Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

13 Mart 2026 Cuma

Havlayan Köpeklere Bir Hoşt

 “Al Bi Kitap Eline” adında Haricî köpeklerinden birine ait bir kanal varmış, aleyhimde gelişigüzel iftiralar atıp dururlarmış. Tıpkı kesik kılçıklar kanalı gibi anlayışı kıt, İslamî ahlaktan zerre kadar nasipsiz, “çamur at, tutmasa da izi kalsın” mantığıyla ağızlarına ne gelmişse konuşmuşlar. Ne Mürcieliğim kalmış ne Cehmiyyeliğim! Fırkalar ve görüşleri hakkında kopkoyu cehalet dizboyu!

Tagutların savunucusuymuşun, çocukların okula gönderilmesine karşı çıkanı Haricilikle itham ediyormuşum, tagutun mahkemesiyle tehdit ediyormuşum, korona zamanı maske takanları ve safları ayıranları tekfir ediyormuşum, Allah’ın indirdiği ile hükmetmemenin küfür olmadığını iddia ediyormuşum, Allah’a söven ve Kur’an’ı ayaklar altında çiğneyenin kafir olmadığını söylüyormuşum vs. daha neler neler!

İftira atarken bile kendi kendilerine çelişiyorlar ama hiçbir şeyi anlayamacak kadar mallar! Tıpkı Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in Haricileri nitelediği gibi!

Yıllardır web sayfamda yazdıklarım, sesli ders kayıtlarında söylediklerim ortadadır. Hiçbir aklı başında şahıs tagutları savunduğuma dair en ufak bir delil ortaya koyamaz. Çocukların okula gönderilmesi hususunda nasıl bir tavır içinde olduğumuzu da bilenler bilir. Lakin Harici köpekleri çocukları okula gönderenleri tekfir etmiyor olmamızdan dolayı kuduruyor! Evet, İslam iddia eden hiç kimseyi, şirk işlese de, küfür işlese de, şartlar yerine gelmeden ve maniler ortadan kalkmadan tekfir etmem. Harici köpekleri kudurtsa da, bu Ehl-i Sünnet’in menhecidir. Dolayısıyla maske takmak, namazda safları ayırmak gibi bâtıl amellerde bulunan muayyen şahıslar hakkında da tutumum budur! Lakin fiilin hükmü ile fâilin hükmü hakkındaki ayrımı Harici köpekleri asla kabul etmezler ve hevâlarına uymaz! Hevalarını ilah edinen köpekler!

“Maskesiz sokağa çıkmak haramdır” ve “Safların arasına mesafe koymak vaciptir” gibi hüküm uyduranların, cemaatle namazları yasaklayanların, Allah’ın indirdiğinden başkasıyla hükmetmenin, dinden çıkaran büyük küfür türünden bir küfür olduğunu açıklamamdan dolayı beni maske takan herkesi tekfir etmekle suçluyorlar, sonra da “Allah’ın indirdiğinden başkasıyla hükmetmenin küfür olmadığını” söylediğimi iddia ediyorlar! Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu!!

Taşları bağlamışlar, köpekleri salmışlar! Benim sormam gereken hesabı, durumu aleyhime çevirerek lanse etmeleri asıl deccallik değil mi? Yıllardır Allah’ın indirdiğinden başkasıyla hükmetmek iddiasıyla önünüze geleni tekfir ediyorsunuz, söyleyin bakalım, maske takmayı vacip saymak, safların arasına mesafeyi şart koşmak, Allah’ın indrdiği bir hüküm müdür, yoksa tagut şeytanın hükmü müdür?

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem namazda ağzı örtmeyi yasaklamıyor mu? Safları ayırana beddua etmiyor mu? Şeytanın saflar arasına boşluk koymak istediğini açıklamıyor mu? Hastalığı bahane etmenin bu konuda yeri olmadığını “Hastalık bulaşması diye bir şey yoktur” buyurarak reddetmiyor mu? Ey İblis’in kulları Harici köpekler!

Allah’a ve rasulüne muhakeme olmaktan büsbütün yüz çevirmiş halinizle bir de utanmadan bana tagutu savunma iftirası mı atıyorsunuz! Gırtlaklarınıza kadar batmış olduğunuz rezilliklerinize gözlerimizi ve kulaklarımızı tıkadık diye kendinizi haklı mı zannediyosunuz? Akılsız ahmaklar! Kendi gerizekalılıklarınızı bana delilik suçlamasında bulunarak mı örtmeye çalışıyorsunuz?

Gelelim tagutun mahkemesi meselesine… 

Müslümanları her türlü zulme maruz bırakıp adaleti aramaktan alıkoymak için şeytanın yani gerçek tagutun en büyük tuzaklarından birisi, “Tagutun mahkemesi” söylemiyle, haklarını talep etmekten alıkoymaktır bu! Bu sloganlarla zulme yol vermek asıl taguta muhakemenin ta kendisidir!

Taguta muhakeme olmak demek, Allah ve rasulünün hükmünü terk edip, buna aykırı hükümlere başvurmaktır! Mahkemeden Allah ve rasulünün hükmü olan adaleti talep etmek taguta muhakeme midir?

Allah ve rasulünün hükmüne göre şahsıma ait bir hakkın icrasını, bunu uygulama yetkisi olan makamlardan talep etmem taguta muhakeme midir ey beyinsizler!

Allah ve rasulünün bana vermedikleri bir hakkı mı mahkemeden talep ediyorum ki buna taguta muhakeme denilebilsin?

Allah ve rasulünün hükmünden başkasını talep ettiğimi nereden çıkarıyorsunuz? Mahkeme bana ait bir hakkı tespit ve talep ettiğinde Allah’ın ve rasulünün hükmüne aykırı bir hükümde mi bulunmuş oluyor ki buna tagutun mahkemesi denilsin?  

Müfessirler imamı İbn Cerir et-Taberi Yusuf suresi 42. Ayetin tefsirinde şöyle diyor: “Yusuf aleyhi's-selâm, rüyasının tabiriyle zindandan kurtulacağını bildiği arkadaşına: “Efendinin yanında benden bahset” diyerek, kralın katında kendisinin uğradığı zulmü, haksız olarak hapsedilmiş olduğunu anlatmasını istedi…” (Camiu’l-Beyan 7/257, bkz:; Kurtubi Tefsiri 9/200)

İbn Kesir de ayetin tefsirinde şöyle demiştir: “Yûsuf aleyhi's-selâm, kurtulacağını sandığı kralın şarapçısına diğeri asıla­cağını hissetmesin diye ondan gizli olarak - yine de en doğrusunu Al­lah bilir - şöyle dedi: “Efendinin yanında beni an.” Benim hikâyemi efendin olan kralın yanında an. Ancak kendisine tavsiye edilen bu ki­şi, efendisinin yanında Yûsuf'u ve onun hikâyesini anmayı unut­tu. Bu, Allah'ın peygamberinin hapisten kurtulmaması için şeytânın yapmış olduğu hileler cümlesindendir.  “Fakat şeytân onu efendisine anmayı unutturdu” âyetindeki zamirin, hapisten kurtulana âit oldu­ğu açıklaması doğrudur. Mücâhid, Muhammed b. İshâk ve birçokları böyle söylemiştir. Zamirin Yûsuf aleyhi's-selâm’a râci olduğu da söy­lenmiştir. İbn Cerîr bu görüşü İbn Abbâs, Mücâhid, İkrime ve başka­larından rivayet etmiştir…”

Yusuf aleyhi's-selâm, kafir kralın hükmüne müracaat ederek haksızlığın giderilmesini talep etti diye taguta mı muhakeme oldu?

Habeşistan’a hicret eden sahabe, o sırada Hristiyan olan Habeş kralının adaletine başvurduklarında taguta mı muhakeme olmuşlardı? Zira Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem “Muhakkak Habeş diyarında kimseye zulmetmeyen bir kral vardır…” buyurarak yönlendirmişti! Bu kıssa içerisinde müşriklerin gönderdiği ekibin şikayeti üzerine o sırada müslüman olmamış olan Habeş kralının huzuruna çağırılan Ca’fer b. Ebi Talib ve beraberindekiler: “Biz kafir bir krala muhakeme olmayız” diyerek itiraz mı ettiler?

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, bir müşrik olan Mut’im b. Adiy’in emanı altına girerek, tagutun hükmüne mi müraacat etmiş oldu?

Ebu Bekr radıyallahu anh, bir müşrik olan İbnu’d-Dugunne’nin emanına girerek ve onun şartlarını kabul ederek taguta mı muhakeme olmuş oldu?

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, müşriklerin Hılfu’l-Fudul heyetine dahil olmakla tagutun hükmüne mi müracaat etmişti?

Siyer kitaplarından işaret ettiğim kıssaların detayları incelenebilir.

Haricilerin taguta muhakeme konusunda hak ile bâtılı birbirine karıştırıp herşeyi karmaşık hale getirmelerine web sayfamda defaatle yazılar yayınlayarak cevap vermiştim. Merak edenler sitede arama yapıp bakabilirler. Lakin hevalarına tapan Hariciler bakmazlar, baksalar da görmezler, görseler de anlamazlar, onlar hayvanlar gibidir, belki daha da aşağılıktırlar.

12 Mart 2026 Perşembe

Kedi Satışının Hükmü

 Ma’kil b. Ubeydillah el-Cezeri - Ebu’z-Zubeyr rahimehullah yoluyla:

سَأَلْتُ جَابِرًا عَنْ ثَمَنِ الْكَلْبِ وَالسِّنَّوْرِ؟ قَالَ زَجَرَ النَّبِيُّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ عَنْ ذَلِكَ

“Cabir radiyallahu anh’e köpeğin ve kedinin ücretinden sordum. Dedi ki: “Nebî sallallahu aleyhi ve sellem bundan sakındırdı.”[1]

Bunun isnadında Ma’kil b. Ubeydillah el-Cezerî saduk ve hata eden bir ravidir.

El-A’meş - Ebu Sufyan (Talha b. Nafi) rahimehullah yoluyla: Cabir b. Abdillah radıyallahu anhuma dedi ki:

أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ نَهَى عَنْ ثَمَنِ الْكَلْبِ وَالسِّنَّوْرِ والسنور هو الهر (القط)

“Nebî sallallahu aleyhi ve sellem köpek ve kedi ücretinden yasakladı.”[2]

Tirmizî dedi ki: “Bu hadisin isnadında ızdırap vardır. Kedi ücreti konusunda sahih değildir. Bu hadis el-A’meş – ashabından biri – Cabir radıyallahu anh isnadıyla da rivayet edilmiştir. Bu hadisin rivayeti konusunda el-A’meş üzerinde ızdırap yapmışlardır (çelişkili rivayette bulunmuşlardır. İlim ehlinden bir topluluk kedi ücretini mekruh görmüşler, bazıları da ruhsat vermişlerdir. Bu Ahmed (b. Hanbel) ve İshak (b. Rahuye)’nin görüşüdür. İbn Fudayl el-A’meş’ten, o Ebu Hazım’dan, o da Ebu Hureyre radıyallahu anh’den o da Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’den bundan başka şekilde rivayet etmiştir.”

Begavi de bu hadis hakkında şöyle dedi: “Bu hadisin isnadında ızdırap vardır. Bu hadisin zahirine gidenler kedi satışını çirkin gördüler. Bunlar Ebu Hureyre ve Cabir radıyallahu anhuma’dır. Yine Tavus ve Mucahid de bu görüştedir. Çoğunluk ise kedi satışını caiz gördüler. Bu İbn Abbas radıyallahu anhuma’nın görüşüdür. El-Hasen (el-Basri), İbn Sirin, el-Hakem (b. Uteybe) ve Hammad da bu görüştedirler. Yine Malik, es-Sevrî, re’y ashabı, eş-Şafii, Ahmed (b. Hanbel) ve İshak (b. Rahuye) de kedi satışını caiz gördüler. Bazıları kedi satışı hakkındaki yasağı evcil olmayan ve teslimine güç yetmeyen kediler hakkında te’vil etti.”[3]

İmam Ahmed dedi ki: “Bu konuda sabit veya sahih bir şey bilmiyorum.” Yine dedi ki: “Bu konudaki hadisler muzdariptir.”[4]

Yine İbnu’l-Munzir ve İbn Abdilber de bu hadisi zayıf bulmuşlardır. Muslim, Beyhakî ve Nevevi ise sıhhatine hükmetmişlerdir.

Hammad b. Seleme – Kays b. Sa’d – Atâ – Ebu Hureyre radıyallahu anh yoluyla:

أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ «نَهَى عَنْ ثَمَنِ السِّنَّوْرِ

“Nebî sallallahu aleyhi ve sellem kedinin ücretinden yasakladı.”[5]

Ebu Avane bu rivayetin ardından dedi ki: “Kedi ücretinden yasaklayan rivayetlerin sıhhatinde ve zayıflığında şüphe vardır.”

Beyhakî de Hammad’ın Kays’tan rivayetinde şüphe olduğunu söylemiştir.

Hakikatte hadis, Cabir b. Abdillah radıyallahu anhuma’dan birçok yoldan sabit olmuştur. Bunları el-Elbani es-Sahiha’da (2971) zikretmiş ve hadisin sahih olduğunu savunmuştur.

Kedi satışını caiz gören alimlerden kimisi ya yasaklayan hadisin sabit olmaması, ya bu yasağın nesh edildiği, ya evcil olmayan kediler hakkında olduğu veya kedi etinin satışı hakkında olduğu şeklinde açıklamışlardır. Nitekim Cabir radıyallahu anh’den gelen tariklerden birinde “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem kedi eti yemekten yasakladı” lafzıyla gelmiştir. Fakat bu lafızla rivayetin isnadında Ömer b. Zeyd es-San’anî zayıf olduğu için bu lafız hüccet görülmemiştir.

Kemaluddin ed-Dumeyrî, Hayatu’l-Hayevan’da (1/577) şöyle demiştir: “Kedi satışı hakkındaki yasak, evcil olmayan ve kendisine bir fayda olmayan kedileye yorumlanmıştır. Denildi ki: Bu tenzihen yasaklanmıştır ki, insanlar onu satmayı adet edinmeyip bağışlamaya devam etsinler. Eğer kediden faydalanılıyorsa satışı da sahih olur ve ücreti helal olur. Bu bizim ve alimlerin genelinin mezhebidir. Ancak İbnu’l-Munzir, Ebu Hureyre, Tavus, Mucahid ve Cabir b. Zeyd’den bu hadisi delil getirerek kedi satışını caiz görmediklerini nakletmiştir. Cumhur ise buna, yasağın anlattığımız şekilde (evcil olmayan kediler hakkında olduğuna) yorumlayarak cevap vermişlerdir. Dayanak da budur.

Kedi satışının cevazına deliller de şu şekildedir:

Kays b. Hebter rahimehullah’tan:

عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ أَنَّهُ لَمْ يَكُنْ يَرَى بِثَمَنِ السِّنَّوْرِ بَأْسًا

“İbn Abbas radıyallahu anhuma kedinin ücretinde sakınca görmezdi.”[6]

Ebu Hureyre radıyallahu anh’den: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

دَخَلَتْ امْرَأَةٌ النَّارَ مِنْ جَرَّاءِ هِرَّةٍ لَهَا أَوْ هِرٍّ رَبَطَتْهَا فَلَا هِيَ أَطْعَمَتْهَا وَلَا هِيَ أَرْسَلَتْهَا تُرَمْرِمُ مِنْ خَشَاشِ الْأَرْضِ حَتَّى مَاتَتْ هَزْلًا

Bir kadın kendisine ait bir kedi yavrusu veya bir kedi sebebiyle cehenneme girdi. Onu bağlamıştı ve yemek vermediği gibi, yeryüzünün haşeratının yemesi için de bırakmadı. Böylece kedi açlıktan öldü.”[7]

Bu hadiste delil olan kısım, “kendisine ait bir kedi” lafzının geçmesidir. Bu ifade, o kedinin kadının mülkü olduğuna delalet eder. Zira lam harfinde asıl mülkiyet ifade etmesidir. Kendisinden faydanılan bir mülkün de satışı caizdir.[8]

Böylece kedi ve köpek satışından yasaklayan hadisler, kendisinde fayda olmayan ve mülkiyet altında olmayan hayvanlara yorumlanır.[9]

İbn Useymin de konuyla ilgili delilleri ve görüşleri zikrettikten sonra kedi satışının cevazı görüşünün daha kuvvetli olduğunu tercih etmiştir.

Netice: Kedi satışından yasaklayan hadisin sıhhati konusunda ilim ehli tereddüt etmiştir. Köpek satışından yasaklayan hadisler ise mütevatir olup sıhhati sabittir. Nitekim av köpeği gibi kendisinden faydalanılan ve mülkiyet altında olan köpeklerin satışı hakkındaki istisna Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den sabit olmuştur. Kedi satışı konusundaki yasağın mülkiyet altında olmayan, eğitimli olmayan sahipsiz kediler hakkında yorumlanması da isabetli görünmektedir. Nitekim İbn Abbas radıyallahu anhuma’dan kedi satışında sakınca olmadığı rivayet edilmiş, tabiin ile sonraki müçtehitlerin çoğunluğu bu konudaki cevazı açıkça ifade etmişlerdir. Bu tevcih, kedi satışından yasaklayan rivayetler ile cevazı gösteren rivayetlerin arasını bulma konusunda tercihe şayandır. Allah en iyi bilendir.



[1] Hasen. Muslim (1569)

[2] Muslim'in şartına göre sahih. Ebû Dâvûd (3479) Tirmizî (1279) Nesâî (4295) Hakim (2/39) İbnu’l-Carud el-Munteka (580) İbn Ebî Şeybe (7/296) Ebu Ya’la (4/287) Taberânî Mu'cemu'l-Evsat (3201) Tahavi Şerhu Muşkili’l-Asar (4651-4652)

[3] Şerhu’s-Sunne (8/24)

[4] İbn Receb Camiu’l-Ulum ve’l-Hikem (s.453)

[5] Hasen ligayrihi. Ebu Avane Mustahrac (5274) Beyhakî (6/6) İbn Hibban (11/317)

[6] Sahih mevkuf. İbnu’l-Munzir el-Evsat (6602, 7817)

[7] Sahih. Muslim (2619)

[8] Bkz.: Keşşafu’l-Kına (3/153)

[9] Bkz.: İbn Kudame el-Mugni (4/175)

3 Mart 2026 Salı

Âsâr’ın Yayınladığı El-Mesailu İmam Ahmed Kitabı Hakkında

 Asar yayınlarının yayınladığı Mesailu İmam Ahmed kitabı bugün elime ulaştı ve incelediğimde şunları gördüm:

1- Bu kitap Prof. Dr. Abdullah b. Selman el-Ahmedi’nin; el-Mesail ve’r-Resail adlı, İmam Ahmed’in akideyle ilgili fetvalarını ve bunların şerhini içeren 2 ciltlik bir çalışmasından şerh kısımları çıkarılarak yalnız imam Ahmed’in sözleri tercüme edilmek suretiyle hazırlanmış olup kitabın tanıtımında bu muasır müellifin eseri olduğundan bahsedilmemiştir.

2- Aynı konu tabanlı olarak benim yapmış olduğum çalışma esnasında Asar yayınları yetkilisine Abdullah el-Ahmedî’nin bu çalışmasından, bu kitabın eksik ve hatalarından bahsetmiştim, kendi çalışmamda bu eksikleri giderdiğimi, hataları düzelttiğimi ve el-Ahmedî’nin zikretmediği daha birçok akide ile ilgili rivayetleri kendi çalışmamda eklediğimi belirtmiştim. Nitekim bu konuda el-Ahmedî'nin çalışmasını esas alıp gerekli ekleme ve düzeltmeleri yaptığıma dair bilgiyi çalışmamın mukaddimesinde de verdim.

3- Âsâr yayınları ile olan anlaşmayı fesh etmemizden sonra Daru’s-Sunne Mescidi benim hazırlamış olduğum derlemeyi yayınladı. Görünen o ki Âsar yayınları da bahsetmiş olduğum el-Ahmedi’nin bu çalışmasını temin etmişler ve yeniden tercüme ettirmişler. Lakin kitabın tanıtımında bundan ve eserin orjinal müellifinden hiç bahsedilmediği için şahsıma ait olan çalışma üzerinde oynamalar yaparak yayınladıkları zannı oluştu, bu yüzden emek hırsızlığı yapıldığı zannıya ihtarda bulunmuştum. Hatta yayıncıya neden bu kitabı izinsiz bastıklarını sorduğumda da tatmin edici bir cevap alamadım, kimin eserini tercüme ettirdiklerini de açıklamadılar. İbn Ebi Zemenin’in Usulu’s-Sunne adlı kitabına yapmış olduğum tahkik ve tercüme çalışmama Haddadî ve Haricî köpeklerinin akidelerini içeren dipnotları sanki benim dipnotlarımmış gibi anlaşılacak şekilde yayınlamış olmaları ve ticarî menfaati önceleyerek sapıklık içeren kitapların satışlarını yapmaları sebebiyle Asar yayınları nezdimde sabıkalıdır, el-Mesail kitabıyla ilgili zannıma da bu durum sebep olmuştur.

4- Bütün bu açıklamalara göre Asar yayınlarının yayınlamış olduğu Mesail kitabıyla ilgili olarak mahkemeye vermeyi gerektirecek bir durum olmadığı anlaşılmıştır. Hatta İmam Ahmed’in akidesini yansıtan bu eseri onların da yayınlamış olmalarından memnuniyet duymaktayım. İbn Ebi Zemenin'in Usulu’s-Sunne tercümeme yapmış oldukları hainlikleri ise Allah’a havale ediyorum. Bu kitabın benim tarafımdan yapılan tahkik ve tercümesinin Asar yayınlarının müdahalelerini içermeyen orijinal şeklini yayınlamak da üzerime vebal kalmıştır, Allah imkan nasip ederse yayınlamayı düşünüyorum.

5- Asar yayınları, yayınladıkları Mesail kitabını “En geniş mesail derlemesi” olarak sunmuşlardır lakin bu, gerçeği yansıtmamaktadır. Benim derlediğim mesail kitabında, Âsâr’ın yayınladığı kitapta geçen ve imam Ahmed’e nispeti sahih olan bütün akidevi meseleler mevcuttur, lakin benim derlememde Âsâr’ın baskısında yer almayan daha birçok mesele vardır. Rakam olarak Âsâr’ın neşrinde 1011 rivayet mevcuttur. Benim çalışmamda ise 1075 rivayet vardır. Bununla beraber Asar’ın yayınladığı derlemede imam Ahmed’e nispeti sabit olmayan er-Reddu Ale’l-Cehmiyye ve Kitabu’s-Salat gibi eserlerden de nakiller mevcuttur. Buna göre benim derlememde yaklaşık 200 küsur fazladan akidevi mesele mevcuttur. Ayrıca her rivayetin kaynağı cilt sayfa veya rivayet numarası olarak tek tek kaynağından tahric edilerek tarafımdan belirtilmiş, her bir rivayetin isnad zinciri incelenerek İmam Ahmed’e nispetinin sıhhati sabit olan rivayetlere yer verilmiştir. Asar’ın tercüme ettirdiği eserin dipnotlarında ise çoğu zaman cilt, sayfa veya rivayet numarası belirtilmemiştir.

Sonuç olarak, önceki ihtar yazımda şahsıma ait çalışmalar üzerinden bir emek hırsızlığı yapıldığı zannında bulunmuştum ve bu hususta hatalı olduğum ortaya çıkmıştır. Bid’at ehliyle yakın ilişkilerde bulunan kişilere suizanda bulunmaktan dolayı özür dilemeyeceğim. Zira itham vadilerinde dolaşan, haksız bir ithama uğrarsa ancak kendisini kınamalıdır. İsabetsiz bir zanda bulunduğum için Asar yayınlarından değil, bu ihtarımın ulaştığı kimselerden özür diliyorum. Zira Asar yayınlarının bugüne kadar yaptıkları, kendilerine hüsnüzan toleransını ortadan kaldırmıştır. Bütün bunlarla beraber, yayınlamış oldukları el-Mesail kitabı faydalı bir kitaptır, her ne kadar derlemesini yapan müellifin eksikleri ve hataları olsa da, asla sakındırılacak bir içerikte değildir.


2 Şubat 2026 Pazartesi

Ön Taraftan Çıkan Yel Abdesti Bozar mı?

 Fakihler kadının ön tarafından çıkan yelin abdesti bozup bozmadığı hususunda ihtilaf etmişlerdir.

Birinci görüş: Abdesti bozar. Bu Şafii ve Hanbelilerin mezhebidir.

İmam Nevevî rahimehullah dedi ki: “Erkek veya kadının arka tarafından çıkanlar abdesti bozar. Bu gaita, idrar, yel, kurt, irin, kan, taş veya başka bir şey olsa da fark etmez. Bunun nadiren olması veya sıklıkla olması arasında da fark yoktur. Yelin kadının önünden çıkması ve erkeğin arkasından çıkması da fark etmez. Şafii rahimehullah bunu el-Umm’de ifade etmiş ve ashabı da bu hususta ittifak etmişlerdir.”[1]

İbn Kudame rahimehullah dedi ki: “Salih, babası (Ahmed b. Hanbel)’den, kadının ön tarafından yel çıkması hakkında şöyle dediğini nakletti: İki yoldan (önden ve arkadan) çıkan her şeyde abdest gerekir.” El-Kadî dedi ki: “Erkeğin zekerinden ve kadının ön tarafından çıkan yel abdesti bozar.”[2]

İkinci görüş: Abdesti bozmaz. Bu Hanefiler ile Malikilerin mezhebidir.

Reddu’l-Muhtar’da şöyle geçer: “Ön taraftan ve zekerden çıkan yel abdesti bozmaz. Çünkü bu seğirmedir, gerçek manada bir yel değildir. Şayet yel olsaydı bile necaset mahallinden gelmediği için yine abdesti bozmaz.”[3]

Allame ed-Derdir el-Malikî rahimehullah şöyle demiştir: “İki çıkış yolu dışında bir yerden mesela ağızdan çıkanlar veya kanın dübürden gelmesi, kadının ön tarafından gelse dahi yelin ön taraftan gelmesi veya bir delikten gelmesi abdesti bozmaz.”[4]

Tercih:

Mezheplerin görüşleri bu şekildedir. Delilin zahiri ise ön taraftan çıkan yelin abdesti bozduğunu göstermektedir. Zira Nebî sallallahu aleyhi ve sellem yel hakkında:

لَا وُضُوءَ إِلَّا مِنْ صَوْتٍ أَوْ رِيحٍ

Ses veya koku olmadıkça abdest gerekmez” buyurmuştur.[5]

İmam İbnu’l-Mubarek rahimehullah ve başkaları ön taraftan çıkan yelin abdesti bozacağına bu ve benzer hadisleri delil getirmişlerdir.

İmam Tirmizî rahimehullah şöyle demiştir: “Bu alimlerin, hades meydana gelip de ses işitmedikçe ve yel hissetmedikçe abdest gerekmeyeceği görüşüdür. Abdullah b. el-Mubarek rahimehullah dedi ki: “Kişi hadesten (abdestin bozulduğundan) tereddüt ederse, abdestin bozulduğuna yemin edecek kadar emin olmadıkça abdesti bozulmaz.” Yine dedi ki: “Kadının ön tarafından yel çıkarsa ona abdest gerekir.” Bu aynı zamanda Şafii ve İshak (b. Rahuye)’nin de görüşüdür.”

Yel konusunda Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den gelen delil umum ifade etmekte olup, yelin önden veya arkadan çıkmasını kapsamaktadır.

Buna göre kadının ön tarafından çıkan yel, ses veya koku ile birlikte olursa abdesti bozar, ses ve koku ile birlikte olmazsa abdesti bozmaz. Allah en iyi bilendir.



[1] El-Mecmu (2/3) Bkz.: İbn Hacer el-Heytemi Tuhfetu’l-Muhtac (1/127)

[2] El-Mugni (1/125) Bkz: Merdavi el-İnsaf (1/195)

[3] Reddu’l-Muhtar (1/136) Bkz.: Kasanî Bedaiu’s-Sanai (1/25)

[4] Eş-Şerhu’l-Kebir Ma’a Haşiyeti’d-Dusuki (1/118)

[5] Tirmizî (74) Sahihu’l-Cami (7572)

1 Şubat 2026 Pazar

Yatsı Namazı Kılan Cemaate Uyan Kişinin Akşam Namazını Kılması

 Kişi akşam namazını kılmamış olup yatsı namazı kılmakta olan cemaate uyarak namaz kılarsa namazı ne şekilde kılacağı hususunda ihtilaf edilmiştir. Kimisi üçüncü rekatte oturup cemaatin yatsıyı tamamlamasını bekler ve onlarla birlikte selam verir demiştir ki, bunu korku namazına kıyaslayarak söylemişlerdir, şaz bir görüştür.

Şeyh Mukbil gibi diğer bazı âlimler de, cemaatle birlikte dört nafileye niyet ederek kılar, sonra akşam namazını, sonra da yatsı namazını kılar demişlerdir. Bu görüş de İbn Ömer radıyallahu anhuma, ez-Zuhri rahimehullah ve seleften birçoklarından nakledilmiştir.

İmam Şafii, bir rivayette İmam Ahmed, Hanbelilerden bir grup, İbn Teymiyye, dedei Mecd İbn Teymiyye ve el-Elbani gibi bazı âlimler, üçüncü rekatte imamdan ayrılmaya niyet edip oturur ve selam vererek namazdan ayrılır demiştir.

Nevevi rahimehullah şöyle demiştir: “Kişi öğle namazı kılan imamın arkasında sabah namazına niyet ederse namazı tamam olur. Dilerse imam selam verene kadar teşehhüdde oturup bekler ve imamla birlikte selam verir ki, en üstünü budur. Dilerse de imamdan ayrılmaya niyet eder ve selam verir. Bir mazeret sebebiyle İmamdan ayrılması yüzünden namazının batıl olmayacağı hususunda bir ihtilaf yoktur. Şekil olarak da doğruya en yakını budur.”[1]

Nastan ve selefin uygulamasından, mazeret sebebiyle namazda imamdan ayrılmaya delil şu şekildedir:

Enes b. Malik radiyallahu anh dedi ki:

كَانَ مُعَاذُ بْنُ جَبَلٍ يَؤُمُّ قَوْمَهُ فَدَخَلَ حَرَامٌ وَهُوَ يُرِيدُ أَنْ يُسْقَى نَخْلُهُ فَدَخَلَ الْمَسْجِدَ لِيُصَلِّي مَعَ الْقَوْمِ فَلَمَّا رَأَى مُعَاذًا يُطَوِّلُ تَجَوَّزَ فِي صَلاتِهِ وَلَحِقَ بِنَخْلِهِ يَسْقِيهِ فَلَمَّا قَضَى مُعَاذٌ الصَّلاةَ قِيلَ لَهُ إِنَّ حَرَامًا دَخَلَ الْمَسْجِدَ فَلَمَّا رَآَكَ طَوَّلْتَ تَجَوَّزَ فِي صَلاتِهِ وَلَحِقَ بِنَخْلِهِ يَسْقِيهِ قَالَ إِنَّهُ لَمُنَافِقٌ أَتَعَجَّلُ عَنِ الصَّلاةِ مِنْ أَجْلِ سَقْي نَخْلِهِ؟ قَالَ فَجَاءَ حَرَامٌ إِلَى النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّم َ وَمُعَاذٌ عِنْدَهُ فَقَالَ يَا نَبِيَّ اللَّهِ إِنِّي أَرَدْتُ أَنْ أَسْقِيَ نَخْلا لِي فَدَخَلْتُ الْمَسْجِدَ لأُصَلِّيَ مَعَ الْقَوْمِ فَلَمَّا طَوَّلَ تَجَوَّزْتُ فِي صَلاتِي وَلَحِقْتُ بِنَخْلِي أَسْقِيهِ فَزَعَمَ أَنِّي مُنَافِقٌ فَأَقْبَلَ النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّم َ عَلَى مُعَاذٍ فَقَالَ أَفَتَّانٌ أَنْتَ؟ أَفَتَّانٌ أَنْتَ؟ لا تُطَوِّلْ بِهِمْ! اقْرَأْ بِسَبِّحِ اسْمَ رَبِّكَ الأَعْلَى وَالشَّمْس وَضُحَاهَا وَنَحْوهمَا

“Muaz b. Cebel radiyallahu anh kavmine imamlık yapıyordu. Haram radiyallahu anh, o hurma bahçesini sulamak istiyordu. Cemaatle namaz kılmak için Mescide girdi. Muaz radiyallahu anh’ın namazı uzattığını görünce namazını çabukça kılıp bahçesini sulamaya gitti. Muaz radiyallahu anh namazı bitirince ona:

“Haram mescide girdi, senin namazı uzattığını görünce namazı hızlıca kılıp bahçesini sulamaya gitti” denildi. Muaz radiyallahu anh dedi ki:

“Şüphesiz o bir münafıktır. Bahçesini sulamayı namaza tercih mi ediyor?” Bunun üzerine Haram radiyallahu anh Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e geldi, Muaz radiyallahu anh da yanındaydı. Dedi ki:

“Ey Allah’ın nebisi! Ben hurma bahçemi sulamak istiyordum. Mescide cemaatle namaz kılmak için girdim. Namazı uzatınca ben çabukça kılıp bahçemi sulamaya gittim. O da benim münafık olduğumu iddia etti.” Nebî sallallahu aleyhi ve sellem Muaz radiyallahu anh’e döndü ve:

Sen fitneci misin? Sen fitneci misin? Onlara namazı uzatma! A’lâ, Şems ve benzer sureleri oku.[2]

Abdullah b. Burayde rahimehullah’tan: “Burayde radiyallahu anh dedi ki:

إِنَّ مُعَاذَ بْنَ جَبَلٍ صَلَّى بِأَصْحَابِهِ صَلاةَ الْعِشَاءِ فَقَرَأَ {اقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ وَانْشَقَّ الْقَمَرُ} فَصَلَّى رَجُلٌ وَانْصَرَفَ فَقَالَ مُعَاذٌ قَوْلا شَدِيدًا فَأَتَى رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيه وَسَلَّم يَشْكُو أَنَّهُ كَانَ فِي نَخْلٍ لَهُ يَعْمَلُ فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيه وَسَلَّم اقْرَأْ فِيهِمَا بِـ {وَالشَّمْسِ وَضُحَاهَا} وَنَحْوِهَا مِنَ السُّوَرِ

“Muaz b. Cebel radiyallahu anh arkadaşlarına yatsı namazını kıldırıyordu. Kamer suresini okuyarak kıldırdı. Bir adam namazdan ayrıldı. Muaz radiyallahu anh ona şiddetli sözler söyledi. Adam da Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e gelerek şikâyet etti ve kendisinin hurmaları sulama işinde çalıştığını söyledi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem (Muaz radiyallahu anh’e) buyurdu ki:

Şems suresi ve benzeri sureleri oku.”[3]

Bu hadiste Muaz radıyallahu anh’ın arkasında namaz kılan Haram radıyallahu anh, imamdan ayrılarak namazı tamamlamış, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem onun bu yaptığına karşı çıkmamış, namazının geçersiz olduğunu söylememiştir.

Böylece bu hadiste imama uyan kimsenin bir mazeret sebebiyle namazda imamdan ayrılmasının meşru olduğuna delalet vardır.

Yine İbn Mes’ud radıyallahu anh, Osman radıyallahu anh’ın Mina’da namazı dört kıldırmasını eleştirdiği zaman, tabiinden ravi ona: “İkinci rekatten sonra selam verip ayrılsaydın” demiş, İbn Mes’ud radıyallahu anh, bu fiilin meşru olmadığını söylememiş, bilakis siyasi bir fitneye sebep olması endişesiyle “İhtilaf şerdir” diyerek cevap vermiştir.

Abdurrazzak, Ma’mer’den, o da Katade ve Atâ el-Horasanî rahimehumallah’tan rivayet ediyor:

«أَنَّ أَبَا الدَّرْدَاءِ انْتَهَى إِلَى أَهْلِ حِمْصٍ، وَهُمْ يُصَلُّونَ الْعِشَاءَ، وَهُوَ يَظُنُّ أَنَّهَا الْمَغْرِبُ، فَلَمَّا سَلَّمَ الْإِمَامُ قَامَ فَصَلَّى رَكْعَةً أُخْرَى، ‌فَاعْتَدَّ ‌بثَلَاثِ ‌الْمَغْرِبِ ‌وَجَعَلَ ‌الرَّكْعَتَيْنِ تَطَوُّعًا، ثُمَّ صَلَّى الْعِشَاءَ بَعْدَ ذَلِكَ

“Ebu’d-Derda radıyallahu anh Humus halkına gittiğinde yatsı namazını kılıyorlardı. Ebu’d-Derda radıyallahu anh ise onların akşamı kıldıklarını zannediyordu. İmam selam verince Ebu’d-Derda radıyallahu anh kalktı ve bir rekat daha kıldı. Üç rekatı akşam namazı saydı önceki iki rekati de nafile saydı. Sonra yatsı namazını kıldı.”[4]

Taberî dedi ki: bana Ya’kub b. İbrahim tahdis etti, dedi ki: bize İbn Uleyye tahdis etti, dedi ki: bize Davud (b. Ebi Hind) haber verdi, o Ata el-Horasani’den rivayet etti. Yine Said, Katade’den rivayet etti:

أَن أَبَا الدَّرْدَاء انْتهى إِلَى السَّجْدَة، وهم يصلونَ، فصلى مَعَهم، ‌وَهُوَ ‌يرى ‌أَنَّهَا ‌الْمغرب، فَإِذا هِيَ الْعشَاء، فَقَامَ فصلى رَكْعَة، فَجعل ثَلَاثًا الْمغرب، وثنتين بعْدهَا

“Ebu’d-Derda radıyallahu anh secdeye gittiğinde cemaat yatsı namazı kılıyordu, o ise onların akşamı kıldıklarını sanıyordu. Yatsı namazı kıldıklarını görünce kalkıp bir rekât daha kıldı, üç rekati akşam, iki rekati de nafile kıldı.”[5]

Abdullah b. Ahmed dedi ki: “Babam (Ahmed b. Hanbel’e); Hammad b. Zeyd’in Davud’dan, onun da Ata’dan rivayet ettiği şu haberi sordum:

أَنَّ أَبَا الدَّرْدَاءِ ‌صَلَّى ‌الْمَغْرِبَ ‌أَرْبَعًا ‌ثُمَّ ‌صَلَّى ‌رَكْعَةً ثُمَّ قَالَ ثَلاثٌ وَاثْنَتَانِ قَالَ أَبِي يَعْنِي عَطَاءً الْخُرَاسَانِيَّ

“Ebu’d-Derda radıyallahu anh akşamı dört rekat kıldı, sonra bir rekat daha kıldı, sonra dedi ki: “Üç (rekati akşam namazı) ve iki rekat (nafiledir)” Babam dedi ki: “Buradaki Atâ, el-Horasanî’dir.”[6]

Bu rivayetin Katade ve Ata el-Horasani’ye ulaşan isnadı sahihtir. Katade rahimehullah Ebu’d-Derda radıyallahu anh’e yetişmemiştir. Ata el-Horasani rahimehullah’ın da Ebu’d-Derda radıyallahu anh’den rivayetinin mürsel olduğu söylenmiştir.

Her halukarda tabiinin fakih ve âlimlerinden olan Katade ve Atâ el-Horasani’ye kadar isnadı sahih olduğundan en azından tabiinden selef indinde bu şekilde namazın ve namaz içinde niyeti değiştirmenin meşru görüldüğünü ifade etmektedir. 

Allah en iyi bilendir.



[1] El-Mecmu (4/143)

[2] Buhârî ve Muslim'in şartlarına göre sahih. Hatib el-Bağdadi el-Esmau’l-Mubheme Fi Ebnai’l-Muhkeme (1/51) Ziyau’l-Makdisi el-Muhtare (6/280) Ahmed (3/124) Nesâî Sunenu'l-Kubrâ (11674) Bezzar (13/58) Mukbil b. Hadi Camiu’s-Sahih (1026)

[3] Muslim'in şartına göre sahih. Bezzar (10/297) Ahmed (5/355) el-Elbani el-İrva (295) Mukbil b. Hadi Camiu’s-Sahih (952, 4399)

[4] Abdurrazzak Musannef (2/7 no:2264)

[5] Taberî Tehzibu’l-Asar (391)

[6] El-İlel ve Marifetu’r-Rical (692)

30 Ocak 2026 Cuma

Ana Dilini Dahi Anlamayan Arap Dilini Anlayabilir mi Hiç?

Önceki yazımda keskin kılıçlar kanalından çığırtkanlık yapan taklitçi zihniyetin nasıl bir şirk içinde olduklarını kendilerine de gösterebilmek için tuzak içeren bir cümle kurmuş ve şöyle demiştim: “…benim gibi Türkiye asıllı birinin müctehid, âlim veya muhaddis olmasını ya kabullenemiyor veya hazmedemiyorlar…” Bu cümleye sazan gibi atlayacaklarından emindim, öyle de oldu. Hemen “mehdilik iddia edenler gibi bu da müçtehitlik iddia ediyor” diye basmışlar yaygarayı…

Evet yukarıdaki cümlem Türkçe bir cümle, şahsım hakkında kullandığım ifade yalnızca Türkiye asıllı olmamla ilgili benzetmedir. Onların anladığı şekilde iddiada bulunsaydım cümlem şöyle olurdu: “Türkiye asıllı olduğum için benim müçtehid olmamı kabullenemiyorlar….” Bu cümlenin de altına imzamı atarım, lakin cümleyi önceki şekliyle kurmamın sebebi, keskin kıllar kanalındakilerin daha ana dilleri olan Türkçeyi doğru anlayamadıklarını, dolayısıyla Arapça ilmî metinleri de bu şekilde çarpık anladıklarını ortaya koymaktır.

İkinci ve en önemli nokta da, taklitçilerin nasıl bir şirk içerisinde olduklarını anlamaları için vesile olmasıdır. Şöyle ki, Allah’a hamd olsun, ben zaten müçtehidim ve ilimle iştigal eden her müslümana da müçtehid olmayı farz görüyorum. İlimle iştigale güç yetiremeyen müslümanlara ise taklidi haram, alimin deliline ittibayı farz görüyorum.

Lakin keskin kıçlar kanalındakiler müçtehit kelimesine öyle kutsal bir anlam yüklüyorlar ki müçtehit denecek kişi din koyma konusunda peygamber mertebesine eşdeğerdir! Çünkü onların dinlerinde re’y ve kıyaslarla içtihat yapılmakta, yani Allah’ın indirdiğinden ve rasulün getirdiğinden başkasıyla din konulmaktadır! Şu halde müçtehid denecek kişi de böylesi kutsal, kusursuz bir şahsiyet olmalıdır! Bu yüzden içtihadın kapısının da artık kapandığına inananlar vardır. Çünkü onlara göre Ebu Hanife, Şafii, Ahmed ve Malik’ten sonra artık yeni bir müçtehit (nebi) gelmeyecektir!!

Bana gelince, benim tabi olduğum dinde re’y ve kıyaslara yer yoktur. Dinimde yalnızca Kur’ân ve sahih sünnet vardır, bu iki kaynağı salih selefin menheci dışına çıkmadan alıp uygulamak vardır. Dolayısıyla içtihadımın da nihayeti rey ve kıyasla hüküm ortaya koyamaz.

Benim dinimde ancak vahyin nasları üzerinde içtihat edilebilir. Hangi ayet veya hadisin muhkem olduğu, hangisinin mensuh olduğu, hangisinin umum, hangisinin husus olduğu, hangisinin delaleti üzerinde icma edilip hangisinin delaleti üzerinde ihtilaf edildiği, rivayetlerin hangisinin sahih, hangisinin sakim olduğu gibi konular üzerinde, ilmim nispetinde içtihat ederim.

Benim yaptığım içtihat haşa din koymak için değil, rasulün beyan ettiği dindeki hükmü ortaya koymak için çaba sarfetmektir. İşte bunlar da her ilimle uğraşana farz olan şeylerdir. Avam da ilim ehline, içtihatla ulaşmış olduğu sahih ve sarih delilleri sorar ve alimden öğrenmiş olduğu muteber delillere tabi olur. Alimin kendi re’y ve kanaatlerine değil!

Lakin taklitçilerin zihnindeki müçtehid, nebilerle eş mertebededir. Bu yüzden Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hadisine karşı imam edindikleri şahısların reyleriyle muhalefet ve itirazda bulunurlar, imamların reyleriyle dini hükümler koyarlar, ayet ve hadisin genel ifadesini imamların reyleriyle tahsis ederler, yahut hususi nasları reylerle genişletirler.

Keskin kıllar şafii mezhebini taklit ettiklerini iddia ediyorlar, basit bir misal vereyim: Namazı terk edenin dünyadaki cezası sizin mezhepte nedir? Şafii mezhebinde namazı terk edenin küfrüne hükmetmezler, lakin had cezası olarak öldürülmesine hükmederler. Peki bu had cezası Kur’ân’dan mı, sünnetten mi, raşid halifelerin uygulamasından mı, yoksa imam Şafii’nin kendi re’yinden mi?

Haydi Hanbeliler namazı terk edenin mürted olacağına hükmediyorlar ve mürtedin haddini namazı terk edene de uyguluyorlar. Naslarda buna bir yol vardır.

Hatta Hanefilerin namazı terk edene uygulayacağı sopa cezası hakkında da imamın takdiriyle on sopaya kadar ta’zir cezası uygulanabileceğini ifade eden hadiste delil vardır.

Peki ya Şafiiler namazı terk edenin irtidadına hükmetmediklerine göre had cezası olarak ölüm cezasını neye dayanarak veriyorlar?

Şayet imam Şafii’nin vahiy almadığını, bunu re’yiyle içtihat ederek söylediğini itiraf ediyorsanız, bu Allah’ın indirdiğinden başkasıyla hükmetmenin ta kendisi değil mi?  

Re’y ve kıyas ancak kitap ve sünnette mevcut olan bir hükmü daha iyi anlamak için başvurulacak bir enstürüman olabilir, lakin dinde mevcut olmayan bir hükmü re’y ve kıyasla ortaya koymak, Allah’ın izin vermediği bir din koymadır ve küfürdür.

Tıpkı sigaraya haram hükmü verenlerin yaptıkları gibi. Hatta sigaraya haram ya da mekruh hükmü uyduranlar ne bir ayete, ne bir hadise ne de bir kıyasa dayanabilirler! Çünkü kıyası meşru görenlere göre sigaranın fer olarak kıyaslanıp da haram ya da mekruh hükmünün verilebileceği bir asıl da yoktur. Sigaradan hoşlanmayanların kendi işkembelerinden re’yde bulundukları kokuşmuş görüşlerden başka dayanakları yoktur. Bu kokuşmuş görüşlerle Allah’ın dininde hükmediliyor ne dersiniz?

Kitabu'l-Mukaddes'in Tahrif Edilmiş Olmasının Delilleri

 

Soru: Hocam öncelikle Essalamu Aleykum. Son zamanlarda kendilerine "ahitçi" diyen bir güruh ortaya çıktı ve yavaş yavaş müslümanlar arasında büyük bir kitleye sahip olmaya başladılar velhasıl bu güruh Kur'andaki tasdik  ayetleri hasebiyle Tevrat, Zebur, İncil'in lafzen değil de manen tahrif  olduğuna itikad ediyorlar müslümanları şüpheye düşüren ve sapmalarına vesile olan bu konuya açıklık getirir misiniz.”

Cevap

Aleykum selam ve rahmetullah. Bu iddia günümüzde mevcut olan Kitabu’l-Mukaddes hakkında bilgisi olmayan kimseleri kandırmak amaçlı olarak ortaya atılmıştır. Bugün insanların elinde bulunan Kitabu’l-Mukaddes, eski ahit ve yeni ahit diye iki bölümden oluşur. Eski ahidin Zebur ve Tevrat’ı içerdiği, yeni ahidin ise İncil’i teşkil ettiği bilinir. Lakin yeni ahit Matta, Markos, Luka ve Yuhanna tarafından yazıldığı iddia edilen dört farklı incilin kompozisyonundan ibarettir. Bu kitabın sadece manen değil, lafzen de tahrif edilmiş apaçık ortadadır.

İncilin Tahrif Edilmiş Olduğunun Delilleri

Tevrat ve İncil’in tahrif edilmiş olduğu hususunda bir tereddüt yoktur. Bu tahrifi yapanlar bile bile Allah adına yalan söylemişler ve kendi yazdıklarının Allah katından olduğunu söylemişlerdir. Halbuki o Allah katından değildir! Hak ile bâtılı birbirine karıştırmışlardır. Allah da onların kendi kitaplarında bu tahrifin sayılamayacak kadar çok delillerini bırakmıştır. Bunlardan bazıları şu şekildedir:

1- Hristiyanların ellerindeki incillerin isnadı

Şu an mevcut inciller İsa aleyhi's-selâm’ın İncil’i midir? Bazı yerlerde İsa aleyhi's-selâm’ın sözleri zikrediliyor olsa da Hristiyanların kendileri dahi bunların Allah katından indirilme olduğunu iddia etmiyorlar. Hatta bunları İsa aleyhi's-selâm’ın yazdığını ya da O’nun zamanında yazılmış olduğunu da iddia etmiyorlar. İncil’de geçenler ancak siyer ve biyografi kitapları gibi, İsa aleyhi's-selâm’ın başından geçen hadiseleri hikaye etmektedir.

Bilakis bu İnciller yazarları olan Matta, Markos, Luka ve Yuhanna’ya nispetle zikredilir. Bunlardan Matta ve Yuhanna, İsa aleyhi's-selâm’ın havarilerindendir. Markos, havari Butrus’un öğrencisidir. Luka ise Pavlus’un öğrencisidir.

 Bu İncil yazarlarından bazısı (Matta, Yuhanna, Butrus, Ya’kub, Yahuza) İsa aleyhi's-selâm’ın elinde öğrencilik yapmıştır. Bazısı İsa aleyhi's-selâm ile karşılaşmamış, daha sonra yaşamıştır. Pavlus ve Markos, Butrus’a öğrencilik etmiştir. Luka ise Pavlus’a öğrencilik etmiştir.

Bu İnciller, İsa aleyhi's-selâm’ın semaya kaldırılmasından sonra yazılmışlardır. Bu dört İncil, Miladî 4. Asırda, yüz incil arasından seçilmiştir! Öyle ki bu incillerin kendilerine nispet edildikleri şahıslara ulaşan isnadları da yoktur!

Markos ve Luka’nın şahsiyetleri de meçhul sayılmaktadır. Haklarında yok denecek kadar az bilgi vardır. Her ikisi de Pavlus’a arkadaşlık etmişlerdir. Ne dindarlıkları ne de güvenilirlikleri hakkında bilgi vardır. Böyle kimseler kutsal bir kitabın nasıl nakledicileri olabilirler?

Hristiyanların kendileri de bu kitapların ancak yazarlarının ölümlerinden yıllarca sonrasında dahi bilinmediklerini itiraf etmektedirler.

Pavlus’un mektupları ve başkalarının mektupları, elçilerin işlerinde bu dört İncil’e dair en ufak bir işaret dahi yoktur! Bu da gösteriyor ki, bu kitaplar o zamanlarda bilinmiyordu ve onlardan hiçbiri bunları görmemişti!

Peki bu mektuplar vahiyden bir cüz müdür? Buna bir delil var mı? Bunları Ruhu’l-Kudüs (Cebrail aleyhi's-selâm) mı indirmiştir, yoksa dinî ve felsefî kültürü mü ifade etmektedirler? Bunları onlara kim vahyetmiştir? Allah mı, İsa aleyhi's-selâm mı, yoksa ikisi birlikte mi? Eğer mektuplarda geçenler, sorulan sorulara vahiyle cevap verilmesini ifade ediyorsa, bu soruların kendileri de vahiy midir? Bunun delili nedir?

Hristiyanların kendileri bu kitapların tarih boyunca kutsal kitap sayıldığını ve hakikatinin meçhul kalmaya devam ettiğini itiraf etmektedirler.

Yine onlar bu kitapların ancak Miladî 4. Asırda resmileşmiş olduğunu itiraf ediyorlar!

Yine onlar ilk derlenmiş kitapların Miladi 165 yılında öldürülmüş olan Justin tarafından derlenmiş olduğunu itiraf ediyorlar! Bu da gösteriyor ki bu tarihten öncesinde dört İncil yazılı olarak bilinmiyordu!

Yine onlar, bu dört İncil’in ilk defa Tatian tarafından Diatasseron adıyla Miladi 166-170 yılları arasında bir araya getirelerek kompozisyon halinde neşredildiğini itiraf etmektedirler! Bu da gösteriyor ki, bu incillerin kendilerine nispet edildiği dört şahıstan çok uzun zaman sonra bu İnciller yazılmıştır. Matta, Markos, Luka ve Yuhanna da bu İncillerden berîdirler!

İsa aleyhi's-selâm’dan sonra yazılmış olan bu kitaplar ilk şekliyle kalmamış, uzun süre insanların ellerinde bulunmamışlardır!

Bu kitaplar, sahipleri tarafından yazıldığı orijinal dilleri üzere de kalmamışlardır! Bu İnciller, Matta’nınki İbranice yazılmış olup diğerleri Yunan dilinde yazılmıştır. Bu iki dil ise asla İsa aleyhi's-selâm’ın dili değildi! Zira İsa aleyhi's-selâm Suryanice konuşuyordu. Bu İnciller de buna delalet etmektedir. Peki bu İncilleri kim tercüme etmiştir? Çünkü bu İnciller, İsa aleyhi's-selâm’ın konuşmadığı iki dilde yazılmışlardır! İlimleri ve güvenilirlikleri bilinmeyen meçhul şahısların ellerinde tercüme edilmişlerdir! Peki orijinal nüshalar nerededir?

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

Kelimeleri yerlerinden değiştiren (tahrif eden) Yahudiler…” (Nisa 46)

Bildikleri halde Allah’a karşı yalan söylerler.” (Âli İmran 75)

Muhakkak ki onlardan öyle bir grup vardır ki siz onu kitaptan sanasınız diye dillerini kitap ile eğerler. Hâlbuki o kitaptan değildir. O, Allah katından olmadığı halde ‘Allah katındandır.’ derler. Onlar bile bile Allah’a karşı yalan söylerler.” (Âl-i İmran 78)

Kur’ânu’l-Kerim ve Nebevi sünnet ise böyle değildir. Allah subhanehu ve Teâlâ Kurân ve sünneti korumayı kendi üzerine almış, beşerden kimseye bırakmamıştır. Şöyle buyurmuştur:

Zikr’i (Kur’ân ve sünnetten ibaret vahyi) kesinlikle biz indirdik; elbette onu yine biz koruyacağız.” (Hicr 9)

2- Mevcut İncillerde bunların Allah katından olamayacağını kesin olarak gösteren açık çelişkiler, ihtilaflar ve aklın kabul etmeyeceği yanlışlar

Allame Rahmetullah el-Hindî, İzharu’l-Hak adlı kitabında Kitabu’l-Mukaddesteki 125 çelişki ve ihtilafı, hiçbir şekilde doğru olamayacak 110 yanlış bilgiyi, lafızlarına ekleme yapılarak tahrif edildiğine dair 45 delili ve lafızlarından eksiltme yapılarak tahrif edildiğine dair 20 delili zikretmiştir.

Rahmetullah el-Hindi’nin İzharu’l-Hak kitabı Türkçeye de tercüme edilmiş ve yayınlanmıştır, oraya bakın. Yine Şaban Kuzgun’un; Dört İncil, Farklılıkları ve Çelişkileri adıyla akademik bir araştırması da birkaç defa basılmıştır. Bulabilenlere bu kitabı da tavsiye ederim.

3- Allah’ın seçkin nebilerine büyük günahlar ve kusurlar nispet eden bir kitap Kutsal Kitap olabilir mi?

Zira onlar Lut aleyhi's-selâm’ın kavminin helak olmasından sonra iki kızı tarafından sarhoş edilerek ilişkiye girdiği yalanını nispet etmektedirler! (Levililer 19:30)

4- Hristiyanlık dininin rükünlerinden olan Teslis inancı ve çarmıha gerilme hadisesindeki çelişkiler

Teslis İnancına gelince, Luka İncilinde (24:19, 4/5-8, 18/18-19) İsa aleyhi's-selâm bir insan olarak nitelenir ve İsa aleyhi's-selâm’ın Allah’tan başkasına ibadet etmekten yasaklaması anlatılır.

Markos İncilinde (29:12) ve Yuhanna İncil’inde (3:17) İsa aleyhi's-selâm ilah olarak nitelenir.

Peki bir kısmında İsa aleyhi's-selâm’ın Allah’ın oğlu veya kendisi olduğunu, ona ibadet edileceğini söyleyen, diğer kısmında böyle bir inancın şirk olduğunu ifade edip sakındıran bir kitap Allah katından olabilir mi?

İsa aleyhi's-selâm’ın kendisine davet ettiği esas ise Allah’ın birlenmesi ve tevhide muhalefetten sakındırmasıdır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

And olsun ki: “Gerçekten de Allah Meryem oğlu Mesih’in kendisidir!” diyenler elbette kâfir olmuştur. Oysa Mesih: “Ey İsrail oğulları! Benim de Rabbim sizin de Rabbiniz olan Allah’a ibadet edin. Her kim Allah’a şirk koşarsa muhakkak ki Allah ona cenneti haram kılmıştır. Onun varacağı yer ateştir. Zalimlerin yardımcıları yoktur.” dedi.” (Maide 72)

Çarmıh Kıssasına gelince, Luka İncilinde (4:29-30) ve Yuhanna İncilinde (8:59, 10:93, 36:19) Allah’ın İsa aleyhi's-selâm’ı Yahudilerin tuzaklarından koruduğu ve onu çarmıha geremedikleri zikredilir.

Elçilerin işleri bölümünde (1:11) İsa aleyhi's-selâm’ın semaya kaldırıldığı zikredilir. Yine bu husus Matta (4:6) ve Luka (4:10-11) kısımlarında da işaret edilir.

Matta İncili (49:27)de ise İsa aleyhi's-selâm’ın mızrakla çarmıha gerildiği anlatılır.

Peki diğer kısmında İsa aleyhi's-selâm’ın insanların günahlarına kefaret olması için acı çekerek ölmek üzere geldiği ve çarmıha gerildiği yalanını ifade eden bir kitap, Allah katından indirilen kutsal kitap olabilir mi?

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Bir de onların: “Muhakkak biz Allah’ın rasûlü Meryem oğlu Îsâ Mesih’i öldürdük!” demeleri sebebiyledir. Hâlbuki onu ne öldürdüler ne de onu astılar fakat onlara benzer gösterildi. Muhakkak onun hakkında ihtilafa düşenler ondan şüphe içindedirler. Onların buna dair bir bilgileri yoktur, ancak zanna uymaktadırlar. Doğrusu onu kesin olarak öldürmediler. Aksine Allah onu kendisine doğru yükseltti. Şüphesiz Allah Azîz ve Hakîm olandır.” (Nisa 157-158)

5- Sadece Barnabas İncili Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i ve özelliklerini müjdelemektedir

Miladi 492 yılında Papa Galileus’un emriyle Barnabas incili reddedildi, kiliselerde okunması veya bulundurulması yasaklandı. Lakin Papa’nın kütüphanesinde bu kitap bulunuyordu, Allah, Latin rahip Framarino eliyle onu ortaya çıkarmayı diledi. Framarino, Epriyanus’un risalelerinde Barnabas incilinden bahsetmesini şahit getirdi ve Barnaba incilini araştırmaya başladı, Papa 5. Sixtus’un koleksiyonunda onu buldu. Bu incilde ileride İsa aleyhi's-selâm’ın Allah’ın oğlu olduğunun iddia edileceği, Allah’ın rasulü Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) gelip de bu yanlışı düzeltene kadar böyle devam edeceğinin yazdını gördü…”

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Kendilerine kitap verdiklerimiz onu öz oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Buna rağmen onlardan bir grup gerçekten bildikleri halde hakkı gizlerler.” (Bakara 146)

Kitap ehlinden pek çoğu, hak kendilerine apaçık belli olduktan sonra, içlerindeki hasetten dolayı, sizi imanınızdan sonra kâfirler olarak döndürmek isterler. Allah emrini getirinceye kadar affedin, yüz çevirin. Şüphesiz Allah her şeye kâdirdir.” (Bakara 109)

Dört incilde İslam hakkında bir şey veya Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in ismi geçmemektedir. Müslümanların iman ettikleri İncil ise tektir, o Allah’ın, kulu ve rasulü İsa aleyhi's-selâm’a indirdiği kitabıdır. Allah Azze ve Celle şöyle buyurmuştur:

Onların izleri üzerine kendinden önceki Tevrat’ı doğrulayıcı olarak Meryem oğlu Îsâ’yı gönderdik ve biz ona kendisinde bir hidayet ve nur bulunan kendinden önceki Tevrat’ı doğrulayıcı, sakınanlar için bir hidayet ve öğüt olan İncil’i verdik.” (Maide 46)

Artık haktan sonra sapıklıktan başka ne var?” (Yunus 32)

29 Ocak 2026 Perşembe

Ebu Hanife Meselesinde Şeyh Mukbil’in Mukaddimesi

 Kendilerinde Arap ırkçılığı marazı bulunan bazı Türkler, benim gibi Türkiye asıllı birinin müctehid, âlim veya muhaddis olmasını ya kabullenemiyor veya hazmedemiyorlar. Özellikle Ebu Hanife hakkında taassubdan uzak, adil bir şekilde ortaya koyduğum risaleden dolayı bir kesim Ebu Hanife taassubundan dolayı bana düşmanlık ederlerken, hakikati bilen diğer bir kesim de populist yaklaşımlarla, halkın çoğunluğu nezdinde prim yapabilmek için aleyhimde olmayı tercih ediyor.

Evet, taassupçu iftiracılar, Ebu Hanife’yi öven sahih(!) rivayetleri görmezden gelip, onun aleyhinde gelen zayıf rivayetleri sahihmiş gibi aktardığım yalanına sığınmak istiyorlar. Denize düşen yılana sarılır derler, hakikat denizine düşenler de gerçeklerle boğulmamak için yalana sarılıyorlar! Yukarıda bahsettiğim, aslında hakikati bilmekte olan diğer kesim de, popüulizm uğruna ya sükut ederek veya gerçeklerin üzerine örterek taassupçuların iftiralarına çanak tutuyorlar!

Burada Şeyh Mukbil b. Hadi rahimehullah’ın Neşru’s-Sahife Fi Zikri’s-Sahih Min Akvali Eimmeti’l-Cerh ve’t-Ta’dil Fi Ebi Hanife (Ebu Hanife Hakkında Cerh ve Ta’dil İmamlarının Sözlerinden Sahih Olanlarına Dair Sahifenin Açılması) adını verdiği risalenin mukaddimesinden bu konuyla ilgili bir değerlendirmesini aktaracağım. Ne de olsa Şeyh Mukbil Türk değil, üstelik rivayet ilimlerinde de işinin ehli olan bir isim. Bakalım o bu konuda ne demiş? Ben işime geleni alıp işime gelmeyeni almamak gibi bir yol mu tutmuşum, yoksa hakkımda söylenenler taassupçuların darazlanmalarından mı ibaret görülsün:

Şeyh Mukbil rahimehullah mukaddimede şöyle diyor: “Bundan sonra. Allah Subhanehu ve Teâlâ kitap ehli alimlerden hakkı açıklayacaklarına dair misak almış ve şöyle buyurmuştur:

Hani Allah kitap verilenlerden: “Onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız ve onu gizlemeyeceksiniz!” diye kesin bir söz almıştı. Onlar ise onu sırtlarının arkasına attılar ve ona karşılık az bir değer satın aldılar. Satın aldıkları o şey ne kötüdür!” (Al-i İmran 187)

Bu ilmin uzmanları olan cerh ve ta’dil imamları, cerh ve ta’dilin (raviler hakkında güvenilirliklerine dair durum değerlendirmesi yapmanın) meşru olduğu hususunda icma etmişlerdir. Duruma göre bazen vacip olduğunu, bazen de mendup olduğunu söylemişlerdir. Nitekim insanlar Ebu Hanife hakkında kimisi cerh etme, kimisi ta’dil etme konusuna dalmışlar, kimisi de aşırılık etmiştir. Ebu Hanife aleyhinde konuşanlar hatalı sayılmış, hatta bununla kalmayıp Ebu Hanife’ti eleştirenlere çirkin suçlamalar yapmışlardır. Bazı cahil Hanefilerin yaptığı gibi, Ebu Hanife’yi eleştirenlere hakaret etmişlerdir.

Ben Tahavi’nin Muşkilu’l-Asar kitabına Şuayb el-Arnaut’un yaptığı tahkike baktığımda, Şuayb’ın Şerh Nasıruddin el-Elbani’ye Ebu Hanife’yi zayıf saydığı için çirkin sözler söylediğini gördüm. Sanki Ebu Hanife’yi yalnız el-Elbani rahimehullah zayıf saymış gibi!

Hatta Hanife’lere göre bu bir şey değildir. Şerh Abdurrahman el-Muallimi’nin et-Tenkil Bima Te’nibi’l-Kevseri Mine’l-Ebatil adlı kitabına bakın. Orada el-Kevseri’nin önceki ve sonraki İslam âlimlerine sırf Ebu Hanife’yi eleştirdikleri için hakaretlerde bulunduğunu görürsünüz.

Ben de hadis imamlarının kitaplarında Ebu Hanife’nin cerhine dair sahih isnadlarla gelmiş olan sözleri topladım. Böylece helak olan delil üzere helak olsun, yaşayan da delil üzere yaşasın. Risalenin ismini “Neşru’s-Sahife Fi Zikri’s-Sahih Min Akvali Eimmeti’l-Cerh ve’t-Ta’dil Fi Ebi Hanife (Ebu Hanife Hakkında Cerh ve Ta’dil İmamlarının Sözlerinden Sahih Olanlarına Dair Sahifenin Açılması)” koydum.

Nitekim inşaallah ileride geleceği üzere İbn Ebi Davud, muhaddislerin Ebu Hanife’yi cerh etme (güvenilirliğini eleştirme) konusunda icma ettiklerini nakletmiştir.

Ebu Hanife’yi ta’dil edenlerin sözleriyle uğraşmadım. Çünkü bunlar ya büyük cerh ve ta’dil imamlarının sözleri yanında sözlerine itibar edilmeyecek kimselerin sözleri, ya da Ebu Hanife taassubunda aşırılık edenlerin sözleri idi. Ama Sufyan es-Sevri, Abdullah b. el-Mubarek ve benzerleri gibi imamların sözlerine gelince, onlar durumu öğrenince Ebu Hanife’yi öven sözlerinden dönüş yapıp teberrî etmişler, Ebu Hanife’den sakındırıp onu eleştirmişlerdir.

İşte cerh ve ta’dil imamı Ebu Zekeriya Yahya b. Main! Ebu Hanife’yi tevsik ettiği (güvenilir gördüğü) sahih olarak geldiği gibi, Ebu Hanife’yi ta’n edip eleştirmesi de sahih olarak gelmiştir. Bana zahir olduğu kadarıyla Yahya b. Main, bir sözünü diğer sözüyle açıklamıştır. Ona Ebu Hanife hakkında sorulduğu zaman: “O yalan söyleyecek kadar değildir” demiştir. İleride geleceği üzere kendisinden sahih senetle Ebu Hanife’yi görüşleri ve hadisteki karıştırmaları sebebiyle cerh ettiğine dair ifadeler de gelmiştir. Tevsiki ise: “Yalan söylemez” ifadesiyle gelmiştir.

Hem Ebu Hanife hakkındaki cerh ileride inşaallah geleceği üzere müfesser (sebebi açıklanmış) bir cerhtir.

 Mustalah kitaplarından bilindiği üzere bilen kimse tarafından yapılan sebebi açıklanmış olan müfesser cerhe karşı ta’dil ifadeleriyle itiraz edilemez!

Ebu Hanife’ye taassup gösteren cahiller çoktur. Nitekim biz İslami üniversitelerde ders veren, bu konudan dolayı şiddetle öfkelenen kimseleri gördük. Bu konuda konuşmayı İslam’ı yıkmak gibi görüyorlardı! Miskinler bilmiyorlar ki, Ebu Hanife aleyhinde konuşanlar İslam’ın beş rüknünden birini eleştirmiş değildir!

Bu cahillere deriz k: Allah’ın dini konusunda sizler Ahmed b. Hanbel’den, Muhammed b. İsmail el-Buhârî’den, Muslim b. el-Haccac’dan, ed-Darekutni’den ve el-Hatib’den daha mı gayretlisiniz?

Yine onlara deriz ki: Sizler Ebu Hanife’yi Malik b. Enes’ten, Şerik b. Abdillah en-Nehaî’den, Yahya b. Said el-Kattan’dan, Abdullah b. Yezid el-Mukri’den, Sufyan es-Sevri’den, Sufyan b. Uyeyne’den, Abdullah b. el-Mubarek’ten ve benzerlerinden daha iyi mi tanıyorsunuz?

Muhakkak ki ben Mustafa es-Sibai’nin sünneti ve ehlini savunduğu “es-Sunnetu ve Mekanetuha” kitabının sonlarında Ebu Hanife’yi savunmak için bir bölüm açmasına hayret ediyorum!  

Allah için Mervan b. Muhammed et-Tatari’ye aferin, ki o şöyle demiştir: “Din konusunda şu üç tür kimseye güvenilemez: Sufi, bid’atçiye reddiye veren diğer bir bid’atçi ve kıssacılar.” Bunu Kadı Iyad, Tertibu’l-Medarik’te Mervan b. Muhammed et-Tatari rahimehullah’ın hal tercemesinde zikretmiştir.

Hanefiler birçok zamanlar kadılık makamlarına musallat olmuşlar ve ilim ehli Ebu Hanife aleyhindeki eleştirileri açıklamaya güç yetirememişlerdir. İşte Beyhakî, Menakibu’ş-Şafii adlı kitabında, İbn Ebi Hatim’in Ebu Hanife’yi cerh ettiğini naklediyor! İbn Ebî Hâtim Ebu Hanife’yi açıkça zikrediyor, lakin Beyhaki naklederken “Ebu Fulan” diye naklediyor ve Ebu Hanife diye tasrih etmiyor!

İşte Hafız İbn Hacer, et-Takrib’de Ebu Hanife’nin hal tercemesinde “Meşhur fakih” demekle yetiniyor! Bu ise hafızın sözü saklamasıdır! Mukaddimede de bu ıstılah hakkında uyarıda bulunmamıştır! Halbuki böyle bir söz, Ebu Hanife hakkında cerh veya ta’dile dair bir şey ifade etmeyen bir sözdür!”

Evet, Şeyh Mukbil rahimehullah’ın adı geçen risalesinde mukaddimede konuyu özetlediği ifadeler bunlardır. Neşru’s-Sahife kitabının bildiğim kadarıyla tercümesi henüz yapılmadı. Lakin benim Ebu Hanife Hakkında Sahih Gerçekler adlı risalemde imamların Ebu Hanife hakkındaki sözlerinin genelini bulabilirsiniz.

Uyarı: Keskin Kılıçlar kanalından yazan şahıslar bu tür yayınlarımı kendi üzerlerine alınıp hiçbir şey ifade etmeyen yazılarla cevap vermeye zahmet etmesinler. Kendilerinin benim muhatabım olmadığını daha önceki yazıda ifade etmiştim. Bu yazıların muhatapları gerçekten adaletle hakkı arayanlardır. İlmi metinleri sokak ağzıyla yalan yanlış çarpıtmaya çabalayan mutaassıp cahiller değil!

 

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente estağfiruke ve etûbu ileyk" (Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)