Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

26 Eylül 2026 Cumartesi

Tecvid Konusunda İfrat ve Tefritten Sakındırma - Şeyh Mukbil

 Şeyh Mukbil b. Hadi rahimehullah’a şöyle soruldu: “İdgam, ihfâ, uzatmalarda hareke sayısını sınırlama gibi tecvid hükümleri hakkında dinde deliller gelmiş midir?”

Cevap: Sesi güzelleştirme ve tertil açısından tecvid hükümlerine gelince;

“Kur’an’ı tertîl ile (tane tane) oku” (Muzzemmil 4) buyrulmuştur, bu istenen bir şeydir.

Sesi güzelleştirme hakkında da Buhârî ve Muslim Sahih’lerinde Ebu Hureyre radıyallahu anh’den Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu rivayet etmişlerdir:

ما أذن الله لشيء ما أذن لنبي حسن الصوت بالقرآن يتغنى به

“Allah Azze ve Celle Kur’ân’ı güzel sesle teganni ederek okuyan bir nebiye kulak verdiği gibi başka bir şeye kulak vermemiştir.”

Yani Allah Azze ve Celle, Kur’ân ile teganni ederek güzel sesle okuyan bir nebiyi dinlediği gibi başka bir şeyi dinlememiştir.

Ebû Dâvûd, Sunen’inde, Sa’d b. Ebi Vakkas radıyallahu anh’den, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

من لم يتغنّ بالقرآن فليس منّا

“Kur’ân ile teganni etmeyen bizden değildir.”

Bunu ancak Ebû Dâvûd’un Sa’d radıyallahu anh’den rivayeti olarak zikrettik, Buhârî’nin Ebu Hureyre radıyallahu anh’den rivayeti olarak zikretmedik. Çünkü Ebu Hureyre radıyallahu anh hadisi tenkide uğramıştır. Darekutni bu hadisi şu sözleriyle tenkid etmiştir: “Bu hadisin aslı: “Allah Azze ve Celle Kur’ân’ı güzel sesle teganni ederek okuyan bir nebiye kulak verdiği gibi başka bir şeye kulak vermemiştir” şeklindedir.  El-Bera b. Azib radıyallahu anhuma, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

زيّنوا القرآن بأصواتكم

“Kur’ân’ı seslerinizle süsleyin.” Ebu Hureyre radıyallahu anh hadisi de aynı şekilde gelmiştir. El-Bera b. Azib radıyallahu anh hadisini hatırladığım kadarıyla Hakim bir çok yoldan Abdurrahman b. Avsece – babası – el-Bera radıyallahu anh tarikiyle rivayet etmiştir. Yardım istenecek olan Allah’tır.

Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in med yaparak (uzatma yaparak) okuduğu gelmiştir. Yine Muaviye radıyallahu anh Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in Fetih günü bineği üzerinde iken üç elif miktarı uzatma yaparak okuduğunu rivayet etmiştir. Dediler ki: Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in bu şekilde uzatma yapmasının sebebi bineğinin hareketidir. Bu da, başka bir şey de ihtimal dâhilindedir.

Ama altı hareke, dört hareke, iki hareke şeklinde taksim edilmesine dair bir şey Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’den sabit olmamıştır. Yine idgam da böyledir. İdgam, Arap lügatinden bir lügattir. Lakin bu konuda yapılan aşırılıklar bazen Arap lügatinin dışına çıkmaktadır.

Tamtît (fazla uzatarak sesi dalgalandırma) da aynı şekilde, (Arap lügatının dışına çıkarmaktadır). Bazen Abdulbasit (Abdussamed)’i dinlediğinde şarkı mı söylüyor yoksa Kur’ân mı okuyor ayıramazsın! Neden? Tamtît sebebiyle!

Her halukârda Kur’ân’ı tertîl ile (tane tane) okumak vaciptir. Yine bir adam İbn Mes’ud radıyallahu anh’e gelmiş ve demiştir ki: “Dün gece Mufassal’ı okudum.” Abdullah b. Mes’ud radıyallahu anh dedi ki: “Onu şiir okur gibi mi okudun?” Yani onu tedebbür ile (tefekkür ederek) okumalıydın. “Öyle olmasa Kur’an’ı iyiden iyiye düşünmezler miydi? Yoksa bir takım kalpler üzerinde kilitler mi vurulmuş?” (Muhammed 24)

Aşırılık ve zorlamaya gelince, İbnu’l-Kayyım, İgasetu’l-Lehfan kitabında bazılarının Fatiha suresini okumayı bir ay tekrar ettiğini, bazen ağzından tükürükler saçıldığını zikretmektedir. Yani Kur’ân okurken böyle olduğunu kastediyor.

Önemli olan tedebbür ile (okunanın manalarını tefekkürle) meşgul olmaktır. Allah şöyle buyuruyor: “Öyle olmasa Kur’an’ı iyiden iyiye düşünmezler miydi? Yoksa bir takım kalpler üzerinde kilitler mi vurulmuş?” (Muhammed 24) Yardım istenecek olan Allah’tır.”[1]

Yine Şeyh Mukbil rahimehullah, bu konuda başka bir cevabında şöyle demiştir:

“Sahih olanı bunun (tecvid kurallarının) vacip olmamasıdır. “Kur’ân’ı tertîl ile oku” ayetinin manası, harfleri birbirine girdirmeksizin, açık açık, tane tane oku demektir.

İbnu’l-Cezerinin Kur’ân’ı tecvid ile okumayanın günaha gireceğine dair sözleri ise doğru değildir. Bilakis Buhârî ve Muslim’in Sahih’lerinde Aişe radıyallahu anha’dan Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

الماهر بالقرآن مع السفرة الكرام البررة ، والذي يقرأه ويتتعتع فيه وهو عليه شاق له أجران

“Kur’ân’ı okuma konusunda mâhir olan, seçkin Sefere melekleri ile beraberdir. Onu zorlanarak okuyan kimseye ise iki ecir vardır.”

Vacip olma bakımında durum böyledir. Ama sesi güzelleştirmeye teşvike gelince, bu da istenen bir şeydir. Sunen’de el-Bera b. Azib radıyallahu anh’ın, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

زينوا القرآن بأصواتكم

“Kur’ân’ı seslerinizle süsleyin.”

Yine Sunen’de Sa’d b. Ebi Vakkas radıyallahu anh’den, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

من لم يتغن بالقرآن فليس منا

“Kur’ân ile teganni etmeyen bizden değildir.”

Yani Kur’ân okurken sesini güzelleştirmeyen bizden değildir.

Buhârî ve Muslim’in Sahih’lerinde Ebu Hureyre radıyallahu anh’den, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

ما أذن الله لشيء ما أذن لنبي حسن الصوت بالقرآن يتغنى به

“Allah Azze ve Celle Kur’ân’ı güzel sesle teganni ederek okuyan bir nebiye kulak verdiği gibi başka bir şeye kulak vermemiştir.”

Kıraatte sesi Arapça kurallarına göre güzelleştirmek istenen bir şeydir. Tecvid konusunda taassup gösterenlerden biri bize ders verirken şöyle derdi:

“Hatta araplar kendi şiirlerini tecvid yaparak okurlardı.” Sonra şairin şu beytini okudu:

قفا نبك من ذكرى حبيب ومنزل

Bunu okurken be harfinde kalkale yaptı, tenvin ve vav harflerinde de idgam yaptı. Kendisine denildi ki:

“Ey şeyh! İmriu’l-Kaysın bu beyti senin okuduğun gibi okuduğuna dair isnad nerede?!!”

Hafız İbn Kayyım, İgasetu’l-Lehfan kitabında tecvidde aşırılık ve zorlamanın şeytanın tuzaklarından olduğunu zikretmiştir. Orada, ilim talebelerinden birinin kârilerden birine kırk gün Fatiha suresini okuyabilmek için gidip geldiğini anlatmıştır. Yine bazısının tecvidle okuyabilmek için kustuğunu, yanaklarının şiştiğini, yüzünün kızardığını ve kusacak gibi olduğunu anlatmıştır.

İnsanlar ifrat ile tefrit arasındadır. Kimi insanlar sesini Kur’ân ile güzelleştirmeye hiç başını kaldırıp aldırış etmez, kimisi de – Abdussamed gibi – aşırılık yapar. Öyle ki onu Kur’ân okurken işitsen onun şarkı mı söylüyor, yoksa Kur’ân mı okuyor olduğunu bilemezsin!

Selef radıyallahu anhum bu gibi zorlamalara karşı çıkıyorlardı. Nitekim Hamze’nin kıraatine karşı çıkmışlardır. Hatta El-Mizan’da aktarıldığı üzere, selefimizden biri (Allah ona rahmet etsin) şöyle demiştir: “Hamze’nin kıraati bid’attir.”

Tecvidde zorlama kötülenmiştir. Tecvid konusunda tefrite de gitmemelidir. Tecvid öğreten kimsenin yanında bunu öğrenmek ve istifade etmek gerekir. Ama bunun vacip olduğuna itikad edilmez!

Durum, eş-Şevkânî rahimehullah’ın, el-Bedru’t-Tali’ kitavında, Muhammed b. İbrahim el-Vezir rahimehullah’ın hal tercemesinde söylediği şu sözlerdeki gibidir:

“Bazıları ilim dallarından bir dalı zikrederek onunla teselli bulurlar ve bir yönünden bahsederler. Sonrakiler de gelip bunu ilmin olmazsa olmaz zorunluluklarından zannederler!”

Tecvidi öğretenlerden istifade edilir, tecvid öğrenmeye hırs gösterilir ve arap dilini de öğrenmeye önem verilir. Kur’ân Arap lügatiyle nazil olmuştur. Acem lügatiyle, Dammaj lügatiyle, Aden lügatiyle, Hadramiye lügatiyle veya Amerika lügatiyle değil! Kur’ân’ı bu lügatlerle okumak istiyorsan hayır! Bilakis Kur’ân’ı, nazil olduğu gibi Arap lügatiyle okumalısın. Gerekli olan budur!

Bazıları diyorlar ki: “Tecvid, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’den okuyan kurrâlardan bu kurrâlara ulaşan isnadlarla (ağızdan ağıza) alınmıştır.” Onlara denilir ki:

“Nerede bu isnadlar? Şu uzatmaların, bazısının bir hareke, bazısının iki hareke, bazısının dört, bazısının altı hareke miktarı uzatılmasına dair isnadlar nerede?”

Evet, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in med yaparak okudğu sabit olmuştur, sen de med yaparak oku! Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın emrettiği gibi tertîl ile (düşünerek, tane tane) oku! Bazı insanlar ihfâ’da aşırılık yaparak idgama çıkarıyor! O, sakin nun’un veya tenvinin ihfâsı iken sad harfi veya başka bir ihfâ harfi geldiğinde, kelimeyi tutuyor ve idgama çeviriyor!

“De ki: Ey Kitap ehli! Dininizde aşırlık etmeyin!”

Bize gereken, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in, sahabe radıyallahu anhum’un ve selef rahimehumullah’ın okuduğu şekilde okumaya hırs göstermemizdir.

Kur’ân’ı okurken harfleri birbirine girdirenin okuyuşu ile tertil yaparak (tane tane okuyan) ve tecvid yapanın arasındaki fark büyüktür! Sen tertil ve tecvid ile okuyanı örnek al! Nitekim bir adam İbn Mes’ud radıyallahu anh’e gelmiş ve: “Ey İbn Mes’ud! Dün gece Mufassal’ı okudum” demiş, bunun üzerine Abdullah b. Mes’ud radıyallahu anh: “Onu şiir okur gibi mi okudun?” demiştir!

Bu işte orta yol tutulmalıdır. “Kur’ân’ı tertîl ile oku” ayeti hüküm ifade eder. Yani açık açık, tane tane oku demektir. Her harfi ve her kelimeyi açık oku.

Bazı imamlar bazen namaza başlangıç duasını okumayı beceremiyor, sadece “Allahu ekber” diyor, başlangıç duasını, Fatihayı ve sonra bir sureyi okuyuveriyor! Bu eğlenmektir! Yolların en hayırlısı Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in yoludur. Namazdaki kıraatte, diğer ibadetlerde, muamelelerde ve itikadlarda!”[2]

Şeyh Mukbil rahimehullah’ın bu fetvaları şu maddelerle özetlenebilir:

1- Şu an günümüzde öğretilmekte olan şekliyle tecvid kurallarının sünnette ve mutevatir kıraatlerde bir aslı yoktur!

2- Bu yüzden bunun vacip olduğuna inanmak caiz değildir!

3- Kur’ân’ı okurken sesi güzelleştirmek, harflerin mahreclerini öğrenmek, med, izhar, idgam, ihfâ gibi kuralları, zorlamaya kaçmaksızın ve vacip olduğuna itikad etmemek şartıyla öğrenmek ve uygulamak müstehaptır. Bilakis Arap dilinin kurallarına uygun şekilde uzatma yapılması gereken yerleri en az bir elif miktarı uzatmak gerekir. Fakat bu medler için iki, üç, dört, altı elif miktarı gibi miktarlar tayin etmenin dayanağı yoktur. Kıraatte sesi güzelleştirmek için iki, üç elif miktarı uzatılır, lakin bunun vacip olduğuna itikad edilmez!

4-  Bazı kurrâların med, idgam, izhar gibi, tecvidi bazen Arap dili kurallarının da dışına çıkacak şekilde tecvid hükümleri konusunda zorlama yapmaları, şeyhlerini taklid etmelerinin bir neticesidir. Onlar, bunların mütevatir kıraatlerde nakledildiğini sanıyorlar! Hatta bazıları bunun bidati hasene olduğunu iddia eder!! Hâlbuki bid’atin güzeli yoktur, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in buyurduğu gibi “Bütün bid’atler sapıklıktır.”

5- Abdulbasit b. Abdissamed gibi bazı kurrâların med, izhar, ihfâ ve idgam yaparken aşırılık ve zorlamaları, şarkı okur gibi seslerini dalgalandırarak uzatmaları caiz olmayan kıraatlerdir.

6- Bu konuda ifrat ve tefritten kaçınılmalıdır.

İfrat; Kur’ân’ı şarkı okur gibi, musiki makamlarına uydurmak için tecvid kurallarını alet edenlerin yaptıkları, dinde sonradan çıkarılmış bir bid’at olan okumalar ve idgam, ihfâ, med miktarları gibi kuralları vacip görmektir.

Tefrit ise; Arap dilinin özellikleri içerisinde bulunan bu kuralları terk etmek ve bunlara karşı çıkmaktır. 

Nitekim Kur’ân Arap lügatinde nazil olmuş ve bu lügate göre okumak esas kılınmıştır. Arap lügatlerinde idgam, ihfâ, izhar gibi kurallar vardır. Lakin bu kuralları uygulamak vacip kılınmamıştır, tecvid için mustehap olan kurallardır. Bu kuralları uygulamak, Kur’ân ile teganni ve kıraatte sesi güzelleştirmeye dahildir. Bu kurallar uygulanmadan da tegannî/kıraatte sesi güzelleştirme mümkündür. Lakin bu kuralları uygulamakta hiçbir sakınca yoktur, bilakis müstehaptır. Çünkü bu kurallar Kur’ân’ın kendisiyle nazil olduğu Arap lehçeleri arasında mevcuttur. 

Kur’ân’ın nazil olduğu sırada mevcut olan Arap lehçelerinde her okuyuş güzeldir.  Bu tecvid kurallarını içeren lehçeler de, içermeyen lehçeler de mevcut olduğundan, bu kuralları vacip görmek dayanaksız bir iddiadır.

Câbir (radıyallahu anh) anlatıyor: "Aramızda bedevîlerin ve Arap olmayanların da bulunduğu bir cemaatte Kur'ân okuyorduk. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) yanımıza geldi ve dinledikten sonra buyurdu ki;

اقْرَءُوا فَكُلٌّ حَسَنٌ وَسَيَأْتِي قَوْمٌ يُقِيمُونَهُ كَمَا يُقِيمُونَ الْقِدْحُ يَتَعَجَّلُونَهُ وَلا يَتَأَجَّلُونَهُ

"Okuyun, her okuyuş güzeldir. Öyle kimseler gelecek ki onlar, Kuran’ı(n kelime ve  lafızlarını), ok yapılacak çubuğun düzlenmesi gibi düzleyecekler. Ondan elde edilecek ücreti (âhirete) bırakmayıp (dünyada) alacaklar."[3]



[2] Mukbil b. Hadi, Kam’ul-Muânid (2/434-436)

[3] Sahih. Ebu Davud (830) Said b. Mansur (1/150-152) İbn Ebi Şeybe (6/125) Ahmed (3/357, 397) Ebu Ya’la (4/140) Beyhaki Şuabu’l-İman (2/538-539) Buhari Halku Ef’ali’l-İbad (612) İbn Bişran Emali (228) Firyabi Fadailu’l-Kur’an (157) Acurri Ahlaku Hameleti’l-Kur’an (28) Elbani es-Sahiha (259)

17 Eylül 2026 Perşembe

Yeni Çıkan Kitaplar

 

SAHİH HADİSLER KÜLLİYATI
GENİŞLETİLMİŞ 2. BASKI
2 Renk baskı, Ivory kağıt, 8 cilt

TAM HADİS USÛLÜ
2 Renk baskı, Ivory kağıt, 496 sayfa


Aşağıdaki linkten üyelik oluşturarak Daru's-Sunne kitaplarını peşin alımlarda % 60 indirimle 
veya 48 aya varan vade seçenekleri ile % 50 indirimle 
satın alabilirsiniz:

Dâru's-Sunne Kitap - Kur'an ve Sahih Sünnet Üzere Kitaplar  


Baskı Aşamasında Olan Kitaplar

el-Cevahiru'l-Felât Fi Mesâili's-Salât
NAMAZLA İLGİLİ RİSALELER
Ebû Muâz Seyfullah el-Çubukâbâdî
720 sayfa. ciltli, 2 renk baskı, Ivory kağıt
Bu kitapta şu meseleler ilmî deliller ışında ele alınmıştır:

1- Abdestte Sıralama Vacip Midir?

2- Abdestsiz Kimsenin Kur’ân Okuması

3- Cum’a Guslünün Hükmü

4- Çoraplara Meshe Dair İcma

5- İbadet Vakitleri Hakkında Uyarılar

6- Ezanı İşitip de Mescide Gelmeyenin Namazı

7- Tahiyyetu’l-Mescid Namazı Farz Mıdır?

8- Çocukların Mescide Getirilmesinin Hükmü

9- Ayakkabılarla Namaz Kılmak

10- Pantolonla Namaz Kılmanın Hükmü

11- Maskeyle Namazın Hükmü

12- Sarıksız Olarak Namaz Kılmanın Hükmü

13- Namazı Bazen Kılıp Bazen Kılmayan Kimse

14- Namazda Ellerin Bağlanması

15- Secdeye Giderken Önce Eller mi Yoksa Dizler mi Konur?

16- İmamın Arkasında Fatiha Okumak

17- İki Secde Arasındaki Oturuşta Ellerin Durumu

18- Namazda Sola Selamda “Ve Berakatuhu” Ziyadesi

19- Secdelerde Elleri Kaldırma Hadisleri

20- Namazda Safları Birleştirmek Farzdır

21- Duâda Elleri Kaldırmak

22- Tesbih Namazı Sahih midir?

23- İkindi Namazından Sonra Namazın Hükmü

24- Cum’a Namazının Terkinden Sakındırma

25- Kadınlara Cum’a Namazı Farz mıdır?

26- Kadınların Cenaze Namazına Gitmesinin Hükmü

27- Mukimken Namazların Cem’ Edilmesi

28- Seferde Namazı Kısaltmak Ruhsattır

29- Seferde Cum’a ve Bayram Namazları

30- Bayram Namazı Hutbelerinde Tekbirler


İLMÎ USÛL RİSALELERİ
Ciltli, 624 sayfa, Ivory kağıt, 2 renk baskı

1. Risâle: İlmin Engel ve Âfetleri  

Ebu Muaz Seyfullah el-Çubukâbâdî

2. Risâle: İlim Talebesinin Edepleri  

Dr. Hayriye bt. Abdissettar 

(Tercüme: Ebu Eymen Zekeriya Kesen Tashih: Ebu Muaz el-Çubukâbâdî)

3. Risâle: İçtihad ve Taklid 

Muhammed Bahit el-Muti’i 

(Tercüme: Ebu Muaz el-Çubukâbâdî)

4. Risâle: Mezhep Taklidi ve Kıyasa Reddiye 

Ebu Muâz Seyfullah el-Çubukâbâdî

5. Risâle: Kıyas Hakkında Muaz Radıyallahu Anh Hadisinin Zayıflığı 

Ali el-Halebî 

(Tercüme: Abdulhak Osman)

6. Risale: Avf B. Malik Radıyallahu Anh’ın Kıyas Hakkındaki Hadisinin Tahkiki 

Ebu Muaz el-Çubukâbâdî

7. Risale: Sünneti Fıkhetmenin Temelleri 

Prof. Dr. Ahmed b. Ali el-Karnî 

(Tercüme: Abdulhak Osman)

8. Risale: Âlimler Arasındaki İhtilaflar, Sebepleri ve Bunların Karşısında Bizim Konumumuz  

İbn Useymin 

(Tercüme: Ebu Muaz el-Çubukâbâdî)

9. Risale: Maslahat ve Nas Arasındaki İlişki 

Ebu Muaz Seyfullah el-Çubukâbâdî

10. Risale: Zayıf Hadislerle Amel Etmenin Hakikati 

Ebu Fevzan Şehruddin b. Abdillah el-Cezlî 

(Tercüme: Leman bt. Ramin Tashih: Ebu Muaz el-Çubukâbâdî)

11. Risale: Mezhep Mutaassıplarının Hadis Metinlerini Tahrifleri 

Ebu Muaz Seyfullah el-Çubukâbâdî

9 Eylül 2026 Çarşamba

Talak Suresi 4. Ayeti Hakkında Sapan Üç Sınıf

 İslâm’ı, Kur’ân’ı ve Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’i çoğunluğun fıtratlarının bozulmuş olduğu bu asrın ters yüz edilmiş idrakine yorumlattırarak din hakkında şüphe oluşturmak isteyenlerin dillerine doladıkları ayetlerden birisi Talak Suresi 4. Ayetidir.

Önce Talak Suresi 4. Ayetini ve Sahih Meal’de vermiş olduğum tercümeyi aktarayım:

وَاللَّائِي يَئِسْنَ مِنَ الْمَحِيضِ مِنْ نِسَائِكُمْ إِنِ ارْتَبْتُمْ فَعِدَّتُهُنَّ ثَلَاثَةُ أَشْهُرٍ وَاللَّائِي لَمْ يَحِضْنَ وَأُولَاتُ الْأَحْمَالِ أَجَلُهُنَّ أَنْ يَضَعْنَ حَمْلَهُنَّ وَمَنْ يَتَّقِ اللَّهَ يَجْعَلْ لَهُ مِنْ أَمْرِهِ يُسْرًا

“Kadınlarınızdan artık hayızdan kesilmiş olanlarla asla hayız olmayanların hakkında şüphe ederseniz, onların iddeti üç aydır. Henüz adet görmeyenler de böyledir. Hamile olanların iddetleri ise, yüklerini bırakmalarıdır. Kim Allah’tan sakınırsa O, işinde kolaylık verir.” (Talak 4)

Ayetin nüzul sebebi olarak, Taberî, Beyhakî, İbn Ebî Hâtim, Sahih kaydıyla Hâkim, İbn Merduye, Sa’lebî ve İbnu’l-Munzir, Ubey b. Ka’b radıyallahu anh’den şu şekilde rivayet etmişlerdir:

لَمَّا نَزَلَتْ عِدَّةُ النِّسَاءِ فِي سُورَةِ الْبَقَرَةِ فِي الْمُطَلَّقَةِ وَالْمُتَوَفَّى عَنْهَا زَوْجُهَا قَالَ: قَالَ أُبَيُّ بْنُ كَعْبٍ: يَا رَسُولَ اللهِ إِنَّ أُنَاسًا مِنْ أَهْلِ الْمَدِينَةِ يَقُولُونَ قَدْ بَقِيَ مِنَ النِّسَاءِ مَا لَمْ يُذْكَرْ فِيهِ شَيْءٌ قَالَ: " وَمَا هُوَ؟ " قَالَ: الصِّغَارُ وَالْكِبَارُ ذَوَاتُ الْحَمْلِ قَالَ: فَنَزَلَتْ {وَاللَّائِي يَئِسْنَ مِنَ الْمَحِيضِ مِنْ نِسَائِكُمْ إِنِ ارْتَبْتُمْ فَعِدَّتُهُنَّ ثَلَاثَةُ أَشْهُرٍ وَاللَّائِي لَمْ يَحِضْنَ وَأُولَاتُ الْأَحْمَالِ أَجَلُهُنَّ أَنْ يَضَعْنَ حَمْلَهُنَّ}

“Bakara suresinde boşanmış kadınların ve kocası ölen kadınların iddeti nazil olunca Ubey b. Ka’b radıyallahu anh dedi ki: “Ey Allah’ın rasulü! Medine halkından bazı insanlar diyorlar ki: “Haklarında bir şey zikredilmeyen kadınlar da var” Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem: “O nedir?” buyurdu. Dedi ki: “Küçükler, yaşlılar ve hamile olanlar.” Bunun üzerine Talak suresi 4. Ayeti nazil oldu.”

Bu ayette hayız görmemiş olan kadınların iddetinden bahsedilmesi sebebiyle İslâm’da, hayız görme çağına gelmemiş küçük yaştaki kızların evlilik akdinin geçerli oluşuna delil vardır.

Böyle bir akdin geçerli olması hususunda kimsenin tuhafına gidecek bir durum olmasa gerekir. Nitekim müslümanların örflerinde böyle bir uygulama eskiden de vardı, beşik kertmesi dedikleri âdetler sonraki zamanlarda da meydana gelmiştir. Bu durumda büluğa ermemiş kızın velisi, kızı küçük yaşta iken biriyle nikâhlar ve zikredilen ayet, böyle bir nikâhın geçerli olduğuna delil getirilir.

Lakin öküz altında buzağı arayan zihniyet, bahsettiğim bu hakikat üzerinden bozuk bir fikir yürüterek İslam’ın buluğa ermemiş kızlarla cinsel ilişkiye cevaz verdiği şeklinde bir çıkarımda bulunuyor veya bu şekilde lanse etmek istiyorlar!

Bu çirkin girişim neticesinde üç çeşit sapma meydana gelmiştir.

1- Bir kısmı İslam düşmanlarının bu iftiraları sebebiyle İslam’da buluğa ermemiş kızla evlenmek caizse, onunla buluğa ermeden ilişkiye girmenin de caiz olduğunu sanmaktadır!

2- Bir kısmı Talak suresindeki ayeti tahrif etmekte, “hayız görmemiş olanlar” ifadesiyle, yalnızca hastalık sebebiyle hayız göremeyenlerin kastedildiğini, küçük yaşta evlenenlerin bu ayetin kapsamında olamayacağını düşünmektedir!

3- Bir kısmı da bu sebeple Kur’an ve sünneti inkâr edip ateist ya da deist olmayı tercih etmektedir!

Bu üç sınıf da bilgisizlikleri sebebiyle söz konusu saptırıcı iftiranın kurbanı olmuşlardır.

Birinci Kısmın Sapması:

Öncelikle bilinmesi gerekir ki, küçük yaştaki kızların evlilik akdinin geçerli olması, buluğa ermeden önce onlarla ilişkinin caiz olmasını gerektirmez. Bu konuda belirleyici olan, müslümanların örfüdür.

İslam tarihinde hiç kimse bu ayete dayanarak buluğa ermemiş kızla ilişkiyi meşru görmemiştir. Bilakis bu konuda ihtilam çağını veya kızın kendisiyle ilişkiye musait olduğu çağa gelmesini şart koşmuşlardır.

Bu konudaki icmayı İbn Battal Şerhu’l-Buhârî’de (7/172) el-Begavi’den şu şekilde nakletmiştir: “Âlimler, babaların beşikte olsalar bile küçük kızlarını evlendirmelerinin caiz olduğu, ancak kocalarının onlar ilişkiye uygun hale gelmedikçe ilişkiye girmelerinin caiz olmadığı hususunda icma (sözbirliği) etmişlerdir.” 

Dolayısıyla kendisiyle evlilik akdi yapılmış küçük kızla, ilişkiye uygun çağa gelmeden ilişkiye girmeyi caiz görmek müslümanların icmaına aykırı, bozuk bir iddiadır!

Bazı kimseler kızlarda buluğ çağının yalnızca hayız görmekle gerçekleşeceği şeklinde yanlış bir zanna kapılmışlardır.

Bu meselenin aslı ise şudur: Hayız, bir kızın buluğa ermesinin alametlerinden birisidir. Lakin hayız görmeden önce de ihtilam olabilir yahut daha başka buluğ alametleri gelişebilir. Bazı kızlar ihtilam olmadan önce hayız görmeye başlayabilir. Bazıları da hayız görmeden önce ihtilam olabilir. Buluğun hayızdan başka alametleri de vardır. Bunlardan hangisi önce meydana gelirse kız o zaman buluğa erer. Dolayısıyla ayette “hayız görmemiş olanlar” ifadesi geçiyor diye, buluğa ermemiş kızlarla ilişkiye girmenin cevazı anlaşılmaz.

Allah Teala şöyle buyurmuştur:

وَابْتَلُوا الْيَتَامَى حَتَّى إِذَا بَلَغُوا النِّكَاحَ

"Yetimleri nikâh çağına ulaşıncaya kadar deneyin." (Nisa 6)

Bu ayette bulugu'n-nikâh/nikâh çağına ulaşmak zikredilmiştir. Bu sebeple bazı ilim ehli, evlilik akdinin sahih olması için buluğ çağını şart koşmuşlardır. Lakin bu görüş hem Talak suresi 4. Ayetine hem Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetine hem de selefin anlayışına aykırıdır.

Yine Allah Azze ve Celle şöyle buyurmuştur:

وَإِذَا بَلَغَ الْأَطْفَالُ مِنْكُمُ الْحُلُمَ فَلْيَسْتَأْذِنُوا كَمَا اسْتَأْذَنَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ

"Çocuklarınız ergenlik çağına girdiklerinde, kendilerinden öncekiler izin istedikleri gibi onlar da izin istesinler." (Nur 59)

Bu ayette de egenlik çağı diye tercüme ettiğim kısım “hulm” kelimesiyle ifade edilmiştir ki bu da ihtilam çağıdır. Bu ise erkek ya da kız çocuğunun meni görmeye başladığı zamandır.

Nitekim çokça manipüle edilmeye çalışılan Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in Aişe radıyallahu anha ile evliliğine bakılırsa, onunla 6 yaşında iken evlenmiş, 9 yaşında ise zifafa girmiştir.

Muasırların fıtratları saptırarak buluğ ya da reşit olma yaşını 18 olarak tayin etmeleri toplumların ifsat olmasında büyük etkiler meydana getirmiştir. 9-10 yaşlarında ihtilam olan dolayısıyla libido ile imtihan olunan gençlerin meşru evlilik yapmalarının yasaklanması, zina ve daha başka cinsel sapkınlıkların yaygınlaşmasına sebep olmakta, fakat fıtratları bozulmuş çoğunluk gençlerin hatta ilkokul çağındaki çocukların dahi evlilik dışı ilişkilerini karşı çıkılacak bir şey olarak görmemekte hatta bazı aileler çocuklarını bu pisliklere, sevgili edinmeye teşvik bile etmektedir! Sonra da bu kimselerin 18 yaşından önce evliliğe şiddetle karşı çıktıklarını görürüz! İdraklerin nasıl ters yüz edildiğini görmüyor musunuz?!

İkinci Kısmın Sapması

Burada özellikle ikinci kısmın ayeti bilgisizce saptırmalarına değineceğim. Çünkü bu kimseler diyorlar ki: “Ayette “lem yahidne” ifadesi geçiyor, bu “hiç hayız görmeyenler” demektir ve “lem” edatı onların ileride de hiç hayız görmeyen kimseler olduklarını ifade eder. Şayet “henüz hayız görmeyenler” kastedilseydi, “lemmâ” edatı kullanılırdı. Nitekim İhlas suresinde de “lem yelid, ve lem yûled/doğurmamış, doğurulmamıştır” buyruluyor. Bundan dolayı lem edatı müstakbelin nefyini de içerir. “Lem yahidne” kavlinde kastedilenler de geçmişte hayız görmedikleri gibi, ileride de hayız görmeyecek olan kimselerdir…”

Bu bozuk anlayış Uluslararası Kur’ân Araştırmaları sitesinde, akletme ve tefekkür etme iddiasında bulunan kimselerin şu linkinde savunuluyor:

 ﴿وَاللَّائِي لَمْ يَحِضْنَ﴾ – المعهد الدولي للدراسات القرآنية

Bu saptırıcı yorum, sırf İslam düşmanlarına cevap arama endişesiyle cehalet denizine düşünce sarılınan bir yılandır!

 Adetâ Arap diline de Kur’ân’ın ilk muhataplarının da bilmediği yeni kurallar uyduruyorlar! Öyle ki bu asra gelinceye kadar herkes bu ayeti yanlış anlamışlar ve bunlar semantik bir hatayı tespit etme şerefine nail olmuşlar gibi sunum yapıyorlar!

Hevasına uyduramadığı sünnetleri inkâr eden, sonra Kur’ânı çürük Arap dili bilgisiyle açıklamaya çalışan, bunda da beceremeyip eline yüzüne bulaştıran kimseler de sık sık böyle yalpalamalara düşüyorlar! 

Suleymaniye Vakfı'nın Arapça yayın yaptığı şu linkte “lem yahidne” kavlinin “henüz hayız görmemiş olanlar” şeklinde tercüme edilmesinin tahrif olduğu iddia ediliyor:

واللائي لم يحضن، والتحريف المقصود - حبل الله  

Altay Cem Meriç gibi ehil olmayan kelam ve felsefe sevdalısı kişiler de bu zırvayı essah sanarak aynı argümanı kullanmaktadırlar!

Muhalifin itirazı: “Bu ayeti “henüz adet görmeyenler” diye tercüme etmek yanlıştır. Şayet öyle olsaydı, “lemmâ yahidne” denilirdi.”

Cevap: Kur’ân’da Allah Azze ve Celle, hepsini burada zikredemeyeceğim kadar çok ayette “lem” nefiy edatını henüz olmamış ama bir süre sonra olacak şeyler hakkında kullanmıştır. Henüz olmamış şeyler hakkında lem edatının kullanılamayacağını iddia etmeniz sizin cehaletinizdir. Bu konuda saptırma yaparak muhataplarınızı yanıltmaya çalıştığınızı açıkça ortaya koyan birkaç örnek şu ayetlerde mevcuttur:

Allah Azze ve Celle şöyle buyurmuştur:

وَبَيْنَهُمَا حِجَابٌ وَعَلَى الْأَعْرَافِ رِجَالٌ يَعْرِفُونَ كُلًّا بِسِيمَاهُمْ وَنَادَوْا أَصْحَابَ الْجَنَّةِ أَنْ سَلَامٌ عَلَيْكُمْ لَمْ يَدْخُلُوهَا وَهُمْ يَطْمَعُونَ

“Onların arasında perde vardır ve a’raf üzerinde hepsini yüzlerinden tanıyan adamlar vardır. Cennet ehline: “Selamun aleykum” diye seslenirler ki bunlar ummakla birlikte henüz oraya girememişlerdir.” (A’raf 46)

Şayet “lem” edatı, muhalifin iddia ettiği gibi, henüz olmamış ama bir süre sonra olacak bir şey hakkında kullanılamayacak, yani müstakbeli de nefyeden bir edat olsaydı bu ayette anlatılan a’râf ashabı cennete hiç giremeyecek kimseler olurlardı. Hâlbuki A'raf 49. ayetinde onların cennete girecekleri ifade edilmektedir.

Allah Azze ve Celle şöyle buyurmuştur:

قَالَتِ الْأَعْرَابُ آمَنَّا قُلْ لَمْ تُؤْمِنُوا وَلَكِنْ قُولُوا أَسْلَمْنَا وَلَمَّا يَدْخُلِ الْإِيمَانُ فِي قُلُوبِكُمْ وَإِنْ تُطِيعُوا اللَّهَ وَرَسُولَهُ لَا يَلِتْكُمْ مِنْ أَعْمَالِكُمْ شَيْئًا إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ

“Bedeviler dedi ki: “İman ettik.” De ki: “Siz iman etmediniz; fakat ‘Müslüman olduk’ deyin. İman henüz kalplerinize girmiş değildir. Eğer Allah’a ve rasûlü’ne itaat ederseniz, O, sizin amellerinizden hiç bir şeyi eksiltmez. Şüphesiz Allah Ğafûr’dur, Rahîm’dir.” (Hucurat 14)

Şayet muhalifin iddiası doğru olsaydı, bu ayette zikredilen bedevilerin iman etmeleri mümkün olmazdı. Nitekim ayetin devamı, lem edatının, burada lemmâ edatı ile aynı anlamda kullanıldığını açıkça ortaya koymuş, “İman henüz kalplerinize yerleşmedi” buyrulurken bu defa “lemma” edatı kullanılmıştır.

Allah Azze ve Celle şöyle buyurmuştur:

وَإِذَا كُنْتَ فِيهِمْ فَأَقَمْتَ لَهُمُ الصَّلَاةَ فَلْتَقُمْ طَائِفَةٌ مِنْهُمْ مَعَكَ وَلْيَأْخُذُوا أَسْلِحَتَهُمْ فَإِذَا سَجَدُوا فَلْيَكُونُوا مِنْ وَرَائِكُمْ وَلْتَأْتِ طَائِفَةٌ أُخْرَى لَمْ يُصَلُّوا فَلْيُصَلُّوا مَعَكَ …

“Sen de aralarında bulunup onlara namaz kıldırırken onlardan bir kısmı seninle beraber dursun ve silahlarını da alsınlar. Secde ettikleri zaman arkanızda bulunsunlar. Namaz kılmamış olan diğer grup gelip seninle beraber namaz kılsınlar...” (Nisa 102)

Bu ayet de, muhalifin iddiasını tamamen boşa çıkarmaktadır. Savaş halinde kılınan korku namazının anlatıldığı bu ayette “namaz kılmamış olan diğer grup” lem edatıyla anılmıştır, yani ayetin anlamı; henüz namaz kılmamış olanlar demektir. Şayet muhalifin iddiası doğru olsaydı lem edatıyla namaz kılmamış oldukları belirtilen bu gruba “Seninle beraber namaz kılsınlar” diye emretmenin ne anlamı kalırdı?!!

Allah Azze ve Celle şöyle buyurmuştur:

فَلَمَّا فَصَلَ طَالُوتُ بِالْجُنُودِ قَالَ إِنَّ اللَّهَ مُبْتَلِيكُمْ بِنَهَرٍ فَمَنْ شَرِبَ مِنْهُ فَلَيْسَ مِنِّي وَمَنْ لَمْ يَطْعَمْهُ فَإِنَّهُ مِنِّي إِلَّا مَنِ اغْتَرَفَ غُرْفَةً بِيَدِهِ فَشَرِبُوا مِنْهُ إِلَّا قَلِيلًا مِنْهُمْ…

“Talut ordularla ayrıldığında dedi ki: “Şüphesiz Allah sizi bir nehirle imtihan edecektir. Kim ondan içerse benden değildir; kim de - eliyle bir avuç aldığı dışında - onu tatmazsa şüphesiz o bendendir.” - İçlerinden pek azı müstesna - ondan içtiler...” (Bakara 249)

Bu ayette de imtihan edildikleri bu nehirden içmeyenler hakkında “lem” edatı kullanılmıştır. Bu edatın kullanılması, bu imtihandan sonra da onların bu nehirden bir daha hiç içmeyecekleri anlamında değildir!

Allah Azze ve Celle yüz sene ölü bırakıp da sonra dirilttiği şahsın – ki bunun Uzeyr aleyhi's-selâm olduğu rivayet edilir – kıssasında şöyle buyurmuştur:

…فَانْظُرْ إِلَى طَعَامِكَ وَشَرَابِكَ لَمْ يَتَسَنَّهْ وَانْظُرْ إِلَى حِمَارِكَ وَلِنَجْعَلَكَ آيَةً لِلنَّاسِ…

“…Yiyeceğine ve içeceğine bak! Hiç bozulmamış. Bir de eşeğine bak! Seni insanlara ayet kılmamız için...” (Bakara 259)

Bu ayette yiyecek ve içeceğinin bozulmamış olması lem edatıyla ifade edilmiştir. Bu yiyecek ve içeceklerin bozulmayacağı anlamına gelmez, henüz bozulmamış anlamındadır!

Bunun gibi, muhalifin iddiasını tamamen boşa çıkaran, lem edatının mustakbeli nefyetme anlamında kullanılmadığı daha onlarca ayet vardır. Şu ayetler de bunlardan bazılarıdır:

كَمَا أَرْسَلْنَا فِيكُمْ رَسُولًا مِنْكُمْ يَتْلُو عَلَيْكُمْ آيَاتِنَا وَيُزَكِّيكُمْ وَيُعَلِّمُكُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَيُعَلِّمُكُمْ مَا لَمْ تَكُونُوا تَعْلَمُونَ

“Nitekim sizden olan ve içinizde bulunan, size ayetlerimizi okuyan, sizi arındıran, size kitap ve hikmeti öğreten, size bilmediğiniz şeyleri öğreten Rasûlü gönderdik.” (Bakara 151)

فَإِنْ خِفْتُمْ فَرِجَالًا أَوْ رُكْبَانًا فَإِذَا أَمِنْتُمْ فَاذْكُرُوا اللَّهَ كَمَا عَلَّمَكُمْ مَا لَمْ تَكُونُوا تَعْلَمُونَ

“Eğer korkarsanız, yaya olarak veya binek üzerinde, güvene kavuştuğunuz zaman size bilmediğiniz şeyleri öğrettiği gibi Allah'ı anın!” (Bakara 239)

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَذَرُوا مَا بَقِيَ مِنَ الرِّبَا إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ * فَإِنْ لَمْ تَفْعَلُوا فَأْذَنُوا بِحَرْبٍ مِنَ اللَّهِ وَرَسُولِهِ وَإِنْ تُبْتُمْ فَلَكُمْ رُءُوسُ أَمْوَالِكُمْ لَا تَظْلِمُونَ وَلَا تُظْلَمُونَ

“Ey iman edenler, Allah’tan sakının! Mü'minler iseniz ribadan kalanı bırakın! Şayet yapmazsanız artık Allah ve Rasûlü'nün size savaş açmış olduğunu kesinlikle bilin! Tevbe ederseniz anaparanız size aittir. Ne zulmediniz ne de zulme uğrayınız.” (Bakara 278-279)

فَرِحِينَ بِمَا آتَاهُمُ اللَّهُ مِنْ فَضْلِهِ وَيَسْتَبْشِرُونَ بِالَّذِينَ لَمْ يَلْحَقُوا بِهِمْ مِنْ خَلْفِهِمْ أَلَّا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ

“Allah’ın fazlından kendilerine verdikleri ile ferah içindedirler, arkalarından kendilerine katılmamış olanlar için hiç bir korku olmadığını ve üzülmeyeceklerini müjdelemek isterler.” (Al-i İmran 170)

وَأَنْزَلَ اللَّهُ عَلَيْكَ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَعَلَّمَكَ مَا لَمْ تَكُنْ تَعْلَمُ وَكَانَ فَضْلُ اللَّهِ عَلَيْكَ عَظِيمًا

“... Çünkü Allah sana kitap ile hikmeti indirmiş ve sana bilmediğin şeyleri bildirmiştir. Şüphesiz ki Allah’ın senin üzerindeki lütfu çok büyüktür!..” (Nisa 113)

وَعُلِّمْتُمْ مَا لَمْ تَعْلَمُوا أَنْتُمْ وَلَا آبَاؤُكُمْ قُلِ اللَّهُ ثُمَّ ذَرْهُمْ فِي خَوْضِهِمْ يَلْعَبُونَ

“…Üstelik sizin bilmediğiniz atalarınızın da bilmediği şeyler size öğretilmiştir.” Sen: “Allah’tır” de sonra onları bırak daldıkları batakta oynayadursunlar.” (En’âm 91)

لَمْ يَكُنِ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ وَالْمُشْرِكِينَ مُنْفَكِّينَ حَتَّى تَأْتِيَهُمُ الْبَيِّنَةُ

“Kitap ehlinden ve müşriklerden inkâr edenler, kendilerine apaçık delil gelinceye kadar, ayrılacak değillerdi.” (Beyyine 1)

Faide: Şayet Talak 4. ayette “lemmâ yahidne” denilseydi, hastalık gibi sebeplerle hiç hayız görmeyecek olanlar kapsam dışı kalırdı. Yine muhalifin iddia ettiği şekilde, sadece ileride de asla hayız görmeyecek kimseler kastedilseydi,  “len yahidne” denilirdi. Fakat mazi ve muzariyi nefyeden “lem” edatı kullanılarak hem daha önce hayız görmemiş olan küçükler, hem de hastalık gibi sebeplerle hiç hayız görmeyecek olanlar bu ayetin kapsamında zikredilmiş olmaktadır. Şüphesiz bu, Kur’ân’ın belagatindendir.

Üçüncü Kısma Gelince:

Yani bu mesele sebebiyle dinden çıkmayı tercih edenlere gelince, Allah’ın saptırdığını kimse hidayet edemez.

Allah Azze ve Celle şöyle buyurmuştur:

إِنَّ اللَّهَ لَا يَسْتَحْيِي أَنْ يَضْرِبَ مَثَلًا مَا بَعُوضَةً فَمَا فَوْقَهَا فَأَمَّا الَّذِينَ آمَنُوا فَيَعْلَمُونَ أَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْ وَأَمَّا الَّذِينَ كَفَرُوا فَيَقُولُونَ مَاذَا أَرَادَ اللَّهُ بِهَذَا مَثَلًا يُضِلُّ بِهِ كَثِيرًا وَيَهْدِي بِهِ كَثِيرًا وَمَا يُضِلُّ بِهِ إِلَّا الْفَاسِقِينَ

“Doğrusu Allah bir sivrisineği veya ondan üstün herhangi bir şeyi misal vermekten çekinmez. Gerçekten iman edenler bilirler ki, o kesinlikle Rablerinden bir haktır. Küfredenler ise: “Allah bu misal ile neyi kastetmiştir?” derler. Onunla pek çoğunu saptırır. Birçoğunu da onunla hidayete erdirir. Onunla fasıklardan başkasını saptırmaz.” (Bakara 26)

Bu ayet iyi tefekkür edilirse, o dinden çıkanlar iyi ki dinden çıkmışlar, Allah onları saptırmakla müslümanlara büyük lütufta bulunmuş deriz ve “Allah ancak fasık olanları saptırır” sözüne teslim oluruz.

8 Eylül 2026 Salı

Müslümanlar Arasındaki Bağların Kuvvetlendirilmesi - 5 -

 

Kötü Sözlerin Nakledilmesine Engel Olmak

Gönül genişliği ve kalp selameti isteyen kimse, birinin başka biri hakkında konuşmasını dinlememeli, böyle bir konuşmaya iltifat etmemelidir. Bu tür konuşmalar yapanların geneli iyi akledemeyen ve sabit olmayan şeyler konuşan kimselerdir.

Seleften birisi bu tür konuşmalar yapan kimseleri şöyle nitelemiştir: “Bir iyilik gördükleri zaman onu gizlerler, kötülük gördükleri zaman onu hemen yayarlar, bilmedikleri konularda da yalan söylerler.”

Bunlar ancak düşmanların halleridir ve fitne ehlinin özellikleridir. Laf taşıyan kimse hasta bir adamdır, aklı hayallerle, kalbi kötü zanlarla doludur. İnsanlar onun katında kaş göz işaretleriyle ve hakaretlerle küçümsenen konumdadır. Onun nazarında insanlar ancak ayıpları konuşulacak kimselerdir.

İmam Şafii rahimehullah şöyle demiştir: “Dillerinizi kötü söz konuşmaktan koruduğunuz gibi kulaklarınızı da kötü söz işitmekten uzak tutun. Çünkü dinleyen, konuşana ortaktır. Sefih kimse kabındaki en pis şeyi çıkarıp sizin kaplarınıza boşaltmayı gözler.”

Laf taşıyan kimse kötü sözleri nakletmekle fitne için bir merdiven olur, kardeşliklerin saflığını bozar. Buna engel olunmazsa onun günahı ve bozgunculuğuna ortak olunmuş olunur.

İmam Şafii şöyle der: “Taşınan sözü kabul etmek, laf taşımaktan daha zararlıdır. Çünkü laf taşımak delalet iken, onu kabul etmek icazet (izin) demektir. Bir şeye delalet eden, onu kabul edip izin veren gibidir.”

İbn Mes’ud radıyallahu anh’den: “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Ebu Bekr ve Ömer radıyallahu anhuma ile mescide girdi, Bir de baktılar ki İbn Mes’ud namaz kılıyor ve Nisa suresini okumakta. Yüzüncü ayete geldiğinde İbn Mes’ud radıyallahu anh kıyam halinde namazda iken dua etmeye başladı. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki:

“İstekte bulun, sana verilecek, istekte bulun, sana verilecek.” Sonra dedi ki:

“Kim Kur’ân’ı nazil olduğu şekilde okumak isterse İbn Ummi Abd’in (İbn Mes’ud radıyallahu anh’ın) kıraatiyle okusun.” Sabah olunca Ebu Bekr radıyallahu anh İbn Mes’ud radıyallahu anh’ı müjdelemek için gitti ve ona dedi ki: “Dün akşam duanda ne istedin?” O da dedi ki:

“Allah’ım! Senden tereddütsüz bir iman, tükenmeyen nimetler ve kalıcılık cennetinin en yükseğinde Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) ile arkadaşlık isterim” dedim.” Sonra Ömer radıyallahu anh geldi, ona denildi ki: “Ebu Bekr senden önce davrandı.” O da dedi ki:

“Allah Ebu Bekr’e rahmet etsin. Hangi hayra teşebbüs etsem mutlaka o beni geçmiştir.”[1]

Sahabenin, kardeşinin ulaştığı hayrı müjdelemek için çabasına bakın! Bu hakkı, doğruluğu ve hayrı nakletmek için çabalamadır. Bâtılı, günahı ve düşmanlığı nakletmek için değil!

Eğer nakledilen söz doğru olup bir ayıbı ortaya koyan, hürmeti kaldıran bir şey içeriyorsa bu, bozuk bir davranıştır. Eğer nakledilen söz yalan ise, iftira, yalan şahitlik ve Allah’a karşı harp açmaktır. Bu, tedavi edilmesi gereken nemime hastalığıdır. Tedavi edilemeyen organ, bedenin kalan kısımlarının selameti için kesilir.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Kattat cennete giremez.”[2] Ve “Nemmam cennete giremeyecektir”[3] buyurmuştur.

Kattat ve nemmam laf taşıyan kimse demektir.

Yine Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Mü’min mü’minin aynasıdır. Mü’min, mü’minin kardeşidir. Onun açığını kapatır ve onu arkasından gözetir.”[4]

Bu kimseler Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şu tehdidinden sakınmazlar mı: “Ey dilleri iman edip kalpleri iman etmeyenler topluluğu! Müslümanların ayıplarını araştırmayın! Kim müslümanın ayıbını araştırırsa Allah da onun ayıbını ortaya koyar.”[5]

Evet, bu kimseler hastalardır. Mü’minlerin emiri Osman b. Affan radıyallahu anh’ı katledenler de böylesi hastalıklı zihniyette idiler. Osman radıyallahu anh’ın içtihadıyla yapmış olduğu bazı işleri hastalıklı akıllarıyla yorumladılar ve bu yorumları kabul eden zayıf kalpler için fitneye vesile oldular.

Osman b. Affan radıyallahu anh katledilince Huzeyfe b. el-Yeman radıyallahu anh minbere çıkıp şöyle hitap etti: “Allah’ın onu katledene ve ona sövenlere lanet et! Muhakkak ki biz onu eleştiriyorduk, o da bizi eleştiriyordu. Bunu fitne için merdiven yaptılar! Allah’ım! Onları ancak kılıçlarla öldür!”

Hataları fitne için merdiven kılmamak gerekir! Bizler, fitnelerin yayılmasına değil, kalplerin birleştirilmesine muhtacız. Allah Azze ve Celle şöyle buyurmuştur:

إِنَّ الَّذِينَ يُحِبُّونَ أَن تَشِيعَ الْفَاحِشَةُ فِي الَّذِينَ آمَنُوا لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ وَاللَّهُ يَعْلَمُ وَأَنتُمْ لَا تَعْلَمُون

“İman edenler arasında çirkin şeylerin yayılmasını arzulayan kimseler için dünyada da ahirette de çetin bir ceza vardır. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (Nur 19)

Muhakkak ki laf tasıyan kimsenin önünde Allah Azze ve Celle’ye tevbe etmek dışında bütün kapılar kapalıdır! “Allah Teâlâ gece günah işleyenler için gündüz elini açar, ve gündüz günah işleyenler için geceleyin elini açar.”[6]

Sen de elini ancak hayır için aç, dilinle maruf olandan başkasını söyleme! Fudayl b. Iyad rahimehullah şöyle demiştir: “Bize göre yüksek mertebelere ancak cömertlik, gönül selameti ve müslümanlara samimiyet ile ulaşılır.”

Şiârın daima “Nezafet/temizlik” olsun. Kastedilen zahirdeki temizlik değil sadece. Bilakis iç temizliği! Gönlün ve düşüncelerin temizliği, dilin, elin ve azaların temizliği! İnsanlarla ilişkilerin ve tutulan yolun temizliği! Kalbin kinlerden ve kirlerden temizliği!

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem söven, müstehcen konuşan, lanet eden biri değildi! Azarladığı zaman şöyle derdi: “Ona ne oluyor! Alnı toprak olsun!”[7]

Müslüman, dilinden ve elinden selamette olunan kimsedir.[8]

Hem azaların temizliği, hem de kalbin şüphelerden ve şehvetlerden temizliğini kastediyoruz!

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

إِنَّ اللهَ يُحِبُّ التَّوَّابِينَ وَيُحِبُّ الْمُتَطَهِّرِين

“Doğrusu Allah çokça tevbe edenleri de sever, çokça temizlenenleri de sever.” (Bakara 222)

Bu temizlik için, müslümanlardan bir kimse hakkında konuşan kimseyi dinleme kapısını kapamak zorunludur. Böylece gönül huzurlu, kalp selim kalır, aramızda güzel zan ihya olur. Laf taşıyan kimse sana geldiği zaman de ki: “Allah’tan beni, seni ve onu bağışlamasını dile!” Sana eziyet verecek sözü dinlemekten yüz çevir. Çünkü o dikenli bir yoldur.

Ebu Hureyre radıyallahu anh’den: Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

 سَيُصِيبُ أُمَّتِي دَاءُ الْأُمَمِ فَقَالُوا يَا رَسُولَ اللَّهِ وَمَا دَاءُ الْأُمَمِ؟ قَالَ الْأَشَرُ وَالْبَطَرُ وَالتَّدَابُرُ وَالتَّنَافُسُ فِي الدُّنْيَا وَالتَّبَاغُضُ وَالْبُخْلُ حَتَّى يَكُونَ الْبَغِيُّ ثُمَّ يَكُونَ الْهَرْجُ

“Ümmetime ümmetlerin hastalığı isabet edecek.” Dediler ki: “Ey Allah’ın rasulü! Ümmetlerin hastalığı nedir?” Buyurdu ki:

“Kibir ve hakkı kabullenmeyip insanları hor görmektir, çoklukla övünmek, dünya için yarışmak, birbirine buğzetmek, birbirine hased etmektir. Bunun sonucunda taşkınlık, sonra cinayetler ortaya çıkar.”[9]

ez-Zubeyr b. el-Avvam radıyallahu anh’den: Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

دَبَّ إِلَيْكُمْ ‌دَاءُ ‌الْأُمَمِ قَبْلَكُمُ الْحَسَدُ وَالْبَغْضَاءُ وَالْبَغْضَاءُ هِيَ الْحَالِقَةُ لَا أَقُولُ تَحْلِقُ الشَّعَرَ وَلَكِنَّهَا تَحْلِقُ الدِّينَ وَالَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ لَا تَدْخُلُوا الْجَنَّةَ حَتَّى تُؤْمِنُوا وَلَا تُؤْمِنُوا حَتَّى تَحَابُّوا أَلَا أُخْبِرُكُمْ بِمَا يُثَبِّتُ ذَاكَ لَكُمْ أَفْشُوا السَّلَامَ بَيْنَكُمْ

“Sizden önceki ümmetlerin hastalığı sizin içinize girdi. Hased ve kin. Kinleşme: O tıraş edicidir, dini tıraş edicidir, saçı tıraş edici demiyorum! Nefsim elinde olana yemin olsun ki iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevinceye kadar da iman etmiş olmazsınız. Dikkat edin! Yaptığınız takdirde birbirinizi seveceğiniz şeyi size bildireyim mi? Aranızda selamı yayın.”[10]

Ya hayır söyle, ya da sus! Kendi kusurlarınla meşgul ol! Seni ilgilendirmeyen şeyi terk et! Müslümanlar arasında husumetlerin, düşmanlıkların sebebi olmaktan sakın!

Ebu’d-Derda radıyallahu anh’den: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

ألا أخبركم بأفضل من درجة الصيام والصلاة والصدقة قالوا بلى قال صلاح ذات البين، فإنَّ فساد ذات البين هي الحالقة

“Dikkat edin! Size namaz, oruç ve sadakadan üstün bir dereceyi haber vereyim mi?” Dediler ki: “Evet” Buyurdu ki:

“Ara bulmaktır. Muhakkak ki ara bozmak (dini) traş edicidir!”[11]

İspiyonculuk ve laf taşıma sebebiyle birbirine darılan nice kardeş vardır! Gönlü geniş olduğu halde sevdiği kardeşlerinin arasına gelen nice kardeş vardır ki şeytan kin tohumlarını atar ve kalpleri bozar, öyle ki mescidi terk etmeye başlar ve şeytanın avanesinden olur!

Daima kardeşlerinle yakınlık sağladığın anları hatırla, ilim talebinde yardımlaşmanızı, ilim ve zikir meclislerine katılmada birbirinize destek olmanızı, birbirinize Allah’ı hatırlatmanızı, bunların seyyiatı hasenata çeviren vesileler olduğunu, bir cumadan diğer cumaya arada geçenlere keffaret olduğunu, bu büyük lütufa kardeşin vesilesiyle ulaşabildiğini, cemaatteki bereketleri hatırla ve bu faziletleri senden iyi bilen şeytanın seni bunlardan mahrum etmek için kurduğu tuzaklara karşı gaflet etmemen gerektiğini aklından çıkarma!

Tabiinin büyüklerinden Avn b. Abdillah b.Utbe b. Mes’ud rahimehullah şöyle demiştir: “Bir kimsenin insanların ayıpları konusunda dalmasının ancak kendi nefsi hakkında gaflet sebebiyle olduğunu düşünüyorum.”

رَبَّنَا اغْفِرْ لَنَا وَلِإِخْوَانِنَا الَّذِينَ سَبَقُونَا بِالْإِيمَانِ وَلَا تَجْعَلْ فِي قُلُوبِنَا غِلًّا لِّلَّذِينَ آمَنُوا رَبَّنَا إِنَّكَ رَؤُوفٌ رَّحِيمٌ

“Rabbimiz, bizi ve bizden önce iman etmiş kardeşlerimizi bağışla ve kalplerimizde iman edenlere karşı bir kin bırakma! Rabimiz gerçekten sen Rauf’sun, Rahim’sin” derler.” (Haşr 10)



[1] Sahih. Ahmed (1/454) Taberânî Mu'cemu'l-Kebîr (9/67)

[2] Sahih. Buhârî (6056) Muslim (105)

[3] Sahih. Muslim (105)

[4] Hasen. Ebû Dâvûd (4918) Buhârî Edebu’l-Mufred (239)

[5] Sahih. Ebû Dâvûd (4880) Ahmed (4/421)

[6] Sahih. Muslim (2759)

[7] Sahih. Buhârî (6301)

[8] Sahih. Buhârî (10) Muslim (41)

[9] Sahih ligayrihi. Taberani Evsat (9016) Hâkim (4/185) İbn Vaddah el-Bid’a (227) İbn Ebi’d-Dunya Zemmu’l-Bagy (2) İbn Ebi’d-Dunya el-Ukubat (261) Deylemi (3457) el-Elbani, es-Sahiha (680)

[10] Hasen. Tirmizi (2510) Ahmed (1/165, 167) Tayalisi (190)  Bezzar (6/192) Abd b. Humeyd (97) İbn Vaddah el-Bid’a (226)

[11] Sahih. Tirmizî (2590) Ebû Dâvûd (4919) Ahmed (6/444)

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente estağfiruke ve etûbu ileyk" (Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)