Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

Darussune Kitapları

Öne Çıkan Yayın

Âlimler Hakkında Dengesiz Tutumlar

Bazı kimseler ilim ehlinin bazı muhalefetlerine dair yaptığım uyarılardan dolayı şahsıma karşı saldırgan bir tutum içine girmişlerdir. Ben...

Daru's-Sunne Ders Programı


Çarşamba
Saat 19:00 Şeytanın Akidevî Tuzakları
Saat 20:00 el-Câddetu'l-Beydâ Şerhi

Cumartesi
Saat 19:00 Yâkûtetu'l-Mesânid Şerhi
Saat: 20:00 Sahih Tefsir Şerhi



16 Mayıs 2011 Pazartesi

KİŞİYİ MÜKELLEF KILAN ŞEYİN AKIL OLDUĞUNU SÖYLEYENLERE CEVAP

KİŞİYİ MÜKELLEF KILAN ŞEYİN AKIL OLDUĞUNU SÖYLEYENLERE CEVAP

Burada alimlerin tartıştıkları iki mesele vardır:

Birincisi: Akıl tek başına güzel ve çirkin şeyleri idrak edebilir mi? Yoksa şeriat olmaksızın tek başına idrak edemez mi?

İkincisi: ‘Akıl, güzeli ve çirkini idrak eder’ denilmesi halinde şu soru gündeme gelir: Allahu Teala insanı aklın hükmettiği şeylere muhalefet etmesi nedeniyle cezalandırır mı? Yoksa; o kişiye Rasul ile risalet hüccetinin ulaşması gerekli midir?

Bir grup şöyle der: “Bu, akılla değil ancak şeriatla bilinebilir.”

Bir grup da şöyle demiştir: “Sözlerin güzel ve çirkin oluşu akıl ile bilinir.” Sonra bu görüşte olanlar da iki gruba ayrıldılar ve bir kısmı yalnızca akla muhalefet ettiklerinden dolayı insanların ahirette azaba müstehak olacaklarını savundu. Bu görüş Kitap ve Sünnet’e aykırıdır. Diğer grup ise Kitap ve Sünnet’in de delalet ettiği gibi, rasul gönderilene kadar azabı hak etmiş olmayacakları görüşünü savundular ve şöyle dediler: Ancak onlara rasul göndermeden azap etmese de bu kimselerin kötü ve çirkin fiillerini Allah Teala kötüler, buğz eder ve kötüleyip buğz ettiği küfür ile vasıflandırır. Nebi’nin Sallallahu Aleyhi ve Sellem sahih olarak bize ulaşan şu sözü gibi:

“Allah Teala yeryüzü halkına baktı. Ehli Kitap’tan sapmayanlar dışında Arap ve acemin hepsine buğz etti. Rabbim bana, “Kalk Kureyş’i uyar! dedi. Ben, “Başımı yarıp etini ayırırlar” dedim. “Ben seni ve seninle başkalarını sınayacağım ve sana bir Kitap indireceğim; su onu yıkamaz, onu uyurken ve uyanıkken okursun. Bir ordu gönder ben de onun iki mislini göndereyim. Sana itaat edenlerle beraber sana isyan edenlere karşı savaş. İnfak et ben de sana infak edeyim. Ben kullarımı hanif dini üzere yarattım, şeytanlar onları saptırdı. Onlar için helal kıldığım şeyleri haram kıldı ve onlara, hakkında delil indirmediğim şeyde şirk koşmalarını emretti.”

Yine Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem başka bir hadiste şöyle der: “Her doğan İslam fıtratı üzere doğar.”

Bir başka rivayette şöyle geçer: “Her doğan, bu millet (din) üzere doğar, anne ve babası onu Yahudileştirir, Hristiyanlaştırır ya da Mecusileştirir. Aynen hayvanın tüm azalarıyla tam olarak doğması gibi. Onda bir eksiklik görür müsünüz?” Sonra Ebu Hureyre Radıyallahu Anhu şöyle der: “İsterseniz şunu okuyun: “ Allah’ın fıtratı ki insanları onun üzerine yaratmıştır.” (Rum 30)  Denildi ki “Ya Rasulallah, ya küçük iken ölen?” Rasulullah: “Yaşamış olsalar ne işleyeceklerini Allah daha iyi bilir.”

Allahu Teala buğz etmesiyle birlikte bir rasul gönderinceye kadar onlara azap etmeyeceğini haber vermekte. Bu da; “Din ulaşıncaya kadar bu kimseler çirkin şeyleri işlemiş sayılmazlar” diyenlerin sözlerinin batıl olduğuna delildir. Allahu Teala şöyle buyurur:

“Rabbin, kendilerine ayetlerimizi okuyan bir peygamberi yerleşim bölgelerinin merkezlerine göndermedikçe buraları helak edecek değildir. Ve biz halkı zulmetmekte olan şehirlerden başkasını da yıkıma uğratıcı değiliz” (Kasa 59)

 “Kendi ellerinin öne sürdükleri dolayısıyla onlara bir musibet isabet ettiğinde; “Rabbimiz, bize bir peygamber gönderseydin de böylece biz de senin ayetlerine uysaydık ve müminlerden olsaydık” diyecek olmasalardı...” Kasas/47

“Eğer biz onları bundan önce bir azap ile yıkıma uğratmış olsaydık şüphesiz diyeceklerdi ki: Rabbimiz bize bir elçi gönderseydin de küçülmeden ve aşağılanmadan önce senin ayetlerine tabi olsaydık” Taha/134

Bu, Allahu Teala’nın bir rasul göndermeden önce kafirlere azap etmeyeceğini, onların rasul gönderilmeden önce buğz ve kötülemeyi gerektiren ve azaba sebep olan amelleri işlediklerini ancak Allahu Teala’nın azap etmesi için risalet hücceti ikame edilmesinin şart olduğunu ortaya koyar. İbn-i Teymiye, el-Cevabu’s-Sahih Limen Beddele Dîne’l-Mesîh, 1/314-316

Buraya kadar anlatılanlardan anlaşılmaktadır ki doğru olan şudur: Akıl güzel ve çirkini idrak edebilir ancak şeriatın ulaşmasından önce kişi cezalandırılmaz ve azap edilmez. Şeriatın ulaşması da tabii ki risalet hücceti ile olur. Akıl, güzel ve çirkini idrak etse dahi ne vacip ne de haramları belirleyebilir. Sevap ve cezalandırmayı gerektiren hükümler ise bunlardır.

İbnu’l-Kayyım Tevhid’in ne ile bilinebileceği konusunda şunları söyler: “İnsanlar bu konuda ihtilaf etmişlerdir. Bir grup akıl ile Tevhid’in bilinmesinin gerekli olduğunu, terk edenin cezalandırılacağını, dinin de akıl ile bilinen şeyi te’kid edici olarak geldiğini, Tevhid’i bilmenin gerekliliğinin ve terk edenin cezalandırılmasının akıl ile sabit olduğunu söylediler. Dinin işitilmesini ise bunu açıklayıcı olarak kabul ettiler. Bu Mutezile’nin ve imamların tabiilerinden güzel ve çirkini akıl ile bilme konusunda Mutezile ile aynı düşünenlerin görüşüdür.

Bir grup da; her ikisinin de (bilmenin gerekliliği ve cezalandırılmanın) akıl ile sabit olmayacağını, bilakis akıl ile hiçbir şeyin bilinmesinin vacip olmayıp vacipliğinin ancak şeriatla sabit olacağını, bunun için de terk edenin cezayı hak etmeyeceğini söylerler. Bu da Eşarîlerin ve güzel ile çirkini kabul etmeme konusunda onlarla aynı düşünenlerin görüşüdür.

Doğru olan, Tevhid’i bilmenin gerekli oluşunun akıl ve din ile sabit olduğudur. Kur’an buna delalet eder ve Tevhid ile ilgili aklî deliller sunar. Yine Tevhid’in güzel, şirkin çirkin olduğunun akıl ve fıtrata uygunluğunu açıklar ve Tevhid’i emredip şirkten nehyeder. Bunun için Allahu Teala aklî deliller şeklinde örnekler vermiştir. Kullara hitabı da, Tevhid’in güzelliği ve vucûbiyyeti, şirkin de çirkinliği ve kötülüğü fıtratlarında var olan kimselere hitap etme şeklindedir. Kur’an buna delalet eden aklî kanıtlarla doludur:

“Allahu Teala, geçimsiz efendileri olan bir kimse (köle) ile yalnız bir kişiye bağlı olan bir kimseyi örnek verir. Bu ikisi eşit midir? Hamd Allah içindir, fakat çoğu bilmezler.” Zümer/29

“Allah, hiçbir şeye gücü yetmeyen ve başkasının malı olan bir köle ile verdiğimiz güzel rızıklardan gizli ve açık infak eden kimseyi örnek gösterdi. Bunlar hiç eşit olur mu? Hamd Allah’ındır, fakat onların çoğu bilmezler. Allah şu iki örneği de verdi: Bunlardan biri hiçbir şeye gücü yetmeyen ve efendisi üzerine yük olan bir dilsiz. Onu nereye gönderse bir hayır getirmez. Şimdi bu adaletle emreden ve dosdoğru bir yol üzerinde bulunanla bir olur mu?” Nahl/ 75-76

“Ey insanlar size bir örnek verildi; şimdi onu dinleyin: Sizin Allah’ın dışında yalvardıklarınız bir araya gelseler bir sinek bile yaratamazlar. Eğer sinek onlardan bir şey kapsa bunu da ondan geri alamazlar. İsteyen de aciz istenen de. Onlar Allah’ın kadrini hakkıyla takdir edemediler. Şüphesiz Allah güç sahibidir, azizdir.” Hacc/73-74

Tevhid’in, Kur’an’ın işaret edip dikkat çektiği birçok aklî delilleri vardır. Ancak burada söz konusu olan, bu vacibin terki üzerine verilecek olan cezanın şeriatın gelmesinden sonraya ertelenmesi meselesidir. Ayetlerde şöyle geçer:

“Bir rasul gönderinceye kadar azap edici değiliz.” İsra/15

“Öfkesinin şiddetinden neredeyse patlayıp parçalanacak. Her bir grup içine atıldığında bekçileri onlara sorar: “Size bir uyarıcı, gelmedi mi?” Onlar: “Evet” derler, “Bize gerçekten bir uyarıcı geldi, fakat biz yalanladık ve Allah hiçbir şey indirmedi, siz yalnızca büyük bir sapıklık içindesiniz” dedik” Mülk/8-9

“Rabbin, kendilerine ayetlerimizi okuyan bir peygamberi yerleşim bölgelerinin merkezlerine göndermedikçe buraları helak edecek değildir.” Kasas/59

“Bu, halkı habersizken Rabbinin ülkeleri zulüm ile helak edici olmadığındandır.” En’âm/131

Bu ayetler rasul gönderilmeden önce onların zalimler olduğuna ve yine hüccet ikame edilmeden önce bu zulümlerinden dolayı onları helak etmeyeceğine delildir. Yine bu ayetler; “Zulüm ve çirkin olan şeyler ancak din ile sabit olur” diyen ve “Zulümleri dolayısıyla bunun hakkında şeriattan bir şey işitmeksizin azabı hak ederler” diyen iki grubun da görüşlerini reddetmektedir. Aynen şu ayette geçtiği gibi:

“Kendi elleri ile önceden işlemiş oldukları nedeniyle onlara bir musibet isabet ettiğinde; “Rabbimiz, bize bir peygamber gönderseydin de böylece biz de senin ayetlerine uysaydık ve müminlerden olsaydık” diyecek olmasalardı...” Kasas/47

Allahu Teala onların rasul gönderilmeden önce yaptıklarının başlarına musibet gelmesi için bir sebep olduğunu haber veriyor. Ancak Allahu Teala onlara peygamber gönderip hüccetini ikame edinceye kadar bunu yapmadı:

“Peygamberler müjdeci ve uyarıcılar olarak gönderildi. Öyle ki peygamberlerden sonra insanların Allah’a karşı bahaneleri olmasın. Allah üstün ve güçlü olandır, hikmet sahibidir.” Nisa/165

“Bu indirdiğimiz mübarek bir kitaptır. Şu halde Ona uyun ve korkup sakının. Umulur ki merhamet olunursunuz. “Bizden önce kitap yalnız iki topluluğa indirildi, bizim ise onların okuduklarından haberimiz yoktu” dememeniz, ya da; “Kitap bize de indirilseydi şüphesiz onlardan daha çok doğru yolda olurduk” dememeniz için işte size Rabbinizden apaçık bir belge, bir hidayet ve bir rahmet gelmiştir” En’âm/155-157

 “Kişinin “Allah’a karşı yaptığım aşırılıktan dolayı yazık bana. Doğrusu ben alay edenlerdendim” veya “Allah bana hidayet verseydi elbette muttakilerden olurdum” diyeceği ya da azabı gördüğü zaman “Benim için bir kere daha dünyaya dönme fırsatı olsa da ihsan edenlerden olsaydım” diyeceği günden sakının. Hayır, benim ayetlerim sana gelmişti fakat sen onları yalanladın büyüklüğe kapıldın ve kafirlerden oldun.” Zümer/56-59

Bu konu Kur’an’ı Kerim’de çokça geçer ve Kur’an hüccetin onlara kitaplar ve rasuller ile ikame edildiğini haber verir. Aynen akıl ve fıtratlarında bulunan Tevhid’in ve şükrün güzelliği şirkin ve küfrün çirkinliğine dikkatlerini çekmesi gibi. Bu açıklamalar akılla çirkinin bilinebileceğini kabul etmeyip fiillerde güzel ve çirkin olarak vasıflandırılmayı gerektiren bir şey olmadığını söyleyenlerin sözlerinin batıl olduğunu ortaya koyar. Onlara göre Allahu Teala yasaklamış olduğu herhangi bir şeyi emredebilir, yahut emrettiği bir şeyi yasaklayabilir; bu mümkün olan bir şeydir. Emredilen ve nehyedilen fiiller arasındaki fark ancak emredilmiş ve nehyedilmiş olmalarıdır. Birinin güzel diğerinin çirkin olmasıyla alakalı değildir. Eğer Allahu Teala Tevhid’den, imandan ve şükürden nehyetmiş olsaydı bunlar çirkin; şirki, küfrü, zulmü ve kötülükleri emretmiş olsaydı bunlar da güzel olurdu.

Tevhid’in güzel, şirkin çirkin olduğu akıl ile bilinmeseydi fıtratta bulunan bir şey olmasaydı hiçbir yönden akla güvenilmezdi. Çünkü bu mesele açık olan meselelerin en önde gelenidir. Akıl ve fıtrata yüklediği şeylerin en net olanıdır; çünkü Allah bunları açıkladıktan sonra “Akletmiyor musunuz?” yahut “Düşünmüyor musunuz?” der.

Ayetler şirk ehlinin akıllarını kullanmadıklarını söyleyip, onların cehennemde duymayıp akletmediklerini itiraf ettiklerini haber veriyor. Onlar işittiklerinin ve akletmenin gereği olan şeyin dışına çıkmışlardır. Allahu Teala onların işitmelerinin, görmelerinin ve kalplerinin onlara bir fayda sağlamadığını bildirir: “Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler, akıl erdiremezler.” Bakara/271

Bunlar sarih aklın ve sağlam fıtratın gerektirdiği şeylerin dışına çıkan kimse hakkındadır. Eğer sarih akıl buna delalet ediyor olmasaydı, ayetlerde geçen; “Bakınız”, “İbret alınız” ve “Yeryüzünde dolaşıp seyrediniz” şeklindeki ibareler anlamsız olurdu. Onlar; “Akıllarımız yalnız başına bizi sonuca götürmez; bu ancak Allah’ın haberi (şeriat) ile bilinir” demekteler. Öyleyse ayetlerdeki “bakmak”, “düşünmek”, “ibret almak” ve “yeryüzünde dolaşmak” ifadeleri ne anlama gelmektedir? Verilen bu misaller, aklî kıyaslar ve gözlemler ne ifade etmektedir? Tüm bunlar Tevhid’in ve şükrün güzel olduğunun en açık delilleri değil midir? Şirkin ve küfrün çirkinliği akıl ve fıtratlarda yerleşmiştir. Diri bir kalbi, selim bir aklı, sağlam bir fıtratı olan için bu zaten malumdur.” İbnu’l-Kayyım, Medâricu’s-Sâlikin, 3/509-513

Mutezile, dini usül ve furu’ olmak üzere iki kısma ayırır:

Usül: Bu Tevhid’dir. Derler ki: “Tevhid’in güzel, şirkin çirkin olması nedeniyle bunu akılla bilmek vaciptir. Bir kimseye herhangi bir nebinin daveti ulaşmamış ve kafir olarak ölmüşse, bu kimse azap görür.” Bu görüş şu nassa aykırıdır: “Biz bir peygamber göndermeden azap edici değiliz.” (İsra 15) Onların bu görüşlerine göre Tevhid’i bozucu şeylerde cehalet özür değildir. Aklı hüccet kabul etmesi nedeni ile bu batıl bir sözdür.

Furu’: Bu da ayrıntılı şer’î hükümlerdir. Bu konudaki görüşleri diğer alimlerin görüşleri gibi hüccetin ancak rasul ile olacağı yönündedir. Bkz: Es-Subkî, Şerhu Mahalli Ala Cem’ul-Cevami, 1/54-63

İbn-i Teymiye’nin de söylediği gibi, dini bu tarzda “Usul” ve “Furu” olarak iki kısma ayırmak selefin yapmadığı bid’at olan bir taksimdir. Bkz: Mecmuu’l-Fetava, 12/492 ve 23/346

Bununla birlikte İbn-i Teymiye başka bir açıdan dinin usül ve furu’ olarak ikiye ayrıldığını söyler: “Doğru olan bu iki sınıftan her birinin büyük olan “Aslî meseleler”i (usül) ve küçük olan “Fer’i meseleler”i (furu’) olduğudur.” Mecmuu’l-Fetava, 6/56

İbn-i Teymiye, sözünün devamında da belirttiği gibi “Bu iki sınıf” derken, haberle bildirilen itikadi meseleleri ve amelî olan hükümlerle ilgili meseleleri kastetmiştir.

Kim rasullerin davetleri yalnızca fer’î meseleleri açıklamak içindir derse; Allah’a davet edenin peygamberler değil akıl olduğunu söylemiş olur. Bu da Allah’a davet konusunda rasullerin varlığının ya da yokluğunun eşit olmasını gerektirir. Sapıklık olarak ise bu yeterlidir... Biz aklın Tevhid’e yönelteceğini inkar etmiyoruz. Bizim kabul etmediğimiz şey, Tevhid’i yalnızca akılla bulmanın vacip olduğu yönündeki görüştür. Fethu’l-Barî, 13/303

Aklın hükmü ile kullar üzerine sevap ve cezayı gerektirecek bir yükümlülük (teklif) yoktur. Sorumluluk, sevap ve ceza ancak risalet hücceti ile gerçekleşir.

Tevhid’i akıl ile bilmenin vacip olmadığına dair deliller ise şunlardır:

1- “Her ümmete tağuttan kaçınıp Allah’a ibadet etsinler diye bir rasul gönderdik.” Nahl/36

Eğer akıl Tevhid’in bilinmesini gerektiriyor olsaydı peygamberleri göndermek abes olurdu. Yine eğer akıl Tevhid’i gerektirseydi, rasuller Tevhid için değil fer’î olan amelî hükümler için gelirdi. Ancak onların gönderilişleri ayette de geçtiği gibi öncelikle Tevhid içindir.

2- Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem Muaz İbn-i Cebel’i Yemen’e gönderdiğinde ona şöyle dedi: “Onları çağırdığın ilk şey Allah’ı birlemek (Tevhid) olsun.” (Buhari ve Muslim)

3- “Böylece sana kendi emrimizle bir ruh vahyettik. Sen kitap nedir, iman nedir bilmiyordun. Ancak biz onu bir nur kıldık, onunla kullarımızdan dilediğimizi hidayete erdiririz. Şüphesiz sen dosdoğru olan bir yola yöneltip iletiyorsun.” Şûra/52

Ayet, Nebi’nin Sallallahu Aleyhi ve Sellem vahiy gelmeden önce imanı bilmediğine işaret etmektedir. Eğer bir kişinin, aklı ile hidayeti bulması mümkün olsaydı elbette ki buna en layık olan insanlığın efendisi Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem olurdu. Şu ayetler de bu konu ile ilgilidir: “Sen şaşırmış bir durumdayken doğru yola yöneltip iletmedi mi?” Duha/7

“Biz Kur’an’ı sana vahyederek en güzel kıssaları sana anlatmaktayız. Oysa daha önce sen bunlardan habersizdin.” Yusuf/3. Bkz: Mecmuu’l-Fetava, 2/2-3

4- “Rablerine küfredenlere cehennem azabı vardır. Ne kötü bir dönüş yeridir o. Oraya atıldıkları zaman kaynayıp feveran ederken onun korkunç uğultusunu işitirler. Neredeyse öfkesinin şiddetinden parçalanacak. Her bir grup içine atıldığında bekçileri onlara sorar: “size bir uyarıcı, korkutucu gelmedi mi?” onlar: “Evet, bize gerçekten bir uyarıcı geldi fakat biz yalanladık ve ‘Allah hiçbir şey indirmedi siz yalnızca büyük bir şaşkınlık ve sapıklık içerisindesiniz dedik’ ve derler ki; ‘Eğer dinlemiş ya da akletmiş olsaydık çılgınca yanan ateşin halkı olmayacaktık.” Mülk/6-10

Cehennem bekçisi kafirlere; “size bir uyarıcı gelmedi mi?” demekte, onlara; “sizin aklınız yok muydu?” diye sormamaktadır. Bu da hüccetin ikame edilip özrün ortadan kalkmasının akıl ile değil rasul ile olacağına delildir. Yine aklın amelinin risalet hüccetini düşünüp kavrama olduğunu nassın şu bölümünden anlıyoruz: “Dediler ki eğer dinlemiş ya da akletmiş olsaydık...”
Burada aklın tek başına hüccet olmayıp risalet hüccetine tâbi olma konumunda olduğu apaçıktır.

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente estağfiruke ve etûbu ileyk" (Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)