Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir. Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Sahihu Muslim no: 867)
Allah'ım! Bize, günahla aramıza engel olacak kadar korkundan hisse ver. Bizi cennetine ulaştıracak kadar taatini nasib eyle. Dünya musibetlerini hafifletecek yakîn ver. Allah'ım! Bizi yaşattığın müddetçe kulaklarımızdan ve gözlerimizden faydalandır; ölümümüze kadar da onları devamlı kıl. Bize zulmedenlerden öcümüzü sen al. Bize düşmanlık edenlere karşı bize yardım et. Bizi dinimiz konusunda musibete uğratma. Dünyayı en büyük endişemiz ve gayemiz kılma. Bize acımayanları üzerimize musallat etme!" (Allahumme âmîn) Tirmizi (3502) Şeyh Elbani "Hasen" demiştir Sahihu't-Tirmizi (2783)

Başlıkları görmek için resme tıklayın

Daru's-Sunne Dersanesi Satışı Yapılan Kitaplar

Ey İnsanlar Seti: 50 Tl.

Daru's-Sunne Kitap Seti: 40 Tl.

Sipariş için:
E-Mail: Darussunne@hotmail.com
Tel: 0 535 925 15 97


* Davete Karıştırılan Video Bid'ati Sona Erinceye Kadar Bu Fitneyle Mücadele Etmek Farzdır!
Buraya tıklayın...

! ! "Selefî hoca(!) olarak arzı endam edip de suretlerini sitelerine koyanlar!!
Birileri sizin putunuzu görüp de taparsa - sufilerin şeyhlerinin resimlerine rabıta yaptıkları gibi - ve yarın Allah size: "Bunlara siz mi dediniz: "Allah ile beraber bize de kulluk edin?!" diye, ne cevap vereceksiniz? Yoksa bunu uzak mı görüyorsunuz? Unutmayın ki tevhid kelimesini dahi ne için söylediklerini bilmeyen topluluklar gelecektir. Tevhidden bu kadar habersiz kalacak toplumlara miras olarak suretlerinizi mi bırakmak istiyorsunuz? Hali hazırda Allah ve rasulünün haram kıldığı suretlerin helal sayılmasına sebep olmuyor musunuz? Sizi rab edinenler hakkında sorulduğunuzda ne cevap vereceksiniz? Bu büyük günahı açıktan işlemekle dinde şahitlik vasfınızı kaybettiğinizin farkında mısınız? Yoksa sizin de mi Allah'ın haramlarını size helalleştiren, rab edindiğiniz hoca(!)larınız var?!! Her bakımdan kâmil, eksiksiz İslam dininin davetine apaçık haram olan bir unsuru katarak büyük bir bid'at çıkardınız! Berrak kaynakları bulandırdınız. Ya bu işten tevbe edin ya da Allah bu dini sizlerin kirinden temizleyecektir.

Daru's-Sunne Dersanesi Düzenli Dersler

Her Pazar akşamı Türkiye saati ile 21:00-22:00 saatleri arasında internet üzerinde canlı olarak, Akide, Hadis Usulü ve Tarihi, Tezkiye (Hadis Şerhleri) ve Menhec konularında düzenli dersler başlayacaktır.
Dersler inşaallah 05.02.2012 Pazar günü saat 21:00'de başlayacaktır.
Akide Dersleri: Ebû Said Muhammed el-Yarbûzî
Menhec Dersleri: Ebû Umer Soner Bilgili
Hadis Usûlü ve Tarihi: Ebû Huzeyfe Mes'ûd Körpe
Tezkiye (Hadis Şerhleri): Ebû Muâz Seyfullah el-Çubukâbâdî
Katılmak isteyenlerin bu tarihe kadar bulundukları muhitte tecvid ile Kur’an okumayı öğrenmiş olmaları şart koşulacaktır. Zira Kur’an okumasını bilmeyen bir müslümanın başka ilimleri öğrenmeye çalışması lüzumsuz bir gayrettir.
Derslere, programı aksatmamak şartıyla katılmak isteyenlerin
darussunne@hotmail.com adresine
isim, soy isim, doğum tarihi, ikamet ettiği yer ve öğrenim durumunu bildiren bir e-mail ile başvuru yapmaları gerekmektedir.

Ders programı ve detaylı bilgiler, değerlendirilen başvurulardan sonra ilgililerin e-mail adresine iletilecektir.

28 Haziran 2011 Salı

Ebu Hureyre radıyallahu anh’den: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Karanlık geceler gibi fitneler gelmezden önce amellerde acele edin. Öyle ki kişi mümin olarak sabahlasa, akşama kâfir olur, mümin olarak akşamlasa sabaha kâfir olur. Dünya malı karşılığında dinini satar. (Muslim 118)
el-Hasen el-Basrî rahimehullah bu hadis hakkında şöyle derdi: “Kişi kardeşinin kanını, şerefini ve malını haram saydığı halde sabahlar, akşama bunları helal sayar. Kardeşinin kanını, şerefini ve malını haram sayarak akşamlar, sonra bunları helal sayarak sabahlar.” (Tirmizi 2198)

Her sükût değildir ki ikrârdan
Fayda yok lüzumsuz tekrardan
Sakınmak vacibdir izrârdan
Yakınmak acîbdir ebrârdan

Ne zaman söz gelirse bîzardan
Dem vurur âyân ve esrardan
Âyân olan malumdur efkârdan
Lakin esrârı dinleme eşrârdan

Koyuverme sabrı düşvârdan
Sayıverme fani ayşi kârdan
Cayıverme eldeki şikârdan
Seyfiyâ aldanma âşikârdan

22 Haziran 2011 Çarşamba

Ebu Gaylan, Mutarrif b. Abdillah eş-Şihhir rahimehullah'ın şöyle dua ettiğini nakleder: "Allah'ım! Sultanın şerrinden ve sultanın avanesinin yazdıklarının şerrinden sana sığınırım. Beni sana itaatten alıkoyan bir şey söylemekten sana sığınırım. Senin indinde beni çirkinleştirip beş paralık edecek, ama insanlar nezdinde yaldızlı ve üstün gösterecek hareketleri yapmaktan sana sığınırım. Başıma gelen bir belayı def etmek için senin günah dediğin bir şeye sığınmaktan ve ondan yardım almaktan sana sığınırım. Allah'ım! Beni kullarına kötü örnek olanlardan eyleme!" (Ebu Nuaym, Hilyetu'l-Evliya)

21 Haziran 2011 Salı

"Tagut" Kelimesinin Tefsiri

Soru: Bakara suresi 256. Ayetinde geçen “tagut” kelimesi, bazı Türkçe Kur’an meallerinde “şeytan” olarak tercüme edilmiştir. Bazıları da bu ayeti öne sürerek “tagut” olarak isimlendirdikleri devlet yöneticilerini tekfir etmeyen kimselerin imanlarının geçersiz olduğunu iddia etmektedirler. Hatta Allah’ın dinine aykırı her hükmü reddettiklerini ifade eden, lakin oy kullanmak suretiyle müslümanlar üzerindeki zulmün bir kısmını bertaraf edebileceklerine inanan ve celb-i maslahat niyetiyle oy kullanan müslümanların, “tagutu reddetmemiş olacakları” gerekçesiyle kâfir olduklarını iddia ediyorlar. Özetle;

1- Tagut kelimesinin şeytan olarak tefsir edilmesi doğru mudur?

2- Günümüzdeki yöneticileri tekfir etmeyen ya da oy kullananlar Bakara 256. Ayetine göre kafir mi olmaktadırlar?

Cevap: Hamd Allah’adır. Salat ve selam nebimiz Muhammed’e, ailesine, ashabına ve kıyamete kadar onlara en güzel şekilde tabi olanların üzerine olsun. Şüphesiz Allah Azze ve Celle sahabelerin, Kur’an ve sünnet nasları hakkındaki anlayışlarını sonrakiler üzerine bir rehber kılmış, hidayeti onların iman ettiği gibi iman etmeye bağlamıştır. Sahabe asrından sonra ihtilaf ederek fırkalara ayrılanlar arasında aşırılık yapanlar, geri kalanlar ve orta yolu tutarak selefin menhecinden ayrılmayanlar bulunmaktadır.
Selefin anlayışı aşırılık edenlerin hislerini törpülemekte, aşırılığında ısrar edenler orta yolu tutanlara “mürcie” ithamında bulunmaktadır. Yine selefin anlayışı geri kalanları da olması gereken konuma yönlendirmekte, onların ısrar edenleri de kendilerini ora yola çağıranları “haricilik” ile itham edebilmektedir. Selefin menheci, bütün meselelerde olduğu gibi bu meselede de birbirine zıt iki sapıklığın tam karşısında değil, ortasında yer almaktadır. Dolayısıyla her iki uç da orta yolu tutanları kendilerine tam bir zıtlık arz eden fırka ile eşit kefeye koymaktadır.

Meselenin aslına gelecek olursak; Allah Azze ve Celle mealen şöyle buyurmuştur: “Dinde zorlama yoktur. Hak yol, bâtıl yoldan ayrılmıştır. Kim tâğûtu inkar eder, Allah'a iman ederse, kopması mümkün olmayan en sağlam kulpa tutunmuş olur.” (Bakara 256)

Ayetin akışından anlaşılacağı üzere kişiyi reddetmediği takdirde kafirlerden kılacak  varlık olarak ilk karşılaştığı tagut; Allah'ı birleyerek iman etmesini ve İslam dinine girmesini engelleyen yahut islam'dan çıkmasını sağlayan herşeydir. Bunların başında şeytan gelir. Görünürde şeytandan başka bir varlık da olabilir.
Müfessirler imamı İbn Cerir et-Taberî rahimehullah, tefsirinde sahabelerden ve tabiin imamlarından tagutun tarifi hakkında bazı nakillerde bulunmuştur. Buna göre tagut kelimesi, şeytan, kendisine muhakeme olunmak için başvurulan kahin, sihirbaz vb. olarak tefsir edilmiştir. Kahinlere ve sihirbazlara da neticece şeytan indiği için bu görüşler arasında ciddi bir ihtilaf olduğundan söz edilemez. Lakin Kur’an meali yapılırken tagut kelimesi, içerdiği anlamların kaybolmaması için aynen korunmalı, parantez içinde ya da not olarak sahabenin tefsirleri zikredilmelidir.

İmam Taberî rahimehullah bahsi geçen nakillerden sonra şöyle der: “Bana göre tagut kelimesi hakkındaki görüşlerden doğru olanı şudur: Allah’a karşı tuğyan (taşkınlık) eden ve Allah’ın dışında kendisine kulluk edilen herşey taguttur. Bu ister kendisine kulluk edenlere karşı tagutun zorlamasıyla yapılıyor olsun, isterse ona kulluk edenlerin kendiliklerinden itaatleriyle yapılıyor olsun fark etmez. Bu kendisine kulluk edilen varlık bir insan, şeytan, put veya herhangi bir şey olabilir.” (Taberi tefsiri (5/419)

Bu tarife göre tagutun tekfir edilmesi ile kastedilen tagutun, Allah’ın dinine aykırı olan her yönünü reddetmektir. Bir kimse “tagut” olduğuna hükmedilen bir kimsenin Allah’a itaate aykırı tavırlarını reddetmesine rağmen, sırf o kimseye “kâfir” hükmü vererek tekfir etmediği için Bakara 256. Ayetine muhalefet ettiği söylenemez. Bunu ancak dinde anlayıştan mahrum kılınmış olan haricilerin aşırıları iddia eder.  

Sonra İmam Taberî rahimehullah ayetin anlamını şöylece takdir eder: “Kim tagutu inkar eder” Yani; Allah’ın dışında kendisine tapılan herşeyin rububiyetini inkar eden kimse tagutu tekfir (red) etmiş olur. “Ve Allah’a iman ederse” Yani; Allah’ın kendisinin ilahı, rabbi ve mabudu olduğunu tasdik ederse, “kopması mümkün olmayan sağlam kulpa tutunmuş olur” Yani; kendi nefsi için Allah’ın azabından ve cezalandırmasından kurtuluş talep ederek sağlam kulpa sarılmıştır.” (Taberi Tefsiri 5/419)

Günümüzde müslümanların yaşadıkları ülkelerdeki yöneticilerin tekfiri meselesine gelince, belirli şahısların tekfirine hükmetmek, ümmetin büyük âlimlerinin en çok sakındıkları meselelerdendir. Zira Allah’tan hakkıyla korkanlar, âlim kullarıdır. Sözü edilen yöneticilerin bazılarının fiilleri büyük küfür, bazılarının fiilleri küçük küfür türündendir. Her müslümana vacip olan, küfrün büyüğüne de küçüğüne de karşı çıkmaktır. Ancak küfre karşı çıkmak ve onu reddetmek, bu fiillerin sahibi olan herkesi tekfir etmeyi gerektirmez. Ehl-i Sünnet indinde karara bağlanmış olan şudur ki, belirli bir şahsın tekfirinde şartlar ve maniler gözetilir. İmanı, küfrü, tekfir hükümlerinin detaylarını, tekfir edilecek kimsenin durumunu değerlendirmeyi vb. hususları, dinlerinin temel esaslarını dahi iyi bilmeyen kimselerin cılız omuzlarına yükleyip, kendi zanlarına göre kâfir saydıkları kimseleri tekfir etmeyi herkese farz kılmak gibi bir metod; asla ümmetin selefinin anlayışına tabi olanların menheci olmamıştır. Hatta böyle bir yolu tutmak bir kimsenin din konusunda sapmış veya aldanmış olduğunun en önemli göstergelerinden biridir. Bu, meselenin ifrat/aşırılık boyutudur.

Bunun tefrit/geri kalma boyutu ise, büyük ya da küçük olsun, işlenmekte olan küfrün yahut günahların hoş görülmesi, durumun sanki yönetici konumunda olan kimselerin Allah’ın dinine muhalefet etme serbestlikleri varmış gibi bir hal almasıdır. Hatta daha büyük kötülüğü savmak düşüncesiyle demokrasi küfrünü, ondan daha beter küfür ideolojilerinin üzerine salmakla işin bittiğini zannedenler vardır. Bilakis demokrasi küfrüne karşı insanlar bilinçlendirilmeli, bu pisliğin diğer küfürlere nazaran daha hafif görünmekle beraber diğer küfürlerden daha fazla yayılmaya müsait olduğu, bunun insanlarda dinlerine karşı gevşekliğe daha fazla sebep olduğu hususu dikkatlerden uzak tutulmamalı, bu küfre karşı çok daha fazla mücadele sergilemek gerektiği unutulmamalıdır! Zira diğer küfür rejimlerinde müslümanlar üzerindeki baskı tek bir yönden şiddetle gelirken, demokrasi rejimlerinde şiddeti daha az olan birçok yönden gelmektedir. Demokrasi rejiminde Tevhid davetinin önü bir miktar açılmakla beraber, tevhide aykırı olan görüşlerin ve din adına sapık fırkaların görüşlerinin önü de o oranda açılmaktadır.

Şayet yukarıda belirttiğimiz gaye ile oy kullananlar, tehlikenin bu yönlerini de düşünmüş, gereken tedbirleri almış ve bunu uygulamaktalarsa mesele yok. Lakin gördüğümüz o ki, partitisyon selinde birçok müslüman boğulmakta, konfora râm olmakta, Allah için gözetilmesi gereken değerler bir yana bırakılmakta, aşağılanması gereken düşüklükler yüceltilmekte, en büyük düşmanımız olan şeytana boyun eğmiş tagutların “ılımlı islam” yahut “aslı giderilip yalnız adı kalmış islam” planları saat gibi işlemekte, sakallı müslüman vizyon(!) değiştirip önce sakalını kısaltarak “maslahat” yaptığını zannetmekte ve sonra imanını kısaltmakta, tesettürlü kadın “maslahat” yaptığını zannederek önce çarşafıyla peçesini terk etmekte ve sonra imanından sıyrılmakta, mayasında müslümanlara karşı kalleşlik olanlara karşı “kardeşlik” sergilenmekte, müslümanlar taklit edenler ve taklit edilenler olarak ya vitrinlerin yahut tribünlerin adamı olmaya sürüklenmektedir. Fakat dinin başladığı andaki gurbeti gibi garip kalanlar Allah’a hamd olsun ümmetten hiç eksik olmayacaktır. Önemli olan; nerede duracağımızı, nerede ilerleyeceğimizi Kitap, sünnet ve sahabelerin menhecinden öğrenerek bunun dışına çıkmamaktır. Allah’tan afiyet ve muvaffakiyet dileriz.
Ebu Muaz el-Çubukâbâdî

17 Haziran 2011 Cuma

Her gün su içer gibi yalan söyleyen, yüzleri hiç kızarmadan Allah Teala'nın ve rasulünün sözlerini kendi lehlerine kullanmaya çalışan, kendilerinde bulunan hastalıkları başkalarına atmaya çalışan karaktersiz münafıklar hakkında şüphesiz Allah ve rasulü doğruyu söylemişlerdir: (Nifak hasletlerinden ve munafıkların şerrinden Allah'a sığınırız.)

Ey iman edenler! Kendi dışınızdakileri sırdaş edinmeyin. Çünkü onlar size fenalık etmekten asla geri durmazlar, hep sıkıntıya düşmenizi isterler. Gerçekten, kin ve düşmanlıkları ağızlarından (dökülen sözlerinden) belli olmaktadır. Kalplerinde sakladıkları (düşmanlıkları) ise daha büyüktür. Eğer düşünüp anlıyorsanız, ayetlerimizi size açıklamış bulunuyoruz.”(Al-i İmran 118)

And olsun, ikiyüzlüler, kalplerinde hastalık bulunanlar (fuhuş düşüncesi taşıyanlar), şehirde kötü haber yayanlar (bu hallerinden) vazgeçmezlerse, seni onlara musallat ederiz (onlarla savaşmanı ve onları şehirden sürüp çıkarmanı sana emrederiz); sonra orada, senin yanında ancak az bir zaman kalabilirler.”(Ahzab 60)

Sahihayn’de, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir; “Münafığın alameti üçtür; konuştuğunda yalan söyler, vaat ettiğinde sözünde durmaz ve kendisine güvenildiğinde ihanet eder.

İnsanlardan bazıları da vardır ki, inanmadıkları halde "Allah'a ve ahiret gününe inandık" derler. Onlar (kendi akıllarınca) güya Allah'ı ve müminleri aldatırlar. Hâlbuki onlar ancak kendilerini aldatırlar ve bunun farkında değillerdir. Onların kalplerinde bir hastalık vardır. Allah da onların hastalığını çoğaltmıştır. Söylemekte oldukları yalanlar sebebiyle de onlar için elîm bir azap vardır.”(Bakara 8-10)

Allah Teala buyurur ki; “Kendileri küfre saptıkları gibi, sizin de sapmanızı isterler ki eşit olasınız.”(Nisa 89)

Onların arasında, seni dinleyenler vardır. Fakat senin yanından çıkınca kendilerine bilgi verilmiş olanlara "Az önce ne demişti?" diye sorarlar. Bunlar, Allah'ın kalplerini mühürlediği, hevâ ve heveslerine uyan kimselerdir.”(Muhammed 16)

Allah onları kesinlikle bağışlamayacaktır.”(Münafikun 6)

15 Haziran 2011 Çarşamba

Salih Selef'ten Bir Nasihat

Ebu Nuaym el-İsbehani, Hilyetu’l-Evliya’da  (9/291-293) Ahmed b. Asım’dan şöyle dediğini rivayet etmiştir:

 “Kişi gıybet yapmakla ne bir övgüye mazhar olur, ne liderliğe yükselebilir, ne de yiyecek, giyecek ve mal gibi dünyalık şeylere ulaşabilir. Akıl sahibi kişilerin yanında zararda, genelin gözünde düşük, emanet sahibi kişilerin yanında hain, cahillerin gözünde ise rezil biridir. Böylesi bir kişiye de ancak onun gibi olan birisi tahammül edebilir. Hem dünya, hem de ahirette onun kadar zararda olanını, onun kadar az faydalanını, onun kadar cahilliğini ortaya serenini, onun kadar çok vebal altında olanını görmüş değilim. Takva sahibi kişiler ondan nefret eder, fasıklar kendisinden sakındırır, akıl sahipleri de ondan uzak durur.

Gıybet, üç boyutu içinde barındıran bir isimdir ki, dördüncü boyutu en tehlikeli boyutudur.

Birincisi, kalbinde başkasının kusurlarını görmen, ama bayağı korkulardan dolayı bunu dile getirmemendir.

İkincisi, bu kusurları dile getirmen, ancak hakkında konuştuğun kişinin adını zikretmemendir.

Üçüncüsü, kalbinde bu kusurları görüp affetmen, ama yine de dile getirmemendir.

Kişinin kusurlarını söylerken onun adını da zikretmen açıkça gıybete girmektir ki böylesi bir şeyi kişi ne kendi kendine, ne de meclis arkadaşları arasında asla dile getirmemelidir. Kişi bunları adet haline getirdiği zaman bunun bir üstü olan iftira seviyesine çıkar ve artık olmamış şeyleri de olmuş gibi anlatmaya başlar. Bu şekilde de hem iftiracı, hem gıybetçi, hem dedikoducu, hem yalancı, hem de isyancı birisi olur çıkar ve bu zikredilen şeylerden birini yapmaktan artık çekinmez hale gelir. Bütün bunlar da kesin bilgiyi (yakini) yok edip şüpheyi getirecek şeylerdir.

Bilmelisin ki gıybetin çıkış noktası kişinin kendini kusursuz görmesi ve kendi kendine çok güvenmesidir. Zira kişide sende olmayan bir şeyi gördüğün veya sende olan bir şeyin benzerini onda görmediğin içindir ki gıybetini yaparsın. Birinin gıybetini yapıyorsan bu, gıybetini yaptığın kişinin kusurlarından daha fazla kusurları kendinde taşıdığın içindir. Kendi kusurlarının çokluğunu belki bilmiyorsundur veya belki de biliyorsundur. Bu kusurlarına rağmen yapacağın gıybeti ancak senin gibi olan birisi hoş görüp onaylar. Gıybetini yapıp değerini düşürmek isteğin kişinin kusurlarında daha fazla kusurlara sahip olduğunu bilseydin, başkasının gıybeti yapmaktan uzak durur, sendeki kusurlar dururken başkasını kusurlarından dolayı ayıplamaktan utanırdın. Ancak sendeki kusurları biliyorsan ve bu kusurlarda ısrar ediyorsan o zaman suçun başkaların suçundan daha büyük demektir. Yapacağın gıybeti onaylayıp bu konuda sana yardımda bulunan kişi de, kendi kusurlarını görmede kalp gözü, senin kalp gözünden daha kör olan birisidir. Öyle olmasa idi bu şeylerin onun önünde zikretme cüretini göstermezdin.

Büyük belalardan nasıl sakınıyorsan, gıybetten de aynı şekilde sakın! Zira gıybet kişinin kalbine yerleştiğinde ve kişi böylesi bir şeyin kalbine yerleşmesine rıza gösterdiğinde gıybet kalpte diğer kardeşleri için de yer açacaktır. Gıybetin kardeşleri de dedikodu, zulüm, kötü zan, iftira ve yalandır.

Gıybetten sakın! Zira gıybet, kendisini yapan kişiyi dünyada mahcup, ahirette rezil duruma düşürür. Yüce Allah’ın Kitab’ında da gıybet haramdır.

Gıybet yapan kişi yalan da söyler, iftirada atar. Çünkü bu ikisi, imandan uzak şeylerdir. Yüce Allah da Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin diliyle müminin malını, canını ve hakkında kötü bir zannı başka bir mümine haram kılmıştır.

Haram kılınan kötü zan da dile getirilmeyen ve kalpte olan kötü zandır. Artık kişi kendi kusurlarını bırakıp başkasının kusurlarına yönelik kalbinde kötü bir zan taşıması ve bunu dile getirmesi durumunda vebal ne kadar olur? Böylesi bir durumda kişi kendi kusurlarına razı olmuş demektir. Nefsin, başkasının kusurlarına yönelik bir harekette bulunacaksa bu hareketi önce kendi kusurlarına yönelt. Zira ihlaslı olan hangi âlime gidip nereye yerleşmen, nerede oturman gerektiğini sorsan, sana: “Her nerede olursan ol Allah’a karşı takva içinde ol ve başkalarıyla uğraşma, kendine bak!” diyecektir.
Ravi der ki: “Ebu Abdillah’a bu konuda bana daha fazla şeyler söylemesini istedim; ama başka bir şey anlatmadı.”

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente vahdeke la şerîke leke estağfiruke ve etûbu ileyk" (İbn Bişrân Emâlî, 291, Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)
pluginspage="http://www.macromedia.com/go/getflashplayer" type="application/x-shockwave-flash" name="obj1" width="468" height="60" /> Cevâmiu'l-Kelim Programı Ücretsiz