Bismillah
Hüseyin Cinisli kardeşimiz - Allah kendisini hakta muvaffak kılsın -, daha önce yayınladığım eleştiri üzerine yeni bir cevap yayınlamış ve eleştirisinin dozunu artırmıştır. Allah beni de onu da hevaya uymaktan muhafaza etsin. Gerçi ilk yazıda yanlış bir sohbet kaydına atıfta bulunduğumu söylerken haklıdır. Hem soru sahibi kardeşim hem de Hüseyin Cinisli kardeşim mevzu bahis sohbetin doğru linkini gönderdiler. kendilerine teşekkür ediyorum. Ben ilk yazıyı sadece tırnak içine alınan söz üzerinde, fikirlerini yakından bildiğimiz Ebu Said hocamız hakkında yanlış bir zannı ifade ettiğinden ve reddedilen görüşü Ebu Said hocanın da zaten benimsememiş olduğundan - hatta bu hususu kendisine bizzat teyit ettirdikten sonra - yazmıştım.
- Hüseyin Cinisli - Allah kendisine selamet versin - ikinci yazısında şöyle diyor: "İnsâf ve adâletten azıcık nasibi olan kimseler, söz konusu yazıyı okuyunca bizim ne denli adâlet sınırlarını gözettiğimizi ve konuyu saptırmadığımızı görür." Yine şöyle demiştir: "Sizin söz konusu videoyu bile izlemeden, benim ve muhatabımın ne dediğini anlamaya çalışmadan, hemen kaleme sarılıp adamınızı savunmaya kalkışmanız adâlet ve hakkaniyete sığar mı? Bu aşırı bir hüsnü zan mıdır? Yoksa tarafgirlik ve taassub mudur?"
*Ebu Said hocaya hüsnü zannımdan dolayı kör olduğumu iddia ediyorsunuz ama, ben şahsen bu söylediklerinizi hiç göremedim. Bunu da şöylece açıklayabilirim:
* İlk yazıda Hüseyin Cinisli kardeşimizin isabet etmediğini düşündüğüm konulardan bahsettim - ki bu hata, sözün konu bütünlüğünün dışında değerlendirilmesi ve Mumtehine 4. ayetinin konuyla hiç alakası olmadığı halde aleyhte delil getirilmesiydi - tırnak içine alınan sözü asla savunmadım.
* 1. Hata; tırnak içindeki sözün konu bütünlüğünün dışında değerlendirilmesiydi. Her ne kadar ilk yazıda bahsettiğim sohbet, kastedilen sohbet değilmişse de, Ebu Said hocanın akidesinin reddiye malzemesi yapılan konudan uzak olduğunu bilmekteyim ve kastedilen sohbet linkini dinlediğimde sözün konu bütünlüğünün dışına çıkarıldığı hususundaki fikrim değişmedi. Çünkü Ebu Said hoca bu sohbette Müslümanların yönetimi altında yaşıyan Kitap ehlinin ibadetlerine müdahale edilmediğinden, hatta günümüzde müslümanların yönetiminde müslümanların ibadetine daha çok müdahale edildiğinden bahsediyordu.
* 2. Hata; Mümtehine 4. ayetinin zikredilmesi dedim ve aynı surenin 7- 8-9. ayetleri de dikkate alındığında müslümanlara karşı savaşmayan kafirlere - ister kitap ehli, ister kitapsız olsun - iyilik etmenin ve adil davranmanın yasaklanmadığını zikrettim. Ebu Said hocanın da sohbetinde sözkonusu ettiği ve müslümanlarla birlikte yaşayan, savaş halinde olmayan bu kafirlere iyilik etmek ve adil davranmak asla onları dost edinmek demek değildir. Lakin Hüseyin Cinisli ikinci yazısında benim sanki dost edinmeyi teklif ettiğimi ima eder tarzda yazmıştır. Eyne's-Serâ ve's-Sureyyâ?!!
* Şimdi bunlardan sonra siz beni taassup ve tarafgirlikle suçlarsanız, ben de sizi aleyhtarlık taassubu ve hata aramak için sözü cımbızlamakla itham etmeye hak sahibi olurum. Bu da meseleyi iyice düğümler. Konu burada, siz ya da benim durumum değil, vakıa üzerinde yoğunlaşmalıdır.
- Hüseyin kardeşimiz aynı taktikle hareket ederek şunu söylemiştir: "Aynı video kaydında adamınızın sarfettiği sözlerden biri de şudur: "İslâm'ın hâkim olduğu bir yerde herkes alabildiğine inanç özgürlüğüne sahiptir." Bunun ardından bu sözün genel kapsamlı kullanılmasının yanlışlığından bahseder ve mürtedin durumunu örnek verir.
* Bu sözün mutlak kullanılması elbette yanlıştır. Lakin tıpkı ilk cümledeki gibi bunu da konu bütünlüğünden dışarı çıkarmakta ve yanlış anlaşılmasına bizzat sebep olmaktasınız. Çünkü bu söz aynı konudan bahsedilirken söylenen diğer bir söz... yani İslamın hakim olduğu yerlerde batıl dinlerin mensuplarına tanınan ibadet hürriyeti ile gayri müslimlerin hakim olduğu yerlerde müslümanlara tanınmayan hakların mukayesesi yapılırken söylenen bir sözü yerinden koparmak adalet ve insaf mıdır? Her fıtrat dilediği dini seçmek hürriyetine sahiptir, lakin, bunun neticesine katlanmak zorundadır. İslama giren bir kimse de bu dinden çıkışın ölüm cezasını gerektirdiğini bilmelidir. İstisna durumlarla kaideyi bozmaya çalışmak insaf mıdır?
- Hüseyin Cinisli kardeşimiz şöyle diyor: "Sırf adamınızı temize çıkarmak için konuyu başka yerlere çekip benim kâfirlerle câiz olan muameleleri bilmediğimi veya kâfirlere muâdâtta haddi aştığımı hissettirmeniz vallahi büyük bir zulümdür. Kaldı ki başta söylediğimiz gibi konumuz bu değildir; ne o adam böyle bir konuda konuşmaktadır, ne de bizim reddimiz bu konudadır."
* Kafirlere caiz olan muameleyi bilmediğinizi veya muadatta aşırı gittiğinizi ben iddia etmediğim gibi, böyle bir hissettirme girişimi aklımın ucundan dahi geçmemiştir. Eğer böyle düşünüyorsanız bunun sebeplerini kendi yazınızda aramalısınız.
- Hüseyin Cinisli kardeşimiz şöyle diyor: "Sonra sizin şu adamınızın akîde hususunda karmaşık konuşan, ne dediği belli olmayan ve ağzına geleni söyleyen biri olduğu vallahi sizin de ma'lûmunuzdur. Daha önce bid'at ve dalâlet ehline muvâfakat edip "Allah'ın konuşmasının ses ve harf ile olduğunu" alabildiğine inkâr etmedi mi?
* Tevhide davet konusunda hizmetleri aşikar olan bir ilim ehli hakkında "Şu adamınız" ifadesini kullanmanızı sizin gibi daveti yüklenmiş, ilimle meşgul bir kardeşe yakıştıramıyorum. Şayet bu sözde kötü bir maksadınız olmadığını, bizim anladığımız gibi olmadığını söylerseniz - ki ben de sizin hakkınızda öyle hüsnü zan etmekteyim - neden karşı tarafa nispet edercesine bir üslup kullanmaktasınız? Buaradaki "adam" kelimesini arapçadaki "rical" mefhumundan esinlenerek kullandığınızı düşünürsek, bir müslüman ne kadar bizim adamımız(!) ise sizin de adamınız(!) olmalı değil midir? Bu sözün devamında söyledikleriniz ise, bizim lehteki taassubumuza değil, sizin aleyhteki taassubunuza delalet eden ifadelerdir. "Bid'at ve dalalet ehline muvafakat" olarak zikrettiğiniz harf ve ses meselesini örnek veriyorsunuz ve görünen o ki, harf ve sesi ispat etmemeyi inkar olarak değerlendiriyorsunuz. Malumunuzdur ki isim ve sıfat meselesi tevkifîdir. Selefin bu konudaki kaideleri de bellidir: Tahrif, ta'til, tekyif ve temsilden kaçınmak! Şu halde, Allah'ın kelamını ispat ettiği halde, Harf ve sesi ispat etmeyen birisi, bu dört kaideden hangisine muhalefet etmiştir?
- Hüseyin Cinisli kardeş şöyle diyor: "Daha dün, Kulluk adlı sohbetinde etrafındakilerin reddine hiç aldırmaksızın ilâh kelimesini "İlâh, Allah'tan başka ibâdet edilen her şeydir" diye tanımlamadı mı? Üstelik etrafındakiler "Bu tâğûtun tanımıdır" "O zaman Allah ilâh değil mi?" gibi sözler edince onları azarlamıştı. Başka bir zaman kendisine "Sen ilâh kelimesinin anlamını bilmiyorsun!" diyen bir başka kişiye de bütün ahlâk sınırlarını çiğneyerek ağzına gelen bütün hakaretleri yapmıştı. Bu onun işlediği en büyük cürümlerden biridir"
* Hocamızı masum kabul etmekten, hatadan tenzih etmekten Allah'a sığınırız. Özellikle benim, Ebu Said hocaya muhalefet ettiğim konuları ve Ebu Said hocanın bu konuda bana ve kendisine bazı meselelerde muhalefet eden diğer kardeşlere karşı tahammülünü bilen bilir, bahsetmenin yeri burası değildir. Lakin Tevhid eğitimine yıllarını vermiş birisine "Sen ilah kelimesinin anlamını bilmiyorsun" demek sizin ahlak anlayışınıza uyuyor mu acaba?
- Hüseyin Cinisli kardeşimiz şöyle diyor: “Sizin adamınız ise kendince tâğûta farklı bir anlam, ilâha farklı bir anlam yükleyip Allah'ı ilâh olmaktan çıkarıyor! Ve daha neler neler! Bütün bu cürümleri hâlen daha gururla video sitelerinde sergileniyor!”
* Sizin de tevhid davetindeki hizmetlerinizi görmezden gelip, size karşı ukalâlık yapmak haddim değildir. Siz bir yana hangi müslümana karşı böyle bir hata yapsam, bundan Allah'a sığınmam gerekir. Lakin söyleyeceklerimi samimi bir hatırlatma olarak görmenizi umuyorum.
Ebu Said hoca bu kelimelere her zaman şu tarifleri zikretmektedir: “Tagut; Allah’a kulluktan alıkoyan her şeydir, İlah ise kendisine ibadet edilen her şeydir.” Tagut ve ilah kelimelerine eskiden beri ilim ehlinin değişik tarifler yaptıkları malumunuzdur. Bu yüzden burada Ebu Said hocanın bu tarifinin dayanaklarını zikretmeye gerek görmüyorum.
Lakin “İlah; Allah’tan başka kulluk edilen herşeydir” sözü üzerinde ısrarla durup Ebu Said hocanın en büyük cürmü olarak bunu zikretmeniz, bu sözle Allah’ın ilah olmaktan çıkarıldığını iddia etmeniz şaşırtıcıdır. Çünkü bildiğiniz gibi Türkçede marife ve nekrelik durumu izhar edilmeden geçilebiliyor. Allah – marifeli - el-ilah’tır. Buna göre Allah’ın dışında kendisine ibadet edilenler de – nekre - ilahlardır.
Bir Müslüman hakkında “Lazımu’l-mezheb leyse bimezheb” (sözün delalet ettiği anlam, sözün kendisi değildir) kaidesi sizi bağlamıyor mu? Neden “Ben tevil etmek zorunda değilim, zahire bakarım” gerekçesiyle, zahir olan “Müslüman” vasfını ikinci plana atarak, zorunda olmadığınızı belirttiğiniz te’vili, bir Müslümanın aleyhinde kullanıyorsunuz? Ebu Said hocanın sohbetlerini dinleyen - sizin dışınızda - kaç kişi Allah’ın ilah olmadığını anlamış ve öyle savunmuştur?
Bütün bunlara rağmen, Hüseyin Cinisli kardeşimize, hata söz konusu olduğunda uyarmaktan çekinmediği için – en azından kendim adına – teşekkür ediyor, şayet yazdıklarımda kendisini kırmışsam hakkını helal etmesini diliyorum.
Hüseyin Cinisli kardeşimiz, ikinci yazısının baş taraflarında, reddiyesinden dolayı kendisine bazı edep dışı hareketlerden yakınmıştır. Böyle hareket eden kardeşlere de nasihat olarak, hata edildiğinde uyaran kardeşlerin bulunmasından memnun olmamız gerektiğini, bunun ümmet içinde Allah'ın bir lütfu olduğunu, her ne kadar Hüseyin Cinisli kardeşimin eleştirisinde isabet etmediğini düşünsem de, bunun asla kendisine karşı edep dışı, Müslümana yakışmayan davranışlarda bulunmamızı gerektirmediğini ve böyle davranışların Allah katında büyük mesuliyetler yüklediğini hatırlatmak isterim. Müslüman, kendisi için memnun olmadığı bir şeyden, kardeşi adına da razı olmamalıdır. Allah yardımcımız olsun.
Subhaneke Allahumme ve bihamdik ve eşhedu en la ilahe illa ente vahdeke la şerike lek. Ve estağfiruke ve etubu ileyk.