Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

30 Ocak 2026 Cuma

Ana Dilini Dahi Anlamayan Arap Dilini Anlayabilir mi Hiç?

Önceki yazımda keskin kılıçlar kanalından çığırtkanlık yapan taklitçi zihniyetin nasıl bir şirk içinde olduklarını kendilerine de gösterebilmek için tuzak içeren bir cümle kurmuş ve şöyle demiştim: “…benim gibi Türkiye asıllı birinin müctehid, âlim veya muhaddis olmasını ya kabullenemiyor veya hazmedemiyorlar…” Bu cümleye sazan gibi atlayacaklarından emindim, öyle de oldu. Hemen “mehdilik iddia edenler gibi bu da müçtehitlik iddia ediyor” diye basmışlar yaygarayı…

Evet yukarıdaki cümlem Türkçe bir cümle, şahsım hakkında kullandığım ifade yalnızca Türkiye asıllı olmamla ilgili benzetmedir. Onların anladığı şekilde iddiada bulunsaydım cümlem şöyle olurdu: “Türkiye asıllı olduğum için benim müçtehid olmamı kabullenemiyorlar….” Bu cümlenin de altına imzamı atarım, lakin cümleyi önceki şekliyle kurmamın sebebi, keskin kıllar kanalındakilerin daha ana dilleri olan Türkçeyi doğru anlayamadıklarını, dolayısıyla Arapça ilmî metinleri de bu şekilde çarpık anladıklarını ortaya koymaktır.

İkinci ve en önemli nokta da, taklitçilerin nasıl bir şirk içerisinde olduklarını anlamaları için vesile olmasıdır. Şöyle ki, Allah’a hamd olsun, ben zaten müçtehidim ve ilimle iştigal eden her müslümana da müçtehid olmayı farz görüyorum. İlimle iştigale güç yetiremeyen müslümanlara ise taklidi haram, alimin deliline ittibayı farz görüyorum.

Lakin keskin kıçlar kanalındakiler müçtehit kelimesine öyle kutsal bir anlam yüklüyorlar ki müçtehit denecek kişi din koyma konusunda peygamber mertebesine eşdeğerdir! Çünkü onların dinlerinde re’y ve kıyaslarla içtihat yapılmakta, yani Allah’ın indirdiğinden ve rasulün getirdiğinden başkasıyla din konulmaktadır! Şu halde müçtehid denecek kişi de böylesi kutsal, kusursuz bir şahsiyet olmalıdır! Bu yüzden içtihadın kapısının da artık kapandığına inananlar vardır. Çünkü onlara göre Ebu Hanife, Şafii, Ahmed ve Malik’ten sonra artık yeni bir müçtehit (nebi) gelmeyecektir!!

Bana gelince, benim tabi olduğum dinde re’y ve kıyaslara yer yoktur. Dinimde yalnızca Kur’ân ve sahih sünnet vardır, bu iki kaynağı salih selefin menheci dışına çıkmadan alıp uygulamak vardır. Dolayısıyla içtihadımın da nihayeti rey ve kıyasla hüküm ortaya koyamaz.

Benim dinimde ancak vahyin nasları üzerinde içtihat edilebilir. Hangi ayet veya hadisin muhkem olduğu, hangisinin mensuh olduğu, hangisinin umum, hangisinin husus olduğu, hangisinin delaleti üzerinde icma edilip hangisinin delaleti üzerinde ihtilaf edildiği, rivayetlerin hangisinin sahih, hangisinin sakim olduğu gibi konular üzerinde, ilmim nispetinde içtihat ederim.

Benim yaptığım içtihat haşa din koymak için değil, rasulün beyan ettiği dindeki hükmü ortaya koymak için çaba sarfetmektir. İşte bunlar da her ilimle uğraşana farz olan şeylerdir. Avam da ilim ehline, içtihatla ulaşmış olduğu sahih ve sarih delilleri sorar ve alimden öğrenmiş olduğu muteber delillere tabi olur. Alimin kendi re’y ve kanaatlerine değil!

Lakin taklitçilerin zihnindeki müçtehid, nebilerle eş mertebededir. Bu yüzden Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hadisine karşı imam edindikleri şahısların reyleriyle muhalefet ve itirazda bulunurlar, imamların reyleriyle dini hükümler koyarlar, ayet ve hadisin genel ifadesini imamların reyleriyle tahsis ederler, yahut hususi nasları reylerle genişletirler.

Keskin kıllar şafii mezhebini taklit ettiklerini iddia ediyorlar, basit bir misal vereyim: Namazı terk edenin dünyadaki cezası sizin mezhepte nedir? Şafii mezhebinde namazı terk edenin küfrüne hükmetmezler, lakin had cezası olarak öldürülmesine hükmederler. Peki bu had cezası Kur’ân’dan mı, sünnetten mi, raşid halifelerin uygulamasından mı, yoksa imam Şafii’nin kendi re’yinden mi?

Haydi Hanbeliler namazı terk edenin mürted olacağına hükmediyorlar ve mürtedin haddini namazı terk edene de uyguluyorlar. Naslarda buna bir yol vardır.

Hatta Hanefilerin namazı terk edene uygulayacağı sopa cezası hakkında da imamın takdiriyle on sopaya kadar ta’zir cezası uygulanabileceğini ifade eden hadiste delil vardır.

Peki ya Şafiiler namazı terk edenin irtidadına hükmetmediklerine göre had cezası olarak ölüm cezasını neye dayanarak veriyorlar?

Şayet imam Şafii’nin vahiy almadığını, bunu re’yiyle içtihat ederek söylediğini itiraf ediyorsanız, bu Allah’ın indirdiğinden başkasıyla hükmetmenin ta kendisi değil mi?  

Re’y ve kıyas ancak kitap ve sünnette mevcut olan bir hükmü daha iyi anlamak için başvurulacak bir enstürüman olabilir, lakin dinde mevcut olmayan bir hükmü re’y ve kıyasla ortaya koymak, Allah’ın izin vermediği bir din koymadır ve küfürdür.

Tıpkı sigaraya haram hükmü verenlerin yaptıkları gibi. Hatta sigaraya haram ya da mekruh hükmü uyduranlar ne bir ayete, ne bir hadise ne de bir kıyasa dayanabilirler! Çünkü kıyası meşru görenlere göre sigaranın fer olarak kıyaslanıp da haram ya da mekruh hükmünün verilebileceği bir asıl da yoktur. Sigaradan hoşlanmayanların kendi işkembelerinden re’yde bulundukları kokuşmuş görüşlerden başka dayanakları yoktur. Bu kokuşmuş görüşlerle Allah’ın dininde hükmediliyor ne dersiniz?

Kitabu'l-Mukaddes'in Tahrif Edilmiş Olmasının Delilleri

 

Soru: Hocam öncelikle Essalamu Aleykum. Son zamanlarda kendilerine "ahitçi" diyen bir güruh ortaya çıktı ve yavaş yavaş müslümanlar arasında büyük bir kitleye sahip olmaya başladılar velhasıl bu güruh Kur'andaki tasdik  ayetleri hasebiyle Tevrat, Zebur, İncil'in lafzen değil de manen tahrif  olduğuna itikad ediyorlar müslümanları şüpheye düşüren ve sapmalarına vesile olan bu konuya açıklık getirir misiniz.”

Cevap

Aleykum selam ve rahmetullah. Bu iddia günümüzde mevcut olan Kitabu’l-Mukaddes hakkında bilgisi olmayan kimseleri kandırmak amaçlı olarak ortaya atılmıştır. Bugün insanların elinde bulunan Kitabu’l-Mukaddes, eski ahit ve yeni ahit diye iki bölümden oluşur. Eski ahidin Zebur ve Tevrat’ı içerdiği, yeni ahidin ise İncil’i teşkil ettiği bilinir. Lakin yeni ahit Matta, Markos, Luka ve Yuhanna tarafından yazıldığı iddia edilen dört farklı incilin kompozisyonundan ibarettir. Bu kitabın sadece manen değil, lafzen de tahrif edilmiş apaçık ortadadır.

İncilin Tahrif Edilmiş Olduğunun Delilleri

Tevrat ve İncil’in tahrif edilmiş olduğu hususunda bir tereddüt yoktur. Bu tahrifi yapanlar bile bile Allah adına yalan söylemişler ve kendi yazdıklarının Allah katından olduğunu söylemişlerdir. Halbuki o Allah katından değildir! Hak ile bâtılı birbirine karıştırmışlardır. Allah da onların kendi kitaplarında bu tahrifin sayılamayacak kadar çok delillerini bırakmıştır. Bunlardan bazıları şu şekildedir:

1- Hristiyanların ellerindeki incillerin isnadı

Şu an mevcut inciller İsa aleyhi's-selâm’ın İncil’i midir? Bazı yerlerde İsa aleyhi's-selâm’ın sözleri zikrediliyor olsa da Hristiyanların kendileri dahi bunların Allah katından indirilme olduğunu iddia etmiyorlar. Hatta bunları İsa aleyhi's-selâm’ın yazdığını ya da O’nun zamanında yazılmış olduğunu da iddia etmiyorlar. İncil’de geçenler ancak siyer ve biyografi kitapları gibi, İsa aleyhi's-selâm’ın başından geçen hadiseleri hikaye etmektedir.

Bilakis bu İnciller yazarları olan Matta, Markos, Luka ve Yuhanna’ya nispetle zikredilir. Bunlardan Matta ve Yuhanna, İsa aleyhi's-selâm’ın havarilerindendir. Markos, havari Butrus’un öğrencisidir. Luka ise Pavlus’un öğrencisidir.

 Bu İncil yazarlarından bazısı (Matta, Yuhanna, Butrus, Ya’kub, Yahuza) İsa aleyhi's-selâm’ın elinde öğrencilik yapmıştır. Bazısı İsa aleyhi's-selâm ile karşılaşmamış, daha sonra yaşamıştır. Pavlus ve Markos, Butrus’a öğrencilik etmiştir. Luka ise Pavlus’a öğrencilik etmiştir.

Bu İnciller, İsa aleyhi's-selâm’ın semaya kaldırılmasından sonra yazılmışlardır. Bu dört İncil, Miladî 4. Asırda, yüz incil arasından seçilmiştir! Öyle ki bu incillerin kendilerine nispet edildikleri şahıslara ulaşan isnadları da yoktur!

Markos ve Luka’nın şahsiyetleri de meçhul sayılmaktadır. Haklarında yok denecek kadar az bilgi vardır. Her ikisi de Pavlus’a arkadaşlık etmişlerdir. Ne dindarlıkları ne de güvenilirlikleri hakkında bilgi vardır. Böyle kimseler kutsal bir kitabın nasıl nakledicileri olabilirler?

Hristiyanların kendileri de bu kitapların ancak yazarlarının ölümlerinden yıllarca sonrasında dahi bilinmediklerini itiraf etmektedirler.

Pavlus’un mektupları ve başkalarının mektupları, elçilerin işlerinde bu dört İncil’e dair en ufak bir işaret dahi yoktur! Bu da gösteriyor ki, bu kitaplar o zamanlarda bilinmiyordu ve onlardan hiçbiri bunları görmemişti!

Peki bu mektuplar vahiyden bir cüz müdür? Buna bir delil var mı? Bunları Ruhu’l-Kudüs (Cebrail aleyhi's-selâm) mı indirmiştir, yoksa dinî ve felsefî kültürü mü ifade etmektedirler? Bunları onlara kim vahyetmiştir? Allah mı, İsa aleyhi's-selâm mı, yoksa ikisi birlikte mi? Eğer mektuplarda geçenler, sorulan sorulara vahiyle cevap verilmesini ifade ediyorsa, bu soruların kendileri de vahiy midir? Bunun delili nedir?

Hristiyanların kendileri bu kitapların tarih boyunca kutsal kitap sayıldığını ve hakikatinin meçhul kalmaya devam ettiğini itiraf etmektedirler.

Yine onlar bu kitapların ancak Miladî 4. Asırda resmileşmiş olduğunu itiraf ediyorlar!

Yine onlar ilk derlenmiş kitapların Miladi 165 yılında öldürülmüş olan Justin tarafından derlenmiş olduğunu itiraf ediyorlar! Bu da gösteriyor ki bu tarihten öncesinde dört İncil yazılı olarak bilinmiyordu!

Yine onlar, bu dört İncil’in ilk defa Tatian tarafından Diatasseron adıyla Miladi 166-170 yılları arasında bir araya getirelerek kompozisyon halinde neşredildiğini itiraf etmektedirler! Bu da gösteriyor ki, bu incillerin kendilerine nispet edildiği dört şahıstan çok uzun zaman sonra bu İnciller yazılmıştır. Matta, Markos, Luka ve Yuhanna da bu İncillerden berîdirler!

İsa aleyhi's-selâm’dan sonra yazılmış olan bu kitaplar ilk şekliyle kalmamış, uzun süre insanların ellerinde bulunmamışlardır!

Bu kitaplar, sahipleri tarafından yazıldığı orijinal dilleri üzere de kalmamışlardır! Bu İnciller, Matta’nınki İbranice yazılmış olup diğerleri Yunan dilinde yazılmıştır. Bu iki dil ise asla İsa aleyhi's-selâm’ın dili değildi! Zira İsa aleyhi's-selâm Suryanice konuşuyordu. Bu İnciller de buna delalet etmektedir. Peki bu İncilleri kim tercüme etmiştir? Çünkü bu İnciller, İsa aleyhi's-selâm’ın konuşmadığı iki dilde yazılmışlardır! İlimleri ve güvenilirlikleri bilinmeyen meçhul şahısların ellerinde tercüme edilmişlerdir! Peki orijinal nüshalar nerededir?

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

Kelimeleri yerlerinden değiştiren (tahrif eden) Yahudiler…” (Nisa 46)

Bildikleri halde Allah’a karşı yalan söylerler.” (Âli İmran 75)

Muhakkak ki onlardan öyle bir grup vardır ki siz onu kitaptan sanasınız diye dillerini kitap ile eğerler. Hâlbuki o kitaptan değildir. O, Allah katından olmadığı halde ‘Allah katındandır.’ derler. Onlar bile bile Allah’a karşı yalan söylerler.” (Âl-i İmran 78)

Kur’ânu’l-Kerim ve Nebevi sünnet ise böyle değildir. Allah subhanehu ve Teâlâ Kurân ve sünneti korumayı kendi üzerine almış, beşerden kimseye bırakmamıştır. Şöyle buyurmuştur:

Zikr’i (Kur’ân ve sünnetten ibaret vahyi) kesinlikle biz indirdik; elbette onu yine biz koruyacağız.” (Hicr 9)

2- Mevcut İncillerde bunların Allah katından olamayacağını kesin olarak gösteren açık çelişkiler, ihtilaflar ve aklın kabul etmeyeceği yanlışlar

Allame Rahmetullah el-Hindî, İzharu’l-Hak adlı kitabında Kitabu’l-Mukaddesteki 125 çelişki ve ihtilafı, hiçbir şekilde doğru olamayacak 110 yanlış bilgiyi, lafızlarına ekleme yapılarak tahrif edildiğine dair 45 delili ve lafızlarından eksiltme yapılarak tahrif edildiğine dair 20 delili zikretmiştir.

Rahmetullah el-Hindi’nin İzharu’l-Hak kitabı Türkçeye de tercüme edilmiş ve yayınlanmıştır, oraya bakın. Yine Şaban Kuzgun’un; Dört İncil, Farklılıkları ve Çelişkileri adıyla akademik bir araştırması da birkaç defa basılmıştır. Bulabilenlere bu kitabı da tavsiye ederim.

3- Allah’ın seçkin nebilerine büyük günahlar ve kusurlar nispet eden bir kitap Kutsal Kitap olabilir mi?

Zira onlar Lut aleyhi's-selâm’ın kavminin helak olmasından sonra iki kızı tarafından sarhoş edilerek ilişkiye girdiği yalanını nispet etmektedirler! (Levililer 19:30)

4- Hristiyanlık dininin rükünlerinden olan Teslis inancı ve çarmıha gerilme hadisesindeki çelişkiler

Teslis İnancına gelince, Luka İncilinde (24:19, 4/5-8, 18/18-19) İsa aleyhi's-selâm bir insan olarak nitelenir ve İsa aleyhi's-selâm’ın Allah’tan başkasına ibadet etmekten yasaklaması anlatılır.

Markos İncilinde (29:12) ve Yuhanna İncil’inde (3:17) İsa aleyhi's-selâm ilah olarak nitelenir.

Peki bir kısmında İsa aleyhi's-selâm’ın Allah’ın oğlu veya kendisi olduğunu, ona ibadet edileceğini söyleyen, diğer kısmında böyle bir inancın şirk olduğunu ifade edip sakındıran bir kitap Allah katından olabilir mi?

İsa aleyhi's-selâm’ın kendisine davet ettiği esas ise Allah’ın birlenmesi ve tevhide muhalefetten sakındırmasıdır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

And olsun ki: “Gerçekten de Allah Meryem oğlu Mesih’in kendisidir!” diyenler elbette kâfir olmuştur. Oysa Mesih: “Ey İsrail oğulları! Benim de Rabbim sizin de Rabbiniz olan Allah’a ibadet edin. Her kim Allah’a şirk koşarsa muhakkak ki Allah ona cenneti haram kılmıştır. Onun varacağı yer ateştir. Zalimlerin yardımcıları yoktur.” dedi.” (Maide 72)

Çarmıh Kıssasına gelince, Luka İncilinde (4:29-30) ve Yuhanna İncilinde (8:59, 10:93, 36:19) Allah’ın İsa aleyhi's-selâm’ı Yahudilerin tuzaklarından koruduğu ve onu çarmıha geremedikleri zikredilir.

Elçilerin işleri bölümünde (1:11) İsa aleyhi's-selâm’ın semaya kaldırıldığı zikredilir. Yine bu husus Matta (4:6) ve Luka (4:10-11) kısımlarında da işaret edilir.

Matta İncili (49:27)de ise İsa aleyhi's-selâm’ın mızrakla çarmıha gerildiği anlatılır.

Peki diğer kısmında İsa aleyhi's-selâm’ın insanların günahlarına kefaret olması için acı çekerek ölmek üzere geldiği ve çarmıha gerildiği yalanını ifade eden bir kitap, Allah katından indirilen kutsal kitap olabilir mi?

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Bir de onların: “Muhakkak biz Allah’ın rasûlü Meryem oğlu Îsâ Mesih’i öldürdük!” demeleri sebebiyledir. Hâlbuki onu ne öldürdüler ne de onu astılar fakat onlara benzer gösterildi. Muhakkak onun hakkında ihtilafa düşenler ondan şüphe içindedirler. Onların buna dair bir bilgileri yoktur, ancak zanna uymaktadırlar. Doğrusu onu kesin olarak öldürmediler. Aksine Allah onu kendisine doğru yükseltti. Şüphesiz Allah Azîz ve Hakîm olandır.” (Nisa 157-158)

5- Sadece Barnabas İncili Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i ve özelliklerini müjdelemektedir

Miladi 492 yılında Papa Galileus’un emriyle Barnabas incili reddedildi, kiliselerde okunması veya bulundurulması yasaklandı. Lakin Papa’nın kütüphanesinde bu kitap bulunuyordu, Allah, Latin rahip Framarino eliyle onu ortaya çıkarmayı diledi. Framarino, Epriyanus’un risalelerinde Barnabas incilinden bahsetmesini şahit getirdi ve Barnaba incilini araştırmaya başladı, Papa 5. Sixtus’un koleksiyonunda onu buldu. Bu incilde ileride İsa aleyhi's-selâm’ın Allah’ın oğlu olduğunun iddia edileceği, Allah’ın rasulü Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) gelip de bu yanlışı düzeltene kadar böyle devam edeceğinin yazdını gördü…”

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Kendilerine kitap verdiklerimiz onu öz oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Buna rağmen onlardan bir grup gerçekten bildikleri halde hakkı gizlerler.” (Bakara 146)

Kitap ehlinden pek çoğu, hak kendilerine apaçık belli olduktan sonra, içlerindeki hasetten dolayı, sizi imanınızdan sonra kâfirler olarak döndürmek isterler. Allah emrini getirinceye kadar affedin, yüz çevirin. Şüphesiz Allah her şeye kâdirdir.” (Bakara 109)

Dört incilde İslam hakkında bir şey veya Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in ismi geçmemektedir. Müslümanların iman ettikleri İncil ise tektir, o Allah’ın, kulu ve rasulü İsa aleyhi's-selâm’a indirdiği kitabıdır. Allah Azze ve Celle şöyle buyurmuştur:

Onların izleri üzerine kendinden önceki Tevrat’ı doğrulayıcı olarak Meryem oğlu Îsâ’yı gönderdik ve biz ona kendisinde bir hidayet ve nur bulunan kendinden önceki Tevrat’ı doğrulayıcı, sakınanlar için bir hidayet ve öğüt olan İncil’i verdik.” (Maide 46)

Artık haktan sonra sapıklıktan başka ne var?” (Yunus 32)

29 Ocak 2026 Perşembe

Ebu Hanife Meselesinde Şeyh Mukbil’in Mukaddimesi

 Kendilerinde Arap ırkçılığı marazı bulunan bazı Türkler, benim gibi Türkiye asıllı birinin müctehid, âlim veya muhaddis olmasını ya kabullenemiyor veya hazmedemiyorlar. Özellikle Ebu Hanife hakkında taassubdan uzak, adil bir şekilde ortaya koyduğum risaleden dolayı bir kesim Ebu Hanife taassubundan dolayı bana düşmanlık ederlerken, hakikati bilen diğer bir kesim de populist yaklaşımlarla, halkın çoğunluğu nezdinde prim yapabilmek için aleyhimde olmayı tercih ediyor.

Evet, taassupçu iftiracılar, Ebu Hanife’yi öven sahih(!) rivayetleri görmezden gelip, onun aleyhinde gelen zayıf rivayetleri sahihmiş gibi aktardığım yalanına sığınmak istiyorlar. Denize düşen yılana sarılır derler, hakikat denizine düşenler de gerçeklerle boğulmamak için yalana sarılıyorlar! Yukarıda bahsettiğim, aslında hakikati bilmekte olan diğer kesim de, popüulizm uğruna ya sükut ederek veya gerçeklerin üzerine örterek taassupçuların iftiralarına çanak tutuyorlar!

Burada Şeyh Mukbil b. Hadi rahimehullah’ın Neşru’s-Sahife Fi Zikri’s-Sahih Min Akvali Eimmeti’l-Cerh ve’t-Ta’dil Fi Ebi Hanife (Ebu Hanife Hakkında Cerh ve Ta’dil İmamlarının Sözlerinden Sahih Olanlarına Dair Sahifenin Açılması) adını verdiği risalenin mukaddimesinden bu konuyla ilgili bir değerlendirmesini aktaracağım. Ne de olsa Şeyh Mukbil Türk değil, üstelik rivayet ilimlerinde de işinin ehli olan bir isim. Bakalım o bu konuda ne demiş? Ben işime geleni alıp işime gelmeyeni almamak gibi bir yol mu tutmuşum, yoksa hakkımda söylenenler taassupçuların darazlanmalarından mı ibaret görülsün:

Şeyh Mukbil rahimehullah mukaddimede şöyle diyor: “Bundan sonra. Allah Subhanehu ve Teâlâ kitap ehli alimlerden hakkı açıklayacaklarına dair misak almış ve şöyle buyurmuştur:

Hani Allah kitap verilenlerden: “Onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız ve onu gizlemeyeceksiniz!” diye kesin bir söz almıştı. Onlar ise onu sırtlarının arkasına attılar ve ona karşılık az bir değer satın aldılar. Satın aldıkları o şey ne kötüdür!” (Al-i İmran 187)

Bu ilmin uzmanları olan cerh ve ta’dil imamları, cerh ve ta’dilin (raviler hakkında güvenilirliklerine dair durum değerlendirmesi yapmanın) meşru olduğu hususunda icma etmişlerdir. Duruma göre bazen vacip olduğunu, bazen de mendup olduğunu söylemişlerdir. Nitekim insanlar Ebu Hanife hakkında kimisi cerh etme, kimisi ta’dil etme konusuna dalmışlar, kimisi de aşırılık etmiştir. Ebu Hanife aleyhinde konuşanlar hatalı sayılmış, hatta bununla kalmayıp Ebu Hanife’ti eleştirenlere çirkin suçlamalar yapmışlardır. Bazı cahil Hanefilerin yaptığı gibi, Ebu Hanife’yi eleştirenlere hakaret etmişlerdir.

Ben Tahavi’nin Muşkilu’l-Asar kitabına Şuayb el-Arnaut’un yaptığı tahkike baktığımda, Şuayb’ın Şerh Nasıruddin el-Elbani’ye Ebu Hanife’yi zayıf saydığı için çirkin sözler söylediğini gördüm. Sanki Ebu Hanife’yi yalnız el-Elbani rahimehullah zayıf saymış gibi!

Hatta Hanife’lere göre bu bir şey değildir. Şerh Abdurrahman el-Muallimi’nin et-Tenkil Bima Te’nibi’l-Kevseri Mine’l-Ebatil adlı kitabına bakın. Orada el-Kevseri’nin önceki ve sonraki İslam âlimlerine sırf Ebu Hanife’yi eleştirdikleri için hakaretlerde bulunduğunu görürsünüz.

Ben de hadis imamlarının kitaplarında Ebu Hanife’nin cerhine dair sahih isnadlarla gelmiş olan sözleri topladım. Böylece helak olan delil üzere helak olsun, yaşayan da delil üzere yaşasın. Risalenin ismini “Neşru’s-Sahife Fi Zikri’s-Sahih Min Akvali Eimmeti’l-Cerh ve’t-Ta’dil Fi Ebi Hanife (Ebu Hanife Hakkında Cerh ve Ta’dil İmamlarının Sözlerinden Sahih Olanlarına Dair Sahifenin Açılması)” koydum.

Nitekim inşaallah ileride geleceği üzere İbn Ebi Davud, muhaddislerin Ebu Hanife’yi cerh etme (güvenilirliğini eleştirme) konusunda icma ettiklerini nakletmiştir.

Ebu Hanife’yi ta’dil edenlerin sözleriyle uğraşmadım. Çünkü bunlar ya büyük cerh ve ta’dil imamlarının sözleri yanında sözlerine itibar edilmeyecek kimselerin sözleri, ya da Ebu Hanife taassubunda aşırılık edenlerin sözleri idi. Ama Sufyan es-Sevri, Abdullah b. el-Mubarek ve benzerleri gibi imamların sözlerine gelince, onlar durumu öğrenince Ebu Hanife’yi öven sözlerinden dönüş yapıp teberrî etmişler, Ebu Hanife’den sakındırıp onu eleştirmişlerdir.

İşte cerh ve ta’dil imamı Ebu Zekeriya Yahya b. Main! Ebu Hanife’yi tevsik ettiği (güvenilir gördüğü) sahih olarak geldiği gibi, Ebu Hanife’yi ta’n edip eleştirmesi de sahih olarak gelmiştir. Bana zahir olduğu kadarıyla Yahya b. Main, bir sözünü diğer sözüyle açıklamıştır. Ona Ebu Hanife hakkında sorulduğu zaman: “O yalan söyleyecek kadar değildir” demiştir. İleride geleceği üzere kendisinden sahih senetle Ebu Hanife’yi görüşleri ve hadisteki karıştırmaları sebebiyle cerh ettiğine dair ifadeler de gelmiştir. Tevsiki ise: “Yalan söylemez” ifadesiyle gelmiştir.

Hem Ebu Hanife hakkındaki cerh ileride inşaallah geleceği üzere müfesser (sebebi açıklanmış) bir cerhtir.

 Mustalah kitaplarından bilindiği üzere bilen kimse tarafından yapılan sebebi açıklanmış olan müfesser cerhe karşı ta’dil ifadeleriyle itiraz edilemez!

Ebu Hanife’ye taassup gösteren cahiller çoktur. Nitekim biz İslami üniversitelerde ders veren, bu konudan dolayı şiddetle öfkelenen kimseleri gördük. Bu konuda konuşmayı İslam’ı yıkmak gibi görüyorlardı! Miskinler bilmiyorlar ki, Ebu Hanife aleyhinde konuşanlar İslam’ın beş rüknünden birini eleştirmiş değildir!

Bu cahillere deriz k: Allah’ın dini konusunda sizler Ahmed b. Hanbel’den, Muhammed b. İsmail el-Buhârî’den, Muslim b. el-Haccac’dan, ed-Darekutni’den ve el-Hatib’den daha mı gayretlisiniz?

Yine onlara deriz ki: Sizler Ebu Hanife’yi Malik b. Enes’ten, Şerik b. Abdillah en-Nehaî’den, Yahya b. Said el-Kattan’dan, Abdullah b. Yezid el-Mukri’den, Sufyan es-Sevri’den, Sufyan b. Uyeyne’den, Abdullah b. el-Mubarek’ten ve benzerlerinden daha iyi mi tanıyorsunuz?

Muhakkak ki ben Mustafa es-Sibai’nin sünneti ve ehlini savunduğu “es-Sunnetu ve Mekanetuha” kitabının sonlarında Ebu Hanife’yi savunmak için bir bölüm açmasına hayret ediyorum!  

Allah için Mervan b. Muhammed et-Tatari’ye aferin, ki o şöyle demiştir: “Din konusunda şu üç tür kimseye güvenilemez: Sufi, bid’atçiye reddiye veren diğer bir bid’atçi ve kıssacılar.” Bunu Kadı Iyad, Tertibu’l-Medarik’te Mervan b. Muhammed et-Tatari rahimehullah’ın hal tercemesinde zikretmiştir.

Hanefiler birçok zamanlar kadılık makamlarına musallat olmuşlar ve ilim ehli Ebu Hanife aleyhindeki eleştirileri açıklamaya güç yetirememişlerdir. İşte Beyhakî, Menakibu’ş-Şafii adlı kitabında, İbn Ebi Hatim’in Ebu Hanife’yi cerh ettiğini naklediyor! İbn Ebî Hâtim Ebu Hanife’yi açıkça zikrediyor, lakin Beyhaki naklederken “Ebu Fulan” diye naklediyor ve Ebu Hanife diye tasrih etmiyor!

İşte Hafız İbn Hacer, et-Takrib’de Ebu Hanife’nin hal tercemesinde “Meşhur fakih” demekle yetiniyor! Bu ise hafızın sözü saklamasıdır! Mukaddimede de bu ıstılah hakkında uyarıda bulunmamıştır! Halbuki böyle bir söz, Ebu Hanife hakkında cerh veya ta’dile dair bir şey ifade etmeyen bir sözdür!”

Evet, Şeyh Mukbil rahimehullah’ın adı geçen risalesinde mukaddimede konuyu özetlediği ifadeler bunlardır. Neşru’s-Sahife kitabının bildiğim kadarıyla tercümesi henüz yapılmadı. Lakin benim Ebu Hanife Hakkında Sahih Gerçekler adlı risalemde imamların Ebu Hanife hakkındaki sözlerinin genelini bulabilirsiniz.

Uyarı: Keskin Kılıçlar kanalından yazan şahıslar bu tür yayınlarımı kendi üzerlerine alınıp hiçbir şey ifade etmeyen yazılarla cevap vermeye zahmet etmesinler. Kendilerinin benim muhatabım olmadığını daha önceki yazıda ifade etmiştim. Bu yazıların muhatapları gerçekten adaletle hakkı arayanlardır. İlmi metinleri sokak ağzıyla yalan yanlış çarpıtmaya çabalayan mutaassıp cahiller değil!

 

24 Ocak 2026 Cumartesi

Avamın Belli Bir Mezhebi Taklid Etmesi Gerekir mi?

 İmam Ebu Abdillah Şemsuddin İbni’l-Kayyım rahimehullah, İ’lamu’l-Muvakki’in kitabında şöyle demiştir;

“Avamın bilinen mezheplerden birine uyması gerekir mi gerekmez mi? Bu konuda iki görüş vardır:

Birincisi: Gerekmez. Kesin olarak doğru olan görüş budur. Çünkü Allah’ın ve rasulü sallallahu aleyhi ve sellem’in vacip kıldıklarından başka vacip yoktur. Allah ve rasulü de insanlardan hiç kimseye ümmetten birinin mezhebine uymasını, başkasından bağımsız onun dinini taklid etmeyi vacip kılmamışlardır. Faziletli asırları araştırdığımda onların böyle bir mensubiyetten uzak olduklarını gördüm. Hatta avam için bir mezhebe uymak sahih de değildir. Avam, bir mezhebe uysa dahi onun mezhebi yoktur.

Çünkü mezhep ancak bir tür araştırma ve istidlal yapabilen, mezhepler hakkında bir basireti bulunan kimse hakkında söz konusu olur.  Yahut o mezhebin füruya dair bir kitabını okuyan, imamının fetvalarını ve görüşlerini bilen kimse hakkında söz konusu olur. Ama buna ehil olmayan kimse için mezhep söz konusu değildir.

Hatta “Ben Şafiiyim veya Hanbeliyim” dese veya başka bir mezhebe mensubiyetini söylese, bu iş mücerret sözden ileri gitmez. Aynı şekilde şayet: “Ben fakihim, nahivciyim, yazarım” dese ama öyle olmasa bu da sözden ileri gitmez.

Bu durumu şu husus açıklığa kavuşturur: Şafii, Malikî veya Hanbelî olduğunu söyleyen kimse, imamın yoluna tabi olduğunu iddia eder. Bu iddia ise ancak o imamın ilimde, marifette ve istidlaldeki metodunu izlemekle doğru olur. Ama bunları bilmeksizin ve imamın siyretinden, ilminden, metodundan çok uzak olduğu halde kendisini o imama nispet etmesi nasıl doğru olabilir ki? Bu iddiadan ibarettir ve anlamsız bir sözdür.

Avamın bir mezhebi olması düşünülemez. Şayet bu düşünülebilseydi dahi, ona da, başka bir kimseye de ümmetten belli bir adamın mezhebini mezhep edinmesi yine gerekli olmazdı.  Onun bütün sözlerini kabul edip başka bir alimin sözlerini terk etmesi gerekmezdi. Bu ümmette ortaya çıkmış olan çirkin bir bid’attir. Allah’ı ve rasulünü daha iyi bilen, daha yüce mertebede olan kimseler olan İslam imamlarından hiç biri, insanlara bunu (mezhep taklidini) gerekli görmemişlerdir.

Alimlerden birinin mezhebini taklid etmeyi gerekli gören görüş haktan uzak olup, ondan daha uzak olanı ise dört mezhepten birine uymayı gerekli gören görüştür! Vallahi hayret doğrusu! Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in ashabının mezhepleri, tabiinin mezhepleri ve tebauttabiinin mezhepleri ve diğer İslam imamlarının mezhepleri öldüler, hepsi iptal oldular da ümmetin fakihleri ve imamlarından ancak dört şahsın mezhebi kalmış!!

İmamlardan birinin böyle bir şey söylemesi veya buna davet etmesi mümkün olabilir mi? Yahut onların sözlerinden buna en ufak bir işaret var mıdır?

Allah Teâlâ ve rasulü sallallahu aleyhi ve sellem’in sahabeye, tabiine ve onlara tabi olanlara vacip kıldığı şey neyse, kıyamet gününe kadar sonrakilere de vacip olan odur. Vacip ise ihtilaf etmez, şekli ve miktarı kudret, acizlik, zaman, mekân ve duruma göre farklılık gösterse de değişikliğe uğramaz! Allah ve rasulünün vacip kıldıklarına tabi olmak da böyledir.

Avam için mezhebi sahih gören kimse der ki: “O, intisap ettiği mezhebin hak olduğuna inanmaktadır. Bundan dolayı bu itikadına göre mezhebe uyması gerekir.” Bu kimselerin bu sözü şayet doğru olsaydı, avamın intisap ettiği mezhep dışında birinden fetva sorması haram olurdu. Onun uyduğu imam gibi başka bir imamın mezhebine de uyması haram olurdu. Bu da bu görüşün bozukluğunu ortaya koymaktadır. Çünkü Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den bir nas görse veya dört halifesinden birinin sözünü görse, ama imamı bu hadisle veya halifenin sözüyle amel etmemişse nassı ve sahabenin sözlerini terk edecek, taklid ettiği imamın sözlerini bunların önüne geçirmiş olacaktır!

Buna göre imamlara tabi olanlardan ve başkalarından dilediğine fetva sorabilir. Avamın veya müftinin dört imamlardan birini belirleyerek taklid etmesinin gerekmediği hususunda ümmet icma etmiştir.

Aynı şekilde alimin sadece kendi beldesi veya beldelerden birinin halkının rivayet ettiği hadislerle sınırlı kalması da gerekmez. Bilakis ister Hicazlılardan, ister Iraklılardan, ister Şamlılardan, Mısırlılardan ve Yemenlilerden gelmiş olsun fark etmez, hadis sahih olarak geldiği zaman onunla amel etmek vacip olur. “ İbn Kayyım’dan nakil bitti

Usul alimi fakih şeyh Muhammed b. Abdilazim el-Mekkî el-Hanefî, el-Kavlu’s-Sedid adlı kitabında (s.32) birinci fasılda şöyle demiştir:

“Bil ki Allah kullarından hiç kimseyi Hanefi, Maliki, Şafii veya Hanbeli olmakla yükümlü kılmamıştır. Bilakis onlara nebisi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ile gönderdiği şeylere iman etmeyi ve şeriatiyle amel etmeyi vacip kılmıştır.”

İmam Ebu Şame el-Makdisi el-Muemmel adlı risalesinde şöyle demiştir:

“Ariflerden birine mezhebin anlamı sorulunca şöyle cevap verdi: “Bunun anlamı değiştirilmiş din demektir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “O'na yönelenler olarak O'ndan sakının, namazı kılın; Dinlerini parçalayan ve her fırkanın kendilerinde bulunanla böbürlendiği şekilde gruplara ayrılan müşriklerden olmayın.” (Rum 31-32)

İbnu’l-İzz, Haşiyetu’l-Hidaye’de şöyle demiştir: “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem dışında insanlardan birine taassup gösterip sonraki diğer imamlara tabi olmaksızın onun görüşünü tabi olunması gereken doğru kabul eden kimse sapık ve cahil bir kimsedir. Hatta o bir kâfir olabilir. Onun tevbeye çağırılması, tevbe etmezse öldürülmesi gerekir. Çünkü bu imamlardan belli bir kimseyi seçip ona tabi olmanın insanlara vacip oduğuna itikad ettiği zaman o imamı Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in mertebesine koymuş olur ki bu da bir küfürdür.” (Fullani İkazu’l-Himem s.53’te nakletmiştir.)

23 Ocak 2026 Cuma

Alimlerin Her Sözünü Almamak Tedlis midir?

 

Keskin Kılıçlar kanalından adı sanı belirsiz boş teneke gibi tınlayan şahıs son yazımı okumuş ve gerçekleri tersyüz edişinin ortaya konmasından epey rahatsız olmuş olmalı ki, alışılageldik namert üslubuyla yine gözlerini ve kulaklarını tıkayarak feryada başlamış!

Abdullah b. Ahmed’in es-Sunne kitabının tercümesi ile ilgili attığı çamurların izleri temizlenince bu defa “İbn Abdilber’in kıyas ve taklid aleyhindeki sözlerini nakledip, kıyas ve taklide cevaz veren sözlerini ise nakletmemiş olmam” gerekçesini öne sürerek yine tedlis suçlamasına devam ediyor. Saldırgan üslubuyla hızını alamayıp bu defa Abdullah b. Ahmed’in es-Sunne’sine Ebu Hanife aleyhindeki nakillerin sonradan sokuşturulduğunu iddia edecek kadar ileri gidiyor!

İşte kör taassup tam da budur. Nitekim kendilerinden önceki mutaasıp selefleri de benzerlerini yapıyorlar, kitaplarda Ebu Hanife aleyhindeki nakillerin bulunduğu sayfaları yırtıp ilmin yok olmasına çabalıyorlar, kimileri de İbn Abdilber’in el-İntika adlı kitabında olduğu gibi Ebu Hanife’nin faziletine dair uydurulmuş sözlerle yeni te’lifler yaparak kötü çığırlar açmaya çalışıyorlardı. Abdullah b. Ahmed’in es-Sunne kitabı da Suud’da bir ara mutaassıp zihniyet tarafından, Ebu Hanife aleyhindeki kısım komple çıkarılarak basılmıştı. El-Kahtani gibi daha insaf sahibi olan bir başka mutaassıp ise es-Sunne tahkikini neşrederken Ebu Hanife aleyhindeki bu bölümün kitaptan çıkarılarak basılmasına vicdanı el vermemiş, orijinal nüshalarda mevcut olan bu kısımla birlikte yayınlamış, lakin tahkikinin mukadddimesinde bu bölümle ilgili ipe sapa gelmez tevillerle geniş bir açıklama koymuş ve selefin dağ gibi imamlarının Ebu Hanife’yi cerh etme ve akidesinin bozuk oluşunu ilan etme konusundaki ittifaklarına karşı aklınca mazeretler bulmaya çalışmıştı.

Lakin ilimle en ufak bir iştigali olan ve adalet hasletine sahip hiç kimse Abdullah b. Ahmed’in es-Sunne kitabına Ebu Hanife aleyhindeki bölümün sonradan sokuşturulduğunu iddia etmemiştir, edemez de! Zira Allah korkusu böyle bir yalanı atmaya engel olur.

Lakin Keskin Kılıçlar kanalından tınlayan şahıslar gibi kör taklidci mutaassıp ayak takımı avam, hevalarına uymayan gerçekler karşısında işin kolayına kaçarak nefislerini körlemeye çalışıyorlar, onların ilah edindikleri hevalarına uymayan şeyler ortaya koyan herkese ayarsız izansız bir şekilde iftira ederek, karalayarak, hakaret ederek tatmin olmak istiyorlar.

Ebu Hanife’nin Kur’an’ın mahluk olduğunu söylemesinden dolayı iki defa tevbe ettirildiğine dair nakiller sahih ve mütevatir yollardan sabit olmasına rağmen, Fıkhul Ekber adlı Ebu Hanife adına uydurulan kitaptan, Tahavi akidesinden ve diğer bazı kaynaklardan Ebu Hanife’nin Kur’ân’ın Allah’ın kelamı olduğunu söylediğine dair nakillerle sıyrılmaya çalışıyorlar! Halbuki söz konusu bu nakiller ile Ebu Hanife’nin iki defa tevbe ettirilmesine dair mütevatir haberler arasında bir tezat söz konusu değildir. Gerçek şu ki Ebu Hanife bu sözü ilk dile getiren kişi olmuş, bu sözünden dolayı tevbe ettirilmiş ve alenen bu sözü söyleyemez olmuştur. Ya samimi bir şekilde tevbe edip Kur’ân’ın Allah’ın kelamı olduğunu itiraf etmeye başladı, yahut zayıf bir ravi olan torunu İsmail b. Hammad’ın iddia ettiği gibi takiyye yaparak bu bozuk itikadını gizledi. Doğrusunu Allah bilir. Sonuçta Ebu Hanife’nin talebelerinden Bişr el-Merisi gibi bazı zındıklar bu küfrü tekrar ilan ettiler ve malum fitneyi ümmetin başına sardılar. Günümüzde de Hanefi taklitçisi toplumlarda aynı küfür akidesinin izleri baş göstermektedir. Türkiye’de müslüman olduğunu iddia edenlerin Kurân ve sünnete karşı tavırlarından bu tablo çok rahat görülebilir.

Kur’ân’ın mahluk olduğu iddiası günümüzde Kur’ân’a karşı evrenselci sünnet inkarcılarının, Sünnete karşı da tarihselci sünnet inkarcılarının yaklaşımlarında tezahür etmektedir. Ve her iki taife de ne hikmetse Ebu Hanife’den sitayişle bahsederlerken, İmam Şafiiye, Ahmed’e, Malik’e, Buhari’ye, Muslim’e olan kinlerini mutlaka bir yerlerde ağızlarından kaçırırlar. Neden acaba hiç düşünen var mı?

Şimdi gelelim İbn Abdilber’in ve onun gibi bazı alimlerin kıyas ve taklid aleyhindeki sözlerini nakledip de, kıyas ve taklide cevaz ima eden sözlerini neden nakletmediğime. Aslında bu konuda ilk itirazlar kulağıma geldiğinde yıllar önce bu konuda sözlü açıklama ile cevap vermiştim. Afyondaki sohbetlerden birinde bu konuda geniş açıklama yapmıştım ve sesli sohbet kayıtlarında da mevcut. Belki bu itirazı yapan şahıslar dinlememiş olabilirler, burada kısaca özetleyeyim:

Bu itirazı yapan arkadaşlar aslında Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den başkalarını da Allah’a rasul edinme tehlikesi içindedirler. Zira akideden bilindiği üzere Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem dışında hiçbir beşerin bütün sözlerini alınıp hiçbir sözü terk edilemeyecek kimse yoktur.

Hatta İbn Abdilberr’in kendisi de şöyle demiştir: “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem dışında, âlimlerimizden, her sözü alınıp hiçbiri terk edilmeyecek olanı yoktur.' (et-Temhid 7/157)

Bu söz İbn Abbas radıyallahu anhuma’dan merfu olarak gelen bir hadiste ifade edildiği gibi seleften birçok imam da ifade etmişler ve üzerinde icma edilmiştir.

Fakat âlimleri, her sözü alınıp hiçbir sözü terk edilmeyecek bir konuma yerleştirmek, o âlimi Allah’ın rasulüne ortak koşmak olur. Taklid ve taassub ehli de işte bu şekilde ortaklar koşmakta, Allah’ın dinini beyan noktasında Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem dışında rasuller edinmektedirler.

Bundan dolayı Ehl-i Sünnet akidesine göre âlimlerin Kur’ân ve sünnete uygun olan sözleri kabul edilir ve Kur’ân ile sünnete uymayan sözleri ise reddedilir.

İşte İbn Abdilber ve benzerlerinin kıyas ve taklidi reddeden sözleri Kur’an’a, sünnete, salih selefin menhecine uygun olduğu için kabul ederim, ama kıyasın, taklidin caiz olduğu anlamına gelebilecek sözlerini ise Kur’âna, sahih sünnete ve salih selefin menhecine aykırı olduğu için reddederim.

Malik b. Migvel rahimehullah’tan: “eş-Şabî rahimehullah bana şöyle dedi:  “Şunların sana Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den rivayet ettiklerini al, bunun dışında söylediklerini (diğer rivayette: re’yleriyle/kendi görüşleriyle söylediklerini) ise çalılığa at.”[1]

İmam Şa’bi rahimehullah bu sözüyle Kufe’li re’y ehlini kastediyordu.

İbrahim et-Teymî rahimehullah dedi ki: “İbn Mesud radıyallahu anh’e bazı insanların kitaplardan hoşlandıkları ulaştı. O kitapları İbn Mes’ûd’a getirdiklerinde onları sildi ve şöyle dedi:

 “Sizden önceki kitap ehli ancak âlimlerinin kitaplarını kabul edip, rablerinin kitabını terk etmeleri sebebiyle helak oldular”[2]

Âlimlerin sözleri hakkında bu tavrı Allah Azze ve Celle kitabında bize şöylece öğretmektedir:

Ey iman edenler, Allah’a itaat edin, Rasûl’e itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de. Bir şey hakkında çekişirseniz, Allah’a ve ahiret gününe iman ediyorsanız, onu Allah’a ve Rasûl’e götürün. İşte bu daha hayırlı ve sonuç bakımından daha güzeldir.” (Nisa 59)

Bu ayette geçen “sizden olan emir sahipleri” alimlerdir. Allah’a ve rasulüne mutlak itaat emredilmişken, alimlere itaat, Allah ve rasulüne uygunluk şartına bağlı olduğu için, “itaat edin” emri, emir sahipleri hakkında tekrar edilmemiştir. Nitekim ayetin devamında: “Bir şey hakkında çekisirseniz” onu yalnızca “Allah ve rasule götürün” buyrularak, âlimlerin sözlerini Allah’a ve rasulüne yani kitap ve sünnete arz etmek her iman iddiasında bulunan kimseye emredilmektedir.

Evet, bu emir yalnız ilim sahiplerine değil, alimiyle avamıyla bütün iman edenlere yönelik bir emirdir! Böylece taklitçi olmalarıyla övünen bu saptırıcıların bellerini bu emir kırmaktadır!

Kıyası ve re’yi dinlerinde hüccet alanlar, dinlerinde Allah’ın indirdiğinden başkasıyla hükmettiklerinin farkındalar mı yoksa kıyas ve re’yin Allah’ın indirdiği şeylerden olduğunu mu iddia ediyorlar?

Eğer kıyas ve re’y Allah’ın indirdiklerinden ise bu kıyas ve re’ye göre hükmetmeyenlerin kâfirler olduklarını mı iddia edecekler? Eğer öyleyse her mezhep mensubunun diğer mezhep mensuplarını tekfir etmesi gerekir. Çünkü bu mezhepler birbirlerinin re’y ve kıyaslarıyla amel etmemiş, ihtilaf etmişlerdir. Birinin helal dediğine diğeri haram demiş, birinin meşru dediğine diğeri meşru değil demiştir. İmam edindiğiniz avare Abdullah Yolcu’nun uydurduğu gibi “Dört mezhep levhi mahfuzda haktır” zırvasına mı iman ediyorsunuz yoksa?!

Yok eğer kıyas ve re’yin Allah’ın indirdiklerinden olmadığını itiraf ediyorlarsa, Allah Azze ve Celle şöyle buyurmuştur:

Yoksa onların birtakım ortakları mı var ki, Allah’ın izin vermediği şeyleri, dinden kendilerine bir şeriat kıldılar? Eğer ayırdedici söz olmasaydı, elbette aralarında hüküm verilirdi. Gerçekten zalimler için can yakıcı bir azap vardır.” (Şura 21)

Kimin tedlis yaptığını, kimin sahtekârlık yaptığını, kimin gerçeklerin üzerini örtmek için yırtındığını, kimin Allah’a ve rasulüne şirk koşmakta olduğunu acaba artık herkes anladı mı yoksa hak karşısında inat etmeye devam mı?


Not: keskin kılıçlar kanalı haddadiye reddiyesini ilk kendilerinin yaptıklarını ve başkalarının kendilerinden etkilendiğini iddia ediyor. Halbuki kanalda Haddadilerden ilk bahis mart 2024 tarihinde yapılmış ki ben de yeni gördüm. Benim sitemde ise kasım 2023 tarihinde Adil Hamdana reddiye, ocak 2024te de Genel olarak Haddadiye reddiyesi yapılmıştır.

[1] Buhârî ve Muslim'in şartlarına göre sahih. İbn Batta el-İbane (2/517, 518) Dârimî (206) Herevi Zemmu’l-Kelam (1419)

[2] Sahih mevkuf. Dârimî (485) el-Hatîb, Takyidu’l-İlm (s.53)

22 Ocak 2026 Perşembe

“Keskin Kılıçlar” Adlı Kanalın Şaklabanlarına Cevap

 Kendilerini tanımadığım ve onların da beni tanımadıklar her yazılarından açıkça ortada olan “Keskin Kılıçlar” adlı bir kanaldan şahsım hakkında ileri geri sataşmalar yapıldığını duydum ve meselenin aslı faslı nedir diye baktım.

Gördüm ki haramlığı apaçık zahir olan ruh taşıyan suretler yapmakta hiçbir sakınca görmeyen fasık kimseler ve mezhep taklidini savunuyorlar.

Şahsımla ilgili olarak önce Haddadiler ve Adil Alu Hamdan ile benim aramda akıllarınca bağlantı kurmaya çalışarak Haddadi olduğumu iddia etmişler, - zira Ebu Hanife aleyhinde yayınlarım malum - sonra benim Haddadilere ve Adil Alu Hamdan’a reddiyeler verdiğimi de görünce güya benim kendilerinin yayınları sebebiyle bu reddiyeleri vermeye başladığım gibi bir zehaba kapılmışlar! Bildiğim kadarıyla böylesi zihin hastalığına “Megalomanya” deniliyor. Bu tip rahatsız zihniyetlere söz fayda etmez.

Bu yüzden bu yazıdaki cevabı onları muhatap almaksızın, yapılan iftiralardan akılları karışmış olan kimseler için yazıyorum. Zira söz, dinlemek isteyene söylenir. Kulaklarını ve gözlerini yumarak anlamsız gürültülerle bağırmaya çalışanları kendi hallerine bırakmayı uygun görüyorum.

Şahsımın tedlis yaptığıma ve bu yüzden müşrik olduğuma, yapmış olduğum tercüme ve teliflerin okunmadan yakılmasına fetva veren bu Şeyhulislam(!)lar, yapmış olduğum çalışmaları aramışlar, taramışlar, fakat o da nesi! Çok büyük bir tedlis yaptığımı iddia edebilecekleri müthiş delili, güya Abdullah b. Ahmed’in es-Sunne kitabına yapmış olduğum tercümede bulmuşlar!

Çalmış oldukları minareye kılıf buldukları düşüncesiyle şükür secdesi de yapmışlardır sanırım.

Yukarıda belirttiğim gibi söz konusu kanaldan çok sonra haberdar oldum ve kanalda gıyabımda bana seslenilerek şöyle denildiğini gördüm:

Kitaplarda Tedlîsçilik Yapan 2 Üçkağıtçıya Dikkat! Biri Paraya Tapan Neda Yayınlarından Çıkan Kitapların Dipnotçusu Haddadî Adîl Alû Hamdan, Diğeri de Ebû Muâz Seyfullah Erdoğmuş Çubukabadî.

İsmail b. Hammad b. Ebi Hanife şöyle demiştir:"Kur'ân'ın mahlûk olduğunu söylemek benim ve babalarımın dinidir" (Abdullah b. Ahmed, es-Sünne: 221)

Ebû Hanîfe'nin Torunu İsmail, Halife Me'mûn'un Kur'ân Mahlûktur propagandasını yapıp kendisi rivayette zayıf olduğu gibi dedesi İmâm Ebû Hanîfe'ye de İftira atar.

Varakat yayınlarından çıkan ve müşrik Ebû Muâz Seyfullah Erdoğmuş Çubukabadî'nin, haddadi Adîl b. Alû Hamdan'ın sözde tahkik ettiği Abdullah b. Ahmed'in es-Sünnesi'ni tercüme etmiş, bu rivayeti olduğu gibi koymuş, ama ne kendisi ne de kendisi gibi kitaplarda Tedlîsçilik yapan Haddadi Adîl Hamdan bu rivayetin dipnotuna İsmail b. Hammad'ın bunu dediğinde İbn Abdilberr'in el-İntikâ'sındaki bir diğer rivayeti dipnotta koymamış, bu rivayete bir izah getirmemiştir…

İbn Abdilberr'in el-İntikâ'sındaki rivayete gelince; Bize Sehl b. Amir tahdis etti dedi ki Bişr b. Velid dedi ki: Emirul-Mü'minin Me'mûn'un yanında idik,İsmail b. Hammad b. Ebî Hanife dedi ki: Kur'ân'ın mahlûk olduğunu söylemek benim ve babalarımın görüşüdür.Bunun üzerine Bişr b. Velid dedi ki: Bu senin görüşün olduğu doğru, ama babaların da bu görüşü olduğu söylemen ise, yalandır.(İbn Abdilberr,el-İntikâ: 318)

Hâfız İbn Hacer, Ebû Hanife'nin torunu İsmail İbn Hammad hakkında şunları söylemektedir: "İsmail İbn Hammad, Kur'ân'ın mahlûk olduğunu kabul ettirmek için işkence uygulayan Me'mun'un propagandacılarındandı. Me'mun'un evinde şöyle diyordu: Benim inancım da, babamın inancı da, dedemin inancı da budur. İsmail, bu sözüyle onlara iftira etmiştir" (Lisanu'l-Mizan: 1: 399)

Şimdi soruyorum, Ey Ebû Muâz Seyfullah Erdoğmuş… Bu rivayetleri neden es-Sünne'deki rivayetin dipnotuna koymadınız? …”

Başka bir yazılarında da es-Sunne kitabından ilgili kısmın resmini alarak şöyle demişler: “Acaba Ebu Muaz Seyfullah Erdoğmuş Çubukabadi’nin sahtekar üç kağıtçı tedlisçi olduğu hususunda yeterli bir delil midir! Haddadi Adil Hamdan’ın sözde tahkikli kitaplarını kimseye önermediğimiz gibi, kitap ve sünnet mealcisi Seyfullah Erdoğmuş’un kitapları da tercümeleri de yakılması daha evladır…”

Evet, suçlamalar bu şekilde! Adil Alu Hamdan’ın tedlisleriyle ilgili suçlamanın muhatabı ben değilim, Neda yayınları ile de bir alakam yoktur.

Şahsım hakkındaki suçlamalara gelince, cevabım şudur:

1- Ben İmam Abdullah b. Ahmed’in es-Sunne kitabının tahkiki değil, tercümesini yaptım. Üstelik bu kitabın tamamının değil bir kısmının tercümesini yaptım. Yayınevi kitabın diğer bir kısmını da başka birine tercüme ettirmiş. Dolayısıyla kitaptaki dipnotlar da bana ait değildir. Lakin yayıncıyla istişare ederken es-Sunne kitabının Kahtani ve Adil Hamdan tahkikleriyle basılan Arapça neşirlerin dipnotlarından yalnızca kaynak verilen eserlerin cilt ve sayfa numaralarının belirtilmesini, Adil Hamdan’ın veya Kahtani’nin şahsına ait açıklamaların ise tercümeye alınmamasını kararlaştırmıştık.

2- Birinci madde anlaşıldıysa, dipnotlarda benim dahlimin söz konusu olmadığı da anlaşılmış olmalıdır.

3- Kitabı açıkladığım minval üzere tercüme etmenin tedlisle veya hakikati gizlemekle, saptırmakla ne gibi alakası olabilir? İtirazcı veya iftiracının bahsettiğ İbn Abdilber’in (vefatı 463 hicri) el-İntika kitabı Abdullah b. Ahmed’in (vefatı 290 hicri) es-Sunne’sinden çok sonraları yazılmış bir kitaptır! Yani şöyle düşünün; İbn Abdilber dünyaya gelip de el-İntika kitabını yazana kadar müslümanlar kıssayı Abdullah b. Ahmed’in rivayet ettiği şekilde biliyorlardı. Şimdi sormak lazım, orijinal bir kaynağa çok daha sonraları yazılmış bir eserden atıf yaparak müdahale etmek mi suç, yoksa orijinal haliyle bırakmak mı suç? İtiraz ederken aklınız şuurunuz yerinde olarak mı itiraz ediyorsunuz yoksa “çamur at, tutmazsa izi kalır” mantığıyla mı hareket ediyorsunuz?

4- Şayet Abdullah b. Ahmed’in es-Sunne kitabını bizzat tahkik etseydim ve dipnotlar koysaydım da İbn Abdilber’in bu rivayetini yine dipnota koymazdım. Bunun sebebi de üçüncü maddede işaret ettiğim gibi erken bir kaynaktaki metne, daha sonraki bir kaynakta geçen ziyade ile muhalefet edebilmek için ziyadeli metnin sağlam bir dayanak olması gerekir. Abdullah b. Ahmed’in es-Sunne kitabında şu şekilde geçer:

“221- Bana Ebu Musa el-Ensarî tahdis etti, dedi ki: İsmail b. Hammad b. Ebi Hanife’yi şöyle derken işittim: “Kur’ân’ın mahlûk olduğunu söylemek kendisinin ve babalarının dini idi.”

İbn Abdilber ise şu şekilde rivayet eder: “Bize Ebu Hamid Ahmed b. İbrahim tahdis etti, dedi ki: bize Sehl b. Amir tahdis etti, dedi ki: “Bişr b. el-Velid’in şöyle dediğini işittim…”

Görüldüğü üzere Abdullah b. Ahmed tek bir ravi kanalıyla İsmail b. Hammad’dan rivayet ederken, İbn Abdilber, üç ravi kanalıyla İsmail b. Hammad’dan rivayet ediyor.

Abdullah b. Ahmed’in isnadı sahihtir.

İbn Abdilber’in isnadına gelince, İbn Abdilber Ebu Hamid Ahmed b. İbrahim’den Ebu Yakub künyeli başka bir ravi yoluyla rivayette bulunur. Zira kendisi Ebu Hamid’e yetişmemiştir.

İsnadında Sehl b. Amir yalanla itham edilmiş birisidir. Ebu Hatim er-Razi dedi ki: “Sehl b. Amir’e Kufe’de yetiştim. Hadis uydururdu.” Buhârî onun münkeru’l-hadis olduğunu söylemiş ve “hadisi yazılmaz” demiştir. Hakim en-Nisaburi de Sehl b. Amir’in yalancı olduğunu söylemiştir.

Şimdi durum böyleyken, Abdullah b. Ahmed’in sahih nakline karşı, ondan çok sonraları yazılmış bir kitapta geçen uydurma ziyade ile itiraz etmek kör taassup değilse nedir?

5- “Kur’ân ve Hadis Mealcisi” şeklindeki bir söylem, Kur’an ve Sünnetten ibaret vahiy delillerine karşı beşeri re’ylerle itiraz eden kimselerin tipik bir sloganı ve mezheplere taasup ve taklid ile bağlananların alametidir.

6- Tedlis ve sahtekarlık suçlamasına gelince, yukarıda açıklığa kavuştuğu üzere, beni suçladıkları şey aslında metinlere bâtıl mudaheleler yapmadığım için tedlisle suçlanmam ve gerçeklerin üzerini – özellikle Ebu Hanife hakkındaki gerçeklerin üzerini – yalan ve dolambaçlı yorumlarla örtmeye çalışmadığım için “sahtekarlıkla” suçlanmamdan ibarettir.

7- Kendi kusurlarını başkalarına iftira ile yapıştırmaya çalışmak, üstelik tanımadığınız birini, elinizde hiçbir bürhan olmaksızın bir de müşriklikle itham etmek ne kadar da kolay tevessül ettiğiniz cürümlerdir hiç mi düşünmüyorsunuz?

Sizin yaptığınız şey – özellikle Ebu Hanife’yi aklamak adına yaptıklarınız - kör taassupla saldırmaktır. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem böyle asabiyeler hakkında şu uyarılarda bulunmuştur:

Cubeyr b. Mut’im radıyallahu anh’den: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki:

لَيْسَ مِنَّا مَنْ دَعَا إِلَى عَصَبِيَّةٍ وَلَيْسَ مِنَّا مَنْ قَاتَلَ عَلَى عَصَبِيَّةٍ وَلَيْسَ مِنَّا مَنْ مَاتَ عَلَى عَصَبِيَّةٍ

Asabiyete (taassub ve kör taraftarlığa) davet eden bizden değildir. Asabiyet için savaşan bizden değildir. Asabiyet üzere ölen bizden değildir.”[1]

Ebu Hureyre radıyallahu anh’den: Nebi sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

مَنْ خَرَجَ مِنَ الطَّاعَةِ وَفَارَقَ الْجَمَاعَةَ فَمَاتَ فَمِيتَةٌ جَاهِلِيَّةٌ وَمَنْ قُتِلَ تَحْتَ رَايَةٍ عِمِّيَّةٍ يَغْضَبُ لِلْعَصَبَةِ وَيَنْصُرُ الْعَصَبَةَ أَوْ يَدْعُو إِلَى عَصَبَةٍ فَقِتْلَةٌ جَاهِلِيَّةٌ وَمَنْ خَرَجَ مِنْ أُمَّتِي يَضْرِبُ بَرَّهَا وَفَاجِرَهَا لَا يَتَحَاشَ مِنْ مُؤْمِنِهَا وَلَا يَفِي لِذِي عَهْدِهَا فَلَيْسَ مِنِّي وَلَسْتُ مِنْهُ

İtaatten çıkıp cemaatten ayrılan öldüğünde cahiliyye ölümüyle ölür. Kim kör bir bayrağın altında savaşır, asabiyeti (taassupta bulunduğu grup) için öfkelenir, asabiyeti desteklemek için savaşır veya asabiyete çağırırken öldürülürse cahiliye üzere öldürülmüş olur. Kim de iyisini kötüsünü ayırmadan ümmetime karşı ayaklanıp vurursa, mümininden sakınmaz ve ahit sahibinin ahdini gözetmezse o benden değildir, ben de ondan değilim.”[2]

Cundub b. Abdillah el-Becelî radıyallahu anh’den: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

مَنْ قُتِلَ تَحْتَ رَايَةٍ عِمِّيَّةٍ يَدْعُو عَصَبِيَّةً أَوْ يَنْصُرُ عَصَبِيَّةً فَقِتْلَةٌ جَاهِلِيَّةٌ

Kim kör bir bayrak altında asabiyete davet ederek savaşır veya asabiyeti desteklerse ölümü cahiliye üzere olur.”[3]

Cundub b. Abdillah radıyallahu anh’den: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

مَنْ قَاتَلَ تَحْتَ رَايَةٍ عُمِّيَّةٍ يُقَاتِلُ عَصَبِيَّةً وَيَغْضَبُ لِعَصَبِيَّةٍ فَقِتْلَتُهُ جَاهِلِيَّةٌ

Kim kör bir bayrak altında, asabiyet (taraftarlık ve taassup) için savaşır, asabiyet için öfkelenirse ölümü cahiliye üzere olur.”[4]

Enes b. Malik radıyallahu anh’den: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

مَنْ قُتِلَ تَحْتَ رَايَةٍ عِمِّيَّةٍ يُقَاتِلُ عَصَبَةً أَوْ يَنْصُرُ عَصَبَةً فَقِتْلَتُهُ جَاهِلِيَّةٌ

Kim kör bir bayrak altında asabiyet için savaşır veya asabiyeti desteklerken öldürülürse ölümü cahiliyye üzere olur.”[5]

Son olarak: Ebu Hanife Hakkında Sahih Gerçekler adlı risalemden muhtemelen haberdardırlar, hazımsızlığa nelerin iyi geldiği ile ilgili internette biraz araştırma yapsalar çözüm bulabilirler diye umuyorum. Bulamazlarsa da kitaplarımı okumasınlar, yaksınlar ne yapayım?

[1] Hasen ligayrihi. Ebu Davud (5121) Begavi Şerhu’s-Sunne (3543) İbn Adiy el-Kamil (4/63) Beyhaki el-Adab (170) Deylemi (5274) Elbani Daifu’l-Cami (4935) Abdullah b. Suleyman, Cubeyr b. Mut’imden işitmemiştir. İbn Ebi Lebibe zayıftır.

[2] Sahih. Muslim (1848) Ebu Avane (7169) Ahmed (2/296) İshak b. Rahuye (145, 146) İbn Hibban (10/442) İbn Mace (3948) Nesâî Sunenu'l-Kubrâ (3579) Nuaym b. Hammad el-Fiten (413-414) İbn Ebî Şeybe (7/462) Beyhakî (8/156, 10/234)

[3] Sahih. Muslim (1850) Ebu Avane (7180-81)

[4] Hasen. Nesâî (4115) Nesâî Sunenu'l-Kubrâ (3580) Tayalisi (1355) İbn Hibban (10/441) Taberânî Mu'cemu'l-Kebîr (2/163) Ru’yani (959) Hallal es-Sunne (1321)

[5] Sahih. Taberânî Mu'cemu'l-Evsat (416, 3946)

20 Ocak 2026 Salı

Sünneti Hüccet Kabul Etmeyenler Münafıklardır!

 Allah Azze ve Celle şöyle buyurmuştur:

يَا أَيُّهَا  الرَّسُولُ لَا يَحْزُنْكَ الَّذِينَ يُسَارِعُونَ فِي الْكُفْرِ مِنَ الَّذِينَ قَالُوا آمَنَّا بِأَفْوَاهِهِمْ وَلَمْ تُؤْمِنْ قُلُوبُهُمْ وَمِنَ الَّذِينَ هَادُوا سَمَّاعُونَ لِلْكَذِبِ سَمَّاعُونَ لِقَوْمٍ آخَرِينَ لَمْ يَأْتُوكَ يُحَرِّفُونَ الْكَلِمَ مِنْ بَعْدِ مَوَاضِعِهِ يَقُولُونَ إِنْ أُوتِيتُمْ هَذَا فَخُذُوهُ وَإِنْ لَمْ تُؤْتَوْهُ فَاحْذَرُوا وَمَنْ يُرِدِ اللَّهُ فِتْنَتَهُ فَلَنْ تَمْلِكَ لَهُ مِنَ اللَّهِ شَيْئًا اُو۬لٰٓئِكَ الَّذِينَ لَمْ يُرِدِ اللَّهُ أَنْ يُطَهِّرَ قُلُوبَهُمْ لَهُمْ فِي الدُّنْيَا خِزْيٌ وَلَهُمْ فِي الْآخِرَةِ عَذَابٌ عَظِيمٌ

Ey rasûl! Kalpleri iman etmediği halde ağızlarıyla “iman ettik” diyenlerden ve Yahudilerden küfür içinde koşanlar seni mahzun etmesin! Onlar yalana kulak verirler ve sana gelmeyen başka bir kavmi dinlerler. Kelimeleri yerlerinden değiştirirler: “Şu verilirse onu hemen alın o verilmezse sakının” derler. Allah her kimin fitnesini dilerse, sen onun için Allah’tan hiçbir şeye sahip olamazsın. İşte onlar o kimselerdir ki Allah onların kalplerini temizlemek istememiştir. Onlar için dünyada bir rezillik, ahirette ise çok büyük bir azap vardır.” (Maide 41)

Bu ayette: “Sana gelmeyen başka bir kavim” Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e gelmeyen ve O’na ihtiyaç duymayanlardır.

Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e ihtiyaç duymayan ve O’na gelmeyen münafıklar ile sünneti hüccet görmeyenler arasında hiçbir fark yoktur!

Münafık; diliyle İslam’a itaat ettiğini iddia eden lakin hakikatte itaat etmeyerek bu sözlerini yalan çıkaran kimselerdir. Allah Azze ve Celle münafıklar hakkında şöyle buyurmuştur:

وَأَقْسَمُوا بِاللَّهِ جَهْدَ أَيْمَانِهِمْ لَئِنْ أَمَرْتَهُمْ لَيَخْرُجُنَّ قُلْ لَا تُقْسِمُوا طَاعَةٌ مَعْرُوفَةٌ إِنَّ اللَّهَ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ

Sen hakikaten kendilerine emrettiğin takdirde mutlaka çıkacaklarına dair, en ağır yeminleri ile Allah'a yemin ettiler. De ki: “Yemin etmeyin. İtaatiniz malûmdur! Bilin ki Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.” (Nur 53)

Allah Teâlâ onlara: “İtaatiniz malumdur” buyurarak bunun yalnızca sözde olduğunu, kalpte olmadığını belirtmiştir. Böyle bir itaat müslümanın itaati değil, münafığın itaatidir!

Lakin şunu da ifade etmek gerekir ki Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in dönemindeki münafıklar, sünnete sünnet inkârcılarından daha çok saygı gösteriyorlardı. Ayetteki: “Sen hakikaten kendilerine emrettiğin takdirde mutlaka çıkacaklarına dair, en ağır yeminleri ile Allah'a yemin ettiler.” İfadeleri bunu açıkça ortaya koymaktadır. Şayet Nebî sallallahu aleyhi ve sellem onlara bir şey emretseydi derhal bunu yerine getireceklerine yemin ediyorlardı!

Lakin sünnet muhalifleri Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e: “Senin hadisini kabul edemeyiz, bize bir şey emredemezsin” diyorlar!

Münafıklar Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e ve sünnetine zamanımızdaki sünnet muhaliflerinden daha çok saygı gösteriyorlardı!

Bu ayette müslüman olduğunu iddia eden herkesin Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetine ittiba etmesinin bir zorunluluk olduğuna uyarı vardır. Zira “Sen hakikaten kendilerine emrettiğin takdirde mutlaka çıkacaklarına dair…” ifadesi müslümanın durumunu, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in nübüvvetine teslimiyetini ifade etmektedir. Bu ayette münafıklar, bunu iddia edip de fiilen yerine getirmedikleri için kınanmaktadırlar!

Hatta sünneti hüccet kabul etmemek en sapkın küfürlerin kapısını açmak demektir. Mesela birisi çıkıp; “Namaz, sadece semaya bakıp Allah ile bağ kurmaktır, rükuya, secdelere, farzlara gerek yoktur, öğle namazı, ikindi namazı, akşam namazı falan yoktur” dese, sünneti hüccet kabul etmeyen bir kimse böyle bir küfre karşı hangi tenkid ve reddiyede bulunabilir?

Çünkü sünneti hüccet kabul etmemekle bu sapkınlığa kapıları kendisi aralamıştır! Sünnetten bağımsız Kur’ân ile bu sapkın yoruma cevap verebilir mi?

Bu yüzden sünnet inkarı münafıklık ve Deizm gibi küfürlere götüren bir kapı haline gelmiştir!

Allah’tan selamet dileriz.

18 Ocak 2026 Pazar

İKTİBAS: ILIMLI İSLAM PROJESİ

 Demokratik ılımlı İslâm projesi, İnsan-ı Kâmil potansiyelini baskılamak için düzenlenmiş bir projedir. Böylelikle “satın alınamayacak mü’min” insanın/insanların potansiyelini kırmak istiyorlar. Çünkü bu tarz mü’minler, Dünyâ’yı İslâm lehine değiştirme isteği ve potansiyeli taşıyan mü’minlerdir.

Hârûn Görmüş

Genelde 2. Dünyâ savaşından sonra; Özellikle Îran devriminden sonra; Türkiye’de 12 Eylül ve 28 Şubat sürecinden sonra; Dünyâ’da ise 11 Eylül olayından sonra yoğunluk kazanan “küresel ılımlı/hoşgörülü/demokratik İslâm” projesi var. Aslında bu bir “protestan Müslümanlık” şeklidir. Yeni Dünyâ Düzeni’nin tezâhürüdür bu. “Modernist Müslüman” anlayışıdır. Batının, domuz gibi tüketmeye yetmeyen kaynaklarından açığa çıkan ekonomik krizlerini aşmak için geliştirmiş olduğu bir proje. Mevcut pazarlarla kapatılamayacak bir açık var. Batı-insanı bu sorunu, “tüketmeyi yavaşlatarak” aşmayı istemiyor. Çıtayı düşürmek istemiyor. Bu nedenle de hükûmetlerine sürekli baskı yapıyor. “Domuz-başları”nın, servetlerini katlama hırsları da buna eklenince batı hükümetleri ürünlerini pazarlayarak kâr elde edecekleri yeni pazarlar bulmak ve açmak zorunda kalıyorlar çâre olarak. Bu nedenle de gözlerini orta-doğuya ve orta-Asya’ya diktiler. Buraların yer-altı ve yer-üstü kaynakları iştahlarını kabartıyor. Özellikle orta-doğu ilk sırada.

Fakat bir sorun var.. Buralarda istedikleri pazarları açamıyorlar. Çünkü pazarlayacakları ürünlere rağbet yok buralarda. Kültür farklı zîrâ. Alışkanlıklar farklı. Dînî ve millî kimliklerinden gelen kültürleri batının ürünlerine ilgisiz bırakıyor onları. O hâlde batılıların ilk önce kendi kültürlerini buralarda yerleştirmeleri gerekir. Bunun için de ilk yapmaları gereken şey kültürlerini resmî/ideolojik olarak kabûl ettirmektir. Bunun da ilk aşaması, şeytani bir ideoloji olan demokrasiyi o ülkeye yerleştirmektir. Fakat demokrasiyi yerleştirmek için de İslâm’ı zayıflatmaları gerekiyor. Çünkü İslâm ile demokrasinin uyuşması söz-konusu bile değil. Tabi bâzı aşırı-şişman ve toplu ve de demokrasiden geçinen demokrasi aşığı “âlim!” kişilerin iddialarını saymazsak. Peki İslâm’ı nasıl zayıflatacaklar?. İşte zurnanın “zırt” dediği yer burası..

“Korunmuş Kur’ân”dan bir şeyler azaltamazlar. İlâve de yapamazlar. O zaman geriye tek-seçenek olarak mevcut âyetleri aşırı yoruma tâbi tutmak kalıyor. Aşırı yoruma tâbi tutarak anlam kaymaları yapmak ve insanları “demokrasiye karşı gel(e)mez” bir hâle getirmek. Yapılan aşırı yorumlar demokratik/neo-liberâl/kapitâlist/seküler/modernist/konformist/laik yorumlar çünkü.

Tağutların bu tarz yorumları gündemde tutmak, desteklemek ve bu tür yorumlarda bulunanları ön-plâna çıkarmak başlıca öncelikleri. İşte bizim sözde gayretli yorumcular bunların tuzağına düşerek aşırı yorum zırvalığına yöneliyorlar ve bir zamanlar Yahudi ve Hristiyanların Persler ve Roma’lıların baskılarıyla yaptıkları aşırı yorumlama tuzağına düşüyorlar ve Kur’ân’ın metnini olmasa da yorumunu tam da tağutların istediği şekle sokuyorlar. Böylece İslâm’ı ılımlılaştırmış oluyorlar. Evet; batı, Kur’ân’ı bile “oyalama”nın nesnesi hâline getiriyor. Müslümanların doğru-dürüst Kur’ân’ı meâlden/tefsirden okuma çalışması bile yapmadığı bir toplumda insanlar gündemdeki yorumları din zannediyorlar. Sonuçta İslâm-ülkeleri demokrasiyi ülkelerinde kurmakla aslında batıya pazar kurmuş oluyorlar. Ve böylece tağutlar domuzluklarına domuzluk katarlarken, garibanlar da garipliklerine gariplik katıyorlar. Parmaklarına çalınan bir damla bal ile ömürlerini geçiriyorlar.

Küresel güçler, İslâm âlemine yaymak istedikleri bu projeyi Türkiye Devleti örneği üzerinden yapmak istiyorlar. Ubeydullah Toprak bu konuyla ilgili yazısında şunları söyler:

“Rand Corporation’un ılımlı İslâm raporunda şunlar söylenir: ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) 1989 yılında Rand Corporation adlı kuruluştan, “Türkiye’de İslâm’i Radikâlizmin Geleceği” konulu bir rapor istemiştir. Bunun üzerine Rand Corporation, CIA’nin en önemli isimlerinden Graham Fuller başkanlığında bir ekip kurmuş ve hazırlıklara başlamıştır. Ekipte bâzı Türk uzmanların yanı-sıra CIA’nın Ankara İstasyon Şefi Paul Henze gibi istihbâratçılar da yer almıştır. Hazırlanan 79 sâhifelik raporun son bölümünde şu ifâdelere yer verilmiştir: “Türkiye’de İslâm’ın yükselmesi olgusuna dik­katli ve seçici bir şekilde yaklaşılmalıdır. Ancak, ihtiyatlı ve al­çak perdede kalarak Amerikan çıkarlarına en iyi hizmet müm­kündür. İslâm’ın rolünü etkileme konusunda en ufak bir açık Amerikan girişimi, ABD’nin çı­karlarına hizmet etmez. Yönetim konuya dönük politikalarını for­müle ederken hem Türkiye’de la­ik modeli destekleyen, hem de İslâm’i güçlerle açık bir çatışma­dan kaçınan nâzik bir denge ya­kalamak durumundadır. Türkiye’ye Nato çer­çevesinde daha fazla yükümlü­lükler verilmeli, Nato strateji­leri konusunda Türk resmî ma­kamlarına daha fazla danışılma­lıdır. Diğer taraftan ABD’nin laik-seküler hareketleri desteklemesi, bu-arada Türkiye’de­ki Amerikan menfaatlerine daha iyi hizmet edecek politikalar ge­liştirmeye çalışması gerekir. Ayrıca İslâm’i hareketin ılımlı üyeleri ile ihtiyatlı ve gayr-i res­mî temasların kurulması ve yeni dünyâ-düzenine uygun dînî yorumların yayılmasının sağlanması gerekir. 

1999 yılında dönemin ABD Başkanı Clinton, Türkiye ile İslâm’ı özleştiren yeni bir terim üreterek, Türkiye’yi “Laik bir İslâm Devleti” olarak tanımlamıştır. Bu tanım, Büyük  Ortadoğu Projesine bağlı “Ilımlı İslâm” fikriyâtının ne zaman şekillenmeye başladığının açık bir işâretidir. ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi içerisinde, Müslüman kimlikli tüm ülkelere kısaca vermek istediği mesaj şudur: “Müslüman bir halk, laik ve demokratik bir sistemle yönetilebilir. İşte size bir örnek: Türkiye.

Bu bağlamda, 2003 târihinde “RAND Corporation” kuruluşu tarafından “Sivil Demokratik İslâm: Ortaklar, Kaynaklar ve Stratejiler” başlıklı 88 sayfalık kapsamlı rapor George W.Bush yönetimine sunuldu. “İslâm ve Müslümanlar, Batı demokrasisi değerlerine ve küresel düzene uyumlu hâle getirilemezse, medeniyetler çatışması olasılığının yüksek olduğu” tezinden yola çıkılan bu raporda; İslâm coğrafyasının nasıl denetim altına alınacağına dâir bir strateji önerilmektedir. Dünyâ-Müslümanları; kökten-dinci/radikâl Müslümanlar, muhâfazakâr/geleneksel değerleri savunan cemaatler, modernist/ılımlı Müslümanlar ve laikler olmak üzere dörtlü tasnife tâbi tutulmuştur. Bu grupların bakış-açıları analiz edilerek şu sonuçlara varılmıştı (özetle):

1-Kökten-dinci/radikâl Müslümanlar: İslâm’ın şiddetten kaçınmayan, yayılmacı ve saldırgan yorumunun temsilcileridirler. Demokratik değerleri ve Batı kültürünü reddederler. Batı’ya, özellikle ABD’ye düşmanlık hisleri beslemektedirler. Geçici taktik düşünceler hâriç, bu grubu desteklemek bir seçenek olamaz.  

2-Muhâfazakâr/geleneksel Müslümanlar: İslâm dîninin kurallarına sadâkatle bağlı olmakla birlikte, saldırgan ve şiddet yanlısı değildirler. Radikâl Müslümanlara kıyasla daha ılımlı görüş taşırlarsa da, çağdaş demokrasileri ve batı değerlerini gönülden kucakladıkları söylenemez. Bu gurup da, demokratik İslâm’ın örneği ve geçiş vâsıtası olmak için uygun düşmez. Bu grupla ilişkilerde, barışçı bir görüntü vermek en iyisidir.

3-Modernist/ılımlı Müslümanlar: İslâm’ın günümüzdeki katı anlayış ve uygulamalarında kapsamlı değişiklik yapılması konusunda ittifak hâlindedirler. Peygamber dönemindeki uygulamaları kabûl etmekle birlikte, o günlere âit sosyâl ve târihi koşulların bu-gün artık geçerli olmadığını savunurlar. Târihselciliği benimsemişlerdir. Temel değerleri; bireysel vicdânın üstünlüğünün yanı-sıra, eşitlik ve özgürlüğe dayalı toplum anlayışıdır. Bu değerler çağdaş demokratik esaslarla bağdaşmaktadır. İslâm-dünyâsının, küreselleşmenin bir parçası olmasını da arzu ederler. Bu nedenlerle ılımlı İslâm, demokratik İslâm’ın örneği ve esas vâsıtası olmak için en uygun olanıdır.  

4-Laik-seküler dünyâ-görüşlerini savunan aydınlar: Batı demokrasileri tarzında din ile devlet işlerinin ayrılmasından yana olup, din olgusunu kamûsal alandan özel alana indirgemişlerdir. Politika ve değerler açısından batı’ya en yakın olan gruptur. Bu olumlu özelliklerine karşılık, genellikle yarı-demokratik görünümlü otoriter bir yapıyı esas alan laik guruplar, çoğunlukla solcu ve saldırgan milliyetçi ideolojileri benimsemişlerdir.  

Raporda, Amerika’nın İslâm’ı kontrol altına alması için neler yapması gerektiği maddeler hâlinde şöyle sıralanmıştır (özetle):

Modernist/ılımlı İslâm cemaatleri desteklenmelidir. Bu kapsamda; özellikle mâli destek sağlanmalı, lîderlik modeli oluşturulmalı ve bu modele uygun kanaat önderleri tesbit edilmelidir. İslâm’da devlet ve dînin ayrı tutulabileceği (lâiklik), bunun inanca zarar vermeyeceği, aksine onu güçlendireceği fikri ısrarla işlenmelidir.

Muhâfazakâr/geleneksel değerleri savunan kanaat önderlerinin kusurları ön-plâna çıkarılmalıdır. Radikâl/kökten-dinci Müslümanlar ile muhâfazakârların arasının iyice açılması gerekir. Siyâsi hedefleri olmayan tasavvufi hareketlerin teşvik edilmesi ve sufiliğin yaygınlaştırılması teşvik edilmelidir. Ilımlı İslâm cemaatlerine yakın görüşte olan muhâfazakâr/geleneksel Müslümanların, ortak hareket etmeleri sağlanmalıdır.  

Radikâl/Kökten-dinci hareketlerle mücâdele edilmesi, onların birbirlerine düşürülmesi hayâti bir öneme hâizdir. Bu kapsamda; yasa-dışı faaliyetlerin açığa çıkarılması, yaptıkları şiddet eylemlerinin olumsuz sonuçlarının abartılması gerekir.

RAND Raporunun son bölümünde ‘Derin Strateji’ başlığı altında, ‘ılımlı İslâm’i bir lîderin hazırlanması’ üzerinde durulmuş ve tâkip edilmesi gereken siyâset şöyle ifâde edilmiştir: “Ilımlı İslâm’cılar’ın cesur sivil kanaat önderleri olmaları yeterli değildir. Bu önderlerin demokrasi, insan ve kadın hakları konusunda etkili projeler geliştirmeleri sağlanmalıdır. İslâm’ın bir üst-kimlik olduğundan çok, insanların kimliklerinin bir parçası olduğu tezi işlenmelidir.Sivil-toplum örgütleri oluşturulması ve ılımlı kanaat önderlerine yardım edilmesi, hayâti öneme hâizdir”.

Savaşlarda nihâi zaferler olmuyor artık. Savaş masrafları en zengin ülkelerin bile belini büküyor. Ülkeyi savaşmadan ele geçirmenin/sömürmenin yolu, o ülkeye demokrasi getirmektir batılılara göre. Fakat o ülke Müslüman bir ülke ise ilk önce İslâm’ı ılımlılaştırmak gerekir. Çünkü İslâm demokrasi ile uyuşamaz. Ilımlılaştırılıp demokratikleştirilen ülke, işgal edilmiş bir ülke olacaktır artık. Böylece savaş-masrafı bile yapmadan açık bir pazar hâline gelecektir.

Amaç İslâm’ı bloke etmek ve hattâ değiştirerek başkalaştırmak. Bu projeye en uygun ülke olarak Türkiye görülüyor. İslâm’ı Türkiye üzerinde yıkma projesidir bu proje.

Demokratik ılımlı İslâm projesi, İnsan-ı Kâmil potansiyelini baskılamak için düzenlenmiş bir projedir. Böylelikle “satın alınamayacak mü’min” insanın/insanların potansiyelini kırmak istiyorlar. Çünkü bu tarz mü’minler, Dünyâ’yı İslâm lehine değiştirme isteği ve potansiyeli taşıyan mü’minlerdir.

Batının yâni tağutun belirlediği modern ufkun içinde bir İslâm anlayışı olamaz. Ilımlı, liberâl ve “euro” sıfatlarıyla anılan İslâm’lar, çağın egemen güçlerinin İslâm üzerindeki siyâsal hesap-kitaplarının açık tezâhürüdür. Yâni bu tür İslâm’lar, “İslâm olsun ama hayatta etkin olmasın” politikasının uzantılarıdır. “Euro İslâm” (Bu kavramı Sûriye asıllı Prof. Bessam Tibi’nin îcat ettiği sanılmaktadır), çoğulculuk, demokrasi gibi değerler! ve batı kültürüyle İslâm’ın uzlaştırılması olarak kurgulanmıştır. Nuray Mert bunu, “Bessam Tibi’nin, yaşadığı toplumla barışık bir İslâm formülü arayışı” olarak ifâde etmektedir.

Aytunç Altındal: “Hristiyan âleminde iki önemli kilise kavramı vardır. Bir tânesi bildiğimiz kiliseler, ikincisi “Invisible Church” dediğimiz göze gözükmeyen kilisedir. Yâni somut ve mevcut bir Dünyâ olarak göremediğimiz bir türden kilise var. Protestanlar tarafından kurulmuş olan bu kilise der ki; Şahısların Müslümanlıktan hristiyanlığa geçmesi gerekmez. Oldukları yerde oldukları gibi kalsınlar. Ama bizim istediğimiz gibi düşünsünler. Yâni Müslüman gibi düşünemesin, hristiyan gibi düşünsün, ancak Müslüman gibi yaşadığına inansın”. Bu-gün ülkemizde de BOP kapsamında Fethullah Gülen’in “Ilımlı İslâm” kimliğiyle üstlendiği görev, İslâm’ın bir nevi İsevîleştirilmesidir. Yaşanılacak dönüştürme süreci içinde Dünyâ’ya hristiyan gözüyle bakan, o kültürü benimsemiş yaşam-tarzı süren ve kendini Müslüman olarak kabûl eden bir toplum yaratmaktır. Dinlerarası diyalog kapsamında “Protestan İslâm” adı altında bir “din” oluşturulmaya çalışılması, gerçeği tüm çıplaklığıyla ortaya koymaktadır” der.

Mevcut hükûmet olan AKP hükûmeti de (bâzıları her ne kadar takıyye yaptığını zannetse de) bu projeye destek olacak şekilde hareket ediyor.

Cüneyt Ülsever: “AKP’nin ortaya koymaya çalıştığı bu yeni yaklaşım, partiyi yakından gözlemleyen İslâm’i çevrelerce yanlış algılanıyor. ‘Üçüncü yol’, ya da ‘Yeni bir İslâm’cılık’ falan değil bu. Bu kapitâlizmin Türkiye’ye başarıyla uygulanma versiyonudur” der.

ABD’nin dış-işleri yetkilisinin İslâm’ı yozlaştırmak için yaptığı şu açıklaması da bu konuda çok mânidar görünmektedir: “İslâm’da reform olmayacak, ancak insanların İslâm dîninden anladıkları değişecek”. Bu açıklama bu konuda alınan bir-dizi kararlardan sâdece birisidir. Yıllardır Abant toplantılarıyla, diyalog çağrılarıyla, ılımlı-İslâm tezleriyle gelinmek istenen adres işte burasıdır. Yeni-İslâm’cılık denen şeydir bu.

Soğuk Savaş döneminde amaç “ılımlı komünizmi” getirmekti. Ve ılımlı komünizm (Glasnost), Sovyet Bloğunu yıktı. Şimdiki durum ise “Soğuk Savaş”ın bir devâmı niteliğindedir. Çünkü küresel güçler benzer ve hattâ daha güçlü bir zorlukla kaşı-karşıyadırlar.   

Genişletilmiş Orta-doğu İnisiyatifi (Büyük Ortadoğu Projesi-BOP) ABD 43. Başkanı Bush hükümeti tarafından 2004 yılında “büyük orta-doğu” adıyla duyurulan en batıda Fas’ın Atlantik kıyılarından, en doğuda Pâkistan’ın kuzeyindeki Karakurum yaylalarına, Kuzeyde Türkiye’nin Karadeniz kıyılarından, Güneyde Aden ve Yemen’e kadar uzanan bölgede, Müslüman ülkelere demokrasi ihrâcını ve bu ülkelerin pazarlarının açılmasını amaçladığı iddia eden politik kuramdır.

Ahmet Kalkan bu konuda şunları söyler: “Biz Büyük Orta Doğu Projesi (BOP) deyip geçiyoruz; ama bu projenin tam adı “Genişletilmiş Orta Doğu ve Kuzey Afrika Bölgesi ile Müşterek Bir Gelecek ve İlerleme İçin Ortaklık İnisiyatifi…”   

Projeyi Dünyâ’ya ilk duyuran kişi ise Amerika Birleşik Devletleri’nin 43. Başkanı George W. Bush…  

Projenin amacı; petrol-zengini Müslüman ülkelere demokrasi ihraç etmek, bölgenin kontrolünü ele geçirmek ve bu zengin pazarların serbest rekâbete açılmasını sağlamak…  

Proje, Batı’da Fas’ın Atlantik kıyılarından, Doğu’da Pakistan’ın kuzeyindeki Karakurum yaylalarına…

Kuzey’de Türkiye’nin Karadeniz kıyılarından, güneyde Aden ve Yemen’e kadar uzanan bir bölgeyi kapsıyor…

Projenin bizim için önemi ise, Recep Tayyip Erdoğan’ın “Eş -Başkan” îlan edilmesi…  

Ve daha sonra AKP yöneticileri tarafından yalanlansa da, kendisinin bunu tam 34 farklı yerde yaptığı konuşmada gururla ifâde etmesi…  

Erdoğan iki yıl önce, “ölmeden doğan proje” dedi ve herkes de BOP’un gerçekten tezgâhtan kaldırıldığını düşündü, ama… ABD bu konuda oldukça kararlıydı… Kararlılığı da dönemin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın 7 Ağustos 2003 târihinde Washington Post gazetesinde yayınlanan yazısı gözler-önüne seriyor:

Rice bu yazısında bölgede bulunan 22 devletin rejiminin, sınır ve haritalarının değiştirileceğini, Türkiye’nin de bunların içinde olduğunu anlatıyordu. 

ABD’nin Büyük Orta-doğu Projesi ile beş temel hedefi vardı: 

1-Orta-doğu’nun kontrolünü ele geçirmek. 

2-İsrail’in güvenliğini garanti altına almak. 

3-Zengin petrol ve doğal-gaz kaynaklarının denetimini sağlamak.

4-Avrupa Birliği, Çin ve Japonya’yı bölgedeki ekonomik zenginliklerden uzak tutarak, rekâbette öne geçmek. 

5-Vâr-olduğunu iddia ettiği “İslâm’i terör”ü bitirmek…  

Batı tüm bunları T.C. örnekliği üzerinden yapmaya çalışıyor.

Müslümanlar, “yaşayan/yaşanan bir fıkıhları” olmadığı için, sonsuz anlayışlarla şekillenmiş ve fıkhî düşüncelerle bezenmiş kitaplar yazıyorlar. Tabî ki bu da bir-çok ayrılığı/bölünmeyi yanında getiriyor.

“Ey îman edenler, Yahudileri ve Hristiyanları dost edinmeyin. Onlar bir-birlerinin dostudur. Sizden kim onları dost edinirse şüphesiz o da onlardan olur” (Mâide 51).

“Sen onların dînine uymadıkça Yahudiler de Hristiyanlar da senden hoşnut olmazlar” (Bakara 120).

Sürecin nasıl işlediğini demokrasi örneği üzerinden şu şekilde formülleştirebiliriz: Demokrasi; 1960’larda küfür, 1980’lerde haram, 1990’larda araç, 2000’lerde ise İslâm’ın ön-görüsü ve ideâli olarak ifâdelendirilmiştir.

Müslümandan istenen bir din-anlayışı var: “Kişisel düzeyde yüksek bir şekilde yaşanan fakat sosyâl ve siyâsal alanda bir talebi olmayan din”. Kur’ân/İslâm bir “hayat felsefesi” değildir, “hayat tarzı”dır. İslâm her-şeyden önce “hareket”le ilgilidir.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

iktibasdergisi.com/ilimli-islam-projesi/ 

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente estağfiruke ve etûbu ileyk" (Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)