. Peygamber, Tevrat’ta uzun bir şekilde anlatıldığı gibi olayı anlatmamış; muhtasar bir şekilde mesajını iletmeye çalışmıştır. Aslında bu Tevrat’ta anlatılan bazı fazlalıkların aslının olmadığı anlamına da gelebilir.
Eleştirileri burada noktalıyoruz. Son olarak söylenmesi gereken şey, hadîsler karşısında daha ihtiyatlı olunması gerektiğidir. Şüphesiz hadîs tenkidinin amacı, dinde olmayan bir şeyi dine sokmanın engellenmesidir. Ancak dinde olan bir şeyin dinden çıkarılması konusunda da ihtiyatlı olunmalıdır. Şayet bir hadîsin zorlamaksızın uygun bir te’vili yapılabiliyorsa, ona öncelik tanınması gerekmektedir.
Yrd. Doç. Dr. Yavuz Köktaş
KTÜ Rize İlahiyat Fakültesi Hadis Anabilim Dalı

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente vahdeke la şerîke leke estağfiruke ve etûbu ileyk" (İbn Bişrân Emâlî, 291, Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)
pluginspage="http://www.macromedia.com/go/getflashplayer" type="application/x-shockwave-flash" name="obj1" width="468" height="60" /> Cevâmiu'l-Kelim Programı Ücretsiz