Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

Darussune Kitapları

Öne Çıkan Yayın

Âlimler Hakkında Dengesiz Tutumlar

Bazı kimseler ilim ehlinin bazı muhalefetlerine dair yaptığım uyarılardan dolayı şahsıma karşı saldırgan bir tutum içine girmişlerdir. Ben...

Daru's-Sunne Ders Programı


Çarşamba
Saat 19:00 Şeytanın Akidevî Tuzakları
Saat 20:00 el-Câddetu'l-Beydâ Şerhi

Cumartesi
Saat 19:00 Yâkûtetu'l-Mesânid Şerhi
Saat: 20:00 Sahih Tefsir Şerhi



16 Mayıs 2011 Pazartesi

Hüccet İkamesi ile Davet Arasındaki Fark

HÜCCET İKAMESİ VE DAVET ARASINDAKİ FARK


Aralarında şöyle bir fark vardır: Hüccet ikamesi, “Ey örtünüp bürünen, kalk ve uyar” Müddessir/1-2 ve “Bu Kur’an, sizi ve kendisine ulaşanları sakındırmam için bana vahyolundu” En’am/19 ayetlerinde bildirildiği gibidir. Davet ise “Andolsun ki biz öğüt alsınlar diye sözü birbiri ardınca ulaştırmışızdır” Kasas/51 ayetinde belirtildiği gibidir.

Dünya ve ahirette Allah’ın tehdidi hüccet ikamesine bina olunur. Davet ise, birbiri ardınca öğüt vermedir. Bu, dinin yayılması ve tâbilerinin çoğalması için vesile niteliğinde olan farklı bir vaciptir.

İnsanlar içerisinde, Ebu Bekr es-Sıddîk gibi kendisine hüccetin ulaşmasıyla bu davete hemen cevap verenler, Ömer İbnu’l- Hattab gibi seneler sonra cevap verenler ya da Ebu Süfyan gibi düşmanlık ve savaştan sonra cevap verenler olduğu gibi, Ebu Cehl ve Ebu Leheb gibi hiç cevap vermeksizin kafir olarak ölenler vardır. Bunların hepsine Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem, daveti ilan ettiği günden itibaren hüccet ikame olmuştur.

Münkeri kendisinden başkası bilmiyor olması durumunda, emr-i bi’l-maruf ve nehyi ani’l-münker kişinin üzerine farz-ı ayn olduğu gibi, bu bölümde belirttiğimiz şekilde risalet hüccetinin ikamesi Müslümanlar üzerine farz-ı kifayedir. Eğer yeteri kadar kişi ihtiyacı gidermek için bunu yerine getirmezse, hepsi günahkar olur.

İki sebebe yönelik olarak günümüzde risalet hüccetini ikame etmede eksiklikler bulunmaktadır. Şöyle ki: Bunlardan birincisi; bunu yerine getiren kimselerin sayısının azlığıdır. İkincisi ise, buna ehil olan kimselerin bulunduğu yerlere ulaşmanın; yolculuk yapma ve bir ülkeden bir ülkeye geçişin, ortaya çıkan idari bazı engeller nedeniyle zor olmasıdır.

Ancak Allahu Teala’nın bir rahmeti olarak ve O’nun bu dini korumayı dilemiş olması sebebiyle günümüzde bu eksiklikleritamamlamayı sağlayıcı bazı gelişmeler olmuştur. Bunlar içerisinde eskiden el ile yazılan İslami kitapların büyük ölçüde çoğalmasını sağlayan modern matbaacılık, batı ülkelerinde yaşayanların doğu ülkelerinde fetva veren alimin bu fetvasını işitmesini sağlayan radyo, televizyon, çeşitli şer’î ve ilmi içerikli teyp ve video kasetleri gibi şeyleri sayabiliriz. Bunların tümü günümüzde ilmin yayılmasını kolaylaştırmaktadır.

DARU’L-İSLAM’DA YAŞAYAN KİMSE İÇİN CEHALET ÖZÜR DEĞİLDİR


Bunun illetini şu şekilde belirlemişlerdir: Çünkü daru’lİslam, ilmin yaygın olmasının düşünüleceği bir yerdir ve mükellef, üzerine vacip olan ilmi elde etme imkanına sahiptir. Bununla birlikte alimler bazı istisnai durumlarda daru’l-İslam’da da olsa cehaletin özür olabileceği görüşündedirler. Bunlar da; yeni Müslüman olmuş olmak, çölde veya bir dağın tepesinde yetişmiş olup da Müslümanlar arasına karışmamış olmak gibi durumlardır.

Bahsettiğimiz tüm bu durumlar ve istisnalara hüküm verirken ölçümüz ilim elde etmenin mümkün olup olmamasıdır. Ölçü yalnızca daru’l-İslam yahut daru’l-harpte bulunmak değildir.

Ancak şu var ki; birincisinde ilme ulaşmak mümkündür; ikincisinde ise cehalet yaygındır.

DİNİN, ZORUNLU OLARAK BİLİNEN MESELELERİNDE CEHALET ÖZÜR DEĞİLDİR


Bunlar, insanların çoğunluğunun aynı zamanda ve aynı mekanda, bilgisine ortak bir şekilde sahip oldukları şeylerdir. Hiç kimse bu gibi konuları bilmemekte mazur değildir. Zira bunlar kolaylıkla elde edilebilecek bilgilerdir. Kaçınılmaz olarak bilinenlerin mukabilinde ise; gizli olan meselelerde cehaletin özür olabileceği söylenir. Çünkü her fert bu tür bilgiyi elde edemeyebilir. Dinin kaçınılmaz olarak bilinen meseleleri konusunda Bkz: İbn-i Receb el-Hanbelî, Câmiu’l-İlm-i ve’l-Hikem, 59 ve İbn-i Teymiye, Mecmuu’l- Fetâvâ, 13/118

Alimlerin, cehaletin özür olabileceğini bildirdikleri durumlardan bazıları da şunlardır:

Kişinin Daru’l-Harpte Müslüman Olup Da, Kendisine Dini Öğretecek Kimse Bulamaması:

Buna Necaşî’yi örnek verirler. Eğer daru’l-harpte olup da öğretecek kişi bulursa mazur görülmez. Çünkü ölçü sadece bulunduğu diyarın durumu değil, bilgi elde etme imkanına sahip olup olmamasıdır.

İslam’a Yeni Girmiş Olmak:

Bunun delili de; Zat-u Envat olayıdır.

İnsanlardan Kopuk Bir Şekilde Çölde Veya Dağ Başında Yetişmiş Olmak:

Ömer Radıyallahu Anhu döneminde zina yaptığını kendisi gelerek ikrar eden kadın gibi.

Müslümanların Birçoğu Tarafından Bilinmeyen Kapalı Meselelerde. Bkz: Mecmuu’l-Fetâvâ, 1/106, 4/54-55, 18/54-55

Bir Bölgede İlmin Az Olması:

Bilinmesi mümkün olmayan şeylerde kişi özür sahibidir. Zeyd İbn-i Nufeyl ve Huzeyfe ile Sıla’nın hadisinde bildirilen gibi. Bu durumların tümünde ölçü, ilim elde etmenin mümkün olup olmamasıdır. Kişi bilgi elde etmeye müsait olur da bunu yapmazsa, kusurlu olduğu için günahkardır ve mazur değildir.

Ancak ilim elde etme imkanına sahip değilse, cehaletinden dolayı mazur sayılır. Üzülerek söylemeliyim ki; cehaletin mutlak anlamda özür olduğunu söyleyen bazı çağdaşlar, bu konuda İbn-i Teymiye’nin sözlerini delil göstermekteler ve onun sadece kendisine risalet hücceti ikame edilen kimsenin tekfir edileceği görüşünde olduğunu söylemektedirler. Fakat onun, “Temekkün” kuralı ile ilgili sözlerinin hiç birisinden bahsetmemektedirler. Halbuki onun risalet hüccetinin ikamesi ile ilgili söylediklerinin tümü bu kural ile kayıtlıdır. Alimlerin sözlerinin hepsi bir araya getirilerek incelenmelidir ki mutlak olanı, şarta bağlı (mukayyed) olanından; kapalı (mücmel) olanı, ayrıntılarıyla açıklanmış (müfesser) olanından ayırt edilebilsin. Onların sözlerinin de şer’î nasslarda yapıldığı gibi biraraya getirilerek karşılaştırılması gerekir.

İbn-i Teymiye Rahimehullah “et-Temekkün” konusundaki sözlerinin birinde şöyle der: “Allahu Teala’nın bildirdiği gibi ümmet iyiliği emreder, kötülükten nehyeder. Bunu ümmet içerisinde yeterli sayıda kişinin yapması vaciptir: “Sizden, hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten nehyeden bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erenler onlardır.” Allahu Teala ümmetten bir kısmının, iyiliği emretme ve kötülüğü nehyetme işini gerçekleştirmesi gerektiğini bildirse de, emredenin emrinin ve nehyedenin nehyinin yeryüzündeki herkese ulaşması şart değildir. Çünkü bu, risaletin ulaştırılmasının şartından değildir. Öyleyse nasıl olur da bu emir fer’î konularda şart olur? Bilakis şart olan, mükelleflerin bu bilgiye ulaşmalarının mümkün olmasıdır.

Eğer ihmalkar davranarak, hüccet ikame edenin üzerine düşeni yerine getirmesine rağmen bu ilme ulaşmak için çaba harcamazlarsa, ihmal kendilerine aittir hüccet ikame edene değil.” Age: 28/125-126

İbnu’l-Kayyım Rahimehullah da şöyle der: “Nebi’nin şöyle dediği sahih olarak rivayet olunmuştur: “Kim bir sapıklığa çağırırsa, ona kendisine uyanların günahları miktarınca günah vardır. Ona uyanların günahlarından da hiç bir şey eksilmez.” Bu da göstermektedir ki; tâbi olanların küfrü, sırf diğerlerine uyma ve taklitlerinden dolayıdır. Ancak burada, karışıklığı ortadan kaldıracak bir açıklamaya gerek vardır. Bu da; hakkı öğrenip bilme imkanına sahip olup da ondan yüz çeviren mukallid ile, herhangi bir şekilde bu imkandan yoksun olan kimse arasında fark olduğudur. Bahsettiğimiz bu her iki gurup da mevcuttur. İlim elde etme imkanına sahip olup da yüz çeviren, gerekeni yerine getirmemiş ve üzerine düşen vacibi terk etmiştir. Bu nedenle Allah katında bu kimsenin özrü yoktur. Ancak herhangi bir şekilde ilim elde edemeyip, sormak ve öğrenmekten aciz olan kişiye gelince; bu da iki kısımdır: Birisi hidayeti isteyen, onu her şeye tercih eden, ona sevgi besleyen fakat hidayete ve onu aramaya, kendisine yol gösteren olmaması nedeniyle güç yetiremeyen kimsedir. Bu kimsenin hükmü, fetret dönemlerinde yaşayan ve davet kendisine ulaşmayan kişinin hükmü gibidir.

İkincisi, hidayeti istemeyip ondan yüz çevirendir. Bu kimse kendisinin üzerinde bulunduğu durumdan başkasını içinden geçirmeyendir. Birincisi şöyle der: Ey Rabbim; eğer üzerinde bulunduğum dinden daha hayırlı bir din olduğunu bilsem, elbette kendime onu din edinir ve üzerinde bulunduğumu terk ederdim. Ancak bundan başkasını bilmediğim gibi, bundan başkasına güç de yetiremiyorum. Benim gayretimin ve bilgimin son noktası budur. İkincisi ise; üzerinde bulunduğu durumdan razıdır. Bir başka şeyi o duruma tercih etmez ve ondan başkasını da talep etmez. Onun aciz olması ile güç yetirebilir olması arasında fark yoktur.

Aslında bu iki örnekteki kişilerin her ikisi de acizdir. Fakat aralarında şöyle bir fark olmasından ötürü ikincisi birinciye kıyaslanmaz: Birinci kişi, fetret döneminde dini arayıp, bulmayı başaramayan, bunun için imkanının elverdiği tüm çabayı sarfettikten sonra, acizlik ve bilgisizlik nedeniyle bundan vazgeçen kimse gibidir. İkincisi ise; ilme ulaşmaktan aciz kalacak olsa bile, dini hiç aramamış ve şirki üzere ölmüş kimse gibidir. Dini bulmak isteyen aciz ile, bundan yüz çeviren aciz arasındaki fark da işte budur.

Bu konunun iyi anlaşılması gerekir. Allah kıyamet günü kendi hükmü ve adaleti ile hüküm verecek ve rasulleri ile hüccetin ikame edilmiş olduğu kimseden başkasına da azap etmeyecektir.

Bu O’nun, yarattıklarının geneli hakkında vermiş olduğu kesin hükümdür. Dünyevi hükümlere gelince; bunlar durumun zahirine göre verilirler. Örneğin kafirlerin çocukları ve içlerinde deli olanlar dünyevi hükme göre kafirdirler. Çünkü onlar için velilerinin hükmü geçerlidir.  Tarîku’l-Hicreteyn, 412-412

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente estağfiruke ve etûbu ileyk" (Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)