Bazı kimseler, aşağıda aktaracağım üzere, ilim ehlinin mustazaf müslümanlar hakkında yaptıkları bazı açıklamaları bazen suistimal etmekte ve Türkiye gibi İslam ile yönetilmeyen ülkelerde yaşayan müslümanlara, yaptırım ve ikrah olmayan konularda dahi kâfirlere zahiren uyum göstermeye cevaz verildiğini zannetmektedirler.
Mesela Türkiye’de askerlik kanun zoruyla mecbur kılınmakta, gayri
müslim kıyafetleri giymek, sakal kesmek, Allah’tan başkası adına yemin etmek,
istilklal marşı, bayrak karşısında saygı duruşu gibi şirkî eylemlerde bulunmak
zorunlu tutulmaktadır. Böyle bir konuda ikrah altında kalan ve zorla askere
götürülen müslüman, gönülden bunu istemeyerek askerlik yapmaya mecbur
kaldığında mazur olur. Lakin gönüllü olarak askerlik yapan, kâfir bir devletin
güvenlik, diyanet, istihbarat, vergi, sağlık sektörü gibi zulüm organlarında görev
alanlar elbette Allah katında da, müslümanlar nezdinde de mazur olamazlar!
Huzeyfe radıyallahu anh’den: Nebî sallallahu
aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
إِنَّهَا سَتَكُونُ
أُمَرَاءُ يَكْذِبُونَ وَيَظْلِمُونَ
فَمَنْ صَدَّقَهُمْ بِكَذِبِهِمْ وَأَعَانَهُمْ عَلَى ظُلْمِهِمْ فَلَيْسَ مِنَّي وَلَسْتُ
مِنْهُ وَلَا يَرِدُ عَلَيَّ
الْحَوْضَ وَمَنْ لَمْ يُصَدِّقْهُمْ بِكَذِبِهِمْ وَلَمْ يُعِنْهُمْ عَلَى ظُلْمِهِمْ
فَهُوَ مِنِّي وَأَنَا مِنْهُ وَسَيَرِدُ عَلَيَّ الْحَوْضَ
“Şüphesiz yalan söyleyen ve zulmeden yöneticiler olacaktır. Onların
yalanlarını tasdik eden ve zulümlerine yardım edenler benden değillerdir, ben
de onlardan değilim. Onlar havza gelemeyecektir. Onların yalanlarını
tasdiklemeyen ve zulümlerine yardım etmeyen ise bendendir, ben de ondanım. O
havza gelecektir.”[1]
Ebu Hureyre radiyallahu anh’den: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem
şöyle buyurdu:
يَكُونُ فِي آخِرِ الزَّمَانِ أُمَرَاءُ ظَلَمَةً وَوُزَرَاءُ فَسَقَةً وَقَضَاةٌ
خَوَنَةٌ وَفُقَهَاءُ كَذَبَةٌ فَمَنْ أَدْرَكَ مِنْكُمْ ذَلِكَ الزَّمَانَ فَلَا يَكُونَنَّ
لَهُمْ جَابِيًا وَلَا عَرِيفًا وَلَا شُرْطِيًّا
“Ahir zamanda zalim yöneticiler, günahkâr bakanlar, hain hâkimler,
yalancı fakihler olacak. İçinizden kim onlara yetişirse o zamanda onların vergi
memuru olmasın, milletvekili olmasın ve güvenlik gücü olmasın.”[2]
Ebu Said el-Hudrî ve Ebu Hureyre radıyallahu anhuma’dan: Rasulullah
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
لَيَأْتِيَنَّ عَلَيْكُمْ أُمَرَاءُ يُقَرِّبُونَ شِرَارَ النَّاسِ وَيُؤَخِّرُونَ
الصَّلَاةَ عَنْ مَوَاقِيتِهَا فَمَنْ أَدْرَكَ ذَلِكَ مِنْكُمْ فَلَا يَكُونَنَّ عَرِيفًا
وَلَا شُرَطِيًّا وَلَا جَابِيًا وَلَا خَازِنًا
“İnsanlar üzerine bir zaman gelecek, sefihler yöneticileri olacak,
insanların şerlilerini öne geçirecekler ve hayırlılarını geri bırakacaklar.
Namazları da vakitlerinden geciktirecekler. İçinizden kim buna yetişirse arîf
(milletvekili) olmasın, şurtî (polis, asker, zabıta vb.) olmasın, vergi tahsildarı
olmasın ve muhasebeci olmasın.”[3]
Ebu Hureyre radıyallahu anh şöyle dedi:
لَا تَكُونَنَّ
عَرِيفًا وَلَا جَابِيًا وَلَا شُرَطِيًّا
“Temsilci (milletvekili) olma! Vergi memuru olma! Güvenlik görevlisi
olma!”[4]
. İbn Mes’ud radıyallahu anh dedi ki:
لَا تَكُنْ جَابِيًا وَلَا عَرِيفًا وَلَا شُرَطِيًّا
وَلَا بَرِيدًا
“Vergici olma, temsilci (milletvekili) olma, güvenlik
görevlisi olma, haberci (istihbaratçı) olma ve namazı da vaktinde kıl.”[5]
Bu rivayetler açıkça gösteriyor ki, Allah’ın indirdiği ile
hükmetmeyen zâlim yönetimlerin zulm organlarında memurluk yapmak caiz değildir!
Çocukların okula gitmesi meselesine gelince, ilköğretim
zorunlu tutulmaktadır. Fakat müslümanların, dinlerine uygun şekilde eğitim
talep etme hakları anayasal bir haktır. Dolayısıyla müslümanların devletten bu
eğitim haklarını, inançlarına göre temin etmesini talep etmeleri gerekir.
Kızlarla erkeklerin ayrı sınıflarda olduğu, İslam’ın zorunlu bir vacibi olan İslamî
kıyafete müdahale edilmediği, müfredatında Kur’ân ve sünnete aykırı unsurlar
içermeyen, Kemalizmin dayatılmadığı bir eğitimi devlet sağlamak zorundadır ve
bu zorunluluk Türkiye Cumhuriyeti kanunlarına göredir! Dolayısıyla devletin, bu
şartları sağlamadan müslümanların çocuklarının okullara gitmesini mecbur koşması
ve bundan dolayı cezalandırmakla tehdit etmesi anayasal bir suçtur.
Müslümanların bu yasal haklarını talep etmeden, bu konuda
mücadelesini vermeden, çocuğa kayyum atanması gibi yasal olmayan göstermelik
tehditlere aldanarak çocuğunun okula gitmesine razı olması caiz değildir! Hatta
bazı müslümanlar çocuklarına tagutluk yaparak imanî ve ahlâkî açıdan birçok rezillikler
içeren okullara gitmelerini emretmekte, kendi dünyevî maslahatları için
çocuklarını Ebu Cehil okullarına göndererek, bazen bu puthanelere bizzat götürüp
gertirerek küfre ve sapkınlıklara itmektedirler! Anne ve babası bu sıfatta olan
iman sahibi çocukların, Allah’a itaati önceleyip, böyle tagutlaşmış, kendi
menfaatleri için çocuklarını tehlikeye atmış anne ve babalara isyan etmeleri
vaciptir!
Bu konuda mücadeleyi terk eden ve kendi istekleriyle çocuklarını
okula gönderenler, mücadele içinde olan müslümanları yardımsız bırakmış, davaya
ihanet etmiş ve cihaddan kaçmış kimselerdir. Dünyevî endişeleri sebebiyle Tebük
harbinden geri kalanlara Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem ve ashabının
nasıl bir tavır uyguladığı malum ve meşhurdur!
Çok daha gevşek davranan bir güruh da, hiçbir yasak,
yaptırım veya ikrah olmadığı halde vacip olan şer’î giyimi (kadınlar için cilbabı/siyah
çarşafı ve peçeyi, erkekler için sarık, şalvar veya izar, sakal vb.) terk
etmekte, hiçbir kanuni zorlama olmadığı halde kâfirler gibi pantolon giymekte,
sakalını kesmekte, sarık sarmamaktadır! Bazı zevzeklerin İbn Teymiyye rahimehullah’ın
şu sözlerini hevâlarına alet ettiklerini görürsün:
İbn Teymiyye rahimehullah, kâfirlere muhalefet konusunda
şöyle demiştir: “Müslümanlar ilk yıllarda
zayıf oldukları için Yahudi ve Hristiyanlara muhalefet etmek meşru kılınmamıştı.
Fakat din tamamlanıp güç kazanınca ve egemenliği perçinleyince bu ilke meşru
kılındı. Bu durumun günümüzdeki benzeri şöyle olabilir: Eğer bir müslüman Daru’l
Harb'de veya harp halinde olunmayan kâfir bir ülkede yaşasa, dış görünüş bakımından
onlara muhalefetle yükümlü tutulmaz. Çünkü böyle bir tutum söz konusu müslümana
zarar verebilir. Bilakis, böyle bir müslümanın bazen çevresindekilerin dış
görünüşlerine katılması; onların dine davet edilmeleri veya onların sırlarına
vâkıf olup durumlarını müslümanlara bildirmek yahut onların müslümanlara zarar
vermelerini engellemek gibi dinî bir maslahat söz konusu olduğunda müstehap,
hatta bazı durumlarda vacip bile olabilir. Allah’ın kendisinde dinini aziz
kıldığı, kâfirlere küçüklük ve cizye kıldığı; İslam ve hicret yurdunda ise,
onlara muhalefet meşru kılınmıştır...”[6]
Evet, İbn Teymiyye rahimehullah, iman ettiği halde aslî
kâfirlerin ülkelerinde yaşamak zorunda kalan, oradan hicret etmeye gücü yetmeyen
ülkelerde takiyye yaparak yaşamak zorunda kalan kimseler hakkında böyle diyor.
İbn Teymiyye’nin bu sözleri açıkça anlaşılacağı gibi, İslamî
şiarları yerine getirmeye gücü yetmeyen, aciz kalan kimseler hakkındadır. Bununla
birlikte bu şekilde, aciz kaldığı için imanını gizlemek zorunda kalan bu
kimseler, ülkelerine müslümanlar saldırdıkları takdirde zahirlerine göre
hükmedilip kâfir muamelesi göreceklerdir! İbn Teymiyye bizzat kendisi bu durumu
yukarıda nakilde bulunduğum sözlerinin devamında zaten açıklamaktadır. Rasulullah
sallallahu aleyhi ve sellem’in ve ashabının savaşlardaki siyreti de bu minvâl
üzere cereyan etmiştir.
Günümüzde müslümanların yaşadıkları ve İslam hükümleriyle
yönetilmeyen ülkelere gelince, bu ülkelerde genelde aslî kâfirler değil, müslümanlık
iddia eden zındık münafıklar yönetim sahipleridir. Yani müslümanlık iddia edenlerin çoğunluğu
teşkil ettiği bu ülkelerde kitap ehli veya kitapsız kâfirlerin kılıklarına bürünmenin
nasıl bir mantıklı açıklaması olabilir?! Üstelik İslam şiarı olan bu kıyafetler
hakkında kanunî yasaklamalar bile yok iken?! İbn Teymiyye rahimehullah’ın
yukarıda naklettiğim sözleri ile bu hevâ sahiplerinin saptırmalarının uzaktan
yakından tutarlı bir yön olabilir mi?
İbn Teymiyye başka bir yerde şöyle demiştir: “Genel olarak
söylemek gerekirse, daru’l-küfürde iman edip, aciz olduğu için hicret edemeyen
kimseye yapmaktan aciz olduğu şer’î hükümler vacip değildir ve bu hususta
müslümanlar arasında ihtilaf yoktur. Bilakis vaciplik, imkan nispetindedir. Aynı
şekilde hükmü bilinmeyen şeyler de böyledir…”[7]
Yine şöyle demiştir: “Kullar üzerine hüccet ancak iki şeyle
yerine gelir: Allah’ın indirdiğini bilme imkânı ve onunla amel edebilme
kudreti. Deli kimse gibi, ilimden aciz olan veya amelden aciz olan kimseye
gelince, emir ve yasaktan sorumlu değildir. Dinle ilgili bazı şeyler
bilinemezse veya bir kısmını yerine getirmekten acizlik söz konusu olursa o
konuda yükümlülük düşer...”[8]
Evet, hevâ ehlinin, İbn Teymiyye’nin sözlerini kendi
sapıklıklarına delil getirmeleri, görüldüğü gibi İbn Teymiyye’ye de bir iftiradır!
Zira İbn Teymiyye’nin kastettiği şey, ilim ve kudret şartlarıyla bağlantılıdır.
Heva ehli ise ilim ve kudret bulunmasına rağmen vacipleri terk etmek
istiyorlar!
Mesela bu hevâ ehli, Türkiye gibi, çoğunluğun müslümanlık
iddia ettiği bir ülkede İslâmî kıyafeti terk ettikleri için zahirlerine göre
hükmedilip kâfir muamelesi göreceklerini kabul ediyorlar mı? Nitekim Rasulullah
sallallahu aleyhi ve sellem ve ashabı, zahiren kâfirlere uyum gösterenlere
kâfir muamelesi yapıyorlardı:
Cerir b. Abdillah radıyallahu anh şöyle demiştir: “Rasulullah sallallahu
aleyhi ve sellem Has’am tarafına bir seriyye gönderdi. Bazı insanlar (Müslüman
olduklarını göstermek için) secdeye kapandılar. Onları öldürmekte acele
ettiler. Bu durum Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e ulaşınca, onlar için
yarım diyet ödenmesini emretti ve şöyle buyurdu:
أَنَا بَرِيءٌ مِنْ كُلِّ
مُسْلِمٍ يُقِيمُ بَيْنَ أَظْهُرِ المُشْرِكِينَ قَالُوا يَا رَسُولَ اللَّهِ وَلِمَ؟
قَالَ لَا تَرَاءَى نَارَاهُمَا
“Ben müşrikler arasında ikamet eden her Müslümandan beriyim”
Sahabeler: “Neden ey Allah’ın rasulü?” dediler. Buyurdu ki: “Çünkü ateşleri
biribirinden ayırt edilmez.”[9]
Hatta daha da kötüsü, ahirette de kâfirlerle beraber
haşredilmekten korkmazlar mı?:
Abdullah b. Amr radıyallahu anhuma dedi ki:
مَنْ بَنَى بِبِلَادِ
الْأَعَاجِمِ وَصَنَعَ نَيْرُوزَهُمْ وَمِهْرَجَانَهُمْ وَتَشَبَّهَ بِهِمْ حَتَّى
يَمُوتَ وَهُوَ كَذَلِكَ حُشِرَ مَعَهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ
“Kim acemlerin ülkesinde yerleşir, onların nevruz ve
mihricanlarına katılıp ölünceye kadar onlara benzerse kıyamet gününde de
onlarla beraber bu şekilde haşredilir.”[10]
Lakin yönetim veya kahir çoğunluk, kendisini İslam’a nispet
eden bid’atçilerde olursa, ümmetin salih selefinin menheci üzere olan bir
müslüman, bid’at ehlinden zarar görmemek için akidesini gizleyebilir. İbn
Teymiyye rahimehullah dedi ki: “Selefin mezhebinde oluş, ancak bid’at ehlinin ülkelerinde
gizlenebilir. Mesela Rafizilerin ve Haricilerin memleketlerinde böyle yapılır.
Çünkü zayıf durumdaki bir mü’min öyle yerlerde imanını ve sünniliğini
gizleyebilir. Firavun ailesindeki mü’minin imanını gizlediği ya da mü’minlerin
birçoğunun daru’l-harbde iken imanlarını açığa vurmadıkları gibi, o da aynısını
yapabilir.”[11]
Fert ve cemaat olarak İslâmî şiarların gizlenmesinin cevazı
konusunda şu şartlar gözetilir:
1- Hakikî bir mustazaflığın söz konusu olması gerekir.
İnsanlar, dünyevî maslahatlarını, dinî maslahatlarının önüne geçirmemelidir!
Mesela sakalı ya da tesettürü sebebiyle işe alınmayan kimse, rızık endişesi
sebebiyle bu vacipleri terk edemez. Bilakis Allah’a tevekkül etmesi ve dininin
emrinde sebat etmek suretiyle Allah’tan yardım istemesi gerekir. Allah’a isyan
ederek O’ndan yardım beklemek olabilir mi?
2- İslâmî şiarları yerine getirmeye gücü yeten kimsenin bunu
terk etmesi caiz değildir. Aynı şekilde, kimlik, pasaport gibi evraklar için
zorunlu tutulan fotoğraf çektirmek, bu şekilde suretli kimlikleri veya paraları
taşımak, elektrik, su abonelikleri gibi zorunlu ihtiyaçlar için imzalanan
evraklardaki gecikme zammı gibi gayri meşru şartlar, mecburî sigortalar gibi
zaruret ve hâcet sebebiyle ruhsat verilen işlemler, zaruret ve hacet oranında
meşru olan şeylerdir. Zaruret halinde meşru olan bu gibi şeyler, zaruret söz
konusu olmadığında meşru olmazlar. Mesela araç sigortası zorunlu olduğu için yaptırılır,
lakin kasko zorunlu değildir, dolayısıyla bundan kaçınmak gerekir. Bazı ödeme
işlemlerinin banka üzerinden yapılması zorunludur. Bu zorunlu ödemeler dışında
faizli bankalardan ödeme tercih edilmemeli, banka hesaplarında para
bulundurulmamalıdır! Zaruret ve ihtiyaçlar ancak miktarınca takdir edilir.
3- Açıktan cum’a ve
cemaat namazlarının yasaklandığı yerlerde müslümanlar bu vacipleri imkân
nispetinde, gizlice yerine getirirler, açıktan yapma imkânı bulunduğunda
açıktan yapmaları gerekir.
İbn Abbas radıyallahu anhuma “Musa ve kardeşine:
“Mısır’da kavminize evler hazırlayın, evlerinizi namaz kılınan yerler yapın ve
namazı dosdoğru kılın. Mü’minleri de müjdele!” diye vahyettik.” (Yunus 87)
âyetinin tefsirinde şöyle demiştir:
كَانُوا يَفْرُقُونَ
مِنْ فِرْعَوْنَ وَقَوْمِهِ أَنْ يُصَلُّوا فَقَالَ لَهُمُ اجْعَلُوا بُيُوتَكُمْ قِبْلَةً
يَقُولُ اجْعَلُوهَا مَسْجِدًا حَتَّى تُصَلُّوا فِيهَا
“Namaz kılarken
Firavun ve kavminden korkarlardı. Allah Teâlâ da evlerini namaz kılmaları için
mescid (namazgâh) edinmelerini emretti.”[12]
4- Şiarları izhar etme (açıkça ortaya koyma) imkânı oluşup
engel kalktığı zaman, bu derhal yerine getirilir, ertelenmez. Sahabenin Mekke
döneminde mustazaf oldukları zaman, Ömer radıyallahu anh’ın müslüman olmasıyla
kazandıkları kuvvet ile birlikte ibadetleri açıktan yapmaları buna bir
örnektir.
Abdullah b. Mes’ud radıyallahu anh şöyle demiştir:
وَاللَّهِ مَا اسْتَطَعْنَا أَنْ نُصَلِّيَ
عِنْدَ الْكَعْبَةِ ظَاهِرِينَ حَتَّى أَسْلَمَ عُمَرُ
“Vallahi biz Ömer müslüman oluncaya kadar Ka’be’nin yanında
namazı izhar etmeye güç yetiremiyorduk.”[13]
İbn Mes’ud radıyallahu anh’ın anlattığı bu hadisede, Mekke
döneminde Ka’be’de putlar henüz temizlenmemişti ve orada namaz kılmışlardı! Orada
kalben onaylamadıkları putlar bulunmasına rağmen Kâbe yanında namaz
kılmışlardı. Çünkü o sırada putları Ka’benin etrafından temizlemeye güçleri
yetmiyordu. Kâbe’nin etrafından putlar ancak Mekke’nin fethinden sonra temizlenmiştir:
Abdullah b. Mes’ud radiyallahu anh’den: “Nebî sallallahu aleyhi ve sellem Mekke’ye
girdiği zaman Kâbe’nin etrafında üç yüz altmış put vardı. Sonra: “De ki: “Hak geldi; bâtıl yıkılıp gitti. Zaten bâtıl yıkılmaya
mahkûmdur” (İsrâ 81) âyeti ile: “De ki: “Hak geldi. Artık
batıl ne bir şeyi ortaya çıkarabilir, ne de geri getirebilir” (Sebe 49) ayetini okuyarak elindeki sopayla
onları dürtüp devirmeye başladı.”[14]
Nebî sallallahu aleyhi ve
sellem putları Ka’be etrafından temizlemeye imkân bulduğu zaman, Mekke’ye girer
girmez derhal bunu yapmıştır.
[1]
Buhârî ve Muslim'in şartlarına göre sahih. Ahmed
(5/384) Taberânî Mu'cemu'l-Kebîr (3/167) Bezzar (7/253, 255) İbn Ebi Asım
es-Sunne (759) Ebu Muhammed el-Huldi Fevaid (18)
[2]
Hasen. Taberânî Mu'cemu'l-Evsat
(4190) Taberânî Mu'cemu's-Sagir (564) Hatib Tarih (12/63) Hatib el-Muttefak
ve’l-Mufterak (972)
[3]
Muslim'in şartına göre sahih. İbn Hibban (10/446) Ebu
Ya’la (2/362) Hadisin isnadındaki Abdurrahman b. Mes’ud; Abdurrahman b. Bişr b.
Mes’ud’dur ve Muslim’in ricalindendir.
[4]
Hasen ligayrihi. İbnu’l-Ca’d Musned
(3098) İbn Ebî Şeybe (5/343) İbnu’l-Ca’d Musned (3098) Musedded b. Muserhed’in
Musned’inden naklen: İbn Hacer Metalibu’l-Aliye (2165) Ma’mer Cami (1277)
[5]
Hasen ligayrihi. Abdurrazzak (2/383)
Taberânî Mu'cemu'l-Kebîr (9/299)
[6]
İktizau’s-Sirati’l-Mustakim (1/176-177)
[7]
Mecmuu’l-Fetava (19/225)
[8]
Mecmuu’l-Fetava (20/59)
[9]
Buhârî ve Muslim'in şartlarına göre sahih. Tirmizi
(1604) Ebu Davud (2645) Nesai (4780) Beyhaki (8/131) Şafii Musned (1/202) Taberânî
Mu'cemu'l-Kebîr (2/304)
[10]
Sahih. Beyhakî (9/234) Hakîm et-Tirmizi
Nevadiru’l-Usul (156) Dulabi el-Kuna (1843) Ebu Tahir es-Silefi
Meşyehatu’l-Bağdadiye (38) İbn Kayyım, Ahkamu Ehli’z-Zimme (1/723-724)
[11]
Mecmuu’l-Fetava (4/149)
[12]
Hasen. Taberî Tefsir (12/255)
* Mucahid rahimehullah’tan sahih
maktu: Said b. Mansur Tefsir (1072) Tefsiru Mucahid (s.382) Taberî Tefsir
(12/256, 258) İbn Ebî Hâtim Tefsir (10531)
* Katade rahimehullah’tan hasen
maktu: Taberî Tefsir (12/259)
[13]
Hasen. Hâkim Mustedrek (3/90 no:4487)
Zehebi, Hâkim’in tashihini ikrar etmiştir
[14]
Sahih. Buhârî (4720) Muslim (1781)


