İslâm’ı,
Kur’ân’ı ve Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’i çoğunluğun fıtratlarının
bozulmuş olduğu bu asrın ters yüz edilmiş idrakine yorumlattırarak din hakkında
şüphe oluşturmak isteyenlerin dillerine doladıkları ayetlerden birisi Talak
Suresi 4. Ayetidir.
Önce Talak Suresi 4.
Ayetini ve Sahih Meal’de vermiş olduğum tercümeyi aktarayım:
وَاللَّائِي
يَئِسْنَ مِنَ الْمَحِيضِ مِنْ نِسَائِكُمْ إِنِ ارْتَبْتُمْ فَعِدَّتُهُنَّ
ثَلَاثَةُ أَشْهُرٍ وَاللَّائِي لَمْ
يَحِضْنَ وَأُولَاتُ الْأَحْمَالِ أَجَلُهُنَّ أَنْ يَضَعْنَ
حَمْلَهُنَّ وَمَنْ يَتَّقِ اللَّهَ يَجْعَلْ لَهُ مِنْ أَمْرِهِ يُسْرًا
“Kadınlarınızdan
artık hayızdan kesilmiş olanlarla asla hayız olmayanların hakkında şüphe
ederseniz, onların iddeti üç aydır. Henüz adet
görmeyenler de böyledir. Hamile olanların iddetleri ise, yüklerini
bırakmalarıdır. Kim Allah’tan sakınırsa O, işinde kolaylık verir.” (Talak
4)
Ayetin nüzul sebebi
olarak, Taberî, Beyhakî, İbn Ebî Hâtim, Sahih kaydıyla Hâkim, İbn Merduye, Sa’lebî
ve İbnu’l-Munzir, Ubey b. Ka’b radıyallahu anh’den şu şekilde rivayet
etmişlerdir:
لَمَّا نَزَلَتْ
عِدَّةُ النِّسَاءِ فِي سُورَةِ الْبَقَرَةِ فِي الْمُطَلَّقَةِ وَالْمُتَوَفَّى
عَنْهَا زَوْجُهَا قَالَ: قَالَ أُبَيُّ بْنُ كَعْبٍ: يَا رَسُولَ اللهِ إِنَّ
أُنَاسًا مِنْ أَهْلِ الْمَدِينَةِ يَقُولُونَ قَدْ بَقِيَ مِنَ النِّسَاءِ مَا
لَمْ يُذْكَرْ فِيهِ شَيْءٌ قَالَ: " وَمَا هُوَ؟ " قَالَ: الصِّغَارُ
وَالْكِبَارُ ذَوَاتُ الْحَمْلِ قَالَ: فَنَزَلَتْ {وَاللَّائِي يَئِسْنَ مِنَ
الْمَحِيضِ مِنْ نِسَائِكُمْ إِنِ ارْتَبْتُمْ فَعِدَّتُهُنَّ ثَلَاثَةُ أَشْهُرٍ
وَاللَّائِي لَمْ يَحِضْنَ وَأُولَاتُ الْأَحْمَالِ أَجَلُهُنَّ أَنْ يَضَعْنَ
حَمْلَهُنَّ}
“Bakara suresinde
boşanmış kadınların ve kocası ölen kadınların iddeti nazil olunca Ubey b. Ka’b
radıyallahu anh dedi ki: “Ey Allah’ın rasulü! Medine halkından bazı insanlar
diyorlar ki: “Haklarında bir şey zikredilmeyen kadınlar da var” Rasulullah
sallallahu aleyhi ve sellem: “O nedir?” buyurdu. Dedi ki: “Küçükler, yaşlılar
ve hamile olanlar.” Bunun üzerine Talak suresi 4. Ayeti nazil oldu.”
Bu ayette hayız
görmemiş olan kadınların iddetinden bahsedilmesi sebebiyle İslâm’da, hayız
görme çağına gelmemiş küçük yaştaki kızların evlilik akdinin geçerli oluşuna
delil vardır.
Böyle bir akdin
geçerli olması hususunda kimsenin tuhafına gidecek bir durum olmasa gerekir.
Nitekim müslümanların örflerinde böyle bir uygulama eskiden de vardı, beşik
kertmesi dedikleri âdetler sonraki zamanlarda da meydana gelmiştir. Bu durumda
büluğa ermemiş kızın velisi, kızı küçük yaşta iken biriyle nikâhlar ve
zikredilen ayet, böyle bir nikâhın geçerli olduğuna delil getirilir.
Lakin öküz altında
buzağı arayan zihniyet, bahsettiğim bu hakikat üzerinden bozuk bir fikir
yürüterek İslam’ın buluğa ermemiş kızlarla cinsel ilişkiye cevaz verdiği
şeklinde bir çıkarımda bulunuyor veya bu şekilde lanse etmek istiyorlar!
Bu çirkin girişim
neticesinde üç çeşit sapma meydana gelmiştir.
1- Bir kısmı İslam
düşmanlarının bu iftiraları sebebiyle İslam’da buluğa ermemiş kızla evlenmek
caizse, onunla buluğa ermeden ilişkiye girmenin de caiz olduğunu sanmaktadır!
2- Bir kısmı Talak
suresindeki ayeti tahrif etmekte, “hayız görmemiş olanlar” ifadesiyle,
yalnızca hastalık sebebiyle hayız göremeyenlerin kastedildiğini, küçük yaşta
evlenenlerin bu ayetin kapsamında olamayacağını düşünmektedir!
3- Bir kısmı da bu
sebeple Kur’an ve sünneti inkâr edip ateist ya da deist olmayı tercih
etmektedir!
Bu üç sınıf da
bilgisizlikleri sebebiyle söz konusu saptırıcı iftiranın kurbanı olmuşlardır.
Birinci Kısmın Sapması:
Öncelikle bilinmesi gerekir
ki, küçük yaştaki kızların evlilik akdinin geçerli olması, buluğa ermeden önce
onlarla ilişkinin caiz olmasını gerektirmez. Bu konuda belirleyici olan,
müslümanların örfüdür.
İslam tarihinde hiç
kimse bu ayete dayanarak buluğa ermemiş kızla ilişkiyi meşru görmemiştir.
Bilakis bu konuda ihtilam çağını veya kızın kendisiyle ilişkiye musait olduğu
çağa gelmesini şart koşmuşlardır.
Bu konudaki icmayı İbn
Battal Şerhu’l-Buhârî’de (7/172) el-Begavi’den şu şekilde nakletmiştir:
“Âlimler, babaların beşikte olsalar bile küçük kızlarını evlendirmelerinin caiz
olduğu, ancak kocalarının onlar ilişkiye uygun hale gelmedikçe ilişkiye
girmelerinin caiz olmadığı hususunda icma (sözbirliği)
etmişlerdir.”
Dolayısıyla kendisiyle
evlilik akdi yapılmış küçük kızla, ilişkiye uygun çağa gelmeden ilişkiye
girmeyi caiz görmek müslümanların icmaına aykırı, bozuk bir iddiadır!
Bazı kimseler kızlarda
buluğ çağının yalnızca hayız görmekle gerçekleşeceği şeklinde yanlış bir zanna
kapılmışlardır.
Bu meselenin aslı ise
şudur: Hayız, bir kızın buluğa ermesinin alametlerinden birisidir. Lakin hayız
görmeden önce de ihtilam olabilir yahut daha başka buluğ alametleri
gelişebilir. Bazı kızlar ihtilam olmadan önce hayız görmeye başlayabilir.
Bazıları da hayız görmeden önce ihtilam olabilir. Buluğun hayızdan başka
alametleri de vardır. Bunlardan hangisi önce meydana gelirse kız o zaman buluğa
erer. Dolayısıyla ayette “hayız görmemiş olanlar” ifadesi geçiyor diye,
buluğa ermemiş kızlarla ilişkiye girmenin cevazı anlaşılmaz.
Allah Teala şöyle
buyurmuştur:
وَابْتَلُوا الْيَتَامَى حَتَّى إِذَا
بَلَغُوا النِّكَاحَ
"Yetimleri nikâh çağına ulaşıncaya kadar deneyin." (Nisa 6)
Bu ayette bulugu'n-nikâh/nikâh
çağına ulaşmak zikredilmiştir. Bu sebeple bazı ilim ehli, evlilik akdinin
sahih olması için buluğ çağını şart koşmuşlardır. Lakin bu görüş hem Talak
suresi 4. Ayetine hem Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetine hem
de selefin anlayışına aykırıdır.
Yine Allah Azze ve
Celle şöyle buyurmuştur:
وَإِذَا بَلَغَ الْأَطْفَالُ مِنْكُمُ الْحُلُمَ
فَلْيَسْتَأْذِنُوا كَمَا اسْتَأْذَنَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ
"Çocuklarınız
ergenlik çağına girdiklerinde, kendilerinden öncekiler izin istedikleri gibi onlar
da izin istesinler." (Nur 59)
Bu ayette de egenlik
çağı diye tercüme ettiğim kısım “hulm” kelimesiyle ifade edilmiştir ki bu da
ihtilam çağıdır. Bu ise erkek ya da kız çocuğunun meni görmeye başladığı
zamandır.
Nitekim çokça manipüle
edilmeye çalışılan Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in Aişe radıyallahu
anha ile evliliğine bakılırsa, onunla 6 yaşında iken evlenmiş, 9 yaşında ise
zifafa girmiştir.
Muasırların fıtratları
saptırarak buluğ ya da reşit olma yaşını 18 olarak tayin etmeleri toplumların ifsat
olmasında büyük etkiler meydana getirmiştir. 9-10 yaşlarında ihtilam olan
dolayısıyla libido ile imtihan olunan gençlerin meşru evlilik yapmalarının
yasaklanması, zina ve daha başka cinsel sapkınlıkların yaygınlaşmasına sebep
olmakta, fakat fıtratları bozulmuş çoğunluk gençlerin hatta ilkokul çağındaki
çocukların dahi evlilik dışı ilişkilerini karşı çıkılacak bir şey olarak
görmemekte hatta bazı aileler çocuklarını bu pisliklere, sevgili edinmeye
teşvik bile etmektedir! Sonra da bu kimselerin 18 yaşından önce evliliğe
şiddetle karşı çıktıklarını görürüz! İdraklerin nasıl ters yüz edildiğini
görmüyor musunuz?!
İkinci Kısmın Sapması
Burada özellikle
ikinci kısmın ayeti bilgisizce saptırmalarına değineceğim. Çünkü bu kimseler
diyorlar ki: “Ayette “lem yahidne” ifadesi geçiyor, bu “hiç hayız
görmeyenler” demektir ve “lem” edatı onların ileride de hiç hayız görmeyen
kimseler olduklarını ifade eder. Şayet “henüz hayız görmeyenler” kastedilseydi,
“lemmâ” edatı kullanılırdı. Nitekim İhlas suresinde de “lem yelid, ve lem
yûled/doğurmamış, doğurulmamıştır” buyruluyor. Bundan dolayı lem edatı
müstakbelin nefyini de içerir. “Lem yahidne” kavlinde kastedilenler de geçmişte
hayız görmedikleri gibi, ileride de hayız görmeyecek olan kimselerdir…”
Bu bozuk anlayış
Uluslararası Kur’ân Araştırmaları sitesinde, akletme ve tefekkür etme iddiasında
bulunan kimselerin şu linkinde savunuluyor:
﴿وَاللَّائِي لَمْ يَحِضْنَ﴾ – المعهد الدولي للدراسات القرآنية
Bu saptırıcı yorum,
sırf İslam düşmanlarına cevap arama endişesiyle cehalet denizine düşünce
sarılınan bir yılandır!
Adetâ Arap
diline de Kur’ân’ın ilk muhataplarının da bilmediği yeni kurallar uyduruyorlar!
Öyle ki bu asra gelinceye kadar herkes bu ayeti yanlış anlamışlar ve bunlar
semantik bir hatayı tespit etme şerefine nail olmuşlar gibi sunum yapıyorlar!
Abdulaziz Bayındır
gibi, hevasına uyduramadığı sünnetleri inkâr eden, sonra Kur’ânı çürük Arap
dili bilgisiyle açıklamaya çalışan, bunda da beceremeyip eline yüzüne
bulaştıran kimseler de sık sık böyle yalpalamalara düşüyorlar! O da Suleymaniye
Vakfı'nın Arapça yayın yaptığı şu linkte “lem yahidne” kavlinin “henüz hayız
görmemiş olanlar” şeklinde tercüme edilmesinin tahrif olduğunu iddia ediyor:
واللائي لم
يحضن، والتحريف المقصود - حبل الله
Altay Cem Meriç gibi
ehil olmayan kelam ve felsefe sevdalısı kişiler de bu zırvayı essah sanarak
aynı argümanı kullanmaktadırlar!
Muhalifin itirazı: “Bu
ayeti “henüz adet görmeyenler” diye tercüme etmek yanlıştır. Şayet öyle
olsaydı, “lemmâ yahidne” denilirdi.”
Cevap: Kur’ân’da Allah Azze ve Celle, hepsini burada
zikredemeyeceğim kadar çok ayette “lem” nefiy edatını henüz olmamış ama bir
süre sonra olacak şeyler hakkında kullanmıştır. Henüz olmamış şeyler hakkında
lem edatının kullanılamayacağını iddia etmeniz sizin cehaletinizdir. Bu konuda
saptırma yaparak muhataplarınızı yanıltmaya çalıştığınızı açıkça ortaya koyan
birkaç örnek şu ayetlerde mevcuttur:
Allah Azze ve Celle
şöyle buyurmuştur:
وَبَيْنَهُمَا
حِجَابٌ وَعَلَى الْأَعْرَافِ رِجَالٌ يَعْرِفُونَ كُلًّا بِسِيمَاهُمْ وَنَادَوْا
أَصْحَابَ الْجَنَّةِ أَنْ سَلَامٌ عَلَيْكُمْ لَمْ
يَدْخُلُوهَا وَهُمْ يَطْمَعُونَ
“Onların arasında
perde vardır ve a’raf üzerinde hepsini yüzlerinden tanıyan adamlar vardır.
Cennet ehline: “Selamun aleykum” diye seslenirler ki bunlar ummakla
birlikte henüz oraya girememişlerdir.”
(A’raf 46)
Şayet “lem” edatı,
muhalifin iddia ettiği gibi, henüz olmamış ama bir süre sonra olacak bir şey
hakkında kullanılamayacak, yani müstakbeli de nefyeden bir edat olsaydı bu
ayette anlatılan a’râf ashabı cennete hiç giremeyecek kimseler olurlardı.
Hâlbuki A'raf 49. ayetinde onların cennete girecekleri ifade edilmektedir.
Allah Azze ve Celle
şöyle buyurmuştur:
قَالَتِ
الْأَعْرَابُ آمَنَّا قُلْ لَمْ
تُؤْمِنُوا وَلَكِنْ قُولُوا أَسْلَمْنَا وَلَمَّا يَدْخُلِ الْإِيمَانُ فِي قُلُوبِكُمْ
وَإِنْ تُطِيعُوا اللَّهَ وَرَسُولَهُ لَا يَلِتْكُمْ مِنْ أَعْمَالِكُمْ شَيْئًا
إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ
“Bedeviler dedi ki:
“İman ettik.” De ki: “Siz iman etmediniz; fakat
‘Müslüman olduk’ deyin. İman henüz kalplerinize girmiş değildir. Eğer Allah’a
ve rasûlü’ne itaat ederseniz, O, sizin amellerinizden hiç bir şeyi eksiltmez.
Şüphesiz Allah Ğafûr’dur, Rahîm’dir.” (Hucurat 14)
Şayet muhalifin
iddiası doğru olsaydı, bu ayette zikredilen bedevilerin iman etmeleri mümkün
olmazdı. Nitekim ayetin devamı, lem edatının, burada lemmâ edatı ile aynı
anlamda kullanıldığını açıkça ortaya koymuş, “İman henüz kalplerinize
yerleşmedi” buyrulurken bu defa “lemma” edatı kullanılmıştır.
Allah Azze ve Celle
şöyle buyurmuştur:
وَإِذَا كُنْتَ
فِيهِمْ فَأَقَمْتَ لَهُمُ الصَّلَاةَ فَلْتَقُمْ طَائِفَةٌ مِنْهُمْ مَعَكَ
وَلْيَأْخُذُوا أَسْلِحَتَهُمْ فَإِذَا سَجَدُوا فَلْيَكُونُوا مِنْ وَرَائِكُمْ
وَلْتَأْتِ طَائِفَةٌ أُخْرَى لَمْ يُصَلُّوا
فَلْيُصَلُّوا مَعَكَ …
“Sen de aralarında
bulunup onlara namaz kıldırırken onlardan bir kısmı seninle beraber dursun ve
silahlarını da alsınlar. Secde ettikleri zaman arkanızda bulunsunlar. Namaz kılmamış olan diğer grup gelip seninle
beraber namaz kılsınlar...” (Nisa 102)
Bu ayet de, muhalifin
iddiasını tamamen boşa çıkarmaktadır. Savaş halinde kılınan korku namazının
anlatıldığı bu ayette “namaz kılmamış olan diğer grup” lem edatıyla anılmıştır,
yani ayetin anlamı; henüz namaz kılmamış olanlar demektir. Şayet muhalifin
iddiası doğru olsaydı lem edatıyla namaz kılmamış oldukları belirtilen bu gruba
“Seninle beraber namaz kılsınlar” diye emretmenin ne anlamı kalırdı?!!
Allah Azze ve Celle
şöyle buyurmuştur:
فَلَمَّا فَصَلَ
طَالُوتُ بِالْجُنُودِ قَالَ إِنَّ اللَّهَ مُبْتَلِيكُمْ بِنَهَرٍ فَمَنْ شَرِبَ
مِنْهُ فَلَيْسَ مِنِّي وَمَنْ لَمْ
يَطْعَمْهُ فَإِنَّهُ مِنِّي إِلَّا مَنِ اغْتَرَفَ غُرْفَةً بِيَدِهِ
فَشَرِبُوا مِنْهُ إِلَّا قَلِيلًا مِنْهُمْ…
“Talut ordularla
ayrıldığında dedi ki: “Şüphesiz Allah sizi bir nehirle imtihan edecektir. Kim
ondan içerse benden değildir; kim de - eliyle bir avuç aldığı dışında - onu tatmazsa şüphesiz o bendendir.” - İçlerinden
pek azı müstesna - ondan içtiler...” (Bakara 249)
Bu ayette de imtihan
edildikleri bu nehirden içmeyenler hakkında “lem” edatı kullanılmıştır. Bu
edatın kullanılması, bu imtihandan sonra da onların bu nehirden bir daha hiç
içmeyecekleri anlamında değildir!
Allah Azze ve Celle
yüz sene ölü bırakıp da sonra dirilttiği şahsın – ki bunun Uzeyr aleyhi's-selâm
olduğu rivayet edilir – kıssasında şöyle buyurmuştur:
…فَانْظُرْ إِلَى طَعَامِكَ وَشَرَابِكَ لَمْ
يَتَسَنَّهْ وَانْظُرْ إِلَى حِمَارِكَ وَلِنَجْعَلَكَ آيَةً
لِلنَّاسِ…
“…Yiyeceğine ve
içeceğine bak! Hiç bozulmamış. Bir
de eşeğine bak! Seni insanlara ayet kılmamız için...” (Bakara 259)
Bu ayette yiyecek ve
içeceğinin bozulmamış olması lem edatıyla ifade edilmiştir. Bu yiyecek ve
içeceklerin bozulmayacağı anlamına gelmez, henüz bozulmamış anlamındadır!
Bunun gibi, muhalifin
iddiasını tamamen boşa çıkaran, lem edatının mustakbeli nefyetme anlamında
kullanılmadığı daha onlarca ayet vardır. Şu ayetler de bunlardan bazılarıdır:
كَمَا
أَرْسَلْنَا فِيكُمْ رَسُولًا مِنْكُمْ يَتْلُو عَلَيْكُمْ آيَاتِنَا
وَيُزَكِّيكُمْ وَيُعَلِّمُكُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَيُعَلِّمُكُمْ مَا لَمْ تَكُونُوا تَعْلَمُونَ
“Nitekim sizden
olan ve içinizde bulunan, size ayetlerimizi okuyan, sizi arındıran, size kitap
ve hikmeti öğreten, size bilmediğiniz şeyleri
öğreten Rasûlü gönderdik.” (Bakara 151)
فَإِنْ خِفْتُمْ
فَرِجَالًا أَوْ رُكْبَانًا فَإِذَا أَمِنْتُمْ فَاذْكُرُوا اللَّهَ كَمَا
عَلَّمَكُمْ مَا لَمْ تَكُونُوا تَعْلَمُونَ
“Eğer korkarsanız,
yaya olarak veya binek üzerinde, güvene kavuştuğunuz zaman size bilmediğiniz şeyleri öğrettiği gibi Allah'ı
anın!” (Bakara 239)
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَذَرُوا مَا بَقِيَ مِنَ الرِّبَا
إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ * فَإِنْ لَمْ
تَفْعَلُوا فَأْذَنُوا بِحَرْبٍ مِنَ اللَّهِ وَرَسُولِهِ وَإِنْ
تُبْتُمْ فَلَكُمْ رُءُوسُ أَمْوَالِكُمْ لَا تَظْلِمُونَ وَلَا تُظْلَمُونَ
“Ey iman edenler,
Allah’tan sakının! Mü'minler iseniz ribadan kalanı bırakın! Şayet yapmazsanız artık Allah ve Rasûlü'nün
size savaş açmış olduğunu kesinlikle bilin! Tevbe ederseniz anaparanız size
aittir. Ne zulmediniz ne de zulme uğrayınız.” (Bakara 278-279)
فَرِحِينَ بِمَا
آتَاهُمُ اللَّهُ مِنْ فَضْلِهِ وَيَسْتَبْشِرُونَ بِالَّذِينَ لَمْ يَلْحَقُوا بِهِمْ
مِنْ خَلْفِهِمْ أَلَّا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ
“Allah’ın fazlından
kendilerine verdikleri ile ferah içindedirler, arkalarından
kendilerine katılmamış olanlar için hiç bir korku olmadığını ve
üzülmeyeceklerini müjdelemek isterler.” (Al-i İmran 170)
وَأَنْزَلَ
اللَّهُ عَلَيْكَ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَعَلَّمَكَ مَا لَمْ تَكُنْ تَعْلَمُ وَكَانَ فَضْلُ اللَّهِ
عَلَيْكَ عَظِيمًا
“... Çünkü Allah
sana kitap ile hikmeti indirmiş ve sana bilmediğin
şeyleri bildirmiştir. Şüphesiz ki Allah’ın senin üzerindeki lütfu
çok büyüktür!..” (Nisa 113)
وَعُلِّمْتُمْ
مَا لَمْ تَعْلَمُوا أَنْتُمْ وَلَا
آبَاؤُكُمْ قُلِ اللَّهُ ثُمَّ ذَرْهُمْ فِي خَوْضِهِمْ يَلْعَبُونَ
“…Üstelik sizin bilmediğiniz atalarınızın da bilmediği şeyler
size öğretilmiştir.” Sen: “Allah’tır” de sonra onları bırak daldıkları batakta
oynayadursunlar.” (En’âm 91)
لَمْ يَكُنِ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ وَالْمُشْرِكِينَ مُنْفَكِّينَ حَتَّى
تَأْتِيَهُمُ الْبَيِّنَةُ
“Kitap ehlinden ve
müşriklerden inkâr edenler, kendilerine apaçık delil gelinceye kadar, ayrılacak değillerdi.”
(Beyyine 1)
Faide: Şayet Talak 4. ayette “lemmâ yahidne” denilseydi,
hastalık gibi sebeplerle hiç hayız görmeyecek olanlar kapsam dışı kalırdı. Yine
muhalifin iddia ettiği şekilde, sadece ileride de asla hayız görmeyecek
kimseler kastedilseydi, “len yahidne”
denilirdi. Fakat mazi ve muzariyi nefyeden “lem” edatı kullanılarak hem daha
önce hayız görmemiş olan küçükler, hem de hastalık gibi sebeplerle hiç hayız
görmeyecek olanlar bu ayetin kapsamında zikredilmiş olmaktadır. Şüphesiz bu,
Kur’ân’ın belagatindendir.
Üçüncü Kısma Gelince:
Yani bu mesele
sebebiyle dinden çıkmayı tercih edenlere gelince, Allah’ın saptırdığını kimse
hidayet edemez.
Allah Azze ve Celle
şöyle buyurmuştur:
إِنَّ اللَّهَ لَا يَسْتَحْيِي أَنْ يَضْرِبَ
مَثَلًا مَا بَعُوضَةً فَمَا فَوْقَهَا فَأَمَّا الَّذِينَ آمَنُوا فَيَعْلَمُونَ أَنَّهُ
الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْ وَأَمَّا الَّذِينَ كَفَرُوا فَيَقُولُونَ مَاذَا أَرَادَ
اللَّهُ بِهَذَا مَثَلًا يُضِلُّ بِهِ كَثِيرًا وَيَهْدِي بِهِ كَثِيرًا وَمَا يُضِلُّ
بِهِ إِلَّا الْفَاسِقِينَ
“Doğrusu Allah bir
sivrisineği veya ondan üstün herhangi bir şeyi misal vermekten çekinmez.
Gerçekten iman edenler bilirler ki, o kesinlikle Rablerinden bir haktır.
Küfredenler ise: “Allah bu misal ile neyi kastetmiştir?” derler. Onunla pek çoğunu
saptırır. Birçoğunu da onunla hidayete erdirir. Onunla fasıklardan başkasını
saptırmaz.” (Bakara 26)
Bu ayet iyi tefekkür edilirse, o dinden çıkanlar iyi ki dinden çıkmışlar, Allah onları saptırmakla müslümanlara büyük lütufta bulunmuş deriz ve “Allah ancak fasık olanları saptırır” sözüne teslim oluruz.