Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

22 Mart 2026 Pazar

Zamanımızın Mürted Yöneticilerini Aklamak İçin Necaşi’yi Delil Getirenlere Reddiye

 Zamanımızdaki Mürcie’nin yöneticinin tatbikten aciz olduğu zaman şeriatten başkasıyla hükmetme hakkı olduğu, korona plandemisi esnasında cemaatle namazları, camileri, haccı ve umreyi yasaklarken, safları ayırmayı, maske takmayı ve aşı olmayı mecbur kılarken bu yöneticilerin kafir olmadıkları, onların durumlarının Necaşi gibi olduğu şeklindeki iddiaları trajikomiktir. Bu konuda asıl şudur:

1- Habeşistana iki hicret de Mekke döneminde beşinci yılda ve sonrasında, İsra ve Mi’rac’dan önce meydana gelmiştir. Yani Allah Teâlâ tarafından dini kurallar konmadan önce olmuştur. Hatta namaz da farz kılınmamıştı.

2- O zamanın Necaşi’si Ashame, küçük bir azınlıkla birlikte müslüman oldular. Çoğunluk Hristiyan idi ve kavminin dinine aykırı hükümlerden birşeyi uygulaması imkânsız idi. Bugünkü durum ise böyle değildir. Zira yönetici ve etrafındakiler (korona tedbirlerine cevaz veren sahtekar hoca takımı) kâfir olup halkın geneli müslümandır.

3- O asırda bugünkü iletişim vasıtaları yoktu. Medine’deki hükümlerin başka bölgelerdeki müslümanlara ulaşması kolay değildi.

4- En önemlisi, Necaşi kelimesi, zamanındaki Habeşlilerin kralının lakabı idi. Onlara kral olan herkes bu lakabı alırdı. Kendisine hicret edilen Necaşinin ismi Ashame idi. Onun hükmü ölünceye kadar sürmemiş, bilakis kavmi onu değiştirmişti. Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in hicretin 7. Senesinde çeşitli krallara tevhid daveti içerikli mektuplar gönderdiği sırada davet mektubu gönderdiği Habeş Necaşisi, Ashame değildi. Bunun delili Sahihu Muslim’deki rivayettir. İbnu’l-Kayyım Zadu’l-Mead’de (3/60-61) şöyle der: “Sahihu Muslim’de açıkça geldiği üzere Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in kendisine davet mektubu gönderdiği Necaşi, cenaze namazını kıldırdığı Necaşi değildir.”  

5- Necaşi Ashame’nin müslüman oluşunun birinci hicret zamanında olduğu bilgisi sabit değildir. Bilakis İbn İshak’ın Ca’fer b. Muhammed’den rivayeti ilk hicret zamanı hakkındadır. Umm Seleme radıyallahu anha’nın rivayetinde Necaşi Ashame’nin Kureyş elçisi Amr b. el-As ve Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in elçisi Ca’fer b. Ebi Talib ile karşılaşması olayı (ki bu Bedir savaşından sonra meydana gelmiştir!) Mekke dönemindeki hicrette olmamıştır! Bu hadiste Necaşi’nin müslüman olduğuna dair bir işaret yoktur! Bilakis bu hadiste Necaşinin sakalları ıslanana kadar ağladığı, yanındaki rahiplerin de mushafları ıslanana kadar ağladıkları geçer. Sonra Necaşi şöyle demiştir:

“Muhakkak ki bu sözler Musa’nın getirdikleri ile aynı kandilden çıkmıştır. Güven içinde gidin. Vallahi onları size teslim etmeyecek ve gözlerinizi aydın etmeyeceğim.” Böylece onun yanından çıktılar.” Bunu sahih isnadla Ahmed, Beyhakî, Ebu Nuaym ve İbn Huzeyme rivayet etmişlerdir. Bu Bedir savaşı zamanında meydana gelmişti

Açıkça görüldüğü gibi burada Necaşinin ve rahiplerinin ağlamalarından ve bu sözlerin tek kaynaktan çıktığını söylemelerinden başka bir şey yoktur. Necaşi, hicret eden müslümanları Kureyş’in heyetine teslim etmemiştir. Burada o zamandaki Necaşi’nin müslüman olduğuna dair bir işaret yoktur!

6- Sonra Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Amr b. Umeyye ed-Damri’yi Necaşi’ye iki defa göndermiştir. Bunlardan ikincisinde Amr b. Ebi Damra’nın muhacirleri himaye edeceğine dair sözünü tutmaya davet etmesi üzerine Necaşi cevap mektubu göndermiştir.

İbn İshak dedi ki: Amr, Necâşî'ye şöyle dedi: “Ey Ashame! Benim göre­vim söylemek, seninki ise dinlemektir. Sen bize nezaketle davrandın, biz de sana güven duyduk. Çünkü senden görmeyi umduğumuz her iyiliğe kavuş­tuk, senden korkuğumuz her kötülükten de emîn olduk. Sana karşı kullandı­ğımız delilimiz senin ağzından çıkanlardır. İncil seninle bizim aramızda red­dedilmeyecek bir şahit, zulmetmeyecek bir hâkim, bu konuda da davamızı halledici ve isabetli hüküm vericidir. Şayet bunu kabul etmezsen sen bu Ümmî Nebî karşısında yahudilerin İsa b. Meryem karşısındaki durumuna düşmüş olursun. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem elçilerini bütün krallara gönderirken geç­mişteki hayır ve iyiliklerinden dolayı başkalarından ummadığı iyilikleri sen­den umdu ve başkalarından korktuğu hususlarda sende emniyet buldu.” Bu sözler üzerine Necâşî dedi ki:

“Allah'a şehadet ederim ki O, ehl-i kitabın bek­lediği Ümmî Nebidir. Musa’nın: “merkebe biner” diyerek İsâ’yı müjdelemesi, İsa’nın, “deveye biner” diyerek O'nu müj­delemesi gibidir. Bir şeyi gözle görmek, haberini duymaktan daha çok tat­min edici değildir.”

Daha sonra Necâşî, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e cevabında da şöyle demiştir:

“…Bundan sonra (bilesin ki) İsa'nın durumunu zikrettiğin mektubun bana ulaştı ey Allah'ın Rasûlü. Yerin ve göğün Rabbına yemin ederim ki, İsa da senin zikrettiğin konulara hiçbir ilâve yapmamıştır; aynen senin dediğin gibi­dir. Bize göndermiş olduğun şeyleri öğrenmiş, amcanın oğluna ve onun ar­kadaşlarına yakınlık göstermiş bulunuyoruz. Şehadet ederim ki sen, kendisi doğru söyleyen, kendinden öncekileri de doğrulayan Allah Rasûlü'sün. Ben hiç şüphe etmeden sana bîat ettim. (Senin adına) amcanın oğlu­na bîat edip onun elinde (müslüman olarak) âlemlerin Rabbi olan Allah'a teslim oldum.” (Zadu’l-Mead 3/61)

Bu da Handek savaşı zamanında meydana gelmiştir. Şu halde Necaşi’nin müslüman oluşu Bedir savaşı zamanı ile Handek savaşı zamanı arasında sabit olmuştur. İbn İshak’ın Ca’fer b. Muhammed’den rivayetindeki lafza dayananların zannettikleri gibi birinci Habeşistan hicreti sırasında olmamıştır!

7- Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in Umman kralına mektubunda sabit olduğu üzere, vaktinin Necaşisi cizyenin Hirakl’e gönderilmesine engel olmuştur:  Orada şöyle geçer:

“Sonra: “Sanmam ki Heraklius, Necâşî'nin müs­lüman olduğunu duymuş olsun.” dedi. “O da duydu” dedim. “Nereden bi­liyorsun?” diye sordu. Dedim ki: “Necâşî ona haraç ödüyordu. İslâm'ı ka­bul edip Muhammed'i tasdik edince dedi ki: “Hayır vallahi, (bundan sonra) benden bir dirhem bile istese vermem.” Bu söz Heraklius'a ulaştığında kardeşi Nayyâk: “Kulunu, böyle haracını ödemeden ve yeni bir dine girmiş ola­rak bırakacak mısın?” dedi. Heraklius: “Bir adam kendisi için bir din seçmiş, ben ona ne yapayım. Vallahi, krallığımdan korkum olmasa, ben de aynen onun yaptığı gibi yapardım.” dedi.” (Zadu’l-Mead 3/62)

Görüldüğü şekilde şahıslar hakkında sağlam tespitler yapılması gerekir.

8-  Necaşi ile zamanımızın kafir yöneticileri kıyaslanamaz. Bunlar kasten Allah’ın dinine mani olmakta, Allah’ın dinine davet edenlere karşı harp etmekte, hapsetmekte ve öldürmektedirler. Halbuki Necaşi müslüman olsa da olmasa da,  müslümanlara rahat sağlamış, onlardan eziyeti savmıştır! 

Sonra da birileri çıkıp bu yöneticilerin İslam’ın hükümlerini tatbik etmeye güçleri yetmediğini iddia ediyor! Mesela korona fitnesinde camileri ve cemaatle namazları, haccı ve umreyi yasaklamaları, namaz saflarını parçalamaları, iblise ibadet olan maskeyi ve aşıyı zorunlu kılmaları konusunda hangi mazeretleri kalmıştır? Subhanallah! Ordular, donanmalar, mallar onların tasarruflarında olduğu halde bunu yapmalarına engel olan nedir?  Vallahi bu bevah (apaçık) bir küfürdür! Bu mürtedleri aklamak ve mazeret üretmek için daha hakikatini dahi tespit etmedikleri Necaşi’nin durumuna kıyaslamalarını hangi vicdan hangi izan kabul eder?

20 Mart 2026 Cuma

Bütün Eşarileri Tekfir Etmeyi Şart Koşan Mel’ûn Haddadiler Hakkında

 Bâtıl tek ölçüde olmadığı gibi, hatâ da tek ölçüde değildir. Yine hak da tek ölçüde değildir. Bilakis dereceler ve farklar söz konusudur.

Özellikle Eşarilik mezhebi te’vil ve Allah Teâlâ’nın sıfatları konusunda sahabe ve tabiinin anlayışıyla uyuşmaz. Bununla beraber Eşarilik, Mu’tezile’den daha ehvendir. Hatta ilk Eşariler, sonraki Eşarilerden daha ehvendirler. El-Cuveynî, el-Gazali gibi fakih Eşarilerin mezhebi, er-Razi, el-Bacurî gibi felsefeci Eşarilerin mezhebinden daha ehvendir. Aralarında farklar bulunsa da hepsi de hata üzerindedir.

Belli bir fırkaya bir veya iki görüşünde muvafakat eden herkes o fırkanın mensuplarından sayılmaz! Böyle saymak ancak cahil ve sapık bid’atçilerin metodudur.  

Mesela el-Hasen el-Basrî rahimehullah rüşvet alan kadıyı tekfir konusunda Haricilere muvafık idi. Fakat kimse onu Hariciliğe nispet etmemiştir. Bilakis o Ehl-i Sünnet’in önde gelen imamlarındandır!

Buradan hareketle zamanımızın Haddadilerinden Muhammed b. Şemsuddin ve ona muvafakat eden ed-Dımeşkî gibiler genç yaşları, bozuk hülyaları ile sapık Ruveybidadan sayılırlar. Zira en-Nevevi ve İbn Hacer’i bazı sıfatları te’vil konusunda Eşarilere uyum göstermelerinden ötürü bidatçi sayıyor veya tekfir ediyorlar! Halbuki bu durum onların Eşari fırkasından olduklarını göstermez. Bilakis zatın tevili meselesinde hata etmişlerdir. Nitekim Eşarilik mezhebi yalnız sıfatların tevili ile sınırlı değildir. Bilakis Eşarilerin akidenin birçok konusunda bid’at olan görüşleri vardır. Haberi vahidleri hüccet saymamak, vaciplerin ilki meselesi, imanın tesmiyesi, aklın nakle öncelenmesi, kader mefhumu, hüsun kubuh meselesi gibi konularda Nevevi ve İbn Hacer, Eşarilere muvafakat etmemişlerdir! Eşarilerin ve Maturidilerin görüşlerini benimsememişlerdir!

Mesela vaciplerin ilki meselesinde Nevevi rahimehullah, Eşarilerin söylediği gibi ilk vacibin nazar (düşünme ve araştırma) olduğunu söylememiş, ilk vacibin La ilahe illallah sözü olduğunu açıkça ifade etmiştir!

Eşarilerin bir fırka olarak temayüz ettikleri en önemli mesele olan İman konusunda Nevevi, imanın söz ve amel olduğunu, artıp eksildiğini, amelin imanın müsemmasına dahil olduğunu söylemiştir. Şöyle demiştir: “Daha önce imanın kemalinin amellerle, tamamlanmasının ise taatlerle olduğunu açıklamıştık. Taatlere devam etmek ve bu şubeleri eklemek tasdikin kapsamındadır ve onun delilleridir…” (Şerhu Sahihi Muslim 4/2)

Yine ahad hadislerin hüccet olduğunu ifade etmiştir. Halbuki ahad hadisleri hüccet kabul etmemek Eşariliğin rükünlerinden bir diğeridir!

Şatıbî rahimehullah, el-İ’tisam’da, bir fırkanın mensubu olmanın, o fırkanın takipçilerinin üzerinde birleştikleri esasları benimsemekle, sonra da kendisini o fırkaya nispet etmekle söz konusu olacağını, o fırkanın küllî esaslarına muvafakat etmedikçe o fırkanın müsemmasına girmenin söz konusu olmayacağını açıklamıştır. Fırkalardan birinin temel esaslarından birine muvafakat etti diye kişi o fırkadan olmaz. Nitekim İbn Teymiyye, ameli imanın müsemmasına dahil etmeyen Hanefileri, “Mürcie ve Cehmiyye’ye bulaşan şüphe ona da bulaşmıştır” diye niteler. Şüphe girmiş olması ise kişiyi o fırkanın mensuplarından kılmaz.

Ama Hadddadî köpeklerinin yaydıkları şeyler, sünnet imamlarını, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hadisinin muhafızlarını oryantalistlerden de önce çirkin göstermektedir. Sonra meşhur günahkar ruveybida zuhur etmiştir! Bunların başında da sapık ve saptırıcı olan el-Halifî gelmektedir! Bunların yaşları genç, hülyaları bozuktur. Fikir ve felsefe yığınlarını yüklenmişlerdir ve hadisin sancağını yüklenip yükselten, ümmetin yüceltmek ve saygı göstermek konusunda söz birliği ettikleri imamlara karşı bu bozuk fikirleriyle hükmetmeye kalkıyorlar! Hatası olmayan tek bir âlim gösterebilirler mi?

Havlayan köpekler, İslam’ın ve müslümanların öne geçirdiği en-Nevevi ve İbn Hacer gibi büyük alimlere karşı tekfirle cüret ediyorlar! Allah onlara lanet etsin!

Haddadiler, bütün Eşarileri tek kalemde tekfir eden, kendilerine muhalefet edenleri Cehmilikle itham eden, günümümüzün türedi Haricileridir!

Hakikatte Eşariler üç kısımdır:

1. kısım: Er-Razi gibi kelamcı Eşarilerin görüşlerinin küfür olduğunda şüphe yoktur. Onlardan bu görüşler üzere ölenler İslam’dan başka bir din üzere ölmüş olurlar. Bununla beraber er-Razi’nin tevbe ettiği nakledilir.

2. kısım: el-Cuveyni, el-Gazali gibi fakih Eşarilerin görüşleri bid’at olarak nitelenir ve onlar bazı metotlarında kelamcıların yolunu izlediklerinden bid’atçi sayılırlar. Lakin tekfir edilmezler.

3. kısım: Kendilerine bazı sıfatlar konusunda Eşarilerin şüphesi girmiş olan en-Nevevi, İbn Hacer gibiler düşüncede hata etmişlerdir, lakin bidatçilikle nitelenmezler ve tekfir edilmezler.

El-Halifi gibi günümüzün sapık Haddadileri ise Eşarileri tekfir etmeyi zorunlu gösteriyorlar! Bu sapığa “şeyh” diyerek kuyruğuna tutunan cahil gençler ise – ki bunların başında Muhammed Şemsuddin aleyhilla’ne gelir – Müslümanların bütün sorunlarını, kafir yöneticileri, dinin ahkamının aşağılanmasını bir kenara bırakmışlar, bütün dertleri Nevevi ve İbn Hacer’i tekfir etmek olmuştur!

13 Mart 2026 Cuma

Şer'î Mahkeme Olmayan Ülkede Mevcut Mahkemelere Başvurmanın Hükmü

 

Soru: Müslümanlar arasında boşanma, ticaret ve başka meselelerde çekişme olursa Amerikan mahkemesinde dava açmanın hükmü nedir?

Lecnetu’d-Daime’nin cevabı:

Müslüman’ın şer’î bir mahkemenin bulunmaması gibi bir zaruret olmadıkça beşeri kanunlarla hükmeden mahkemelere başvurması caiz olmaz. Eğer bu mahkeme haksız bir hükümde bulunursa, hakkından başkasını alması helal olmaz. Başarı Allah’tandır. Allah’ın salatı Nebimiz Muhammed’e, âlinin ve ashabının üzerine olsun.

Bekr b. Abdillah Ebu Zeyd, Salih b. Fevzan el-Fevzan, Abdulaziz b. Abdillah Âlu’ş-Şeyh, Abdulaziz b. Abdillah b. Baz.

Fetava’l-Lecneti’d-Daime cild 23 sayfa: 503 fetva no: 13

Beşeri Kanunlarla Hükmeden Mahkemelere Müracaat Taguta Muhakeme midir?

 

Soru: Küfür diyarında veya benzeri bir ülkede müslümanın bir davası olsa beşeri kanunlarla hükmeden mahkemelere dava açması caiz olur mu?

Şeyh Abdurrahman b. Nasır el-Berrak’ın cevabı: 

Hamd yalnız Allah’adır. Salat ve selam kendisinden sonra nebi gelmeyecek olanın üzerine olsun. Bundan sonra:

Küfür beldesinde kişinin canı, malı veya mahremiyeti hakkında bir haksızlık yapılırsa kendisinden zulmü def edecek olan kimseye dava açması veya zulme karşı kendisini savunması hakkı vardır. Zira mazlum olan kişi, kendisine zalime karşı haddi aşmadan yardım edebilecek kimseden yardım isteyebilir. Eğer davasının çözümü esnasında zalim olana karşı fazladan bir taşkınlık yapılacağını ve kendi alacağı olan miktardan fazlasının alınacağını bilirse, mazlum olan kişi, mahkeme öyle hükmetse bile kendi hakkından fazlasını alamaz. Bu işlem taguta muhakeme olmaz. Zira taguta muhakeme olanlar, tagutun hükmünü Allah’ın dininden üstün sayanlar, Allah’ın dinine aykırı olduğunu bilseler bile tagutun hükmüne razı olanlar ve kabul edenlerdir.

Allahın dinine aykırı olan hükümler; Yahudiler, Hristiyanlar veya İslam’a nispet edilen, bilinen kafirlere ait olan kötü kanunlardır. Mesela kadın eğer kanunun dinin vacip kıldığından fazlasıyla kocası aleyhine hükmedeceğini biliyorsa kocasını dava etmesi caiz olmaz.

Yine kadın, kanunun erkekle kadının miras paylarını eşit kıldığını bildiği halde mirastan hakkını erkekle eşit olacak şekilde talep edemez. Onun Allah’ın kitabında farz kıldığı mirastan fazlasını alması helal olmaz. Allah Teâlâ evlatların mirası hakkında: “Erkekler için iki kadın payı vardır.” (Nisa 11) buyurmuştur. Bu ülkelerde ikamet etmesi sebebiyle, dava açmadığı takdirde zulme uğrayacak olması gibi bir zaruret olmaksızın mevcut idarelere veya mahkemelere böyle bir başvuru yapılmaması gerektiği açıktır. Şayet müslümanlar zulme uğradıklarında dava açmazlarsa bunu bilen suçlular onlara musallat olurlar ve büyük zararlara uğrarlar. Böylece anlaşılır ki, bu idarelere ve mahkemelere böyle bir zaruret sebebiyle başvurmak, tagutu inkar etmek ilkesiyle çelişmez. Tagut, Allah’ın kitabında indirdiği ve nebisi sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetinde sabit olan dine aykırı olan her hükümdür. Allah en iyi bilendir.


Link:

 التحاكم للقوانين الوضعية للتظلم - عبد الرحمن بن ناصر البراك - طريق الإسلام

Havlayan Köpeklere Bir Hoşt

 “Al Bi Kitap Eline” adında Haricî köpeklerinden birine ait bir kanal varmış, aleyhimde gelişigüzel iftiralar atıp dururlarmış. Tıpkı kesik kılçıklar kanalı gibi anlayışı kıt, İslamî ahlaktan zerre kadar nasipsiz, “çamur at, tutmasa da izi kalsın” mantığıyla ağızlarına ne gelmişse konuşmuşlar. Ne Mürcieliğim kalmış ne Cehmiyyeliğim! Fırkalar ve görüşleri hakkında kopkoyu cehalet dizboyu!

Tagutların savunucusuymuşun, çocukların okula gönderilmesine karşı çıkanı Haricilikle itham ediyormuşum, tagutun mahkemesiyle tehdit ediyormuşum, korona zamanı maske takanları ve safları ayıranları tekfir ediyormuşum, Allah’ın indirdiği ile hükmetmemenin küfür olmadığını iddia ediyormuşum, Allah’a söven ve Kur’an’ı ayaklar altında çiğneyenin kafir olmadığını söylüyormuşum vs. daha neler neler!

İftira atarken bile kendi kendilerine çelişiyorlar ama hiçbir şeyi anlayamacak kadar mallar! Tıpkı Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in Haricileri nitelediği gibi!

Yıllardır web sayfamda yazdıklarım, sesli ders kayıtlarında söylediklerim ortadadır. Hiçbir aklı başında şahıs tagutları savunduğuma dair en ufak bir delil ortaya koyamaz. Çocukların okula gönderilmesi hususunda nasıl bir tavır içinde olduğumuzu da bilenler bilir. Lakin Harici köpekleri çocukları okula gönderenleri tekfir etmiyor olmamızdan dolayı kuduruyor! Evet, İslam iddia eden hiç kimseyi, şirk işlese de, küfür işlese de, şartlar yerine gelmeden ve maniler ortadan kalkmadan tekfir etmem. Harici köpekleri kudurtsa da, bu Ehl-i Sünnet’in menhecidir. Dolayısıyla maske takmak, namazda safları ayırmak gibi bâtıl amellerde bulunan muayyen şahıslar hakkında da tutumum budur! Lakin fiilin hükmü ile fâilin hükmü hakkındaki ayrımı Harici köpekleri asla kabul etmezler ve hevâlarına uymaz! Hevalarını ilah edinen köpekler!

“Maskesiz sokağa çıkmak haramdır” ve “Safların arasına mesafe koymak vaciptir” gibi hüküm uyduranların, cemaatle namazları yasaklayanların, Allah’ın indirdiğinden başkasıyla hükmetmenin, dinden çıkaran büyük küfür türünden bir küfür olduğunu açıklamamdan dolayı beni maske takan herkesi tekfir etmekle suçluyorlar, sonra da “Allah’ın indirdiğinden başkasıyla hükmetmenin küfür olmadığını” söylediğimi iddia ediyorlar! Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu!!

Taşları bağlamışlar, köpekleri salmışlar! Benim sormam gereken hesabı, durumu aleyhime çevirerek lanse etmeleri asıl deccallik değil mi? Yıllardır Allah’ın indirdiğinden başkasıyla hükmetmek iddiasıyla önünüze geleni tekfir ediyorsunuz, söyleyin bakalım, maske takmayı vacip saymak, safların arasına mesafeyi şart koşmak, Allah’ın indrdiği bir hüküm müdür, yoksa tagut şeytanın hükmü müdür?

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem namazda ağzı örtmeyi yasaklamıyor mu? Safları ayırana beddua etmiyor mu? Şeytanın saflar arasına boşluk koymak istediğini açıklamıyor mu? Hastalığı bahane etmenin bu konuda yeri olmadığını “Hastalık bulaşması diye bir şey yoktur” buyurarak reddetmiyor mu? Ey İblis’in kulları Harici köpekler!

Allah’a ve rasulüne muhakeme olmaktan büsbütün yüz çevirmiş halinizle bir de utanmadan bana tagutu savunma iftirası mı atıyorsunuz! Gırtlaklarınıza kadar batmış olduğunuz rezilliklerinize gözlerimizi ve kulaklarımızı tıkadık diye kendinizi haklı mı zannediyosunuz? Akılsız ahmaklar! Kendi gerizekalılıklarınızı bana delilik suçlamasında bulunarak mı örtmeye çalışıyorsunuz?

Gelelim tagutun mahkemesi meselesine… 

Müslümanları her türlü zulme maruz bırakıp adaleti aramaktan alıkoymak için şeytanın yani gerçek tagutun en büyük tuzaklarından birisi, “Tagutun mahkemesi” söylemiyle, haklarını talep etmekten alıkoymaktır bu! Bu sloganlarla zulme yol vermek asıl taguta muhakemenin ta kendisidir!

Taguta muhakeme olmak demek, Allah ve rasulünün hükmünü terk edip, buna aykırı hükümlere başvurmaktır! Mahkemeden Allah ve rasulünün hükmü olan adaleti talep etmek taguta muhakeme midir?

Allah ve rasulünün hükmüne göre şahsıma ait bir hakkın icrasını, bunu uygulama yetkisi olan makamlardan talep etmem taguta muhakeme midir ey beyinsizler!

Allah ve rasulünün bana vermedikleri bir hakkı mı mahkemeden talep ediyorum ki buna taguta muhakeme denilebilsin?

Allah ve rasulünün hükmünden başkasını talep ettiğimi nereden çıkarıyorsunuz? Mahkeme bana ait bir hakkı tespit ve talep ettiğinde Allah’ın ve rasulünün hükmüne aykırı bir hükümde mi bulunmuş oluyor ki buna tagutun mahkemesi denilsin?  

Müfessirler imamı İbn Cerir et-Taberi Yusuf suresi 42. Ayetin tefsirinde şöyle diyor: “Yusuf aleyhi's-selâm, rüyasının tabiriyle zindandan kurtulacağını bildiği arkadaşına: “Efendinin yanında benden bahset” diyerek, kralın katında kendisinin uğradığı zulmü, haksız olarak hapsedilmiş olduğunu anlatmasını istedi…” (Camiu’l-Beyan 7/257, bkz:; Kurtubi Tefsiri 9/200)

İbn Kesir de ayetin tefsirinde şöyle demiştir: “Yûsuf aleyhi's-selâm, kurtulacağını sandığı kralın şarapçısına diğeri asıla­cağını hissetmesin diye ondan gizli olarak - yine de en doğrusunu Al­lah bilir - şöyle dedi: “Efendinin yanında beni an.” Benim hikâyemi efendin olan kralın yanında an. Ancak kendisine tavsiye edilen bu ki­şi, efendisinin yanında Yûsuf'u ve onun hikâyesini anmayı unut­tu. Bu, Allah'ın peygamberinin hapisten kurtulmaması için şeytânın yapmış olduğu hileler cümlesindendir.  “Fakat şeytân onu efendisine anmayı unutturdu” âyetindeki zamirin, hapisten kurtulana âit oldu­ğu açıklaması doğrudur. Mücâhid, Muhammed b. İshâk ve birçokları böyle söylemiştir. Zamirin Yûsuf aleyhi's-selâm’a râci olduğu da söy­lenmiştir. İbn Cerîr bu görüşü İbn Abbâs, Mücâhid, İkrime ve başka­larından rivayet etmiştir…”

Yusuf aleyhi's-selâm, kafir kralın hükmüne müracaat ederek haksızlığın giderilmesini talep etti diye taguta mı muhakeme oldu?

Habeşistan’a hicret eden sahabe, o sırada Hristiyan olan Habeş kralının adaletine başvurduklarında taguta mı muhakeme olmuşlardı? Zira Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem “Muhakkak Habeş diyarında kimseye zulmetmeyen bir kral vardır…” buyurarak yönlendirmişti! Bu kıssa içerisinde müşriklerin gönderdiği ekibin şikayeti üzerine o sırada müslüman olmamış olan Habeş kralının huzuruna çağırılan Ca’fer b. Ebi Talib ve beraberindekiler: “Biz kafir bir krala muhakeme olmayız” diyerek itiraz mı ettiler?

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, bir müşrik olan Mut’im b. Adiy’in emanı altına girerek, tagutun hükmüne mi müraacat etmiş oldu?

Ebu Bekr radıyallahu anh, bir müşrik olan İbnu’d-Dugunne’nin emanına girerek ve onun şartlarını kabul ederek taguta mı muhakeme olmuş oldu?

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, müşriklerin Hılfu’l-Fudul heyetine dahil olmakla tagutun hükmüne mi müracaat etmişti?

Siyer kitaplarından işaret ettiğim kıssaların detayları incelenebilir.

Haricilerin taguta muhakeme konusunda hak ile bâtılı birbirine karıştırıp herşeyi karmaşık hale getirmelerine web sayfamda defaatle yazılar yayınlayarak cevap vermiştim. Merak edenler sitede arama yapıp bakabilirler. Lakin hevalarına tapan Hariciler bakmazlar, baksalar da görmezler, görseler de anlamazlar, onlar hayvanlar gibidir, belki daha da aşağılıktırlar.

12 Mart 2026 Perşembe

Kedi Satışının Hükmü

 Ma’kil b. Ubeydillah el-Cezeri - Ebu’z-Zubeyr rahimehullah yoluyla:

سَأَلْتُ جَابِرًا عَنْ ثَمَنِ الْكَلْبِ وَالسِّنَّوْرِ؟ قَالَ زَجَرَ النَّبِيُّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ عَنْ ذَلِكَ

“Cabir radiyallahu anh’e köpeğin ve kedinin ücretinden sordum. Dedi ki: “Nebî sallallahu aleyhi ve sellem bundan sakındırdı.”[1]

Bunun isnadında Ma’kil b. Ubeydillah el-Cezerî saduk ve hata eden bir ravidir.

El-A’meş - Ebu Sufyan (Talha b. Nafi) rahimehullah yoluyla: Cabir b. Abdillah radıyallahu anhuma dedi ki:

أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ نَهَى عَنْ ثَمَنِ الْكَلْبِ وَالسِّنَّوْرِ والسنور هو الهر (القط)

“Nebî sallallahu aleyhi ve sellem köpek ve kedi ücretinden yasakladı.”[2]

Tirmizî dedi ki: “Bu hadisin isnadında ızdırap vardır. Kedi ücreti konusunda sahih değildir. Bu hadis el-A’meş – ashabından biri – Cabir radıyallahu anh isnadıyla da rivayet edilmiştir. Bu hadisin rivayeti konusunda el-A’meş üzerinde ızdırap yapmışlardır (çelişkili rivayette bulunmuşlardır. İlim ehlinden bir topluluk kedi ücretini mekruh görmüşler, bazıları da ruhsat vermişlerdir. Bu Ahmed (b. Hanbel) ve İshak (b. Rahuye)’nin görüşüdür. İbn Fudayl el-A’meş’ten, o Ebu Hazım’dan, o da Ebu Hureyre radıyallahu anh’den o da Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’den bundan başka şekilde rivayet etmiştir.”

Begavi de bu hadis hakkında şöyle dedi: “Bu hadisin isnadında ızdırap vardır. Bu hadisin zahirine gidenler kedi satışını çirkin gördüler. Bunlar Ebu Hureyre ve Cabir radıyallahu anhuma’dır. Yine Tavus ve Mucahid de bu görüştedir. Çoğunluk ise kedi satışını caiz gördüler. Bu İbn Abbas radıyallahu anhuma’nın görüşüdür. El-Hasen (el-Basri), İbn Sirin, el-Hakem (b. Uteybe) ve Hammad da bu görüştedirler. Yine Malik, es-Sevrî, re’y ashabı, eş-Şafii, Ahmed (b. Hanbel) ve İshak (b. Rahuye) de kedi satışını caiz gördüler. Bazıları kedi satışı hakkındaki yasağı evcil olmayan ve teslimine güç yetmeyen kediler hakkında te’vil etti.”[3]

İmam Ahmed dedi ki: “Bu konuda sabit veya sahih bir şey bilmiyorum.” Yine dedi ki: “Bu konudaki hadisler muzdariptir.”[4]

Yine İbnu’l-Munzir ve İbn Abdilber de bu hadisi zayıf bulmuşlardır. Muslim, Beyhakî ve Nevevi ise sıhhatine hükmetmişlerdir.

Hammad b. Seleme – Kays b. Sa’d – Atâ – Ebu Hureyre radıyallahu anh yoluyla:

أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ «نَهَى عَنْ ثَمَنِ السِّنَّوْرِ

“Nebî sallallahu aleyhi ve sellem kedinin ücretinden yasakladı.”[5]

Ebu Avane bu rivayetin ardından dedi ki: “Kedi ücretinden yasaklayan rivayetlerin sıhhatinde ve zayıflığında şüphe vardır.”

Beyhakî de Hammad’ın Kays’tan rivayetinde şüphe olduğunu söylemiştir.

Hakikatte hadis, Cabir b. Abdillah radıyallahu anhuma’dan birçok yoldan sabit olmuştur. Bunları el-Elbani es-Sahiha’da (2971) zikretmiş ve hadisin sahih olduğunu savunmuştur.

Kedi satışını caiz gören alimlerden kimisi ya yasaklayan hadisin sabit olmaması, ya bu yasağın nesh edildiği, ya evcil olmayan kediler hakkında olduğu veya kedi etinin satışı hakkında olduğu şeklinde açıklamışlardır. Nitekim Cabir radıyallahu anh’den gelen tariklerden birinde “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem kedi eti yemekten yasakladı” lafzıyla gelmiştir. Fakat bu lafızla rivayetin isnadında Ömer b. Zeyd es-San’anî zayıf olduğu için bu lafız hüccet görülmemiştir.

Kemaluddin ed-Dumeyrî, Hayatu’l-Hayevan’da (1/577) şöyle demiştir: “Kedi satışı hakkındaki yasak, evcil olmayan ve kendisine bir fayda olmayan kedileye yorumlanmıştır. Denildi ki: Bu tenzihen yasaklanmıştır ki, insanlar onu satmayı adet edinmeyip bağışlamaya devam etsinler. Eğer kediden faydalanılıyorsa satışı da sahih olur ve ücreti helal olur. Bu bizim ve alimlerin genelinin mezhebidir. Ancak İbnu’l-Munzir, Ebu Hureyre, Tavus, Mucahid ve Cabir b. Zeyd’den bu hadisi delil getirerek kedi satışını caiz görmediklerini nakletmiştir. Cumhur ise buna, yasağın anlattığımız şekilde (evcil olmayan kediler hakkında olduğuna) yorumlayarak cevap vermişlerdir. Dayanak da budur.

Kedi satışının cevazına deliller de şu şekildedir:

Kays b. Hebter rahimehullah’tan:

عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ أَنَّهُ لَمْ يَكُنْ يَرَى بِثَمَنِ السِّنَّوْرِ بَأْسًا

“İbn Abbas radıyallahu anhuma kedinin ücretinde sakınca görmezdi.”[6]

Ebu Hureyre radıyallahu anh’den: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

دَخَلَتْ امْرَأَةٌ النَّارَ مِنْ جَرَّاءِ هِرَّةٍ لَهَا أَوْ هِرٍّ رَبَطَتْهَا فَلَا هِيَ أَطْعَمَتْهَا وَلَا هِيَ أَرْسَلَتْهَا تُرَمْرِمُ مِنْ خَشَاشِ الْأَرْضِ حَتَّى مَاتَتْ هَزْلًا

Bir kadın kendisine ait bir kedi yavrusu veya bir kedi sebebiyle cehenneme girdi. Onu bağlamıştı ve yemek vermediği gibi, yeryüzünün haşeratının yemesi için de bırakmadı. Böylece kedi açlıktan öldü.”[7]

Bu hadiste delil olan kısım, “kendisine ait bir kedi” lafzının geçmesidir. Bu ifade, o kedinin kadının mülkü olduğuna delalet eder. Zira lam harfinde asıl mülkiyet ifade etmesidir. Kendisinden faydanılan bir mülkün de satışı caizdir.[8]

Böylece kedi ve köpek satışından yasaklayan hadisler, kendisinde fayda olmayan ve mülkiyet altında olmayan hayvanlara yorumlanır.[9]

İbn Useymin de konuyla ilgili delilleri ve görüşleri zikrettikten sonra kedi satışının cevazı görüşünün daha kuvvetli olduğunu tercih etmiştir.

Netice: Kedi satışından yasaklayan hadisin sıhhati konusunda ilim ehli tereddüt etmiştir. Köpek satışından yasaklayan hadisler ise mütevatir olup sıhhati sabittir. Nitekim av köpeği gibi kendisinden faydalanılan ve mülkiyet altında olan köpeklerin satışı hakkındaki istisna Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den sabit olmuştur. Kedi satışı konusundaki yasağın mülkiyet altında olmayan, eğitimli olmayan sahipsiz kediler hakkında yorumlanması da isabetli görünmektedir. Nitekim İbn Abbas radıyallahu anhuma’dan kedi satışında sakınca olmadığı rivayet edilmiş, tabiin ile sonraki müçtehitlerin çoğunluğu bu konudaki cevazı açıkça ifade etmişlerdir. Bu tevcih, kedi satışından yasaklayan rivayetler ile cevazı gösteren rivayetlerin arasını bulma konusunda tercihe şayandır. Allah en iyi bilendir.



[1] Hasen. Muslim (1569)

[2] Muslim'in şartına göre sahih. Ebû Dâvûd (3479) Tirmizî (1279) Nesâî (4295) Hakim (2/39) İbnu’l-Carud el-Munteka (580) İbn Ebî Şeybe (7/296) Ebu Ya’la (4/287) Taberânî Mu'cemu'l-Evsat (3201) Tahavi Şerhu Muşkili’l-Asar (4651-4652)

[3] Şerhu’s-Sunne (8/24)

[4] İbn Receb Camiu’l-Ulum ve’l-Hikem (s.453)

[5] Hasen ligayrihi. Ebu Avane Mustahrac (5274) Beyhakî (6/6) İbn Hibban (11/317)

[6] Sahih mevkuf. İbnu’l-Munzir el-Evsat (6602, 7817)

[7] Sahih. Muslim (2619)

[8] Bkz.: Keşşafu’l-Kına (3/153)

[9] Bkz.: İbn Kudame el-Mugni (4/175)

3 Mart 2026 Salı

Âsâr’ın Yayınladığı El-Mesailu İmam Ahmed Kitabı Hakkında

 Asar yayınlarının yayınladığı Mesailu İmam Ahmed kitabı bugün elime ulaştı ve incelediğimde şunları gördüm:

1- Bu kitap Prof. Dr. Abdullah b. Selman el-Ahmedi’nin; el-Mesail ve’r-Resail adlı, İmam Ahmed’in akideyle ilgili fetvalarını ve bunların şerhini içeren 2 ciltlik bir çalışmasından şerh kısımları çıkarılarak yalnız imam Ahmed’in sözleri tercüme edilmek suretiyle hazırlanmış olup kitabın tanıtımında bu muasır müellifin eseri olduğundan bahsedilmemiştir.

2- Aynı konu tabanlı olarak benim yapmış olduğum çalışma esnasında Asar yayınları yetkilisine Abdullah el-Ahmedî’nin bu çalışmasından, bu kitabın eksik ve hatalarından bahsetmiştim, kendi çalışmamda bu eksikleri giderdiğimi, hataları düzelttiğimi ve el-Ahmedî’nin zikretmediği daha birçok akide ile ilgili rivayetleri kendi çalışmamda eklediğimi belirtmiştim. Nitekim bu konuda el-Ahmedî'nin çalışmasını esas alıp gerekli ekleme ve düzeltmeleri yaptığıma dair bilgiyi çalışmamın mukaddimesinde de verdim.

3- Âsâr yayınları ile olan anlaşmayı fesh etmemizden sonra Daru’s-Sunne Mescidi benim hazırlamış olduğum derlemeyi yayınladı. Görünen o ki Âsar yayınları da bahsetmiş olduğum el-Ahmedi’nin bu çalışmasını temin etmişler ve yeniden tercüme ettirmişler. Lakin kitabın tanıtımında bundan ve eserin orjinal müellifinden hiç bahsedilmediği için şahsıma ait olan çalışma üzerinde oynamalar yaparak yayınladıkları zannı oluştu, bu yüzden emek hırsızlığı yapıldığı zannıya ihtarda bulunmuştum. Hatta yayıncıya neden bu kitabı izinsiz bastıklarını sorduğumda da tatmin edici bir cevap alamadım, kimin eserini tercüme ettirdiklerini de açıklamadılar. İbn Ebi Zemenin’in Usulu’s-Sunne adlı kitabına yapmış olduğum tahkik ve tercüme çalışmama Haddadî ve Haricî köpeklerinin akidelerini içeren dipnotları sanki benim dipnotlarımmış gibi anlaşılacak şekilde yayınlamış olmaları ve ticarî menfaati önceleyerek sapıklık içeren kitapların satışlarını yapmaları sebebiyle Asar yayınları nezdimde sabıkalıdır, el-Mesail kitabıyla ilgili zannıma da bu durum sebep olmuştur.

4- Bütün bu açıklamalara göre Asar yayınlarının yayınlamış olduğu Mesail kitabıyla ilgili olarak mahkemeye vermeyi gerektirecek bir durum olmadığı anlaşılmıştır. Hatta İmam Ahmed’in akidesini yansıtan bu eseri onların da yayınlamış olmalarından memnuniyet duymaktayım. İbn Ebi Zemenin'in Usulu’s-Sunne tercümeme yapmış oldukları hainlikleri ise Allah’a havale ediyorum. Bu kitabın benim tarafımdan yapılan tahkik ve tercümesinin Asar yayınlarının müdahalelerini içermeyen orijinal şeklini yayınlamak da üzerime vebal kalmıştır, Allah imkan nasip ederse yayınlamayı düşünüyorum.

5- Asar yayınları, yayınladıkları Mesail kitabını “En geniş mesail derlemesi” olarak sunmuşlardır lakin bu, gerçeği yansıtmamaktadır. Benim derlediğim mesail kitabında, Âsâr’ın yayınladığı kitapta geçen ve imam Ahmed’e nispeti sahih olan bütün akidevi meseleler mevcuttur, lakin benim derlememde Âsâr’ın baskısında yer almayan daha birçok mesele vardır. Rakam olarak Âsâr’ın neşrinde 1011 rivayet mevcuttur. Benim çalışmamda ise 1075 rivayet vardır. Bununla beraber Asar’ın yayınladığı derlemede imam Ahmed’e nispeti sabit olmayan er-Reddu Ale’l-Cehmiyye ve Kitabu’s-Salat gibi eserlerden de nakiller mevcuttur. Buna göre benim derlememde yaklaşık 200 küsur fazladan akidevi mesele mevcuttur. Ayrıca her rivayetin kaynağı cilt sayfa veya rivayet numarası olarak tek tek kaynağından tahric edilerek tarafımdan belirtilmiş, her bir rivayetin isnad zinciri incelenerek İmam Ahmed’e nispetinin sıhhati sabit olan rivayetlere yer verilmiştir. Asar’ın tercüme ettirdiği eserin dipnotlarında ise çoğu zaman cilt, sayfa veya rivayet numarası belirtilmemiştir.

Sonuç olarak, önceki ihtar yazımda şahsıma ait çalışmalar üzerinden bir emek hırsızlığı yapıldığı zannında bulunmuştum ve bu hususta hatalı olduğum ortaya çıkmıştır. Bid’at ehliyle yakın ilişkilerde bulunan kişilere suizanda bulunmaktan dolayı özür dilemeyeceğim. Zira itham vadilerinde dolaşan, haksız bir ithama uğrarsa ancak kendisini kınamalıdır. İsabetsiz bir zanda bulunduğum için Asar yayınlarından değil, bu ihtarımın ulaştığı kimselerden özür diliyorum. Zira Asar yayınlarının bugüne kadar yaptıkları, kendilerine hüsnüzan toleransını ortadan kaldırmıştır. Bütün bunlarla beraber, yayınlamış oldukları el-Mesail kitabı faydalı bir kitaptır, her ne kadar derlemesini yapan müellifin eksikleri ve hataları olsa da, asla sakındırılacak bir içerikte değildir.


2 Şubat 2026 Pazartesi

Ön Taraftan Çıkan Yel Abdesti Bozar mı?

 Fakihler kadının ön tarafından çıkan yelin abdesti bozup bozmadığı hususunda ihtilaf etmişlerdir.

Birinci görüş: Abdesti bozar. Bu Şafii ve Hanbelilerin mezhebidir.

İmam Nevevî rahimehullah dedi ki: “Erkek veya kadının arka tarafından çıkanlar abdesti bozar. Bu gaita, idrar, yel, kurt, irin, kan, taş veya başka bir şey olsa da fark etmez. Bunun nadiren olması veya sıklıkla olması arasında da fark yoktur. Yelin kadının önünden çıkması ve erkeğin arkasından çıkması da fark etmez. Şafii rahimehullah bunu el-Umm’de ifade etmiş ve ashabı da bu hususta ittifak etmişlerdir.”[1]

İbn Kudame rahimehullah dedi ki: “Salih, babası (Ahmed b. Hanbel)’den, kadının ön tarafından yel çıkması hakkında şöyle dediğini nakletti: İki yoldan (önden ve arkadan) çıkan her şeyde abdest gerekir.” El-Kadî dedi ki: “Erkeğin zekerinden ve kadının ön tarafından çıkan yel abdesti bozar.”[2]

İkinci görüş: Abdesti bozmaz. Bu Hanefiler ile Malikilerin mezhebidir.

Reddu’l-Muhtar’da şöyle geçer: “Ön taraftan ve zekerden çıkan yel abdesti bozmaz. Çünkü bu seğirmedir, gerçek manada bir yel değildir. Şayet yel olsaydı bile necaset mahallinden gelmediği için yine abdesti bozmaz.”[3]

Allame ed-Derdir el-Malikî rahimehullah şöyle demiştir: “İki çıkış yolu dışında bir yerden mesela ağızdan çıkanlar veya kanın dübürden gelmesi, kadının ön tarafından gelse dahi yelin ön taraftan gelmesi veya bir delikten gelmesi abdesti bozmaz.”[4]

Tercih:

Mezheplerin görüşleri bu şekildedir. Delilin zahiri ise ön taraftan çıkan yelin abdesti bozduğunu göstermektedir. Zira Nebî sallallahu aleyhi ve sellem yel hakkında:

لَا وُضُوءَ إِلَّا مِنْ صَوْتٍ أَوْ رِيحٍ

Ses veya koku olmadıkça abdest gerekmez” buyurmuştur.[5]

İmam İbnu’l-Mubarek rahimehullah ve başkaları ön taraftan çıkan yelin abdesti bozacağına bu ve benzer hadisleri delil getirmişlerdir.

İmam Tirmizî rahimehullah şöyle demiştir: “Bu alimlerin, hades meydana gelip de ses işitmedikçe ve yel hissetmedikçe abdest gerekmeyeceği görüşüdür. Abdullah b. el-Mubarek rahimehullah dedi ki: “Kişi hadesten (abdestin bozulduğundan) tereddüt ederse, abdestin bozulduğuna yemin edecek kadar emin olmadıkça abdesti bozulmaz.” Yine dedi ki: “Kadının ön tarafından yel çıkarsa ona abdest gerekir.” Bu aynı zamanda Şafii ve İshak (b. Rahuye)’nin de görüşüdür.”

Yel konusunda Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den gelen delil umum ifade etmekte olup, yelin önden veya arkadan çıkmasını kapsamaktadır.

Buna göre kadının ön tarafından çıkan yel, ses veya koku ile birlikte olursa abdesti bozar, ses ve koku ile birlikte olmazsa abdesti bozmaz. Allah en iyi bilendir.



[1] El-Mecmu (2/3) Bkz.: İbn Hacer el-Heytemi Tuhfetu’l-Muhtac (1/127)

[2] El-Mugni (1/125) Bkz: Merdavi el-İnsaf (1/195)

[3] Reddu’l-Muhtar (1/136) Bkz.: Kasanî Bedaiu’s-Sanai (1/25)

[4] Eş-Şerhu’l-Kebir Ma’a Haşiyeti’d-Dusuki (1/118)

[5] Tirmizî (74) Sahihu’l-Cami (7572)

1 Şubat 2026 Pazar

Yatsı Namazı Kılan Cemaate Uyan Kişinin Akşam Namazını Kılması

 Kişi akşam namazını kılmamış olup yatsı namazı kılmakta olan cemaate uyarak namaz kılarsa namazı ne şekilde kılacağı hususunda ihtilaf edilmiştir. Kimisi üçüncü rekatte oturup cemaatin yatsıyı tamamlamasını bekler ve onlarla birlikte selam verir demiştir ki, bunu korku namazına kıyaslayarak söylemişlerdir, şaz bir görüştür.

Şeyh Mukbil gibi diğer bazı âlimler de, cemaatle birlikte dört nafileye niyet ederek kılar, sonra akşam namazını, sonra da yatsı namazını kılar demişlerdir. Bu görüş de İbn Ömer radıyallahu anhuma, ez-Zuhri rahimehullah ve seleften birçoklarından nakledilmiştir.

İmam Şafii, bir rivayette İmam Ahmed, Hanbelilerden bir grup, İbn Teymiyye, dedei Mecd İbn Teymiyye ve el-Elbani gibi bazı âlimler, üçüncü rekatte imamdan ayrılmaya niyet edip oturur ve selam vererek namazdan ayrılır demiştir.

Nevevi rahimehullah şöyle demiştir: “Kişi öğle namazı kılan imamın arkasında sabah namazına niyet ederse namazı tamam olur. Dilerse imam selam verene kadar teşehhüdde oturup bekler ve imamla birlikte selam verir ki, en üstünü budur. Dilerse de imamdan ayrılmaya niyet eder ve selam verir. Bir mazeret sebebiyle İmamdan ayrılması yüzünden namazının batıl olmayacağı hususunda bir ihtilaf yoktur. Şekil olarak da doğruya en yakını budur.”[1]

Nastan ve selefin uygulamasından, mazeret sebebiyle namazda imamdan ayrılmaya delil şu şekildedir:

Enes b. Malik radiyallahu anh dedi ki:

كَانَ مُعَاذُ بْنُ جَبَلٍ يَؤُمُّ قَوْمَهُ فَدَخَلَ حَرَامٌ وَهُوَ يُرِيدُ أَنْ يُسْقَى نَخْلُهُ فَدَخَلَ الْمَسْجِدَ لِيُصَلِّي مَعَ الْقَوْمِ فَلَمَّا رَأَى مُعَاذًا يُطَوِّلُ تَجَوَّزَ فِي صَلاتِهِ وَلَحِقَ بِنَخْلِهِ يَسْقِيهِ فَلَمَّا قَضَى مُعَاذٌ الصَّلاةَ قِيلَ لَهُ إِنَّ حَرَامًا دَخَلَ الْمَسْجِدَ فَلَمَّا رَآَكَ طَوَّلْتَ تَجَوَّزَ فِي صَلاتِهِ وَلَحِقَ بِنَخْلِهِ يَسْقِيهِ قَالَ إِنَّهُ لَمُنَافِقٌ أَتَعَجَّلُ عَنِ الصَّلاةِ مِنْ أَجْلِ سَقْي نَخْلِهِ؟ قَالَ فَجَاءَ حَرَامٌ إِلَى النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّم َ وَمُعَاذٌ عِنْدَهُ فَقَالَ يَا نَبِيَّ اللَّهِ إِنِّي أَرَدْتُ أَنْ أَسْقِيَ نَخْلا لِي فَدَخَلْتُ الْمَسْجِدَ لأُصَلِّيَ مَعَ الْقَوْمِ فَلَمَّا طَوَّلَ تَجَوَّزْتُ فِي صَلاتِي وَلَحِقْتُ بِنَخْلِي أَسْقِيهِ فَزَعَمَ أَنِّي مُنَافِقٌ فَأَقْبَلَ النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّم َ عَلَى مُعَاذٍ فَقَالَ أَفَتَّانٌ أَنْتَ؟ أَفَتَّانٌ أَنْتَ؟ لا تُطَوِّلْ بِهِمْ! اقْرَأْ بِسَبِّحِ اسْمَ رَبِّكَ الأَعْلَى وَالشَّمْس وَضُحَاهَا وَنَحْوهمَا

“Muaz b. Cebel radiyallahu anh kavmine imamlık yapıyordu. Haram radiyallahu anh, o hurma bahçesini sulamak istiyordu. Cemaatle namaz kılmak için Mescide girdi. Muaz radiyallahu anh’ın namazı uzattığını görünce namazını çabukça kılıp bahçesini sulamaya gitti. Muaz radiyallahu anh namazı bitirince ona:

“Haram mescide girdi, senin namazı uzattığını görünce namazı hızlıca kılıp bahçesini sulamaya gitti” denildi. Muaz radiyallahu anh dedi ki:

“Şüphesiz o bir münafıktır. Bahçesini sulamayı namaza tercih mi ediyor?” Bunun üzerine Haram radiyallahu anh Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e geldi, Muaz radiyallahu anh da yanındaydı. Dedi ki:

“Ey Allah’ın nebisi! Ben hurma bahçemi sulamak istiyordum. Mescide cemaatle namaz kılmak için girdim. Namazı uzatınca ben çabukça kılıp bahçemi sulamaya gittim. O da benim münafık olduğumu iddia etti.” Nebî sallallahu aleyhi ve sellem Muaz radiyallahu anh’e döndü ve:

Sen fitneci misin? Sen fitneci misin? Onlara namazı uzatma! A’lâ, Şems ve benzer sureleri oku.[2]

Abdullah b. Burayde rahimehullah’tan: “Burayde radiyallahu anh dedi ki:

إِنَّ مُعَاذَ بْنَ جَبَلٍ صَلَّى بِأَصْحَابِهِ صَلاةَ الْعِشَاءِ فَقَرَأَ {اقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ وَانْشَقَّ الْقَمَرُ} فَصَلَّى رَجُلٌ وَانْصَرَفَ فَقَالَ مُعَاذٌ قَوْلا شَدِيدًا فَأَتَى رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيه وَسَلَّم يَشْكُو أَنَّهُ كَانَ فِي نَخْلٍ لَهُ يَعْمَلُ فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيه وَسَلَّم اقْرَأْ فِيهِمَا بِـ {وَالشَّمْسِ وَضُحَاهَا} وَنَحْوِهَا مِنَ السُّوَرِ

“Muaz b. Cebel radiyallahu anh arkadaşlarına yatsı namazını kıldırıyordu. Kamer suresini okuyarak kıldırdı. Bir adam namazdan ayrıldı. Muaz radiyallahu anh ona şiddetli sözler söyledi. Adam da Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e gelerek şikâyet etti ve kendisinin hurmaları sulama işinde çalıştığını söyledi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem (Muaz radiyallahu anh’e) buyurdu ki:

Şems suresi ve benzeri sureleri oku.”[3]

Bu hadiste Muaz radıyallahu anh’ın arkasında namaz kılan Haram radıyallahu anh, imamdan ayrılarak namazı tamamlamış, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem onun bu yaptığına karşı çıkmamış, namazının geçersiz olduğunu söylememiştir.

Böylece bu hadiste imama uyan kimsenin bir mazeret sebebiyle namazda imamdan ayrılmasının meşru olduğuna delalet vardır.

Yine İbn Mes’ud radıyallahu anh, Osman radıyallahu anh’ın Mina’da namazı dört kıldırmasını eleştirdiği zaman, tabiinden ravi ona: “İkinci rekatten sonra selam verip ayrılsaydın” demiş, İbn Mes’ud radıyallahu anh, bu fiilin meşru olmadığını söylememiş, bilakis siyasi bir fitneye sebep olması endişesiyle “İhtilaf şerdir” diyerek cevap vermiştir.

Abdurrazzak, Ma’mer’den, o da Katade ve Atâ el-Horasanî rahimehumallah’tan rivayet ediyor:

«أَنَّ أَبَا الدَّرْدَاءِ انْتَهَى إِلَى أَهْلِ حِمْصٍ، وَهُمْ يُصَلُّونَ الْعِشَاءَ، وَهُوَ يَظُنُّ أَنَّهَا الْمَغْرِبُ، فَلَمَّا سَلَّمَ الْإِمَامُ قَامَ فَصَلَّى رَكْعَةً أُخْرَى، ‌فَاعْتَدَّ ‌بثَلَاثِ ‌الْمَغْرِبِ ‌وَجَعَلَ ‌الرَّكْعَتَيْنِ تَطَوُّعًا، ثُمَّ صَلَّى الْعِشَاءَ بَعْدَ ذَلِكَ

“Ebu’d-Derda radıyallahu anh Humus halkına gittiğinde yatsı namazını kılıyorlardı. Ebu’d-Derda radıyallahu anh ise onların akşamı kıldıklarını zannediyordu. İmam selam verince Ebu’d-Derda radıyallahu anh kalktı ve bir rekat daha kıldı. Üç rekatı akşam namazı saydı önceki iki rekati de nafile saydı. Sonra yatsı namazını kıldı.”[4]

Taberî dedi ki: bana Ya’kub b. İbrahim tahdis etti, dedi ki: bize İbn Uleyye tahdis etti, dedi ki: bize Davud (b. Ebi Hind) haber verdi, o Ata el-Horasani’den rivayet etti. Yine Said, Katade’den rivayet etti:

أَن أَبَا الدَّرْدَاء انْتهى إِلَى السَّجْدَة، وهم يصلونَ، فصلى مَعَهم، ‌وَهُوَ ‌يرى ‌أَنَّهَا ‌الْمغرب، فَإِذا هِيَ الْعشَاء، فَقَامَ فصلى رَكْعَة، فَجعل ثَلَاثًا الْمغرب، وثنتين بعْدهَا

“Ebu’d-Derda radıyallahu anh secdeye gittiğinde cemaat yatsı namazı kılıyordu, o ise onların akşamı kıldıklarını sanıyordu. Yatsı namazı kıldıklarını görünce kalkıp bir rekât daha kıldı, üç rekati akşam, iki rekati de nafile kıldı.”[5]

Abdullah b. Ahmed dedi ki: “Babam (Ahmed b. Hanbel’e); Hammad b. Zeyd’in Davud’dan, onun da Ata’dan rivayet ettiği şu haberi sordum:

أَنَّ أَبَا الدَّرْدَاءِ ‌صَلَّى ‌الْمَغْرِبَ ‌أَرْبَعًا ‌ثُمَّ ‌صَلَّى ‌رَكْعَةً ثُمَّ قَالَ ثَلاثٌ وَاثْنَتَانِ قَالَ أَبِي يَعْنِي عَطَاءً الْخُرَاسَانِيَّ

“Ebu’d-Derda radıyallahu anh akşamı dört rekat kıldı, sonra bir rekat daha kıldı, sonra dedi ki: “Üç (rekati akşam namazı) ve iki rekat (nafiledir)” Babam dedi ki: “Buradaki Atâ, el-Horasanî’dir.”[6]

Bu rivayetin Katade ve Ata el-Horasani’ye ulaşan isnadı sahihtir. Katade rahimehullah Ebu’d-Derda radıyallahu anh’e yetişmemiştir. Ata el-Horasani rahimehullah’ın da Ebu’d-Derda radıyallahu anh’den rivayetinin mürsel olduğu söylenmiştir.

Her halukarda tabiinin fakih ve âlimlerinden olan Katade ve Atâ el-Horasani’ye kadar isnadı sahih olduğundan en azından tabiinden selef indinde bu şekilde namazın ve namaz içinde niyeti değiştirmenin meşru görüldüğünü ifade etmektedir. 

Allah en iyi bilendir.



[1] El-Mecmu (4/143)

[2] Buhârî ve Muslim'in şartlarına göre sahih. Hatib el-Bağdadi el-Esmau’l-Mubheme Fi Ebnai’l-Muhkeme (1/51) Ziyau’l-Makdisi el-Muhtare (6/280) Ahmed (3/124) Nesâî Sunenu'l-Kubrâ (11674) Bezzar (13/58) Mukbil b. Hadi Camiu’s-Sahih (1026)

[3] Muslim'in şartına göre sahih. Bezzar (10/297) Ahmed (5/355) el-Elbani el-İrva (295) Mukbil b. Hadi Camiu’s-Sahih (952, 4399)

[4] Abdurrazzak Musannef (2/7 no:2264)

[5] Taberî Tehzibu’l-Asar (391)

[6] El-İlel ve Marifetu’r-Rical (692)

30 Ocak 2026 Cuma

Ana Dilini Dahi Anlamayan Arap Dilini Anlayabilir mi Hiç?

Önceki yazımda keskin kılıçlar kanalından çığırtkanlık yapan taklitçi zihniyetin nasıl bir şirk içinde olduklarını kendilerine de gösterebilmek için tuzak içeren bir cümle kurmuş ve şöyle demiştim: “…benim gibi Türkiye asıllı birinin müctehid, âlim veya muhaddis olmasını ya kabullenemiyor veya hazmedemiyorlar…” Bu cümleye sazan gibi atlayacaklarından emindim, öyle de oldu. Hemen “mehdilik iddia edenler gibi bu da müçtehitlik iddia ediyor” diye basmışlar yaygarayı…

Evet yukarıdaki cümlem Türkçe bir cümle, şahsım hakkında kullandığım ifade yalnızca Türkiye asıllı olmamla ilgili benzetmedir. Onların anladığı şekilde iddiada bulunsaydım cümlem şöyle olurdu: “Türkiye asıllı olduğum için benim müçtehid olmamı kabullenemiyorlar….” Bu cümlenin de altına imzamı atarım, lakin cümleyi önceki şekliyle kurmamın sebebi, keskin kıllar kanalındakilerin daha ana dilleri olan Türkçeyi doğru anlayamadıklarını, dolayısıyla Arapça ilmî metinleri de bu şekilde çarpık anladıklarını ortaya koymaktır.

İkinci ve en önemli nokta da, taklitçilerin nasıl bir şirk içerisinde olduklarını anlamaları için vesile olmasıdır. Şöyle ki, Allah’a hamd olsun, ben zaten müçtehidim ve ilimle iştigal eden her müslümana da müçtehid olmayı farz görüyorum. İlimle iştigale güç yetiremeyen müslümanlara ise taklidi haram, alimin deliline ittibayı farz görüyorum.

Lakin keskin kıçlar kanalındakiler müçtehit kelimesine öyle kutsal bir anlam yüklüyorlar ki müçtehit denecek kişi din koyma konusunda peygamber mertebesine eşdeğerdir! Çünkü onların dinlerinde re’y ve kıyaslarla içtihat yapılmakta, yani Allah’ın indirdiğinden ve rasulün getirdiğinden başkasıyla din konulmaktadır! Şu halde müçtehid denecek kişi de böylesi kutsal, kusursuz bir şahsiyet olmalıdır! Bu yüzden içtihadın kapısının da artık kapandığına inananlar vardır. Çünkü onlara göre Ebu Hanife, Şafii, Ahmed ve Malik’ten sonra artık yeni bir müçtehit (nebi) gelmeyecektir!!

Bana gelince, benim tabi olduğum dinde re’y ve kıyaslara yer yoktur. Dinimde yalnızca Kur’ân ve sahih sünnet vardır, bu iki kaynağı salih selefin menheci dışına çıkmadan alıp uygulamak vardır. Dolayısıyla içtihadımın da nihayeti rey ve kıyasla hüküm ortaya koyamaz.

Benim dinimde ancak vahyin nasları üzerinde içtihat edilebilir. Hangi ayet veya hadisin muhkem olduğu, hangisinin mensuh olduğu, hangisinin umum, hangisinin husus olduğu, hangisinin delaleti üzerinde icma edilip hangisinin delaleti üzerinde ihtilaf edildiği, rivayetlerin hangisinin sahih, hangisinin sakim olduğu gibi konular üzerinde, ilmim nispetinde içtihat ederim.

Benim yaptığım içtihat haşa din koymak için değil, rasulün beyan ettiği dindeki hükmü ortaya koymak için çaba sarfetmektir. İşte bunlar da her ilimle uğraşana farz olan şeylerdir. Avam da ilim ehline, içtihatla ulaşmış olduğu sahih ve sarih delilleri sorar ve alimden öğrenmiş olduğu muteber delillere tabi olur. Alimin kendi re’y ve kanaatlerine değil!

Lakin taklitçilerin zihnindeki müçtehid, nebilerle eş mertebededir. Bu yüzden Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hadisine karşı imam edindikleri şahısların reyleriyle muhalefet ve itirazda bulunurlar, imamların reyleriyle dini hükümler koyarlar, ayet ve hadisin genel ifadesini imamların reyleriyle tahsis ederler, yahut hususi nasları reylerle genişletirler.

Keskin kıllar şafii mezhebini taklit ettiklerini iddia ediyorlar, basit bir misal vereyim: Namazı terk edenin dünyadaki cezası sizin mezhepte nedir? Şafii mezhebinde namazı terk edenin küfrüne hükmetmezler, lakin had cezası olarak öldürülmesine hükmederler. Peki bu had cezası Kur’ân’dan mı, sünnetten mi, raşid halifelerin uygulamasından mı, yoksa imam Şafii’nin kendi re’yinden mi?

Haydi Hanbeliler namazı terk edenin mürted olacağına hükmediyorlar ve mürtedin haddini namazı terk edene de uyguluyorlar. Naslarda buna bir yol vardır.

Hatta Hanefilerin namazı terk edene uygulayacağı sopa cezası hakkında da imamın takdiriyle on sopaya kadar ta’zir cezası uygulanabileceğini ifade eden hadiste delil vardır.

Peki ya Şafiiler namazı terk edenin irtidadına hükmetmediklerine göre had cezası olarak ölüm cezasını neye dayanarak veriyorlar?

Şayet imam Şafii’nin vahiy almadığını, bunu re’yiyle içtihat ederek söylediğini itiraf ediyorsanız, bu Allah’ın indirdiğinden başkasıyla hükmetmenin ta kendisi değil mi?  

Re’y ve kıyas ancak kitap ve sünnette mevcut olan bir hükmü daha iyi anlamak için başvurulacak bir enstürüman olabilir, lakin dinde mevcut olmayan bir hükmü re’y ve kıyasla ortaya koymak, Allah’ın izin vermediği bir din koymadır ve küfürdür.

Tıpkı sigaraya haram hükmü verenlerin yaptıkları gibi. Hatta sigaraya haram ya da mekruh hükmü uyduranlar ne bir ayete, ne bir hadise ne de bir kıyasa dayanabilirler! Çünkü kıyası meşru görenlere göre sigaranın fer olarak kıyaslanıp da haram ya da mekruh hükmünün verilebileceği bir asıl da yoktur. Sigaradan hoşlanmayanların kendi işkembelerinden re’yde bulundukları kokuşmuş görüşlerden başka dayanakları yoktur. Bu kokuşmuş görüşlerle Allah’ın dininde hükmediliyor ne dersiniz?

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente estağfiruke ve etûbu ileyk" (Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)