Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

13 Ekim 2026 Salı

İslam İle Yönetilmeyen Ülkelerde Şiarların İzharı veya İhfâsı

 Bazı kimseler, aşağıda aktaracağım üzere, ilim ehlinin mustazaf müslümanlar hakkında yaptıkları bazı açıklamaları bazen suistimal etmekte ve Türkiye gibi İslam ile yönetilmeyen ülkelerde yaşayan müslümanlara, yaptırım ve ikrah olmayan konularda dahi kâfirlere zahiren uyum göstermeye cevaz verildiğini zannetmektedirler.  

Mesela Türkiye’de askerlik kanun zoruyla mecbur kılınmakta, gayri müslim kıyafetleri giymek, sakal kesmek, Allah’tan başkası adına yemin etmek, istilklal marşı, bayrak karşısında saygı duruşu gibi şirkî eylemlerde bulunmak zorunlu tutulmaktadır. Böyle bir konuda ikrah altında kalan ve zorla askere götürülen müslüman, gönülden bunu istemeyerek askerlik yapmaya mecbur kaldığında mazur olur. Lakin gönüllü olarak askerlik yapan, kâfir bir devletin güvenlik, diyanet, istihbarat, vergi, sağlık sektörü gibi zulüm organlarında görev alanlar elbette Allah katında da, müslümanlar nezdinde de mazur olamazlar!

Huzeyfe radıyallahu anh’den: Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

إِنَّهَا سَتَكُونُ أُمَرَاءُ يَكْذِبُونَ وَيَظْلِمُونَ فَمَنْ صَدَّقَهُمْ بِكَذِبِهِمْ وَأَعَانَهُمْ عَلَى ظُلْمِهِمْ فَلَيْسَ مِنَّي وَلَسْتُ مِنْهُ وَلَا يَرِدُ عَلَيَّ الْحَوْضَ وَمَنْ لَمْ يُصَدِّقْهُمْ بِكَذِبِهِمْ وَلَمْ يُعِنْهُمْ عَلَى ظُلْمِهِمْ فَهُوَ مِنِّي وَأَنَا مِنْهُ وَسَيَرِدُ عَلَيَّ الْحَوْضَ

“Şüphesiz yalan söyleyen ve zulmeden yöneticiler olacaktır. Onların yalanlarını tasdik eden ve zulümlerine yardım edenler benden değillerdir, ben de onlardan değilim. Onlar havza gelemeyecektir. Onların yalanlarını tasdiklemeyen ve zulümlerine yardım etmeyen ise bendendir, ben de ondanım. O havza gelecektir.”[1]

Ebu Hureyre radiyallahu anh’den: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

يَكُونُ فِي آخِرِ الزَّمَانِ أُمَرَاءُ ظَلَمَةً وَوُزَرَاءُ فَسَقَةً وَقَضَاةٌ خَوَنَةٌ وَفُقَهَاءُ كَذَبَةٌ فَمَنْ أَدْرَكَ مِنْكُمْ ذَلِكَ الزَّمَانَ فَلَا يَكُونَنَّ لَهُمْ جَابِيًا وَلَا عَرِيفًا وَلَا شُرْطِيًّا

“Ahir zamanda zalim yöneticiler, günahkâr bakanlar, hain hâkimler, yalancı fakihler olacak. İçinizden kim onlara yetişirse o zamanda onların vergi memuru olmasın, milletvekili olmasın ve güvenlik gücü olmasın.”[2]

Ebu Said el-Hudrî ve Ebu Hureyre radıyallahu anhuma’dan: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

لَيَأْتِيَنَّ عَلَيْكُمْ أُمَرَاءُ يُقَرِّبُونَ شِرَارَ النَّاسِ وَيُؤَخِّرُونَ الصَّلَاةَ عَنْ مَوَاقِيتِهَا فَمَنْ أَدْرَكَ ذَلِكَ مِنْكُمْ فَلَا يَكُونَنَّ عَرِيفًا وَلَا شُرَطِيًّا وَلَا جَابِيًا وَلَا خَازِنًا

“İnsanlar üzerine bir zaman gelecek, sefihler yöneticileri olacak, insanların şerlilerini öne geçirecekler ve hayırlılarını geri bırakacaklar. Namazları da vakitlerinden geciktirecekler. İçinizden kim buna yetişirse arîf (milletvekili) olmasın, şurtî (polis, asker, zabıta vb.) olmasın, vergi tahsildarı olmasın ve muhasebeci olmasın.”[3]

Ebu Hureyre radıyallahu anh şöyle dedi:

لَا تَكُونَنَّ عَرِيفًا وَلَا جَابِيًا وَلَا شُرَطِيًّا

“Temsilci (milletvekili) olma! Vergi memuru olma! Güvenlik görevlisi olma!”[4]

. İbn Mes’ud radıyallahu anh dedi ki:

لَا تَكُنْ جَابِيًا وَلَا عَرِيفًا وَلَا شُرَطِيًّا وَلَا بَرِيدًا

“Vergici olma, temsilci (milletvekili) olma, güvenlik görevlisi olma, haberci (istihbaratçı) olma ve namazı da vaktinde kıl.”[5]

Bu rivayetler açıkça gösteriyor ki, Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyen zâlim yönetimlerin zulm organlarında memurluk yapmak caiz değildir!

Çocukların okula gitmesi meselesine gelince, ilköğretim zorunlu tutulmaktadır. Fakat müslümanların, dinlerine uygun şekilde eğitim talep etme hakları anayasal bir haktır. Dolayısıyla müslümanların devletten bu eğitim haklarını, inançlarına göre temin etmesini talep etmeleri gerekir. Kızlarla erkeklerin ayrı sınıflarda olduğu, İslam’ın zorunlu bir vacibi olan İslamî kıyafete müdahale edilmediği, müfredatında Kur’ân ve sünnete aykırı unsurlar içermeyen, Kemalizmin dayatılmadığı bir eğitimi devlet sağlamak zorundadır ve bu zorunluluk Türkiye Cumhuriyeti kanunlarına göredir! Dolayısıyla devletin, bu şartları sağlamadan müslümanların çocuklarının okullara gitmesini mecbur koşması ve bundan dolayı cezalandırmakla tehdit etmesi anayasal bir suçtur.

Müslümanların bu yasal haklarını talep etmeden, bu konuda mücadelesini vermeden, çocuğa kayyum atanması gibi yasal olmayan göstermelik tehditlere aldanarak çocuğunun okula gitmesine razı olması caiz değildir! Hatta bazı müslümanlar çocuklarına tagutluk yaparak imanî ve ahlâkî açıdan birçok rezillikler içeren okullara gitmelerini emretmekte, kendi dünyevî maslahatları için çocuklarını Ebu Cehil okullarına göndererek, bazen bu puthanelere bizzat götürüp gertirerek küfre ve sapkınlıklara itmektedirler! Anne ve babası bu sıfatta olan iman sahibi çocukların, Allah’a itaati önceleyip, böyle tagutlaşmış, kendi menfaatleri için çocuklarını tehlikeye atmış anne ve babalara isyan etmeleri vaciptir!

Bu konuda mücadeleyi terk eden ve kendi istekleriyle çocuklarını okula gönderenler, mücadele içinde olan müslümanları yardımsız bırakmış, davaya ihanet etmiş ve cihaddan kaçmış kimselerdir. Dünyevî endişeleri sebebiyle Tebük harbinden geri kalanlara Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem ve ashabının nasıl bir tavır uyguladığı malum ve meşhurdur!

Çok daha gevşek davranan bir güruh da, hiçbir yasak, yaptırım veya ikrah olmadığı halde vacip olan şer’î giyimi (kadınlar için cilbabı/siyah çarşafı ve peçeyi, erkekler için sarık, şalvar veya izar, sakal vb.) terk etmekte, hiçbir kanuni zorlama olmadığı halde kâfirler gibi pantolon giymekte, sakalını kesmekte, sarık sarmamaktadır! Bazı zevzeklerin İbn Teymiyye rahimehullah’ın şu sözlerini hevâlarına alet ettiklerini görürsün:

İbn Teymiyye rahimehullah, kâfirlere muhalefet konusunda şöyle demiştir: “Müslümanlar ilk yıllarda zayıf oldukları için Yahudi ve Hristiyanlara muhalefet etmek meşru kılınmamıştı. Fakat din tamamlanıp güç kazanınca ve egemenliği perçinleyince bu il­ke meşru kılındı. Bu durumun günümüzdeki benzeri şöyle olabilir: Eğer bir müslüman Daru’l Harb'de veya harp halinde olunmayan kâfir bir ülkede yaşasa, dış görünüş bakımından onlara muhalefetle yükümlü tutulmaz. Çünkü böyle bir tutum söz konusu müslümana zarar ve­rebilir. Bilakis, böyle bir müslümanın bazen çevresindekilerin dış görünüşlerine katılması; onların dine davet edilmeleri veya onların sırlarına vâkıf olup durumlarını müslümanlara bildirmek yahut onların müslümanlara zarar vermelerini engellemek gibi dinî bir maslahat söz konusu olduğunda müstehap, hatta bazı durumlarda vacip bile olabilir. Allah’ın kendisinde dinini aziz kıldığı, kâfirlere küçüklük ve cizye kıldığı; İslam ve hicret yurdunda ise, onlara muhalefet meşru kılınmıştır...”[6]

Evet, İbn Teymiyye rahimehullah, iman ettiği halde aslî kâfirlerin ülkelerinde yaşamak zorunda kalan, oradan hicret etmeye gücü yetmeyen ülkelerde takiyye yaparak yaşamak zorunda kalan kimseler hakkında böyle diyor.

İbn Teymiyye’nin bu sözleri açıkça anlaşılacağı gibi, İslamî şiarları yerine getirmeye gücü yetmeyen, aciz kalan kimseler hakkındadır. Bununla birlikte bu şekilde, aciz kaldığı için imanını gizlemek zorunda kalan bu kimseler, ülkelerine müslümanlar saldırdıkları takdirde zahirlerine göre hükmedilip kâfir muamelesi göreceklerdir! İbn Teymiyye bizzat kendisi bu durumu yukarıda nakilde bulunduğum sözlerinin devamında zaten açıklamaktadır. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in ve ashabının savaşlardaki siyreti de bu minvâl üzere cereyan etmiştir.

Günümüzde müslümanların yaşadıkları ve İslam hükümleriyle yönetilmeyen ülkelere gelince, bu ülkelerde genelde aslî kâfirler değil, müslümanlık iddia eden zındık münafıklar yönetim sahipleridir.  Yani müslümanlık iddia edenlerin çoğunluğu teşkil ettiği bu ülkelerde kitap ehli veya kitapsız kâfirlerin kılıklarına bürünmenin nasıl bir mantıklı açıklaması olabilir?! Üstelik İslam şiarı olan bu kıyafetler hakkında kanunî yasaklamalar bile yok iken?! İbn Teymiyye rahimehullah’ın yukarıda naklettiğim sözleri ile bu hevâ sahiplerinin saptırmalarının uzaktan yakından tutarlı bir yön olabilir mi?

İbn Teymiyye başka bir yerde şöyle demiştir: “Genel olarak söylemek gerekirse, daru’l-küfürde iman edip, aciz olduğu için hicret edemeyen kimseye yapmaktan aciz olduğu şer’î hükümler vacip değildir ve bu hususta müslümanlar arasında ihtilaf yoktur. Bilakis vaciplik, imkan nispetindedir. Aynı şekilde hükmü bilinmeyen şeyler de böyledir…”[7]

Yine şöyle demiştir: “Kullar üzerine hüccet ancak iki şeyle yerine gelir: Allah’ın indirdiğini bilme imkânı ve onunla amel edebilme kudreti. Deli kimse gibi, ilimden aciz olan veya amelden aciz olan kimseye gelince, emir ve yasaktan sorumlu değildir. Dinle ilgili bazı şeyler bilinemezse veya bir kısmını yerine getirmekten acizlik söz konusu olursa o konuda yükümlülük düşer...”[8]

Evet, hevâ ehlinin, İbn Teymiyye’nin sözlerini kendi sapıklıklarına delil getirmeleri, görüldüğü gibi İbn Teymiyye’ye de bir iftiradır! Zira İbn Teymiyye’nin kastettiği şey, ilim ve kudret şartlarıyla bağlantılıdır. Heva ehli ise ilim ve kudret bulunmasına rağmen vacipleri terk etmek istiyorlar!

Mesela bu hevâ ehli, Türkiye gibi, çoğunluğun müslümanlık iddia ettiği bir ülkede İslâmî kıyafeti terk ettikleri için zahirlerine göre hükmedilip kâfir muamelesi göreceklerini kabul ediyorlar mı? Nitekim Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem ve ashabı, zahiren kâfirlere uyum gösterenlere kâfir muamelesi yapıyorlardı:

Cerir b. Abdillah radıyallahu anh şöyle demiştir: “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Has’am tarafına bir seriyye gönderdi. Bazı insanlar (Müslüman olduklarını göstermek için) secdeye kapandılar. Onları öldürmekte acele ettiler. Bu durum Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e ulaşınca, onlar için yarım diyet ödenmesini emretti ve şöyle buyurdu:

أَنَا بَرِيءٌ مِنْ كُلِّ مُسْلِمٍ يُقِيمُ بَيْنَ أَظْهُرِ المُشْرِكِينَ قَالُوا يَا رَسُولَ اللَّهِ وَلِمَ؟ قَالَ لَا تَرَاءَى نَارَاهُمَا

“Ben müşrikler arasında ikamet eden her Müslümandan beriyim” Sahabeler: “Neden ey Allah’ın rasulü?” dediler. Buyurdu ki: “Çünkü ateşleri biribirinden ayırt edilmez.”[9]

Hatta daha da kötüsü, ahirette de kâfirlerle beraber haşredilmekten korkmazlar mı?:

Abdullah b. Amr radıyallahu anhuma dedi ki:

مَنْ بَنَى بِبِلَادِ الْأَعَاجِمِ وَصَنَعَ نَيْرُوزَهُمْ وَمِهْرَجَانَهُمْ وَتَشَبَّهَ بِهِمْ حَتَّى يَمُوتَ وَهُوَ كَذَلِكَ حُشِرَ مَعَهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ

“Kim acemlerin ülkesinde yerleşir, onların nevruz ve mihricanlarına katılıp ölünceye kadar onlara benzerse kıyamet gününde de onlarla beraber bu şekilde haşredilir.”[10]

Lakin yönetim veya kahir çoğunluk, kendisini İslam’a nispet eden bid’atçilerde olursa, ümmetin salih selefinin menheci üzere olan bir müslüman, bid’at ehlinden zarar görmemek için akidesini gizleyebilir. İbn Teymiyye rahimehullah dedi ki: “Selefin mezhebinde oluş, ancak bid’at ehlinin ülkelerinde gizlenebilir. Mesela Rafizilerin ve Haricilerin memleketlerinde böyle yapılır. Çünkü zayıf durumdaki bir mü’min öyle yerlerde imanını ve sünniliğini gizleyebilir. Firavun ailesindeki mü’minin imanını gizlediği ya da mü’minlerin birçoğunun daru’l-harbde iken imanlarını açığa vurmadıkları gibi, o da aynısını yapabilir.”[11]

Fert ve cemaat olarak İslâmî şiarların gizlenmesinin cevazı konusunda şu şartlar gözetilir:

1- Hakikî bir mustazaflığın söz konusu olması gerekir. İnsanlar, dünyevî maslahatlarını, dinî maslahatlarının önüne geçirmemelidir! Mesela sakalı ya da tesettürü sebebiyle işe alınmayan kimse, rızık endişesi sebebiyle bu vacipleri terk edemez. Bilakis Allah’a tevekkül etmesi ve dininin emrinde sebat etmek suretiyle Allah’tan yardım istemesi gerekir. Allah’a isyan ederek O’ndan yardım beklemek olabilir mi?

2- İslâmî şiarları yerine getirmeye gücü yeten kimsenin bunu terk etmesi caiz değildir. Aynı şekilde, kimlik, pasaport gibi evraklar için zorunlu tutulan fotoğraf çektirmek, bu şekilde suretli kimlikleri veya paraları taşımak, elektrik, su abonelikleri gibi zorunlu ihtiyaçlar için imzalanan evraklardaki gecikme zammı gibi gayri meşru şartlar, mecburî sigortalar gibi zaruret ve hâcet sebebiyle ruhsat verilen işlemler, zaruret ve hacet oranında meşru olan şeylerdir. Zaruret halinde meşru olan bu gibi şeyler, zaruret söz konusu olmadığında meşru olmazlar. Mesela araç sigortası zorunlu olduğu için yaptırılır, lakin kasko zorunlu değildir, dolayısıyla bundan kaçınmak gerekir. Bazı ödeme işlemlerinin banka üzerinden yapılması zorunludur. Bu zorunlu ödemeler dışında faizli bankalardan ödeme tercih edilmemeli, banka hesaplarında para bulundurulmamalıdır! Zaruret ve ihtiyaçlar ancak miktarınca takdir edilir.

3-  Açıktan cum’a ve cemaat namazlarının yasaklandığı yerlerde müslümanlar bu vacipleri imkân nispetinde, gizlice yerine getirirler, açıktan yapma imkânı bulunduğunda açıktan yapmaları gerekir.

İbn Abbas radıyallahu anhuma “Musa ve kardeşine: “Mısır’da kavminize evler hazırlayın, evlerinizi namaz kılınan yerler yapın ve namazı dosdoğru kılın. Mü’minleri de müjdele!” diye vahyettik.” (Yunus 87) âyetinin tefsirinde şöyle demiştir:

كَانُوا يَفْرُقُونَ مِنْ فِرْعَوْنَ وَقَوْمِهِ أَنْ يُصَلُّوا فَقَالَ لَهُمُ اجْعَلُوا بُيُوتَكُمْ قِبْلَةً يَقُولُ اجْعَلُوهَا مَسْجِدًا حَتَّى تُصَلُّوا فِيهَا

“Namaz kılarken Firavun ve kavminden korkarlardı. Allah Teâlâ da evlerini namaz kılmaları için mescid (namazgâh) edinmelerini emretti.”[12]

4- Şiarları izhar etme (açıkça ortaya koyma) imkânı oluşup engel kalktığı zaman, bu derhal yerine getirilir, ertelenmez. Sahabenin Mekke döneminde mustazaf oldukları zaman, Ömer radıyallahu anh’ın müslüman olmasıyla kazandıkları kuvvet ile birlikte ibadetleri açıktan yapmaları buna bir örnektir.

Abdullah b. Mes’ud radıyallahu anh şöyle demiştir:

وَاللَّهِ مَا اسْتَطَعْنَا أَنْ نُصَلِّيَ عِنْدَ الْكَعْبَةِ ظَاهِرِينَ حَتَّى أَسْلَمَ عُمَرُ

“Vallahi biz Ömer müslüman oluncaya kadar Ka’be’nin yanında namazı izhar etmeye güç yetiremiyorduk.”[13]

İbn Mes’ud radıyallahu anh’ın anlattığı bu hadisede, Mekke döneminde Ka’be’de putlar henüz temizlenmemişti ve orada namaz kılmışlardı! Orada kalben onaylamadıkları putlar bulunmasına rağmen Kâbe yanında namaz kılmışlardı. Çünkü o sırada putları Ka’benin etrafından temizlemeye güçleri yetmiyordu. Kâbe’nin etrafından putlar ancak Mekke’nin fethinden sonra temizlenmiştir:

Abdullah b. Mes’ud radiyallahu anh’den: “Nebî sallallahu aleyhi ve sellem Mekke’ye girdiği zaman Kâbe’nin etrafında üç yüz altmış put vardı. Sonra: “De ki: “Hak geldi; bâtıl yıkılıp gitti. Zaten bâtıl yıkılmaya mahkûmdur” (İsrâ 81) âyeti ile: “De ki: “Hak geldi. Artık batıl ne bir şeyi ortaya çıkarabilir, ne de geri getirebilir” (Sebe 49) ayetini okuyarak elindeki sopayla onları dürtüp devirmeye başladı.”[14]

Nebî sallallahu aleyhi ve sellem putları Ka’be etrafından temizlemeye imkân bulduğu zaman, Mekke’ye girer girmez derhal bunu yapmıştır.



[1] Buhârî ve Muslim'in şartlarına göre sahih. Ahmed (5/384) Taberânî Mu'cemu'l-Kebîr (3/167) Bezzar (7/253, 255) İbn Ebi Asım es-Sunne (759) Ebu Muhammed el-Huldi Fevaid (18)

[2] Hasen. Taberânî Mu'cemu'l-Evsat (4190) Taberânî Mu'cemu's-Sagir (564) Hatib Tarih (12/63) Hatib el-Muttefak ve’l-Mufterak (972)

[3] Muslim'in şartına göre sahih. İbn Hibban (10/446) Ebu Ya’la (2/362) Hadisin isnadındaki Abdurrahman b. Mes’ud; Abdurrahman b. Bişr b. Mes’ud’dur ve Muslim’in ricalindendir.

[4] Hasen ligayrihi. İbnu’l-Ca’d Musned (3098) İbn Ebî Şeybe (5/343) İbnu’l-Ca’d Musned (3098) Musedded b. Muserhed’in Musned’inden naklen: İbn Hacer Metalibu’l-Aliye (2165) Ma’mer Cami (1277)

[5] Hasen ligayrihi. Abdurrazzak (2/383) Taberânî Mu'cemu'l-Kebîr (9/299)

[6] İktizau’s-Sirati’l-Mustakim (1/176-177)

[7] Mecmuu’l-Fetava (19/225)

[8] Mecmuu’l-Fetava (20/59)

[9] Buhârî ve Muslim'in şartlarına göre sahih. Tirmizi (1604) Ebu Davud (2645) Nesai (4780) Beyhaki (8/131) Şafii Musned (1/202) Taberânî Mu'cemu'l-Kebîr (2/304)

[10] Sahih. Beyhakî (9/234) Hakîm et-Tirmizi Nevadiru’l-Usul (156) Dulabi el-Kuna (1843) Ebu Tahir es-Silefi Meşyehatu’l-Bağdadiye (38) İbn Kayyım, Ahkamu Ehli’z-Zimme (1/723-724)

[11] Mecmuu’l-Fetava (4/149)

[12] Hasen. Taberî Tefsir (12/255)

* Mucahid rahimehullah’tan sahih maktu: Said b. Mansur Tefsir (1072) Tefsiru Mucahid (s.382) Taberî Tefsir (12/256, 258) İbn Ebî Hâtim Tefsir (10531)

* Katade rahimehullah’tan hasen maktu: Taberî Tefsir (12/259)

[13] Hasen. Hâkim Mustedrek (3/90 no:4487) Zehebi, Hâkim’in tashihini ikrar etmiştir

[14] Sahih. Buhârî (4720) Muslim (1781)

11 Ekim 2026 Pazar

İslam; Re'y ve Kıyas Değil, Vahye Teslimiyet ve İttiba Dinidir!

 

Kıyas ve re’yler, şer’î hükümlerde hüccet değildir. Katade; İbn Sirin ve Mesruk rahimehumullah bu konuda şu ayeti delil getirmişlerdir:

أَوَلَمْ يَكْفِهِمْ أَنَّا أَنْزَلْنَا عَلَيْكَ الْكِتَابَ يُتْلَى عَلَيْهِمْ

“Kendilerine okunmakta olan Kitab'ı sana indirmemiz onlara yetmemiş mi?” (Ankebut 51)

Allah Teâlâ kitabın yeterli olduğunu haber vermiştir. Kitap ile yetinmeyip kıyasa başvuran muhalefet etmiş olur. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَا أَنْزَلَ اللَّهُ فَأُولَئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ

“Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyenler, işte onlar kâfirlerdir.” (Maide 44)

Görüşlerle istinbat edilen kıyas, Allah’ın indirdiklerinden değildir. Allah’ın indirdiği ancak Allah’ın kitabı ve Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetidir. Zira Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem hevasından konuşmaz, onun söyledikleri ancak bir vahiydendir.

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَأَنْزَلْنَا إِلَيْكَ الذِّكْرَ لِتُبَيِّنَ لِلنَّاسِ مَا نُزِّلَ إِلَيْهِمْ

“İnsanlara, kendilerine indirileni açıklaman için sana da zikri (sünneti) indirdik.” (Nahl 44) Yani onu insanlara kendi görüşünle değil, sana vahyedilenle açıklaman için.

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَلَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ إِلَّا فِي كِتَابٍ مُبِينٍ

“Yaş ve kuru müstesna olmamak üzere hepsi apaçık bir kitaptadır.” (En’âm 59)

وَنَزَّلْنَا عَلَيْكَ الْكِتَابَ تِبْيَانًا لِكُلِّ شَيْءٍ

“Ayrıca bu Kitab'ı da sana, her şey için bir açıklama olarak indirdik” (Nahl 89)

Allah Teâlâ bütün açıklamanın Allah’ın kitabında ya açıkça, ya işareten ya iktizâ veya delalet olarak bulunduğunu haber veriyor. Eğer orada hüküm bulunamazsa varlık veya yokluk olarak Allah’ın kitabında sabit asıl üzere kalır.

قُلْ لَا أَجِدُ فِي مَا أُوحِيَ إِلَيَّ مُحَرَّمًا عَلَى طَاعِمٍ يَطْعَمُهُ

“De ki: “Bana vahyolunanlar arasında onları yiyecek olan kimseye haram kılınmış bir yiyecek bulamıyorum…” (En’âm 145)

Allah Teâlâ kitabında haramlığı indirilmeyen şeyler hakkında aslı olan mubahlık ile delil getirilmesini emrediyor.

هُوَ الَّذِي خَلَقَ لَكُمْ مَا فِي الْأَرْضِ جَمِيعًا

“Yeryüzünde bulunanların hepsini sizin için yaratan O'dur.” (Bakara 29)

Bu ayette temlik lâm’ı ile izafet, mubahlık bakımından beliğ bir ifadedir. Buna göre yaş ve kuru ne varsa bütün hükümler kitapta sabittir. Geriye akibetin maslahatını öğrenmek üzere bunun hikmetini anlamak için re’yi kullanmak kalıyor. Bu da re’y ile ulaşılamayacak bir şeydir. Çünkü Allah Teâlâ’nın meşru kıldığı hükümleri eda etmedeki maslahatlar dünyada başarı için değil, ahirette kurtuluş içindir. Re’yler ise ahiret maslahatlarını idrak edemez. Re’y ancak peşin olan, hislerle ve tecrübelerle öğrenilebilen maslahatları idrak edebilir. Kıyas da bunun gibidir.

Eğer nassın bir illete bağlanması bâtıla götürmez denilirse, ancak nassın ifade ettiği hüküm söz konusu olarak kalır. Böylece maslahat hükmünün açıklaması re’y ile tespit edilemez.

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَلَا تَقْفُ مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ

“Hakkında bilgin bulunmayan şeyin ardına düşme.” (İsra 36)

وَلَا تَقُولُوا عَلَى اللَّهِ إِلَّا الْحَقَّ

“Allah’a dair haktan başkasını söylemeyin!” (Nisa 171)

Kıyas ise ilmi gerektirmez. Haber-i vahide gelince, onun aslı Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in kelamıdır ve kesin (yakînî) ilim gerektirir ve hüccet olur. Şüphe ve ihtimal sadece o haberin bize intikali hususunda söz konusu olur. Bu haber, ihtimal sebebiyle batıl olmaz. O, Allah’ın kitabından, Arap dilinin gereklerine göre re’y ile te’vil edilmiş nas menzilesindedir. Şüphesiz bu, ilmi gerektirmese de hüccettir. Çünkü onun aslı olan nas ilmi gerektirmektedir.

Kıyasa gelince, onun bizatihi kendisi ihtimal taşımaktadır ve bu ihtimal ile birlikte hüccet olamaz. Ka’be’nin yönünü veya mehr-i misilin miktarı ve değerini re’y ile bilmemiz burada problem teşkil etmez. Çünkü beldelerin yönleri dünya maslahatındandır ve duyu organları ile bilebileceğimiz şeylerdendir. Aynı şekilde bir şeyin miktar ve kıymeti de benzerleriyle bilinebilir. Bu konuda ilmin yolu duyulardır. Nitekim Allah Teâlâ bize geçmişte küfürleri sebebiyle helak olan kavimleri haber vermiş, bize onlardan ibret almamızı emretmiştir. Bu da re’y yoluyla olur. Çünkü helak olan bilinince, onların günahları da göz, kulak gibi duyularla bilinebilir. Bu helake sebep olan şeylerden sakınmak dünya maslahatlarındandır. Kılıcın isabet ettiği yeri keseceği tecrübe ile bilinir ve onun kesmesinin telefe sebep olduğu anlaşılır. Dini hükümleri bilmenin yolu ise bunlar değildir.

 Allah Teâlâ insanlara temyiz etmeleri için re’yi ikram etmiştir. Bu sayede peşin olan maslahatlarını öğrenir, tedbir alır. Duyularıyla hayrına veya şerrine olan sebepleri idrak eder. Re’y ancak bu gibi dünya maslahatlarında hüccettir, şer’î hükümleri tespitte değil!

Din hükümleri, ancak ahiret işleri için konulmuştur. Ahiret maslahatları, peşin olan dünya maslahatlarının aksine bir şekilde bina edilmiştir. Dinin tamamı, dünya maslahatlarında sabit olan âdetin aksine kuruludur. Bu konuda re’y hüccet olamaz.

Bizler bu maslahatlara duyularımızla ulaşamayacağımıza göre bu, bizim için re’y ile benzerlerine vâkıf olamayacağımız bir asıl hakkında nasıl ilim yolu olabilir? Nasların manalarını re’y ile düşünmemizin gerekmesi bu konuda bağlayıcı değildir. Çünkü nasların manaları dünya işlerinden olan lügat bilgisidir. Bu bilgiye, ehlinden işitme duyusuyla ulaşılabilir. Bu, dinden bir şey değildir. Bilakis bu, dinden önce de mevcut olan, dinin gelmesinden sonra kâfirlerde de bulunan bir bilgidir. Karşı çıktığımız şey ise, şer’î hükümle ilgili manaları re’y ile istinbat etmektir! Çünkü şer’î hüküm ahiret işlerindendir. Bu, dil bilgisindeki manalardan değildir. Ayette vacip kılınan tefekkür ve itibar (ibret alma) da bu türdendir.

Re’y ile amel etmekten yasaklayan ve dini hükümlerde vahye tabi olmayı emreden naslar gelmiştir.

Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in ashabıyla istişare etmesi de buna yorumlanır. Zira Allah Teâlâ harp tedbiri konusunda O’na ashabıyla istişare etmesini emretmiştir. Düşmana galip gelme yollarını öğrenmek, dünya maslahatlarındandır, şer’î hüküm değildir! Nebî sallallahu aleyhi ve sellem, şer’î bir hükmün tespiti için ashabıyla istişare etmiş değildir!

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

من فسر القرآن برأيه فليتبوأ مقعده من النار

“Kur’ân’ı re’yi (şahsi görüşü) ile tefsir eden cehennemde oturacağı yeri hazırlasın.”

Kıyas da re’y ile tefsirdir. Çünkü bu, Allah’ın hükmü ile ilgili konuda Arap dilinin delalet etmediği bir manayı istinbat etmektir. Arap dilinin delalet ettiği açı ise güzeldir. Mesela Abdullah b. Abbas ile Zeyd radıyallahu anhum, eş ile ana babanın mirası konusunda ihtilaf etmişler, her biri ayetteki ifadeleri Arap dilinin delaletine göre delil getirmişlerdir.

Diğer taraftan, Allah Teâlâ şer’î hükümleri, ibadetlerin miktarları, cezaları ve keffaretleri gibi açık kılmıştır. Bu hükümleri benzerlerine bakarak anlayacağımız şekilde kılmamıştır! Din, re’ylerin dahil olabileceği bir kapı değildir!

Dinde Allah Teâlâ’nın hükümlerinde; vaciplik, sakıt olma, helallik, haramlık gibi hükümlerde aslolan, bunun yalnızca Allah’a halis kılınması gereken bir hak olmasıdır. Allah’ın hakkı olan şeyde de sadece kesin ilim gerektiren şey hüccet olur. Re’y ile bu konuda kesin ilme ulaşılamaz.

Nasların çoğu ihtilaflı illetlere bağlanmaktadır. Allah’ın hüccetleri ise neticesi karışıklığa sebep olan ihtilaflı şeylerle tespit edilemez! Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den gelen haberlerde de aslolan, ihtilafsız olmasıdır. İhtilaf ancak rivayetlerde sözkonusu olmaktadır. Hüccet olan ise haberin kendisidir, rivayet değil!

Aynı şekilde Allah Teâlâ’nın kitabında da nasihi ve mensuhu konusunda bizim için bir kapalılık sözkonusu olabilir.  Bunun re’y ile bilinmesi ve onunla amel edilmesi bir kıyas olmaz!

Dini hükümlerde kıyası terk etmek dinin kıvamı ve mü’minlerin kurtuluşudur! Bizler ne zaman kıyası terk edersek nasları muhafazaya, dilin manalarında derinleşmeye yönelmek durumunda oluruz. Nasların muhafazası emrolunan din kalıbını izhar etmek demektir. Dilin anlamlarında derinleşmek ise bu din kalıbını ihya edip bid’atleri öldürür. Böylece re’yler, ancak nasların manalarını düşünmekte kullanılır, şer’î hükümlerin ispatında değil! Re’y ve kıyaslarla şer’î hükümlerin tespitine kalkışmak ise bid’atler ortaya çıkarmış, asırlardır ümmet bu bid’atlerin kirleriyle dinlerini bulandırmışlardır!

Dini hükümlerde bid’at ve bâtılların girmediği bir konu neredeyse kalmamıştır. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem ise ümmetinin yetmiş üç fırkaya ayrılacağını haber verdiğinde kurtulan tek fırkanın, kendisinin ve ashabının üzerinde bulundukları yolda olanlar olduğunu haber vemiştir. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem ve ashabının yolunda ise şer’î hükümlerin tespitinde re’y ve kıyasa başvurmak yoktur! Bilakis diğer bir hadiste açıkça sapmış yetmiş iki fırkanın en şerlilerinin re’yleriyle kıyas yapanlar olduğunu açıklamıştır. Bütün bid’at fırkaları, mezhep ve tarikatleri dinde re’y ve kıyaslara müracaat ederek ortaya değiştirilmiş bir din çıkarmışlar, kurtuluş fırkasının yolundan fersah fersah uzaklaşmışlardır!

9 Ekim 2026 Cuma

Yakında İnşaallah


 Kitab ve Sünnet Işığında 
SAHİH İLMİHÂL

Genişletilmiş ve düzenlenmiş 5. baskı 

896 sayfa, iki renk baskı, ivory kağıt olarak yayına hazırlanmaktadır.


Baskı Aşamasında Olan Diğer Kitaplar

el-Cevahiru'l-Felât Fi Mesâili's-Salât
NAMAZLA İLGİLİ RİSALELER
Ebû Muâz Seyfullah el-Çubukâbâdî
720 sayfa. ciltli, 2 renk baskı, Ivory kağıt
Bu kitapta şu meseleler ilmî deliller ışında ele alınmıştır:

1- Abdestte Sıralama Vacip Midir?

2- Abdestsiz Kimsenin Kur’ân Okuması

3- Cum’a Guslünün Hükmü

4- Çoraplara Meshe Dair İcma

5- İbadet Vakitleri Hakkında Uyarılar

6- Ezanı İşitip de Mescide Gelmeyenin Namazı

7- Tahiyyetu’l-Mescid Namazı Farz Mıdır?

8- Çocukların Mescide Getirilmesinin Hükmü

9- Ayakkabılarla Namaz Kılmak

10- Pantolonla Namaz Kılmanın Hükmü

11- Maskeyle Namazın Hükmü

12- Sarıksız Olarak Namaz Kılmanın Hükmü

13- Namazı Bazen Kılıp Bazen Kılmayan Kimse

14- Namazda Ellerin Bağlanması

15- Secdeye Giderken Önce Eller mi Yoksa Dizler mi Konur?

16- İmamın Arkasında Fatiha Okumak

17- İki Secde Arasındaki Oturuşta Ellerin Durumu

18- Namazda Sola Selamda “Ve Berakatuhu” Ziyadesi

19- Secdelerde Elleri Kaldırma Hadisleri

20- Namazda Safları Birleştirmek Farzdır

21- Duâda Elleri Kaldırmak

22- Tesbih Namazı Sahih midir?

23- İkindi Namazından Sonra Namazın Hükmü

24- Cum’a Namazının Terkinden Sakındırma

25- Kadınlara Cum’a Namazı Farz mıdır?

26- Kadınların Cenaze Namazına Gitmesinin Hükmü

27- Mukimken Namazların Cem’ Edilmesi

28- Seferde Namazı Kısaltmak Ruhsattır

29- Seferde Cum’a ve Bayram Namazları

30- Bayram Namazı Hutbelerinde Tekbirler


İLMÎ USÛL RİSALELERİ
Ciltli, 624 sayfa, Ivory kağıt, 2 renk baskı

1. Risâle: İlmin Engel ve Âfetleri  

Ebu Muaz Seyfullah el-Çubukâbâdî

2. Risâle: İlim Talebesinin Edepleri  

Dr. Hayriye bt. Abdissettar 

(Tercüme: Ebu Eymen Zekeriya Kesen Tashih: Ebu Muaz el-Çubukâbâdî)

3. Risâle: İçtihad ve Taklid 

Muhammed Bahit el-Muti’i 

(Tercüme: Ebu Muaz el-Çubukâbâdî)

4. Risâle: Mezhep Taklidi ve Kıyasa Reddiye 

Ebu Muâz Seyfullah el-Çubukâbâdî

5. Risâle: Kıyas Hakkında Muaz Radıyallahu Anh Hadisinin Zayıflığı 

Ali el-Halebî 

(Tercüme: Abdulhak Osman)

6. Risale: Avf B. Malik Radıyallahu Anh’ın Kıyas Hakkındaki Hadisinin Tahkiki 

Ebu Muaz el-Çubukâbâdî

7. Risale: Sünneti Fıkhetmenin Temelleri 

Prof. Dr. Ahmed b. Ali el-Karnî 

(Tercüme: Abdulhak Osman)

8. Risale: Âlimler Arasındaki İhtilaflar, Sebepleri ve Bunların Karşısında Bizim Konumumuz 

İbn Useymin 

(Tercüme: Ebu Muaz el-Çubukâbâdî)

9. Risale: Maslahat ve Nas Arasındaki İlişki 

Ebu Muaz Seyfullah el-Çubukâbâdî

10. Risale: Zayıf Hadislerle Amel Etmenin Hakikati 

Ebu Fevzan Şehruddin b. Abdillah el-Cezlî 

(Tercüme: Leman bt. Ramin Tashih: Ebu Muaz el-Çubukâbâdî)

11. Risale: Mezhep Mutaassıplarının Hadis Metinlerini Tahrifleri 

Ebu Muaz Seyfullah el-Çubukâbâdî

26 Eylül 2026 Cumartesi

Tecvid Konusunda İfrat ve Tefritten Sakındırma - Şeyh Mukbil

 Şeyh Mukbil b. Hadi rahimehullah’a şöyle soruldu: “İdgam, ihfâ, uzatmalarda hareke sayısını sınırlama gibi tecvid hükümleri hakkında dinde deliller gelmiş midir?”

Cevap: Sesi güzelleştirme ve tertil açısından tecvid hükümlerine gelince;

“Kur’an’ı tertîl ile (tane tane) oku” (Muzzemmil 4) buyrulmuştur, bu istenen bir şeydir.

Sesi güzelleştirme hakkında da Buhârî ve Muslim Sahih’lerinde Ebu Hureyre radıyallahu anh’den Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu rivayet etmişlerdir:

ما أذن الله لشيء ما أذن لنبي حسن الصوت بالقرآن يتغنى به

“Allah Azze ve Celle Kur’ân’ı güzel sesle teganni ederek okuyan bir nebiye kulak verdiği gibi başka bir şeye kulak vermemiştir.”

Yani Allah Azze ve Celle, Kur’ân ile teganni ederek güzel sesle okuyan bir nebiyi dinlediği gibi başka bir şeyi dinlememiştir.

Ebû Dâvûd, Sunen’inde, Sa’d b. Ebi Vakkas radıyallahu anh’den, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

من لم يتغنّ بالقرآن فليس منّا

“Kur’ân ile teganni etmeyen bizden değildir.”

Bunu ancak Ebû Dâvûd’un Sa’d radıyallahu anh’den rivayeti olarak zikrettik, Buhârî’nin Ebu Hureyre radıyallahu anh’den rivayeti olarak zikretmedik. Çünkü Ebu Hureyre radıyallahu anh hadisi tenkide uğramıştır. Darekutni bu hadisi şu sözleriyle tenkid etmiştir: “Bu hadisin aslı: “Allah Azze ve Celle Kur’ân’ı güzel sesle teganni ederek okuyan bir nebiye kulak verdiği gibi başka bir şeye kulak vermemiştir” şeklindedir.  El-Bera b. Azib radıyallahu anhuma, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

زيّنوا القرآن بأصواتكم

“Kur’ân’ı seslerinizle süsleyin.” Ebu Hureyre radıyallahu anh hadisi de aynı şekilde gelmiştir. El-Bera b. Azib radıyallahu anh hadisini hatırladığım kadarıyla Hakim bir çok yoldan Abdurrahman b. Avsece – babası – el-Bera radıyallahu anh tarikiyle rivayet etmiştir. Yardım istenecek olan Allah’tır.

Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in med yaparak (uzatma yaparak) okuduğu gelmiştir. Yine Muaviye radıyallahu anh Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in Fetih günü bineği üzerinde iken üç elif miktarı uzatma yaparak okuduğunu rivayet etmiştir. Dediler ki: Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in bu şekilde uzatma yapmasının sebebi bineğinin hareketidir. Bu da, başka bir şey de ihtimal dâhilindedir.

Ama altı hareke, dört hareke, iki hareke şeklinde taksim edilmesine dair bir şey Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’den sabit olmamıştır. Yine idgam da böyledir. İdgam, Arap lügatinden bir lügattir. Lakin bu konuda yapılan aşırılıklar bazen Arap lügatinin dışına çıkmaktadır.

Tamtît (fazla uzatarak sesi dalgalandırma) da aynı şekilde, (Arap lügatının dışına çıkarmaktadır). Bazen Abdulbasit (Abdussamed)’i dinlediğinde şarkı mı söylüyor yoksa Kur’ân mı okuyor ayıramazsın! Neden? Tamtît sebebiyle!

Her halukârda Kur’ân’ı tertîl ile (tane tane) okumak vaciptir. Yine bir adam İbn Mes’ud radıyallahu anh’e gelmiş ve demiştir ki: “Dün gece Mufassal’ı okudum.” Abdullah b. Mes’ud radıyallahu anh dedi ki: “Onu şiir okur gibi mi okudun?” Yani onu tedebbür ile (tefekkür ederek) okumalıydın. “Öyle olmasa Kur’an’ı iyiden iyiye düşünmezler miydi? Yoksa bir takım kalpler üzerinde kilitler mi vurulmuş?” (Muhammed 24)

Aşırılık ve zorlamaya gelince, İbnu’l-Kayyım, İgasetu’l-Lehfan kitabında bazılarının Fatiha suresini okumayı bir ay tekrar ettiğini, bazen ağzından tükürükler saçıldığını zikretmektedir. Yani Kur’ân okurken böyle olduğunu kastediyor.

Önemli olan tedebbür ile (okunanın manalarını tefekkürle) meşgul olmaktır. Allah şöyle buyuruyor: “Öyle olmasa Kur’an’ı iyiden iyiye düşünmezler miydi? Yoksa bir takım kalpler üzerinde kilitler mi vurulmuş?” (Muhammed 24) Yardım istenecek olan Allah’tır.”[1]

Yine Şeyh Mukbil rahimehullah, bu konuda başka bir cevabında şöyle demiştir:

“Sahih olanı bunun (tecvid kurallarının) vacip olmamasıdır. “Kur’ân’ı tertîl ile oku” ayetinin manası, harfleri birbirine girdirmeksizin, açık açık, tane tane oku demektir.

İbnu’l-Cezerinin Kur’ân’ı tecvid ile okumayanın günaha gireceğine dair sözleri ise doğru değildir. Bilakis Buhârî ve Muslim’in Sahih’lerinde Aişe radıyallahu anha’dan Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

الماهر بالقرآن مع السفرة الكرام البررة ، والذي يقرأه ويتتعتع فيه وهو عليه شاق له أجران

“Kur’ân’ı okuma konusunda mâhir olan, seçkin Sefere melekleri ile beraberdir. Onu zorlanarak okuyan kimseye ise iki ecir vardır.”

Vacip olma bakımında durum böyledir. Ama sesi güzelleştirmeye teşvike gelince, bu da istenen bir şeydir. Sunen’de el-Bera b. Azib radıyallahu anh’ın, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

زينوا القرآن بأصواتكم

“Kur’ân’ı seslerinizle süsleyin.”

Yine Sunen’de Sa’d b. Ebi Vakkas radıyallahu anh’den, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

من لم يتغن بالقرآن فليس منا

“Kur’ân ile teganni etmeyen bizden değildir.”

Yani Kur’ân okurken sesini güzelleştirmeyen bizden değildir.

Buhârî ve Muslim’in Sahih’lerinde Ebu Hureyre radıyallahu anh’den, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

ما أذن الله لشيء ما أذن لنبي حسن الصوت بالقرآن يتغنى به

“Allah Azze ve Celle Kur’ân’ı güzel sesle teganni ederek okuyan bir nebiye kulak verdiği gibi başka bir şeye kulak vermemiştir.”

Kıraatte sesi Arapça kurallarına göre güzelleştirmek istenen bir şeydir. Tecvid konusunda taassup gösterenlerden biri bize ders verirken şöyle derdi:

“Hatta araplar kendi şiirlerini tecvid yaparak okurlardı.” Sonra şairin şu beytini okudu:

قفا نبك من ذكرى حبيب ومنزل

Bunu okurken be harfinde kalkale yaptı, tenvin ve vav harflerinde de idgam yaptı. Kendisine denildi ki:

“Ey şeyh! İmriu’l-Kaysın bu beyti senin okuduğun gibi okuduğuna dair isnad nerede?!!”

Hafız İbn Kayyım, İgasetu’l-Lehfan kitabında tecvidde aşırılık ve zorlamanın şeytanın tuzaklarından olduğunu zikretmiştir. Orada, ilim talebelerinden birinin kârilerden birine kırk gün Fatiha suresini okuyabilmek için gidip geldiğini anlatmıştır. Yine bazısının tecvidle okuyabilmek için kustuğunu, yanaklarının şiştiğini, yüzünün kızardığını ve kusacak gibi olduğunu anlatmıştır.

İnsanlar ifrat ile tefrit arasındadır. Kimi insanlar sesini Kur’ân ile güzelleştirmeye hiç başını kaldırıp aldırış etmez, kimisi de – Abdussamed gibi – aşırılık yapar. Öyle ki onu Kur’ân okurken işitsen onun şarkı mı söylüyor, yoksa Kur’ân mı okuyor olduğunu bilemezsin!

Selef radıyallahu anhum bu gibi zorlamalara karşı çıkıyorlardı. Nitekim Hamze’nin kıraatine karşı çıkmışlardır. Hatta El-Mizan’da aktarıldığı üzere, selefimizden biri (Allah ona rahmet etsin) şöyle demiştir: “Hamze’nin kıraati bid’attir.”

Tecvidde zorlama kötülenmiştir. Tecvid konusunda tefrite de gitmemelidir. Tecvid öğreten kimsenin yanında bunu öğrenmek ve istifade etmek gerekir. Ama bunun vacip olduğuna itikad edilmez!

Durum, eş-Şevkânî rahimehullah’ın, el-Bedru’t-Tali’ kitavında, Muhammed b. İbrahim el-Vezir rahimehullah’ın hal tercemesinde söylediği şu sözlerdeki gibidir:

“Bazıları ilim dallarından bir dalı zikrederek onunla teselli bulurlar ve bir yönünden bahsederler. Sonrakiler de gelip bunu ilmin olmazsa olmaz zorunluluklarından zannederler!”

Tecvidi öğretenlerden istifade edilir, tecvid öğrenmeye hırs gösterilir ve arap dilini de öğrenmeye önem verilir. Kur’ân Arap lügatiyle nazil olmuştur. Acem lügatiyle, Dammaj lügatiyle, Aden lügatiyle, Hadramiye lügatiyle veya Amerika lügatiyle değil! Kur’ân’ı bu lügatlerle okumak istiyorsan hayır! Bilakis Kur’ân’ı, nazil olduğu gibi Arap lügatiyle okumalısın. Gerekli olan budur!

Bazıları diyorlar ki: “Tecvid, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’den okuyan kurrâlardan bu kurrâlara ulaşan isnadlarla (ağızdan ağıza) alınmıştır.” Onlara denilir ki:

“Nerede bu isnadlar? Şu uzatmaların, bazısının bir hareke, bazısının iki hareke, bazısının dört, bazısının altı hareke miktarı uzatılmasına dair isnadlar nerede?”

Evet, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in med yaparak okudğu sabit olmuştur, sen de med yaparak oku! Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın emrettiği gibi tertîl ile (düşünerek, tane tane) oku! Bazı insanlar ihfâ’da aşırılık yaparak idgama çıkarıyor! O, sakin nun’un veya tenvinin ihfâsı iken sad harfi veya başka bir ihfâ harfi geldiğinde, kelimeyi tutuyor ve idgama çeviriyor!

“De ki: Ey Kitap ehli! Dininizde aşırlık etmeyin!”

Bize gereken, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in, sahabe radıyallahu anhum’un ve selef rahimehumullah’ın okuduğu şekilde okumaya hırs göstermemizdir.

Kur’ân’ı okurken harfleri birbirine girdirenin okuyuşu ile tertil yaparak (tane tane okuyan) ve tecvid yapanın arasındaki fark büyüktür! Sen tertil ve tecvid ile okuyanı örnek al! Nitekim bir adam İbn Mes’ud radıyallahu anh’e gelmiş ve: “Ey İbn Mes’ud! Dün gece Mufassal’ı okudum” demiş, bunun üzerine Abdullah b. Mes’ud radıyallahu anh: “Onu şiir okur gibi mi okudun?” demiştir!

Bu işte orta yol tutulmalıdır. “Kur’ân’ı tertîl ile oku” ayeti hüküm ifade eder. Yani açık açık, tane tane oku demektir. Her harfi ve her kelimeyi açık oku.

Bazı imamlar bazen namaza başlangıç duasını okumayı beceremiyor, sadece “Allahu ekber” diyor, başlangıç duasını, Fatihayı ve sonra bir sureyi okuyuveriyor! Bu eğlenmektir! Yolların en hayırlısı Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in yoludur. Namazdaki kıraatte, diğer ibadetlerde, muamelelerde ve itikadlarda!”[2]

Şeyh Mukbil rahimehullah’ın bu fetvaları şu maddelerle özetlenebilir:

1- Şu an günümüzde öğretilmekte olan şekliyle tecvid kurallarının sünnette ve mutevatir kıraatlerde bir aslı yoktur!

2- Bu yüzden bunun vacip olduğuna inanmak caiz değildir!

3- Kur’ân’ı okurken sesi güzelleştirmek, harflerin mahreclerini öğrenmek, med, izhar, idgam, ihfâ gibi kuralları, zorlamaya kaçmaksızın ve vacip olduğuna itikad etmemek şartıyla öğrenmek ve uygulamak müstehaptır. Bilakis Arap dilinin kurallarına uygun şekilde uzatma yapılması gereken yerleri en az bir elif miktarı uzatmak gerekir. Fakat bu medler için iki, üç, dört, altı elif miktarı gibi miktarlar tayin etmenin dayanağı yoktur. Kıraatte sesi güzelleştirmek için iki, üç elif miktarı uzatılır, lakin bunun vacip olduğuna itikad edilmez!

4-  Bazı kurrâların med, idgam, izhar gibi, tecvidi bazen Arap dili kurallarının da dışına çıkacak şekilde tecvid hükümleri konusunda zorlama yapmaları, şeyhlerini taklid etmelerinin bir neticesidir. Onlar, bunların mütevatir kıraatlerde nakledildiğini sanıyorlar! Hatta bazıları bunun bidati hasene olduğunu iddia eder!! Hâlbuki bid’atin güzeli yoktur, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in buyurduğu gibi “Bütün bid’atler sapıklıktır.”

5- Abdulbasit b. Abdissamed gibi bazı kurrâların med, izhar, ihfâ ve idgam yaparken aşırılık ve zorlamaları, şarkı okur gibi seslerini dalgalandırarak uzatmaları caiz olmayan kıraatlerdir.

6- Bu konuda ifrat ve tefritten kaçınılmalıdır.

İfrat; Kur’ân’ı şarkı okur gibi, musiki makamlarına uydurmak için tecvid kurallarını alet edenlerin yaptıkları, dinde sonradan çıkarılmış bir bid’at olan okumalar ve idgam, ihfâ, med miktarları gibi kuralları vacip görmektir.

Tefrit ise; Arap dilinin özellikleri içerisinde bulunan bu kuralları terk etmek ve bunlara karşı çıkmaktır. 

Nitekim Kur’ân Arap lügatinde nazil olmuş ve bu lügate göre okumak esas kılınmıştır. Arap lügatlerinde idgam, ihfâ, izhar gibi kurallar vardır. Lakin bu kuralları uygulamak vacip kılınmamıştır, tecvid için mustehap olan kurallardır. Bu kuralları uygulamak, Kur’ân ile teganni ve kıraatte sesi güzelleştirmeye dahildir. Bu kurallar uygulanmadan da tegannî/kıraatte sesi güzelleştirme mümkündür. Lakin bu kuralları uygulamakta hiçbir sakınca yoktur, bilakis müstehaptır. Çünkü bu kurallar Kur’ân’ın kendisiyle nazil olduğu Arap lehçeleri arasında mevcuttur. 

Kur’ân’ın nazil olduğu sırada mevcut olan Arap lehçelerinde her okuyuş güzeldir.  Bu tecvid kurallarını içeren lehçeler de, içermeyen lehçeler de mevcut olduğundan, bu kuralları vacip görmek dayanaksız bir iddiadır.

Câbir (radıyallahu anh) anlatıyor: "Aramızda bedevîlerin ve Arap olmayanların da bulunduğu bir cemaatte Kur'ân okuyorduk. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) yanımıza geldi ve dinledikten sonra buyurdu ki;

اقْرَءُوا فَكُلٌّ حَسَنٌ وَسَيَأْتِي قَوْمٌ يُقِيمُونَهُ كَمَا يُقِيمُونَ الْقِدْحُ يَتَعَجَّلُونَهُ وَلا يَتَأَجَّلُونَهُ

"Okuyun, her okuyuş güzeldir. Öyle kimseler gelecek ki onlar, Kuran’ı(n kelime ve  lafızlarını), ok yapılacak çubuğun düzlenmesi gibi düzleyecekler. Ondan elde edilecek ücreti (âhirete) bırakmayıp (dünyada) alacaklar."[3]



[2] Mukbil b. Hadi, Kam’ul-Muânid (2/434-436)

[3] Sahih. Ebu Davud (830) Said b. Mansur (1/150-152) İbn Ebi Şeybe (6/125) Ahmed (3/357, 397) Ebu Ya’la (4/140) Beyhaki Şuabu’l-İman (2/538-539) Buhari Halku Ef’ali’l-İbad (612) İbn Bişran Emali (228) Firyabi Fadailu’l-Kur’an (157) Acurri Ahlaku Hameleti’l-Kur’an (28) Elbani es-Sahiha (259)

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente estağfiruke ve etûbu ileyk" (Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)