Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

12 Ağustos 2026 Çarşamba

Asrın Müceddidi el-Elbani’den Cehalet Özrü İle İlgili Nefis Bir İstidlâl

 İmam el-Elbanî rahimehullah’ın cehalet özrü meselesinde ince ve şaşırtıcı bir istinbatı vardır. Bunu Şeyh Salih Alu’ş-Şeyh şöyle nakletmektedir:

“…Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “İster Yahudi ister Hristiyan olsun, bu ümmetten beni işitip de bana iman etmeyeni Allah mutlaka cehenneme koyar.” Allame Şeyh Muhammed Nasiruddin el-Elbani’nin bu hadisi şerh ederken ağzından bizzat şöyle işittim:

Bu ümmetten beni işiten hiçkimse yoktur ki…” hadisi, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in: “Kim beni rüyasında görmüşse gerçekten beni görmüştür” hadisi gibidir. Yani rüya hadisinin açıklaması, O’nu Allah Azze ve Celle’nin kendisini yaratmış olduğu suret üzere gören için söz konusudur. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in: “Beni işiten…” hadisinden kastedilen de “Allah Azze ve Celle’nin beni göndermiş olduğu şekliyle işiten” demektir. Burada tahrif edilmiş bir işitme vardır. O’nu işitenler, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’i Allah Azze ve Celle’nin göndermiş olduğu şekilde işitmiyor! Bu da tıpkı Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’i rüyasında kendisinin suretinden başka bir surette gören kimse gibidir. Yani bu işitme hakkı bilmeye yeterli değildir.” İşte şeyhin nefis sözleri bu şekilde idi.” (Salih Alu’ş-Şeyh, Şerhu Mesaili’l-Cahiliyye 4. Kaset)

Evet, rüyasında Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’i gördüğünü iddia eden kimsenin Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in hayatındaki sureti üzere görmüş olması gerekir. Şeytan, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in o suretinde görünemez. Lakin aslında şeytan başka bir adamın suretine girmiş olduğu halde, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in şemailini bilmeyen kişiyi, kendisinin Nebî sallallahu aleyhi ve sellem olduğunu söyleyerek aldatabilir!

Tıpkı bunun gibi, günümüzde de Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yaşamış ve tebliğ etmiş olduğu din, insî şeytanlar tarafından olduğundan farklı şekilde gösterilmekte, bir kısım saptırıcılar uydurma ve zayıf hadislerle başkalaştırılmış/tahrif edilmiş bir sünnet anlayışı ortaya koymakta, buna mukabil sünnet inkarcıları da “Peygamber Kur’an’a aykırı konuşmaz” sözünü kullanarak, hiçbir ilmî kriter söz konusu olmaksızın hevâlarına uymayan her hadisi inkar etmekte, hadislerden– isnadları ister sahih olsun ister zayıf ya da uydurma olsun fark etmeksizin - sadece hevalarına uyanları kabul ederek, olduğundan çok farklı bir peygamber prototipi lanse ettirmektedirler!

Saptırıcı ve şarlatanların durumları böyle, lakin bunlar tarafından saptırılan kimselerdeki cehalet ne boyutta mazerettir, şeyh el-Elbani rahimehullah’tan nakledilen istinbat bu kısımla alakalıdır. Hevâlarına uymayan sünnetleri inkar edenler ve uydurma hadislere tabi olarak şirke düşenlerin kâfir oldukları umumî ifadeyle söylense dahi, muayyen şahıslarda mutlaka tekfirin şartları ve manilerinin gözetilmesi gerektiği, usulden bilinen bir husustur. Bu sebeple müslüman kişinin tekfirinin manilerinden biri olan cehalet özrü meselesi de, muayyen/belirli bir şahsın tekfirinde mutlaka göz önünde bulundurulması gereken manilerden biridir.

Bu meselenin anlaşılması için Şeyh el-Elbani rahimehullah’ın konuyla ilgili açıklamasını nakledeyim:

“Bizim halkları ve Allah’ın indirdiğinden başkasıyla hükmeden yöneticileri tekfir etmediğimizi söylüyorlar. Allah’ın indirdiğinden başkasıyla hükmetme meselesinde bizim hükmümüz bilinmektedir. Bu konuya girmeye gerek yok. Lakin ben şunu söylemek istiyorum: Ben cehaletin galip gelmesi sebebiyle kabirlerin etrafında tavaf eden şu avamı da tekfir etmiyorum! Bilakis diyorum ki – belki de Ebu’l-Hasen kardeş bunu hatırlar – Ben bugün fetret ehli bulunmadığını söyleyen bazı alimlere hayret ediyorum! Muhakkak ki ben fetret ehlinin özellikle küfür beldelerinde Avrupa’da, Amerika’da… mevcut olduğunu söylüyorum. Hatta ben bugün kimsenin söyleyemeyeceğini zannettiğim bir şey söylüyorum!  Diyorum ki: Fetret ehli bizlerin arasında da mevcuttur! Allah’tan başkasından istigasede bulunma, Allah’tan başkasına adak adama, Allah’tan başkası için kurban kesme gibi sapıklıklarını ve bütün bu şirklerini “tevessül” adı altında destekleyen şu cahilleri kastediyorum! Bildiğiniz gibi tevessül iki çeşittir. Bunlara kitap ve sünnet daveti ulaşmadığı halde onları nasıl tekfir edebiliriz? Şunu kastediyorum: Bu avam ve onları saptıran özel kesim ile diğer bazıları bir ülkede mevcut iken, diğer bir ülkede mevcut değildir. Az önce söylediğim şeyler gerçekten çok üzücüdür. Hatta ben bugün aramızda fetret ehlinin yaşadığını, bizimle beraber namaz kıldıklarını, oruç tuttuklarını, hac yaptıklarını söylüyorum! Lakin onlar “Şehadet ederim ki Allah’tan başka ibadete layık hak ilah yoktur, Muhammed Allah’ın rasulüdür” derken dahi ne söylediklerini fıkhedemiyorlar! Nitekim onların bazı sözlerine işaret etmiş ve size okumuştum. Herşeyden önce bu sözleri söyleyen kimsenin, söylediği şeyle neyi kastettiğini bilmesi gerekir. Bu iki şeyden biri ispat edildiği zaman bizim onun hakkında tazirden (mazur görmekten) başka bir şey yapmamız caiz olmaz.” (Mevsuatu’l-Allameti’l-İmam Muceddidu’l-Asr Muhammed Nasiruddin el-Elbani 5/627)

Hevâlarını bâtıl tekfir hastalığı ile beslemiş bazı muasırlar, Şeyh el-Elbani’nin bu ve buna benzer, cahili mazur gören sözlerini hazmedemeyip büyükleniyorlar, tıpkı hevâlarına uymayan şeyler getiren nebilerini öldüren İsrailoğullarının yaptıkları gibi, el-Elbani’nin şahsından intikam almak istiyorlar ve onun ilmini, tevhid ve sünnete üstün hizmetlerini inkar etmeye kalkışıyorlar!

Hatta akideler ve fırkalar konusunda en koyu cahil olanları el-Elbani’yi Mürcielikle ve Cehmilikle itham etmeye kalkıyor!

Halbuki yukarıda el-Elbani’den naklettiğim sözler benzer ifadelerle, geçmişten beri sünneti ihya, bid’atleri imha etmekle meşhur birçok imamların da ifade ettikleri şeyin aynısıdır. Örnek olarak Allame İmam İbn Kayyım rahimehullah’ın şu sözlerini zikretsem yeterli olur inşaallah:

İbnu’l-Kayyım rahimehullah Turuku’l-Hukmiyye kitabında (1/164) şöyle demiştir:

“Basireti olmayan taklitçi cahil ne tekfir edilir, ne de fasık olduğu söylenir. Onun şahitliği reddedilmez. Eğer hidayeti öğrenmeye güç yetirebilir değilse, onun hükmü mustazaf olan erkekler, kadınlar ve çocukların hükmüdür. Onlar hareket etmeye ve yol bulmaya güç yetiremeyenlerdir. İşte onları Allah’ın affetmesi umulur. Allah çokça affeden Afuv ve çokça bağışlayan Gafur’dur.”

Günümüzde hak din bildiği İslam’ın dindarı olmak isteyenler, dinlerini öğrenebilmek için bu dinin dindarları veya din hakkında beyanda bulunanları olarak karşılarında diyanet, tarikatler, nurcular, süleymancılar, sünnet münkirleri, mezhep mukallidleri, hariciler, mürcie, mu’tezile gibi sapıklık davetçilerinden başkasını kolay kolay göremiyorlar! Hatta çoğunluk şeytani şebekeler olan sosyal medyalara müracaat ediyor, mesela youtube kanallarından sohbetler dinliyor! Oysa hak davetinin bu şeytani şebekelerde ne işi olabilir, bunu akledemiyor! Hatta bu şebekelerin tamamen iblisin kontrolünde hareket ettiğini, İblisin istediklerinin revaca getirildiğini, onun istemediklerinin ise sürklase edildiğini dahi asla bilemiyor!

Dolayısıyla sahih dinin davetine ulaşmaya genel halkın pek bir imkanı yoktur. Ulaşamayanlar, ulaştıkları kısımlardan elbette sorumludurlar. Lakin mezhep taklit etmek, ölülerden medet ummak vb. sapıklıklar da dinden gösterilerek kendisine bulanık bir din ulaşmaktadır! Allah’ı ve rasulünü tasdikleme, Allah’a ve rasulüne itaat etme gayesinde olan bu kimseler, kendilerine sahih ilim ve sahih din ulaşmadığı için mazur olabilirler. İşte fetret ehli olmak, bu kimseler için sözkonusu olabilir. Nitekim Nebî sallallahu aleyhi ve sellem de annesinin bu şekilde mazur olabileceğini ummuş ve annesinin kabrinin ziyaretinde onun bağışlanmasını dilemişti. Fakat bu bağışlanma isteği O’na yasaklandı. Zira fetret ehli de olsa, demek ki annesinin mazur olmamasını gerektiren bir hüccet kendisine ulaşmış ve o da ondan yüz çevirmişti!

Evet, bir kimsenin fetret ehlinden olması tamamen mazur olduğu anlamına gelmez. Madem günümüz Türkiye’si fetret ehlinden sayılabilecek bir konumda, fakat bu halkın çoğunluğu mazur olabilir mi? Elbette hayır. Çünkü çoğunluk Allah’a ve rasule itaat etme, yani iki şehadet kelimesini fiilen tasdik etme arzusu ile hareket etmiyorlar! Tam aksine, bütün fiilleri Allah’ı ve rasulünü yalanlayabilmek için ellerinden geleni yaptıklarını, buna rağmen “Müslümanız” diyerek şehadetlerini kalkan gibi kullanmak istediklerini ortaya koymaktadır. Yani kalpleri kafir olduğu halde dilleriyle iman iddia eden münafıklar!

Şayet onlar Allah’a ve rasule itaat etmeyi isteyip de akidesinde batıllar bulunan hanefi mezheplilere, tarikat meşreplilere, nurcu, süleymancı gibi dini yaşama itiyadında bulunan sectlere müracaat ettikleri için aldanmış olsalardı, amellerinde ve akidelerinde bu yüzden bid’atler meydana gelmiş olsaydı, mazur olmaları umulurdu.

Lakin plandemi zamanında da görüldüğü gibi, dinden tamamen bir yüzçeviriş, sünneti temelden inkâr gibi kalplerindeki küfür, azalarında açıkça zuhur etti, cemaatle namazları yasakladılar yahut yasağı onayladılar! Böylece hem kalpleriyle, hem dilleriyle, hem de azalarıyla imanın bütün şubelerinden sıyrılıp İslam’dan çıktılar!

Bu konuda mazur olabilecekleri bir cehalet kapısı da yoktu. Zira imam edindikleri saptırıcılar bu konuda Allah'tan ve rasulünden cemaatle namazların ve cuma namazlarının yasaklanabileceğine dair uydurma dahi olsa bir delil söylemediler! Bilakis İblisin uşağı tabiplerin bâtıl sözlerini öne sürerek Allah'a ve rasulüne muhalefet etmeyi emrettiler, küfrü ve kâfirleri sevenler de onlara itaat ettiler! Halbuki sözkonusu plandemi döneminde tahrif edilmiş Hristiyanlığın samimi bağlıları dahi kiliselerinde ibadeti terk etmediler, budistler puthanelerinde toplanmayı terk etmedi, kamalizm bâtıl dininin dindarları da putkabirdeki ibadetleri için toplanmayı terk etmediler! İblisin kulları da ceza yemek pahasına da olsa, kumarhanelerde, meyhanelerde, randevu evlerinde, plajlarda vs. toplanmayı terk etmediler!

Ey “Z Kuşağı” İddiasıyla Başkaldırıyı Hoş Görenler! Kur’ân Sizi Muhatap Bile Almıyor!

 

 Çünkü Kur’ân, akledenleri ve akletmeye müsait olanları lütufla muhatap alır. Akletmeye müsait olmayanları değil!

Akıl ile zekâ da birbirinden farklı şeylerdir! En ebleh bir müslüman, en süper zekâlı olduğu söylenen bir kâfirden daha akıllıdır! Zekâ beyinde, akıl ise kalptedir.

Bu iki şey; yani akıl ile zekâ arasındaki farkı dahi ayırt edemeyenler yıllarca kafir güzellemeleri yapıp durdular, “yok efendim kafirler bilimde sanatta şunda bunda şöyle ileriler, müslümanlar dinlerinden dolayı geri kaldılar…” türlü terâneler!

Hâlbuki bu lakırdıları yapanlar akledemezler. Akletseydiler, ahirete iman ederlerdi, ahirete iman etseydiler, asıl ileride olanların, ileriyi görenlerin müslümanlar olduklarını şıp diye anlarlardı.

Ya da bunu gördüler, bildiler de kâfirliklerinden dolayı bu hakikatin üzerini örtmek için bütün yaşamın dünya hayatından ibaret olduğu manipülasyonu yaparak “ilerleme ve üstünlüğü” tamamen dünya hayatıyla sınırlamak istiyorlar!

Çünkü küfredenler şu fani dünyada sözde bir şana sahip olsalar bile ahirette onlara aşağılık ve zilletten başka bir nasip olmayacak!

وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ لَا تُفْسِدُوا فِي الْأَرْضِ قَالُوا إِنَّمَا نَحْنُ مُصْلِحُونَ (11) أَلَا إِنَّهُمْ هُمُ الْمُفْسِدُونَ وَلٰكِنْ لَا يَشْعُرُونَ (12) وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ آمِنُوا كَمَا آمَنَ النَّاسُ قَالُوا أَنُؤْمِنُ كَمَا آمَنَ السُّفَهَاءُ أَلَا إِنَّهُمْ هُمُ السُّفَهَاءُ وَلٰكِنْ لَا يَعْلَمُونَ

Onlara: “Yeryüzünde fesat çıkarmayın!” denildiği zaman: “Biz ancak ıslah edicileriz” derler. 

Dikkat edin! Doğrusu onlar fesat çıkaranların ta kendileridir; ne var ki farkında değiller… 

Onlara: “İnsanların iman ettiği gibi iman edin!” denildiğinde: “Biz o akılsızların iman ettiği gibi mi iman edelim?” derler. 

Dikkat edin! Doğrusu onlar akılsızların ta kendileridir; lakin bilmiyorlar… “ (Bakara 11-13)

Great Reset diyerek öyle bir nesil türetmeyi amaçladılar ki, haydi iman edecek akılları/kalpleri yok da, zekâlarını da kullanamasınlar istediler, ellerine iblise endeksli yapay zekâyı tutuşturdular!

Artık adına “z kuşağı” denilen nesil, her işini yapay zekâyla görecekmiş!

Hayvanmış gibi çaaat cipiti diye vur ağzına Gemini!.. Aİİİ, Aİİİ desinler dursunlar!

Hani bazı münafıklar nebevi sünneti inkâr etmek için “Kur’ân aklınızı kullanın diyor" deyip dururlar ya… Bu zevât da aklın ve zekânın farkını akledemeyen, yukarıda bahsettiğim kâfir/inkârcı güruhun zokasını yutmuş başka bir soyka!

(Soyka, halk ağzında ve Anadolu'da temel olarak ölünün üzerinden çıkarılan giysi veya günlük kullanımda mecazen hayırsız, işe yaramaz kişi ya da şey anlamına gelir)

Allah Azze ve Celle iman edenleri, Kur’ân’ı okudukları/işittikleri halde ondan zerre kadar nasiplenmeyen bu soyka taife gibi olmaktan sakındırarak şöyle buyurur:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا أَطِيعُوا اللَّهَ وَرَسُولَهُ وَلَا تَوَلَّوْا عَنْهُ وَأَنْتُمْ تَسْمَعُونَ (20) وَلَا تَكُونُوا كَالَّذِينَ قَالُوا سَمِعْنَا وَهُمْ لَا يَسْمَعُونَ (21) إِنَّ شَرَّ الدَّوَابِّ عِنْدَ اللَّهِ الصُّمُّ الْبُكْمُ الَّذِينَ لَا يَعْقِلُونَ (22) وَلَوْ عَلِمَ اللَّهُ فِيهِمْ خَيْرًا لَأَسْمَعَهُمْ وَلَوْ أَسْمَعَهُمْ لَتَوَلَّوْا وَهُمْ مُعْرِضُونَ (23) يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اسْتَجِيبُوا لِلَّهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْيِيكُمْ وَاعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِهِ وَأَنَّهُ إِلَيْهِ تُحْشَرُونَ

Ey iman edenler! Allah’a da rasûlüne de itaat edin. İşitip durduğunuz halde ondan yüz çevirmeyin. 

Dinlemedikleri halde “İşittik” diyenler gibi olmayın. Doğrusu Allah katında yeryüzündeki canlıların en kötüsü akletmeyen sağırlar ve dilsizlerdir. 

Çünkü Allah onlarda bir hayır olduğunu bilseydi onlara mutlaka işittirirdi, onlara işittirse bile yüz çevirerek arkalarını dönerlerdi. 

Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdıkları zaman Allah’a ve rasûlüne icabet edin ve bilin ki Allah kişi ile kalbi arasına girer, elbette O’nun huzuruna toplanacaksınız.” (Enfal 20-24)

Allah kişi ile kalbi arasına girer, yani iman nasip etmeyeceği kimsenin aklını kullanmasını da nasip etmez. Allah’ın aklını kullanmayı, dolayısıyla iman etmeyi nasip ettiği kimseler ise “Hayat verecek şeylere çağıran Allah’a ve rasulüne” yani Kur’ân’a ve sünnete icabet edenlerdir!

Akledip iman edenler az, akletmeyenler ise çoktur. Bununla beraber, akledip iman eden bir kişi iman etmeyenden on kat üstündür:

إِنْ يَكُنْ مِنْكُمْ عِشْرُونَ صَابِرُونَ يَغْلِبُوا مِائَتَيْنِ وَإِنْ يَكُنْ مِنْكُمْ مِائَةٌ يَغْلِبُوا أَلْفًا مِنَ الَّذِينَ كَفَرُوا بِأَنَّهُمْ قَوْمٌ لَا يَفْقَهُونَ

Sizden sabreden yirmi kişi bulunursa iki yüz kişiye galip gelir, sizden yüz kişi bulunursa inkâr eden kimselerden bin kişiye galip gelir. Çünkü onlar akletmeyen bir topluluktur.” (Enfal 65)

Bu yüzden müslümanların zekâsı en düşük olan bir ferdi dahi, en zeki geçinen bir kâfirden daha akıllıdır! Çünkü kâfir akletmemiştir! Akletseydi iman ederdi! Fakat zekâ sahibi olmasına rağmen Allah onunla kalbi arasına girmiş ve ona akletmeyi nasip etmemiştir!

Müslümanın zekâsı en düşük olanına gelince, Allah onunla kalbi arasına girmemiştir, ona akletmeyi ve iman etmeyi nasip etmiştir!

Yalnızca Allah’a kulluğu ortaya koymak gayesiyle getirildiğimiz ve herkesin fani olduğunu çok iyi bildiği bu dünyada geçici makam, câh, şöhret gibi unsurlarla başları döndürülmüş, üstünlüğü bu dünyada arayanlarda akıl var mı? Zekâlarını kullanabilmişler mi?

Yoksa “özgürlük” iddiasıyla tek olan Allah’a kulluk izzetinden sıyrılıp, şeytana ve şeytanın dostları olan tagutlara kölelik mi yapmaktadırlar?

وَالَّذِينَ اجْتَنَبُوا الطَّاغُوتَ أَنْ يَعْبُدُوهَا وَأَنَابُوا إِلَى اللَّهِ لَهُمُ الْبُشْرَى فَبَشِّرْ عِبَادِ (17) الَّذِينَ يَسْتَمِعُونَ الْقَوْلَ فَيَتَّبِعُونَ أَحْسَنَهُ اُو۬لٰٓئِكَ الَّذِينَ هَدَاهُمُ اللَّهُ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمْ أُولُو الْأَلْبَابِ

Tâğut'a (şeytana ve taraftarlarına) kulluk etmekten kaçınıp, Allah'a yönelenlere müjde vardır. Kullarımı müjdele. 

O kullarımı ki, onlar sözü dinlerler, sonra da en güzeline uyarlar. İşte onlar, Allah'ın hidayet ettiği kimselerdir. Gerçek akıl sahipleri de onlardır.” (Zumer 17-18)

أَلَمْ أَعْهَدْ إِلَيْكُمْ يَا بَنِي آدَمَ أَنْ لَا تَعْبُدُوا الشَّيْطَانَ إِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُبِينٌ (60) وَأَنِ اعْبُدُونِي هَذَا صِرَاطٌ مُسْتَقِيمٌ (61) وَلَقَدْ أَضَلَّ مِنْكُمْ جِبِلًّا كَثِيرًا أَفَلَمْ تَكُونُوا تَعْقِلُونَ (62) هَذِهِ جَهَنَّمُ الَّتِي كُنْتُمْ تُوعَدُونَ (63) اصْلَوْهَا الْيَوْمَ بِمَا كُنْتُمْ تَكْفُرُونَ

 “Ey Âdemoğulları! Sizden “Şeytana kulluk etmeyin, çünkü o sizin apaçık bir düşmanınızdır. Ve bana kulluk edin, dosdoğru yol budur” diye söz almadım mı? 

Şeytan sizden pek çok milleti kandırıp saptırdı. Hâlâ akıl erdiremiyor musunuz? İşte, size vâad edilen cehennem budur. İnkârınız sebebiyle bugün oraya girin!” (Yâsîn 60-64)

Şeytana kulluk edenler, yani Allah ve rasulünün emir ve yasaklarına uymayanlar akletmeyenlerdir!

Her insan Allah’a kulluk etmek ve şeytana kulluk etmeyip onu düşman bilmek üzere söz vermiştir! Sözünüzü bozmayın, akılsızlık etmeyin! Düşmanınızın tuzaklarına düşmeyin! Şeytana kulluk edenlerle dostluk etmeyin! En yakınınız, ana babanız, evladınız, kardeşiniz, amca dayınız, yakın arkadaşınız olsalar bile!

لَنْ تُغْنِيَ عَنْهُمْ أَمْوَالُهُمْ وَلَا أَوْلَادُهُمْ مِنَ اللَّهِ شَيْئًا اُو۬لٰٓئِكَ أَصْحَابُ النَّارِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ (17) يَوْمَ يَبْعَثُهُمُ اللَّهُ جَمِيعًا فَيَحْلِفُونَ لَهُ كَمَا يَحْلِفُونَ لَكُمْ وَيَحْسَبُونَ أَنَّهُمْ عَلَى شَيْءٍ أَلَا إِنَّهُمْ هُمُ الْكَاذِبُونَ (18) اسْتَحْوَذَ عَلَيْهِمُ الشَّيْطَانُ فَأَنْسَاهُمْ ذِكْرَ اللَّهِ اُو۬لٰٓئِكَ حِزْبُ الشَّيْطَانِ أَلَا إِنَّ حِزْبَ الشَّيْطَانِ هُمُ الْخَاسِرُونَ (19) إِنَّ الَّذِينَ يُحَادُّونَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ اُو۬لٰٓئِكَ فِي الْأَذَلِّينَ (20) كَتَبَ اللَّهُ لَأَغْلِبَنَّ أَنَا وَرُسُلِي إِنَّ اللَّهَ قَوِيٌّ عَزِيزٌ (21) لَا تَجِدُ قَوْمًا يُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ يُوَادُّونَ مَنْ حَادَّ اللَّهَ وَرَسُولَهُ وَلَوْ كَانُوا آبَاءَهُمْ أَوْ أَبْنَاءَهُمْ أَوْ إِخْوَانَهُمْ أَوْ عَشِيرَتَهُمْ اُو۬لٰٓئِكَ كَتَبَ فِي قُلُوبِهِمُ الْإِيمَانَ وَأَيَّدَهُمْ بِرُوحٍ مِنْهُ وَيُدْخِلُهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ اُو۬لٰٓئِكَ حِزْبُ اللَّهِ أَلَا إِنَّ حِزْبَ اللَّهِ هُمُ الْمُفْلِحُونَ

"Malları Allah’a karşı kendilerine hiçbir şekilde fayda sağlamaz, evlatları da. Onlar ateşin halkıdır. Orada süreklidirler. Onların tümünü Allah’ın dirilteceği gün, sizlere yemin ettikleri gibi O’na da yemin edecekler ve kendilerinin bir şey üzere olduklarını sanacaklardır. 

Dikkat edin; gerçekten onlar, yalancıların kendileridir. Şeytan onları kuşatmış; böylelikle onlara Allah’ın zikrini unutturmuştur. 

İşte onlar, şeytanın fırkasıdır. Dikkat edin; şüphesiz şeytanın fırkası, hüsrana uğrayanların kendileridir. 

Hiç şüphesiz Allah’a ve rasûlüne muhalefet edenler; işte onlar, alçaklar arasındadır. Allah: “Mutlaka galip geleceğim; ben de elçilerim de” diye yazmıştır. Şüphesiz Allah Kavî’dir, Azîz’dir. 

Allah’a ve ahiret gününe iman eden hiç bir kavmin, Allah’a ve rasûlüne muhalefet eden kimselere, babaları, oğulları, kardeşleri veya aşiretleri olsa bile sevgi beslediklerini göremezsin. 

Kalplerine imanı yazmış ve kendisinden bir ruh ile onları desteklemiştir. 

Onları, altından nehirler akan cennetlere sokacaktır; orada süreklidirler. 

Allah, onlardan razı olmuş, onlar da O’ndan razı olmuşlardır. İşte bunlar Allah’ın fırkasıdır.  Dikkat edin şüphesiz Allah’ın fırkası kurtuluşa erenlerin kendileridir." (Mucadele 17-22)

Size Allah’a kulluktan yüz çevirmeyi ve şeytana kulluğu, hevâya ittibâyı süsleyenlerle karşılaştığınızda da şöyle deyin:

قُلْ أَفَغَيْرَ اللَّهِ تَأْمُرُونِّي أَعْبُدُ أَيُّهَا الْجَاهِلُونَ

De ki: Ey cahiller! Bana Allah'tan başkasına kulluk etmemi mi emrediyorsunuz?” (Zümer 64)

قُلْ إِنِّي نُهِيتُ أَنْ أَعْبُدَ الَّذِينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ لَمَّا جَاءَنِيَ الْبَيِّنَاتُ مِنْ رَبِّي وَأُمِرْتُ أَنْ أُسْلِمَ لِرَبِّ الْعَالَمِينَ (66) هُوَ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ مِنْ نُطْفَةٍ ثُمَّ مِنْ عَلَقَةٍ ثُمَّ يُخْرِجُكُمْ طِفْلًا ثُمَّ لِتَبْلُغُوا أَشُدَّكُمْ ثُمَّ لِتَكُونُوا شُيُوخًا وَمِنْكُمْ مَنْ يُتَوَفَّى مِنْ قَبْلُ وَلِتَبْلُغُوا أَجَلًا مُسَمًّى وَلَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ (67)

De ki: “Bana rabbimden apaçık deliller gelince, sizin Allah'ı bırakıp o taptıklarınıza kulluk etmem bana yasaklandı ve bana âlemlerin rabbine teslim olmam emredildi

Sizi topraktan, sonra meniden, sonra alakadan (aşılanmış yumurtadan) yaratan sonra bebek olarak çıkaran, sonra sizi güçlü kuvvetli bir çağa erişmeniz, sonra da ihtiyarlamanız -ki içinizden daha önce vefat edenler de vardır- ve belli bir vakte ulaşmanız için sizi yaşatan O'dur. Umulur ki akledersiniz” (Mü’min 66-67)

Evet, Allah Azze ve Celle, akletmeyi nasip etmediği kimseleri Kur’ân’da muhatap almıyor, mü’minlere de şöyle demelerini emrediyor:

قُلْ يَا أَيُّهَا  الْكَافِرُونَ (1) لَا أَعْبُدُ مَا تَعْبُدُونَ (2) وَلَا أَنْتُمْ عَابِدُونَ مَا أَعْبُدُ (3) وَلَا أَنَا عَابِدٌ مَا عَبَدْتُمْ (4) وَلَا أَنْتُمْ عَابِدُونَ مَا أَعْبُدُ (5) لَكُمْ دِينُكُمْ وَلِيَ دِينِ (6)

De ki: “Ey kâfirler! Ben sizin ibadet ettiklerinize ibadet etmem. Siz de benim ibadet ettiğime ibadet etmezsiniz. Ve ben sizin ibadet ettiklerinize ibadet edecek değilim. Siz de benim ibadet ettiğime ibadet edecek değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim bana” (Kafirun 1-6)

O halde ey iman edenler! Allah’ın lütufla muhatap almadığı o kâfirleri sizin de hoşgörü ve lütufla muhatap almaya ne hakkınız var?!

Allah’ın hidayet etmek istemediği kimseleri şaklabanlığınızla hidayet edebileceğinizi mi sanıyorsunuz? Yoksa onların çarpık ve bozuk hayatlarının şatafatına mı tamah ediyorsunuz?!

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنَّمَا الْمُشْرِكُونَ نَجَسٌ

Ey iman edenler! Müşrikler ancak bir pisliktir.” (Tevbe 28)

O halde pislikle oynamayın! Sakın imanınızdan ve imanın gereklerini yapıyor olmanızdan dolayı ancak birer pislik olan kâfirler karşısında komplekse kapılmayın:

وَلَا تَهِنُوا وَلَا تَحْزَنُوا وَأَنْتُمُ الْأَعْلَوْنَ إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ

Gevşemeyin ve üzülmeyin; eğer mü’minler iseniz en üstün olan sizsiniz!” (Al-i İmran 139)

Ebu Muaz el-Çubukâbâdî

2 Ağustos 2026 Pazar

"Sen ve Malın Babana Aitsiniz" Hadisinin Manası

 

Soru: Selamün aleyküm. Bir sorum olacaktı: Bir baba “Sen de malın da babana aitsin” hadisini delil getirerek kızının mehrini alabilir mi? Çocukların mehrini vermiyor bu hadise dayanarak alıp yiyebilirim istersem diyor. Çocukları mehiri isteyince de yanında duruyor kötü  günleri olursa kullanırsınız diyor

Cevap: Aleykum selam ve rahmetullah

Öncelikle ilgili hadisin metnini nakledelim: Abdullah b. Amr radıyallahu anhuma’dan:

جاءَ رجلٌ إلى النَّبيِّ صلَّى اللَّهُ عليْهِ وسلَّمَ فقالَ إنَّ أبي اجتاحَ مالي فقالَ أنتَ ومالُكَ لأبيكَ وقالَ رسولُ اللَّهِ صلَّى اللَّهُ عليْهِ وسلَّمَ إنَّ أولادَكم من أطيبِ كسبِكُم فَكلوا من أموالِهم

“Bir adam Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e geldi ve dedi ki: “Babam malımdan faydalanıyor.” Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki:

Sen de malın da babanınsınız.” Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle de dedi:

Muhakkak ki evlatlarınız en temiz kazancınızdır. Onların malından yiyebilirsiniz.”

Bunu Ebû Dâvûd (3530) İbn Mace (2292) ve Ahmed (7001) rivayet etmişlerdir. El-Elbani Sahihu Suneni İbn Mace’de (1870) sahih demiştir.

Babanın evladı üzerinde büyük bir hakkı vardır. Onun hakkını tanımak ve yerine getirmeye çalışmak da tevhidden sonra en üstün salih amellerdendir. Bu hadiste gelen adam: “Babam malımdan faydalanıyor” diyor, yani iznim olmadan alıyor diyor. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem de: “Sen de, malın da babanınsınız” diyor ve ekliyor: “Muhakkak evlatlarınız en temiz kazançlarınızdandır. Onların mallarından yiyebilirsiniz.”

Burada kişinin muhtaç olan babasını, nafakasını karşılamamaktan men söz konusudur. Hadisin manası, baban, senin malından muhtaç olduğu kısmı alabilir demektir. Li-ebîke lafzındaki lam harfi, temlik lâm’ı değil, ibaha lâm’ıdır. Zira evladın malı, evlada aittir, zekatını vermek ona düşer, varisleri onun malına varis olurlar. Nitekim Allah Teâlâ her baba ve oğulun malları üzerindeki mâli sorumlulukları birbirinden bağımsız (müstakil) kılmıştır. Bunun delili, oğulun babası adına zekatı çıkarmayışı ve babanın da oğlu adına zekatı çıkarmayışıdır. Baba, oğlunun malına tayin edilen pay kadar varis olur. Şayet oğlunun malı aynı zamanda kendisinin malı olsaydı, onun tamamını alması gerekirdi. Buna göre, baba, oğlunun malı üzerinde hakikî bir malik değildir. Onda çocuğunun rızası olmadan dilediği gibi tasarrufta bulunamaz. Hadisin anlamı şudur: Baba fakir olup, çocuğunun malına, onun nafakasını karşılamasına muhtaç olduğu zaman, ihtiyacı olan kadarını çocuğunun malından alabilir. Eğer çocuğun malı yoksa ve kazanmaya güç yetirebiliyorsa, çocuğun çalışıp babasının nafakasını karşılamak için kazanç sağlaması gerekir. Hadiste kastedilen şey, mutlak olarak çocuğun malının babaya ait olması ve babanın da dilediği gibi ondan alması değildir!

Bu cevabı destekleyen şeylerden birisi, Hakim’in (2/312) Aişe radıyallahu anha’dan şu rivayetidir: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki:

إنَّ أولادَكم هِبَةُ اللهِ لكم {يَهَبُ لِمَنْ يَشَاءُ إِنَاثًا وَيَهَبُ لِمَنْ يَشَاءُ الذُّكُورَ} فهم وأموالُهم لكم إذا احتجْتُم إليها

Muhakkak ki çocuklarınız Allah’ın size bir bağışıdır: “Dilediğine dişiler bağışlar, dilediğine de erkekler bağışlar.” (Şura 49) Onlar ve malları, ihtiyaç duyduğunuz zaman sizedir.” (Bkz.: el-Elbani es-Sahiha (2564)

Bu hadiste “Ona ihtiyaç duyduğunuz zaman” kaydı konulmuştur. Böylece ortaya çıkmıştır ki, Abdullah b. Amr radıyallahu anhuma hadisinde geçen ifade temlik/mülkiyet manasında değildir. Lakin iyilik ve ikram anlamındadır. Böylece hadiste, ana babaların ihtiyaç duydukları malî yardım ve bağışları yapmaya evlatlar teşvik edilmektedir.

Burası anlaşıldıysa, soruda geçen baba hadisi doğru anlamamış ve kızının hakkı olan mehiri, haram bir zulüm olan başlık parası gibi bir konuma koymuş,  evladının mehrine el koymakla zulmetmiştir. Buna hakkı yoktur.

29 Temmuz 2026 Çarşamba

Sakalın Uçlarından Düzeltmenin Hükmü

 Soru: Selamun aleyküm hocam. İbrahim en-Nehai dedi ki: “Onlar (Sahabe ve Tabiin) sakallarının çene altındaki kısmını kısaltırlar ve yanlarından da alırlardı.” (Musannef İbn Ebî Şeybe 25991-26001) bunun hakkında ne düşünüyorsunuz sahih mi?”

Cevap: Aleykum selam ve rahmetullah. Sakalın uçlarından alma fiili, sahabeden ve tabiinden sabit olmuştur. Bu konuda gelen rivayetler ile ilgili olarak özetle şunlar söylenebilir:

1- Sakalı traş etmek haramdır ve bu konuda ittifak vardır. Sakalı serbest bırakmak ve bolca bırakmak emredilmiştir. Buna aykırı olacak şekilde kısaltmak da haramdır. Bunun kaydı da bir tutamdır. Bu da genellikle göğüse kadar iner. Bundan kısaltmak haramdır.

2- Sakaldan, “bolca bırakma” emrini ihlal etmeyecek şekilde almak, yani bir tutamdan fazlasını almak konusunda eski ve yeni alimler ihtilaf etmişlerdir. Sakaldan almayı caiz görenler bu miktarı caiz görmektedirler. Yani kişi sakalını avuçlar ve dört parmağından taşan kısımlardan alabilir demişlerdir. Bundan fazla kısaltmayı caiz gören hiçbir âlim yoktur.

3- Alimlerin ihtilaf etmelerinin sebebi, i’fâ kelimesinin delalet ettiği mana konusundaki ihtilaf ve bir kaideyi diğer bir kaidenin önüne geçirmeleridir. İ’fâ kelimesi terk etmek, serbest bırakmak anlamındadır. Sakalı i’fâ edin emrinde, hiç dokunmadan olduğu gibi bırakmak mı kastediliyor, yoksa uçlarından düzeltme yapılsa da bolca bırakmak mı kastediliyor diye ihtilaf edilmiştir.

İki kaideye gelince; bunlardan birisi: “Ravinin kendi görüşüne değil, rivayet ettiğine itibar edilir” kaidesi, diğeri de: “Ravi, kendi rivayet ettiği hadisin manasını başkalarından daha iyi bilir” kaidesidir. Nitekim sakalı i’fâ etme emrinin ravilerinden birisi olan İbn Ömer radıyallahu anhuma’nın kendisi sakalın uçlarından alıyordu. Birincisi ihtiyatlı olandır ve sakala hiç dokunmadan olduğu gibi bırakmayı gerektirir. Nitekim Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem sakalına hiç dokunmadan olduğu gibi bırakmıştır.

El-Hallal el-Vukuf ve’t-Teraccul’de (s.129) dedi ki: Bana Harb haber verdi, dedi ki:

سُئل أحمدُ عن الأخذ من اللِّحية؟ قال: إنَّ ابن عمر يأخذُ منها ما زاد على القبضةِ، وكأنَّه ذهب إليه، قلتُ: ما الإعفاءُ: قال: يُروى عن النبي صلَّى الله عليه وسلم، قال: كأنَّ هذا عنده الإعفاءُ

“Ahmed (b. Hanbel) rahimehullah’a sakaldan almak hakkında sorulunca dedi ki:

“İbn Ömer radıyallahu anhuma bir tutamdan fazlasını alırdı.” Sanki kendisi de bu görüşte gibiydi. Dedim ki: “İf’â ne demektir?” dedi ki: “Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’den rivayet edilendir.” Sanki ona göre (bir kabzadan fazlasını almak) sakalı i’fâ etmeye aykırı değildi.”

4- Sakalını kesen veya bir tutamdan az olacak şekilde kısaltan kimseye karşı çıkılır, çünkü bu bir münkerdir. Lakin sakalını en az bir tutam olacak kadar bolca salan ve fazlasından alan kimseye karşı çıkılmaz. Nitekim sahabe radıyallahu anhum arasında İbn Ömer ve Ebu Hureyre radıyallahu anh gibi, bu fiili yapanlar vardı, onlara karşı çıkılmazdı.

5- Sakallardan almayı caiz gören selef, hac ve umre ile kayıtlayarak sakalların uçlarından alınabileceğini söylemişlerdir.

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

ثُمَّ لْيَقْضُوا تَفَثَهُمْ

Pis olan yerleri temizlesinler” (Hac 29)

İbn Abbas, Mucahid[1], İbn Curayc[2], Muhammed b. Ka’b el-Kurazî[3] gibi tefsir alimleri bu ayette geçen “tefes” kelimesine sakaldan almanın da dahil olduğunu söylemişler, müfessirlerden buna muhalif bir görüş nakledilmemiştir.

İbn Abbas radıyallahu anhuma şöyle demiştir: “et-Tefes: şeytan taşlama, kurban kesmek, saçları traş olmak ve kısaltmak, bıyık, tırnak ve sakaldan almaktır.”[4]

İbn Ömer radıyallahu anhuma hac veya umre yaptığında (saçlarını traş ettiği zaman) sakalını avuçlar, (etrafından) fazlasının bir kısmını (ve bıyıklarından) alırdı.”[5]

Diğer rivayette: “Hac veya umre yaptığı zaman sakalını tutar ve etrafının düzeltilmesini emrederdi.”[6]

Bir rivayette de: “Tavaf etmeden önce bıyıklarından, tırnaklarından ve sakalının ucundan alırdı”[7] şeklindedir.

Cabir b. Abdillah radıyallahu anh şöyle demiştir:

كُنَّا نُعْفِي السِّبَالَ إِلَّا فِي حَجٍّ أَوْ عُمْرَةٍ

“Bizler hac veya umre dışında sakallarımızı serbest bırakırdık.”[8]

Cabir radıyallahu anh, burada i’fâ kelimesini kullanmıştır. Yani sahabe hac ve umre dışında sakallarını serbest bırakırlardı.

* Uyarı: el-Elbani, Ebu’z-Zubeyr’in müdellis olup an’ane ile rivayet etmesi sebebiyle Cabir radıyallahu anh hadisini zayıf görmüştür. Ancak Ramehurmuzi’nin rivayetinde Ebu’z-Zubeyr rahimehullah, Cabir radıyallahu anh’den işittiğini tasrih etmiştir. Ayrıca İbn Ebî Şeybe; Katade – Cabir radıyallahu anh yoluyla şu lafızla rivayet etmiştir:

لا تأخذ من طولها إلا في حج أو عمرة

“Hac veya umre dışında sakalın boyundan alma!”[9]

Katade, Cabir radıyallahu anh’den işitmiştir. Esram’ın rivayetinde İmam Ahmed bu hususu belirtmiştir.

6- Racih olan ve ihtilaftan çıkaran görüş, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yaptığı gibi sakala hiç dokunmadan serbest bırakmaktır.

Aişe radıyallahu anha’dan: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

عَشْرٌ مِنَ الْفِطْرَةِ قَصُّ الشَّارِبِ وَإِعْفَاءُ اللِّحْيَةِ وَالسِّوَاكُ وَاسْتِنْشَاقُ الْمَاءِ وَقَصُّ الْأَظْفَارِ وَغَسْلُ الْبَرَاجِمِ وَنَتْفُ الْإِبِطِ وَحَلْقُ الْعَانَةِ وَانْتِقَاصُ الْمَاءِ قَالَ زَكَرِيَّا قَالَ مُصْعَبٌ وَنَسِيتُ الْعَاشِرَةَ إِلَّا أَنْ تَكُونَ الْمَضْمَضَةَ

On şey fıtrat'tandır. Bıyığı kırkmak, sakalı kendi haline bırakıp çoğaltmak, misvak kullanmak, burna su çekmek, tırnakla­rı kesmek, parmaklardaki boğumları yıkamak, koltuk altı kıllarını yolmak, kasığı traş etmek, apış arasına su serpmek.” Râvî Zekeriyya diyor ki: “Mus'âb dedi ki:

“Onuncuyu unut­tum, ağzı su ile çalkalamak olabilir.”[10]

Ebu Hureyre radıyallahu anh’den: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

إِنَّ فِطْرَةَ الْإِسْلَامِ الْغُسْلُ يَوْمَ الْجُمُعَةِ وَالِاسْتِنَانُ وَأَخْذُ الشَّارِبِ وَإِعْفَاءُ اللِّحْيَةِ فَإِنَّ الْمَجُوسَ تُعْفِي شَوَارِبَهَا وَتُحْفِي لِحَاهَا فَخَالِفُوهُمْ فَخُذُوا شَوَارِبَكُمْ وَأَعْفُوا لِحَاكُمْ

Şüphesiz Cuma günü gusletmek, misvaklanmak, bıyıkları almak ve sakalı serbest bırakmak İslâm fıtratıdır. Muhakkak ki mecusîler bıyıklarını serbest bırakır ve sakallarını kısaltırlar. Onlara muhalefet edin; bıyıklarınızı kesin ve sakallarınızı serbest bırakın.”[11]

Bu hadislerde sakalı i’fâ etmek, yani kendi haline terk edip salmak fıtrat hasletlerinden sayılmaktadır.

Ebu Hureyre radıyallahu anh’den: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

إِنَّ أَهْلَ الشِّرْكِ يُعِفُّونَ شَوَارِبَهُمْ وَيُحِفُّونَ لِحَاهُمْ فَخَالِفُوهُمْ فَأَعِفُّوا اللِّحَى وَأَحِفُّوا الشَّوَارِبَ

Şüphesiz şirk ehli bıyıklarını uzatır, sakallarını kısaltırlar. Siz onlara muhalefet edin, sakalları bırakın, bıyıkları kısaltın.”[12]

Yine bu hadiste de sakallarını kısaltan Mecusilere muhalefeti, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem sakalları i’fâ etmek/serbest bırakmak suretiyle ortaya koymayı emretmektedir.

7- Soruda İbrahim en-Nehai rahimehullah’tan rivayet zikredilmiştir. Rivayet sahihtir. İbn Ebî Şeybe; Gunder – Şu’be – Mansur yoluyla şöyle de rivayet etmiştir:

سمعت عطاء بن أبي رباح قال: كانوا يحبون أن يعفوا اللحية إلا في حج أو عمرة، وكان إبراهيم يأخذ من عارض لحيته

“Atâ b. Ebi Rabah rahimehullah’ı şöyle derken işittim: “Onlar (sahabiler) hac ve umre dışında sakalları i’fâ etmeyi/serbest bırakmayı severlerdi.” İbrahim (en-Nehai) de sakalının kenarlarından alırdı.”

Bu isnad sahihtir. Lakin selefin sakalların uçlarından almayı hac ve umre menasikleri ile sınırlı tuttuklarına delalet etmektedir.



[1] Sahih maktu. Taberi (17/150) Tefsiru’l-Mucahid (s.423)

[2] Sahih maktu. Taberi (17/150)

[3] Hasen maktû. Taberi (17/149) İbn Abdilberr et-Temhid (3/38-Fethu’l-Berr)

[4] Sahih mevkuf. İbn Ebi Şeybe (4/85) Taberi (14/149) Mehamilî, Emali (135)

[5] Sahih mevkuf. Buhari (5892) Muslim (259) parantez içindeki ziyade: Muvatta (1397) İbn Abdilberr et-Temhid (3/138-Fethul-Berr)

[6] Sahih mevkuf. Beyhaki Şuab (6435)

[7] Sahih mevkuf. Tahavî Şerhu Meani’l-Asar (2/231)

[8] Sahih. Ebu Davud (4201) Ramehurmuzi Muhaddisu’l-Fasl (494)

[9] Sahih. İbn Ebi Şeybe (5/225)

[10] Hasen. Muslim (261); Ahmed (6/137); Nesai (5040); Tirmizi (2757); Ebu Davud (53); İbn Mace (293).

[11] Hasen. İbn Hibban (4/23) Mehâmilî, Emali (402) Tarsusi, Musnedu Ebi Hureyre (59)

[12] Sahih ligayrihi. Bezzar (14/390) Keşfu’l-Estar (2970-2971) İbn Hacer, Muhtasaru Zevaidi’l-Bezzar (1222) İbn Hacer: “Hasen” demiştir.

İftar Vakti Hakkında "Gecenin Çökmesi" Şüphesine Cevap

 İbn Teymiyye, Şerhu Umdeti’l-Fıkıh’ta (1/504 no: 518) Said b. Mansur’un, İbn Abbas radıyallahu anhuma’dan şöyle rivayet ettiğini zikrediyor:

إذا تسحّرتَ فقلت إني أرى ذاك الصبح فكُلْ واشْرَبْ وإن قلت إني أظنّ ذاك الصبحَ فكُلْ واشْرَبْ وإذا تبيّن لك فدع الطعامَ وأما الإفطار فلا تنظر إلى الشمس فإن الشمس يواريها الجبالُ والسحاب ولكن انظر إلى الأفق الذي يأتي منه الليل والنهار والشمس والقمر والنجوم فإذا رأيتَ الليل فأفطر

“Sahur yaptığında sabahı şöyle görüyorum dersen yeme içmeye devam et. “Sabahın şöyle olduğunu sanıyorum” dersen yeme içmeye devam et. Sana açıkça belli olursa yemeyi bırak. İftara gelince, güneşe bakma. Zira güneşi dağlar ve bulut perdeler. Lakin sen gecenin, gündüzün, güneşin, ayın ve yıldızların geldiği ufka bak. Geceyi gördüğün zaman iftar et.”

Cevap: Said b. Mansur’un Sunen’i günümüze tam şekliyle ulaşmamıştır ve bu rivayet elimize ulaşan kısımlarda yoktur. Başka bir kaynakta da isnadını bulamadım. Ancak Begavi, el-Ca’diyat’ta, Ali b. el-Cad’ın şöyle rivayetini zikretmiştir: el-Hasen b. Muslim b. Yennâk, İbn Abbas radıyallahu anhuma’nın şöyle dediğini rivayet etti:

إِنَّ الشَّمْسَ يُوَارِيهَا السَّحَابُ وَالْجِبَالُ وَالْبُيُوتُ فَلَا تُفْطِرُوا حَتَّى يَغْسِقَ اللَّيْلُ عَلَى الظِّرَابِ

“Muhakkak ki güneşi bulutlar, dağlar ve evler kapatabilir. Gece tepelere çökünceye kadar iftar etmeyin.”[1]

el-Hasen b. Muslim Yennak, İbn Abbas radıyallahu anhuma’ya yetişmemiştir. İsnadı kopuktur. Şayet sahih olsaydı bile bu İbn Abbas radıyallahu anhuma’nın, merfu rivayetlere aykırı, bağlayıcı olmayan bir şahsi görüşü olurdu, Nitekim Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem zamanında bulutun güneşi kapatması sebebiyle iftar etmişler, sonra bulut açılmış ve güneşin batmadığı görülmüştür. Aynı hadise Ömer radıyallahu anh zamanında da meydana gelmiştir.

Esma bt. Ebi Bekr radiyallahu anha’dan:

أَفْطَرْنَا عَلَى عَهْدِ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَوْمَ غَيْمٍ ثُمَّ طَلَعَتِ الشَّمْسُ قِيلَ لِهِشَامٍ فَأُمِرُوا بِالقَضَاءِ؟ قَالَ لاَ بُدَّ مِنْ قَضَاءٍ وَقَالَ مَعْمَرٌ سَمِعْتُ هِشَامًا لاَ أَدْرِي أَقَضَوْا أَمْ لاَ

“Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in zamanında bulutlu bir günde iftar ettik, sonra güneş çıktı.” Ravilerden Ebu Usame dedi ki.

“Hişam’a denildi ki: “Kaza etmekle emrolundular mı?” Hişam b. Urve rahimehullah dedi ki:

“Kaza etmek kaçınılmaz.” Mamer ise şöyle dedi: “Hişam’ın şöyle dediğini işittim:

“Kaza ettiler mi, etmediler mi bilmiyorum.”[2]

İbn Teymiyye rahimehullah şöyle dedi: “Yine Buhârî’nin Sahih’inde Esma bt. Ebi Bekr radiyallahu anha’dan sabit olduğuna göre o şöyle demiştir: “Ramazandan bulutlu bir günde Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem zamanında iftar ettik, sonra güneş meydana çıktı.” Bu hadis iki şeye delalet etmektedir:

Birincisi: (Havanın kapalı olduğu) bulutlu bir günde güneşin battığından kesin emin oluncaya kadar iftarı ertelemek müstehap değildir. Zira onlar bunu yapmamışlar, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem de onlara bunu emretmemiştir. Sahabe, nebileriyle beraber bunu en iyi bilen kimselerdir ve Allaha ve rasulüne, kendilerinden sonrakilerden çok daha itaatkârlardır.

İkincisi: O orucu kaza etmeleri gerekmez. Çünkü Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şayet onlara kaza etmelerini emretmiş olsaydı, böyle bir günde iftar etmeleri haberinin ulaştığı gibi, bu kaza emri de yayılırdı. Bize buna delalet eden bir şey nakledilmediğine göre, onlara kaza emredilmemiştir. Şayet: “Hişam b. Urve rahimehullah’a: “Kaza ile emrolundular mı?” diye sorulunca o: “Kaza etmekten başka çıkar yol var mı ki?” demiyor mu?” denilirse, şöyle cevap verilir:

Hişam rahimehullah bunu şahsi görüşüyle söyledi. Hadisin metninde rivayet etmedi. Bu da onun bu konu hakkında bilgisi olmadığını gösteriyor.  Ma’mer ise, Hişam’dan “Kaza ettiler mi, etmediler mi bilmiyorum” dediğini rivayet etmiştir. Her ikisini de Buhârî rivayet etmiştir. Hişam, hadisi annesi Fatıma bt. El-Munzir’den, o da Esma radiyallahu anha’dan rivayet etmiştir. Nitekim Hişam’ın, Babası Urve rahimehullah’tan yaptığı rivayette kaza etmekle emrolunmadıkları geçmektedir. Urve ise oğlu Hişam’dan daha bilgilidir.” (İbn Teymiyye Mecmuu’l-Fetava 25/231 vd.)

İmam İbn Huzeyme rahimehullah Esma radıyallahu anha hadisini zikrettikten sonra şöyle demiştir: “Bu rivayette onların orucu kaza etmekle emrolunmaları söz konusu değildir. Kaza etmek gerektiği sözü, Hişam’ın sözüdür. Hadisin metninde geçmemektedir. Bana göre onların kaza etmeleri gerektiğine dair bir açıklık yoktur. Onlar iftar etmişlerdi ve onlara göre güneş batmış idi. Sonra güneşin batmamış olduğu ortaya çıktı. Tıpkı Ömer b. el-Hattab radiyallahu anh’ın söylediği gibi: “Vallahi kaza etmeyiz. Biz günahı kastetmedik.”[3]

İbn Huzeyme’nin bahsettiği rivayet Zeyd b. Vehb rahimehullah’tan sahih isnadla gelmiştir.[4]

Benzer bir kıssa; Ali b. Hanzala – babası yoluyla Ömer radiyallahu anh’den rivayet edilmiştir ve bu rivayette Ömer radiyallahu anh’ın: “Bunun yerine bir gün kaza etmek kolaydır” dediği geçer. Ancak bu rivayette Ali b. Hanzala ve babası meçhuldürler. Yine aynı kıssaya dair Ömer radiyallahu anh’ın kazayı emrettiği ile ilgili diğer bir rivayet meçhul biri olan Bişr b. Kays yoluyla gelmiştir.

Sahih olan ise Zeyd b. Vehb’in rivayetidir. Nitekim Zeyd b. Vehb’in rivayetinin benzeri başka bir yoldan şu şekilde gelmiştir: Halid b. Eslem rahimehullah dedi ki:

أَنَّ عُمَرَ بْنَ الْخَطَّابِ أَفْطَرَ ذَاتَ يَوْمٍ فِي رَمَضَانَ فِي يَوْمٍ ذِي غَيْمٍ وَرَأَى أَنَّهُ قَدْ أَمْسَى وَغَابَتِ الشَّمْسُ فَجَاءَهُ رَجُلٌ فَقَالَ يَا أَمِيرَ الْمُؤْمِنِينَ طَلَعَتِ الشَّمْسُ فَقَالَ عُمَرُ الْخَطْبُ يَسِيرٌ وَقَدِ اجْتَهَدْنَا

“Ömer b. el-Hattab radiyallahu anh Ramazan’da bulutlu bir günde iftar etti. Akşam olduğunu görmüştü ve güneş kaybolmuştu. Bir adam geldi ve dedi ki: “Ey Mü’minlerin emiri! Güneş çıktı!” Ömer radiyallahu anh dedi ki: “Bu basit bir şeydir, biz içtihat ettik.”[5]

İbn Abbas radıyallahu anhuma’nın sözünün benzeri, Ömer radıyallahu anh’den şöyle rivayet edilmiştir:

أَلَا وَلَا تُفْطِرُوا حَتَّى تَرَوُا اللَّيْلَ يَغْسِقُ عَلَى الظِّرَابِ

“Gecenin tepelere çöktüğünü görmedikçe iftar etmeyin.”[6]

Bu konuda şüpheye düşenler iki hususta hata etmektedirler:

1. Arap dilinde “el-Leyl” (gece) tabiri; gündüzün bitmesi demektir, bu da güneşin gurubu/batışı olarak açıklanmaktadır.

Ömer radıyallahu anh’ın sözü, neyi kastettiği konusunda müteşabihtir. Zira sahabe ve tabiinden kimisi gasaki’l-leyl; güneşin batmasıdır, derken kimisi yatsı vakti, kimisi ikindi vakti demiştir. Hatta bir rivayette Ömer radıyallahu anh’ın sözündeki “la tuftirû/iftar etmeyin” lafzı, Ebu Muhammed el-Hallal’ın Emali’sinde (no 68)

وَلَا تَنْظُرُوا حَتَّى تَرَوُا اللَّيْلَ يَغْسِقُ عَلَى الصَّوَابِ

“İftar için gecenin tepelere inmesine kadar beklemeyin” şeklinde rivayet edilmiştir.

Şayet bu bir istinsah hatası değilse, Ömer radıyallahu anh’den sabit olan tavra uygun olur. Zira Ömer radıyallahu anh, iftarın geciktirilmesine karşı çıkması meşhurdur.

Sonrakiler ise gasaki’l-leyl ifadesini, karanlığın doğu tarafından başlaması şeklinde yorumlamışlardır.  Doğu tarafında bir karanlık beklemek tespiti neredeyse imkânsız olan bir şeydir Bu yüzden iftarda acele eden sahabelere öğrencilik eden tabiin, onların iftardaki acele edişlerinden şüphe edince, doğu ufkuna bakıp da bir siyahlaşma araştırmamışlar, bilakis batı ufkunda güneşe bakmışlardır. Şayet mesele doğudan gelecek bir karanlığa veya tepelere çöken karanlığa bakarak çözülecek bir şey olsaydı, güneş kaybolunca akşam namazını kılan veya iftar eden sahabilerin fiiline karşı garipseyen tavırlar gösterilmezdi. Yine Ömer radıyallahu anh’ın bizzat kendisi, güneşi bulut kapatınca iftar etmezdi.

Ömer radıyallahu anh’ın sözündeki müteşabihi ise şu rivayet gidermektedir: Abdurrahman b. Yezid rahimehullah dedi ki:

صَلَّى عَبْدُ اللهِ بِأَصْحَابِهِ صَلَاةَ الْمَغْرِبِ فَقَامَ أَصْحَابُهُ يَتَرَاءُونَ الشَّمْسَ فَقَالَ مَا تَنْظُرُونَ؟ قَالُوا نَنْظُرُ أَغَابَتِ الشَّمْسُ فَقَالَ عَبْدُ اللهِ هَذَا وَاللهِ الَّذِي لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ وَقْتُ هَذِهِ الصَّلَاةِ ثُمَّ قَرَأَ عَبْدُ اللهِ {أَقِمِ الصَّلَاةَ لِدُلُوكِ الشَّمْسِ إِلَى غَسَقِ اللَّيْلِ} وَأَشَارَ بِيَدِهِ إِلَى الْمَغْرِبِ فَقَالَ هَذَا غَسَقُ اللَّيْلِ وَأَشَارَ بِيَدِهِ إِلَى الْمَطْلَعِ فَقَالَ هَذَا دُلُوكُ الشَّمْسِ

“Abdullah b. Mes’ud radiyallahu anh arkadaşlarına akşam namazını kıldırdı. Arkadaşları güneşi gözlüyorlardı. İbn Mes’ud radiyallahu anh: “Neye bakıyorsunuz?” dedi. Onlar da: “Güneş kayboldu mu diye bakıyoruz” dediler. Abdullah radiyallahu anh dedi ki:

“Kendisinden başka hak ilah olmayana yemin ederim bu namazın vakti budur.” Sonra Abdullah radiyallahu anh “Güneşin batıya meyletmesinden gecenin çökmesine kadar namaz kıl” (İsra 78) ayetini okudu. Eliyle batıya işaret etti ve:

“Gecenin çökmesi budur.” Eliyle doğuya da işaret etti ve dedi ki: “Bu da dulûku’ş-şems (güneşin batıya meyletmesi)dir.”[7]

Bu rivayette açıkça görüldüğü gibi, Ömer radıyallahu anh’ın: “Gasaki’l-leyl” dediği şeyi, Abdullah b. Mes’ud radıyallahu anh, batı tarafına işaret ederek göstermiş ve güneşin gözden kaybolmasını gecenin çökmesi olarak açıklamıştır.

2- Gecenin gelişi, gündüzün gidişi ve güneşin batışını üç ayrı şart zannetmişlerdir. Hâlbuki bu üç şey, tek bir şeyin ifadesidir. Gece ancak güneşin gözden kaybolmasıyla hâsıl olur.

Şayet güneş gözden kaybolmasına rağmen, doğuda kararmayı da gözlemlemek şart koşulursa tenakuza düşülmüş olur. Şöyle ki; böyle bir iddia kabul edilirse, gündüzün batı ufkundan gidişini de aydınlığın batıda kaybolması olarak anlamak gerekir. O zaman da Şiilerin yaptığı gibi ancak yatsı vaktinde şafağın kaybolmasıyla iftar etmek gerekirdi! Hâlbuki iftar vakti ile akşam namazının vaktinin bir olduğu hususunda mütevatir rivayetler ve icma vardır.

Sahabeler Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile beraber akşam namazını kıldıktan sonra yaya olarak bir mil (yaklaşık 2 km.) yürüyorlar, sonra ok atışı yapıyorlar ve oklarının düştüğü yeri görebiliyorlardı. Ok atış mesafesi yaklaşık 300 metredir. Yani akşam namazı kılındıktan sonra bile epey bir vakit sonra karanlıktan bir eser yok, görüş mesafesi de net idi.

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem akşam namazını kıldığında ortalık epey aydınlık olurdu. Bu durum, onların, güneşin en uzak ufukta batmasını gözlemediklerini, bilakis, kendi bulundukları konumda güneşin dağ, tepe gibi herhangi bir engelin araya girmesiyle gözden kaybolmasını esas aldıklarını göstermektedir:

Enes radıyallahu anh’den:

كُنَّا نُصَلِّي الْمَغْرِبَ ثُمَّ يَنْطَلِقُ الْمُنْطَلِقُ مِنَّا إِلَى بَنِي سَلِمَةَ وَهُوَ يَرَى مَوَاقِعَ نَبْلِهِ

“Biz akşam namazını kılardık, sonra içimizden ayrılan Benî Seleme’ye doğru gider de attığı okun düştüğü yeri görebilirdi.”[8]

Aynısını Cabir radiyallahu anh de söylemiştir.[9]

Abdurrazzak, Ahmed, Ebû Ya'lâ ve Abd b. Humeyd’in rivayetlerinde gittikleri yerin Medine’ye bir mil (yaklaşık 2 km.) mesafede olduğu belirtilmektedir.

Ka’b b. Malik radiyallahu anh şöyle demiştir:

كُنَّا نُصَلِّي مَعَ رَسُولِ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ الْمَغْرِبَ ثُمَّ نَأْتِي بَنِي سَلِمَةَ وَنَحْنُ نُبْصِرُ مَوَاقِعَ نَبْلِنَا فِي بَنِي سَلِمَةَ أَقْصَى الْمَدِينَةِ

“Biz Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile beraber akşam namazını kılar, sonra Seleme oğullarına gelir, ok atışı yapar ve oklarımızın düştüğü yeri görürdük. Seleme oğulları Medine’nin en uzak yerinde idiler.”[10]

Bu konuda birçok sahabeden, aynı durumu ifade eden rivayetler gelmiştir.



[1] Zayıf. İbnu’l-Ca’d Musned (222)

[2] Sahih. Buhârî (1959)

[3] İbn Huzeyme Sahih (3/240 no:1991)

[4] Sahih. Abdurrazzak (7395) Fesevi Ma’rife (2/765) Ebu Ubeyd Garibu’l-Hadis (4/210) İbn Kesir Musnedu’l-Faruk (266) İbn Kesir: “İsnadı sahih” demiştir.

[5] Sahih. Malik Muvatta (1/303) Şafii el-Umm (2/96) Beyhakî el-Ma’rife (2473)

[6] Sahih mevkuf. İbn Ebi'd-Dunyâ Fadailu Ramadan (31) Abdurrazzak (4/265) Beyhakî (4/209)

[7] Sahih. Tahavi, Şerhu Meani’l-Asar (1/154)

[8] Buhârî ve Muslim’in şartlarına göre sahih. Ahmed (3/114, 189, 199, 205) Serrac Musned (569) İbn Huzeyme (338) Ebû Dâvûd (416) Taberânî (19/62) Ebû Ya'lâ (6/62) İbnu’l-Ca’d Musned (3350) İbn Ebi Şeybe (1/289) Beyhaki (1/447)

[9] Muslim’in şartına göre sahih. Es-Serrac Musned (572, 1117) İbn Hibbân (10/549) Abdurrazzak (1/552) Ahmed (3/303) Tayalisi (1771) Abd b. Humeyd (1035) Ebû Ya'lâ (4/80) İbnu’l-Ca’d Musned (3317) Tahavi Şerhu Meani’l-Asar (1/212) Beyhakî (1/370)

[10] Sahih. Taberânî (19/62)

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente estağfiruke ve etûbu ileyk" (Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)