Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

7 Haziran 2026 Pazar

İlim Sahibi Kimsenin Âlim Olduğunu Söylemesi Kibir ya da Nefsi Temize Çekmek midir?

 Kişinin herhangi bir övülen vasıfla kendi nefsine temize çekmeye çalışması, kendisini başkalarından üstün görmesi veya diğer insanlara hakaret gözüyle bakmasının en çirkin hasletlerden olduğunda bir şüphe yoktur.

İlim vasfıyla böbürlenmek de böyledir. Lakin sünnet ehli bir âlimin, hakka karşı inat eden ve cahilleri önder edinen bid’atçilerin insanları saptırıcı şüphelerini def etme konusunda, sahip olduğu ilme şahitlik etmesi garipsenecek bir durum değildir. Zamanımızda âlim olmadıklarını itiraf ettikleri halde dinin neredeyse her meselesinde ahkâm kesme cüretine kalkışan, ilim ehline dil uzatarak kendilerini onlarla aynı seviyede hatta daha üstün görmek isteyen taklid ile tescilli cahillere hadlerini bildirmek için ilim sahiplerinin ilimlerini ortaya koymaları ve din meseleleri hakkında söz söylemeye, hadis rivayet etmeye yetkili olduklarını, icazet sahibi olduklarını ifade etmeleri, hakka şahitliktir. Eğer bu ilim iddiasında bulunan kişi yalan bir şahitlikte bulunuyorsa, ilim ehli olmadığı halde ilim iddia ediyorsa bunun vebali de şüphesiz kendisinin üzerinedir.

Bir de şu duruma uyarıda bulunmak gerekir: Hasen el-Basri rahimehullah’ın da dediği gibi ilim iki türlüdür. Bir türü kesbîdir ki, zahirdeki ilimdir, kişi ilim vasıtalarında çaba göstererek bu ilmi elde eder. Bir türü de vehbîdir, bâtındadır. Yani Allah Azze ve Celle’den kula lutfedilen fıkıh/kavrama kabileyetidir.

İlim iddia eden kişi, zahirdeki ilmi iddia eder ve bu konudaki muktesebatını ortaya koyar, ilmini ispatlar, yahut yalan bir iddiada bulunursa bu konudaki yalanı hemen ortaya çıkar.

Şayet ilim iddia eden kişi, batındaki ilmi, yani vehbî olan bâtın ilmi iddia ederse, Allah’ın kendisi hakkında hayır dilediği kullardan olduğunu iddia etmiş olur. Zira mütevatir hadiste buyrulduğu gibi, “Allah hayrını dilediği kulu fakih kılar.” Böyle bir ilmi iddia etmede şaibe vardır ve kendini temize çekme manası taşıyabilir.

Lakin mesela tıp ilmini ehlinden okumuş birinin tabip olduğunu söylemesi, hendese ilmini ehlinden öğrenmiş birinin mühendis olduğunu söylemesi nasıl hiç tuhaf değilse, hadis ilmini, tefsir ilmini, fıkıh ilmini, nahiv ilmini ehlinden okumuş kimselerin de bu ilimlere sahip olduğunu/âlim olduğunu söylemesi, elbette tuhaf değildir.

Bu önemli ayrıntıyı dikkatten kaçıranlar, bazı kitaplarda hadis veya selefin sözü olarak aktarılan uydurma bir sözü gündeme getirerek, “Âlim olan kişi zaten âlim olduğunu söylemez. Âlim olduğunu söyleyen gerçekten alim olsaydı “Ben alimim” demezdi” şeklinde bir hurafeyi kural ediniyorlar!

İmam Suyuti rahimehullah, A’zebu’l-Menahil adlı risalesinde, “Ben âlimim” diyen kimse cahildir” şeklinde Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, Ömer radıyallahu anh’e ve seleften bazılarına isnad edilen sözün sahih bir aslı olmayıp uydurma olduğunu uzunca açıkladıktan sonra şöyle demiştir: “Sadedinde olduğumuz bu hadisin bâtıl oluşunu destekleyen şeylerden birisi de, bu sözün manasının aralarında Ali b. Ebi Talib, Abdullah b. Mes’ud, Muaviye b. Ebi Sufyan, Abdullah b. Abbas radıyallahu anhum’un da bulunduğu sahabeden bir cemaatten sabit olmuş olmasıdır. Şayet Nebî sallallahu aleyhi ve sellem böyle bir kınamada bulunmuş olsaydı onlar bu sözleri söyleyerek muhalif düşmezlerdi. Yine bu söz (yani “Ben alimim” sözü) tabiinden ve sonrakilerden sayılamayacak kadar çok kimselerden sabit olmuştur. Onların sözlerinin lafızlarına dair rivayetleri es-Savaik Ale’n-Navaik adlı kitapta zikrettim. Şüphesiz ki şayet Nebî sallallahu aleyhi ve sellem böyle söylemeyi kınamış olsaydı o imamlar bu sözü kullanmazlardı. Bunun en açık bir örneği Allah’ın nebisi Yusuf aleyhi's-selâm’ın: “Muhakkak ki ben bir koruyucuyum, alîmim (bilenim).” (Yusuf 55) sözüdür…”

Yine Hafız İbn Hacer el-Heytemi, ez-Zevacir kitabında kişinin zaruret olmadan ve haksız yere (alim olmadığı halde övünmek için) “Ben alimim” demesini büyük günahlar arasında zikretmiş, sonra şu uyarıyı eklemiştir: “Burada “haksız yere ve zaruret olmaksızın” kaydını şart koştum. Zira kişi ilminin ve taatinin bilinmediği bir beldede olursa, bunların kendisinden kabul edilmesi ve faydalanmaları maksadıyla bu hususları zikretmeye hakkı vardır. Tıpkı Yusuf aleyhi's-selâm’ın şu sözünde olduğu gibi: “Dedi ki: “Beni ülkenin hazineleri üzerine tayin et. Çünkü ben bir koruyucuyum, bilenim.” (Yusuf 55) Yine aynı şekilde, inatla ve cahillikle kişinin ilmi inkar ediliyorsa, onun ilminden bahsetmesi ve cahil inatçıların burnunu sürtmek için buna delil getirmesi hakkıdır. Ta ki bu sayede insanlar onu kabul etsinler ve ilminden istifade etsinler.”

Hafız el-Acluni de Keşfu’l-Hafa adlı kitabında (2557) “Kim “Ben mü’minim” derse o kâfirdir. Kim “Ben alimim” derse o cahildir” şeklinde hadis diye aktarılan söz hakkında, bu rivayetin sahih olmadığına dair açıklamaları zikretmiş, sonra şöyle demiştir:

“Sahabeden ve onların dışında sayılamayacak kadar çok kimseden her birinin “Ben alimim” şeklinde sözler söyledikleri sabit olmuştur. Onların Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in kınadığı bir duruma düşmüş oldukları söylenemez. Hatta Yusuf aleyhi's-selâm’ın “Ben hafîz ve alîmim” (Yusuf 55) sözü bundan daha ileridir….”

 

22 Mayıs 2026 Cuma

Sünnete ve Ehline Düşmanlık İçin Bindikleri Dalı Kesen Haricilerin Şaşkınlığı!

 Ebu Umâme el-Bâhilî radiyallahu anh dedi ki: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu işittim:

بَيْنَا أَنَا نَائِمٌ إِذْ أَتَانِي رَجُلَانِ فَأَخَذَا بِضَبْعَيَّ وَآتَيَا بِي جَبَلًا فَقَالَا لِي اصْعَدْ فَقُلْتُ إِنِّي لَا أُطِيقُهُ فَقَالَا إِنَّا سَنُسَهِّلُهُ لَكَ قَالَ فَصَعِدْتُ حَتَّى إِذَا كُنْتُ فِي سَوَاءِ الْجَبَلِ إِذَا أَنَا بِأَصْوَاتٍ شَدِيدَةٍ فَقُلْتُ مَا هَذِهِ الْأَصْوَاتُ؟ قَالَ هَذَا عُوَاءُ أَهْلِ النَّارِ ثُمَّ انْطَلَقَ بِي فَإِذَا بِقَوْمٍ مُعَلَّقِينَ بِعَرَاقِيبِهِمْ مُنْشَقِّةٌ أَشْدَاقُهُمْ تَسِيلُ أَشْدَاقُهُمْ دَمًا قَالَ قُلْتُ مَنْ هَؤُلَاءِ؟ قَالَ هُمُ الَّذِينَ يُفْطِرُونَ قَبْلَ تَحِلَّةِ صَوْمِهِمْ فَقَالَ أَبُو أُمَامَةَ خَابَتِ الْيَهُودُ وَالنَّصَارَى

Ben uyuyorken, iki adam gelip iki koltuğumdan tutarak çıkması zor bir dağa götürdüler ve: “Buraya çık” dediler. “Buna güç yetiremem” dedim. “Sana kolaylaştırılacak” dediler. Bunun üzerine dağa çıkmaya başladım. Ortasına gelince şiddetli sesler duyuldu. Ben: “Bu sesler nedir?” deyince: “Cehennem halkının feryadıdır” dediler. Tekrar gitmeye başladık. Bir de gördük ki ökçelerinden asılmış, avurtları yarılmış ve bu yarıklardan kanlar akan bir topluluk var! Ben: “Bunlar kim?” dedim. “Oruçlarını vaktinden önce yiyenler” dediler.” Ebu Umame radiyallahu anh dedi ki: “Yahudi ve Hıristiyanlar kaybettiler!” …”

Muslim'in şartına göre sahih. Beyhaki İsbatu Azabi’l-Kabr (98) Hâkim (2/228) İbn Hibbân (16/536) İbn Huzeyme (1986) Taberânî (8/157) Taberânî Musnedu’ş-Şamiyyin (577) Beyhakî (4/216) İbn Asakir Tarih (29/331) Elbânî, es-Sahîhâ (3951) Mukbil b. Hadi Camiu’s-Sahih (646)

Munziri, bu hadis için şu başlığı açmıştır:

الترهيب من إفطار شيء من رمضان من غير عذر

“Ramazan’da mazeretsiz olarak iftar etmekten (oruç tutmamaktan) sakındırma” Sonra bu hadisi zikretmiş ve rivayetin ardından şöyle demiştir:

«وَقَوله قبل تَحِلَّة صومهم مَعْنَاهُ يفطرون قبل وَقت الْإِفْطَار»

“Kable tahilleti savmihim” kavlinin anlamı; iftar vaktinden önce iftar etmeleri (yani orucu bozmaları)dır.” (et-Tergib ve’t-Terhib (2/65-66)

Beyhaki şu başlık altında bu hadisi zikreder:

«بابُ التَّغليظِ على مَن أفطَرَ قَبلَ غُروبِ الشَّمسِ»

“Güneşin gurubundan (gözden kaybolmasından) önce iftar edene sert ifade kullanılması”

İbn Hacer el-Heytemi, büyük günahlara dair kitabı ez-Zevacir’de (1/323-324) bu hadisi şu başlık altında zikretmiştir:

«الْكَبِيرَةُ الْأَرْبَعُونَ وَالْحَادِيَةُ وَالْأَرْبَعُونَ بَعْدَ الْمِائَةِ تَرْكُ صَوْمِ يَوْمٍ مِنْ أَيَّامِ رَمَضَانَ»

“141. Büyük günah: Ramazan günlerinden bir günde orucu terk etmek.”

Rivayette Ebu Umame radıyallahu anh; “Yahudiler ve Hıristiyanlar kaybetti” demiştir.  

Necmuddin el-Gazzi, Husnu’t-Tenebbuh’te (8/94) şu bilgiyi verir:

والنصارى يفطرون من صيامهم قبل الغروب وربما أفطروا عند العصر وهذا من الكبائر

“Hıristiyanlar güneşin batmasından önce, bazen ikindi vaktinde oruçlarını açarlar. Bu ise büyük günahlardandır.”

Yahudiler oruca güneşin batmasından önce başlar, sonraki günde güneş batınca açarlar. Bu süre içinde yeme, içme ve cimadan sakınırlar. Bazı günler güneşin doğmasından batmasına kadar oruç tutarlar ve bunda sadece yeme ve içmeden sakınırlar. Onlara göre çeşitli münasebetlere göre farklı oruç türleri vardır. Hıristiyanlara gelince, onlar gün ortasına kadar yemekten uzak durarak oruç tutarlar. Bazısı hayvansal gıdalardan uzak durmak suretiyle perhiz yapar. Bazıları da sabahtan akşama kadar yeme içmeden sakınarak oruç tutar. Hristiyanların mezheplerine göre farklı oruç şekilleri vardır. Bütün bunlar Yahudiler ve Hıristiyanların zaman içinde tahrif ettikleri oruç şekilleridir. Ebu Umame radıyallahu anh de "Yahudiler ve Hıristiyanlar kaybettiler" sözüyle, onların orucu tahrif etmiş olmalarını kastetmiştir.

El-Elbani rahimehullah bu hadis hakkında şu açıklamayı düşmüştür:

أي قبل غروب الشمس وليس قبل الأذان كما يظن بعض الجهلة

“Kastedilen güneşin gurubundan önce orucu bozmaktır. Bazı cahillerin zannettiği gibi ezandan önce oruç açmak değil!”

Yine Şeyh el-Elbani rahimehullah, bu hadis hakkında şöyle demiştir:

قلت في تعليقي على «صحيح موارد الظمآن» ما نصه: «أقول: هذه عقوبة من صام ثم أفطر عمداً قبل حلول وقت الإفطار، فكيف يكون حال من لا يصوم أصلاً؟! نسأل الله السلامة والعافية في الدنيا والآخرة»، وذكرت هناك ما مفاده أن من شؤم الاعتماد على المؤذنين الذين يؤذنون على التوقيت الفلكي المذكور في «الروزنامات» أن بعض الناس سيفطر قبل الوقت؛ فإن بعضهم يؤذن قبل الوقت، وبعضهم بعد الوقت، وهذا أمر شاهدناه بأعيننا، وسمعناه بآذاننا، فعلى المسلمين أن يحافظوا على الأذان الشرعي الذي يختلف وقته من بلد إلى بلد آخر، وأن يؤدوا العبادات في مواقيتها الشرعية

 “Sahihu Mevaridi’z-Zeman kitabına dipnotumda şöyle demiştim: “Derim ki: Bu ceza, oruç tutup da, iftar vaktinin girmesinden önce kasten orucunu bozan kimse hakkındadır. Peki ya hiç oruç tutmayan nasıl olur? Allah’tan dünyada ve ahirette selamet ve afiyet dileriz.” Şimdi astronomik vakitlerle hazırlanmış takvimlerdeki vakitlere göre ezan okuyan müezzinlere itimad etmenin kötülüğünü zikretmek istiyorum. Bazı insanlar vaktinden önce iftar ediyorlar! Zira bazıları vaktinden önce ezan okuyorlar! Bazıları da vaktinden sonra ezan okuyorlar! Bu, gözlerimizle şahit olduğumuz ve kulaklarımızla işittiğimiz bir durumdur. Müslümanların bir beldeden diğer beldeye göre değişkenlik gösteren şer’î ezanı gözetmeleri ve ibadetleri şer’î vakitlerinde eda etmeleri gerekir.” (Silsiletu’s-Sahiha 7/3-1671-1672)

Ebu Umame radıyallahu anh hadisinin devamında zina gibi büyük günahların cezaları da zikredilmekte, dolayısıyla burada iftar konusu ile ilgili olarak, büyük günah olan bir durumdan bahsedilmektedir. Ramazan’dan bir günde mazeretsiz olarak orucu bozmak veya hiç oruç tutmamanın büyük günahlardan olduğuna şüphe yoktur.

Şeyhulislam İbn Teymiyye rahimehullah şöyle demiştir: “Mazeretsiz olarak kasten orucu bozan kimse büyük günah işlemiştir.”

Hafız Zehebi rahimehullah şöyle demiştir: “Mü’minler katında şurası karara bağlanmıştır: Hastalık veya herhangi bir mazeret olmaksızın Ramazan orucunu terk eden kimse, zina edenden, vergi toplayandan ve sarhoş edici içki bağımlısından daha şerlidir. Hatta onun müslüman oluşundan şüphe edilir. Onun zındıklardan olduğu zannedilir.”

Bütün bu açıklamalardan sonra, sözkonusu hadisi, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in ve ashabının iftarda acele etmeye dair teşviklerini ve fiili uygulamalarını inkar etmek yahut çelişki varmış gibi göstermeye çalışmak yahut bu sünnetten insanları uzaklaştırmaya çalışmak ancak tagutlaşmış, şeytanın kulu olmuş rezillerin işidir!

Üstelik bu hadis kendi aleyhlerine bir hüccettir. Nitekim İbn Teymiyye rahimehullah, zındıkların ve bid’at ehlinin, sünnet ehline karşı delil getirmeye çalıştıkları her ayet veya hadisin mutlaka kendilerinin aleyhine bir delil olduğunu söylemiştir.

Bu konuda da zındıklar baltayı taşa vurmaktadırlar! Şöyle ki: İftarın vakti, kitap, sünnet ve icmaya göre güneşin görüş açısından kaybolmasıdır. Bu da gurubu’ş-şems, vucubu’ş-şems, ihticabu’ş-şems gibi ifadelerle gelmiştir.

Peki iftarda acele etme sünnetine düşmanlık eden bu Haricî zındık zihniyete göre tahilletu savm yani iftar etmenin helal olduğu vakit hangi vakittir? Güneşin kendi şehirlerinin bütün ufuklarından kaybolması mı? Eğer evet derlerse, böyle bir sınırlamanın hiçbir delili olmadığı gibi, o şehirde asla yatsı vaktinden önce oruç açılamaz. Çünkü o şehirin semaından uçmakta olan uçaklardan halâ güneş görülmeye devam edecektir.

Şayet: “Uçaktakilerin gördüğü güneş bizi bağlamaz, biz kendi ufkumuzda güneşin kaybolmasını esas alırız” derlerse yine çelişkiye düşerler. Çünkü bir şehrin alçak mekanda oturan sakinlerine göre ufukta güneş kaybolmuştur. Bu kimselerin aynı şehrin yüksek konumda oturanların ufuklarında güneşin kaybolmasını beklemelerini gerektiren bir şey yoktur. Yok eğer bu gereklidir derlerse, o zaman uçakta güneşin görülmesini bağlayıcı görmemeleriyle kendi kendilerine çelişmiş olurlar.

Hem bu şekilde hareket edildiğinde mesela çok katlı yüksek binaların üst katlarında oturanlar da güneşi görmeye devam ettiklerinden, onların vaktinden önce iftar etmelerine sebebiyet verilir!

Sünnet ehli olarak biz diyoruz ki, iftar edebilmek için ikindi vaktinin aşmış olması, güneşin de bulunulan konumda gözden kaybolmuş olması şarttır. Sahih sünnette güneşin sararması vaktinin ikindinin son vakti olduğu beyan edilmiştir. Dolayısıyla güneş sararmış olup henüz güneş gözden kaybolmamışsa iftar edilemez. Yahut güneşi perdeleyen başka engeller sebebiyle güneş, sararmadan önce gözden kaybolmuşsa mesela bulutun arkasına geçmişse yahut ikindi vakitlerinde güneşin kaybolduğu Umman’daki Vekan köyünde olduğu gibi yüksek dağların arasında yaşanıyorsa yine iftar edilemez. Çünkü ikindi vakti çıkmamıştır. Vekan’da yaşayanların ikindi vaktinin çıktığına kanaat edinceye kadar beklemeleri, sonra galip zanlarına göre hareket etmeleri gerekir. Böylece konuyla ilgili olarak gelen bütün hadisler cem edilerek amel edilmiş olur.

Ebu Umame radıyallahu anh hadisini, iftarda acele etme hadisleriyle çelişkiliymiş gibi göstermeye çalışan ebleh, bizzat kendisi bu hadisteki tehdite muhatap olmuştur! Şöyle ki, bu sene Ramazan'ın 29'u akşamı Şevval hilali bizlerin yaşadığı bölgelerde de, bu ahmağın yaşadığı mıntıkada da görülememişti. Amerika kıtasından önce de görülmesine zaten imkân yoktu.

Bu sebeple ben müçtehit bir âlim olarak Ramazan ayının 30’a tamamlanacağını beyan ettim. Bu ahmak ise ilim ehli olmadığı halde müçtehitliğe kalkışarak, Amerika kıtasında hilalin görülmüş olmasıyla bayram olduğuna fetva vermeye kalktı, hem kendi orucunu bozdu, hem de saptırdığı kimselerin oruçlarını bozdu! Böylece Ebu Umame radıyallahu anh hadisindeki tehditin muhatabı oldu!

Hâlbuki Amerika kıtasında görülen bir hilal, sonraki günün hilali olarak kabul edilir. Çünkü bizim muhitlerimizde hilalin semada kalma süresinin dolmasından çok çok sonra bir vakitte Amerika’da ancak akşam vakti girmektedir.

Meselenin daha iyi anlaşılması için izah edeyim: Şer’î vakitlere göre akşam güneşin batmasıyla hicrî ayın günü başlar. Yani diyelim Ankara'da Ramazan’ın 29. Günü güneş saat 18:00’da batmış olsun, şayet hilal görülmemişse Ramazan ayının 30’u başlamış olur. Bundan saatler sonra Amerika’da hilal görülse, 30 Ramazan akşamında görülmüş olacaktır! Dolayısıyla Ankara'dakiler de ancak 30 Ramazan’ın bittiği akşamda hilali görecekler ve ertesi gün doğal olarak bayram olacaktır. Fakat Amerika’da görülen hilal sebebiyle Asya'da, Afrika'da ve Avrupa'da bayram ilan edenler, 30 Ramazan’da oruçlarını terk ederek yanlış bir bayram yapmış olacaklardır!

Yok eğer gün ve gecenin tayininde günün; önce geceyle başlamasını gerektiren sünneti değil de, önce gündüzün yahut gece 24:00 saatiyle başlamasını gerektiren Greenwich’i esas alan kafirlerin yoluna uyuyorlarsa  Sizin dininiz size, benim dinim bana” (Kafirun 6)

21 Mayıs 2026 Perşembe

Cumhura (Çoğunluğa) Muhalefet İle İcma'a Muhalefetin Farkı

 İbn Useymin rahimehullah’a şöyle soruldu: “Bir adam ihtilaflı meselelerde ilim ehlinden birçoğuna muhalefet ediyor. Bu şahsa Allah için buğzedilir mi? Onu çirkin gösterecek sataşmalar yapılır mı?”

Şöyle cevap verdi: Hayır! Asla! Bir insan bir meselede âlimlerin cumhuruna muhalif olup, sözünün doğruluğuna da delil getiriyorsa ona kabalık etmek caiz değildir. İnsanların nefislerini bu kimseye karşı kışkırtmak asla caiz değildir. Bilakis onunla delillerin değerlendirmesi yapılır, onunla bağ kesilmez. İnsanların anlayışlarına garip gelen ve üzerinde tahakkuk etmiş icma bulunduğu zannedilen nice meseleler vardır ki konu araştırıldığı zaman delillerin bu adamın dile getirdiği görüşe tabi olunması gerektirdiği görülür!

Genellikle isabetli görüşün cumhur ile beraber olduğu doğrudur. Lakin bu kesin olarak cumhurun isabet üzere olduğu anlamına gelmez. Cumhurun delili hakka aykırı çıkabilir. Üzerinde icma edilmiş bir şeye muhalif olmadığı sürece bu şahsa karşı çıkılmaz. Gönüller ona karşı kışkırtılamaz! Bilakis onunla bağlantı kurulur, onunla beraber araştırma yapılır, her iki taraf da hakka ulaşma amacı taşıyarak, delillerin münakaşası yapılır. Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur: “And olsun biz Kur’an’ı zikir için kolaylaştırdık. O halde var mı düşünen?” (Kamer 17) Şeyhulislam İbn Teymiyye rahimehullah’ın Akidetu’l-Vasitiyye’de dediği gibi; “Kim Kur’ân’ı ondan hidayet bulmak için tedebbür ederse hakkın yolu kendisine açılır.” (Bkz.: İla Meta’l-Hilaf? (s.40)

20 Mayıs 2026 Çarşamba

Hakka Karşı İnat Eden İftiracı ve Hadbilmez Cahilleri Kahreden Açık Naslar

 Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in kendi bulunduğu konumda güneşin kaybolması anında orucunu açması

Ebu Said radiyallahu anh’den:

كَانَ النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ إِذَا سَقَطَ الْقُرْصُ أَفْطَرَ

“Nebî sallallahu aleyhi ve sellem (güneş’in) yuvarlağı kaybolduğu zaman iftar ederdi.”[1]

Allah kendisine fıkıh nasip etmediği için muhaddis fakihlere karşı taşkınlık ve saygısızlık eden kıt anlayışlı kimselerin anlayabilmesi için açıklama: Mütevatir olan bu hadis ve birçok rivayetlerde Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, iftar vakti olarak güneşin yuvarlağının kaybolması anını tayin etmiştir. Dışarıda etrafına bakan herkes bilir ki, güneşin yuvarlağı, aynı şehirde hatta aynı mahallede birbirinden farklı konumlarda, birbirinden çok farklı vakitlerde kaybolmaktadır. Bazen tek bir mahallede, bir konum ile diğer bir konum arasında iki saate varan fark bulunmaktadır.

Basit bir misal vermek gerekirse, 15 katlı bir binanın 1. Katında oturan bir kimsenin görüş alanından güneşin kaybolması ile 15. Katta oturan bir kimsenin görüş alanından güneşin kaybolması arasında elbette büyük bir zaman farkı olacaktır. Dolayısıyla 15. Katta oturan bir kimse, iftarda acele etmenin teşvik edildiğine dair naslara imanından dolayı, bu iftarda acele amelini icra etmek için aşağıya inse ve iftarını yapıp çıksa, Allah için insaflı olan herkes takdir eder ki, bu şahıs hayırlı bir iş yapmış, Allah’ın ve rasulünün vaadlerine imanı ve ihtisabıyla sünnete ittibayı gerçekleştirmeyi amaçlamıştır. Şimdi böyle davranan bir kimse “Oruç tutmaktan acizlik” yaftasıyla kınanabilir mi?

Ahir zamandayız, elbette kendini bilmez sarhoşlar kınarlar! Bu kınamayı yapanlar, emin kimseleri hâin, hâin kimseleri de emîn, âlimleri cahil, cahilleri âlim, bid’ati ve bidatçileri, sünnet üzere, sünnet ehlini ise bid’atçi olarak gören kimselerin ta kendileridirler!

Güneşin kaybolması hakkında “gurubu’ş-şems”, “gıyabu’ş-şems”, “ihticab”, “vucubu’ş-şems” gibi umumi ifadelerle güneşin gözden kaybolması zikredilmiştir. Bu kayboluşun düz arazide olmasını, deniz ufkunda olmasını vs. şart koşmak sonrakilerin zorlamalarıdır. Bilakis dağ, binalar, sık ağaçlıklar, hatta bulut güneşi perdeleyen şeylerdendir.

Aynı şehirde, hatta yüksek binalarda aynı binanın katları arasında farklı iftar vakitleri söz konusu olabilmektedir. Herkes kendi bulunduğu noktada güneşin gözden kaybolmasına itibar ederek orucunu açar. Birinci katta oturanın onuncu kata çıkarak güneşi kontrol etmesi veya onuncu kattakinin kendisine güneş hakkında şahitlik etmesini istemesi şart koşulmamıştır.

Atiyye (veya Alkame) b. Sufyan b. Abdillah b. Rebia es-Sekafî radiyallahu anh’den:

أبنا وفدُنا الذين كَانُوا قَدِمُوا عَلَى رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالُوا قَدِمْنَا عَلَى رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فِي رَمَضَانَ فَلَمَّا أسلمنا صمنا فكان بلال مول أَبِي بَكْرٍ مُؤَذِّنِ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَأْتِينَا من عِنْدَ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ بِفِطْرِنَا وَسَحُورِنَا وَنَحْنُ فِي قُبَّةٍ قَدْ ضُرِبَتْ لَنَا فِي الْمَسْجِدِ فَيَأْتِينَا بِفِطْرٍ وَإِنَّا لَنَقُولُ إِنَّا لَنُمَارِي فِي وُقُوعِ الشَّمْسِ لِمَا نَرَى مِنَ الْإِسْفَارِ فَيَضَعُ عشاءنا بين أيدينا فيقولن كُلُوا فَنَقُولُ يَا بِلَالُ رُدَّهُ إِنَّا نَرَى سَفَرًا فَيَقُولُ مَا جِئْتُكُمْ حَتَّى أَكَلَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ثُمَّ يَضَعُ يده في الطعام فيلتقم مِنْهُ وَيَقُولُ كُلُوا ….

“Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e elçi olarak giden heyette olanlar bize haber verip dediler ki: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e Ramazan ayında gittik. Müslüman olduğumuzda oruç tuttuk. Ebu Bekr radiyallahu anh’ın azatlısı ve Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in müezzini olan Bilal radiyallahu anh bize Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yanından iftarlığımızı ve sahurluğumuzu getirirdi. Biz Mescidde bizim için kurulan bir çadırda idik. Bize iftarlığımızı getirdi. Bizler gördüğümüz aydınlıktan dolayı güneşin batıp batmadığı hususunda tartışıyorduk. Akşam yemeğimizi önümüze koyup: “Yeyin” dediler. Biz dedik ki:

“Ey Bilal! Bunu götür, çünkü biz havanın aydınlık olduğunu görüyoruz.” O da dedi ki: “Ben size Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem yemeğe elini koyup ondan lokma almadıkça ve:

Yeyin” demedikçe gelmedim….”[2]

Allah kendisine fıkıh nasip etmediği için muhaddis fakihlere karşı taşkınlık ve saygısızlık eden kıt anlayışlı kimselerin anlayabilmesi için açıklama: Rivayette bahsedilen misafir heyetindekiler güneşin batıp batmadığı konusunda tartışıyorlardı. Fakat Bilal radıyallahu anh, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in iftar etmiş olduğunu haber verdi.

Abdullah b. Evfa radiyallahu anh’den: 

كُنَّا مَعَ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فِي سَفَرْ فَقَالَ لِرَجُلٍ مِنَ الْقَوْمِ انْزِلْ فَاجْدَحْ لِي بِشَيْءٍ وَهُوَ صَائِمٌ فَقَالَ الشَّمْسُ يَا رَسُولَ اللَّهِ قَالَ إِنْزِلْ فَاجْدَحْ لِي قَالَ فَنَزَلَ فَجَدَحَ لَهُ فَشَرِبَ وَقَالَ وَلَوْ تَرَاءَاهَا أَحَدٌ عَلَى بَعِيرِهِ لَرَآهَا يَعْنِي الشَّمْسَ ثُمَّ أَشَارَ النَّبِيُّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ بِيَدِهِ إِلَى الْمَشْرِقِ قَالَ إِذَا رَأَيْتُمُ اللَّيْلَ أَقْبَلَ مِنْ هَاهُنَا فَقَدْ أَفْطَرَ الصَّائِمُ

“Biz Nebî sallallahu aleyhi ve sellem ile birlikte bir yolculukta idik. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem topluluktan birisine:

İn ve bana sevik bulamacı hazırla” buyurdu. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem oruçlu idi. O kişi: “Ey Allah’ın Rasulü! Güneş!” dedi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:

İn ve bana sevik bulamacı hazırla” buyurdu. Bunun üzerine adam indi ve sevik bulamacı hazırladı. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem ondan içti. Sonra şöyle buyurdu:

Şayet güneşi bir kimse görecek olsaydı, devesi üzerinde olan görürdü.” Sonra eliyle doğu tarafına işaret etti ve şöyle buyurdu:

Gecenin şuradan geldiğini gördüğünüzde oruçlu iftar etmiştir.”[3]

Muslim’in rivayetinde şu şekildedir:

«إِذَا غَابَتِ الشَّمْسُ مِنْ هَا هُنَا وَجَاءَ اللَّيْلُ مِنْ هَا هُنَا فَقَدْ أَفْطَرَ الصَّائِمُ»

Güneş şuradan kaybolduğu, gece şuradan geldiği zaman oruçlu iftar etmiştir.”

Allah kendisine fıkıh nasip etmediği için muhaddis fakihlere karşı taşkınlık ve saygısızlık eden kıt anlayışlı kimselerin anlayabilmesi için açıklama: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem iftarlığını istediğinde, “Ey Allah’ın rasulü! Güneş!” diye neden itiraz ediyor? Sebep şu, güneşin vurduğu bölgelerde aydınlık vardır ve bu itirazı yapan kişi, bir miktar ileri gidilse güneşin görülecek olduğunu bilmektedir. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem ise, “Şayet güneşi bir kimse görecek olsaydı, devesi üzerinde olan görürdü” buyurmuştur. Yani bulundukları konumda devesi üzerinde olan kimse dahi güneşi görememektedir. Peki bu devesi üzerinde olanlar, bir miktar ilerleseler güneşi göremeyecekler miydi?

Hafız İbn Hacer, Fethu’l-Bari’de bu hadisin şerhinde şöyle demiştir: “Öyle anlaşılıyor ki, söz konusu sahabi ortalık hala aydınlık olduğu ve güneş ışınları tam olarak kaybolmadığı için güne­şin batmadığını düşünmüş ve Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e bu şekilde karşılık vermiş­tir. Belki de dağ, tepe veya başka bir nedenle güneş görünmemiş ya da hava bulutlu olduğu için güneşin battığı kesin olarak bilinememiştir. Olayı nakleden ravinin güneşin battığını söylemesi mevcut durumu anlatmaktan ibarettir. Zira bu olayın kahramanı olan sahabi güneşin battığını kesin olarak bilseydi Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in talebi karşısında asla duraksamazdı. Çünkü Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in herhangi bir emri karşısında duraksayacak olursa itirazcı konumuna düşerdi. Söz konusu sahabi, olayın tam olarak açıklığa kavuşmasını istediği ve ihtiyata göre amel etme düşüncesinde olduğu için böyle davranmıştır...”

Hakkımda “binanın arkasına geçerek iftar ediyor” iftirasını atan beyinsiz şeref yoksunları, daha benim bu konuda ne söylediğimi, nasıl amel ettiğimi bilmiyorlar, anlamazlar da. Çünkü onlar hayvanlar gibidir. Benim söylediğim ise şudur: Kişinin bulunduğu yerde yüksek binalar varsa ve ikindi vakti çıktıktan (güneşin sararmasından) sonra güneş bu binaların arkasında kayboluyorsa, bu kimselerin ufuğu kapatan, dolayısıyla kendileri ufuk haline gelen bu binaların arkasındaki güneşi araştırma mükellefiyetleri yoktur. Nitekim geçmişte ve asrımızda da birçok ilim ehli bu şekilde fetvalar vermişlerdir ve bunların bir kısmını sitemde yayınlamıştım. Allah’ın izni ve lütfuya, başkasına sapılmaması gereken hak da budur. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in geçen hadislerinin yanı sıra aşağıda nakledeceğim bazı selefî eserler de buna delalet etmektedir

Lakin kişi güneşin sararmasından önce güneşin gözlerden kaybolduğu bir mıntıkada yaşıyorsa, bu durumdaki kimseler vakitleri tayin konusunda kendileri içtihat ederler. Bu kimselerin içtihatları, tozlu fırtınada herbirinin kıbleyi tayin için içtihat ederek farklı yönlere doğru namaz kılan sahabilerin durumu gibidir.

Fakat, kişinin güneşi gördüğü halde, kendisini güneşten gizleyecek bir duvarın arkasına saklanmasına gelince, işte bu üzerime atılmış bir iftiradır ve bu iftirayı yapanlar ve yalan yanlış sözlerle müçtehit âlimlere dil uzatarak havlayanlar, dünyada bunun cezasını görecekleri gibi, ahirette de âlemlerin rabbinin huzurunda elbette hesap vereceklerdir.

Ömer radıyallahu anh’ın kendi bulunduğu konumda güneşin kaybolması anında iftar etmesi

Halid b. Eslem rahimehullah dedi ki:

أَنَّ عُمَرَ بْنَ الْخَطَّابِ أَفْطَرَ ذَاتَ يَوْمٍ فِي رَمَضَانَ فِي يَوْمٍ ذِي غَيْمٍ وَرَأَى أَنَّهُ قَدْ أَمْسَى وَغَابَتِ الشَّمْسُ فَجَاءَهُ رَجُلٌ فَقَالَ يَا أَمِيرَ الْمُؤْمِنِينَ طَلَعَتِ الشَّمْسُ فَقَالَ عُمَرُ الْخَطْبُ يَسِيرٌ وَقَدِ اجْتَهَدْنَا

“Ömer b. el-Hattab radiyallahu anh Ramazan’da bulutlu bir günde iftar etti. Akşam olduğunu görmüştü ve güneş kaybolmuştu. Bir adam geldi ve dedi ki:

“Ey Mü’minlerin emiri! Güneş çıktı!” Ömer radiyallahu anh dedi ki:

“Bu basit bir şeydir, biz içtihat ettik.”[4]

Zeyd b. Vehb rahimehullah’tan:

أَفْطَرَ النَّاسُ فِي زَمَانِ عُمَرَ قَالَ فَرَأَيْتُ عِسَاسًا أُخْرِجَتْ مِنْ بَيْتِ حَفْصَةَ فَشَرِبُوَا فِي رَمَضَانَ ثُمَّ طَلَعَتِ الشَّمْسُ مِنْ سَحَابٍ فَكَأَنَّ ذَلِكَ شَقَّ عَلَى النَّاسِ وَقَالُوا نَقْضِي هَذَا الْيَوْمَ؟ فَقَالَ عُمَرُ وَلِمَ؟ فَوَاللَّهِ مَا تَجَنَّفْنَا لِإِثْمٍ

“Ömer radiyallahu anh’ın zamanında insanlar iftar etmişlerdi. Hafsa radiyallahu anha’nın evinden bir bekçinin çıktığını ve Ramazan’da içecek içtiklerini gördüm. Sonra güneş bulutların arasından göründü. Bu durum insanlara sanki ağır gelmişti. “Bunun yerine bir gün kaza eder miyiz?” demeye başladılar. Bunun üzerine Ömer radiyallahu anh dedi ki:

“Neden kaza edelim ki? Biz günahı kastetmedik.”[5]

Allah kendisine fıkıh nasip etmediği için muhaddis fakihlere karşı taşkınlık ve saygısızlık eden kıt anlayışlı kimselerin anlayabilmesi için açıklama: Ömer radıyallahu anh, güneş, bulutların arkasında kaybolunca orucunu açmıştır.

Güneş bulutun arkasında kaybolunca, güneşin ufkun altına hemen düşmeyeceğini Ömer radıyallahu anh’ın takdir etmemiş olduğu düşünülemez. Lakin o, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in güneşin (sararma vaktinden sonra) gözden kaybolması ile akşamın vaktinin girmesine ve iftarda acele etmenin teşvik edilmesi hadisleriyle amel etmiştir.

İbn Mes’ud radıyallahu anh’ın kendi bulunduğu konumda güneşin kaybolması anında akşam namazını kıldırması

Abdurrahman b. Yezid rahimehullah dedi ki:

كَانَ عَبْدُ اللَّهِ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ يُصَلِّي الْمَغْرِبَ وَنَحْنُ نَرَى أَنَّ الشَّمْسَ طَالِعَةٌ قَالَ فَنَظَرْنَا يَوْمًا إِلَى ذَلِكَ فَقَالَ مَا تَنْظُرُونَ؟ قَالُوا إِلَى الشَّمْسِ قَالَ عَبْدُ اللَّهِ هَذَا وَالَّذِي لَا إِلَهَ غَيْرُهُ مِيقَاتُ هَذِهِ الصَّلَاةِ ثُمَّ قَالَ {أَقِمُ الصَّلَاةِ لِدُلُوكِ الشَّمْسِ إِلَى غَسَقِ اللَّيْلِ} فَهَذَا دُلُوكُ الشَّمْسِ

“Abdullah b. Mes’ud radiyallahu anh akşam namazını kıldı. Biz ise güneşin batmamış olduğunu görüyorduk. Bir gün buna baktığımızda:

“Neye bakıyorsunuz?” dedi. Biz: “Güneşe bakıyoruz” dedik. Abdullah b. Mes’ud radiyallahu anh dedi ki: “Kendisinden başka ibadete layık hak ilah olmayana yemin ederim ki namazın vakitleri bunlardır.” Sonra dedi ki:

Güneşin batıya yönelmesinden gecenin çökmesine kadar namaz kıl” (İsra 78) İşte güneşin batıya yönelmesi (duluku’ş-şems) budur.”[6]

Allah kendisine fıkıh nasip etmediği için muhaddis fakihlere karşı taşkınlık ve saygısızlık eden kıt anlayışlı kimselerin anlayabilmesi için açıklama: Burada Abdurrahman b. Yezid rahimehullah açıkça: “Biz ise güneşin batmamış olduğunu görüyorduk” demiştir.

Şu rivayet de, güneşin bir muhitin bütün ufuklarında batmadan İbn Mes’ud radıyallahu anh’ın akşam namazını kıldırdığını, hatta Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in de böyle yaptığını göstermektedir:

Ebu Ubeyde b. Abdillah b. Mes’ud rahimehullah, babası İbn Mes’ud radiyallahu anh’den rivayet ederek dedi ki:

كَانَ يُصَلِّي بِنَا الصُّبْحَ حِينَ يَطْلُعُ الْفَجْرُ وَالْمَغْرِبَ حِينَ تَغِيبُ الشَّمْسُ ثُمَّ يَقُولُ هَذِهِ وَاللَّهِ صَلاتُنَا مَعَ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

“İbn Mes’ud radiyallahu anh bize sabah namazını güneş doğacakken ve akşamı güneş batarken kıldırdı. Sonra dedi ki:

“Vallahi şu, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile beraber kıldığımız namazımızdır.”[7]

Alkame rahimehullah dedi ki:

أُتِيَ عَبْدُ اللهِ بِجَفْنَةٍ فَقَالَ لِلْقَوْمِ ادْنُوَا فَكُلُوا فَاعْتَزَلَ رَجُلٌ مِنْهُمْ فَقَالَ لَهُ عَبْدُ اللهِ مَا لَكَ؟ قَالَ إنِّي صَائِمٌ فَقَالَ عَبْدُ اللهِ هَذَا وَالَّذِي لاَ إلَهَ غَيْرُهُ حِينَ حَلَّ الطَّعَامُ لآكِلٍ

“Abdullah b. Mes'ud radiyallahu anh'e yemek sahanı getirildi. Sonra topluluğa: “Yaklaşın ve yeyin” dedi. Gruptan bir adam ayrıldı. Bunun üzerine Abdullah b. Mes’ud radiyallahu anh ona: “Sana ne oluyor da yemiyorsun?” diye sorunca adam: “Ben oruçluyum” dedi. Abdullah radiyallahu anh de ona dedi ki: “Kendisinden başka ilah olmayan Allah'a yemin ederim ki şu vakit, yiyen için yemeğin helal olduğu vakittir”[8]

Allah kendisine fıkıh nasip etmediği için muhaddis fakihlere karşı taşkınlık ve saygısızlık eden kıt anlayışlı kimselerin anlayabilmesi için açıklama: Abdullah b. Mes’ud radıyallahu anh’ın, “neden yemiyorsun?” diye sorduğu adam, oruçlu olduğunu söylemiştir, yani güneşin görebileceği her tarafta batmadığı kanaatindedir. İbn Mes’ud radıyallahu anh ise o vaktin iftar vakti olduğunu açıklamıştır.

Ebu Said radıyallahu anh’ın kendi bulunduğu konumda güneşin kaybolması anında iftar etmesi

Eymen el-Habeşî el-Mekkî rahimehullah’tan:

عَنْ أَبِي سَعِيدٍ قَالَ دَخَلْتُ عَلَيْهِ فَأَفْطَرَ عَلَى عِرْقٍ وَإِنِّي أَرَى الشَّمْسَ لَمْ تَغْرُبْ

“Ebu Said radiyallahu anh’ın yanına girdim. İftar ediyordu. Ben güneşin henüz batmadığını görüyordum.”[9]

Allah kendisine fıkıh nasip etmediği için muhaddis fakihlere karşı taşkınlık ve saygısızlık eden kıt anlayışlı kimselerin anlayabilmesi için açıklama: Eymen el-Habeşî rahimehullah, açıkça güneşin batmamış olduğunu gördüğünü söylüyor! Ebu Said radıyallahu anh ise bulunduğu konumda güneşin kaybolduğunu görmüş olmasa, iftar eder miydi?

İbn Ömer radıyallahu anhuma’nın kendi bulunduğu konumda güneşin kaybolması anında iftar etmesi

Mucahid rahimehullah dedi ki:

إنِّي كُنْت لآتِيَ ابْنَ عُمَرَ بِفِطْرِهِ فَأُغَطِّيهِ اسْتِحْيَاءً مِنَ النَّاسِ أَنْ يَرَوْهُ

“Ben İbn Ömer radiyallahu anhuma’ya iftarlığını getirirdim, insanların görmesinden çekinerek onu gizlerdim.”[10]

Allah kendisine fıkıh nasip etmediği için muhaddis fakihlere karşı taşkınlık ve saygısızlık eden kıt anlayışlı kimselerin anlayabilmesi için açıklama: Mucahid rahimehullah, İbn Ömer radıyallahu anhuma’nın iftardaki acelesini neden insanlardan gizleme gereği duyuyordu? Şayet herkes güneşin battığını gördüyse, iftarda acele etmek neden Mucahid rahimehullah’ın insanlardan çekineceği bir tavır olsun? Üstelik Asr-ı Saadete en yakın dönemdeydiler ve Mucahid rahimehullah’ın çekindiği insanlar, zamanımızdaki anlayışı kıt sapık bidatçiler değillerdir! Anlaşılan o ki, İbn Ömer radıyallahu anhuma, güneşi göremeyeceği bir yere geçerek iftar ediyordu.  

Enes radıyallahu anh’ın kendi bulunduğu konumda güneşin kaybolması anında iftar etmesi

Humeyd rahimehullah dedi ki:

كُنَّا عِنْدَ أَنَسٍ وَكَانَ صَائِمًا فَدَعَا بِعَشَائِهِ فَالْتَفَتَ ثَابِتٌ يَنْظُرُ إِلَى الشَّمْسِ وَهُوَ يَرَى أَنَّ الشَّمْسَ لَمْ تَغِبْ فَقَالَ أَنَسٌ لِثَابِتٍ لَوْ كُنْتَ عِنْدَ عُمَرَ لَأَحْفَظَكَ

“Biz Enes radiyallahu anh’ın yanındaydık ve o oruçlu idi. Akşam yemeğini istedi. Sabit rahimehullah güneşe bakmaya başladı. O güneşin henüz batmamış olduğunu görüyordu. Bunun üzerine Enes radiyallahu anh, Sabit’e dedi ki:

“Şayet Ömer radiyallahu anh’ın yanında olsaydın elbette seni yakalardı.”[11]

Allah kendisine fıkıh nasip etmediği için muhaddis fakihlere karşı taşkınlık ve saygısızlık eden kıt anlayışlı kimselerin anlayabilmesi için açıklama: Enes radıyallahu anh iftar ediyor, Sabit el-Bunanî rahimehullah ise henüz batmamış olan güneşe bakıyordu! Enes radıyallahu anh’ın da güneşin batmamış olduğunu gördüğü düşünülemez. Şu halde Enes radıyallahu anh, güneşin gözünden kaybolduğu bir konumda iftar etmek suretiyle, iftarda acele etme sünnetini gerçekleştiriyordu! Rivayetin sonunda da, sünnetlerine azı dişlerimizle sarılmamız emredilen raşid halife Ömer b. el-Hattab radıyallahu anh’ın, bu şekilde aceleye karşı çıkanları cezalandırıyor olmasını haber veriyor!

Halid rahimehullah’tan: “Humeyd rahimehullah dedi ki:

عَنْ أَنَسٍ أَنَّهُ لَمْ يَكُنْ يَنْتَظِرُ الْمُؤَذِّنَ فِي الْإِفْطَارِ وَكَانَ يُعَجِّلُ الْفِطْرَ

“Enes radiyallahu anh iftarda müezzini beklemez, iftarda acele ederdi.”[12]

Allah kendisine fıkıh nasip etmediği için muhaddis fakihlere karşı taşkınlık ve saygısızlık eden kıt anlayışlı kimselerin anlayabilmesi için açıklama: Enes radıyallahu anh iftarda müezzini neden beklemiyordu? O, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sahabenin ve tabiinin asırlarında yani, ibadetlerin şer’î vakitlere göre icra edildiği zamanlarda yaşadı. Dolayısıyla müezzin de güneşin battığını görünce ezan okuyordu. Fakat Enes radıyallahu anh, kendi bulunduğu konumda, güneşin kayboluşunu müezzinden daha önce gördüğü için iftar ediyordu.

Sünnete karşı bâtıl felsefî re’yleriyle itiraz eden zamanımızın sapık zihniyetlileri ise, “müezzinin de güneşin battığını görmesini beklese nolur?” veya “Bulunduğu yerden ileri geçerek güneşin gözüktüğü yerlerde de güneşin kaybolmasını beklese ya, oruç tutmaktan aciz mi?” diyebilirler!

İlim Ehlinin Konuyla İlgili Fetvalarından

Halid e-Muşeykıh şöyle demektedir: “Fakihler arasında iftar vaktinin güneşin batışının gerçekleşmesiyle girdiği hususunda ihtilaf yoktur. Delili:

1- Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Sonra geceye kadar orucu tamamlayın” (Bakara 187) Gece ise güneşin batışı ile başlar.

2- İbn Ömer radıyallahu anhuma hadisinde şöyle buyrulmuştur: “Gece şuradan geldiğinde, gündüz şuradan gittiğinde oruçlu iftar etmiştir. Gecenin gelmesi ve gündüzün gitmesi; güneşin batışıyla gerçekleşir.

Uyarı: “Uçağa binen bir kimse, yakın beldenin iftar vaktini saat veya benzeri bir vasıtayla öğrense, fakat uçağın yüksekte olması sebebiyle güneşi görse o iftar edemez. Nitekim es-Subkî, Bazı Hanefilerden şöyle nakleder:

“İskenderiye’de güneş battı, fakat minarede olan kimse güneşi görüyor, bu durumda iftar nasıl olur?” diye sorulunca şöyle dedi:

“Belde halkının iftar etmesi caizdir. Minare üzerindeki ise iftar edemez.”  Delili: Allah Teâlâ’nın: “Geceye kadar orucu tamamlayın” (Bakara 187) ayetidir. Güneşi görmekte olan kimse için bu gaye gerçekleşmemiştir.”[13]

Fahruddin ez-Zeylâî şöyle demiştir: “el-Muhtasar sahibi Fakih Ebu Musa ed-Darir’den rivayet edildiğine göre İskenderiye’ye geldiğinde ona:

"İskenderiye minaresine çıkan kimse uzun süre güneşi görmeye devam ediyor. Hâlbuki şehir halkına göre güneş batmış oluyor. Bu kimsenin iftar etmesi helal midir?” diye soruldu. O da:

“Hayır. Belde halkına ise iftar etmeleri helaldir. Çünkü her biri kendine göre muhataptır” dedi.”[14]

el-Feyz’de şöyle denildi: “İskenderiye minaresi gibi yüksek bir yerde bulunan, kendisine göre güneş batmadıkça iftar edemez. Belde halkına gelince, onlara göre güneş batınca bu kimseden önce iftar ederler. Yine sabah namazı ve sahur hakkında da fecrin doğuşuna itibar edilir.”[15]

el-Elbânî rahimehullah şöyle demiştir:“Gerçekten üzücü şeylerden birisi de bugün insanların bu sünnete muhalefet ettiklerini görmemizdir. Zira onların çoğu güneşin battığını gözleriyle görüyorlar, buna rağmen beldenin ezanını işitinceye kadar iftar etmiyorlar. İki konuda cahildirler:

Birincisi: Ezan güneşin batışını gözlemleyerek değil, astronomik hesaplara göre okunmaktadır.

İkincisi: Aynı şehirde batış zamanı bölgeden bölgeye farklı olmaktadır. Bunun sebebi dağlar ve vadilerdir. Bazı insanlar görürüz ki güneşin battığını gördükleri halde iftar etmezler!

Diğer bazıları da güneş batmamış ve görünüyor olduğu halde, sırf ezanı işittikleri için iftar ediyorlar! Allah yardımcımız olsun!”[16]

Bu meseleyi sitemde çeşitli zamanlarda yayınladığım yazılarda ve Modern Bilimsel Hurafeler kitabımda ayrıntılarıyla tahkik etmiştim. Lakin ilim ehliyle boy ölçüşmeye kalkışan, had bilmez bir cahil, kendisini ilim ehli zannederek kendi başına cahilce hükümlere kalkışmış, hatta kendi başına hilalin rü’yeti gibi konularda abuk subuk ahkâm kesmeye kalkışmış, bid’atlerinin birikmesi sebebiyle kendisini engelleyip alakamı kesmiştim. Selamını almıyor olmama garezlenen bu sapık, münafık karakterini ortaya koydu ve aslında çok daha öncesinde yayınladığımı bildiği bu iftarda acele meselesini konu ederek şahsımı hedef alan yazılar yayınlamaya başladı. Tabi ki Allah’ın tertemiz nimetlerinden ve şifa kaynağı olan sigara kulanıyor olmamı da kullanmasa olmazdı.

Bu konuları dillerine dolayan ve şeytanın bütün dostlarına süfle ettiği: “yakınımdakileri taklitçi” ya da “tarikatçılar gibi olma” iftiralarıyla, cahilce darazlananlar korosuna neden şimdi katıldı? 30 senedir zevkle kullandığım sigara, yahut iftarda acele etme konusu, yahut içtihat ve taklid konularındaki aydınlatmalarım yeni mi aklına gelmişti? Hayır, bu münafıkların standart karakterlerindendir. Onların en şaşmaz özelliklerinden birisi “eleddu’l-hisam” olmalarıdır. Yani arası iyiyken ses çıkarmazlar, ara açılınca biriktirdikleri kusurları ortaya dökerler. Hatta kusur olmayan şeyleri kusur gibi gösterir, yetmezse iftira ederek kusur uydururlar!

Yukarıda kalbi/aklı olana yeterli gelecek deliller zikredildi. Dolayısıyla bu konuda bana muvafakat edenler, taklit eden kimseler değil, delile tabi olanlardır! Yaşayan delil üzere yaşasın, helak olan da delil üzere helak olsun diye bu delillerin bir kısmını tekrar zikretmiş oldum.

Peki ya şahsım hakkında ve benden istifade edenler hakkında papağan gibi, her defasında duvara çalınarak çürütülmüş iftiraları tekrar edenler, delil üzere mi birbirlerinin aynı sözleri söylüyorlar yoksa hepsinin müracaat ettikleri tek kaynak iblis olduğu ve onun fısıldadığı kelime kalıpları olduğu için mi aynı bâtılda ittifak ediyorlar?!

Ben, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in varisi bir âlim olarak, aynı zamanda Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e atılan iftiraların da varisi olduğumun farkındayım. Peki siz ey muhalif cahiller! Kimlerin varisi olduğunuzun siz farkında mısınız?

Biz böylece her nebiye insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık. Onlardan kimisi kimini aldatmak için yaldızlı sözler fısıldar. Rabbin dileseydi bunu yapamazlardı. Artık sen de onları iftiraları ile başbaşa bırak.” (En’âm 112)



[1] Muslim'in şartına göre sahih. Ebu Tahir İbn Ebi’s-Sakr el-Enbarî Meşyeha (27)

[2] Sahih. Ebû Ya'lâ’dan naklen: Busayri İthaf (2275) Bezzar Keşfu’l-Estar (981) Ebu Nuaym Marife (5457) İbn Ebi Hayseme Tarih (1438-39) Taberânî Mu'cemu'l-Kebîr (7/70, 18/9) Taberânî Mu'cemu'l-Evsat (834)

[3] Buhârî ve Muslim'in şartlarına göre sahih. Abdurrazzak (4/226) el-Elbani Muhtasaru’l-Buhari (1/460) Bkz.: Buhari (1955) Müslim (1101)

[4] Sahih. Malik Muvatta (1/303) Şafii el-Umm (2/96) Beyhakî el-Ma’rife (2473)

[5] Buhârî ve Muslim'in şartlarına göre sahih. Abdurrazzak (4/179) Fesevi Ma’rife (2/765) Ebu Ubeyd Garibu’l-Hadis (4/210) İbn Kesir Musnedu’l-Faruk (266)

* Benzer bir kıssa Ömer radiyallahu anh’den Ali b. Hanzala – babası yoluyla rivayet edilmiştir ve bu rivayette Ömer radiyallahu anh’ın: “Bunun yerine bir gün kaza etmek kolaydır” dediği geçer. Ancak bu rivayette Ali b. Hanzala ve babası meçhuldürler. Yine aynı kıssaya dair Ömer radiyallahu anh’ın kazayı emrettiği ile ilgili diğer bir rivayet meçhul biri olan Bişr b. Kays yoluyla gelmiştir. Zeyd b. Vehb’in rivayeti daha sahihtir.

[6] Buhârî ve Muslim’in şartlarına göre sahih. Hâkim (2/395) Abdurrazzak (1/568) Taberânî (9/231) el-Muhallisiyyat (1594) Tahavi, Şerhu Meani’l-Asar (1/154) Beyhaki (1/370)

[7] Hasen. Ebu Amr el-Hirî, Fevaidu’l-Hâc (el yazma no:89) İbn Adiy el-Kamil (8/212)

[8] Buhârî ve Muslim'in şartlarına göre sahih. İbn Ebi Şeybe (2/429)

[9] Buhârî'nin şartına göre sahih. İbn Ebî Şeybe (2/430)

[10] Buhârî ve Muslim'in şartlarına göre sahih. İbn Ebi Şeybe (2/430) Abdurrazzak (4/226) Firyabi es-Siyam (55)

[11] Muslim'in şartına göre sahih. Firyabî es-Siyam (50)

[12] Muslim'in şartına göre sahih. Firyabî es-Siyam (51)

[13] Halid b. Ali el-Muşeykıh, Marifetu Evkati’s-Sıyam (s.36)

[14] Zeylai, Tebyinu’l-Hakaik (1/321)

[15] İbn Abidin ed-Durru’l-Muhtar (2/420)

[16] Silsiletu’l-Ahadisi’s-Sahiha (2081 no’lu hadisin açıklamasında)

18 Mayıs 2026 Pazartesi

Salih Selefin Akşam Namazı ve İftarın Vakti Hususunda Menhecine Bir Numune Daha

 

Muaz b. Muaz, Hacib b. Ömer rahimehullah’tan rivayet ediyor: “Amcam el-Hakem b. el-A’rac’ı Dirhem Ebu Hind’e hadis sorarken işittim. Dirhem rahimehullah dedi ki:

كُنْتُ أُقْبِلُ مِنَ السُّوقِ فَيَتَلَقَّانِي النَّاسُ مُنْصَرِفِينَ قَدْ صَلَّى بِهِمْ مَعْقِلُ بْنُ يَسَارٍ فَأَتَمَارَى غَرَبَتِ الشَّمْسُ أَوْ لَمْ تَغْرُبْ

“Ben Çarşıdan dönüyordum. Namazdan dönen insanlarla karşılaştım. Ma’kil b. Yesar radıyallahu anh onlara namazı kıldırmıştı, ben ise hala güneşin batıp batmadığı hususunda şüphedeydim.”

İbn Ebî Şeybe (1/290) sahih isnadla rivayet etmiştir. Tabiinden ravisi Ebu Hind Dirhem rahimehullah hakkında İbn Ebî Hâtim el-Cerh ve’t-Ta’dil’de “Abidlerden idi” demiştir. Diğer ravileri Muslim’in ricalidir.

Faide: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sahabisi Ma’kil b. Yesar radıyallahu anh cemaate akşam namazını kıldırmıştı, çünkü onun namazı kıldırdığı bölgede güneş gözden kaybolmuştu. Lakin Dirhem Ebu Hind rahimehullah kendi bulunduğu konumda güneşin tamamen kaybolmadığını görüyordu.

Bu hadis, astronomların hesaplarına göre, bir şehrin bütün ufuklarında güneşin batmasını esas alarak akşam vaktini belirleyen sonraki fıkıhçı taslaklarının, selefin anlayışından uzak bir anlayış benimsediklerini göstermektedir.

Nitekim Ebu Said el-Hudri, Enes b. Malik, İbn Ömer, İbn Mes’ud radıyallahu anhum ve başkalarından iftar ettikleri veya akşam namazını kıldıkları sırada, başkalarının güneşin henüz batmadığını görmüş oldukları sabit olmuştur. Hatta bu durum Abdullah b. Ebi Evfa radıyallahu anh hadisinde ve misafir olarak gelen heyete iftarlıklarını getiren Bilal radıyallahu anh kıssasında Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in fiili olarak sabit olmuştur.

Ömer radıyallahu anh’den: “Akşam namazını ortalık aydınlıkken kılın” diye emrettiği sabit olmuştur.

İftarda acele etmek Kur’ân ve mütevatir sünnet nassıyla teşvik edilmiş, iftarı geciktirmenin ümmetin fıtratını bozan unsurlardan olduğu belirtilmiştir.

Salih selefin üzerinde bulunduğu fıtrattan sapmış kimseler, ibadetlerin bütün vakitlerinde; namaz vakitlerinde, hilalin rü’yeti konusunda, sahur ve iftar vakitlerinde, hac ve kurban vakitlerinde tamamen çarpık tutumlar içerisinde bocalarken, bu kokuşmuş akıntılardan zehirlenmiş bazı musibetzedelerin çıkıp da, sahih sünnette ve salih selefin menhecinde sabit olan, gizlenmiş hakikatlerin üzerindeki örtüleri kaldırmamdan ötürü şahsıma dil uzatmalarından, iftarda acele etme sünnetini ihya etmeyi “oruç tutmaktan acizlik” diye yaftalamalaya kalkmalarından yüksünmüyorum. Bilakis Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in, belaya uğramış kimse görünce söylememizi tavsiye ettiği gibi: “Sendeki musibetten beni afiyette kılan Allah’a hamd olsun” diyorum.

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente estağfiruke ve etûbu ileyk" (Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)