Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

4 Kasım 2026 Çarşamba

Vehmî Korkulardan Dolayı Maske Takmanın Şirk Olduğundan Kimler Şüphe Eder?

 Bazıları koronadan korunmak için maske takmanın şirk olduğunu benden başka kimsenin söylemediğini, bu ifadeyle benim şaz kaldığımı iddia ediyorlar. Hâlbuki bu ifade, hem Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hadislerinin hem de selim bir fıtratın bedihî olarak delalet ettiği bir meseledir. Fıtratı bozuk kimseler ise bu hakikate karşı çıkmışlar ve alay konusu etmişlerdir! Bu konudan dolayı tevhid ehliyle dalga geçenler elbette Allah’tan çeşitli belâlara uğramışlar ve uğramaya da devam edeceklerdir!

Sudan’lı âlim Ebu Umeyr ed-Dankalavî de Nisan 2020 tarihinde koronadan korunmak için maske takmanın şirk olduğunu açıklamış ve delillendirmiş. Kendisini tanımıyorum lakin her düzgün fıtrat sahibinin kolayca anlaması gereken bu hakikati o da şu şekilde açıklamıştır:  Ebu Umeyr ed-Dankalavî şöyle diyor:

Maske Takan Şirk İşlemiştir

Bana göre nazardan korunmak için nazarlık takmak ile koronadan korunmak için maske takmak arasında kesinlikle bir fark yoktur! Ne fark var? Bu maskenin sebebini doktor veya eczacıya sorsan korona sebebiyle der! Halbuki Allah sana, iddia ettikleri bu hastalığı takdir ettiyse maske de taksan şal da sarınsan bundan engelleyemez!

Bir süre önce bakırdan yapılma bir maske takma modası vardı. Bunun rutubeti önlediği iddia ediliyordu! Büyük sahabî İmran b. Husayn radıyallahu anhuma bir adamın zayıflıktan veya rutubetten dolayı böyle bir şey taktığını gördü. Dedi ki: “Onu çıkar at! Zira o senin ancak zayıflığını artırır!” Böylece ona bunun şirk olduğunu açıkladı.

Ebu Bekr el-Hallal’ın es-Sunne’de İmran b. Husayn radıyallahu anhuma’dan rivayetinde şu şekildedir:

أَنَّهُ رَأَى فِي يَدِ رَجُلٍ حَلْقَةً مِنْ صُفْرٍ قَالَ فَقَالَ مَا هَذِهِ؟ قَالَ مِنَ الْوَاهِنَةِ قَالَ فَقَالَ أَمَا إِنَّهَا لَنْ تَزِيدَكَ إِلَّا وَهْنًا وَلَوْ مُتَّ وَأَنْتَ تَرَى أَنَّهَا نَافِعَتُكَ لَمِتَّ عَلَى غَيْرِ مِلَّةِ الْفِطْرَةِ

“İmran b. Husayn radıyallahu anhuma bir adamın kolunda bakır bir halka gördü ve: “Bu nedir?” dedi. Adam dedi ki: “Zayıflıktan dolayı takıyorum.” İmran radıyallahu anh dedi ki: “O senin ancak zayıflığını artırır. Şayet onun fayda verdiğini düşündüğün halde ölseydin elbette fıtrat dininden başka bir şey üzere ölmüş olurdun.”[1]

El-Hasen el-Basrî rahimehullah, İmran b. Husayn radıyallahu anhuma’dan rivayet ediyor:

أَنَّهُ دَخَلَ عَلَى رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وفي عَضُدِهِ حَلَقَةٌ مِنْ صُفْرٍ، فَقَالَ: مَا هَذِهِ؟ قَالَ مِنَ الْوَاهِنَةِ قَالَ أَيَسُرُّكَ أَنْ تُوكَلَ إليها؟ انبذها عنك

 “İmran radıyallahu anh Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yanına, pazusunda bakırdan bir halka olduğu halde girdi. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Bu nedir?” buyurdu. O da: “Zayıflıktan dolayı” dedi. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki:

“Ona bırakılmak ister miydin? Çıkar at onu!”[2]

Yahya b. el-Cezzar rahimehullah’tan:

دَخَلَ عَبْدُ اللَّهِ عَلَى امْرَأَةٍ وَفِي عُنُقِهَا شَيْءٌ معقود ، فَجَذَبَهُ فَقَطَعَهُ، ثُمَّ قَالَ: لَقَدْ أَصْبَحَ آلُ عَبْدِ اللَّهِ أَغْنِيَاءَ أَنْ يُشْرِكُوا بِاللَّهِ مَا لَمْ يُنَزِّلْ بِهِ سُلْطَانًا، ثُمَّ قَالَ: سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَقُولُ: "إِنَّ الرُّقَى وَالتَّمَائِمَ وَالتِّوَلَةَ شِرْكٌ" قَالُوا: يَا أَبَا عَبْدِ الرَّحْمَنِ، هَذِهِ الرُّقَى وَالتَّمَائِمُ قَدْ عَرَفْنَاهَا، فَمَا التِّوَلَةُ؟ قَالَ شَيْءٌ يصنعه النساء يتحببن إلى أزواجهن

“Abdullah (b. Mes’ud) rahimehullah hanımının yanına girdiğinde boynuna bir şey asmış olduğunu gördü. Hemen onu çekip kopardı ve dedi ki:

“Abdullah’ın ailesi, Allah’ın bir yetki indirmediği halde Allah’a ortak koştukları şeylerden berî olarak sabahlamıştır!” Sonra dedi ki: “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’i şöyle buyururken işittim:

“Muhakkak ki rukye (cahiliyye okumaları), temimeler (asılan muska, boncuk gibi şeyler) ve tivele şirktir.” Dediler ki: “Ey Ebu Abdirrahman! Bu rukye ve temimeleri biliriz, peki tivele nedir?” Dedi ki: “Kadınları kocalarına sevdirmek için yaptıkları bir şeydir.”[3]

دخل حذيفة على رجل مريض ووجده قد علق خيطاً قال ما هذا؟ قال من الحمى، فقطعه وتلا قوله تعالى وَمَا يُؤْمِنُ أَكْثَرُهُمْ بِاللَّهِ إِلَّا وَهُمْ مُشْرِكُونَ

Huzeyfe radıyallahu anh hasta ziyareti için bir adamın yanına girdiğinde onun bir ip bağlamış olduğunu gördü ve: “Bu nedir?” dedi. O da: “Hummadan dolayı” dedi. Huzeyfe radıyallahu anh hemen onu kopardı ve şu ayeti okudu:

“Onların çoğu şirk koşmadan Allah’a iman etmezler.” (Yusuf 106)[4]

Evet, Ebu Umeyr ed-Dankalavî’nin açıklaması bu şekilde!

Korona düzmecesinden önce vefat etmiş olan, asrın müceddidlerinden biri olan şeyh el-Elbani rahimehullah’ın da maskeye şirkk dediğini daha önce nakletmiştim. Burada tekrar edeyim:

El-Elbani rahimehullah dedi ki: “Bugün tabiplerin çoğu veya Müslümanların tabiplerinin çoğu sanki ilk cahiliyye ehli gibidirler. Bu hastalığın mutlaka bulaşması gerekmediğine aldırmıyorlar! Bu ancak Allah Tebarek ve Teâlâ’nın dilemesiyle meydana gelir veya meydana gelmeyebilir. Bu sahne, bütün doktorlarda hatta Suriye’lilere dahi görülmektedir. Hiçbir bulaşıcı hastalık belirtisi olmayan bir hastayı muayene ederken ellerini yıkıyor, ağzını ve burnunu maskeyle örtüyor ve sonra ellerini ispirtoyla (alkolle) yıkıyor! Bunu ne din ne de tıp onaylar! Çünkü bu korunmada aşırılıktır. Şüphe yok ki sağlık açısından böyle (gereksiz)dir. Benim görüşüm şu ki, bu tıp ehli ile ilgili bir vesvese sebebiyledir. Hâlbuki onlar bu tür vesveselerden daha uzak olmalıydılar. Çünkü onlar bulaşan ve bulaşmayan hastalıkların hakikatini bilirler.  Din açısından ise durum daha açık ve ortadadır. Çünkü bu kuruntulara tutunmaktır! Din tıyeradan (uğursuzluk inancından) ve temimelerden (muska, nazarlık gibi asılan şeylerden) yasaklarken bunların hepsini şirkten saymıştır. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in şu hadisi gibi:

“Muhakkak ki rukye (cahiliyye okumaları), tivele (sevgi muskası) ve temimeler (koruyacağı inancıyla takılan şeyler) şirktir.”

Hikmet sahibi din koyucu bütün bunları haram kılarak vesvesenin ve kuruntuların önünü kesmiştir. Şu halde doktorların kendileri bu kuruntulara düşmektedirler! Bu, Müslümanın uzak olması gereken bir türdür….”

Evet, ümmetin temiz fıtrat sahibi olan selefi ve onlara güzellikle tabi olanlar, hakkında Allah’ın bir yetki indirmediği şeyleri, nazar, virüs, uğursuzluk gibi soyut bir tehlike düşüncesinden korunmak amacıyla asmaya/takmaya şirk diyorlardı!

Asrımızın fıtratı, akidesi ve her tavrı bozuk olanları ise “Maske takmayla şirkin ne alakası var?” diyorlar!

Şaşırmıyorum, çünkü doğruluğun hıyanet, hıyanetin doğruluk görüldüğü, hakkın bâtıl, bâtılın hak diye lanse edildiği, sünnetlere bid’at, bid’atlere sünnet gözüyle bakıldığı, ma’ruf ile münker tanımlarının yer değiştirdiği bir zamanda yaşıyorum! Tevhid ve sünnet ehlinin garip kaldığı, hakkın münkiri olan münafıkların en fazla olduğu ve hakka tutunanların en az olduğu bir zamanda!



[1] Buhârî ve Muslim'in şartlarına göre sahih. Hallal es-Sunne (1623)

[2] Hasen. İbn Hibban (13/453) Bezzar (9/32) Taberânî Mu'cemu'l-Kebîr (18/159) Ru’yani (72) Beyhakî (9/351)

İmran b. Husayn radıyallahu anhuma hadisi Taberani (18/162) ve Dulabi’nin el-Kuna’da (2083) hasen isnadla rivayetinde şu lafızla geçmektedir:

أَنَّهُ رَأَى رَجُلًا فِي عَضُدِهِ حَلْقَةً مِنَ صُفَرٍ فَقَالَ لَهُ مَا هَذِهِ؟ قَالَ نُعِتَتْ لِي مِنَ الْوَاهِنَةِ قَالَ أَمَا إِنْ مُتَّ وَهِيَ عَلَيْكَ وُكِلْتَ إِلَيْهَا قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ لَيْسَ مِنَّا مَنْ تَطَيَّرَ وَلَا تُطُيِّرَ لَهُ وَلَا تَكَهَّنَ وَلَا تُكُهِّنَ لَهُ أَظُنُّهُ قَالَ أَوْ سَحَرَ أَوْ سُحِرَ لَهُ

“İmran b. Husayn radıyallahu anh bir adamın pazusunda bakırdan bir halka gördü ve: “Bu nedir?” dedi. Adam dedi ki: “Bana zayıflık için tavsiye edildi.” İmran radıyallahu anh dedi ki: “Şayet bu üzerinde olduğu halde ölseydin ona bırakılırdın. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Tattayyur yapan ve yaptıran, kâhinlik yapan ve yaptıran – zannederim şunu da dedi: büyü yapan ve yaptıran - bizden değildir.”

[3] Sahih. İbn Hibban (13/456) İbn Batta el-İbane (2/742)

[4] Buhârî ve Muslim'in şartlarına göre sahih. İbn Ebî Şeybe (5/35) İbn Batta el-İbane (2/743) ve Hallal’ın es-Sunne’de (1624) sahih isnadla rivayetlerinde lafzı şu şekildedir:

أَنَّ حُذَيْفَةَ دَخَلَ عَلَى رَجُلٍ يَعُودُهُ، فَرَآهُ قَدْ جَعَلَ فِي عَضُدِهِ خَيْطًا قَدْ رُقِيَ فِيهِ، قَالَ: فَقَالَ: «مَا هَذَا؟» قَالَ: مِنَ الْحُمَّى. فَقَامَ غَضْبَانَ , وَقَالَ: «لَوْ مُتَّ، مَا صَلَّيْتُ عَلَيْكَ

“Huzeyfe radıyallahu anh bir adama hasta ziyareti için gittiğinde onun pazusuna rukye yapılmış bir ip takmış olduğunu gördü ve “Bu nedir?” dedi. O da: “Hummadan dolayı” dedi. Huzeyfe radıyallahu anh öfkeyle kalktı ve dedi ki: “Şayet (bu şekilde) ölseydin cenaze namazını kılmazdım.”

3 Kasım 2026 Salı

İman-İslam Ve Zahir-Bâtın Hükümleriyle İlgili Misaller

 Birçok kimse, özellikle Haricî ve Mürcie akidelerinin birbirine karışıp, halita edildiği ortamlardan dinlerini öğrenenler çok önemli bir dinî kural hakkında cahilce ve saptırıcı felsefî yorumlara ve ateşe götürücü bozuk itikatlara sapmaktadırlar.

Bu kural: “Biz zahire göre hükmederiz, sırların velisi ise Allah’tır” kaidesidir. Bazıları bu cümleyi hadis olarak zikretse de, bu lafızla Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den sabit olmamıştır. Lakin manasının doğruluğunda ittifak edilmiştir. Çünkü birçok sabit naslar bu manaya açıkça delalet etmektedir.

Mesela Medine’ye hicret etmesi gerekirken kendince yaptığı bir te’vil sebebiyle (bu te’vil: kâbe hizmetkarlığına devam etmenin daha faziletli olacağı düşüncesi idi) hicret etmeyen ve kavmi tarafından zorla Bedir savaşına çıkarılan Abbas radıyallahu anh’ın kıssası malumdur. Abbas radıyallahu anh, iman etmişti ve imanını Kureyş’lilerden gizliyordu. Neticede kavmiyle beraber savaşa çıktı ve müslümanlara karşı müşriklerin safında yer aldı. Savaş sonunda esir edildiği zaman ona müşriklere yapılan muamelenin aynısı yapıldı. Halbuki Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem onun iman etmiş olduğunu ve imanını gizlemekte olduğunu biliyordu. Fakat zahirde müşriklerin safında yer almıştı ve Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem de bu zahire göre hükmetti.

Bu konuyla üzerinde tefekkür edilmesi gereken diğer bir örnek de şudur:

Bekr b. Sevâde rahimehullah, Sudâ kabilesinden birinden rivayet ediyor: “Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e on iki kişi olarak gittik. Bizden biat aldı, fakat bizden birinden biat almadı. Biz: “Ey Allah’ın nebîsi! Onun da biatını al” dedik. Buyurdu ki:

“Üzerinde asılı olan şeyi çıkarmadıkça ondan biat almayacağım. Zira bizden birinde onda asılı olan gibi bir şey bulunsa, o şey üzerinde kaldığı sürece müşrik olarak kalır.” Biz baktık ki onun pazusunda bir ağaç kabuğu veya ağaç parçası takılı idi.”[1]

Üzerinde temime asılı olan bu adam, on iki kişilik heyet içinde Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e biat etmek üzere gelmişti. Yani Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e iman etmişti. Fakat zahirinde şirk alameti taşıyordu! Bu yüzden o adam bu şirk alametini terk edene kadar Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem onun bi’âtini almadı, yani müslüman kabul etmedi. O adam bu şekilde ölseydi kalbindeki imana Allah hükmeder. Lakin Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem ve ona tabi olan müslümanlar zahire göre hareket etmek zorundadır. “Bu adam imanına delalet olarak biât etmeye gelmiş, dolayısıyla müslüman kabul etmek gerekir” şeklindeki felsefeler, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in bu uygulamasına aykırıdır!

Nitekim Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, amcası Ebu Talib’in de kendisine iman ettiğini ve tasdik ettiğini biliyordu. Hatta Ebu Talib bizzat bunu ifade etmişti. Fakat Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem ondan zahirde İslam’ı ortaya koyma şartını yerine getirmesini, tevhid kelimesini ikrar etmesini isteyince, Ebu Talib bunu kabul etmedi ve küfür üzere öldü! Bizim zahirdeki hükmümüz böyle olmak zorundadır. Allah katında hükmünü ise bilemeyiz. Yalnız Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, Ebu Talib’in cehennemin sığ bir yerinde azap gördüğünü haber vermiştir. Orada devamlı mı kalır yoksa oradan çıkarılmasını gerektiren Allah katında bir mazereti var mıdır bunu biz bilemeyiz.

İşte plandemi zamanında organize bir şekilde cemaatle namazların ve safları birleştirmenin yasaklanması, yüzlere maske takılmasının zorunlu kılınması hadisesinde, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in “şeytanın yularıdır” dediği maskeleri takanlar da zahirlerinde küfür ehlinin saflarına katılmışlardır! Maske takan herkesin kalplerinde olana değil, zahirlerinde olana hükmetmek mecburiyetimiz bu yüzdendir. Zira maske takmak ya hastalık bulaşmasına ve bu maskenin bundan koruyacağına inanıldığına, ya da zahiren kafirlerin küfrî emrine itaat ederek onlara benzemeye delalet etmektedir. Her iki durum da zahiren küfre hükmetmeyi gerektirir.  

Koruyucu olduğuna inanılarak asılan/takılan şeyler bir şirktir ve hastalık bulaşmasın diye takılan maske de böyledir:

Ebu’l-Hayr rahimehullah’tan: “Ukbe b. Amir radiyallahu anh’ın temimeler (koruması amacıyla takılan şeyler) hakkında şöyle dediğini işittim: “Bunlar insanın neresine konulursa konulsun, onun konması bir şirktir.”[2]

Bu söylenenler, fiilin hükmü hakkındadır, muayyen bir fâilin hükmü hakkında değil! Zahirinde küfür alameti taşıyan muayyen bir şahıs hakkında elbette onun küfrüne hükmedilmez, şartlar ve maniler gözetilir. Lakin fiilin hükmü belirtilir. Fakat organize ve umumî bir hal söz konusu ise durum elbette farklıdır. Mesela Adiy b. Hatim radıyallahu anh, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in huzuruna boynunda bir haç ile geldiği zaman bundan dolayı tekfir edilmemiş, fakat bu haçın bir put/şirk unsuru olduğu açıklanmıştır.

Yani bir kimse haç taksa derhal onun kâfir olduğuna hükmedilmez, muayyen şahıslarda cehalet, te’vil, kasıtsızlık, ikrah gibi manilerin kalkması gözetilir. Fakat söz konusu mazeretlere sahip birisi, bir haçlı ordusu içinde bulunursa bu zahire göre onun kâfir muamelesi görmesi icap eder.

Mesela bu ülkede küfür sistemini yerleştirenler sarığı yasaklamış, fötr şapkayı zorunlu kılmışlardı. Sonradan fötr zorunluluğu askıya alındı. Sisteme icabet edenler sarıksız, baş açık gezmeye başladılar. Müslümanlar ise sarık sarmada devam etme cihadını sürdürdüler. Normalde bir erkeğin baş açık gezmesi mekruh iken, bu gibi küfrün dayatıldığı ortamlarda bir şirki ve küfrü ifade eder! Sarığı tek eden cihadı terk etmiş, kafirlerin safına geçmiş demektir. Kim kendisini bir kavme benzetirse onlardandır.  Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in Tebük harbinden geri kalanlara muamelesi gibi bir muameleyi hak ederler.

Elbette bu şekilde bir hecri hak etmesi için de, hecr uygulanacak kişilerin bu şuura sahip olmaları, dinin şiarlarının önemini öğrenmiş olmaları gerekir. İnsanlar her konuda olduğu gibi bu meselede de alabildiğine cahilleştirildiği, hatta bozuk yorumlarla bu cehaletin mürekkep bir cehalet haline getirildiği ortamda sarığı terk eden herkese hecr uygulamak doğru olmaz.

Bu meseleyle ilgili onlarca örnek delil zikredebiliriz. Lakin sözün uzamaması için bunlarla yetiniyorum.

Sonuç olarak, küfrî sistemlere zahirlerinde uyum gösteren kimselerin, kalplerinde iman olduğuna hüsnüzan etsek bile, zahirlerine göre küfürlerine hükmetme zorunluluğumuz vardır. Kalplerindekine ise Allah hükmedecektir. Yine kalplerinde bozuk itikad, şirk veya küfür olduğuna dair zannımız kuvvetli olsa bile, zahirlerinde İslam’ı ortaya koyan kimselerin de küfrüne hükmedemeyiz.

İşte: “Biz zahire göre hükmederiz, sırların velisi ise Allah’tır” şeklindeki kaide, Haricilerin de, Mürcie’nin de haktan saptıkları bir husustur.



[1] Hasen. İbn Vehb, el-Cami (666) Tahâvî Şerhu Meâni’l-Âsâr (4/325) Suyuti Husnu’l-Muhadara (1/252)

[2] Buhârî ve Muslim'in şartlarına göre sahih. İbn Vehb el-Cami Fi’l-Hadis (665)

1 Kasım 2026 Pazar

Yolculuktan Eve Gece Dönme Yasağı ve Kıskançlıkta Ölçü Hakkında

 Soru: Selamun aleykum. Hocam dinde yolculuktan gece dönmenin, kişinin ailesinin yanına gece gelmesinin hükmü nedir? Hadis kitaplarına baktığımızda Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in bundan yasakladığı, kerih gördüğü şeklinde hadisler varid olmuştur. Bazı hadislerde; kişinin yokluğunun uzun sürmesi, habersiz gelme, ailesinin hıyanetini anlamak yahut kusurlarını araştırmak için gece aniden onların yanına dalmasını veya kocası gurbette olan kadının usturasını kullanması, dağınık saçlı olanın da taranması gibi illetler zikredilmiştir. Günümüzde yolcunun bunu telefon, internet ve b vasıtasıtalarla önceden haber vermesi yahut kişinin her gün sefer mesafesinde çalışmaya gidip akşama dönmesi gibi durumlarda söz konusdur. Ayrıca zamansal olarak da sabah, akşam, yatsı vakti gibi farklı rivayetler gelmiştir.  Bu konuda Kitap ve Sünnet ışığında bizi aydınlatmanızı istiyoruz. Allah Azze ve Celle sizi hayırla mükafatlandırsın.

Cevap: Aleykum selam ve rahmetullah

Bu soru birkaç mesele içermektedir:

1- Kişinin mutâd (düzenli) olarak bilinen veya tahmin edilen bir vakitte gece evine dönmesi durumu. Böyle bir durumda ailesine her defasında gelişini haber vermesi gerekmez. Nitekim bir haberde şu şekilde gelmiştir: Ebu Hureyre radiyallahu anh’den:

أَعْتَمَ رَجُلٌ عِنْدَ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ثُمَّ رَجَعَ إِلَى أَهْلِهِ فَوَجَدَ الصِّبْيَةَ قَدْ نَامُوا فَأَتَاهُ أَهْلُهُ بِطَعَامِهِ فَحَلَفَ لَا يَأْكُلُ مِنْ أَجْلِ صِبْيَتِهِ ثُمَّ بَدَا لَهُ فَأَكَلَ فَأَتَى رَسُولَ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَذَكَرَ ذَلِكَ لَهُ فَقَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مَنْ حَلَفَ عَلَى يَمِينٍ فَرَأَى غَيْرَهَا خَيْرًا مِنْهَا فَلْيَأْتِهَا وَلْيُكَفِّرْ عَنْ يَمِينِهِ

“Bir adam Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in yanında gece geç vakte kadar kaldı. Sonra ailesine döndüğünde çocukların uyumuş olduklarını gördü. Eşi ona yiyeceğini getirdi, o da çocukların uyumuş olmalarından dolayı yemeyeceğine yemin etti. Sonra yemek yemeyi daha uygun gördü ve Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e gelip durumu anlattı. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki: “Kim bir şeye yemin eder de sonra ondan başkasını daha hayırlı görürse onu yapsın ve yemininin keffaretini ödesin.”[1]

2- Kişinin döneceği vaktin kesin olarak belli olmadığı bir yolculuktan gece vakti ailesinin yanına dönmesi durumu. Böyle bir durumda kişi eğer ailesine haber de verememişse, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetinde olduğu gibi, önce mescide gitmesi, evine gitmek için gündüzü beklemesidir.

Ka’b b. Malik radiyallahu anh’den:

أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ كَانَ إِذَا قَدِمَ مِنْ سَفَرٍ ضُحًى دَخَلَ المَسْجِدَ فَصَلَّى رَكْعَتَيْنِ قَبْلَ أَنْ يَجْلِسَ

“Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem yolculuktan ancak gündüz, kuşluk vaktinde dönerdi. Döndüğü zaman önce mescide gider orada iki rekât namaz kılar, sonra orada otururdu.”[2]

3- Kişi, ailesine haber vermeksizin gece yolculuktan dönecek olursa, bu vakitte evine gitmesi mekruhtur. Günümüzde telefon gibi iletişim vasıtalarını kullanarak haber vermek bu konudaki sakıncayı ortadan kaldırır. Konuyla ilgili yasağın illeti zaten hadiste ifade edilmektedir:

Cabir radiyallahu anh’den:

نَهَى رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَنْ يَطْرُقَ الرَّجُلُ أَهْلَهُ لَيْلًا يَتَخَوَّنُهُمْ أَوْ يَلْتَمِسُ عَثَرَاتِهِمْ

“Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem kişinin yolculuktan ailesine gece gelerek ailesinin yanına dalmasını onların hıyanetini anlamak istemesini yahut kusurlarını araştırmasını yasakladı.”[3]

Yine askerde veya benzeri kalabalık bir cemaat içinde seferde bulunur da dönmekte oldukları ve şehre girecekleri haber verilirse, istediği zaman evine girmesinde sakınca yoktur. Çünkü ansızın geceleyin girmek evdekiler hazır olsun, telâşa düşmesinler diye yasak edilmiştir. Burada böyle bir telâş yoktur.

4- Her ne kadar lügat olarak gece lafzının kapsamına güneşin batmasından fecrin doğuşuna kadar olan bütün vakitler dahil olsa da, yolculuktan gece vakti dönme yasağı kapsamına bu vakitlerin tamamı dahil edilmemiştir.

Enes radıyallahu anh şöyle demiştir:

أَنَّ رَسُولَ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ كَانَ لَا يَطْرُقُ أَهْلَهُ لَيْلًا وَكَانَ يَأْتِيهِمْ غُدْوَةً، أَوْ عَشِيَّةً

“Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem yolculuktan ailesinin yanına geceleyin gelmezdi. Onlara ya sabah yahud akşamleyin (aşiyye/yatsı vakti) gelirdi.”[4]

Cabir radıyallahu anh’den rivayetin bir lafzı şu şekildedir:

كُنَّا مَعَ رَسُولِ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فِي غَزَاةٍ فَلَمَّا قَدِمْنَا الْمَدِينَةَ ذَهَبْنَا لِنَدْخُلَ فَقَالَ أَمْهِلُوا حَتَّى نَدْخُلَ لَيْلًا - أَيْ عِشَاءً - كَيْ تَمْتَشِطَ الشَّعِثَةُ وَتَسْتَحِدَّ الْمُغِيبَةُ

“Bir gazada Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem ile birlikte bulunuyorduk. Medine'ye geldiğimizde girmeye kalkıştık. Bunun üzerine buyurdu ki: “Ağır olun da oraya geceleyin (aşiyye/yani yatsı zamanı) girelim. Tâki da­ğınık saçlı kadın taransın, kocası gurbette olan da usturasını kullansın!”[5]

Bu hadislerde geçen “turuk” kelimesi, geceleyin gelmek manasınadır. Kadının ustura kullanmasından murad kasık ve koltuklardaki kılla­rı yok etmesidir.

Bütün bu rivayetlerden anlaşılıyor ki; uzun zaman ailesinden uzak yaşayan kimsenin dönüşte geceleyin ansızın evine gelmesi mekruhtur. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in gecenin başladığı akşam vaktinde döndüğünde yatsı vaktini beklemeyi tavsiyesi, söz konusu illetlerin ortadan kalkıp, kişinin eşinin durumdan haberdar olmasını ve hazırlık yapmasını sağlamak amaçlıdır.

5- Kişinin kıskançlıkta aşırılık ederek gündüz vakitlerinde de onun hıyanetini araştırması aynı şekilde hoş olmayan bir durumdur. Bu şekilde kusur araştırma ve tecessüs yasağı sadece gece vaktine has bir durum değildir. Hadislerde uzun süreli yolculuktan gece vakti dönüşle ilgili olarak bu yasağın zikredilmesi, galip olan duruma nazarandır. Tecessüs ve insanların hatalarını, kusurlarını araştırmak yasaklanmıştır. Kişinin eşi olması bu yasağın dışına çıkarmaz.

Ebu Hureyre radıyallahu anh’ten: Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

إِيَّاكُمْ وَالظَّنَّ فَإِنَّ الظَّنَّ أَكْذَبُ الْحَدِيثِ وَلَا تَحَسَّسُوا وَلَا تَجَسَّسُوا وَلَا تَنَافَسُوا وَلَا تَحَاسَدُوا وَلَا تَبَاغَضُوا وَلَا تَدَابَرُوا وَكُونُوا عِبَادَ اللهِ إِخْوَانًا

“Sizi zandan sakındırırım. Zira zan sözün en yalanıdır. Birbirinizi gizlice dinlemeyin, birbirinizin ayıplarını araştırmayın, birbirinizle rekabet etmeyin, birbirinize haset etmeyin, birbirinize buğz etmeyin, birbirinize sırt çevirmeyin, Allah’ın kardeş kulları olun.”[6]

Nitekim Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, Ensar kadınlarıyla evlenmekten çekinmesinin sebebini, onların kocalarına şiddetli kıskançlık göstermesi olarak zikretmiştir:

Enes radiyallahu anh’den:

قَالُوا يَا رَسُولَ اللَّهِ أَلَا تَتَزَوَّجُ مِنْ نِسَاءِ الْأَنْصَارِ قَالَ إِنَّ فِيهِمْ لَغَيْرَةً شَدِيدَةً

“Dediler ki: “Ey Allah’ın rasulü! Ensar kadınlarından biriyle evlenmeyecek misin?” Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Şüphesiz onlarda şiddetli kıskançlık vardır.”[7]

6- Aşırı kıskançlıkla kişinin eşini baskı altına alması her halukarda hoş olmayan bir durumdur. Bu aşırı kıskançlığı ister erkek yapsın, ister kadın yapsın fark etmez.

Ebu Hureyre radiyallahu anh’den: Nebi sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır:

مِنَ الْغَيْرَةِ مَا يُحِبُّ اللَّهُ وَمِنْهَا مَا يَكْرَهُ اللَّهُ فَأَمَّا مَا يُحِبُّ اللَّهُ فَالْغَيْرَةُ فِي الرِّيبَةِ وَأَمَّا مَا يَكْرَهُ فَالْغَيْرَةُ فِي غَيْرِ رِيبَةٍ

“Gayret (kıskançlık); Allah’ın sevdiği ve sevmediği olmak üzere iki çeşittir; Allah’ın sevdiği kıskançlık; kulun Allah’a isyan edildiğine şahit olduğu zaman gösterdiği kıskançlıktır. Allah’ın sevmediği kıskançlık ise; haksız yere gösterilen kıskançlıktır.”[8]

Ali radıyallahu anh şöyle demiştir: “Kıskançlık kişiyi ateşe sokar”[9]

Ali radıyallahu anh şöyle demiştir:

وَالْغَيْرَةُ غَيْرَتَانِ غَيْرَةٌ حَسَنَةٌ جَمِيلَةٌ يُصْلِحُ بِهَا الرَّجُلُ أَهْلَهُ وَغَيْرَةٌ تُدْخِلُهُ النَّار تحمله على الْقَتْل فَيقْتل

“Gayret (kıskançlık) iki çeşittir: Güzel olanı kişiyi ve ailesini ıslah eder. Bir tür kıskançlık daha vardır ki ateşe sokar, öldürmeye ve öldürülmeye sürükler.”[10]

Hülasa: Yolculuktan gece eve dönme yasağındaki en önemli illetlerin, kişinin eşi hakkında kötü zanna kapılması, onun kusurunu araştırması veya onu hazırlıksız bir durumda görüp eşlerin arasına soğukluğun girmesi halleri olduğu anlaşılmaktadır. Kişinin sorumlu olduğu kişilere karşı göstermesi gereken kıskançlık; Allah’a isyan içeren fiilere karşı öfkelenmesidir. Şayet sorumlu olduğu kişiler, kendisinin şahsî haklarına karşı bir kusur işlerse, affedici olmak, kusurları örtücü olmak faziletlidir. Lakin şahsî hakları konusunda onların kusurlarını araştırmak ifsad edicidir. Daha kötüsü ise kendisine karşı işlenmiş suçları, Allah’a karşı işlenmiş suçlardan daha büyük görmektir!

Sa'd b. Ubâde radiyallahu anh: “Eğer hanımımla beraber birisini görürsem dört şahidi beklemeksizin onu kılıçla paramparça ederim” demesi üzerine Nebi sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

أَتَعْجَبُونَ مِنْ غَيْرَةِ سَعْدٍ وَاللَّهِ لَأَنَا أَغْيَرُ مِنْهُ وَاللَّهُ أَغْيَرُ مِنِّي وَمِنْ أَجْلِ غَيْرَةِ اللَّهِ حَرَّمَ الفَوَاحِشَ مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَمَا بَطَنَ

“Sad’ın kıskançlığına şaşıyor musunuz? Ben Sad’dan daha kıskancım ve Allah da benden daha kıskançtır. Bu yüzden Allah, çirkinliklerin açığını da gizlisini de haram kılmıştır.”[11]

Burada Nebî sallallahu aleyhi ve sellem, Sa’d b. Ubade radıyallahu anh’ın şahsî hakkına karşı yapılan bir kötülüğü cezalandırma konusunda Allah’ın koyduğu sınırlara muhalefet etmesine bir eleştiri vardır! Zira zina eden kimse hakkında Allah’ın kuralları, bunun dört şahitle veya kişinin kendi aleyhinde dört defa şahitlik ederek itiraf etmesi halinde cezalandırmayı gerektirir. Kişi eşini zina ederken görse dahi, kendi başına bu cezayı uygulayamaz! İşte Allah Azze ve Celle, kendisinin kurallarına riayet edilmesi konusunda kıskançtır! Kişi şahsî kıskançlığı sebebiyle, Allah ve rasulünün kıskançlık gösterdikleri sınırları aşamaz!

Bu konularda Cahiliyye örfü ile hareket edilmesi sebebiyle birçok cinayetler işlenmekte, bazı değerlerin anlamı, dinin tayin ettiği şekilde değil de, örfün ve hevâların belirlediği şekilde belirlenmektedir! Suç ancak Allah ve rasulünün suç olarak tanımladığı şeylerdir ve ceza da ancak Allah ve rasulünün belirledikleri şekilde olmak zorundadır. Bu konuda kişisel hisleri veya örfleri esas almak, Allah’ın indirdiğinden başkasıyla hükmetmenin en çirkin şekilllerinden biridir!



[1] Sahih. Muslim (1650)

[2] Sahih. Buhârî (3088) Muslim (716)

[3] Sahih. Muslim (715) Buhârî (1801, 443)

[4] Sahih. Muslim (1928)

[5] Sahih. Muslim (715)

[6] Sahih. Muslim (2563)

[7] Muslim'in şartına göre sahih. Nesâî (3233) Mukbil b. Hadi Sahihu’l-Musned (99)

[8] Sahih. İbn Mace (1996) Deylemi (5996) İbn Nasıruddin Dımeşki Tavdihu’l-Muştebeh (5/126) Elbani Sahihu’l-Cami (5905)

* Ka’b b. Malik radıyallahu anh’den hasen isnadla: Haraiti İtilalu’l-Kulub (717) İbnu’l-Cevzi Ahbaru’n-Nisa (s.23)

* Atik el-Ensari radıyallahu anh’den hasen isnadla: İbn Ebi Şeybe (3/467) İbn Hibban (1/530, 11/78) Ahmed (5/445) Beyhaki (7/308) İbn Ebi Asım el-Ahad ve’l-Mesani (2142) Taberani (2/189)

* Cabir b. Atik radıyallahu anh’den hasen isnadla: Ahmed (5/445) Ebu Davud (2659) Nesai (2558) Darimi (2281) Beyhaki (9/156) Beyhaki el-Esma ve’s-Sıfat (1053) Nesai Kübra (2/40) Taberani (2/189, 190) Elbani Sahihu’l-Cami (2221)

* Ukbe b. Amir radıyallahu anh’den hasen isnadla: Ahmed (4/154) İbn Huzeyme (4/113) Hâkim (1/579) Taberani (17/341) Elbani İrva (7/59)

[9] Sahih mevkûf. Ziyau’l-Makdisi (2/226 no: 606) İbn Ebi Şeybe (10/90) Ali b. Ca’d, Musned (1/319) Rusteh’e nispetle; Kenzu’l-Ummal (8736)

* Abdullah b. Şeddad’ın sözü olarak: Haraiti İ’tilalu’l-Kulub (718) İbnu’l-Cevzi Ahbaru’n-Nisa (s.23)

[10] Sahih mevkûf. Ziyau’l-Makdisi (2/226 no: 606) İbn Ebi Şeybe (10/90) Ali b. Ca’d, Musned (1/319) Rusteh’e nispetle; Kenzu’l-Ummal (8736)

[11]  Sahih. Buhari (7416) Müslim (1499) Ahmed (4/248) Hâkim (4/398) İbn Hibban (13/86) Taberani (20/389) Darimi (2282) Abdullah b. Ahmed es-Sunne (1135)

23 Ekim 2026 Cuma

Ebu'z-Zubeyr'in Cabir Radıyallahu Anh'den Sakal Hakkında Rivayeti

 

Selamun aleykum Hocam sahih ilmihal kitabinizda geçen Cabir b. Abdillah radıyallahu anh şöyle demiştir: “Bizler hac veya umre dışında sakallarımızı serbest bırakırdık. hadisi hakkında; “Ebu Davud (4201) Ebu’z-Zubeyr, Cabir’den işittiğini tasrih etmiştir: Ramehurmuzi Muhaddisu’l-Fasl (494) Ayrıca Katade – Cabir radıyallahu anh yoluyla: İbn Ebi Şeybe (5/225) rivayet etmiştir. Katade, Cabir radıyallahu anh’den işitmiştir. Esram’ın rivayetinde İmam Ahmed bu hususu belirtmiştir” diye kaynak belirtirken dipnot düşmüşsünüz Ancak Ebu davud 4201 numaralı hadiste

 حَدَّثَنَا ابْنُ نُفَيْلٍ، حَدَّثَنَا زُهَيْرٌ، قَرَأْتُ عَلَى عَبْدِ الْمَلِكِ بْنِ أَبِي سُلَيْمَانَ وَقَرَأَهُ عَبْدُ الْمَلِكِ عَلَى أَبِي الزُّبَيْرِ وَرَوَاهُ أَبُو الزُّبَيْرِ عَنْ جَابِرٍ، قَالَ كُنَّا نُعْفِي السِّبَالَ إِلاَّ فِي حَجٍّ أَوْ عُمْرَةٍ ‏.‏ قَالَ أَبُو دَاوُدَ الاِسْتِحْدَادُ حَلْقُ الْعَانَةِ

Ebu Zübeyr Cabirden an ile rivayet etmiştir Bu konuyu bana açıklar mısınız”

Cevap: Aleykum selam ve rahmetullah. İlgili hadisin dipnotunda zaten hadisi Ebû Dâvûd’un rivayet ettiğini, Ramehurmuzi’nin rivayetinde ise işitmenin tasrih edildiğini ifade ediyorum. Dolayısıyla burada Ebû Dâvûd’un an’aneli rivayetini getirmeniz gereksizdir. Ramehurmuzi’nin rivayetinde isnadı ve lafzı şu şekildedir:

حدثني أبي، حدثنا أبو داود، حدثنا النُّفَيلي، حدثنا زُهَيْر قال: قرأتُ على عبد الملك بن أبي سليمان، وقرأ عبدُ الملك على أبي الزُّبَير، وقرأ أبو الزُّبَير على جابر قال: كنَّا نُعَفِّي السِّبَالَ إلَّا في الحَجِّ والعُمْرة.

Burada görüldüğü gibi Abdulmelik b. Ebi Suleyman, Ebu’z-Zubeyr’e kıraat etmiş, Ebu’z-Zubeyr de Cabir radıyallahu anh’e kıraat etmiştir.

Ayrıca Ebu’z-Zubeyr’in müdellis olduğu iddiasının doğru olmadığına dair daha önce şu linkte açıklama yayınlamıştım:

http://www.ebumuaz.blogspot.com/ دار السنة: Ebu’z-Zubeyr’in Muan’an Rivayetleri Hakkında

Bu linkte açıklandığı gibi, Ebu’z-Zubeyr Muhammed b. Muslim el-Mekki, an’aneli rivayet etse dahi hüccettir.

Yine Hac ve Umrede sakalların uçlarından almanın meşruluğu hakkında şu linkte ilgili rivayetleri değerlendirmiştim:

http://www.ebumuaz.blogspot.com/ دار السنة: Sakalın Uçlarından Düzeltmenin Hükmü

21 Ekim 2026 Çarşamba

Büyük Şirkte Cehalet Mazereti ve Dünya Hükmü Konusu

 Soru: Hocam Öncelikle Esselamu Aleykum. Muasır Alimlerin Büyük Şirk de Cehalet Mevzusuna İlişkin itikadlarını zahir edebilir misiniz keza günümüzde birçok kişi şeyhlerden örneğin ibn baz’dan,ibn useymin’den el fewzandan sözler zikr edip cehaletin dünya ahkamında mazeret olmadığını şirk fiilinden bulunanların ise bu ahkamda muayyen olarak müşrik olarak nitelendirileceğini öne sürüyorlar bu mevzusunun aslı nedir bir açıklık getirirseniz sevinirim.

Cevap:

Aleykum selam ve rahmetullah

Büyük şirk konusunda adı geçen âlimlerin, şirk fiilinde bulunanlara ahiretteki hükümleri olarak değil de, dünya hükümleri bakımından muayyen olarak müşrik denebileceği şeklinde fetvaları olmuştur ve bu büyük bir hatadır!

Hidayetin tamamı Allah ve rasulüne uymaktadır, insanların sözleri ise kim olursa olsunlar, kitap ve sünnete muvafık olmadıkça kabul edilmezler. Neredeyse hiçbir imam, hiçbir alim bilmiyorum ki ister akidevî konuda, ister amelî konuda olsun, azim yanlış veya hataları olmasın. İmam Malik, Şafii, Ahmed b. Hanbel, Sufyan es-Sevri, İbn Uyeyne, Sevr b. Yezid, el-Evzai, Davud b. Ali ez-Zahiri, İbn Hazm, İbn Teymiyye, İbn Kayyım gibi – Allah onlara rahmet etsin – ehl-i sünnetin büyük imamlarının da akidevî ya da amelî meselelerde ciddî hataları olmuştur. Fakat bu imamlar kendilerine menhec olarak Kur’ân ve sünneti asıl kabul eden kimseler oldukları için hataları görmezden gelinir ve bu hatalarına uyulmaz. Vasıl b. Atâ, Ebu Hanife, Cehm b. Safvan,  Ma’bed el-Cuhenî, Maturidi, Fahruddin er-Razi gibileri ise menheclerinde sünnete mukabil re’y ve kelam ekollerini benimsedikleri için, bazı konularda sünnete muvafık olsalar dahi bid’at ehlinden sayılırlar.

Avam ya da âlim, iman eden herkese vacip olan Allah’a ve rasulüne itaat etmeleri, yani Kur’ân ve sünneti öğrenip, onun hükümlerine göre amel etmeleri, hidayeti başka bir şeyde aramamalarıdır. Bunu menhec olarak asıl belirledikten sonra alimlerden istifade edilir ve alimlerin sözleri Kur’ân ve sünnete arz edilerek ancak kabul edilir. Fakat bozuk menhec sahipleri önce kendilerine alim veya hoca belirliyor, sonra Kur’an ve sünnet naslarını bu hocalara arz ediyorlar!

Bu yüzdendir ki dünyadaki müslümanların kahir ekseriyetinin kafirlere dönüştüğü Korona Plandemi senaryosunda şeyh Fevzan da bu küfrü onaylayan fetvalar verenlerden biri olmuştur ve onun bu küfürden rücu ettiğine dair hala bir şey işitmedim! Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hedyini ve apaçık nasları terk edip, Fevzan’ı ve benzerlerini taklid eden birçok kimse de bu küfre iştirak etmişlerdir! Şayet kendilerine âlimleri taklidi değil de, Kur’ân ve sünneti asıl menhec edinmiş olsalardı, bu küfre düşmezlerdi!

Bu önemli girişten sonra, büyük şirkte cehaletin dünya hükümlerinde mazeret olması meselesine gelelim. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hedyi ve sünnetine baktığımızda bir müslümanı küfürle veya şirk ile itham etmenin büyük tehlikesi açıkça ifade edilmektedir ve bu naslarda dünya hükmü – ahiret hükmü diye bir ayrım yoktur. Hatta müslümanı tekfirden sakındıran naslar tedebbür edilirse, dünya hükmü bakımından zahiren müslüman olan bir kimsenin tekfir edilmesinden sakındırıldığı açıkça ortaya çıkar.

“Zahiren müslüman” sözüme dikkat edin! Çünkü zahirlerinde İslam’a dair hiçbir alamet taşımayan, sakalı olmayan, sarık sarmayan, namaz kılmayan, pantolon giyen, yahut kadın ise başı açık gezen ve kelime-i şehadetine şahit olmadığımız kimselere dünya hükmü bakımından müslüman diyemeyiz! Ahiretteki hükümlerini ise Allah’a bırakırız. Bu sayılanların kalplerinde iman bulunabilir ve kendilerini azaptan kurtaracak mazeretleri bulunabilir. Ama bu mazeretlere bizler değil, ahirette Allah hükmedecektir. Çünkü bizler kalplerde olanı bilemeyiz, kalıplarda olanı biliriz ve ona göre hükmederiz.

Buna mukabil, İslam’ı izhar eden, sakal bırakan, sarık saran, namaz kılan, kadınsa başını örten kimseler hakkında da ahiretlerine değil, dünyalarına hükmederek müslüman olduğunu biliriz. Halbuki bu sıfatta olan kimselerin birçoğunda nifak da bulunur. Kalplerini bilemeyeceğimiz için yine kalıplarına bakar ve ona göre hükmederiz. Lakin günümüzde “modern tesettür” adını verdikleri, İslamî tesettürle alakası olmayan giyim şekline girmiş bütün kadınların – istisnasız olarak – münafık olduklarına da şehadet ederiz. Çünkü Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem bize bunu böylece bildirmiştir. Münafık ise, dünya hükümleri bakımından müslümanlarla aynı haklara sahip olan, ahirette ise kâfirlerden bile daha aşağılık tutulacak kimselerdir.

Soruda adı geçen alimlerin fetvalarını taklid edenler ise özellikle kabirlerden yardım istemeleri sebebiyle sufileri tekfir etmeyi şart koşmaktadırlar! Günümüzde bazı zıvanadan çıkmış, İslamî kuralları tamamen terk etmiş bozuk tarikatleri istisna edersek, sufilerde genel olarak zahirlerinde İslam alametleri vardır. İslam şeriatinin zahir kuralları ile amel ederler, Kur'an ve sünnetin delaletini kabul ederler. Bununla beraber ölülerle tevessül ve istigase gibi şirke varan te’villeri ile bilinmektedirler. Bunun sebebi de, yukarıda bahsettiğim aynı menhec bozukluğudur! Onların şeyhlerini taklid etmeleridir. Bu kimseler zahirlerinde İslam alametlerini ortaya koymuşken kendilerine nebevi hadis diyerek sunulmuş hurafelerden veya sahih hadislere bâtıl te’vil sunulmuş olması sebebiyle şirke varan fiillerde bulunmalarından dolayı müşrik olduklarını yahut kafir olduklarını söylemek, Harici metodu değil de nedir? Zira onlar Rasule tabi oldukları zannıyla bu fiillerde bulunmaktadırlar. Elbette bu hata şiddetle reddedilir, zanları onlara fayda sağlamaz, lakin bu konuda yetkili İslam kadısı tarafından hüccet ikamesi gerçekleştirilmeden tekfir etmek başka bir sapmadır!

Tekfirin manilerinden olduğuna dair zikredilen deliller şüphesiz bu kimseler için de gözönünde bulundurulması gereken delillerdir. Mesela Musa aleyhi's-selâm kavminde gördüğü bir sapmaya öfkelenerek vahyin yazılı olduğu levhaları yere atmıştı. Şimdi soruda bahsedilen kimseler: “Biz Musa aleyhi's-selâm’ın o sırada dünya hükmü olarak küfre girdiğini söyleriz” diyebilir mi? Böyle derlerse kendileri kâfir olurlar. Böyle diyemiyorlarsa, müşrik hükmünü verdikleri muayyen kimseler hakkında da şartları ve manileri gözetmeden böyle bir hükme gitmemeleri gerekir!

Plandemi küfrüne gelince, sufilerin çoğunluğu da, onları tekfir eden hâricî meşrepliler de hep birlikte zahirlerinde Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’i yalanlama ve İslam şiarlarını yasaklama küfrünü onaylama alameti olan maskeleri yüzlerine geçirerek kafir oldular. Maske taktıkları için kafir olmadılar, kâfir oldukları için maske taktılar! Çünkü bu meselede asıl küfür olan husus, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hastalık bulaşmaz sözünü yalanlayıp, paganist Dünya Sağlık Örgütünün “hastalık bulaşır” söünü tasdik etmek, Allah’ın emri olan cemaatle namazı, safları birleştirmeyi, haccı, umreyi yasaklamaktır. İnsanlar bu küfürlere itikad ettikleri için kafirler oldular ve bu küfürlerinin alameti olarak maske taktılar! Zahirlerinde küfrü ortaya koyup İslam’ı terk ettikleri için dünya hükmü olarak bu kimselerin küfrüne hükmetmek vacip oldu. imanları ve mazeretleri varsa ahirette Allah hükmedecektir. Fakat bizler kalplerde gizli olan mazeretlere göre değil, bize zahir olanlara göre hükmetmek zorundayız. Kalpleri yarmakla emrolunmadık. 

Hadiste geldiği gibi, İslam alenîdir, iman ise kalptedir. Yani zahiren İslam'ın kuralları ve zahirî şekilleri ortaya konulmak zorundadır. Bu bakımdan İslam kesinlikle zahirdeki şekli önemseyen bir dindir! Zaman ve mekâna bağlı örflerde - sünnette gelenlere aykırı olmamak şartıyla - farklılık olsa dahi, müslümanın kâfirlerin görünümlerine aykırı, İslam'a has bir şekilde görünmesi zorunludur. Kim kendisini bir kavme benzetirse onlardandır.

İşte zahire göre hüküm, büyük şirk veya küfürde cehaletin mazeret olup olmaması konusunda Allah’ın kitabının ve Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hedyinin gösterdiği yol budur. Zahirinde İslam olan kimseye işlemiş olduğu şirk veya küfür fiilleri sebebiyle, tekfirin şart ve engelleri gözetilmeden hükümde bulunulamaz! Aynı şekilde zahirinde küfrü ortaya koymuş, kendisini kâfirlere benzetmiş kimsenin de müslüman olduğuna hükmetmeye kalkışmanın yeri yoktur!

Allah en iyi bilendir.

17 Ekim 2026 Cumartesi

Kalpten Bâtıl İlahları Kovmak

 Allah’a tevekkül, kulun emrolunduğu şeyleri yerine getirip, yasaklandığı şeylerden sakınmakla beraber, işlerin neticesini Allah’a bırakmak ve bu konuda Allah’a güvenmektir. Tevekkül, kalbin bağlandığı sahte ilahları kalpten kovmanın yegâne yoludur. Dolayısıyla sahih bir tevekkül yerine gelmeden sahih bir tevhide de ulaşılamaz.

Allah’ın öfkelendiği bir konuda kim olursa olsun, ne kadar yakının olursa olsun, insanların memnuyiyetini aramak kalpte yer etmiş, kovulması gereken bir ilahtır. Yine Allah’ın emrettiği bir konuda kim olursa olsun, insanların öfkesinden çekinerek o emri terk etmek, kalpte yer etmiş, kovulması gereken bir ilahtır.

Allah Azze ve Celle şöyle buyurmuştur: “Allah’a ve ahiret gününe iman eden hiç bir kavmin, Allah’a ve rasûlüne muhalefet eden kimselere, babaları, oğulları, kardeşleri veya aşiretleri olsa bile sevgi beslediklerini göremezsin.” (Mucadele 22)

Aişe radiyallahu anha’dan: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Kim insanların öfkelenmelerine rağmen Allah’ı razı ederse Allah insanlara karşı ona yeter. Kim de insanları memnun etmek için Allah’ı öfkelendirirse, Allah onu o insanlara bırakır.”[1]

Şakik el-Belhî rahimehullah şöyle demiştir: “Sabahladığın zaman dikkat et, gayen insanların rızası veya öfkesi olmasın! Korkun ancak işlemiş olduğun günahlar hakkında olsun ki başka günahlar işlemeye cüret etme! Hazırlığın ancak ölüm için olsun. Ölüm için hazırlıklı olursan dünya sana güzel kılınsa bile ona rağbet etmezsin.”[2]

Allah’ın emrini yerine getirme veya yasağından sakınma konusunda şeytanlaşmış liderlerin, dünyada yetki, güç ve imkan sahibi mahlukların korkusu, o emri yerine getirmene veya yasaktan sakınmana mani oluyorsa, böyle bir korku, kalbinden kovman gereken bir sahte ilahtır!

Allah Azze ve Celle şöyle buyurmuştur: “İşte o şeytandır ki ancak kendi velilerini korkutur; eğer mü’min iseniz onlardan korkmayın, benden korkun!” (Al-i İmran 175)

Şakik b. İbrahim el-Belhî rahimehullah dedi ki: “Korkulu bir gecede çıktık ve bir çalılığa uğradık. Orada bir adam uyuyordu. Atının bağı da başının yanındaydı. Onu uyandırdık ve ona: “Böyle bir yerde mi uyuyorsun?” dedik. Adam başını kaldırdı ve dedi ki:

“Arşın sahibinin benim kendisinden başka bir şeyden korktuğumu bilmesinden hayâ ederim.” Sonra başını koydu ve uyudu.”[3]

Allah’a isyan edenlere dünyada nasip edilen imkânlar, onların ahirette hiçbir nasibi kalmaması içindir. Bu imkânlara göz dikip bâtıl ehlinin yollarına heves etmen kalbinde yer etmiş, kovman gereken bâtıl bir ilahtır.

Allah Azze ve Celle şöyle buyurmuştur: “Küfürde koşanlar seni üzmesin; çünkü onlar Allah’a hiçbir şeyle zarar veremezler. Allah ahirette onlara hiçbir nasip vermemeyi diliyor. Doğrusu onlar için çok büyük bir azap vardır.” (Al-i İmran 176)

Allah’a ve rasulüne muhalefet etmekle dünyada sahip olduğun ve seni Allah’ın yolunda samimiyetle girmekten alıkoyan her konfor, her imkân, her makam, her dostlar, kalbinden söküp çıkarman gereken bâtıl ilahlardır.

Humeyd b. Hilal rahimehullah’tan: “Ebu Katade ve Ebu’d-Dehmâ radiyallahu anhuma dediler ki: “Bedevilerden bir adama gittik. Bedevî dedi ki: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem elimi tuttu ve Allah Tebarek ve Teâlâ’nın kendisine öğrettiği şeylerden bana öğretmeye başladı. O’ndan ezberlediklerim arasında şu da vardı:

“Muhakkak ki sen Allah Azze ve Celle’den sakınarak bir şeyi terk ettiğinde mutlaka Allah sana ondan daha hayırlısını verir.”[4]

Sahip olduğun her şey, seni yaratan Allah’a aittir ve O’nun sana emanetidir. Allah’a karşı rablik yarışına girişip de “Dilediğimi yaparım, kimse karışamaz” gibi düşüncelerin, kalbinden derhal kovman gereken bâtıl bir ilahtır.

“Hevâsını kendisine ilah edinen kimseyi gördün mü?” (Furkan 43)

“Ona: “Allah’tan kork!” denildiğinde de gururu kendisini günaha sürükler. Artık ona cehennem yeter. Ne kötü bir yatak!” (Bakara 206)

Sana ait olmayan, emanetçisi olduğun şeyler hakkında, emanetin sahibinin sana emrettiği şey hakkında “zarara uğramak” korkusu taşıyorsan, kendini bu nimetlerin emanetçisi değil, sahibi/rabbi olduğun zannına kapıldığının göstergesidir.  Sahip olduğun herşeyin, yani emanetlerin sahibi sana emrediyor, seni yasaklıyor! Sen ise malım gider, evladım gider, canıma ziyan gelir demeye devam ediyorsun! Allah, mülkün gerçek sahibini hatırlayıp itiraf edenleri müjdeliyor!

Allah Azze ve Celle şöyle buyurmuştur: “And olsun ki sizi biraz korku, açlık ve mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabredenleri müjdele! Onlar ki, kendilerine bir musibet eriştiği zaman “Muhakkak biz Allah’a âidiz ve muhakkak O’na dönücüleriz!” derler.” (Bakara 155-156)

Allah’a itaat etmek için önce rızkının ve nimetlerin sana ulaşmasını şart koşman, kalbinde yer etmiş batıl bir ilahtır, derhal bu bâtılı kalbinden uzaklaştır.

Allah Azze ve Celle, kendisine isyan ve küfran içinde olanların dahi rızıklarına kefil olmuşken, bu konuda Allah’a karşı tereddütler içinde olman, iman iddian ile bağdaşır mı?

“Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allah’a ait olmasın.” (Hud 6)

“Gerçek şu ki, sizin Allah’tan başka ibadet ettikleriniz, size rızık vermeye güç yetiremezler; öyleyse rızkı Allah’ın katında arayın, O’na ibadet edin ve O’na şükredin. Yalnız O’na döndürüleceksiniz.” (Ankebut 17)

Şuayb b. Harb rahimehullah şöyle demiştir: “Bir adam Uveys el-Karanî rahimehullah’a: “Geçim nereden sağlanır?” dedi. O da dedi ki: “Ona şöyle söyle: “Biz bu kalplere şüphe girdiği zaman öğüdün fayda vermeyeceğini kabul ederiz.”[5]

Dünyada Allah’a kulluk yolunda olmak, sabredilmesi gereken işlerle karşılaşmayı, imtihanlara uğramayı gerektirir. Allah’ın yardımı da ancak sabredenlere ve kullukta sebat edenleredir:

“Ey iman edenler! Sabır ve namaz ile yardım isteyin. Muhakkak ki Allah sabredenlerle beraberdir.” (Bakara 153)

İşte Allah’ın yardımına mazhar olmanın yolu olan bu sabır, yalnız Allah’a tevekkül ile bir bağlıdır:

Bekr b. Abdillah el-Muzenî rahimehullah dedi ki: “İbrahim aleyhi's-selâm ateşe atıldığı zaman bütün mahlûkat rableri Azze ve Celle’ye sığınıp dediler ki: “Ey rab! Halilin ateşe atılıyor. Bize izin ver ateşini söndürelim.” Allah Tebarek ve Teâlâ buyurdu ki:

“O benim halîlimdir. Yeryüzünde ondan başka halîlim yoktur ve ben onun rabbiyim. Onun benden başka rabbi yoktur. Eğer sizden yardım isterse ona yardım edin. Aksi halde onu bırakın.” Bunun üzerine yağmur meleği geldi ve dedi ki: “Ey rab! Halilin ateşe atılıyor. Bana izin ver o ateşi yağmurla söndüreyim.” Allah Azze ve Celle buyurdu ki:

“O benim halilimdir. Yeryüzünde ondan başka halilim yoktur. Ben onun rabbiyim, onun da benden başka rabbi yoktur. Eğer senden yardım isterse ona yardım et, aksi halde onu bırak.” İbrahim aleyhi's-selâm ateşe atıldığı zaman rabbi Azze ve Celle’ye dua etti. – ravi Ebu Hilal bu duanın sözlerini unuttu – Bunun üzerine Allah Azze ve Celle buyurdu ki:

“Ey ateş! İbrahim’e serin ve selamet ol.” (Enbiya 69) Bunun üzerine doğu ve batı ehline ateş o gün serinledi, bir şey pişiremediler.”[6]

Ebu Yusuf Ya’kub b. İshak (İbn Buhtân) rahimehullah dedi ki: “Ahmed b. Hanbel rahimehullah’a tevekkül hakkında sorulunca şöyle dediğini işittim:

“Tevekkül beklenti içinde olmamak ve halktan ümidi kesmektir.” Dedim ki: “Bunun delili nedir?” Şöyle dedi:

“el-Halîl İbrahim aleyhi's-selâm mancınığa konulup ateşe atılacağı zaman Cibril aleyhi's-selâm ona göründü ve dedi ki: “Ey İbrahim! Bir ihtiyacın var mı?” O da: “Sana ihtiyacım yok” dedi. Cibril: “Kime ihtiyacın varsa ondan iste” dedi. İbrahim aleyhi's-selâm dedi ki: “İki şeyden O’na sevimli olanı benim için de sevimlidir.”[7]

Allah’ı mahlukâtına şikâyete kalkışma! Bilakis Allah ile bağlarını güçlendir, Allah’ın dostu ol ki, O da senin dostun olsun:

Muhammed b. Hammad b. Mubarek rahimehullah’tan: “Bir adam Ma’ruf el-Kerhî rahimehullah’a: “Bana tavsiyede bulun” deyince, şöyle demiştir:

“Allah’a tevekkül et ki arkadaşın, dostun ve şikâyet edeceğin yer O olsun. Ölümü hatırlamayı artır ki ondan başka arkadaşın olmasın. Bil ki başına gelen derdin şifası onu gizlemektir. Muhakkak ki insanlar sana ne fayda ne de zarar verebilirler. Onlar sana bir şey veremedikleri gibi, senden bir şeyi de engelleyemezler.”[8]

Bu anlatılanları zaten biliyorsun, fakat imanın gereklerini ortaya koymanın yeri bu dünyadır! Fırsat elden kaçmadan Allah’a kulluğunu ispatla ve kendini O’na teslim et! Sahip kılındığın şeyler zaten aslında senin değildir! Şu halde korkup çekineceğin bir şey yoktur! Gerçek hayat ahiret hayatıdır!  Dünya imtihanlarından kaçıp durmakla ahirette saadete ulaşamazsın! Bilakis şeytanın vesvese olarak önüne yığdığı endişe ve tasalarını bir kenara atıp, imtihanlarla yüzleştğin ve Allah’a kulluğunu itiraf ettiğinde, Allah’ın dünyada da sana kurtuluş hayır kapılarını açtığına şahit olacaksın!

Tagutu (şeytanı) yalanla ve Allah’a iman et, vesveseleri terk et ve Allah’a tevekkül et ki şifa bulmaz sandığın hastalıklar zâil olsun, yakar zannettiğin ateşler serin ve selamet olsun, yıkar zannettiğin musibetler elinle siliverdiğin örümcek ağlarından ibaret kalsın, küser zannettiğin yakınların bir müddet sonra hakikatleri görmüş olarak seni kucaklasın, dininde sebatından dolayı senin ölmeni arzulayanlar vesilenle hayat bulsun…

“Şüphesiz Allah, mü’minlerden canlarını ve mallarını onlara cenneti vermek karşılığında satın almıştır. Onlar Allah yolunda savaşır, öldürür ve öldürülürler. Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da yerine getirmeyi taahhüt ettiği hak bir vâaddir. Allah’tan daha çok ahdine vefa gösterecek olan kimdir? O halde yapmış olduğunuz bu alış verişe sevinin. İşte büyük kurtuluş ve mutluluk budur.” (Tevbe 111)



[1] Buhârî ve Muslim'in şartlarına göre sahih. Ebu Bekr Muhammed b. Halef Vekî Ahbaru Kudat (1/38) İbn Hibbân (1/511) İshak b. Rahuye (1175) Tirmizî İlel (394) Begavi Şerhu’s-Sunne (4214) İbnu’l-Ca’d Musned (1593) Abd b. Humeyd (1522) Kudai (501) Beyhakî Zühd (902) Beyhakî el-Esma ve’s-Sifat (1059) Ziyau’l-Makdisi el-Munteka Min Mesmuati Merv (522) İbn Hacer Emaliyu’l-Mutlaka (s.119) el-Elbani es-Sahiha (2311)

[2] Ebû Nuaym Hilyetu'l-Evliyâ (7/69)

[3] Hennad Zühd (539) İbnu’l-Mubarek Zühd (982) Ebû Nuaym Hilyetu'l-Evliyâ (4/101) İbn Ebi'd-Dunyâ Evliya (82) Beyhakî Şuab (1/540)

[4] Buhârî ve Muslim'in şartlarına göre sahih. Ebu Ubeyd el-Kasım b. Sellam el-Huteb ve’l-Mevaiz (7) Ahmed (5/78, 79, 363) Veki Zühd (2/635) İbnu’l-Mubarek Zühd (1168) Haris b. Ebi Usame Musned (1101) el-Esbehani et-Tergib (705) Kudai Musnedu’ş-Şihab (1135) Beyhakî (5/335) Beyhakî el-Adab (1011) Mizzi Tehzibu’l-Kemal (23/570) Mukbil b. Hadi Sahihu’l-Musned (1489)

* İbn Ömer radıyallahu anhuma’dan sahih. Ebû Nuaym Hilyetu'l-Evliyâ (2/196) Ebu Bekr ez-Zekvani Emali (el yazma no: 146) Ebu Tahir es-Silefi Tuyuriyyat (971) İbn Asakir Tarih (10/374, 52/153) Deylemi (6206)

* Ubey b. Ka’b radıyallahu anh’den: Hasen. Ebû Dâvûd Zühd (201) İbnu’l-Mubarek Zühd (36) Şecerî Emali (2468) Dineveri Mucalese (2583) el-Esbehani et-Tergib ve’t-Terhib (715) İbn Ebi’d-Dunya Kitabu’l-İlm (42) isnadında Muslim b. Şeddad vardır. Onun hakkında İbn Hibban ve el-İcli sika demişlerdir.

[5] Hallal el-Has Ale’t-Ticara (126)

[6] Ahmed Zühd () Ebû Nuaym Hilyetu'l-Evliyâ (1/19) Yahya b. Sellam Tefsir (1/324, 2/837) İbn Kudame er-Rikkat ve’l-Buka (164) Abdulgani el-Makdisi et-Tevekkül (3)

[7] İbn Asakir Tarih (5/308) İbn Ebi Ya’lâ Tabakatu’l-Hanabile (1/416) İbn Abdilhadi Merakiyu’l-Cinan (772) İbnu’l-Cevzi Menakibu’l-İmam Ahmed (s.272) İbn Kesir el-Bidaye ve’n-Nihaye (10/362) İbn Receb Nuru’l-İktibas (s.150)

[8] Hatib el-Bağdadi ez-Zuhd ve’r-Rakaik (49)

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente estağfiruke ve etûbu ileyk" (Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)