Takıyuddin Nebhani Nizamu’l-İslami’de s.6 diyor ki: “Müslümanın Allaha iman ederken aklını kullanması vacip kılınmış, akidede taklit etmesi yasaklanmıştır. Bu yüzden akıl Allah Telaya imanda hakemdir.” “Bu yüzden her müslümanın tefekkür, arştırma ve düşünmede imanı kaynak edinmesi Allaha imanda aklı hakem kılması gerekir”
Takıyuddin Nebhani Nizamu’l-İslami’de s.7: “Allahın varlığına iman aklidir ve aklın sınırlarındadır.”
Takıyuddin Nebhani Nizamu’l-İslami’de s.9: “Aklın deliliyle kesindir ki Muhammed nebi ve rasuldür. Bu akli delil Allaha imanı, muhammedin risaletine ve Kuranın Allah kelamı olduğuna imanı gerektirir.”
Takıyuddin Nebhani Nizamu’l-İslami’de s.10: Allah’a iman akıl yoluyla olur ve bu imanın da akıl yoluyla olması zorunludur.” “iki yol ile: akıl ve kitap ile sünnet nassıyla sabit olmayan şeye inanmak haramdır. Zira akide ancak yakin ile olur.”
Takıyuddin Nebhani Nizamu’l-İslami’de s.23: fikri bir kaide insan fıtratıyla ittifak ederek akla açık gelirse o kaide sahihtir. Insan fıtratına muhalefet eder veya akla açık gelmezse o kaide batıldır.”
Nizamu’l-İslam s.114-115: “Ahlak toplumun değerlerine etki etmez. Zira toplum hayat düzeni üzerine kurulur. Onda şiarlar ve fikirler etki eder. Ahlakın bir etkisi olmaz.”
“Allahın eli onların eli üzerindedir” ayeti hakkında Takıyuddin Nebhani Şahsiyetul İslamiye’de (3/132 3/374): “Allahın kudreti onların kudretinin üzerindedir” der.
Nizamu’l-İctimai s.10, 128: “Kadın tamamen avrettir” diyen kimse hakkında: bu yaratılışı yıkmaktır der ve kadınlarla erkeklerin topluma bir araya gelmesinin, ticari alışverişlerde yardımlaşmalarının zorunlu olduğunu söyler.
Devletul islamiye s.118: “İslam akidesinde akılcıdır. Görüşlerinde ve hükümlerinde fikircidir. Akıl yoluyla iman etmeyi ve hükümleri akıl ile anlamayı farz kılmıştır.”
Devletul İslamiye (s.108) “Nassa (Kitap ve sünnete) aykırı olsa dahi halifenin koyduğu hükümlere itaat etmek vaciptir. Raşid halifeler asrında ilk müslümanların uygulamaları böyle olmuştur”
Kitabul iman s.68: Hizbut tahrir s.26: “İslam akılla inanmak ve “dediler ki” üzerine kurulmuştur. Zira islam akidesi akılcı bir akide ve siyasi bir akidedir.”
Nebhani haberi vahidler hakkında Hizbuttahririn muhalefet ettiğini itiraf ederek şöyle demiştir )el-Ummet s.9 Menşuratu’l-Hizb/Şahsiyetu’l-İslamiye 3/78: “Nebi sallallahu aleyhi ve sellem vaktinde tek başına gönderilmiştir. On iki krala on iki elçi onları islama çağırmakla gönderilmiş, her biri bir yönüyle gönderilmiştir. Nitekim Muaz Yemene tek başına tebliğ için gönderilmiştir. Haberi vahide ittiba vaciptir, çünkü rasul, cemaatler gönderdiği gibi bir kişiyi de tebliğ etmekle görevlendirmiştir.
Şahsiyetul-İslamiye 3/158 “Mütevatir delil, Kurandan bir ayet dahi olsa, akılla ittifak edinceye kadar zan ifade eder”
Şahsiyetul-İslamiye 3/297: “Akıl, dini kaynaklardan ayrı, tek başına bir ölçüdür.”
Takıyuddin Nebhani Nizamu’l-İslam kitabında s.80-113 arasında düstur (anayasa) kurmuştur. Orada çoğu Kitap ve sünnete aykırı olan 182 madde vardır. Mesela 19. Maddede müslümanların partisinin yöneticileri hesaba çekecek veya ümmetin yolunca hükme ulaşacak siyasi partiler kurmak hakkındaki düsturu buna örnektir.
4. madde: bu gayeye ulaşmada hizbin gayesi hükmün yolunun ümmete teslim edilmesidir.
22. maddede “Gayri müslimlerin yöneticilerin zulümlerini şikayet etmek için şura meclisinde bulunmaları caizdir” der.
“24. Maddede akıl baliğ olan erkek ya da kadın herkesin şura meclisine üye olabileceği belirtilir.
120. maddede v fıkrasında: devlet başkanının tek başına şeri hükümler kurup, anayasa ve diğer kanunları koyabilir.”
Devletul islamiye s.107’de Nebhani diyor ki: “Bu yüzden ehli sünnet, şia, mutezile ve diğer islami fırkaların bulunması normaldir.
Hizbut tahrir s.32 ve 102’de: “Halkı müslüman olsa da müslümanların bütün ülkeleri darulküfürdür. Buün müslümanlar darul küfürde yaşamaktadırlar.”
Nidaun Har s.196: aksi caiz olduğu gibi Müslümanların parlemento meclisini gayri müslimlere vermeleri de caizdir.
24 rebiulevvel 1390 hicri tarihli soru cevapta: “Yabancı kadını şehvetli ya da şehvetsiz öpmek, musafaha etmek caizdir” fetvasını yayınladılar.
Aynı yerde 2 Muharrem 1392 hicri tarihli fetvada: “Kadının peruk ve pantolon giymesinin caiz olduğunu, bu hususta kocasını dinlemezse isyan etmiş olmayacağını yayınladılar.
Rebiussani 1390 (5/6/1970) sayısında: “Kafirin islam parlementosuna üye olması, daire başkanı olması ve müslüman devletinde kafirin komutan olması caizdir” der.
Ed-Dusiyye s.62: “Kim olursa olsun her yöneticinin bayrağı altında cihad vaciptir” der.
Menhecu Hizbit-Tahrir Fit-Tagyir s.21: “İyiliği emretmek ve kötülüğü yasaklamak hilafeti kurmanın ve islamın dönüşünün yolu değildir.”
s.28, 31: “Hizbin bütün çalışmaları siyasidir. Öğretim, nasihat ya da irşad değil, bilakis siyasi çalışmalardır.”
Mefahimu Hizbittahrir s.67: “Bu yüzden islami daveti üstlenmiş kitle, siyasi kitledir. Ruhi, ahlaki, ilmi, ameli, öğretici veya buna benzer bir kitle olması caiz değildir. Bilakis siyasi kitle olmak zorundadırlar. Bundan dolayı hizbuttahrir siyasetle uğraşan siyasi bir partidir. Ümmetinin kültürlenmesi için islam kültürüyle amel eder.”
Mecelletu’l-Va’y dergisi sayı 26/ 3.yıl Haziran 1409/1989’da Humeyni’nin Hükümetu’l-İslamiye kitabını övmektedir Halbuki kafir Humeyni s.52’de: “İmamların mukarreb meleklerden ve rasul peygamberlerden üstün olduğu, bütün peygamberlerin alemdeki inanç direğini sağlamlaştırmak için geldiklerini, lakin onların hatta Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in de bunda başarını olamadıklarını, adalet direğini sağlamlaştıracak olan Mehdinin ise bunları başaracağını yazmaktadır.
Daru's-Sunne Dersanesi Satışı Yapılan Kitaplar
Ey İnsanlar Seti: 50 Tl.
Daru's-Sunne Kitap Seti: 40 Tl.
Sipariş için:
E-Mail: Darussunne@hotmail.com
Tel: 0 535 925 15 97
* Davete Karıştırılan Video Bid'ati Sona Erinceye Kadar Bu Fitneyle Mücadele Etmek Farzdır!
Buraya tıklayın...
! ! "Selefî hoca(!) olarak arzı endam edip de suretlerini sitelerine koyanlar!!
Birileri sizin putunuzu görüp de taparsa - sufilerin şeyhlerinin resimlerine rabıta yaptıkları gibi - ve yarın Allah size: "Bunlara siz mi dediniz: "Allah ile beraber bize de kulluk edin?!" diye, ne cevap vereceksiniz? Yoksa bunu uzak mı görüyorsunuz? Unutmayın ki tevhid kelimesini dahi ne için söylediklerini bilmeyen topluluklar gelecektir. Tevhidden bu kadar habersiz kalacak toplumlara miras olarak suretlerinizi mi bırakmak istiyorsunuz? Hali hazırda Allah ve rasulünün haram kıldığı suretlerin helal sayılmasına sebep olmuyor musunuz? Sizi rab edinenler hakkında sorulduğunuzda ne cevap vereceksiniz? Bu büyük günahı açıktan işlemekle dinde şahitlik vasfınızı kaybettiğinizin farkında mısınız? Yoksa sizin de mi Allah'ın haramlarını size helalleştiren, rab edindiğiniz hoca(!)larınız var?!! Her bakımdan kâmil, eksiksiz İslam dininin davetine apaçık haram olan bir unsuru katarak büyük bir bid'at çıkardınız! Berrak kaynakları bulandırdınız. Ya bu işten tevbe edin ya da Allah bu dini sizlerin kirinden temizleyecektir.
Daru's-Sunne Dersanesi Düzenli Dersler
Her Pazar akşamı Türkiye saati ile 21:00-22:00 saatleri arasında internet üzerinde canlı olarak, Akide, Hadis Usulü ve Tarihi, Tezkiye (Hadis Şerhleri) ve Menhec konularında düzenli dersler başlayacaktır.
Dersler inşaallah 05.02.2012 Pazar günü saat 21:00'de başlayacaktır.
Akide Dersleri: Ebû Said Muhammed el-Yarbûzî
Menhec Dersleri: Ebû Umer Soner Bilgili
Hadis Usûlü ve Tarihi: Ebû Huzeyfe Mes'ûd Körpe
Tezkiye (Hadis Şerhleri): Ebû Muâz Seyfullah el-Çubukâbâdî
Katılmak isteyenlerin bu tarihe kadar bulundukları muhitte tecvid ile Kur’an okumayı öğrenmiş olmaları şart koşulacaktır. Zira Kur’an okumasını bilmeyen bir müslümanın başka ilimleri öğrenmeye çalışması lüzumsuz bir gayrettir.
Derslere, programı aksatmamak şartıyla katılmak isteyenlerin darussunne@hotmail.com adresine
isim, soy isim, doğum tarihi, ikamet ettiği yer ve öğrenim durumunu bildiren bir e-mail ile başvuru yapmaları gerekmektedir.
Ders programı ve detaylı bilgiler, değerlendirilen başvurulardan sonra ilgililerin e-mail adresine iletilecektir.
Daru's-Sunne Kitap Seti: 40 Tl.
Sipariş için:
E-Mail: Darussunne@hotmail.com
Tel: 0 535 925 15 97
* Davete Karıştırılan Video Bid'ati Sona Erinceye Kadar Bu Fitneyle Mücadele Etmek Farzdır!
Buraya tıklayın...
! ! "Selefî hoca(!) olarak arzı endam edip de suretlerini sitelerine koyanlar!!
Birileri sizin putunuzu görüp de taparsa - sufilerin şeyhlerinin resimlerine rabıta yaptıkları gibi - ve yarın Allah size: "Bunlara siz mi dediniz: "Allah ile beraber bize de kulluk edin?!" diye, ne cevap vereceksiniz? Yoksa bunu uzak mı görüyorsunuz? Unutmayın ki tevhid kelimesini dahi ne için söylediklerini bilmeyen topluluklar gelecektir. Tevhidden bu kadar habersiz kalacak toplumlara miras olarak suretlerinizi mi bırakmak istiyorsunuz? Hali hazırda Allah ve rasulünün haram kıldığı suretlerin helal sayılmasına sebep olmuyor musunuz? Sizi rab edinenler hakkında sorulduğunuzda ne cevap vereceksiniz? Bu büyük günahı açıktan işlemekle dinde şahitlik vasfınızı kaybettiğinizin farkında mısınız? Yoksa sizin de mi Allah'ın haramlarını size helalleştiren, rab edindiğiniz hoca(!)larınız var?!! Her bakımdan kâmil, eksiksiz İslam dininin davetine apaçık haram olan bir unsuru katarak büyük bir bid'at çıkardınız! Berrak kaynakları bulandırdınız. Ya bu işten tevbe edin ya da Allah bu dini sizlerin kirinden temizleyecektir.
Daru's-Sunne Dersanesi Düzenli Dersler
Her Pazar akşamı Türkiye saati ile 21:00-22:00 saatleri arasında internet üzerinde canlı olarak, Akide, Hadis Usulü ve Tarihi, Tezkiye (Hadis Şerhleri) ve Menhec konularında düzenli dersler başlayacaktır.
Dersler inşaallah 05.02.2012 Pazar günü saat 21:00'de başlayacaktır.
Akide Dersleri: Ebû Said Muhammed el-Yarbûzî
Menhec Dersleri: Ebû Umer Soner Bilgili
Hadis Usûlü ve Tarihi: Ebû Huzeyfe Mes'ûd Körpe
Tezkiye (Hadis Şerhleri): Ebû Muâz Seyfullah el-Çubukâbâdî
Katılmak isteyenlerin bu tarihe kadar bulundukları muhitte tecvid ile Kur’an okumayı öğrenmiş olmaları şart koşulacaktır. Zira Kur’an okumasını bilmeyen bir müslümanın başka ilimleri öğrenmeye çalışması lüzumsuz bir gayrettir.
Derslere, programı aksatmamak şartıyla katılmak isteyenlerin darussunne@hotmail.com adresine
isim, soy isim, doğum tarihi, ikamet ettiği yer ve öğrenim durumunu bildiren bir e-mail ile başvuru yapmaları gerekmektedir.
Ders programı ve detaylı bilgiler, değerlendirilen başvurulardan sonra ilgililerin e-mail adresine iletilecektir.
29 Ocak 2010 Cuma
22 Ocak 2010 Cuma
Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat Akidesi
Ehli- Sünnet Akidesi/Ebu Muaz el-Çubukâbâdî
(İman ve Tevhid)
indirmek veya okumak için aşağıdaki linke tıklayınız:
http://ia311043.us.archive.org/3/items/EbuMuazKitaplar/EhliSunneAkidesi.pdf
(İman ve Tevhid)
indirmek veya okumak için aşağıdaki linke tıklayınız:
http://ia311043.us.archive.org/3/items/EbuMuazKitaplar/EhliSunneAkidesi.pdf
18 Ocak 2010 Pazartesi
Maraş ve Antep Ziyaret Sohbetleri
Maraş sohbetleri:
http://www.archive.org/download/EbuMuazDvd5/EbuEmre-harunMaras.mp3
http://www.archive.org/download/EbuMuazDvd5/EbuemreMaras.mp3
http://www.archive.org/download/EbuMuazDvd5/EbuMuazMaras.mp3
http://www.archive.org/download/EbuMuazDvd5/MesutMaras.mp3
Antep Sohbetleri
http://www.archive.org/download/EbuMuazDvd5/AntepEbuEmreHarunEbuMuazMesut.mp3
http://www.archive.org/download/EbuEnreAntepSoruCevab/antepSDR_0001.mp3
http://www.archive.org/download/EbuEnreAntepSoruCevab/antepSDR_0003.mp3
Antep neşidler
http://www.archive.org/details/Nesideler
http://www.archive.org/download/EbuMuazDvd5/EbuEmre-harunMaras.mp3
http://www.archive.org/download/EbuMuazDvd5/EbuemreMaras.mp3
http://www.archive.org/download/EbuMuazDvd5/EbuMuazMaras.mp3
http://www.archive.org/download/EbuMuazDvd5/MesutMaras.mp3
Antep Sohbetleri
http://www.archive.org/download/EbuMuazDvd5/AntepEbuEmreHarunEbuMuazMesut.mp3
http://www.archive.org/download/EbuEnreAntepSoruCevab/antepSDR_0001.mp3
http://www.archive.org/download/EbuEnreAntepSoruCevab/antepSDR_0003.mp3
Antep neşidler
http://www.archive.org/details/Nesideler
13 Ocak 2010 Çarşamba
Tevhid ve Şirk 3
Allâhu Teâlâ’ya hamd eder, O’ndan yardım bekleriz, O bize yeter.
Allâh’ın seçkin kulları üzerine de salatu selam olsun. Bilinmelidir ki, Allâh Subhanehu ve Teala, bu mahlukatı kendisine hiç bir şeyi ortak koşmadan sadece kendisine ibadet etmeleri için yaratmıştır.
“Ben cinleri ve insanları sadece bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zariyat 56)
Ibadetin aslı tevhiddir, çünkü Allâhu Teâlâ’nın buyurduğu gibi peygamberler ile milletleri arasındaki husumet ve kavga bu yüzden kaynaklanmaktadır.
“And olsun ki biz, -Allâh’a kulluk edin taguttan sakının- diye her ümmete peygamber gönderdik.” (Nahl 36) Tagut, Allah ve Rasulunun hükümlerine mukabil olmak uzere, Allah ve Rasulunun yerine hüküm koyan herşeydir. Bu insanın kendi nefsi olabileceği gibi, şeytan, put ve İslam şeriatı dışındaki her türlü nizam ve ideoloji de ( komünizm, kapitalizm, laiklik, demokrasi, sosyalizm vb...) olabilir.
Tevhid şu üç kısmın birden gerçekleşmesiyle vuku bulur:
Rububiyyet Tevhidi.
Uluhiyyet Tevhidi.
İsim ve sıfat Tevhidi.
Rububiyyet Tevhidi:
Allâh Teâlâ’yı her şeyin rabbi, razıkı ve halıkı kabul etmek, bu ve benzer Allâhu Teâlâ’ya mahsus olan hususiyetleri Allâh Teala’dan başkasına atfetmemektir. Kur’an’ı Kerim’in beyanına göre Peygamber (sallalâhu aleyhi ve sellem) zamanıdaki müşiklerin bu inaçları vardı. Bu inançları onları müslüman saymadı ve peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) onların kanlarını ve mallarını mübah görmüş, onlara savaş ilan etmiştir.
“Onlara (müşriklere) sizi gökten ve yerden rızıklandıran, işitme ve görmenize malik (sahip) olan, ölüden diriyi diriden ölüyü çıkartan, tüm işleri tedbir eden (yöneten ve düzenleyen) kimdir de? Diyecekler ki; Allâh. Öyle ise düşünmez misiniz de? Yedi kat göğün ve yüce arşın sahibi kimdir de? Diyecekler ki Allâh, öyle ise düşünmez misiniz de? Eğer biliyorsanız her şeyin melekutu (mülkiyeti ve yönetimi) kendisinin elinde olan, kendisi her şeyi gözetip kollayan, kendisi korunmayan (hiç bir şeye muhtaç olmayan) kimdir de? Allâh’dır diyecekler, öyle ise nasıl olup da büyülenirsiniz de?” (Mu’minun 84-89) Bu ve buna benzer ayetler Kur’an’da sayılamayacak kadar çoktur.
Uluhiyyet Tevhidi:
Ibadet çeşitlerinin tümünü sadece Allâhu Teala için yapmak, Ondan baskasına yönelmemektir.
İşte evvelinden ahirine bütün peygamberler, bu tevhidi insanlara bildirmek ve bu tevhidde bulunan hataları gidermek için gönderilmiştir. Peygamberlerle milletleri arasında çıkan çatışmalar bu tevhid yüzünden olmuştur. Kur’anda anlatılan tüm peygamberlerin daveti bu tevhidi kabul ettirmek için olmuştur ve bunu kabul etmeyen kavimler tarafından baskı ve işkencelere tabi tutulmuşlardır. Bu tevhid ise Allah'tan başka ilah olmadığı gerçeğidir. İlah, sadece yaratıcı değil, en kısa tanımıyla yaratan ve yarattıkları üzerine hüküm koyan demektir. yoksa belirttigimiz üzere Mekke müşrikleri de Allah'ın yaratıcı olduğuna inanıyorlardı, fakat Allah'ın hakimiyetini kabul etmiyor ve Onun hükümlerini hayatlarına esas almayarakdan Allah'a şirk koşuyorlardı... Kuran bunu bize şu ayetleri ile haber veriyor :
"Andolsun ki onlara: "Gökleri ve yeri yaratan, güneşi ve ayı buyruğu altında tutan kimdir?" diye sorsan, mutlaka, "Allah" derler. O halde nasıl (haktan) çevrilip döndürülüyorlar?” (Ankebut 61)
“Andolsun ki onlara: "Gökten su indirip onunla ölümünün ardından yeryüzünü canlandıran kimdir?" diye sorsan, mutlaka, "Allah" derler. De ki: (Öyleyse) hamd de Allah'a mahsustur. Fakat onların çoğu (söyledikleri üzerinde) düşünmezler.” (Ankebut 63)
Bundan dolayı günümüzde Allah'ın hükümlerine rağmen hüküm koyan insanlar, bunu açıkca ifade etmeseler de İslam'a göre ilahlık iddiasında bulunmaktadırlar. Müslüman olmanın ilk şartı da Allah'a rağmen hüküm koyan bu kimseleri, koymuş oldukları hükümleri ve nizamlarını red edip sadece Allah'ı ilah kabul etmektir.
Nitekim Araf suresi 54.ayetinde Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurmuştur : (ela lehül halku ve'l-emr : yaratmak da, emretmek de Allah'a mahsustur.) Yusuf suresinin 40. ayetinde de ( inil hukmu illa lillah= hüküm ancak Allah'a aittir) buyrulmaktadır. Nitekim Kuran meali dikkatle okunacak olursa Rabbulalemin kendisinden başka ilah ve Rabb'in olmadıgını vurguladıgı birçok ayeti kerimesinde özellikle hüküm noktasına dikkat çekmiş ve kendisinin yaratıcı oldugu gibi, insanların hayatlarına ilişkin hüküm, kanun, nizam, yasa ve değerleri belirleme hakkının da ancak kendisinde bulundugunu, ve hakimiyetinde kimseyi kendisine ortak kabul etmedigini defalarca vurgulamıştır. Bu yüzden Allah'ın hükümlerine rağmen hüküm koyan insanlara ve hükümlerine isteyerek itaat etmek, Allah'a şirk koşmak manasına gelir.
Tevhidu’l-Esma ve’s-Sıfat:
Türkçesi isim ve sıfat tevhidi olan bu kısım, Allâhu Teâlâ’ya ait olan güzel isimlerin ve yüce sıfatların Kur’an ve Sünnet’de sabit olduğu gibi Teşbihsiz, Te’vilsiz, Ta’tilsiz, Tekyifsiz inanmak ve Kur’an ve Sünnet’de sabit olmamış hiç bir ismi ve sıfatı Allâh Teâlâ’ya nisbet etmemektir, çünkü Allâh Teâlâ’ya ait güzel isim ve sıfatları gayba taalluk ettiği için bu konuda hiç bir şekilde içtihada mecal yoktur. Kişinin mertebesi ne olursa olsun, ancak vahye muhatab olan Rasulu Ekrem sallallâhu aleyhi ve sellem den sabit olanlar bunun dişinda kalır ki; Onun sözü diğer insanların sözü gibi değildir. O ancak Allah'tan aldığı vahiydir( necm 3-4)...
Allah bizleri tevhidi idrak edip onu yaşayan ve şirke karşı olan mücadelelerinde sebatkar olan muttaki kullarından kılsın
Tevhid ve Şirk 2
Geçmiş ve Günümüz İnsanlarında Şirkin Yeri -2
1. İnsanlara İslami davetin yapılmaması
Insan fıtratının en belirgin özelliği, boşluk kabul etmemesi veya boşluga tahammül etmemesidir. Insan kendisine bir muhatap arar ve bununla o boşlugu doldurmak ister. Insanların fıtratında bulunan bu boşluklar, “doğru-yanlış, iyi-kötü, güzel-çirkin“ mutlaka bir şeylerle doldurulmasına rağmen, insanla bütünleşecek bu değerler ancak ve ancak İslam’ın değerleridir. Işte bu değerlerle insan âhenkli bir bütünlüğe girmekte ve yükselmektedir. Bu mânada davetin insanlara ulaştırılması kaçınılmazdır. Aksi takdirde insan, şirkî daveti metod olarak almakta ve böylelikle fıtri boşluklar batıl davetlerle doldurulmaktadır.
2. Dünyevi endişeler ve nefsi marazlar
Bu davetle karşılaşan her insan için bu davete icabet eder diyemeyiz. Çünkü yine biliyoruz ki, davetle karşılaşmalarına rağmen bu daveti kabul etmeyen bir çok insan bulunmaktadır. Bu insanların daveti reddedip, şirke yönelmelerinin en önemli nedeni dünyevi endişeler ve nefsi marazlardır. Ekabir takım için faturası kabarık kabul edilen bu gibi dünyevi endişelerin, halk kitlelerinde bir lokma ekmek veya iki kuruş maaş gibi çok küçük birimlere indigini görürüz. Bir lokma ekmek veya iki kuruş menfaatin yanı sıra, devletten ve devlet adamlarından korkmak, birçok zavallı insanın şirke yönelmesi için yeterli birer sebep olabilmektedir.
3. Yarını uzak görme
Yarını uzak görme düşüncesi, insanlarda genel bir hastalık durumuna gelmiştir. Halbuki gerçek böyle midir? Yarınlar, gerçekten uzak mıdır?. Oysa uzak olan, yarın degil dündür. Yirmi yıl sonramız değil, yirmi saniye öncemiz uzaktır, uzaklaşmıştır bizden. Yirmi yıl yol gitsek bile, yirmi saniye öncemize gitmemiz mümkün değildir. Fakat yarınlar, durmak bilmeyen adımlarla üzerimize doğru gelmektedir. Mesela; ihtiyacı olan birisine “Bugün sana on bin mark vereyim, bir hafta sonra üç tırnağını sökeyim deseniz, ihtiyacı olmasına rağmen teklifinize yanaşmaz. Çünkü zamanın durmadığını ve o günün geleceğini iyi bilir. Peki, bu bir haftalık süre geçecek ise, bir ömür geçmeyecek mi?. Yaşasak ta ölsekte, tıkır tıkır işleyen zaman, hesap gününe doğru yol almıyor mu?. Bazılarının kuşkuyla baktıkları, uzak gördükleri yarınlar, Allah’a andolsun ki gelecektir...
4. Batıl umutlar
Insanları doğru veya yanlış birçok şeye sevk eden önemli bir etkendir umut. İnsanlar geçmiş tarihimizde cenneti umut ederek çok şeyler yapmışlardır. Cennet umudu ortak bir arzu olmasına rağmen, bu umut için yapılmak istenenler oldukça farklıdır. Müminler bunu Allah’ın rızasına götürecek Kur’an ve Sünnette ararlarken, bazıları firavunların izinde, bel’amların dininde, sapıklarin tekkesinde aramaktadırlar!.. İşte günümüzde insanlar! Cennet umuduyla cehenneme yönelmiş, yaygın ve bulaşıcı bir hastalığa düşmüşlerdir.
5. Duyu organlarının ilahlaştırılması
Âlemlerin Rabbi olan Allah (c.c) insanlara yaratılışında bazı duyu organları vermesine rağmen, bu duyu organları her şeyi anlayabilecek keyfiyette değildir. Bir takım insanlar için varlık âlemi, duyu organlarıyla müşahede edebildikleri şeylerdir. “Ancak benim gördüğüm veya benim işittiğim vardır“ demek, aynı zamanda “Ben her şeyi görürüm, işitirim“ demektir. Halbuki bizler biliyoruz ki, bu mutlak sıfat, Rabbimize ait bir sıfattır. Yine birtakım insanlar göremedikleri ilahı, görülebilir hâle getirmekten yanadırlar. Ibadet için yöneldikleri merciyi somut hale getirmek isterler. Ancak duyularla direkt hissedilebilen ilahları kabul ederler. Bu ister taştan, ister tahtadan olsun fark etmez. Esas olan taptıkları şeyin meçhullükten çıkıp, müşahhas hale gelmesidir. Sonuç olarak “görmediğime ibadet etmem“ diyen ateist ile “ancak gördüğüme ibadet ederim“ diyen müşrik arasında bir fark yoktur. Her ikisi de görülebilen bir ilah istemektedirler. Ikisinin de çıkış ve batış noktası duyu organlarıdır.
6. Çoğunluğun etkisi
Bir çok insan kimlik ve kişiliğini, içinde bulunduğu toplumdan almaktadır. Böylesi durumlarda söz konusu topluluk, doğru yolda ise herhangi bir problem yoktur. Ancak bu toplum cahili veya batıl nitelikli ise, insan ve toplum arasındaki olumlu olan etkileşim, gayet olumsuz bir yöne kaymaktadır. Böylesi bir toplumun insan üzerindeki baskısı, bu insanı dogrudan, iyiden uzaklastırıcı bir faktör olmaktadır. İşte böylesi toplumlarda, toplumun yanlışlığına rağmen doğruyu görmek, kötülüğüne rağmen iyiyi tercih etmek her kişinin işi değil, er kişinin işidir. Çünkü, böyle bir tercih de, binlerce ağızdan çıkan “bu doğrudur“ sözüne, tek bir ağız ile “hayır, bu yanlıştır“ demek vardır. Dolayısıyla kendi kişiliğini içinde bulunduğu toplumda bulan kimseler için, böyle bir tercih mümkün değildir. Nitekim cahili toplumlarda yaşayan böylesi kimselerden, şu ifadeleri sık sık duymamız mümkündür... “Bunca insan yanlışta da sen mi doğrusun?.. sen mi biliyorsun?..” “Bunca insan aldatıldığının farkında değil de sen mi farkındasın?..” Demek ki, böyle kimselere göre “iyi veya doğru” çoğunluğun kabul ettiğidir. Oysa tarihe baktığımız zaman bu mantığın birçok hadisede battığını görürüz. Durum böyle olunca toplumu veya çoğunluğu esas alarak hangi şeye mutlak doğrudur diyebiliriz?! Aynı zamanda bu görüş İslamın temel prensipleriyle çatışmaktadır. Bu izahlardan sonra geçmiş tarihlerde ve çağımızda vuku bulan şirk hadiselerine değinmek istiyoruz.
Allah’ı inkâr eden ateistler ile Allah’ın varlığına inanmalarına rağmen Allah’a eş koşan müşrikler arasında herhangi bir fark yoktur. Her iki şekilde de bunların cehennem ehli olduğunu Kuran’ı Kerim bize bildirmektedir. Şöyle ki:
“Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; ondan başka günahları dilediği kimse için bağışlar. Kim Allah'a ortak koşarsa büsbütün sapıtmıştır.” (Nisa 116)
“(Rasûlüm!) Şüphesiz sana da senden öncekilere de şöyle vahyolunmuştur ki: Andolsun (bilfarz) Allah'a ortak koşarsan, işlerin mutlaka boşa gider ve hüsranda kalanlardan olursun!” (Zümer 65)
“İşte bu, Allah'ın hidayetidir, kullarından dilediğini ona iletir. Eğer onlar da Allah'a ortak koşsalardı yapmakta oldukları amelleri elbette boşa giderdi.” (En’am 88)
Meseleyi Kur’an’ı Kerimdeki geçmiş tarihle ilgili verilere ve günümüzdeki görüntülere göre değerlendirecek olursak, ne yazık ki geçmiş ve günümüz ayrımına gitmemiz mümkün değildir. Çünkü şirk vakıası ve mantığı, hem geçmişte hem de günümüzde aynıdır. Geçmişte ve günümüzdeki müşriklerin nelere taptıklarına kısaca bir göz atarsak, arada bir farkın olmadığına bizzat şahit olmuş oluruz.
Allah’ı inkâr eden ateistler ile Allah’ın varlığına inanmalarına rağmen Allah’a eş koşan müşrikler arasında herhangi bir fark yoktur. Her iki şekilde de bunların cehennem ehli olduğunu Kuran’ı Kerim bize bildirmektedir. Şöyle ki:
“Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; ondan başka günahları dilediği kimse için bağışlar. Kim Allah'a ortak koşarsa büsbütün sapıtmıştır.” (Nisa 116)
“(Rasûlüm!) Şüphesiz sana da senden öncekilere de şöyle vahyolunmuştur ki: Andolsun (bilfarz) Allah'a ortak koşarsan, işlerin mutlaka boşa gider ve hüsranda kalanlardan olursun!” (Zümer 65)
“İşte bu, Allah'ın hidayetidir, kullarından dilediğini ona iletir. Eğer onlar da Allah'a ortak koşsalardı yapmakta oldukları amelleri elbette boşa giderdi.” (En’am 88)
Meseleyi Kur’an’ı Kerimdeki geçmiş tarihle ilgili verilere ve günümüzdeki görüntülere göre değerlendirecek olursak, ne yazık ki geçmiş ve günümüz ayrımına gitmemiz mümkün değildir. Çünkü şirk vakıası ve mantığı, hem geçmişte hem de günümüzde aynıdır. Geçmişte ve günümüzdeki müşriklerin nelere taptıklarına kısaca bir göz atarsak, arada bir farkın olmadığına bizzat şahit olmuş oluruz.
Tabiata tapanlar
Geçmiş dünya tarihinde insanların, güneşe, aya ve yıldızlara taptığını görürüz. Güneşde, ayda veya yıldızlarda büyük güçler olduğunu kabul etmişler ve karşılaştıkları olayların bu güçlerin etkisiyle meydana geldiğine inanmışlardır. Tabi ki, bu batıl inanış beraberinde bunlara karşı kulluğu ve putperestliği getirmiştir. Mahdut (sınırlı) akılları ile yaratıcının iradesini, yaratılmış olan tabiata nispet edenler, tabiatı Allah’a eş koşan tabiatperestlerdir. Bilimsellik adına ileri sürülen bu gibi safsataların yanı sıra; yıldızların insanların kaderi üzerinde müessir olduğuna, yıldıznameye ve yıldız falına inanan kimselerde, aynı sapık fırkanın sapık müntesipleridir.
Cinlere tapanlar
Kur’an’ı Kerimin cinlerle ilgili beyanına göre cinler, ateşten yaratılmış olup; aralarında hem iyilerin hem de kötülerin bulunduğu mahlûklardır. Cinler hakkında bunları bilmemize rağmen, biz insanlara göre varlıkları mâlum, mahiyetleri ise meçhul mahlûklardır. Bakın Kur’an’ı Kerim bunu nasıl anlatıyor:
“Cinleri Allah'a ortak koştular. Oysa ki onları da Allah yaratmıştı. Bilgisizce O'na oğullar ve kızlar yakıştırdılar. Hâşâ! O, onların ileri sürdüğü vasıflardan uzak ve yücedir..” (En’am 100)
Cinlerin Allah’a eş koşulması demek, Allah’ın yüce sıfatlarının cinlere nispet edilmesi, Allah’tan istenmesi gereken şeylerin cinlerden istenmesi demektir. Tabii ki bu durum geçmişe özgü bir şey değil, günümüzde de durum aynıdır. Bakın bugün camilerde üç beş insan varken, cinci hocaların kapıları, sıra kapmak isteyen insanlarla doludur. Insanların Allah’ın huzuruna değil de, cinci hocaların huzuruna götüren etken şüphesiz şirk etkenidir. Kendilerine entel veya elit tabaka denilen kimseler ise aynı yönelişin modern boyutu olan medyumları tercih etmektedirler. Cinlerin gaybı bilmediklerini Kur’an’ı Kerim bildirmektedir.
“Süleyman'ın ölümüne hükmettiğimiz zaman, onun öldüğünü, ancak değneğini yiyen bir ağaç kurdu gösterdi. (Sonunda yere) yıkılınca anlaşıldı ki cinler gaybı bilselerdi, o küçük düşürücü azap içinde kalmazlardı.” (Sebe 14)
“Cinleri Allah'a ortak koştular. Oysa ki onları da Allah yaratmıştı. Bilgisizce O'na oğullar ve kızlar yakıştırdılar. Hâşâ! O, onların ileri sürdüğü vasıflardan uzak ve yücedir..” (En’am 100)
Cinlerin Allah’a eş koşulması demek, Allah’ın yüce sıfatlarının cinlere nispet edilmesi, Allah’tan istenmesi gereken şeylerin cinlerden istenmesi demektir. Tabii ki bu durum geçmişe özgü bir şey değil, günümüzde de durum aynıdır. Bakın bugün camilerde üç beş insan varken, cinci hocaların kapıları, sıra kapmak isteyen insanlarla doludur. Insanların Allah’ın huzuruna değil de, cinci hocaların huzuruna götüren etken şüphesiz şirk etkenidir. Kendilerine entel veya elit tabaka denilen kimseler ise aynı yönelişin modern boyutu olan medyumları tercih etmektedirler. Cinlerin gaybı bilmediklerini Kur’an’ı Kerim bildirmektedir.
“Süleyman'ın ölümüne hükmettiğimiz zaman, onun öldüğünü, ancak değneğini yiyen bir ağaç kurdu gösterdi. (Sonunda yere) yıkılınca anlaşıldı ki cinler gaybı bilselerdi, o küçük düşürücü azap içinde kalmazlardı.” (Sebe 14)
İnsanlara tapanlar
Insanların, kendileri gibi birer mahlûk olan insanlara tapmaları tuhaf olduğu gibi aynı zamanda en yaygın bir şirk türüdür. Tarihin her sürecinde kendisini ilahlaştırmaya çalışan firavunlar ve bu firavunlara kulluk yapan köleler olagelmiştir. Bir kısım insanlar bu firavunlara sevgilerinden dolayı kulluk yaparlarken bir kısmı da korktuklarından dolayı kulluk yapmaktadırlar. Makamın veya paranın yaptırım gücü, makama veya paraya değer verenler üzerinde müessirdir. Oysa bir şeye değer vermek demek, onu meşru görmek demektir. Dolayısıyla makama veya paraya değer vererek, bunları ortadan kaldırmak mümkün değildir.
Ölmüşlere tapanlar
Yaşadığımız dünyada ölülere karşı iki ayrı yaklaşım vardır. Bunlardan birisi; yalan ve iftiralarla mevtayı kötülemek, diğeri ise; mevtada olmayan vasıflarla onu yüceltmektir. Ölülere tapma hadisesi, ölmüş olan salih veya azgın kimselerin, onlarda olmayan vasıflarla yüceltilmesi üzerine gerçekleşmektedir. Bu tip insanlar ölünün görüş ve ilkelerine itaat ederek, sevgi ve rizasını göstererek şirke girmektedirler. Evet... Geçmişteki ve günümüzdeki müşriklerin yöneldikleri bu insanlar ölüdürler. Istanbul’- daki Eyyüb Sultana uzanan eller, Izmir’deki susuz dede- ye dökülen sular, laik perestlerin akıttığı göz yaşları bunun göstergesi değil midir?! Yaşanılan bu zillet öyle boyutlara ulaşmıştır ki, dünya işleri falanca ölüye bırakılırken, âhiret işleri falanca ölülere bırakılmaktadır. Daha açık bir ifadeyle dirilerin idaresi, ölülere tevdi edilmiştir. Tabii bunlara “diri“ denilebilirse.!....
Putlara (Sembollere) tapanlar
Geçmiş tarihimizde insanların taştan, ağaçtan yonttukları putlara taptıkları, bir çok insanlar tarafından bilinmektedir. Günümüz insanları bunun geçmişe ait bir şey olduğunu, günümüzde böyle bir şeyin olmadığını söyleyeceklerdir. Fakat durum hiçte öyle değildir. Hatta putperestlik, günümüzde altın çağını yaşamaktadır. Kalpler, sokaklar, ve meydanlar bu putlarla öylesine doldurulmuştur ki, insanlar putperestlerin hışmına uğramamak için hangi yöne tüküreceklerini şaşırmaktadırlar!.. O kadar ki, her hangi bir adresin tarifi bile bu putlara göre yapılmaktadır.
Sebeplere tapanlar
Insanların sıkıntıya düşmeleri, bir takım şeylere şiddetle muhtaç olmaları, insanların sık sık karşılaştıkları bir durumdur. İşte böylesi durumlarda sıkıntıyı giderecek sebeplere kulluk adabıyla yönelmek, yüceltmek, bütün bu sebepleri yaratan Allah’a bu sebeplerle eş koşmaktır. Sıkıntıya düşen insanların duası Allah’a, sıkıntı kalktıktan sonra hamd ve şükürleri ise sıkıntılarının kalkmasına vesile olan sebebedir. Halbuki o sebep ile sıkıntıyı kaldıran Allah (c.c)’dır. Sebebi yaratan da, o sebeple yardım eden de Allah’tır. Bu insanlar Allah’ın yardımına vesile olan herhangi bir sebebi ilâhlaştırmaya çalışarak, kurtuluşlarına vesile olan sebebi, helaklarına vesile olacak bir sebep durumuna getirmektedirler. Netice olarak, sebepleri sınır tanımadan yüceltmek, sebeplere tapınmanın en açık yolu olmaktadır. Bugünkü ümmet ne aslına dönebiliyor ne de özendikleri gibi olabiliyor. Bütün bu felaketlerin kökeninde, hayata bakış açılarını, şirk düzeni içerisinde şirk cetveliyle çizmeleridir. Bunun için bir türlü kendilerine gelemiyorlar. Eğer bu ümmet tekrar aslına dönmek istiyorsa, her türlü şirkten uzak olarak ilâhi değerlerle hayatlarını yönlendirmeleri gerekmektedir. Topluma hakim olan bu köhneleşmiş fikirlerden, toplumu yine İslam’in berrak fikirleri ile süsleyerek, şirkten uzak bir hayat yaşayabiliriz. Çünkü insanlar ne zaman Allah’ın hükümlerinden uzaklasmış iseler, işte o zaman şirke ve bataklığa düşmüşlerdir.
Tevhid ve Şirk 1
GEÇMİŞ VE GÜNÜMÜZ İNSANLARINDA ŞİRKIN YERİ
Hamd, sena ve övgülerin en güzeli Allah (c.c.)’a mahsustur. Salat ve selam da Muhammed Mustafa’ya, âline, ashabına ve onun yolunu takip eden Müslümanlar üzerine olsun.
Allah Subhanehu ve Teala, Kuran-ı Mübin'de Nisa 48, Nisa 116, Maide 72 .... ve bircok ayetinde kendisine şirk koşulmasını asla affetmeyeceğini, ve şirk üzerine ölen bir insanın ebedi cehenneme gireceğini haber veriyor. Bu yüzden biz müslümanların bu konuya gereken hassasiyeti göstermemiz, tevhidi ve şirki iyi idrak edip, tevhid üzerine bir hayat yaşamamız gerekmektedir...
Allah Subhanehu ve Teala, Kuran-ı Mübin'de Nisa 48, Nisa 116, Maide 72 .... ve bircok ayetinde kendisine şirk koşulmasını asla affetmeyeceğini, ve şirk üzerine ölen bir insanın ebedi cehenneme gireceğini haber veriyor. Bu yüzden biz müslümanların bu konuya gereken hassasiyeti göstermemiz, tevhidi ve şirki iyi idrak edip, tevhid üzerine bir hayat yaşamamız gerekmektedir...
Konumuza şirkin tanımını yaparak başlamak istiyoruz.
Şirk kelimesi Arapça da “Ortak olmak” manasına gelen “Şe-Ri-Ke” fiil kökünden bir mastardır.Tevhidin zıttı olan “Şirk” kelimesi; ortak koşma, ortak tanıma anlamına gelir. Istılahi anlamı ise; âlemlerin Rabbi olan Allah (c.c) zatında, sıfatlarında ve hükümlerinde eş koşmak veya Allah’a ortak isnat etmektir. Buradan da anlaşılacağı üzere tevhid de Allah'ı sadece bir yaratıcı olarak birlemek değil, aynı zamanda O'nu sıfatlarında ve hükümlerinde de birlemek manasındadır... Allah’a eş veya ortak koşmayla ilgili bütün fiillere “şirk” denildiği gibi, bu fiillerin faillerine “müşrik” denilir.
“Şirk” kavramı, Allah’a eş koşmak veya Allah’a ortak isnat etmek manasına gelmesine rağmen, günümüzdeki toplumun anlayışına göre genel olarak, Allah’ı inkâr manasına gelmektedir.
Oysa İslamla mükellef olan bir insan yaratılışla ilgili bazı olaylara, görerek ve tefekkür ederek; “Allah vardır” dese, sadece bu ikrar ve inanç o insanı Müslüman yapmaz. Bilindiği gibi müşrikler de yaratıcı olarak Allah’ın varlığına inanmaktadırlar. Nitekim müşriklerle ilgili Kur’an’ı Kerimde şöyle buyrulmaktadır:
“Andolsun ki onlara: "Gökleri ve yeri yaratan, güneşi ve ayı buyruğu altında tutan kimdir?" diye sorsan, mutlaka, "Allah" derler. O halde nasıl (haktan) çevrilip döndürülüyorlar?” (Ankebut 61)
“Andolsun ki onlara: "Gökten su indirip onunla ölümünün ardından yeryüzünü canlandıran kimdir?" diye sorsan, mutlaka, "Allah" derler. De ki: (Öyleyse) hamd de Allah'a mahsustur. Fakat onların çoğu (söyledikleri üzerinde) düşünmezler.” (Ankebut 63)
Kuran’ı Kerim de zikredilen bu gibi ayetler meseleye açıklık getirmektedir. Müşrik, Allah’a inanmasına rağmen Allah’a eş koşan insandır. Allah’a eş koşan insanın, Allah’ın varlığına olan imanı ister taklidi iman, ister tahkiki iman olsun bu insan “müşriktir” ve İslam dairesinde değildir.
Şirk meselesine bu kısa girişten sonra insanları müşrik durumuna getiren şirk olgusunu, “itikadi” ve “ameli” şirk olmak üzere iki genel başlıkta değerlendirebiliriz.
İTİKADİ ŞİRK
İtikat demek, bir dinin temel inanç değerlerine kalbî bağlılık ve inanmak demektir. Islam dinindeki iman esasları “amentü” de belirtildiği üzere altı olarak sınırlandırılmasına rağmen Müslümanlar, Allah’a, Peygambere ve bir bütün olarak Kuran’ı Kerime inanmakla yükümlüdürler. Kuran’ı Kerimde bildirilen bütün gerçekler, Kuran’ı Kerimde beyan edilen bütün esaslar, Müslümanlar için birer iman esasıdır. Bu iman esaslarını bölmek, bir kısmını esas, bir kısmını detay kabul etmek, Müslümanlar için mümkün degildir.
İtikadi şirk içerisinde bulunan kimseler, genellikle Müslüman olduklarını zanneden veya Müslüman olduklarını ileri süren kimselerdir. Bunlarda meydana gelen itikadi şirkten, bir çok örnekler verebilmemiz mümkündür. Mesela;
1- Herhangi bir insan, Hâlık, yani yegâne yaratıcı olan Allah’a inandığını söylediği halde kâinatın, dünyanın ve dünyanın içindekilerinin yaratılışını, Allah’la beraber başka şeylere de nispet ediyorsa.
2- Rezzak, yani yegâne rızık verici olan Allah’a inandığını söyleyip, rızık verici olarak Allah’la beraber başka şeyleri de ön plana çıkarıyorsa.
3-“Hâdi”, yani yegâne hidayet edici olan Allah’a iman ettiğini söyleyip; hidayet edici olarak başka şeyleri de görüyor ise.
4-Yegâne ve mutlak Hakim olan Allah’a iman ettiğini söyleyip; hakimiyeti Allah’tan başka kimselere veya mercilere nispet ediyorsa, böylesi inanışlarda bulunan insanlar itikadi şirk içerisindedir.
Kısaca örneklendirdiğimiz bu itikadi şirkler Müslümanlarda olmamakla beraber Müslümanların bu gibi konularda yeterince bilinçli oldukları söylenemez. Mesela; bazı alimler İslami mücadeleleriyle ilgili olarak “Bizim mücadelemiz Allah’ın hakimiyetini tesis etmek içindir” diyebiliyorlar!.. Böylesi bir söz, öncelikle Allah’ın sıfatların bilmekle yükümlü olan alimlere yakışmayacak bir sözdür. Oysa şu çok iyi bilinen bir husustur ki oda Allah (c.c)nun bütün âlemler üzerinde mutlak hakimiyete sahip olduğudur. Bu her hususta geçerlidir. Bunu şu örnekle de vuzuha kavuşturabiliriz. Firavun ve Nemrut, yönettikleri ülkede hakimiyetin gerçek sahibi olsalardı, hiç şüphesiz ki Firavun Hz.Musa’yı, Nemrut ise Hz. Ibrahim’i gayet kolay öldürebilirlerdi. Oysa yalancı hakimiyetin sözcüsü olan bu kişiler, Allah’ın elçileri hakkında “Ölüm hükmünü“ vermelerine rağmen, ilahi hakimiyetin takdirine boyun eğmek zorunda kalmışlar ve öncelikle kendileri ölmüşlerdir. Çünkü Allah (c.c) kendi hakimiyetini reddeden firavunlar üzerinde de mutlak hakimdir. Bizler bazı zamanları “Hakimiyet Allah’ındır” diyorsak, bu sözümüz; gerçekleştirmeyi istedigimiz bir temenni değil, insanlara hatırlatmak istediğimiz apaçık bir gerçektir.
AMELİ ŞİRK
Amel; fiil, eylem, hareket, davranış manasına gelir. İnsanın yaşantısında meydana gelen fiil, eylem ve davranışlarında kaynaklanan şirklere, kısaca “ameli şirk” diyoruz. Ameli şirk, bizzat fiil ve eylemlerden zuhur eden şirktir. Mesela; gaybı bildikleri inancıyla kâhinlere gitmek, değişik maksatlar için büyü veya sihir yaptırmak, göz boncuğu veya katır boncuğu takarak, bunlardan fayda ummak, ölülerden veya birer mahluk olan yaratılmışlardan gaybi yardım istemek, Allah’tan baskasına kurban kesmek, insanların nasıl ve ne şekilde yaşayacakları ile ilgili olan Allah’ın hükümlerine rağmen kendi istekleri doğrultusunda hükümler koymak gibi. Bütün bunlar ameli şirktir.
Ameli şirkin kaynağında itikadi şirk olduğu gibi, bazı hallerde itikadi cahillik de olabilir. Gerçi itikadi cahillikte de şirk inanışlar vardır. Mesela; İslam’ın sadece bir takım ibadetlerden oluşan bir din değil, başlı başına bir hayat nizamı olduğunu anlamalarına, âlemler üzerinde mutlak hakim olan Allah’ın insanların yaşantılarıyla ilgili olarak hükümler vâzettigini bilmelerine rağmen; bu ilahi hükümleri reddeden müstekbirleri meşru görerek destekleyen kişilerin amelinde, itikadi cahillik değil, itikadi şirk vardır. Bu gibi konularda resmi veya gayri resmi propagandalarla aldatılan, hakkı ve gerçeği bilmeyen kimselerin fiillerinde ise itikadi cahillik bulunmaktadır. Nitekim bütün bunları dikkate alan Islam, fiil-fail ayırımını yapmakta, fiil ile fail arasında bilinç bağı varsa, faili fiile göre sıfatlandırmaktadır.
Şirki yönelişlerde bulunan ve şirk fiilini işleyen fail insan olduğu için, insanın araştırılması ve değişik boyutlarıyla ortaya konulması gerekmektedir. Şirkin faili olan insana yeterli açıklık getirilmediği sürece, şirki yönelişlerin nedenleri de açıklık kazanmayacaktır. Dolayısıyla “İnsan nedir? Nelere meyillidir? Zaaf ve yetenekleri nelerdir? gibi sorulara cevap aramak kaçınılmazdır. İnsanları şirke sürükleyen nedenlerin hepsi, insan fitratıyla ilgilidir. İnsanları şirke götüren nedenlere girmeden önce, bu nedenlerin tesirinde kalan insan fıtratına kısa bir açıklık getirmek gerekiyor.
Şirk meselesini incelerken, Allah’a şirk kosan müşrik ile Allah’ı birleyen muvahhid, farklı farklı yaratılışlarda olsalardı, bu durum bizler için çok daha basit ve anlaşılır olabilirdi. Oysa ki her iki yönelişin sahibi de insandır.Var oluşları itibariyle aynı yaratılışa sahip olan insanlar, birbiri ile tamamen zıt iki ayrı fiile, iki ayrı istikamete yönelebilmektedirler. Birbiri ile çelişen bu farklılığı, yaratılıştaki (fitrattaki) farklılıklar olarak algılayamayız. Insanın yaratılışı ile olan gerçeği Kuran’ı Kerim şöyle beyan etmektedir.
“(Rasûlüm!) Sen yüzünü hanîf olarak dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmış ise ona çevir. Allah'ın yaratışında degişme yoktur. İşte dosdogru din budur; fakat insanların çoğu bilmezler.” (Rûm 30)
Konumuzla ilgili olarak anlamamiz gereken gerçek; Allah (c.c.) sadece Müslümanları değil, bütün insanları din fıtratı üzere yaratmıştır. Bütün insanlarda Islam dininin bütün geregğni yerine getirebilecek imkânlar ve yetenekler bulunmaktadır. Kuran’ı Kerimde zikredilen birçok ilâhi buyruğu dikkate aldığımız zaman, insanda bulunan şu vasıfların zikredildigini görürüz. Degişik konularda inanmak, sevmek, korkmak, sakınmak, itaat etmek, duymak, görmek, bilmek, düşünmek, konuşmak, unutmak, hatırlamak, umutlanmak, özenmek, güvenmek ve istemek gibi. Insan bu vasıflarla ilgili gelen hükümlerle mükelleftir.
Mükellefiyetlerin yerine getirilmesi için gerekli olan fıtri donanım, insanda mevcuttur. Daha açık bir ifadeyle bu farklı fiillere meyilli olarak yaratılmışlardır. Ancak yaratılış itibariyle bütün insanlarda bulunan bu fıtri özellikler, insanların arzularına göre şekillenmekte, tercih ettikleri şeylerle doldurulmaktadır.
Mesela; korkmaya meyilli olarak yaratılan bir insan, fıtratında bulunan korku boşlugunu, Allah korkusuyla veya Allah’tan başka şeylerin korkusuyla doldurabilir. Sevmek ve itaat etmek yönelişleri de aynen bu şekildedir. Fıtri temayüllerde yaratılan insanlar hangi dine girerlerse girsinler, onlarda meydana gelen değişiklik fıtri temayüllerde degil, bu fıtri temayüllerle yöneldikleri, benimsedikleri şeylerdir. Insan fıtratıyla ilgili olan bu ilâhi kanunları, zamanımız insanından daha çok iyi bilen şeytan işlerini bu ilâhi kanunların tersine gerçekleşirmektedir. Nitekim, “Allah’ı yaratışında değiştirme yoktur“ gerçeğinin bilincinde olan şeytan, bu nedenle fıtri temayülleri degil, bu temayüllerle yönelinen şeyleri değiştirmeye çalışmaktadır.
Mesela; fıtraten korkmaya meyilli olarak yaratılan bir insana şeytan yanaşırken, bu vasfı yok etmeye çalışmaz. Çünkü bu fıtri temayülü yok edemeyeceğini, değistiremeyeceğini bilir.
Zaten onun rahatsız olduğu şey insanın korkmaya meyilli olarak yaratılması değil, bu fıtri temayül ile Allah’tan korkmasıdır. Bu durumu önlemesi ve bunun da ötesinde insanların fıtri temayülünden faydalanabilmesi için, korkmaya meyilli olarak yaratılan insanları şeytani vesveseler ve taguti müeyyidelerle korkutması gerekmektedir. Nitekim şeytan ve dostlarının da yaptığı bu değil midir?.
6 Ocak 2010 Çarşamba
Küllerinin Savrulmasını Vasiyet Eden Adam Hadisi/Elbani
Küllerinin Savrulmasını Vasiyet Eden Adam Hadisi
Şeyh Muhammed Nasıruddin el-Elbani Rahimehullah
Terceme: Ebu Muaz el-Çubukabadî
Elbani Sahiha 3048.- “Sizden öncekilerden birisi tevhid dışında hiçbir hayır işlememişti. Ölüm zamanı yaklaştığında ailesine “Bakın! Ben öldüğüm zaman cesedimi yakın, küllerimi rüzgarlı bir günde (yarısını karada, yarısını denizde savurun. Vallahi eğer Allah buna kadir olursa alemlerde kimseye etmediği bir azap ile bana azap eder)” dedi. Öldüğü zaman dediğini yaptılar. (Allah karaya emretti ve karada olanlar bir araya geldi. Denize emretti ve denizde olanlar bir araya geldi.) Bunun üzerine o Allahın elinde (ayağa) kalktı. Allah Azze ve Celle buyurdu ki: “Ey Adem oğlu! Seni böyle yapmaya iten sebep nedir?” dedi ki: “Ey rabbim! Bunun sebebi senden korkumdur” (Diğer rivayette: Sen de biliyorsun ki senden korktuğumdan dolayı böyle yaptım şeklindedir) Bunun üzerine o, tevhid dışında hiçbir iyi amel işlemediği halde bağışlandı.)
Bunu Ahmed (2/304); Ebu Kamil – Hammad - Sabit – Ebu Rafi – Ebu Hureyre radıyallahu anh yoluyla rivayet ettiler. Bir çok kimse de bunu el-Hasen ve İbn Sirin yoluyla Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’den rivayet ettiler.
Derim ki: Bu isnad sahih olup Ebu Hureyre radıyallahu anh’e kadar kesintisiz ulaşmaktadır. Ravileri güvenilir olup, Ebu Kamil dışındakileri Müslim’in ricalindendirler. Ebu Kamil’in ismi ise Muzaffer b. Mudrik el-Horasani’dir. O hafız ve ittifakla güvenilir bir ravidir.
Hammad ise; Hammad b. Seleme’dir. Bu hadis Hammad’dan iki ayrı isnad ile gelmiştir:
1- Asım b. Behdele – Ebu Vail – Abdullah b. Vail – Abdullah b. Mes’ud radıyallahu anh yoluyla: Ahmed (1/398) mevkuf olarak rivayet etmiştir. (Yine Ebu Ya’la (5105) diğer bir tarikle İbn Mesud radıyallahu anh’den mevkuf olarak rivayet etmiştir. Şahitleriyle isnadı hasendir.) anlaşılacağı üzere bu hükmen merfudur. Ahmed rahmetullahi aleyh sanki bu rivayetin ardından Hammad – Sabit – Ebu Rafi – Ebu Hureyre radıyallahu anh – Nebi sallallahu aleyhi ve sellem tariki ile aynısını rivayet ederek, bunun merfu olduğuna işaret etmek istemiştir.
2- Ebu Kaz’a’ – Hakim b. Muaviye – babası – Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem yoluyla: “Sizden öncekilerden birine Allah mal ve çocuklarını çoğaltmış, uzun zaman yaşamıştı. Ölüm zamanı gelince dedi ki: “Ey çocuklarım! Sizin için nasıl babalık ettim?” Onlar: “Hayırlı bir baba oldun” dediler. “Bana itaat eder misiniz?” dedi. “Evet” dediler. “Bakın, öldüğüm zaman kömür gibi oluncaya kadar beni yakın” Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem dedi ki: “Bunu yaptılar. Sonra “Havanda ezin” – eliyle bunu işaret etti – Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem dedi ki: “Bunu da yaptılar” dedi ki: “Sonra rüzgarlı bir günde denize (küllerimi) savurun. Umulur ki Allah beni yok eder.” Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki: “- Vallahi -Bunu da yaptılar. Allah Teala’nın kabzasında olduğu halde Allah ona: “Ey Ademoğlu! Seni böyle yapmaya iten sebep nedir?” buyurdu. Dedi ki: “Ya rab, Sana olan korkum” dedi. Buyurdu ki: “Bunun üzerine Allah onu bu sebeple bağışladı.”
Ahmed (4/447, 5/3) Taberani Mu’cemu’l-Kebir (19/427 no 1073)
Derim ki: Bu isnad sahihtir. Bütün ravileri güvenilirdir.
Diyorum ki: Hammad b. Seleme’nin bu hadisi üç ayrı isnadla, üç farklı sahabeden rivayet etmesi, kendisinin büyük hafızlardan biri olduğunu gösterdiği gibi, hadisin sahabeler arasında meşhur olduğunu da gösterir. Ebu Hureyre radıyallahu anh’den gelen bu rivayeti diğer iki sahabeden gelen rivayetler pekiştirmektedir.
Ebu Hureyre radıyallahu anh’den gelen rivayet yollarına gelince:
1- Ebu Zinad – A’rec – Ebu Hureyre radıyallahu anh’den merfuan benzerini rivayet etti
Bunu Malik (1/238) Buhari (7506) Muslim (8/97) Hatib Tarih’te (4/389) İbn Abdilberr et-Temhid (18/38) hepsi Malik yoluyla rivayet ettiler. Ziyadeler Müslim’e aittir.
2- ez-Zuhri – Humeyd b. Abdirrahman – Ebu Hureyre radıyallahu anh
Bunu Buhari (3481) Muslim (8/97-98) Nesai (1/294) İbn Mace (4255) Abdurrazzak Musannef’te (11/283 no 20548) Ahmed (2/269) İbn Sa’ad Zevaidu’z-Zühd’de (372/1056) rivayet ettiler.
Sahabelerden:
1 ve 2- Huzeyfe b. el-Yeman radıyallahu anh merfuan benzerini rivayet etti. Ukbe b. Amr: “Ben de öyle dediğini işittim. O adam kefen soyucusu idi” dedi.
Bunu Buhari (3452) Ahmed (5/395) Beyhaki Şuab (5/430 no7160) Taberani (17/231-235) rivayet ettiler.
Nesai ve İbn Hibban (2/22 no 650) yalnızca Huzeyfe radıyallahu anh’den rivayet ettiler. Bu Buhari’nin (6480) rivayetidir.
3- Ebu Said el-Hudri radıyallahu anh, Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’den benzerini rivayet etti. Onun lafzında: “Şayet Allah kadir olursa azap eder” ifadesi vardır. yine orada: “Bunun üzerine verdikleri sözü yerine getirdiler” ifadesi vardır.
Bunu Buhari (6481 ve 7508) Muslim, İbn Hibban (649) Ahmed (3/69, 70, 77-78) İbn Abdilberr (11/39) Taberani (6/306) rivayet ettiler.
Ebu Ya’la Müsned’inde (2/284 no 1001 ve 8/469 no 5055) zayıf olan diğer rivayet yolları ile Ebu Said radıyallahu anh’den muhtasar olarak rivayet etti.
4- Selman radıyallahu anh’den:
Bunu Taberani (6/306 no:6123) Ebu Said radıyallahu anh hadisinin ardından “Aynı metinle” diyerek rivayet etti. Sonra şöyle dedi: “Benzerini rivayet etti. Orada “Küllerimin yarısını karada yarısını denizde savurun” dedi.
Yine Buhari (6481) Ebu Said radıyallahu anh hadisinin sonunda Selman radıyallahu anh’den diyerek zikretti. Ancak bu ziyadelerin tamamını zikretmiştir. Buziyade müttefakun aleyh olan – daha önce geçtiği gibi - Ebu Hureyre radıyallahu anh hadisinde sabittir. Sahih oluşunda şüphe yoktur.
Bil ki, konumuz olan hadiste “Tevhid dışında” ifadesi, sahih isnadla gelmiş olmasına rağmen, Hafız İbn Abdilberr dirayet bakımından sahih olduğunu belirtse de rivayet bakımından şüphe ortaya koymuştur. Sanki o isnadına vakıf olmamış gibidir. Zira Ebu Rafi – Ebu Hureyre radıyallahu anh’den diyerek muallak şekilde zikretmiş ve şöyle demiştir (18/40):
“Bu lafız – eğer sahihse – bu adamın iman etmiş biri olduğu hususundaki müşkülü kaldırmaktadır. Nakil yönünden sahih olmasa da anlam yönünden sahihtir. Usul bunu destekler ve düşünce bunu gerektirir. Zira kafir olarak ölenlerin bağışlanmaları mümkün değildir. Çünkü Allah Azze ve Celle bunu haber vererek kafir olarak ölen hakkında: “Kendisine şirk koşanı bağışlamaz” buyurmuştur. Bu konuda kıble ehli arasında ihtilaf yoktur.
Adamın mümin olduğunun delili: “Neden böyle yaptın” sorusuna: “Sana olan korkum ya rabbi” demesidir. Haşyet (korku) ancak sadık bir müminde bulunur. Hatta alim müminde bulunur. Nitekim Allah Azze ve Celle şöyle buyurmuştur: “Allahtan ancak alim kulları korkar” (Fatır 28) dediler ki: “Allah’tan korkan iman etmiş ve onu bilmiş demektir. O’ndan korkmayı hafife alan ise ona iman etmemiştir. Doğruluk kendisine ilham edilen anlayışlı kimse için bu husus gayet açıktır.
“Şayet Allah buna güç yetirirse” sözüne gelince, alimler bunun anlamında ihtilaf ettiler. Dediler ki: “Bu adam Allah Azze ve Celle’nin kudret gibi bazı sıfatlarını bilmiyordu. Allah’ın dilediği herşeye güç yetireceğini bilmiyordu. Dediler ki: “Allah Azze ve Celle’nin sıfatlarından birini bilmeyip diğer sıfatlarına iman eden ve bilen cehaletiyle Allah’ın sıfatlarından birini bilmemesiyle kafir olmaz.” Dediler ki: “Kafir ancak hakka karşı inat edendir. Bilmeyen kafir değildir.” İşte bu, önceki alimlerin ve onların yolunda giden sonrakilerin yoludur.
Diğerleri de dediler ki: “Allah buna kadir olursa” sözü ile güç yetirme anlamında (kudret) değil, kaza anlamında kader kastedilmiştir.” Dediler ki: “Bu, Allah teala’nın Zi’n-Nun hakkındaki şu ayeti gibidir: “Gazaplı halde gidince buna kadir olamayacağımızı sandı”
Alimlerin bu kelimebin tevili hakkında iki görüşü vardır:
1- Bu takdir ve kaza anlamındadır.
2- Taktir (cimrilik) ve baskı anlamındadır.
Alimlerin bütün bu söyledikleri mümkündür. İki açıklamadan birine göre takdiri: “Bu adam “Eğer Allah’ın takdirinde böyle geçmişse her suçluya suçundan dolayı azap eder. Beni de Allah, suçumdan dolayı alemlerde kimseye yapmadığı azapla cezalandırır”
İkinci açıklamaya göre ise takdiri şöyledir: “Vallahi Allah bana günahlarıma karşılık olarak sıkıntı verir ve hesabımı zorlaştırır.” Dedi. Sonra korkusunda aşırı giderek ölümünden sonra yakılmasını emretti.
Bu adamın Allah’ın sıfatlarından olan, ilim ve kudreti hakkındaki cehaletine gelince, bu imandan çıkarıcı değildir. Görmez misin ki Ömer b. el-Hattab, İmran b. Husayn ve sahabeden bir topluluk (radıyallahu anhum) Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e kader hakkında sorular sordular. Müslümanlardan hiçkimseye göre onların bu sorularıyla kafir olduklarını söylemek veya sordukları esnada mümin olmadıklarını söylemek mümkün değildir.
Leys – Ebu Kubeyl – Şufey el-Asbahi – Abdullah b. Amr b. el-As radıyallahu anhuma’dan kader hakkındaki hadisi rivayet etti. Orada Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in ashabının: “İş bitirilmişse ne işleyelim?” dedikleri geçmektedir.
(Bunu Ahmed ve sahih kaydıyla Tirmizi rivayet etmişlerdir. Es-Sahiha’da (848) Mişkat’ta (96) tahrici yapılmıştır. İşaret edilen İmran radıyallahu anh hadisi ise Buhari ve Müslim’in rivayetidir. Bu hadis Zılalu’l-Cenne’de (412, 413) tahric edilmiştir. Yine aynı eserde Ömer radıyallahu anh hadisi (170) numarada tahric edilmiştir.)
İşte onlar Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sahabeleri idi. Aynı zamanda alimlerin en üstünleri idiler. Bilmeyen kimseler olarak, öğrenmek için kaderi sordular. İnatçının sorusu gibi inatla sormadılar. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem de onlara bilmedikleri şeyi öğretti. Öğrenmeden önce bu konudaki cahillikleri ise kendilerine bir zarar vermedi. Şayet bir an bile bundan cahil kalınmasında bir genişlik olmasaydı bütün bunlar imana şehadet ile birlikte mutlaka öğretilirdi. İslama girmelerinden sonra da bundan sorumlu tutulurlar, islamın altıncı bir şartı olarak bu da sayılırdı. Allahtan yardım isteyerek bunu iyi düşünmelisin.
Bunlar usulden anlayarak sunduğum şeylerdir. Nitekim bu konudaki bütün hadis yorumlarında içtihat ettim ve bundan başka bir şeye ulaşamadım. Kendimi temize çekmiyorum. Her bilenin üstünde bir bilen vardır. başarılı kılan Allah’tır.
Bütün bunlar Hafız İbn Abdilberr’in oldukça sağlam açıklamalarıdır ve bunlar kendisinin ilimde ve dinin hem usulü hem de füruu konusunda bir imam olduğunu göstermektedir. Allah ona İslam ve müslümanlar adına hayırlı karşılıklar versin.
Özetle: Kefen soyucusu olan adam tevhid ehli bir mümindi ve çocuklarına yakılmasını emretmişti. Bu ya Allah Teala’nın kendisinin küllerini bir araya getirme kudretini bilmediğinden – bana göre bu uzak bir ihtimaldir – ya da Rabbinin azabına olan aşırı korkusundan kaynaklanmıştı. Bu korku, İbn Mulakkin’in de dediği gibi anlayışını örtmüştü. (Fethu’l-Bari 11/314) Kıssa hakkındaki bütün rivayet yollarının toplamından benim tercih ettiğim anlam da budur. Allah Subhanehu ve Teala en iyi bilendir.
Her iki açıklama da eşittir. Kesin olan şu ki, bu adam tevhidini ortadan kaldırıp imandan küfre çıkaran bir iş yapmamıştır. Bunun örneklerinden birisi de, üzerinde yiyecek ve içeceği bulunan bineğini kaybedip, tekrar bulduğunda sevincinin şiddetinden dolayı: “Allah’ım sen benim kulumsun, ben de senin rabbinim” diyen kimsedir.
(Bunu Müslim (8/93) Begavi şerhus-Sunne (5/87) Enes radıyallahu anh’den rivayet etmişlerdir. Hafız İraki Tahricu’l-İhya’da (4/5) Müslim’in Numan b. Beşir’den bu ziyade ile rivayet ettiğini zikretmiştir. Bu bir yanılgıdır. Numan b. Beşir’in rivayetinde bu ziyade yoktur. Bunu Ahmed (4/273, 275) Numan radıyallahu anh’den rivayet etmiştir. Yine Buhari ve Muslim diğer bir yol ile Enes radıyallahu anh’den muhtasar olarak rivayet ettiler. Buhari ve Müslim İbn Mesud radıyallahu anh’den uzun bir metinle rivayet ettiler. Ancak Buhari bunu mevkuf olarak zikretmiştir. Müslim, İbn Hibban (2/9 no 620) Ahmed (2/316, 500) Ebu Hureyre radıyallahu anh’den Enes radıyallahu anh’in rivayetinin benzerini muhtasar olarak rivayet ettiler.)
Bütün bunlar, kendilerinde bulunan sığ bir ilimle aldanmış gençlerden oluşan iki gruba çok kuvvetli bir reddiyedir.
Birinci grup: Cehaletin hiçbir şekilde mazeret olmadığını söyleyenlerdir. Hatta onların muasır olanlarından biri bu konuda risale yazmıştır! Usulün ve detaylı nasların gerektirdiği doğru şudur: Müslümanlardan olup, saf, ilmî bir islam ortamında yaşayan kimselerin, - fakihlerin dedikleri gibi - dinde zorunlu olarak bilinmesi gereken hükümlerden cahil kalması, mazur görülmez. Zira davet kendisine ulaşmış ve hüccet ikame edilmiştir. Ama davetin ulaşmadığı kafir bir toplumda yaşayan veya tebliğ ulaşıp müslüman olan, lakin islama yeni girmiş olması sebebiyle bu hükümlerden bazılarını bilemeyen yahut Kitap ve sünneti bilen ilim ehlinden kendisine tebliğ edecek kimseyi bulamayan kimseler mazur görülürler. – bana göre – bugün şirk, bidat ve hurafelerin yaygınlaştırıldığı, cehaletin galip geldiği bazı islami ülkeler de bu konumdadırlar. Kendilerine üzerinde bulundukları sapıklığı açıklayacak bir alim bulamamaktadırlar. Veya böyle alimler bulunsa da onun davet ve tebliği çoğuna ulaşmamıştır. Yine hak davet kendilerine ulaşmadığı için bunlar da öncekiler gibi mazurdurlar. Allah Teala şöyle buyurmuştur: “Sizi ve ulaştığı herkesi bununla uyarmak için” yine: “Bir rasul göndermedikçe azap edici değiliz.” Buna benzer deliller alimlerin, fetret ehlinin ister fert, ister kabile ve gruplar halinde olsunlar, sorumlu tutulmayacaklarına dair görüş bildirmelerini gerektirmiştir. Zira zahirinden anlaşıldığı gibi illetleri ortaktır. Bu husus ilim ve görüş sahiplerine gizli kalmamaktadır.
Buradan da İslam ve müslümanlar hakkında gayretli olan her müslümanın sorumluluğunun ne kadar büyük olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu sorumluluk, kendilerini islam davetçisi olarak isimlendiren İslami grup ve cemaatlerin omuzlarına yüklenmiştir. Sonra onlar, bununla birlikte müslümanları kendi cahilliklerine ve islamı doğru anlamaktan gafil oluşlarına davet etmektedirler. Bir vesileyle cahillerden birinin bana dediği gibi, sanki onlar hal diliyle şöyle demektedirler: “İnsanları gafil hallerinde bırakalım” Hatta bunun hadisi şerif olduğunu bile iddia ederler! Veya bazı ülkelerdeki avam halkın dediği gibi: “Herkes dini üzerindedir, Allah yardım eder” derler. Bu büyük bir hatadır! Keşke bilselerdi. Lakin “Bir şeyi kendisi kaybeden onu başkasına veremez” diyen doğru söylemiştir!
İkinci grup: Bunlar bu asırda türemiştir. Çok az şey dışında şer’î ilme sahip değildirler. Özellikle de fıkıh usulü ve Kitap ile sünnetten Salih Selefin menhecine göre ilmi kaideler ile ilgili meseleleri bilmezler. Bununla beraber bildikleriyle mağrur olurlar. Büyük alimleri ve fakihleri kötü anlyış ve onlardan sadır olan hata sebebiyle bidatçilikle hatta bazen kafirlikle suçlamaya başlarlar. Onlar hakkında “ne vecibe ne de anlaşma” (Tevbe 8) gözetirler. Alimlerin tamamında bulunan iman, salah ve ilimlerinden bir bildikleri yoktur. Cehaletleri sebebiyle sahibini imandan çıkaran küfrün hakikatini bilmezler. Dikkat edin, sahibini imandan çıkaran küfür; hüccet ve ilim kendisine ulaştıktan sonra inkar etmektir. Nitekim Allah Teala firavunun kavmi hakkında şöyle buyurmuştur: “Nitekim kendilerine apaçık delillerimiz gelince, "bu, besbelli bir sihirdir" demişlerdi. Gönülleri, o delillerin hak olduğuna kanaat getirdiği halde, sırf zulüm ve kibir yüzünden onları inkâr etmişlerdi” (Neml 13-14) Küfredenler hakkında da şöyle buyrulmuştur: “Allah'ın düşmanları için hazırlanan bu ceza ateştir. Orası, âyetlerimizi inkâr etmiş olmaları sebebiyle onlar için ebediyyen kalacakları bir yerdir.” (Fussilet 28) Bu yüzden Şeyhulislam İbn Teymiyye fetvalarından birinde (Mecmuu’l-Fetava 16/434) şöyle demiştir:
“Sünnete muhalefet eden herkesin tekfiri caiz değildir. Her hata eden kafir değildir. Özellikle de üzerinde ümmetin çokça tartıştığı konularda..”
Burada Allah’ın kelamının mahluk olmadığı meselesi, Allah’ın ahirette görülmesi, Allah’ın arşı üzerine istivası, mahlukatının üzerinde olması gibi meselelere işaret etmiştir. Bunlara iman etmek vacip, inkarı küfürdür. Lakin Mutezile, Hariciler ve Eşariler gibilerin bir şüphe ile düştükleri tevillerden dolayı, kendilerine hüccet ikame edilip de inat etmedikleri sürece tekfir edilmeleri caiz değildir.
İşte önümüzdeki kefen soyucusu örneği de buna örnektir. Allah’ın yeniden diriltmeye kudretinden şüphe etmiş olmasına rağmen bağışlanmıştır. Zira bunu inatla inkar eden biri değildir. Bilakis Allah’a ve dirilişe iman eden birisiydi. Fakat detaylarda cahilliği vardı. Şeyhulislam bu hadisi Sahih’teki rivayetle naklettikten sınra bunun mütevatir olduğunu söyler ve şöyle der (12/491):
“Burada iki önemli esas vardır:
1- Allah Teala ile ilgili: O’nun her şeye kadir olmasına iman
2- Ahiret günü ile ilgili: Allah’ın bu ölüyü diriltmesi ve amellerinin karşılığını vermesine iman. Genel manada Allah’a ve yine genel manada ahiret gününe, Allah’ın ölümden sonra sevap ve ceza olarak karşılık vereceğine iman etmiş olmakla beraber salih amel de işlemişti. Bu salih amel günahından dolayı Allah’ın cezalandırmasından korkusu idi. Allah onu, Allah’a ve ahiret gününe imanı ve salih ameli sebebiyle bağışladı.”
Bu yüzden ben bu gençlere alimleri bidatçilikle ve kafirlikle suçlamaktan sakınmalarını öğütlüyorum. Gerektiği gibi ilmi tahsil edinceye kadar talep etmeye devam etsinler. Nefisleriyle aldanmasınlar. Alimlerin hakkını ve bu konudaki önceliklerini tanısınlar. Özellikle de Şeyhulislam İbn Teymiyye, öğrencisi İbn Kayyım el-Cevziyye gibi salih selefin menhecinde olan alimlerin hakkını tanısınlar! Mecmuu’l-Fetava’ya baktıklarında ilimle dolup taştığını göreceklerdir. Özellikle de oldukça önemli olan tekfir bölümlerinde, mutlak tekfirle muayyen tekfiri ayırt etmesinde bunu açıkça görürler. Böylesi gençlere şöyle der:
“Muayyen (belli) bir şahıs hakkında tekfirin şartları ve engellerini iyice düşünmezler. Mutlak (genel) tekfir, muayyen (belli şahsın) tekfirini gerektirmez! Ancak şartlar yerine gelir ve maniler ortadan kalkarsa belli şahsın tekfiri söz konusu olabilir. Bunu İmam Ahmed ve bu genellemeleri yapan, fakat bu sözleri konuşan şahısları tekfir etmeyen imamlar böylece açıklamışlardır.”
Yani burada kastettiği: “Kur’an mahluktur”, “Allah ahirette görülmez” ve benzerlerini diyenlerdir.
Diyorum ki: bu farka dair söylenenler, bu önemli konuda ayırıcı bir çizgidir. Bu sebeple ben gençlere el-Mecmuu’l-Fetava’yı (12/464-501) iyi okuyup anlamalarını tavsiye ediyorum. Bu bölümün sonunda şunları söylemektedir:
“Bunu anladıysan, şu cahillerin ve benzerlerinin muayyen tekfirde bulunmaları – onların kafir olduklarına hükmetmeleri – hususunda öne atılmak caiz değildir. Ancak Bidat davetçilerinin sözlerinin küfür olduğunda şüphe olmasa dahi, onlardan birine rasule muhalefet ettiklerini açıkça ortaya koyan risalet hücceti ikame edilir.
Aynı şekilde bu bidatlerden bazısı diğerinden daha şiddetli olsa da, muayyen şahısların topluca tekfirinde de bu durum geçerlidir. Bidatçilerden bazısında iman bulunurken diğerinde bulunmayabilir. Hiçkimsenin müslümanlardan birini – hata ve yanlış yapsa da – hüccet ikame edilip hak kendisine apaçık hale gelmedikçe tekfir etmesi caiz değildir. İmanı kesin olarak sabit olan birinin imanı şüphe ile ortadan kaldırılamaz. Bilakis bu, ancak hüccet ikamesinden ve şüphenin ortadan kaldırılmasından sonra gerçekleşir.”
Böylece hadiste tevhid ehli bir kimsenin, bazen namaz ve benzeri amelî rükünler gibi, imanın gerektirdiklerine aykırı hareket etse de ateşte sonsuz kalmayacağına delil vardır. mütevatir olarak gelen şefaat hadislerinde Allah’ın şefaat edecek kimselere kalbinde zerre kadar iman bulunan kimseleri ateşten çıkarmalarını emredeceği bildirilmiştir. Bu hususu, Ebu Said radıyallahu anh’ın rivayet ettiği, Allah’ın hiçbir hayır işlememiş bazı insanları ateşten çıkarmayı emredeceğine dair hadis desteklemektedir. Bu hadisin tahrici ve bu konuya delil olmasına dair açıklama ileride gelecektir. Bu aynı zamanda namazın vacip olduğuna inandığı halde terk eden kimsenin ateşten çıkacağına dair açık ve sahih bir delildir. 3054 nolu hadise bakınız.
4 Ocak 2010 Pazartesi
Bursa İnegöl Sohbetleri
İnegöl :
İslam Kardeşliği hakkında
Ebu Emre, Harun Yıldırım, Ebu Muaz, Mesut Körpe
http://www.archive.org/download/EbuMuazDvd5/InegolKardeslik.mp3
Bursa:
Allah'a İman/İmanın Güzellikleri
Ebu Emre - Harun Yıldırım
http://www.archive.org/download/EbuMuazDvd5/BursaAllahaIman.mp3
Peygamberlere İman/Kitaplara İman
Ebu Muaz - Mesut Körpe
http://www.archive.org/download/EbuMuazDvd5/BursaPeygramberlereImanKitaplaraIman.mp3
İslam Kardeşliği hakkında
Ebu Emre, Harun Yıldırım, Ebu Muaz, Mesut Körpe
http://www.archive.org/download/EbuMuazDvd5/InegolKardeslik.mp3
Bursa:
Allah'a İman/İmanın Güzellikleri
Ebu Emre - Harun Yıldırım
http://www.archive.org/download/EbuMuazDvd5/BursaAllahaIman.mp3
Peygamberlere İman/Kitaplara İman
Ebu Muaz - Mesut Körpe
http://www.archive.org/download/EbuMuazDvd5/BursaPeygramberlereImanKitaplaraIman.mp3
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
