Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

12 Haziran 2026 Cuma

Sekülerleşenler ve Sosyal Medya Fenomenleri Ümmetin En Şerlileridir

 Gazali rahimehullah, İhyâu Ulumi’d-Din kitabında kaynak ve isnad belirtmeden şöyle bir hadis zikretmiştir:

سَيَأْتِي بَعْدَكُمْ قَوْمٌ يَأْكُلُونَ أَطَايِبَ الدُّنْيَا وَأَلْوَانَهَا ويركبون فره الْخَيل وَأَلْوَانَهَا وَيَنْكِحُونَ أَجْمَلَ النِّسَاءِ وَأَلْوَانَهَا وَيَلْبَسُونَ أَلْيَنَ الثِّيَاب وَأَلْوَانَهَا لهم بطون من القليل لا تشبع وأنفس بالكثير لا تقنع عاكفون على الدنيا يغدون ويروحون إليها اتخذوها آلهة من دون إلههم ورباً دون ربهم إلى أمرها ينتهون ولهواهم يتبعون فعزيمة من محمد بن عبد الله لمن أدركه ذلك الزمان من عقب عقبكم وخلف خلفكم أن لا يسلم عليهم ولا يعود مرضاهم ولا يتبع جنائزهم ولا يوقر كبيرهم فمن فعل ذلك فقد أعان على هدم الإسلام

 Sizden sonra bir topluluk gelecek, dünyanın güzelliklerini ve çeşitli nimetlerini yiyecekler, at yavrularına ve çeşitli bineklere binecekler, en güzel ve çeşitli kadınlarla nikâhlanacaklar, en ince ve türlü elbiseler giyecekler. Onların azla doymayan karınları, çokla tatmin olmayan nefisleri vardır. Dünya için sabah akşam çabalarlar ve onu ilahlardan bir ilah edinirler, emirleri ve yasakları için onu rablerden bir rab edinirler. Hevalarına tabi olurlar. Abdullah oğlu Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’den bir azimet olsun ki, sizden sonrakilerden o zamana yetişen onlara selam vermesin, hastalarını ziyaret etmesin, cenazelerine katılmasın, büyüklerine saygı göstermesin. Kim bunları yaparsa İslam’ın yıkılmasına destek vermiş olur.”[1]

İhya tahrici yapanlar bu hadisi bu şekliyle bulamadıklarını ifade etmişlerdir. Lakin görünen o ki, Gazali başka yerlerde yaptığı gibi, burada da birkaç hadisin metinlerini bir araya getirerek zikretmiştir.

Bu hadisin asılları şu şekildedir:

Helal Haram Demeden Bütün Gayeleri Dünya Nimetleri Olan ve Sözü Süsleyip Edebiyat Parçalayarak Konuşanlar

Ebu Umame radıyallahu anh’den: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

سَيَكُونُ رِجَالٌ مِنْ أُمَّتِي يَأْكُلُونَ أَلْوَانَ الطَّعَامِ وَيَشْرَبُونَ أَلْوَانَ الشَّرَابِ وَيُلْبِسُونَ أَلْوَانَ الثِّيَابِ وَيَتَشَدَّقُونَ فِي الْكَلَامِ فَأُولَئِكَ شِرَارُ أُمَّتِي

Ümmetimden bazı adamlar olacak, türlü yiyecekler yiyecek, türlü içecekler içecekler, türlü elbiseler giyecekler, konuşmada edebiyat parçalayacaklar. İşte onlar ümmetimin şerlileridirler.”[2]

Abdullah b. Ca’fer radıyallahu anhuma’dan: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

شِرارُ أُمَّتي قوم وُلِدُوا في النَّعيمِ وَغُذُّوْا بِهِ يأْكُلونَ مِنَ الطعام ألْواناً ويلبسون من الثياب ألوانًا ويركبون من الدواب ألوانًا ويتشَدَّقونَ في الكَلامِ

Ümmetimin şerlileri nimetler içinde doğan, onlarla beslenen, türlü yiyecekler yiyen, türlü elbiseler giyen, türlü bineklere binen ve konuşmada edebiyat parçalayanlardır.”[3]

Ebu Hureyre radıyallahu anh’den: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

إِنَّ مِنْ شِرَارِ أُمَّتِي الَّذِينَ غُذُّوا بِالنَّعِيمِ وَنَبَتَ عَلَيْهِ أَجْسَامُهُمْ

Muhakkak ki nimetlerle beslenip bedenleri bununla şişirenlere ümmetimin şerlilerindendir.”[4]

Aişe radıyallahu anha’dan: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

شِرَارُ أُمَّتِي الَّذِينَ غَدَوْا فِي النَّعِيمِ  الَّذِينَ يَتَقَلَّبُونَ فِي أَلْوَانِ الطَّعَامِ وَالثِّيَابِ الثَّرْثَارُونَ الشَّدَّاقُونَ بِالْكَلَامِ وَخِيَارُ أُمَّتِي الَّذِينَ إِذَا أَسَاءُوا اسْتَغْفِرُوا وَإِذَا أَحْسَنُوا اسْتَبْشَرُوا وَإِذَا سَافَرُوا قَصَرُوا وَأَفْطَرُوا

Ümmetimin şerlileri nimetler içinde beslenen, türlü yiyecekler ve elbiseler değiştiren, konuşmada edebiyat parçalayan kimselerdir. Ümmetimin hayırlıları ise kötülük işlediklerinde bağışlanma dileyen, iyilik işlediklerinde sevinen, yolculuk ettiklerinde namazı kısaltan ve iftar edenlerdir.”[5]

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in kızı Fatıma radıyallahu anha’dan: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

شِرَارُ أُمَّتِي الَّذِينَ غُذُّوا بِالنِّعَمِ يَأْكُلُونَ أَلْوَانَ الطَّعَامِ وَيَلْبَسُونَ أَلْوَانَ الثِّيَابِ وَيَتَشَدَّقُونَ فِي الْكَلَامِ

Ümmetimin şerlileri nimetlerle beslenip türlü yiyecekler yiyen ve türlü elbiseler giyen, konuşmada edebiyat parçalayanlardır.”[6]

Urve b. Ruveym el-Lahmî rahimehullah’tan: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

خِيَارُ أُمَّتِي الَّذِينَ يَشْهَدُونَ أَنْ لا إِلَهَ إِلا اللَّهُ وَأَنِّي رَسُولُ اللَّهِ وَالَّذِينَ إِذَا أَحْسَنُوا اسْتَبْشَرُوا وَإِذَا أَسَاءُوا اسْتَغْفَرُوا وَشِرَارُ أُمَّتِي الَّذِينَ وُلِدُوا فِي النَّعِيمِ وَغُذُّوا بِهِ وَإِنَّمَا يَهُمُّهُمْ أَلْوَانُ الطَّعَامِ وَالثِّيَابِ وَيَتَشَدَّقُونَ فِي الْكَلامِ

 Ümmetimin hayırlıları Allah’tan başka ibadete layık hak ilah olmadığına ve benim Allah’ın rasulü olduğuma şahitlik eden, iyilik işledikleri zaman sevinen, kötülük işledikleri zaman bağışlanma dileyenlerdir. Ümmetimin şerlileri ise nimetler içinde doğan, onunla gıdalanan bir topluluktur ki bütün gayeleri çeşitli elbiseler giymek, türlü yemekler yemektir ve konuşmada edebiyat parçalarlar.”[7]

İsmail b. Rafi el-Medeni rahimehullah’tan: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

شِرَارُ أُمَّتِي قَوْمٌ وُلِدُوا فِي النَّعِيمِ وَغُذُّوا فِيهِ هِمَّتُهُمْ أَلْوَانُ الثِّيَابِ وَأَلْوَانُ الطَّعَامِ وَيَتَشَدَّقُونَ فِي الْكَلَامِ

Ümmetimin şerlileri nimetler içinde doğan, onunla gıdalanan bir topluluktur ki bütün gayeleri çeşitli elbiseler giymek, türlü yemekler yemektir ve konuşmada edebiyat parçalarlar..[8]

Bekr b. Sevade rahimehullah’tan: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

سَيَكُونُ نَشْوٌ مِنْ أُمَّتِي يُولَدُونَ فِي النَّعِيمِ وَيَغْذُونَ بِهِ هِمَّتُهُمْ أَلْوَانُ الطَّعَامِ وَأَلْوَانُ الثِّيَابِ يَتَشَدَّقُونَ بِالْقَوْلِ أُولَئِكَ شِرَارُ أُمَّتِي

Ümmetimde nimetler içinde doğup nimetler içinde beslenerek yetişen kimseler olacak. Onların bütün gayeleri türlü yiyecekler yemek ve çeşitli elbiseler giymektir. Onlar konuşmada edebiyat parçalarlar. İşte onlar ümmetimin şerlileridir.”[9]

Ali radıyallahu anh’den: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki:

شِرَارُ أُمَّتِي أَوَّلُ مَنْ يُسَاقُ إلَى النَّارِ الْأَقْمَاعُ مِنْ أُمَّتِي الَّذِينَ إذَا أَكَلُوا لَمْ يَشْبَعُوا وَإِذَا جَمَعُوا لَمْ يَسْتَغْنُوا

Ümmetimin cehenneme ilk sevk edilecek olan şerlileri, ümmetimden yedikleri zaman doymayan, mal taoplamakla kanaat etmeyen akma’ (huni) kimselerdir.”[10]

Enes radıyallahu anh’den: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

أول من يقرع بَاب الْجنَّة مِنْ أُمَّتِي فقراؤهم وَأكْثر أهل الْجنَّة ضُعَفَاؤُهُمْ وَأول مَنْ يُسَاقُ إِلَى النَّار مِنْ أُمَّتِي يَوْم الْقِيَامَة الأقماع الَّذِينَ إذَا أَكَلُوا لَمْ يَشْبَعُوا وَإِذا جمعُوا استغنوا إِنَّمَا همتهم الدُّنْيَا

Ümmetimden cennetin kapısını ilk çalacak olan kimseler ümmetimin fakirleridir. Cennet halkının çoğunluğu ümmetin zayıflarıdır. Cehenneme ümmetimden ilk sevk edilecek kimse kıyamet gününde akma (huni) olan kimselerdir ki, bunlar yediklerinde doymazlar, mal yığıp da kanaat etmezler. Onların bütün gayeleri dünyadır.”[11]

Özellikleri sayılan sekülerleşmiş bu kimseler aynı zamanda Mürcieleşen ve Kaderi yalanlayan kimselerdir:

Ali b. Ebi Talib radıyallahu anh’den: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Ebu Umame el-Bâhilî radıyallahu anh’e şöyle buyurdu:

 لاَ تُجَالِسْ قَدَرِيّا وَلاَ مُرْجِئًا ولا خَارِجِيًا إِنَّهُمْ يَكْفِئُونَ الدِّينَ كمَا يُكْفَأُ الإِناءُ ويَغْلُونَ كمَا غَلَتِ اليَهُودُ والنَّصَارَى وَلِكُلِّ أُمَّةٍ مَجُوسٌ وَمَجُوسُ هَذ الأَمَّةِ القدريَّةُ فَلاَ تُصَافِحُوهُمْ وَلاَ تُنَاكِحُوهُمْ وَلاَ تُصَلُّوا خَلْفَهُمْ وَإنْ مَرِضُوا فَلاَ تَعُودُوهُمْ وَإِنْ مَاتُوا فَلاَ تُشيِّعُوهم ألاَ إِنَّهُمْ يُمْسَخُونَ قِرَدَةً وَخَنَازيرَ وَلَوْلاَ مَا وَعَدَنِى ربِّى أَنْ لاَ يَكُونَ فِى أُمَّتِى خَسْفٌ لَخُسِفَ بهِمْ فِى الْحيَاةِ الدُّنْيا

Kaderîyle, Mürciîyle ve Haricîyle konuşma! Zira onlar kapların ters çevrilmesi gibi dini ters çevirirler. Yahudi ve Hristiyanların aşırılık ettikleri gibi aşırılık ederler. Her ümmetin Mecusileri vardır. Bu ümmetin Mecusileri de Kaderiyye’dir. Onlarla musafaha etmeyin, nikâhlanmayın, arkalarında namaz kılmayın. Hasta olurlarsa ziyaret etmeyin. Öldüklerinde cenazelerine katılmayın. Dikkat edin. Muhakkak ki onlar maymun ve domuzlara dönüşeceklerdir. Şayet rabbimin bana ümmetimde yere batırılma olmayacağına dair vaadi olmasaydı elbette onlar dünya hayatında yere batırılırlardı.”[12]

Ebu Hureyre radıyallahu anh’den: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

يَكُونُونَ قَدَرِيَّةٌ ثُمَّ يَكُونُونَ زَنَادِقَةً ثُمَّ يَكُونُونَ مَجُوسًا وَإِنَّ لِكُلِّ أُمَّةٍ مجُوسًا وَإِنَّ مَجُوسَ أُمَّتِي الْمُكَذِّبُ بِالْقَدَرِ فَإِنْ مَرِضُوا فَلَا تَعُودُوهُمْ وَإِنْ مَاتُوا فَلَا تَتَّبِعُوا لَهُمْ جِنَازَةً

Önce Kaderî olurlar, sonra zındıklar olurlar, sonra da Mecûsiler olurlar. Muhakkak ki her ümmetin bir Mecusiliği vardır. Şüphesiz ümmetimin Mecusileri kaderi yalanlayanlardır. Onlar hastalandıkları zaman ziyaret etmeyin, öldüklerinde cenazelerini takip etmeyin.”[13]

Huzeyfe radıyallahu anh’den: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

لِكُلِّ أُمَّةٍ مَجُوسٌ وَمَجُوسُ هَذِهِ الْأُمَّةِ الَّذِينَ يَقُولُونَ لَا قَدَرَ فَإِنْ مَرِضُوا فَلَا تَعُودُوهُمْ وَإِنْ مَاتُوا فَلَا تَشْهَدُوهُمْ وَهُمْ شِيعَةُ الدَّجَّالِ وَحَقٌّ عَلَى اللَّهِ تَبَارَكَ وَتَعَالَى أَنْ يَحْشُرَهُمْ مَعَهُ

Her ümmetin bir Mecusiliği vardır. Bu ümmetin Mecusileri de: “Kader yok” diyenlerdir. Onlar hastalandıkları zaman ziyaret etmeyin, öldüklerinde cenazelerine katılmayın. Onlar Deccal’in taraftarlarıdır. Allah Tebarek ve Teâlâ’nın onları Deccal ile beraber haşretmesi bir haktır.[14]

İbn Ömer radıyallahu anhuma’dan: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

يَجِيءُ قَوْمٌ يَقُولُونَ لَا قَدَرَ ثُمَّ يَخْرُجُونَ مِنْهُ إِلَى الزَّنْدَقَةِ فَإِذَا لَقِيتُمُوهُمْ فَلَا تُسَلِّمُوا عَلَيْهِمْ وَإِنْ مَرِضُوا فَلَا تَعُودُوهُمْ وَإِنْ مَاتُوا فَلَا تُشَيِّعُوهُمْ فَإِنَّهُمْ شِيعَةُ الدَّجَّالِ وَمَجُوسُ هَذِهِ الْأُمَّةِ حَقَّ عَلَى اللَّهِ عَزَّ وَجَلَّ أَنْ يُلْحِقَهُمْ بِهِمْ فِي النَّارِ

Bir topluluk gelecek: “Kader yok” diyecekler. Sonra bu görüşten zındıklığa çıkarlar. Onlarla karşılaştığınızda selam vermeyin, hastalandıklarında ziyaret etmeyin, öldüklerinde cenazelerine katılmayın. Zira onlar Deccal’in taraftarlarıdırlar ve bu ümmetin Mecusileridirler. Allah’ın onları cehennemde Deccal’e katması bir haktır.”[15]

Cabir b. Abdillah radıyallahu anhuma’dan: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

لِكُلِّ أُمَّةٍ مَجُوسٌ وَمَجُوسُ هَذِهِ الأُمَّةِ الْقَدَرِيَّةُ إِنْ مَرِضُوا فَلا تَعُودُوهُمْ وَإِنْ مَاتُوا فَلا تَشْهَدُوهُمْ وَإِنْ خَطَبُوا فَلا تُزَوِّجُوهُمْ

Her ümmetin Mecusileri vardır. Bu ümmetin Mecusileri de Kaderiyyedir. Onlar hastalandıklarında ziyaret etmeyin, öldüklerinde cenazelerine katılmayın, kız istediklerinde onları evlendirmeyin.”[16]

Sehl b. Sa’d radıyallahu anh’den: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

لِكُلِّ أُمَّةٍ مَجُوسٌ وَمَجُوسُ أُمَّتِي الْقَدَرِيَّةُ فَإِنْ مَرِضُوا فَلَا تَعُودُوهُمْ وَإِنْ مَاتُوا فَلَا تَشْهَدُوهُمْ

Her ümmetin Mecusileri vardır. Bu ümmetin Mecusileri Kaderiyye’dir. Hastalandıklarında onları ziyaret etmeyin, öldüklerinde cenazelerine katılmayın.”[17]

Bid’at Ehine Sevgi Gösteren, Destek Olan İslam’ın Yıkılmasına Yardım Etmiş Olur

Aişe radiyallahu anha’dan: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

مَنْ وَقَّرَ صَاحِبَ بِدْعَةٍ فَقَدْ أَعَانَ عَلَى هَدْمِ الْإِسْلَامِ

Kim bir bid’at sahibine saygı gösterirse İslam’ın yıkılmasına yardım etmiş olur.”[18]

Muaz b. Cebel radiyallahu anh’den: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

مَنْ مَشَى إِلَى صَاحِبِ بِدْعَةٍ لِيُوَقِّرَهُ فَقَدْ أَعَانَ عَلَى هَدْمِ الإِسْلامِ

Kim kendisine saygı olarak bir bid’at sahibine giderse İslam’ın yıkılmasına yardım etmiş olur.”[19]

Hammad b. Zeyd rahimehullah’tan: “Ubeydullah b. Ebi Yezid rahimehullah dedi ki:

رَآنِي ابْن عَبَّاس وَأَنا أكلم رجلا من الْقَدَرِيَّة فَقَالَ من وقر صَاحب بِدعَة فَقَدْ أَعَانَ عَلَى هَدْمِ الإِسْلامِ قلتُ يَا أَبَا الْعَبَّاس كَيفَ يوقره قَالَ تكيه وتبدؤه بِالسَّلَامِ

“İbn Abbas radiyallahu anhuma beni Kaderiyye’den biriyle konuşurken gördü ve dedi ki: “Kim bir bid’at sahibine saygı gösterirse İslam’ın yıkılmasına yardım etmiş olur.” Dedim ki: “Ey Ebu’l-Abbas! Ona saygı göstermek nasıl olur?” Dedi ki: “Onunla konuşman ve selam vermendir.”[20]

İbn Ömer radiyallahu anhuma’dan: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

مَنْ أَعْرَضَ عَنْ صَاحِبِ بِدْعَةٍ بُغْضًا لَهُ في الله مَلَأَ اللَّهُ قَلْبَهُ أَمْنًا وَإِيمَانًا وَمَنِ شهر بصَاحِب بِدْعَةٍ آمَنَهُ اللَّهُ يَوْمَ الْفَزَعِ الْأَكْبَرِ وَمَنْ أهان صَاحِبِ بِدْعَةٍ رَفَعَهُ اللَّهُ فِي الْجَنَّةِ مِائَةَ دَرَجَةٍ وَمَنْ سَلَّمَ عَلَى صَاحِبِ بِدْعَةٍ أَوْ لَقِيَهُ بِالْبِشْرِ أَوِ اسْتَقْبَلَهُ بِمَا يَسُرُّهُ فَقَدِ اسْتَخَفَ بِمَا أَنْزَلَ اللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ عَلَى مُحَمَّدٍ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

Kim bir bid’at sahibinden Allah için buğzederek yüz çevirirse (diğer rivayette: “Kim bir bid’at sahibini korkutursa” şeklindedir) Allah onun kalbini emniyetle (diğer rivayette: “bereketle” şeklindedir) ve imanla doldurur. Kim bir bid’at sahibini açıklarsa (diğer rivayette: “Kim bir bid’at sahibi inkâr ederse”, bir diğer rivayette: “Kim bir bid’at sahibinden yasaklarsa” şeklindedir) Allah onu büyük korku gününde güvende kılar. Kim bir bid’at sahibini aşağılarsa (diğer rivayette; “Kim bir bidât sahibinin aleyhinde yardım ederse” şeklindedir) Allah onun cennette yüz derecesini (diğer rivayette “bir derecesini”) yükseltir. Kim bir bid’at sahibine selam verirse yahut onu güler yüzle karşılarsa veya onu sevindirecek şekilde ona yönelirse (diğer rivayette: “Bid’at sahibine yumuşak davranıp ona ikramda bulunur ve güler yüzle karşılarsa”, diğer bir rivayette: “Güler yüzle onu rahatlatırsa” şeklindedir) Allah’ın Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e indirdiğini hafife almış olur.”[21]



[1] Gazali İhya (3/120)

[2] Hasen ligayrihi. Taberânî Musnedu'ş-Şamiyyîn (1458) Taberânî Mu'cemu'l-Kebîr (8/107) Taberânî Mu'cemu'l-Evsat (2351) Temmam Fevaid (1683) Ebû Nuaym Hilyetu'l-Evliyâ (6/90) Şeceri Emali (2257-58) Deylemi (8728) el-Elbani Sahihu’t-Tergib (2088, 2148) es-Sahiha (1891)

[3] Hasen ligayrihi. Hakim (3/657) Taberânî Mu'cemu'l-Evsat (7761) el-Elbani Sahihu’t-Tergib (2149)

[4] Hasen ligayrihi. Bezzar (16/243) İbn Ebi Ömer el-Adeni’nin Musnedin’den naklen İbn Hacer Metalibu’l-Aliye (3166) Şeceri Emali (2323) İbn Asakir Tarih (43/311)

[5] Hasen. Ebû Nuaym Hilyetu'l-Evliyâ (7/318)

[6] Hasen. İbn Ebi'd-Dunyâ Zemmu’l-Gıybe (12) İbn Ebi'd-Dunyâ el-Cû’ (173) İbn Ebi'd-Dunyâ es-Samt (150) Abenusî Meşyeha (86) Herevi Zemmu’l-Kelam (105) Beyhakî Şuab (5281) İbn Adiy el-Kamil (7/4) Darekutni el-İlel (3936) İbn Asakir Tarih (27/366)

[7] Mürsel. Abdulgani el-Makdisi Ahadisu’l-Cemailî (24) İbnu’l-Mubarek Zühd (758) Hennad Zühd (692) Ebû Nuaym Hilyetu'l-Evliyâ (6/120) Muafa b. İmran Zühd (177) Veki Zühd (168)

[8] Mürsel. Muafa b. İmran Zühd (178)

[9] Mürsel. Ahmed Zühd (2166)

[10] Temmam’ın Cuz’u Hadisihi An Ali kitabından naklen Suyuti Cem’ul-Cevami (13409)

[11] Deylemi (34)

[12] Hasen. Es-Silefi’nin İntihabu Hadisi’l-Ferra kitabından naklen: Suyuti Cem’u’l-Cevami (1108)

[13] Hasen ligayrihi. İbn Bişran Emali (496) Ebu’l-Hasen el-Kazvini Emali (49)

[14] Hasen. Bezzar (7/338) İbn Batta el-İbane (4/98) Ebu Davud (4692) Ahmed (2/86) Tayalisi (435) İbn Bişran Emali (392) Mehamili Emali (63) Acurri eş-Şeria (35) Abdullah b. Ahmed es-Sunne (959)

[15] Hasen. Haskefî Musnedu Ebi Hanife (17-18, 21) el-Harisi Musnedu Ebi Hanife (147, 148, 1228) Hevarizmi Camiu’l-Mesanidi Ebi Hanife (1/143, 155) İbn Bişran Emali (192) Suyuti el-Leali (1/239) Ebu Hanife zayıftır

[16] Hasen ligayrihi. Ebu Said en-Nakkaş Emali (51) İbn Fil Cüz (16) Suyuti el-Leali (1/239)

[17] Hasen ligayrihi. el-Lalekai İtikad (1150-51) Ebu Amr es-Semerkandi Fevaid (50) el-Âbenusî Meşyeha (29, 49) Ebu Bekr ez-Zubeyri Fevaid (35) Hatib Tarih (14/113) İbn Neccar Zeylu Tarihi Bağdad (3/63)

[18] Buhârî ve Muslim'in şartlarına göre sahih. Acurri eş-Şeria (2039-40) Taberânî Evsat (7/35) Herevi Zemmu’l-Kelam (938) Darekutni el-Mu’telef ve’l-Muhtelef (3/147) Ebu Osman el-Buhayrî el-Fevaidu’l-Muhrice (78) İbn Asakir Tarih (14/4, 6, 26/456, 48/348) İbnu’l-Muberred Cem’ul-Cuyuş (41)

* Abdullah b. Busr radiyallahu anh’den munkatı isnadla: Ebû Nuaym Hilyetu'l-Evliyâ (5/218)

* İbn Abbas radiyallahu anhuma’dan: İbn Adiy el-Kamil (2/65)

* Hasen el-Basri rahimehullah’tan mürsel olarak: İbnu’l-A’rabi Mu’cem (1958)

* Urve b. ez-Zubeyr rahimehullah’tan mürsel olarak: İbn Vaddah el-Bid’a (119)

* İbrahim b. Meysere rahimehullah’tan mürsel olarak: Herevi Zemmu’l-Kelam (941) Beyhakî Şuab (7/61)

[19] Hasen. Taberânî (20/96) Taberânî Musnedu’ş-Şamiyyin (413) Heysem b. Kuleyb eş-Şaşî Musned (1402) Ebû Nuaym Hilyetu'l-Evliyâ (6/97) Herevî Zemmu’l-Kelam (939) İbn Asakir Tarih (29/320) İbn Abdilhadi Cem’ul-Cuyuş (42)

[20] Buhârî ve Muslim'in şartlarına göre sahih. Ebu Nasr es-Secezi’nin el-İbane kitabından naklen: Suyuti Lealiyu’l-Masnua (1/232)

[21] Sahih ligayrihi. Hatib Tarih (10/263) Hatib, Muvazzahu Evham (288) Hadisu Ebi’l-Fadl ez-Zuhri (no:147) Kudaî Musnedu Şihab (537) Herevi Zemmu’l-Kelam (4/168 no: 949) Ebû Nuaym Hilyetu'l-Evliyâ (8/199, 200) İbn Ebi’l-Muberred, Cem’u Cuyuşi’d-Desakir Ala İbn Asakir (no: 46) Deylemi (5779) Ebu’l-Kasım ez-Zencani el-Munteka Min Fevaid (59) İbn Asakir Tarih (54/199)

1. Rivayet Yolu: Hatib, Ebu Nuaym, Ebu’l-Fadl ez-Zuhri, Herevî ve İbn Ebi’l-Muberred bunu; el-Huseyn b. Halid - Abdulaziz b. Ebi Ravvad – Nafi – İbn Ömer yoluyla rivayet ettiler. el-Huseyn b. Halid Ebu Cuneyd hakkında İbn Main: “Sika değil” dedi. İbn Adiy: “Hadislerinin geneli zayıf veya meçhul kimselerdendir” demiştir. Abdulaziz b. Ebi Ravvad; sikadır. Onun hakkında cerh sabit olmamıştır.

2. Rivayet Yolu: Ebu Nuaym, Abdulgaffar b. el-Hasen b. Dinar - Suleyman el-Havvas ve İbrahim b. Edhem’in arkadaşı olan; Muhammed b. Mansur ez-Zahid - Abdulaziz b. Ebi Ravvad – Nafi – İbn Ömer radıyallahu anhuma yoluyla rivayet etmiştir. Abdulgaffar b. el-Hasen hakkında Ebu Hâtim: “sakınca yok” demiştir. Muhammed b. Mansur’un cerh ve ta’dili hakkında malumat bulamadım.

3. Rivayet Yolu: Kudaî; Musnedu Şihab’da: Ebu Hazim Abdulgaffar b. el-Hasen b. Dinar – Abdulaziz b. Ebi Ravvad – Nafi – İbn Ömer radiyallahu anhuma yoluyla mutabisini zikretmiştir. Abdulgaffar b. el-Hasen bu rivayette Abdulaziz b. Ebi Ravvad’dan işittiğini tasrih etmiştir.

4. Rivayet Yolu: Ebu Nasr es-Secezi el-İbane’de; İshak b. Rahuye - Abdulmecid b. Abdilaziz b. Ebi Ravvad – babası – Nafi İbn Ömer radiyallahu anhuma yoluyla rivayet etmiştir. Bkz.: İbn Arrak, Tenzihu’ş-Şeria (1/314) Suyuti, Lealiu’l-Masnua (1/230) Abdulmecid b. Abdilaziz sika, saduktur, hafızası bakımından eleştirilmiştir. Rivayeti takviye için elverişlidir.

5. Rivayet Yolu: Ebu’l-Kasım ez-Zencani ve İbn Asakir; Ebu Hazim Abdulgaffar b. el-Hasen b. Dinar - Muhammed b. Mansur - Abdulaziz b. Muhammed ed-Deraverdi – Nafi – İbn Ömer radıyallahu anhuma isnadıyla rivayet etmişlerdir. Abdulaziz b. Muhammed ed-Deraverdî saduk olup hafızası bakımından eleştirilmiştir. Muhammed b. Mansur’un cerh ve tadiline dair bilgi bulunmadığı daha önce geçmişti.

Netice: Rivayet yollarının bir araya gelmesi ile hadis “sahih ligayrihi”dir.

Hecri İhmal Edilen En Şerli Taifeler

 İslam dininin ilk farzı olan La ilahe illallah Muhammedun Rasulullah şehadetinin en önemli şartlarından biri olan velâ ve berâ, âhir zamanda en çok ihmal edilen esaslardandır. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in “İslam garib başladı tekrar garibliğine dönecektir, müjdeler olsun o gariblere” diyerek müjdelediği gariblerle ilgili gelen hadisler bir arada düşünüldüğü zaman, söz konusu garibliğin ancak velâ ve bera ile ortaya çıktığı açıkça görülür. Zira o garibler insanların bozulduğu zaman düzgün kalmaya ve düzeltmeye çalışan, sünnetler terk edildiği ve bid’atlere uyulduğu zaman kor parçası avuçlamak pahasına sünnetlere temessükte sebat eden, bu uğurda kabilelerinden, akrabalarından, arkadaşlarından ayrılmak zorunda kalan kimseler olarak nitelenmektedir.

Sünnet ehli, her asırda, her konuda iki aşırılığın arasında kalmaktadır. 72 sapıklık fırkası 36 meselede ya ifrata veya tefrite sapan taifelerden oluşmaktadır. Bu sebeple her asırda 72 millet Ehl-i Sünnet’e ya ifratlarıyla ya da tefritleriyle muhalefet ederek düşmanlık etmekte ve bunlar arasında sünnet ehli doğal olarak garip kalmaktadır. Tabii ki bu durum, kişi sünnet ehli olma konusunda samimi ise böyle olur. Yok eğer sünnet ehli olduğunu iddia ettiği halde akide ve menhec uğruna ifrat ve tefrit ehline düşmanlığını ortaya koymuyor, ilişkilerini devam ettiriyorsa o kimse münafığın önde gidenlerindendir.

İşte bu ahir zamanda bu münafıklığın, omurgasızlığın alenî olarak göstergesi kurtlarla kuzuların beraber gezmesidir. Görmez misiniz, başı kapalı/modern tesettürlü(!) dedikleri münafık giyimlilerle, hatta başı açıklarla dahi çarşaflıların bir arada gezdiğini, utanmadan sokaklara beraber çıktıklarını, ortalıkta konuştuklarına, sarıklı sakallı erkeklerin baş açık gezen erkeklerle, sakalsızlarla, hatta pantolon giyenlerle beraber dostluk görüntüleri verdiklerine, beraber yemek yediklerine şahit olmaktayız!

Burada önemli bir ayrıntının ya dikkatlerden kaçması yahut bilgisizlik sebebiyle bu nahoş görüntülerin ortaya çıktığını düşünüyorum. Bu ayrıntı şudur: İslam dini, gayri müslimlerle belli kayıtlarla bazı sosyal münasebetlere ruhsat vermiştir, lakin kendisini İslam’a nispet ettikleri halde tevhide veya sünnete aykırılığı izhar eden bid’at ehliyle, en yakın akrabalar olsalar dahi, sosyal ilişkilerde bulunmaya asla ruhsat vermemiştir!

Burada aslında bid’at ehli olan bazı taifelerin, dindarlık izhar eden tarikatler, cemaatler, fırkalar gibi olmadıkları sebebiyle, dünyevî fasıklardan zannedilerek bazıları tarafından bu kimselerle selamlaşmaya, konuşmaya, görüşmeye devam edildiği görülmektedir.

Bu yüzden kendilerine hecr uygulanılması zorunlu olan, fakat bir tarikatın, belli bir dinî fırkanın mensubu olmadıkları için de bid’at ehlinden sayılmadıkları zannedilen dolayısıyla kendilerine hecr uygulanması farzının ihmal edildiği taifelerin özelliklerini burada hatırlatma gereği duyuyorum:

Fikriyye Taifesi:

Bunlar fikirlerini, görüşlerini kitap ve sünnet nasları ile ümmetin salih selefinin anlayışlarının önüne geçiren kimselerdir.

Allah Azze ve Celle şöyle buyurmuştur: “Ey iman edenler, Allah’ın ve rasûlü’nün önüne geçmeyin ve Allah’tan sakının. Şüphesiz Allah Semî’dir, Alîm’dir.” (Hucurat 1)

Bu taife, geçmişte akıllarına ibadet eden Mu’tezile’nin ta kendisidir. Her kim aklını Allah’ın dininin önüne geçiriyorsa o aklına kulluk ediyor demektir.

Yenilikçiler Taifesi:

Bunlar salih selefin üzerinde bulundukları usul ve kuralları “zamanın ve vesilelerin değişmesi” iddiasıyla işlevsiz bırakmaya, asra uygun (!) yeni usuller ortaya koymaya davet edenlerdir.

Bu taife geçmişteki Cehmiyye zındıklarının ta kendileridir. Halbuki salih selefimizden olan fakihler, bu usullerin fıtrî ve mutlak aklî olduğu, zaman veya mekanla bir alakasının olmadığı hususunda ittifak etmişlerdir. Bu usullerin dayandıkları naslar, 2 ile 2’nin toplamının 4 etmesinin zamanlara ve mekanlara göre değişmemesi gibi sabit naslardır. Mutlak olarak gelen bir nassı ancak yine bir nas kayıtlar.

Mesela Allah Azze ve Celle şöyle buyurmuştur: “Doğrusu Safa ile Merve Allah'ın alametlerindendir. Her kim beyti hacceder veya umre yaparsa bu ikisini tavaf etmesinde kendisine hiçbir günah yoktur.” (Bakara 158)

Yani Allah Azze ve Celle Safa ve Merve’yi tavaf etmeyi mutlak olarak zikretmiş, belli bir sayı sınırı zikretmemiştir. Sünnet ise bunu yedi şavt ile kayıtlamıştır. Bu konuda “Kur’ân’da tavaf mutlak zikredilmiştir, dilediğimiz gibi tavaf edebiliriz” denilebilir mi? Yahut salih selefin söylediğinden başka bir şey söylememiz nasıl mümkün olabilir?!

Mesela şu gibi kaideler nasıl yenilenebilir: “Vacibin ancak kendisiyle tamamlandığı şey de vaciptir.” Burada “Vacibin kendisiyle tamamlandığı şey “menduptur” veya “haramdır” denilebilir mi? Ya da ne söylenebilir?!

Mefsedetleri def etmek, maslahatları celp etmekten önceliklidir” kaidesi değişebilir mi?

İtham edilen kişi suçu ispatlanmadığı sürece suçsuzdur” kaidesi, “İtham edilen kişi, suçu ispatlanana kadar suçludur” diye değiştirilebilir mi?

Bunun gibi nice kaidelerin insan aklının değişmesiyle veya niyetinin bozulmasıyla değişikliğe uğraması söz konusu değildir!

İddia edilen bu yenilik davası, Kitap ve sünnetin ilk muhataplarının naslar üzerindeki anlayışlarını terk edip değişen zaman ve mekânlardaki insanların akıllarına ve anlayışlarına göre şekillendirilmesi davasıdır. Hâlbuki Kur’ân onların lügati üzere nazil olmuş, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem onların lehçesiyle onlara hitap etmiştir.

Zaman ve mekânın değişmesiyle bu nasları anlamanın değiştirilmeye çalışılması da yeni dinler icad etmek demektir. Cehmiyye’nin tarihselci yaklaşımı işte budur! Bu yüzden selefimiz Cehmiyye’yi tekfir etmişlerdir.

Siyasi Partilerin Mensupları:

Bunlar siyaset üzere bir araya gelen ve bu yüzden fırkalara ayrılan kimselerdir. Allah Azze ve Celle’nin bize üzerinde birleşmemizi emrettiği taifetu’l-mansura esasları üzere birleşmezler! Bu yüzden onlar saflarına herkesi kabul ederler!

Akideleri düzgün olsun ya da olmasın, amelleri bozuk olsun ya da olmasın herkesi partilerine/gruplarına kabul ederler. Onlar için önemli olan yönetime ulaşmaktır. Bunun nebevî metod üzere olması ya da olmamasını hiç önemsemezler. Gaye uğrunda her vesileyi mubah sayarlar. Demokratik seçimlere katılmakta sakınca görmezler, küfür üzere olan laiklerle ittifak etmekte sakınca görmezler, küfrî sembolleri, bayrakları yükseltmekte sakınca görmezler, kadın erkek karışıklığında, hatta sakalı kesmekte, kadının yüzünü açmasında, kravat takmakta, pantolon giymekte sakınca görmezler!

Onlara göre Allah’ın hükümlerinin bir kıymeti yoktur.

Onlar şeriatin hakikatini de asla idrak etmemişlerdir! Onlar Allah’ın şeriatini; had cezalarını, kısası, recmi vs. uygulamak zannederler! Halbuki bunlar iman gücünden önce otorite gücünü gerektiren hükümlerdir. Fakat otorite gücü gerektirmeyen, her kula vacip olan Allah’ın hükümlerini uygulamayı önemsemezler!

Onlar her alanda çokça bulunan laik partilerden etkilenirler ve onlara uyarlar. Onların partilere bölündükleri gibi bunlar da bölünürler. Menhecler bozuldukça bozulur. Mutlak olarak vesileleri mübah saymak suretiyle Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in ve selefin yolunu duvarın arkasına atarlar!

Son olarak

Ehl-i Sünnet, kitap ve sünneti fıkhetme konusunda salih selefe ittiba edenlerdir, akıllarını önder edinip de uydukları kimselerin döndükleri gibi dönüşler yapanlar değillerdir!

İşte bu üç taife de kendilerine mutlak olarak hecr uygulanması, her türlü alakanın kesilmesi gereken kimselerin başında gelenlerdir.

Ömer radıyallahu anh dedi ki: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

يَا عَائِشَةُ {إِنَّ الَّذِينَ فَرَّقُوا دِينَهُمْ وَكَانُوا شِيَعًا} هُمْ أَصْحَابُ الْبِدَعِ وَأَصْحَابُ الْأَهْوَاءِ وَلَيْسَ لَهُمْ تَوْبَةٌ أَنَا مِنْهُمْ بَرِيءٌ وَهُمْ مِنِّي بِرَاءٌ

Ey Aişe! Dinlerini parça parça edip gruplara ayrılanlar…” (En’am 159) ayetinde kastedilenler bu ümmetin bid’at, hevâ ve sapıklık ehlidir. Bunların tevbesi yoktur. Ey Aişe! Bid’at ve hevâ ehli dışındaki her günâhkarın tevbesi vardır. Sadece bunların tevbesi yoktur. Ben onlardan uzağım ve onlar da benden uzaktır.”[1]

Aişe radiyallahu anha’dan: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

مَنْ وَقَّرَ صَاحِبَ بِدْعَةٍ فَقَدْ أَعَانَ عَلَى هَدْمِ الْإِسْلَامِ

Kim bir bid’at sahibine saygı gösterirse İslam’ın yıkılmasına yardım etmiş olur.”[2]

Muaz b. Cebel radiyallahu anh’den: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

مَنْ مَشَى إِلَى صَاحِبِ بِدْعَةٍ لِيُوَقِّرَهُ فَقَدْ أَعَانَ عَلَى هَدْمِ الإِسْلامِ

Kim kendisine saygı olarak bir bid’at sahibine giderse İslam’ın yıkılmasına yardım etmiş olur.”[3]

Hammad b. Zeyd rahimehullah’tan: “Ubeydullah b. Ebi Yezid rahimehullah dedi ki:

رَآنِي ابْن عَبَّاس وَأَنا أكلم رجلا من الْقَدَرِيَّة فَقَالَ من وقر صَاحب بِدعَة فَقَدْ أَعَانَ عَلَى هَدْمِ الإِسْلامِ قلتُ يَا أَبَا الْعَبَّاس كَيفَ يوقره قَالَ تكيه وتبدؤه بِالسَّلَامِ

“İbn Abbas radiyallahu anhuma beni Kaderiyye’den biriyle konuşurken gördü ve dedi ki: 

“Kim bir bid’at sahibine saygı gösterirse İslam’ın yıkılmasına yardım etmiş olur.” Dedim ki: “Ey Ebu’l-Abbas! Ona saygı göstermek nasıl olur?” Dedi ki: 

“Onunla konuşman ve selam vermendir.”[4]

 



[1] Hasen. Taberânî Mu'cemu's-Sagir (560) Hakîm et-Tirmizî Nevadir (906) İbn Ebî Hâtim (8157) Ebû Nuaym Hilye (4/137) Beyhakî Şuab (7239-40) İbn Batta el-İbane (140)

[2] Buhârî ve Muslim'in şartlarına göre sahih. Acurri eş-Şeria (2039-40) Taberânî Evsat (7/35) Herevi Zemmu’l-Kelam (938) Darekutni el-Mu’telef ve’l-Muhtelef (3/147) Ebu Osman el-Buhayrî el-Fevaidu’l-Muhrice (78) İbn Asakir Tarih (14/4, 6, 26/456, 48/348) İbnu’l-Mibred Cem’ul-Cuyuş (41)

[3] Hasen. Taberânî (20/96) Taberânî Musnedu’ş-Şamiyyin (413) Heysem b. Kuleyb eş-Şaşî Musned (1402) Ebû Nuaym Hilyetu'l-Evliyâ (6/97) Herevî Zemmu’l-Kelam (939) İbn Asakir Tarih (29/320) İbnu'l-Mibred Cem’ul-Cuyuş (42)

[4] Buhârî ve Muslim'in şartlarına göre sahih. Ebu Nasr es-Siczi’nin el-İbane kitabından naklen: Suyuti Lealiyu’l-Masnua (1/232)

9 Haziran 2026 Salı

Taklid ve Taassup Ruhunun Sancıları, Hakka Talip Olmanın Kurtarıcılığı

 

İnsanların çoğunda eskiden beri bir tür kutsama kompleksi vardır ve bu durum taklit bataklığından kurtulamamalarına sebep olmaktadır. Taklit edenler, taklit ettikleri kimseleri oldukları mertebenin üzerine çıkarma ve onları kusursuz görme eğilimindedirler. Böylesi bozuk anlayış sahibi bir taklitçi, âlim kabul ettiği birisinde şayet beşeri bir kusur görürse bu defa onu yerin dibine batırma, olduğu mertebenin çok daha aşağılara indirme itiyadındadır. İşte bu taklit ruhu en çok sapık Yahudilerde sırıtan bir özellik idi. Abdullah b. Selam onların en değer verdikleri, yücelttikleri bir âlim iken, Abdullah b. Selam radıyallahu anh müslüman olunca, bu durum Yahudilerin hevâlarına uymadı ve derhal onu aşağılayabilecekleri en düşük sıfatlarla zikretmeye başladılar!

Yine Yahudilerin taklidi din edinmiş bir topluluk olmaları sebebiyledir ki, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

Ebu Hureyre radıyallahu anh’den: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

لَوْ آمَنَ بِي عَشَرَةٌ مِنَ اليَهُودِ لآمَنَ بِي اليَهُودُ

Şayet Yahudilerden on tanesi bana iman etseydi elbette bütün Yahudiler bana iman ederlerdi.”[1]

İşte Tevbe 31. Ayetinde bahsedilen, âlimlerini ve rahiplerini rabler edinen toplulukların ahvali budur!

Taklit edilen âlimleri kutsama kompleksi Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den sonra bazı sahabilerde de zuhur etmişti:

Abbâd b. Abdillah b. ez-Zubeyr rahimehullah dedi ki:

لَمَّا قَدِمَ عَلَيْنَا مُعَاوِيَةُ حَاجًّا قَدِمْنَا مَعَهُ مَكَّةَ قَالَ فَصَلَّى بِنَا الظُّهْرَ رَكْعَتَيْنِ ثُمَّ انْصَرَفَ إِلَى دَارِ النَّدْوَةِ قَالَ وَكَانَ عُثْمَانُ حِينَ أَتَمَّ الصَّلَاةَ إِذَا قَدِمَ مَكَّةَ صَلَّى بِهَا الظُّهْرَ وَالْعَصْرَ وَالْعِشَاءَ الْآخِرَةَ أَرْبَعًا أَرْبَعًا فَإِذَا خَرَجَ إِلَى مِنًى وَعَرَفَاتٍ قَصَرَ الصَّلَاةَ فَإِذَا فَرَغَ مِنَ الْحَجِّ وَأَقَامَ بِمِنًى أَتَمَّ الصَّلَاةَ حَتَّى يَخْرُجَ مِنْ مَكَّةَ فَلَمَّا صَلَّى بِنَا مُعَاوِيَةُ الظُّهْرَ رَكْعَتَيْنِ نَهَضَ إِلَيْهِ مَرْوَانُ بْنُ الْحَكَمِ وعَمْرُو بْنُ عُثْمَانَ فَقَالَا لَهُ مَا عَابَ أَحَدٌ ابْنَ عَمِّكَ بِأَقْبَحِ مَا عِبْتَهُ بِهِ فَقَالَ لَهُمَا وَمَا ذَاكَ؟ قَالَ فَقَالَا لَهُ أَلَمْ تَعْلَمْ أَنَّهُ أَتَمَّ الصَّلَاةَ بِمَكَّةَ قَالَ فَقَالَ لَهُمَا وَيْحَكُمَا وَهَلْ كَانَ غَيْرُ مَا صَنَعْتُ؟ قَدْ صَلَّيْتُهُمَا مَعَ رَسُولِ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَمَعَ أَبِي بَكْرٍ وَعُمَرَ رَضِيَ اللهُ عَنْهُمَا قَالَا فَإِنَّ ابْنَ عَمِّكَ قَدْ كَانَ أَتَمَّهَا وَإِنَّ خِلَافَكَ إِيَّاهُ لَهُ عَيْبٌ قَالَ فَخَرَجَ مُعَاوِيَةُ إِلَى الْعَصْرِ فَصَلَّاهَا بِنَا أَرْبَعًا

“Muaviye radıyallahu anh hac için bize geldiğinde biz de onunla beraber Mekke’ye geldik. Bize öğle namazını iki rekat olarak kıldırdı, sonra Daru’n-Nedve’ye doğru gitti. Osman radıyallahu anh Mekke’ye geldiğinde öğle, ikindi ve yatsı namazlarını dörder rekat kıldırmıştı. Mina’ya ve Arafat’a çıktığı zaman namazı kısalttı. Haccı bitirdiği zaman Mina’da kaldı ve Mekke’den çıkıncaya kadar namazları tam kıldı. Muaviye radıyallahu anh ise bize öğle namazını iki rekat kıldırınca Mervan b. el-Hakem ve Amr b. Osman hemen ona giderek dediler ki:

“Amcaoğlunu (Osman radıyallahu anh’ı) senin ayıplamandan daha çirkin bir şekilde kimse ayıplamadı!” Muaviye radıyallahu anh onlara:

“Bu da nedir?” dedi. Dediler ki: “Bilmez misin ki o (Osman radıyallahu anh) Mekke’de namazı tam kılmıştı!” Muaviye radıyallahu anh dedi ki:

“İkinize yazıklar olsun! Ben başka bir şey mi yaptım? Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, Ebu Bekr ve Ömer radıyallahu anhuma ile beraber bu namazları bu şekilde kıldım!” Onlar da dediler ki:

“Amcaoğlun (Osman radıyallahu anh) bu namazları tam kılıyordu. Senin ona muhalefet etmen onu ayıplamak olur!” Bunun üzerine Muaviye radıyallahu anh ikindi namazına çıktığında bize onu dört rekat olarak kıldırdı.”[2]

Bu da bir tür kabile taassubundan kaynaklı muhalefetti. Taklid taassubu ile kabile taassubu akrabadırlar.

Sonraki zamanlarda da ilim ehline karşı aşırı tazim ve taassub, taklid ruhunu cahillerin gönüllerinde beslemeye devam etti. Taklid ettikleri kimseleri yücelttiler. “Müctehid” tabiri, adeta Nebî sallallahu aleyhi ve sellem ile eş değer yetki verilen, dinde Allah adına hüküm koyma mertebesi verilen, rab edinilmiş alimler hakkında kullanılır oldu. Madem bir alim müçtehittir, o halde Kuran’ın tamamını ezbere bilmeli, bütün hadisleri olmasa da en azından şöyle beş altı yüz bin hadisi isnadlarıyla ezbere bilmeli, yatsı abdestiyle sabah namazını kılmalı, geceleri uykusuz, gündüzleri oruçlu geçirmeli, bazen havada bazen su üzerinde yürümeli (bunlar abartı gelmesin, gerçekten imamları böyle niteleyenler var, bu tür uydurma kıssalar için Bkz. Feridettin Attar Tezkiratul Evliya) 

Dolayısıyla geçmişte bir âlim imam müçtehid kabul edilmişse mutlaka bu özelliklere sahip olduğu için öyledir diye inanılır olmuştur.

Bunun benzeri anlayış geçmişteki nebiler hakkındaki aşırılıklarda da görülmektedir. Nebiler de beşer vasıflarından soyutlanarak yüceltilir bazılarınca. Şuayb aleyhi's-selâm’ın kör olduğu halde ölçü ve tartıda hile yapan bir kavme gönderilmesi, Musa aleyhi's-selâm’ın konuşma problemi olan biri olması, Eyyub aleyhi's-selâm’ın hastalığından ağırlaştığında kötü kokusundan yanına kimsenin yaklaşamıyor olması, lokman aleyhisselamın hakir görülen bir siyahî olması ve buna benzer örnekler gerektiği gibi tedebbür edilmez!

Akidede taklidin yaraladığı bu sapmalarla dolu arkaplan mevcut olduğundan, âlimler hakkında da böyle bir taassup hâkim olmuştur. Bu taassuba yenilenler artık şeytanın avucunda oyuncaktır. İfrat ile tefrit arasında onlarla oynar durur. Eğer geçmişte yaşamış âlimler söz konusuysa onlara karşı aşırı bir yüceltme, neredeyse onları beşeriyetlerinden sıyrılmış masumlar gibi görme hâkimdir. Aynı asırda yaşadığı, gözü önünde olan âlimlere gelince, onların daima beşer olduğu gözü önünde olduğu için asla ona o kutsadığı, peygamberlerle bir konuma oturttuğu âlimlik, müçtehitlik gibi vasıfları yakıştıramaz. Bu nasıl olabilir ki, o da bizim gibi yiyor içiyor, gülüyor, ağlıyor, evleniyor, boşanıyor, insanlarla beşeri munabetlerde, alışverişlerde bulunuyor, ticaret yapıyor, ziraat yapıyor vs. vs…!

Sanki önceki âlimler bundan farklı insanlardı! Hatta önceki nebiler bundan farklı insanlardı!

Zihninde oluşturduğu kutsal çerçevelere sığdıramadıklarına karşı ise bu defa başka bir aşırılık ortaya çıkıyor. Ya geçmişte tazim ettiği bir âlimin hata ettiği ortaya çıkınca onu yerden yere vurmaya başlıyor, hatta bazıları tekfir bile ediyor! Ya da muasırı olduğu ilim sahiplerini asla zihninde kutsallaştırdığı çerçevenin yanına yaklaştırmıyor!

Hâlbuki her ilmin bir usulü vardır, çok üstün faziletlere sahip bir âlim bu usullerde hata edebildiği gibi, çok daha düşük mertebelerde bir ilim talebesi da hakka isabet edebilir. Ne faziletli âlimin hatası onun mertebesini düşürür, ne de faziletsiz ilim talebesinin isabeti onun mertebesini yükseltir! Allah katında üstünlük ancak takva iledir.

Şimdi bu mukaddimeden sonra, gelenekçi, taklitçi statükocu taassub ehlinin “Hocalarda yetişmemiş, yeterli icazeti yok” diye sürklase etmeye çalıştıkları muhaddis el-Elbani’nin, geçmişteki dağ gibi imamlar olan bazı muhaddislerin ciddi bir vartasına uyarıda bulunduğu değerlendirmelerini tercüme ederek aşağıda aktaracağım.

Biliyorum, bazı yumurta tokuşturmacıları “Elbani nerede, İbn Kesir, Heysemi, Münziri, Suyuti nerede!” diyerek meseleyi kişilere verdikleri fazilet ölçüleriyle değerlendirmeye kalkışacak. Fakat hakikate talib olanlar, ilmin usullerine göre değerlendirecek ve hak kimden gelirse gelsin kabul edilmesi, batıl da kimden gelirse gelsin reddedilmesi esası üzerine hareket edeceklerdir:

El-Elbani ed-Daife’de (no 867) dedi ki:

يقول الله عز وجل للعلماء يوم القيامة إذا قعد على كرسيه لقضاء عباده إني لم أجعل علمي وحكمي فيكم إلا وأنا أريد أن أغفر لكم، على ما كان فيكم، ولا أبالي

Allah Azze ve Celle kıyamet günü kulları arasında hüküm için kürsisine oturduğu zaman âlimlere şöyle buyurur: “İlmimi ve hükmümü size ancak ne işlemiş olursanız olun aldırmadan sizi bağışlamak için verdim.”

Bu şekliyle uydurmadır. Bunu Taberânî Mu'cemu'l-Kebîr’de (1/137/2) şöyle rivayet etti: Bize Ahmed b. Zuheyr et-Tusteri tahdis etti, dedi ki: bize el-A’lâ b. Mesleme tahdis etti, dedi ki: bize İbrahim et-Tâlikânî tahdis etti, dedi ki: bize İbnu’l-Mubarek tahdis etti, o Sufyan’dan, o Simak b. Harb’den, o Sa’lebe b. el-Hakem radıyallahu anh’den merfuan (Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e dayandırarak) rivayet etti.

Bunu Ebu’l-Hasen el-Harbî, Hadis cüzünde (35/2) şöyle rivayet etti: Bize el-Heysem b. Halef tahdis etti, dedi ki: bize el-A’lâ b. Mesleme Ebu Mesleme Ebu Salim tahdis etti, dedi ki: bize İsmail b. el-Mufaddal tahdis etti, dedi ki: bize Abdullah b. el-Mubarek haber verdi…

Derim ki: bu sened uydurmadır. El-A’lâ b. Mesele b. Ebi Salim etrafında dönmektedir. Onun hakkında el-Mizan’da şöyle denilmiştir: “el-Ezdî dedi ki: “Ondan rivayette bulunmak helal olmaz. O ne rivayet ettiğine aldırış etmezdi.”

İbn Tahir dedi ki: “Hadis uydururdu.”

İbn Hibban dedi ki: “Güvenilir kimseler adına uydurma hadisler rivayet ederdi.”

Et-Tehzib’de de bu şekilde geçer. Onu hiç kimse tevsik etmemiştir. Bu yüzden Hafız (İbn Hacer) et-Takrib’de: “Metruktur, İbn Hibban onu hadis uydurmakla itham etti” demiştir.

Onun kendisinden rivayette bulunduğu şeyhi hakkında da ihtilaf edildi. Ahmed b. Zuheyr onun ismini “İbrahim et-Tâlikânî” şeklinde zikrederken, el-Heysem b. Halef: “İsmail b. el-Mufaddal (veya Mugaffel)” şeklinde zikretmiştir. Bunların kim olduklarını bilmiyorum.

(Ebu Muaz’ın notu: Aynı hadisi Hakim et-Tirmizî, er-Reddu Ale’l-Muattıla kitabında (no 234); el-A’lâ b. Mesleme er-Ravvas – İsmail b. Migrâ – Abdullah b. el-Mubarek… yoluyla rivayet etmiştir! Şayet burada bir istinsah hatası yoksa yani İsmail b. Mugaffel ile İsmail b. Migra farklı kişilerse, üçüncü bir meçhul kimseden daha rivayet etmiş demektir.)

Bu hadisin isnadı sâkıt olmakla beraber âlimlerden birçok kimse ricalinin güvenilir bulunduğunu zikretmişler ve bu isnadı takviyeyle kuvvetlendirmeye çalışmışlardır! Akıl sahibi ve dininde basiretli olan kimse bu duruma hayret eder! İşte el-Munziri, et-Tergib’de (1/60) şöyle diyor: “Taberani Kebir’de rivayet etti, ravileri sikadırlar.” (!!!)

  Daha hafif bir hata olmakla beraber aynısını el-Heysemi de el-Mecma’da (1/26) şu sözüyle ifade ediyor: “Bunu Taberani el-Kebir’de rivayet etti, ricali tevsik edilmiştir” (!!!)

Böyle diyor! Muhakkak ki onun “Tevsik edilmiştir” sözü, ricali hakkında bazısının muteber olmayan bir yolla tevsik edildiğine işarettir. Yani raviyi bazı kimseler tevsik etmiş (bazıları tevsik etmemiş) demektir. Halbuki az önce el-A’lâ b. Mesleme’nin zayıf sayılması hususunda ittifak edildiğini öğrenmiştin!

Bu iki sözden (Münziri ve Heysemi’nin sözlerinden) doğrudan daha uzak olanı da İbn Kesir’in Tefsirinde (3/141) hadis hakkında “İsnadı ceyyiddir” demesidir!

Benzerini es-Suyuti el-Leali’de (1/221) şu sözüyle ifade ediyor: “İsnadında bir sakınca yoktur.” (!!!) Sonra el-Heysemi’nin az önce geçen sözünü nakletmiştir.

İbn Kesir ve Suyuti’nin bu sözleri, hadisi etmez. El-Munziri ve el-Heysemi’nin sözleri de öyle! Heysemi’nin sözünün açısını öğrenmiş oldun. Munziri’nin: “Ravileri güvenilirdir” şeklindeki sözü ise hadisin sıhhatinin şartlarından biri olan hadisin senedi hakkında bir haberdir ve ravilerinin adil ve sika olduklarını ifade eder. Bu tek başına hadisin sahih olmasını gerektirmez, zira hadis ehli katında sahih hadisin tarifinde geçen bütün şartların bir araya gelmesi zorunludur.

Özetle, bu hadis bu söz akışıyla uydurmadır. Metninde de çok münker bir lafız olan “Allah Tebarek ve Teâlâ’nın kürsiye oturması” lafzı geçer. Bu lafzın hiçbir sahih hadiste geçtiği bilinmemektedir. Özellikle çokça ve mütevatir olan nüzul hadislerinde böyle bir lafız yer almaz. Nitekim Hafız ez-Zehebî el-Uluv adlı kitabında (s.53, 59) bu konuyla ilgili bir cüz telif etmiştir.

Bu lafız (kürsiye oturma lafzı) olmaksızın bu hadis hepsi de zayıf olan başka yollardan gelmiştir ki, bunların zayıflıkları birbirinden şiddetlidir. Bu rivayetlerin çokluğundan dolayı “Bunlar birbirini kuvvetlendirir” diyerek aldanılmasın diye bu uyarıyı yapıyorum. Nitekim bunların bazısını İbnu’l-Cevzi el-Mevduat’ta zikretmiştir.”

Elbani’den tercüme bitti. Burada son olarak şu uyarıyı yapmak gerekir. Allah Azze ve Celle hakkında kuûd ve culûs (oturma) sıfatı hakkında sahih bir rivayet sabit olmamıştır. Lakin seleften birçok imamlar bu konuda gelen zayıf rivayetleri aktarmışlar ve bu sıfatı Allah Azze ve Celle’ye nispet etme konusunda sükut etmişlerdir. Zira nefiy de, ispat da vahiyden sağlam bir delile dayalı olmak zorundadır. Yani “Allah arşa oturmuştur” demek için de, “Allah oturmaz” demek için de sahih ve sabit bir delil gerekir. Bu konuda sabit bir delil olmadan nefiyde bulunmak da, ispatta bulunmak da büyük birer yanlıştır. Zayıf hadislerin akide ve ahkâm konularında delil olamayacağı konusunda da ittifak vardır. Fakat geçmişte ilim ehlinden bazılarının bu zayıf rivayetlere dayanarak Allah Azze ve Celle’ye oturma sıfatı nispet etmeleri şeklindeki azim sürçmeye bazı taklit ve taassup ehli tabi olmakta ısrar ediyorlar ve bu sıfatı Allah Azze ve Celle hakkında ispat etmeyenleri de Cehmî’likle suçlayıp tekfire kalkışıyorlar! Bu gibi hassas konularda ciddi vebale girmekten sakınmak, bu konulara gelişigüzel dalmamak gerekir!



[1] Sahih. Buhârî (3941) Muslim (2793) Ahmed (2/346, 416)

[2] Hasen. Ahmed (4/94) Taberânî Mu'cemu'l-Kebîr (19/333)

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente estağfiruke ve etûbu ileyk" (Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)