Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

26 Mart 2026 Perşembe

İstiğfarın (Allah'tan Bağışlanma Dilemenin) Faydaları

 1- İstiğfar İbadetlerin En Faziletlisi ve Kullara En Faydalısıdır

Allah Azze ve Celle bir çok ayette istiğfarı (bağışlanma dilemeyi) emretmiştir. Şöyle buyurmuştur:

وَاسْتَغْفِرُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيم

Allah’tan bağışlanma dileyin. Muhakkak ki Allah Gafûrdur (çok bağışlayıcıdır) ve Rahîm (pek merhametli)’dir.” (Muzzemmil 20)

وَاسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ ثُمَّ تُوبُوا إِلَيْهِ

Rabbinizden bağışlanma dileyin sonra O’na tevbe edin.” (Hud 90)

Allah Azze ve Celle, nebisi sallallahu aleyhi ve sellem’e bağışlanma dilemesini emretmiştir ki bu aynı zamanda ümmetine de emirdir. Şöyle buyurmuştur:

فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَاسْتَغْفِرْهُ إِنَّهُ كَانَ تَوَّاباً

Hemen rabbini hamd ile tesbih et ve O’ndan bağışlanma dile. Çünkü O, tevbeleri çok kabul edendir.” (Nasr 3)

2- Günahların Bağışlanması

 İstiğfar (bağışlanma dilemek) tevbe manasında olsa da, eğer tevbenin şartları yerine gelmişse istiğfarın günahlara keffaret olması umulur. Allah Subhanehu şöyle buyurmuştur:

وَمَنْ يَعْمَل سُوءًا أَوْ يَظْلِمْ نَفْسَهُ ثُمَّ يَسْتَغْفِرِ اللَّهَ يَجِدِ اللَّهَ غَفُورًا رَحِيمًا

Her kim bir kötülük işler veya nefsine zulmeder de sonra Allah’tan bağışlanma dilerse Allah’ı Ğafur ve Rahim bulur.” (Nisa 110)

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

مَنْ قَالَ أَسْتَغْفِرُ اللَّهَ الَّذِي لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ الْحَيَّ الْقَيُّومَ وَأَتُوبُ إِلَيْهِ غُفِرَ لَهُ وَإِنْ كَانَ قَدْ فَرَّ مِنَ الزَّحْفِ

“Kendisinden başka ibadete layık hak ilah olmayan Allah’tan bağışlanma dilerim. O el-Hayy ve el-Kayyum’dur. O’na tevbe ederim” diyen kimse, savaştan kaçmış olsa dahi bağışlanır.”[1]

Şöyle denilmiştir: “Israr edilmesi halinde küçük günah yoktur, istiğfar edilmesi halinde büyük günah yoktur.” Kastedilen, burada istiğfarın (bağışlanma dilemenin) tevbe manasında olmasıdır.[2] Zira Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَالَّذِينَ إِذَا فَعَلُوا فَاحِشَةً أَوْ ظَلَمُوا أَنْفُسَهُمْ ذَكَرُوا اللَّهَ فَاسْتَغْفَرُوا لِذُنُوبِهِمْ وَمَنْ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلَّا اللَّهُ وَلَمْ يُصِرُّوا عَلَى مَا فَعَلُوا وَهُمْ يَعْلَمُونَ*   أُولَئِكَ جَزَاؤُهُمْ مَغْفِرَةٌ مِنْ رَبِّهِمْ وَجَنَّاتٌ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا وَنِعْمَ أَجْرُ الْعَامِلِينَ

Onlar, çirkin bir iş yaptıklarında veya nefislerine zulmettikleri zaman Allah’ı hatırlayıp günahları için bağışlanma dilerler. Günahları Allah’tan başka kim bağışlayabilir? Ayrıca onlar yaptıklarında bile bile ısrar etmezler. İşte onlar var ya, onların mükâfatı Rablerinden bağışlanma ve içinde kalıcı oldukları altından nehirler akan Cennetlerdir; amel işleyenlerin mükâfatı ne güzeldir!” (Al-i İmran 135-136)

وَاسْتَغْفِرِ اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ كَانَ غَفُورًا رَحِيمًا

Allah’tan bağışlanma dileyin. Muhakkak ki Allah Gafurdur, Rahîmdir.” (Nisa 106)

Eğer istiğfar (bağışlanma dilemek), tevbe tahakkuk etmeksizin Allah’a muhtaçlık ve inkisar vechiyle olursa, fakihler bu konuda ihtilaf etmişlerdir.

Şafiiler dediler ki: “Muhakkak ki bu büyük günahlara değil de küçük günahlara keffaret olur.”

Malikîler ve Hanbeliler dediler ki: “Büyük ya da küçük fark etmeksizin günahların bağışlanmasına sebep olur.” Bu husus bazı Hanefi kitaplarında da açıkça ifade edilmektedir.[3]

Zira Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

الاِسْتِغْفَارُ مِمْحَاةٌ لِلذُّنُوبِ

İstiğfar (bağışlanma dilemek) günahları silicidir.”[4]

3- Güzel Rızıklar

Allah bu ümmete istiğfarı ve tevbeyi emretmiş, onlara güzel nimetler, geçim bolluğu, malların artması, aile ve çocukların ıslahı ve onların itaatkâr kılınmalarını vaad etmiş, muhalefet edip isyan etmeleri halinde onları dünya ve ahiretin büyük azabı ile tehdit etmiştir. Allah Azze ve Celle şöyle buyurmuştur:

وَأَنِ اسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ ثُمَّ تُوبُوا إِلَيْهِ يُمَتِّعْكُمْ مَتَاعًا حَسَنًا إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى وَيُؤْتِ كُلَّ ذِي فَضْلٍ فَضْلَهُ وَإِنْ تَوَلَّوْا فَإِنِّي أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ كَبِيرٍ

“Bir de rabbinizden mağfiret (bağışlanma) dileyin; sonra O’na tevbe edin. O da sizi, adı konulmuş bir vakte kadar güzel bir meta ile faydalandırsın ve her fazilet sahibine kendi lütfunu versin. Eğer yüz çevirirseniz muhakkak ben sizin için büyük bir günün azabından korkarım.” (Hud 3)

4- Bereketli Yağmurun İnmesi ve Kuvvetin Artması

Günahlardan ayrılmakla beraber bağışlanma dilemek, bolluk ve berekete, rızkın artmasına, izzet ve kuvvetin artmasına bir sebeptir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَيَا قَوْمِ اسْتَغْفِرُواْ رَبَّكُمْ ثُمَّ تُوبُواْ إِلَيْهِ يُرْسِلِ السَّمَاء عَلَيْكُم مِّدْرَارًا وَيَزِدْكُمْ قُوَّةً إِلَى قُوَّتِكُمْ وَلاَ تَتَوَلَّوْاْ مُجْرِمِينَ

Ey kavmim! Rabbinizden bağışlanma dileyin, sonra O’na tevbe edin ki, üzerinize gökten bol bol yağmur göndersin ve gücünüze güç katsın. Suçlu olarak yüz çevirmeyin.” (Hud 52)

5- Duaların Kabul Görmesi

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَإِلَى ثَمُودَ أَخَاهُمْ صَالِحًا قَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُواْ اللّهَ مَا لَكُم مِّنْ إِلَهٍ غَيْرُهُ هُوَ أَنشَأَكُم مِّنَ الأَرْضِ وَاسْتَعْمَرَكُمْ فِيهَا فَاسْتَغْفِرُوهُ ثُمَّ تُوبُواْ إِلَيْهِ إِنَّ رَبِّي قَرِيبٌ مُّجِيبٌ

Semud’a da kardeşleri Salih’i (gönderdik). Dedi ki: “Ey kavmim! Allah’a ibadet edin, sizin O’ndan başka ilahınız yoktur. O, sizi yerden yaratıp sizi orada bir ömür boyu yaşattı. O halde O’ndan bağışlanma dileyin. Sonra O’na tevbe edin. Şüphesiz ki rabbim yakındır, kabul edendir.” (Hud 61)

6- Merhamet ve Sevgi

Şuayb aleyhi's-selâm kavmini şirk ve ilhad ile beraber en kötü ahlaklar üzerinde görmüş, onlara bu sapıklıkları terk etmeleri için çokça nasihat etmiş, rablerinin pek merhametli ve kullarını seven olduğunu, salih kullarından razı olduğunu, niyetlerini ihlasa kavuşturup O’na tevbe etmeleri halinde geçmiş kötülüklerini örtecek olduğunu müjdelemiştir:

وَاسْتَغْفِرُواْ رَبَّكُمْ ثُمَّ تُوبُواْ إِلَيْهِ إِنَّ رَبِّي رَحِيمٌ وَدُودٌ

Rabbinizden bağışlanma dileyin ve sonra O’na tevbe edin. Gerçekten benim rabbim Rahîm’dir, Vedûd’dur.” (Hud 90)

7- İstiğfar, Allah’a Davet Edenlerin Azığıdır

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

َاصْبِرْ إِنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ وَاسْتَغْفِرْ لِذَنبِكَ وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ بِالْعَشِيِّ وَالْإِبْكَارِ

Şimdi sen sabret. Çünkü Allah'ın vâadi gerçektir. Günahın için bağışlanma dile. Akşam sabah rabbini hamd ile tesbîh et.” (Mu’min/Gafir 55)

8- İstiğfar Nimetleri Çeker, Belaları Def Eder

Allah’tan bağışlanma dilemek, bereketli yağmurların inmesine, mallarla, oğullarla, bitkilerle, ağaçlarla, suların artmasıyla yardımın gelmesine bir sebeptir. Allah Teâlâ, nebisi Nuh aleyhi's-selâm’ın dili üzerinden şöyle buyurmuştur:

ثُمَّ إِنِّي أَعْلَنْتُ لَهُمْ وَأَسْرَرْتُ لَهُمْ إِسْرَارًا * فَقُلْتُ اسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ إِنَّهُ كَانَ غَفَّارًا * يُرْسِلِ السَّمَاءَ عَلَيْكُمْ مِدْرَارًا * وَيُمْدِدْكُمْ بِأَمْوَالٍ وَبَنِينَ وَيَجْعَلْ لَكُمْ جَنَّاتٍ وَيَجْعَلْ لَكُمْ أَنْهَارًا

Arkasından: ’Rabbinizden bağışlanma dileyin; çünkü O, gerçekten çok bağışlayandır’ dedim. “Böylece, göğü üzerinize peşpeşe indirir. Mallarla, oğullarla size yardım eder, size bahçeler verir ve sizin için nehirler var eder.” (Nuh 10-12)

Nuh aleyhi's-selâm kavminin duydularını harekete geçirmek, kalplerinde imanı yenilemek, onlara isabet eden kıtlığın ve kuraklığın gitmesi, zürriyetten mahrumiyetin kalkması için onlara istiğfarı emretmiştir. Zira güzel yaşamın öncelikli yolu kalplerin imandan kuraklığının giderilmesi, gönülün korku, tefekkür ve ibret alma ile diriltilmesidir. Muhakkak ki kalplerin ve akılların kuraklığı, tarlaların kuraklığından daha zararlıdır. Hatta kuraklığın asıl sebebi budur.

Bu ayetler aynı şekilde günahlardan bağışlanma dilemenin; bereketli yağmurların inmesine, mallarla, oğullarla, bitkilerle, ağaçlarla, suların bolluğuyla yardımın gelmesine bir sebep olduğunu açıklıyor. Bu da günahların bir ümmette yaygınlaşması halinde belalara, helake, kıtlığa, kuraklığa sebep olduğunu göstermektedir. Bu yüzden Allah, insanlara nebileri vasıtasıyla geçmiş topluluklardan ibret almalarını ve günahları terk etmelerini, kendilerinin muhtaç oldukları; “Allah’ın bağışlamasını” talep etmelerini emrediyor. Ta ki O’nun rahmetine kavuşsunlar ve gazabından uzaklaşsınlar.

9- Cezalandırılmaya ve Musibetlerin İnmesine Mani Olur

İstiğfar, belaların ve musibetlerin önünde engel olur, kişiye gelecek olan kıtlık, tufan, açlık, öldürücü vebalar gibi ilahî cezaları kaldırır, ferdin ve toplumun güvenliğini sağlar.

Ebu Musa radıyallahu anh’den: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

أَنْزَلَ اللَّهُ عَلَىَّ أَمَانَيْنِ لأُمَّتِى {وَمَا كَانَ اللّهُ لِيُعَذِّبَهُمْ وَأَنتَ فِيهِمْ وَمَا كَانَ اللّهُ مُعَذِّبَهُمْ وَهُمْ يَسْتَغْفِرُونَ} إِذَا مَضَيْتُ تَرَكْتُ فِيهِمْ الاِسْتِغْفَارَ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ

 Allah ümmetime güvence olarak şu ayeti indirmiştir: “Hâlbuki sen aralarındayken Allah onlara azap edecek değildir ve onlar bağışlanma dilemekte iken de Allah onlara azap edecek değildir.” (Enfal 33) Ben ayrılsam da kıyamet gününe kadar aralarında istiğfarı (bağışlanma dilemeyi) bıraktım.”[5]

10- İstiğfar Tedavi Edici Bir İlaçtır

İstiğfar, zor durumda kalanın sığınağı, Allah’ın rızasına ulaşmanın bir kapısı ve O’nun gazabından korunmanın esasıdır. Bu, kulun Allah ile karşılaşacağı günde amel defterini istigfar ile dolu bulduğunda sevinmesinin bir sebebidir.

Abdullah b. ez-Zubeyr radiyallahu anhuma’dan: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

مَنْ أَحَبَّ أَنْ تَسُرَّهُ صَحِيفَتُهُ فَلْيُكْثِرْ فِيهَا مِنَ الِاسْتِغْفَارِ

Amel defterinin kendisini sevindirmesini isteyen istiğfarı (bağışlanma dilemeyi) çoğaltsın.”[6]

İstiğfarı çoğaltan kişi temiz, arınmış, sevinçli, sorgulancağı bir günahı olmaksızın mutlu bir şekilde diriltilir, amel defterini sağıyla alır ve onu istiğfar ile dolu bularak sevinci artar.

11- Sorunlar Aciz Bıraktığında İstiğfara Kaçılır

İbnu’l-Kayyım rahimehullah şöyle demiştir: “Şeyhulislam İbn Teymiyye rahimehullah’ı meseleler aciz bıraktığı ve zorlandığı zaman her şeyi bıraktığına, Allah’a tevbe ve istiğfara yöneldiğine, Allah’tan yardım istediğine ve O’na sığındığına, doğrunun O’nun katından indirilmesini, rahmet hazinelerinin açılmasını istediğine şahitlik ederim. Bunu yaptıktan sonra fazla geçmeden ilahî yardım peşpeşe gelir, ilahî açılımlar yanında olurdu. Hangisinden dilerse oradan girerdi.”[7]

12- Gönüllerin Genişlemesine Sebeptir,

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

إِنَّهُ لَيُغَانُ عَلَى قَلْبِى حَتَّى أَسْتَغْفِرَ اللَّهَ مِائَةَ مَرَّةٍ

Muhakkak ki kalbime bir perde geir de Allah’tan yüz defa bağışlanma dilerim.”[8]

13- Güzel Ahlâk ve İnsanlara Karşı Nezaket Sebebidir

Huzeyfe radıyallahu anh’den:

كَانَ فِى لِسَانِى ذَرَبٌ عَلَى أَهْلِى لَمْ أَعْدُهُ إِلَى غَيْرِهِ فَذَكَرْتُ ذَلِكَ لِلنَّبِىِّ صلى الله عليه وسلم قَالَ أَيْنَ أَنْتَ مِنَ الاِسْتِغْفَارِ يَا حُذَيْفَةُ إِنِّى لأَسْتَغْفِرُ اللَّهَ كُلَّ يَوْمٍ مِائَةَ مَرَّةٍ وَأَتُوبُ إِلَيْهِ

“Benim dilimde aileme karşı bir kırıcılık vardı ve başkalarına karşı böyle değildim. Bunu Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e anlattım. Buyurdu ki:

İstiğfar (bağışlanma dilemek) ne güne duruyor ey Huzeyfe! Muhakkak ki ben Allah’a her gün yüz defa istiğfar ediyorum ve O’na tevbe ediyorum.”[9]

14- Günahların Bağışlanmasına ve Kötülüklerin Örtülmesine Sebeptir

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَالَّذِينَ إِذَا فَعَلُواْ فَاحِشَةً أَوْ ظَلَمُواْ أَنْفُسَهُمْ ذَكَرُواْ اللّهَ فَاسْتَغْفَرُواْ لِذُنُوبِهِمْ وَمَن يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلاَّ اللّهُ وَلَمْ يُصِرُّواْ عَلَى مَا فَعَلُواْ وَهُمْ يَعْلَمُونَ

Onlar, çirkin bir iş yaptıklarında veya nefislerine zulmettikleri zaman Allah’ı hatırlayıp günahları için bağışlanma dilerler. Günahları Allah’tan başka kim bağışlayabilir? Ayrıca onlar yaptıklarında bile bile ısrar etmezler.” (Al-i İmran 135)

وَمَن يَعْمَلْ سُوءًا أَوْ يَظْلِمْ نَفْسَهُ ثُمَّ يَسْتَغْفِرِ اللّهَ يَجِدِ اللّهَ غَفُورًا رَّحِيمًا

Her kim bir kötülük işler veya nefsine zulmeder de sonra Allah’tan bağışlanma dilerse Allah’ı Ğafur ve Rahim bulur.” (Nisa 110)

Kudsî hadiste Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

يَا عِبَادِى إِنَّكُمْ تُخْطِئُونَ بِاللَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَأَنَا أَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمِيعًا فَاسْتَغْفِرُونِى أَغْفِرْ لَكُمْ

Ey kullarım! Muhakkak ki sizler gece gündüz günah işliyorsunuz, ben de bütün günahları bağışlıyorum. Benden bağışlanma dileyin ki sizi bağışlayayım.”[10]

Ebu Zer radıyallahu anh’den: Nebî sallallahu aleyhi ve sellem rabbi Azze ve Celle’den rivayetle şöyle buyurduğunu söyledi:

يَا ابْنَ آدَمَ إِنَّكَ مَا دَعَوْتَنِى وَرَجَوْتَنِى فَإِنِّى سَأَغْفِرُ لَكَ عَلَى مَا كَانَ فِيكَ وَلَوْ لَقِيتَنِى بِقُرَابِ الأَرْضِ خَطَايَا لَلَقِيتُكَ بِقُرَابِهَا مَغْفِرَةً وَلَو عَمِلْتَ مِنَ الْخَطَايَا حَتَّى تَبْلُغَ عَنَانَ السَّمَاءِ مَا لَمْ تُشْرِكْ بِى شَيْئاً ثُمَّ اسْتَغْفَرْتَنِى لَغَفَرْتُ لَكَ ثُمَّ لاَ أُبَالِى

Ey Ademoğlu! Muhakkak ki sen bana dua ettin, benden umdun. Muhakkak ki ben de sende olanları bağışlıyorum. Şayet yeryüzü dolusunca günahla huzuruma gelsen ben de seni o kadar bağışlama ile karşılarım. Bana bir şeyi şirk koşmadığın takdirde, göğün bulutlarına varıncaya kadar günah işlemiş olsan, sonra benden bağışlanma dilesen hiç umursamadan seni bağışlarım.[11]

Ali b. Ebi Talib radiyallahu anh’den: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

أَلَا أُعَلِّمُكَ كَلِمَاتٍ تَقُولُهَا لَوْ كَانَتْ عَلَيْكَ مِنَ الذُّنُوبِ كَذَرِّ النَّمْلِ لَغَفَرَهَا اللَّهُ لَكَ مَعَ أَنَّهُ مَغْفُورٌ لَكَ تَقُولُ اللَّهُمَّ عَمِلْتُ سُوءًا وَظَلَمْتُ نَفْسِي فَاغْفِرْ لِي فَإِنَّهُ لَا يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلَّا أَنْتَ

Söylediğin zaman günahların karınca sürüsü kadar olsa dahi Allah’ın seni bağışlayacağı sözleri sana öğreteyim mi? Şöyle söyle: “Allah’ım! Kötülük işledim ve nefsime zulmettim. Beni bağışla. Zira günahları senden başka bağışlayacak yoktur.”[12]

15- İstiğfar Gönülden Kibir Duygusunu Giderir

Kişinin kendisini beğenmesi ve amelleriyle gururlanması kusurluluk hissi meydana getirir. Bu kusurluluk hissini müslüman, Allah için daha fazla amel etmekle savar ve mizanında ağır gelecek iyilikleri artar.

Yine Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in bize öğrettiği gibi, her namazın ardından istiğfar edilmesinin hikmeti düşünüldüğü zaman, müslümanın namazı ve ibadeti sebebiyle ucuba kapılmaması gerektiği anlaşılır. Nitekim bazı bedeviler müslüman olmalarını Allah’a ve rasulüne karşı başa kakıyorlardı. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

يَمُنُّونَ عَلَيْكَ أَنْ أَسْلَمُواْ قُل لاَّ تَمُنُّواْ عَلَىَّ إِسْلَامَكُمْ بَلِ اللَّهُ يَمُنُّ عَلَيْكُمْ أَنْ هَداكُمْ لِلإِيمَانِ إِنُ كُنتُمْ صَادِقِينَ

Müslüman oldular diye sana minnet etmektedirler. De ki: “Müslümanlığınızı bana karşı minnet etmeyin. Tam tersine sizi imana yönelttiği için Allah size minnet etmektedir. Eğer doğru sözlüler iseniz.” (Hucurat 17)

Muhakkak ki başından sonuna kadar kullar için istiğfar zorunluluktur. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

يَا أَيُّهَا النَّاسُ تُوبُوا إِلَى رَبِّكُمْ فَإِنِّى أَتُوبُ إِلَيْهِ فِى الْيَوْمِ مِائَةَ مَرَّةٍ

Ey insanlar! Rabbinize tevbe edin. Muhakkak ki ben her gün O’na yüz defa tevbe ediyorum.”[13]

Bir rivayette şu şekildedir:

وَاللَّهِ إِنِّى لأَسْتَغْفِرُ اللَّهَ وَأَتُوبُ إِلَيْهِ فِى الْيَوْمِ أَكْثَرَ مِنْ سَبْعِينَ مَرَّةً

Vallahi ben Allah’a günde yetmiş defadan fazla istiğfar ediyor ve O’na tevbe ediyorum.”[14]

Bir rivayette de şu şekildedir:

اللَّهُمَّ اغْفِرْ لِى خَطِيئَتِى وَجَهْلِى وَإِسْرَافِى فِى أَمْرِى،وَمَا أَنْتَ أَعْلَمُ بِهِ مِنِّى،اللَّهُمَّ اغْفِرْ لِى هَزْلِى وَجِدِّى وَخَطَاىَ وَعَمْدِى،وَكُلُّ ذَلِكَ عِنْدِى

Allah’ım! Benim günahımı, bilgisizliğimi, işimdeki aşırılığımı ve benden iyi bildiğin kusurlarımı bağışla. Allah’ım! Şakayla, ciddi olarak, hata ile ve kasten işlediklerimi de bağışla. Bütün bunlar bende vardır.[15]

16- İnsanlardan Belaların Kaldırılması

Allah Teâlâ nebisi Yunus aleyhi's-selâm hakkında şöyle buyurmuştur:

فَلَوْلاَ أَنَّهُ كَانَ مِنَ الْمُسَبّحِينَ لَلَبِثَ فِى بَطْنِهِ إِلَى يَوْمِ يُبْعَثُونَ

Eğer Allah'ı tesbih edenlerden olmasaydı, tekrar diriltilecekleri güne kadar onun karnında kalırdı.” (Saffat 143-144)

17- İstiğfar Kalplerin Temizlenmesine Bir Sebeptir

Ebu Hureyre radıyallahu anh’den: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

إِنَّ الْمُؤْمِنَ إِذَا أَذْنَبَ كَانَتْ نُكْتَةٌ سَوْدَاءُ فِى قَلْبِهِ فَإِنْ تَابَ وَنَزَعَ وَاسْتَغْفَرَ صُقِلَ قَلْبُهُ وَإِنْ زَادَ زَادَتْ حَتَّى يَعْلُوَ قَلْبَهُ ذَاكَ الرَّيْنُ الَّذِى ذَكَرَ اللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ فِى الْقُرْآنِ {كَلَّا بَلْ رَانَ عَلَى قُلُوبِهِم مَّا كَانُوا يَكْسِبُونَ}

Muhakkak ki mü’min bir günah işlediği zaman kalbinde siyah bir nokta oluşur. Eğer tevbe ederse kalkar. İstiğfar kalbini parlatır. Eğer günahı artırırsa siyahlık kalbini kaplayıncaya kadar artar. İşte bu Allah Azze ve Celle’nin Kur’ân’da zikrettiği reyn (pas)tır: “Hayır; kazandıkları, kalpleri üzerinde pas tutturmuştur.” (Mutaffifin 14)”[16]

18- Hüzün, Gam ve Kederin Gitmesi

İstiğfar ile günahlar iyiliklere dönüşür, rahmet iner, afetler kalkar, semaların kapıları açılır, sıkıntılar giderilir, kalpler temizlenir, kalpler Allamu’l-Guyub’a bağlanır, kederler kalkar, tasalar gider, mallarda bereket kazanılır, ümitler gerçekleşir, rızıklar ve nimetler artar. Öyle ki İbn Abbas radıyallahu anhuma’nın rivayet ettiği hadiste geçtiği gibi, bağışlanma dileyen kişi bunların kaynağını, nereden nasıl geldiğini bilemez.

İbn Abbas radıyallahu anhuma’dan: Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

مَنْ أَكْثَرَ الِاسْتِغْفَارَ جَعَلَ اللَّهُ لَهُ مِنْ كُلِّ هَمٍّ فَرَجًا وَمِنْ كُلِّ ضِيقٍ مَخْرَجًا وَرَزَقَهُ مِنْ حَيْثُ لَا يَحْتَسِبُ

Kim istiğfarı (bağışlanma dilemeyi) çoğaltırsa Allah ona her hüzünden bir kurtuluş ve her sıkıntıdan bir çıkış kılar ve onu ummadığı yerden rızıklandırır.”[17]

19- İstiğfar, Allah’ın el-Gaffar Sıfatının İkrarıdır

Ebû Hureyre radıyallahu anh’den: Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu işittim:

إِنَّ عَبْدًا أَصَابَ ذَنْبًا -وَرُبَّمَا قَالَ أَذْنَبَ ذَنْبًا -فَقَالَ رَبِّ أَذْنَبْتُ - وَرُبَّمَا قَالَ أَصَبْتُ - فَاغْفِرْ لِي فَقَالَ رَبُّهُ أَعَلِمَ عَبْدِي أَنَّ لَهُ رَبًّا يَغْفِرُ الذَّنْبَ وَيَأْخُذُ بِهِ؟ غَفَرْتُ لِعَبْدِي ثُمَّ مَكَثَ مَا شَاءَ اللَّهُ ثُمَّ أَصَابَ ذَنْبًا أَوْ أَذْنَبَ ذَنْبًا فَقَالَ رَبِّ أَذْنَبْتُ -أَوْ أَصَبْتُ - آخَرَ فَاغْفِرْهُ؟ فَقَالَ أَعَلِمَ عَبْدِي أَنَّ لَهُ رَبًّا يَغْفِرُ الذَّنْبَ وَيَأْخُذُ بِهِ؟ غَفَرْتُ لِعَبْدِي ثُمَّ مَكَثَ مَا شَاءَ اللَّهُ ثُمَّ أَذْنَبَ ذَنْبًا وَرُبَّمَا قَالَ أَصَابَ ذَنْبًا قَالَ قَالَ رَبِّ أَصَبْتُ - أَوْ قَالَ أَذْنَبْتُ - آخَرَ فَاغْفِرْهُ لِي فَقَالَ أَعَلِمَ عَبْدِي أَنَّ لَهُ رَبًّا يَغْفِرُ الذَّنْبَ وَيَأْخُذُ بِهِ؟ غَفَرْتُ لِعَبْدِي ثَلاَثًا فَلْيَعْمَلْ مَا شَاءَ

Bir kula (bil­meden) bir günah isabet edip veyahut bir günah işleyip de: “Ya Rabbi! Ben bir günah işledim. Yahut bilmeyerek ben bir günaha duçar oldum, kusuruma af ve mağfiret et.” diye (günahını itiraf ve) niyaz ederse, o kulun Rabbi: “Demek ki kulum, (dilediği zaman) günahını affedecek ve (dilediği za­man da) cezalandıracak bir Rabbi olduğunu bildi. Öyleyse Ben de kulumu mağfiret ettim” diye buyurur. Sonra bu kul Allah’ın dilediği zamana kadar (günah iş­lemeden) yaşar. Sonra bir günaha daha duçar olur veya bir günah daha işler ve: “Ya Rabbi! Ben (bilerek) bir günah daha işledim veya (bilmeyerek) bir günaha duçar oldum. Kusu­rumu af ve mağfiret et” diye niyaz ederse, o kulun Rabbi: “Demek ki kulum, kendisinin günahını bağışlayacak veya kendisini cezalandıracak bir Rabbi bulunduğunu gereği gibi bildi, öyleyse Ben de bu kulumu mağfiret ettim.” diye buyu­rur. Sonra bu kul Allah’ın dilediği zamana kadar (günahsız) yaşar. Sonra (yine) bir günaha duçar olup veya bir günah işlese ve: “Ya Rabbi! Ben bir günah işledim veya bir günaha duçar oldum, kusurumu bağışla” diye Allahu Teâlâ’ya yal­varsa, o kulun Rabbi: “Demek ki, kulum günahını affedecek veya (kendisini) cezalandıracak bir Rabbi olduğunu bildi. Ben de kendisini üç defa bağışladım. Artık (kul günah işledi­ğinde tevbe etmesini bilen) bu kulum istediği işi yapsın” diye buyurdu.”[18]

20- İstiğfar Kulun, Rabbini İkrarıdır

Şeddad b. Evs radiyallahu anh’den: Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

سَيِّدُ الِاسْتِغْفَارِ أَنْ تَقُولَ اللَّهُمَّ أَنْتَ رَبِّي لاَ إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ خَلَقْتَنِي وَأَنَا عَبْدُكَ وَأَنَا عَلَى عَهْدِكَ وَوَعْدِكَ مَا اسْتَطَعْتُ أَعُوذُ بِكَ مِنْ شَرِّ مَا صَنَعْتُ أَبُوءُ لَكَ بِنِعْمَتِكَ عَلَيَّ وَأَبُوءُ لَكَ بِذَنْبِي فَاغْفِرْ لِي فَإِنَّهُ لاَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلَّا أَنْتَ قَالَ وَمَنْ قَالَهَا مِنَ النَّهَارِ مُوقِنًا بِهَا فَمَاتَ مِنْ يَوْمِهِ قَبْلَ أَنْ يُمْسِيَ فَهُوَ مِنْ أَهْلِ الجَنَّةِ وَمَنْ قَالَهَا مِنَ اللَّيْلِ وَهُوَ مُوقِنٌ بِهَا فَمَاتَ قَبْلَ أَنْ يُصْبِحَ فَهُوَ مِنْ أَهْلِ الجَنَّةِ

Seyyidu’l-istiğfar (bağışlanma dilemenin efendisi) şöyle demendir: Allah’ım! Sen rabbimsin. Senden başka ibadete layık hak ilah yoktur. Beni yarattın ve ben senin kulunum. Gücüm yettiğince senin ahdin ve vaadin üzereyim. Yaptığımın şerrinden sana sığınırım.  Bana verdiğin nimetleri minnetle anarım. Günâhımı itirâf ederim. Beni bağışla! Zira günahları senden başka bağışlayacak yoktur.” Kim bunu gündüz kesin inançla söylerse ve akşama ermeden o gün ölürse Cennet’liklerden olur. Kim kesin bir inançla geceleyin söyler de sabah olmadan ölürse Cennet’liklerden olur.”[19]



[1] Sahih. Ebû Dâvûd (1517) İbn Ebî Şeybe (10/300 no: 10063)

[2] Mirkatu’l-Mefatih (3/66, 77) İbn Abidin (5/352) Tahavi Ala Meraki’l-Felah (1/172) Futuhatu’r-Rabbaniye (7/282) Medaricu’s-Salikin (1/290, 308) İbn Hacer el-Heytemi ez-Zevacir (1/9) İbn Hacer el-Askalani Fethu’l-Bari (11/81) İbn Teymiyye Fetava (10/655, 15/41)

[3] Bkz.: İbn Abidin (1/288) Mirkatu’l-Mefatih (3/81) İbn Teymiyye Fetava (10/655) Medaricu’s-Salikin (1/290)

[4] Çok zayıf. Deylemi Musnedu’l-Firdevs’te Huzeyfe b. el-Yeman radıyallahu anh’den rivayet etmiştir. Bkz.: el-Elbani Silsiletu’l-Ahadisi’z-Zaife (2287)

[5] Sahih ligayrihi. Tirmizî (3362)

[6] Sahih. Taberânî Mu'cemu'l-Evsat (839) Taberani ed-Dua (1787) Ziyâu'l-Makdisî el-Muhtâre (3/84) Beyhakî Şuab (1/440) İbn Hacer Emaliyu’l-Mutlaka (s.250) el-Elbani es-Sahiha (2299)

* Abdullah b. Busr radıyallahu anh’den sahih isnadla: İbn Mâce (3818) Nesâî Sunenu'l-Kubrâ (10289) Bezzar (8/433) Taberânî ed-Dua (1789) Ebû Nuaym Hilyetu'l-Evliyâ (10/395) Beyhakî Şuab (1/440) İbn Hacer Emaliyu’l-Mutlaka (s.249) el-Elbani Sahihu’l-Cami (3930) Mukbil b. Hadi Camiu’s-Sahih (1654, 4147)

* Ebu’d-Derda radıyallahu anh Muslim'in şartına göre sahih isnadla mevkuf olarak: el-Esbehani et-Tergib (223)

[7] İ’lamul-Muvakki’in (4/172)

[8] Sahih. Ahmed (18326)

[9] Sahih ligayrihi. Ahmed (24045)

[10] Sahih. Muslim (2577)

[11] Sahih ligayrihi. Ahmed (22125)

[12] Muslim'in şartına göre sahih. Ebu Muhammed el-Hallal el-Mecalisu’l-Aşera (76) Nebil Saduddin el-Cerrar el-İma (4477)

[13] Sahih. Ahmed (18324)

[14] Sahih. Buhârî (6307)

[15] Sahih. Buhârî (6399)

[16] Sahih. Ahmed (8172)

[17] Zayıf. Ahmed (1/248) İbn Mace (3819) Ebû Dâvûd (1518) Nesâî Sunenu'l-Kubrâ (10290) Hâkim (4/291) Taberânî Mu'cemu'l-Kebîr (10/282) Beyhakî Şuab (645) Mervezi Muhtasaru Kiyami’l-Leyl (88) İbn Bişran Emali (1605) İsnadında el-Hakem b. Mus’ab’da meçhullük vardır.

[18] Sahih. Buhârî (7507) Muslim (2758)

[19] Sahih. Buhârî (6306)

23 Mart 2026 Pazartesi

Az Miktarda THC içeren Kenevir Yağı Kullanmanın Hükmü

  THC, tetra hidro cannabinol’un kısaltmasıdır. THC çok miktarda olursa uyuşturucu ve aklı giderici etkisi olan bir maddedir.

Kenevir yağında THC miktarı % 0.06 ve bazılarında % 0.3 oranındadır. Bu miktarda uyuşturucu ve aklı giderici etki yoktur ve yağ içerisinde bu özelliğini kaybetmektedir (transformasyon). Kullanması haram değildir ve necis olduğuna da hükmedilmez.

Dr. Halid Nasr şöyle demiştir: “Kenevir tohumu uyuşturuculardan sayılmamaktadır. Kullanmaya bir mani yoktur. Haramlık ancak uyuşturucu kısım hakkında söz konusudur. Kenevir bitkisinin kendisi necis değildir…”

Ahmed (26634) ve Ebû Dâvûd (3686), Ummu Seleme radıyallahu anha’nın şöyle dediğini rivayet ettiler:

نَهَى رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ عَنْ كُلِّ مُسْكِرٍ وَمُفَتِّرٍ

“Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem her müskir (sarhoş eden şeyi) ve müfettiri (gevşeklik veren şeyi) yasakladı.”

Bu hadisin isnadı hakkında ihtilaf edilmiştir. Zira "Müfettir" ziyadesini sadece Şehr b. Havşeb rivayet etmiştir ve Şehr hakkında bazı eleştiriler vardır. Bu sebeple el-Elbani gibi bazı muhaddisler hadisin zayıf olduğuna hükmetmişler, el-Irakî Feydu’l-Kadir’de (6/338) sahih demiş, İbn Hacer Fethu’l-Bari’de (10/44) hasen demiştir. Müsned muhakkikleri de “Sahih ligayrihi” demişlerdir.

Hattabî rahimehullah, hadiste geçen “mufettir (gevşeklik veren)” şey hakkında şöyle demiştir:

“Mufettir; gevşeklik veren ve azalarda uyuşma meydana getiren her içecektir. Bu haller sarhoş olmanın mukaddimesidir. Sarhoşluğa karşı bir önlem olması için bunun içilmesi yasaklanmıştır.” (Mealimu’s-Sunen 4/267)

Yani müfettir (gevşeklik) veren şeylerin necis olduğuna hükmedilemez, çünkü o hamr değildir. Zaruret ve ihtiyaç halinde mufettir maddelerin kullanımı caizdir.

Karafî rahimehullah uyuşturucu (merkad), mufsid (bozucu) ve muskir (sarhoş edici) maddeler arasındaki farkı açıklarken şöyle demiştir:

“Sarhoş ediciler arasında kırkıncı fark: Uyuşturucuların kaidesi ve bozucuların kaidesi: Bu üç kaide fakihlerin çoğuna karışık gelmiştir. Aralarındaki fark şöyledir:

Bu maddeleri kullanan kimse hislerini ya kaybeder ya da kaybetmez. Eğer görme, işitme, dokunma, koklama, tat alma gibi hislerini kaybediyorsa o uyuşturucudur.

Eğer (aklı gidermekle beraber) hislerini kaybetmiyorsa şu durumlardan biri söz konusudur: kullananların çoğunda neşe, sevinç ve nefis kuvveti veriyor mu vermiyor mu?

Eğer bunlar oluyorsa o müskir (sarhoş edici)dir.

Eğer bu haller olmuyorsa müfsid (bozucu)dur.

Müskir (sarhoşluk veren); aklı gidermekle beraber neşe ve sevinç veren şeydir. Hamr (üzümden yapılan şarap), mizr (buğdaydan içki), bit’a (baldan yapılan içki) ve Sukurruke (darıdan yapılan içki) gibi.

Müfsid (bozucu) maddeler: aklı bulandıran, bununla beraber neşe halini baskın getirmeyen ban otu gibi maddelerdir.”

Sonra şöyle demiştir: “Sarhoş edici maddeler, uyuşturucu ve bozucu maddelerden üç hükümde ayrılır: Had cezası, necislik hükmü ve azının dahi haramlığı. Uyuşturucu ve bozucu maddelerde had cezası ve necislik söz konusu değildir.” (El-Furuk 1/217)

İbn Teymiyye rahimehullah Fetava’l-Kubra’da (3/423) şöyle demiştir: “Aklı gideren herşey, neşe ve coşku vermese de haramdır. Zira aklı gideren şeylerin haramlığında müslümanların icmaı vardır. Ama ban otunu sarhoş etmeyecek kadar ve aklı gidermeyecek kadar kullanan kiimseye tazir cezası verilir.”

Geçen açıklamalara binaen, gevşeklik veren maddeler temizdir, necis değildir. Sarhoşluk veren maddelerin azı da çoğu da yasaklanmıştır. Gevşeklik veren maddelerin ise şayet Umm Seleme radıyallahu anha hadisi hasen kabul edilirse, müskir maddelerde olduğu gibi azı çoğu diye bir kayıt söz konusu değildir. Dolayısıyla müfettir maddeleri gevşeklik vermeyecek kadar ya da aklı gidermeyecek kadar kullanmak haram değildir. Aklı gideren miktarı ise icma ile yasaktır. Yine gevşeklik veren maddeler, sarhoşluğa bir zeria (engel) olması için yasaklandığı için zaruret halinde çok miktarda kullanımı (narkoz gibi) da caiz olur. Fakat sarhoş edici içkiler bizatihi haram olduğu için tedavide kullanmak da caiz olmaz.

Abdullah b. Muhammed et-Tayyar bir fetvasında şöyle demiştir: “Hint keneviri, uyuşturucu etkileri olan bir bitkidir. Ban otu, marihuana gibi başka isimlerle de anılır… Bu bitki haramlık illetinde iştirak etmesi sebebiyle hamrın hükmündedir. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

كُلُّ مُسْكِرٍ خَمْرٌ وَكُلُّ مُسْكِرٍ حَرَامٌ وَمَنْ شَرِبَ الْخَمْرَ فِي الدُّنْيَا فَمَاتَ وَهُوَ يُدْمِنُهَا لَمْ يَتُبْ لَمْ يَشْرَبْهَا فِي الْآخِرَةِ

Her sarhoşluk veren şey hamdır ve her sarhoşluk veren şey haramdır. Kim dünyada hamr içer ve tevbe etmeden ona devam etmiş olarak ölürse ahirette onu içemez.” Bunu Muslim (2003) rivayet etmiştir.

Bu bitkiden elde edilen yağın kullanımına gelince, eğer özelliklerini kaybetmemiş ve sarhoşluk veriyorsa o haramdır, kullanımı caiz değildir. Onunla tedavi olmaz, alım satımı caiz olmaz.

Ama eğer onun özelliğini değiştirecek ilaca katılır da sarhoşluk vermezse bunun azı ile çoğu arasında fark yoktur, müskir (sarhoş edici) sayılmaz. Bunu kullanmakta sakınca yoktur. Zira istihale ve istihlak temizleyicidirler.”

Bu fetvada geçen istihale ve istihlak kelimelerinin açıklamaları için bakın:

http://ebumuaz.blogspot.com/2019/03/istihale-maddenin-diger-bir-maddeye.html

http://ebumuaz.blogspot.com/2019/03/istihlak-maddenin-diger-bir-madde.html

 

22 Mart 2026 Pazar

Zamanımızın Mürted Yöneticilerini Aklamak İçin Necaşi’yi Delil Getirenlere Reddiye

 Zamanımızdaki Mürcie’nin yöneticinin tatbikten aciz olduğu zaman şeriatten başkasıyla hükmetme hakkı olduğu, korona plandemisi esnasında cemaatle namazları, camileri, haccı ve umreyi yasaklarken, safları ayırmayı, maske takmayı ve aşı olmayı mecbur kılarken bu yöneticilerin kafir olmadıkları, onların durumlarının Necaşi gibi olduğu şeklindeki iddiaları trajikomiktir. Bu konuda asıl şudur:

1- Habeşistana iki hicret de Mekke döneminde beşinci yılda ve sonrasında, İsra ve Mi’rac’dan önce meydana gelmiştir. Yani Allah Teâlâ tarafından dini kurallar konmadan önce olmuştur. Hatta namaz da farz kılınmamıştı.

2- O zamanın Necaşi’si Ashame, küçük bir azınlıkla birlikte müslüman oldular. Çoğunluk Hristiyan idi ve kavminin dinine aykırı hükümlerden birşeyi uygulaması imkânsız idi. Bugünkü durum ise böyle değildir. Zira yönetici ve etrafındakiler (korona tedbirlerine cevaz veren sahtekar hoca takımı) kâfir olup halkın geneli müslümandır.

3- O asırda bugünkü iletişim vasıtaları yoktu. Medine’deki hükümlerin başka bölgelerdeki müslümanlara ulaşması kolay değildi.

4- En önemlisi, Necaşi kelimesi, zamanındaki Habeşlilerin kralının lakabı idi. Onlara kral olan herkes bu lakabı alırdı. Kendisine hicret edilen Necaşinin ismi Ashame idi. Onun hükmü ölünceye kadar sürmemiş, bilakis kavmi onu değiştirmişti. Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in hicretin 7. Senesinde çeşitli krallara tevhid daveti içerikli mektuplar gönderdiği sırada davet mektubu gönderdiği Habeş Necaşisi, Ashame değildi. Bunun delili Sahihu Muslim’deki rivayettir. İbnu’l-Kayyım Zadu’l-Mead’de (3/60-61) şöyle der: “Sahihu Muslim’de açıkça geldiği üzere Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in kendisine davet mektubu gönderdiği Necaşi, cenaze namazını kıldırdığı Necaşi değildir.”  

5- Necaşi Ashame’nin müslüman oluşunun birinci hicret zamanında olduğu bilgisi sabit değildir. Bilakis İbn İshak’ın Ca’fer b. Muhammed’den rivayeti ilk hicret zamanı hakkındadır. Umm Seleme radıyallahu anha’nın rivayetinde Necaşi Ashame’nin Kureyş elçisi Amr b. el-As ve Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in elçisi Ca’fer b. Ebi Talib ile karşılaşması olayı (ki bu Bedir savaşından sonra meydana gelmiştir!) Mekke dönemindeki hicrette olmamıştır! Bu hadiste Necaşi’nin müslüman olduğuna dair bir işaret yoktur! Bilakis bu hadiste Necaşinin sakalları ıslanana kadar ağladığı, yanındaki rahiplerin de mushafları ıslanana kadar ağladıkları geçer. Sonra Necaşi şöyle demiştir:

“Muhakkak ki bu sözler Musa’nın getirdikleri ile aynı kandilden çıkmıştır. Güven içinde gidin. Vallahi onları size teslim etmeyecek ve gözlerinizi aydın etmeyeceğim.” Böylece onun yanından çıktılar.” Bunu sahih isnadla Ahmed, Beyhakî, Ebu Nuaym ve İbn Huzeyme rivayet etmişlerdir. Bu Bedir savaşı zamanında meydana gelmişti

Açıkça görüldüğü gibi burada Necaşinin ve rahiplerinin ağlamalarından ve bu sözlerin tek kaynaktan çıktığını söylemelerinden başka bir şey yoktur. Necaşi, hicret eden müslümanları Kureyş’in heyetine teslim etmemiştir. Burada o zamandaki Necaşi’nin müslüman olduğuna dair bir işaret yoktur!

6- Sonra Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Amr b. Umeyye ed-Damri’yi Necaşi’ye iki defa göndermiştir. Bunlardan ikincisinde Amr b. Ebi Damra’nın muhacirleri himaye edeceğine dair sözünü tutmaya davet etmesi üzerine Necaşi cevap mektubu göndermiştir.

İbn İshak dedi ki: Amr, Necâşî'ye şöyle dedi: “Ey Ashame! Benim göre­vim söylemek, seninki ise dinlemektir. Sen bize nezaketle davrandın, biz de sana güven duyduk. Çünkü senden görmeyi umduğumuz her iyiliğe kavuş­tuk, senden korkuğumuz her kötülükten de emîn olduk. Sana karşı kullandı­ğımız delilimiz senin ağzından çıkanlardır. İncil seninle bizim aramızda red­dedilmeyecek bir şahit, zulmetmeyecek bir hâkim, bu konuda da davamızı halledici ve isabetli hüküm vericidir. Şayet bunu kabul etmezsen sen bu Ümmî Nebî karşısında yahudilerin İsa b. Meryem karşısındaki durumuna düşmüş olursun. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem elçilerini bütün krallara gönderirken geç­mişteki hayır ve iyiliklerinden dolayı başkalarından ummadığı iyilikleri sen­den umdu ve başkalarından korktuğu hususlarda sende emniyet buldu.” Bu sözler üzerine Necâşî dedi ki:

“Allah'a şehadet ederim ki O, ehl-i kitabın bek­lediği Ümmî Nebidir. Musa’nın: “merkebe biner” diyerek İsâ’yı müjdelemesi, İsa’nın, “deveye biner” diyerek O'nu müj­delemesi gibidir. Bir şeyi gözle görmek, haberini duymaktan daha çok tat­min edici değildir.”

Daha sonra Necâşî, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e cevabında da şöyle demiştir:

“…Bundan sonra (bilesin ki) İsa'nın durumunu zikrettiğin mektubun bana ulaştı ey Allah'ın Rasûlü. Yerin ve göğün Rabbına yemin ederim ki, İsa da senin zikrettiğin konulara hiçbir ilâve yapmamıştır; aynen senin dediğin gibi­dir. Bize göndermiş olduğun şeyleri öğrenmiş, amcanın oğluna ve onun ar­kadaşlarına yakınlık göstermiş bulunuyoruz. Şehadet ederim ki sen, kendisi doğru söyleyen, kendinden öncekileri de doğrulayan Allah Rasûlü'sün. Ben hiç şüphe etmeden sana bîat ettim. (Senin adına) amcanın oğlu­na bîat edip onun elinde (müslüman olarak) âlemlerin Rabbi olan Allah'a teslim oldum.” (Zadu’l-Mead 3/61)

Bu da Handek savaşı zamanında meydana gelmiştir. Şu halde Necaşi’nin müslüman oluşu Bedir savaşı zamanı ile Handek savaşı zamanı arasında sabit olmuştur. İbn İshak’ın Ca’fer b. Muhammed’den rivayetindeki lafza dayananların zannettikleri gibi birinci Habeşistan hicreti sırasında olmamıştır!

7- Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in Umman kralına mektubunda sabit olduğu üzere, vaktinin Necaşisi cizyenin Hirakl’e gönderilmesine engel olmuştur:  Orada şöyle geçer:

“Sonra: “Sanmam ki Heraklius, Necâşî'nin müs­lüman olduğunu duymuş olsun.” dedi. “O da duydu” dedim. “Nereden bi­liyorsun?” diye sordu. Dedim ki: “Necâşî ona haraç ödüyordu. İslâm'ı ka­bul edip Muhammed'i tasdik edince dedi ki: “Hayır vallahi, (bundan sonra) benden bir dirhem bile istese vermem.” Bu söz Heraklius'a ulaştığında kardeşi Nayyâk: “Kulunu, böyle haracını ödemeden ve yeni bir dine girmiş ola­rak bırakacak mısın?” dedi. Heraklius: “Bir adam kendisi için bir din seçmiş, ben ona ne yapayım. Vallahi, krallığımdan korkum olmasa, ben de aynen onun yaptığı gibi yapardım.” dedi.” (Zadu’l-Mead 3/62)

Görüldüğü şekilde şahıslar hakkında sağlam tespitler yapılması gerekir.

8-  Necaşi ile zamanımızın kafir yöneticileri kıyaslanamaz. Bunlar kasten Allah’ın dinine mani olmakta, Allah’ın dinine davet edenlere karşı harp etmekte, hapsetmekte ve öldürmektedirler. Halbuki Necaşi müslüman olsa da olmasa da,  müslümanlara rahat sağlamış, onlardan eziyeti savmıştır! 

Sonra da birileri çıkıp bu yöneticilerin İslam’ın hükümlerini tatbik etmeye güçleri yetmediğini iddia ediyor! Mesela korona fitnesinde camileri ve cemaatle namazları, haccı ve umreyi yasaklamaları, namaz saflarını parçalamaları, iblise ibadet olan maskeyi ve aşıyı zorunlu kılmaları konusunda hangi mazeretleri kalmıştır? Subhanallah! Ordular, donanmalar, mallar onların tasarruflarında olduğu halde bunu yapmalarına engel olan nedir?  Vallahi bu bevah (apaçık) bir küfürdür! Bu mürtedleri aklamak ve mazeret üretmek için daha hakikatini dahi tespit etmedikleri Necaşi’nin durumuna kıyaslamalarını hangi vicdan hangi izan kabul eder?

20 Mart 2026 Cuma

Bütün Eşarileri Tekfir Etmeyi Şart Koşan Mel’ûn Haddadiler Hakkında

 Bâtıl tek ölçüde olmadığı gibi, hatâ da tek ölçüde değildir. Yine hak da tek ölçüde değildir. Bilakis dereceler ve farklar söz konusudur.

Özellikle Eşarilik mezhebi te’vil ve Allah Teâlâ’nın sıfatları konusunda sahabe ve tabiinin anlayışıyla uyuşmaz. Bununla beraber Eşarilik, Mu’tezile’den daha ehvendir. Hatta ilk Eşariler, sonraki Eşarilerden daha ehvendirler. El-Cuveynî, el-Gazali gibi fakih Eşarilerin mezhebi, er-Razi, el-Bacurî gibi felsefeci Eşarilerin mezhebinden daha ehvendir. Aralarında farklar bulunsa da hepsi de hata üzerindedir.

Belli bir fırkaya bir veya iki görüşünde muvafakat eden herkes o fırkanın mensuplarından sayılmaz! Böyle saymak ancak cahil ve sapık bid’atçilerin metodudur.  

Mesela el-Hasen el-Basrî rahimehullah rüşvet alan kadıyı tekfir konusunda Haricilere muvafık idi. Fakat kimse onu Hariciliğe nispet etmemiştir. Bilakis o Ehl-i Sünnet’in önde gelen imamlarındandır!

Buradan hareketle zamanımızın Haddadilerinden Muhammed b. Şemsuddin ve ona muvafakat eden ed-Dımeşkî gibiler genç yaşları, bozuk hülyaları ile sapık Ruveybidadan sayılırlar. Zira en-Nevevi ve İbn Hacer’i bazı sıfatları te’vil konusunda Eşarilere uyum göstermelerinden ötürü bidatçi sayıyor veya tekfir ediyorlar! Halbuki bu durum onların Eşari fırkasından olduklarını göstermez. Bilakis zatın tevili meselesinde hata etmişlerdir. Nitekim Eşarilik mezhebi yalnız sıfatların tevili ile sınırlı değildir. Bilakis Eşarilerin akidenin birçok konusunda bid’at olan görüşleri vardır. Haberi vahidleri hüccet saymamak, vaciplerin ilki meselesi, imanın tesmiyesi, aklın nakle öncelenmesi, kader mefhumu, hüsun kubuh meselesi gibi konularda Nevevi ve İbn Hacer, Eşarilere muvafakat etmemişlerdir! Eşarilerin ve Maturidilerin görüşlerini benimsememişlerdir!

Mesela vaciplerin ilki meselesinde Nevevi rahimehullah, Eşarilerin söylediği gibi ilk vacibin nazar (düşünme ve araştırma) olduğunu söylememiş, ilk vacibin La ilahe illallah sözü olduğunu açıkça ifade etmiştir!

Eşarilerin bir fırka olarak temayüz ettikleri en önemli mesele olan İman konusunda Nevevi, imanın söz ve amel olduğunu, artıp eksildiğini, amelin imanın müsemmasına dahil olduğunu söylemiştir. Şöyle demiştir: “Daha önce imanın kemalinin amellerle, tamamlanmasının ise taatlerle olduğunu açıklamıştık. Taatlere devam etmek ve bu şubeleri eklemek tasdikin kapsamındadır ve onun delilleridir…” (Şerhu Sahihi Muslim 4/2)

Yine ahad hadislerin hüccet olduğunu ifade etmiştir. Halbuki ahad hadisleri hüccet kabul etmemek Eşariliğin rükünlerinden bir diğeridir!

Şatıbî rahimehullah, el-İ’tisam’da, bir fırkanın mensubu olmanın, o fırkanın takipçilerinin üzerinde birleştikleri esasları benimsemekle, sonra da kendisini o fırkaya nispet etmekle söz konusu olacağını, o fırkanın küllî esaslarına muvafakat etmedikçe o fırkanın müsemmasına girmenin söz konusu olmayacağını açıklamıştır. Fırkalardan birinin temel esaslarından birine muvafakat etti diye kişi o fırkadan olmaz. Nitekim İbn Teymiyye, ameli imanın müsemmasına dahil etmeyen Hanefileri, “Mürcie ve Cehmiyye’ye bulaşan şüphe ona da bulaşmıştır” diye niteler. Şüphe girmiş olması ise kişiyi o fırkanın mensuplarından kılmaz.

Ama Hadddadî köpeklerinin yaydıkları şeyler, sünnet imamlarını, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hadisinin muhafızlarını oryantalistlerden de önce çirkin göstermektedir. Sonra meşhur günahkar ruveybida zuhur etmiştir! Bunların başında da sapık ve saptırıcı olan el-Halifî gelmektedir! Bunların yaşları genç, hülyaları bozuktur. Fikir ve felsefe yığınlarını yüklenmişlerdir ve hadisin sancağını yüklenip yükselten, ümmetin yüceltmek ve saygı göstermek konusunda söz birliği ettikleri imamlara karşı bu bozuk fikirleriyle hükmetmeye kalkıyorlar! Hatası olmayan tek bir âlim gösterebilirler mi?

Havlayan köpekler, İslam’ın ve müslümanların öne geçirdiği en-Nevevi ve İbn Hacer gibi büyük alimlere karşı tekfirle cüret ediyorlar! Allah onlara lanet etsin!

Haddadiler, bütün Eşarileri tek kalemde tekfir eden, kendilerine muhalefet edenleri Cehmilikle itham eden, günümümüzün türedi Haricileridir!

Hakikatte Eşariler üç kısımdır:

1. kısım: Er-Razi gibi kelamcı Eşarilerin görüşlerinin küfür olduğunda şüphe yoktur. Onlardan bu görüşler üzere ölenler İslam’dan başka bir din üzere ölmüş olurlar. Bununla beraber er-Razi’nin tevbe ettiği nakledilir.

2. kısım: el-Cuveyni, el-Gazali gibi fakih Eşarilerin görüşleri bid’at olarak nitelenir ve onlar bazı metotlarında kelamcıların yolunu izlediklerinden bid’atçi sayılırlar. Lakin tekfir edilmezler.

3. kısım: Kendilerine bazı sıfatlar konusunda Eşarilerin şüphesi girmiş olan en-Nevevi, İbn Hacer gibiler düşüncede hata etmişlerdir, lakin bidatçilikle nitelenmezler ve tekfir edilmezler.

El-Halifi gibi günümüzün sapık Haddadileri ise Eşarileri tekfir etmeyi zorunlu gösteriyorlar! Bu sapığa “şeyh” diyerek kuyruğuna tutunan cahil gençler ise – ki bunların başında Muhammed Şemsuddin aleyhilla’ne gelir – Müslümanların bütün sorunlarını, kafir yöneticileri, dinin ahkamının aşağılanmasını bir kenara bırakmışlar, bütün dertleri Nevevi ve İbn Hacer’i tekfir etmek olmuştur!

13 Mart 2026 Cuma

Şer'î Mahkeme Olmayan Ülkede Mevcut Mahkemelere Başvurmanın Hükmü

 

Soru: Müslümanlar arasında boşanma, ticaret ve başka meselelerde çekişme olursa Amerikan mahkemesinde dava açmanın hükmü nedir?

Lecnetu’d-Daime’nin cevabı:

Müslüman’ın şer’î bir mahkemenin bulunmaması gibi bir zaruret olmadıkça beşeri kanunlarla hükmeden mahkemelere başvurması caiz olmaz. Eğer bu mahkeme haksız bir hükümde bulunursa, hakkından başkasını alması helal olmaz. Başarı Allah’tandır. Allah’ın salatı Nebimiz Muhammed’e, âlinin ve ashabının üzerine olsun.

Bekr b. Abdillah Ebu Zeyd, Salih b. Fevzan el-Fevzan, Abdulaziz b. Abdillah Âlu’ş-Şeyh, Abdulaziz b. Abdillah b. Baz.

Fetava’l-Lecneti’d-Daime cild 23 sayfa: 503 fetva no: 13

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente estağfiruke ve etûbu ileyk" (Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)