Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

24 Ocak 2026 Cumartesi

Avamın Belli Bir Mezhebi Taklid Etmesi Gerekir mi?

 İmam Ebu Abdillah Şemsuddin İbni’l-Kayyım rahimehullah, İ’lamu’l-Muvakki’in kitabında şöyle demiştir;

“Avamın bilinen mezheplerden birine uyması gerekir mi gerekmez mi? Bu konuda iki görüş vardır:

Birincisi: Gerekmez. Kesin olarak doğru olan görüş budur. Çünkü Allah’ın ve rasulü sallallahu aleyhi ve sellem’in vacip kıldıklarından başka vacip yoktur. Allah ve rasulü de insanlardan hiç kimseye ümmetten birinin mezhebine uymasını, başkasından bağımsız onun dinini taklid etmeyi vacip kılmamışlardır. Faziletli asırları araştırdığımda onların böyle bir mensubiyetten uzak olduklarını gördüm. Hatta avam için bir mezhebe uymak sahih de değildir. Avam, bir mezhebe uysa dahi onun mezhebi yoktur.

Çünkü mezhep ancak bir tür araştırma ve istidlal yapabilen, mezhepler hakkında bir basireti bulunan kimse hakkında söz konusu olur.  Yahut o mezhebin füruya dair bir kitabını okuyan, imamının fetvalarını ve görüşlerini bilen kimse hakkında söz konusu olur. Ama buna ehil olmayan kimse için mezhep söz konusu değildir.

Hatta “Ben Şafiiyim veya Hanbeliyim” dese veya başka bir mezhebe mensubiyetini söylese, bu iş mücerret sözden ileri gitmez. Aynı şekilde şayet: “Ben fakihim, nahivciyim, yazarım” dese ama öyle olmasa bu da sözden ileri gitmez.

Bu durumu şu husus açıklığa kavuşturur: Şafii, Malikî veya Hanbelî olduğunu söyleyen kimse, imamın yoluna tabi olduğunu iddia eder. Bu iddia ise ancak o imamın ilimde, marifette ve istidlaldeki metodunu izlemekle doğru olur. Ama bunları bilmeksizin ve imamın siyretinden, ilminden, metodundan çok uzak olduğu halde kendisini o imama nispet etmesi nasıl doğru olabilir ki? Bu iddiadan ibarettir ve anlamsız bir sözdür.

Avamın bir mezhebi olması düşünülemez. Şayet bu düşünülebilseydi dahi, ona da, başka bir kimseye de ümmetten belli bir adamın mezhebini mezhep edinmesi yine gerekli olmazdı.  Onun bütün sözlerini kabul edip başka bir alimin sözlerini terk etmesi gerekmezdi. Bu ümmette ortaya çıkmış olan çirkin bir bid’attir. Allah’ı ve rasulünü daha iyi bilen, daha yüce mertebede olan kimseler olan İslam imamlarından hiç biri, insanlara bunu (mezhep taklidini) gerekli görmemişlerdir.

Alimlerden birinin mezhebini taklid etmeyi gerekli gören görüş haktan uzak olup, ondan daha uzak olanı ise dört mezhepten birine uymayı gerekli gören görüştür! Vallahi hayret doğrusu! Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in ashabının mezhepleri, tabiinin mezhepleri ve tebauttabiinin mezhepleri ve diğer İslam imamlarının mezhepleri öldüler, hepsi iptal oldular da ümmetin fakihleri ve imamlarından ancak dört şahsın mezhebi kalmış!!

İmamlardan birinin böyle bir şey söylemesi veya buna davet etmesi mümkün olabilir mi? Yahut onların sözlerinden buna en ufak bir işaret var mıdır?

Allah Teâlâ ve rasulü sallallahu aleyhi ve sellem’in sahabeye, tabiine ve onlara tabi olanlara vacip kıldığı şey neyse, kıyamet gününe kadar sonrakilere de vacip olan odur. Vacip ise ihtilaf etmez, şekli ve miktarı kudret, acizlik, zaman, mekân ve duruma göre farklılık gösterse de değişikliğe uğramaz! Allah ve rasulünün vacip kıldıklarına tabi olmak da böyledir.

Avam için mezhebi sahih gören kimse der ki: “O, intisap ettiği mezhebin hak olduğuna inanmaktadır. Bundan dolayı bu itikadına göre mezhebe uyması gerekir.” Bu kimselerin bu sözü şayet doğru olsaydı, avamın intisap ettiği mezhep dışında birinden fetva sorması haram olurdu. Onun uyduğu imam gibi başka bir imamın mezhebine de uyması haram olurdu. Bu da bu görüşün bozukluğunu ortaya koymaktadır. Çünkü Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den bir nas görse veya dört halifesinden birinin sözünü görse, ama imamı bu hadisle veya halifenin sözüyle amel etmemişse nassı ve sahabenin sözlerini terk edecek, taklid ettiği imamın sözlerini bunların önüne geçirmiş olacaktır!

Buna göre imamlara tabi olanlardan ve başkalarından dilediğine fetva sorabilir. Avamın veya müftinin dört imamlardan birini belirleyerek taklid etmesinin gerekmediği hususunda ümmet icma etmiştir.

Aynı şekilde alimin sadece kendi beldesi veya beldelerden birinin halkının rivayet ettiği hadislerle sınırlı kalması da gerekmez. Bilakis ister Hicazlılardan, ister Iraklılardan, ister Şamlılardan, Mısırlılardan ve Yemenlilerden gelmiş olsun fark etmez, hadis sahih olarak geldiği zaman onunla amel etmek vacip olur. “ İbn Kayyım’dan nakil bitti

Usul alimi fakih şeyh Muhammed b. Abdilazim el-Mekkî el-Hanefî, el-Kavlu’s-Sedid adlı kitabında (s.32) birinci fasılda şöyle demiştir:

“Bil ki Allah kullarından hiç kimseyi Hanefi, Maliki, Şafii veya Hanbeli olmakla yükümlü kılmamıştır. Bilakis onlara nebisi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ile gönderdiği şeylere iman etmeyi ve şeriatiyle amel etmeyi vacip kılmıştır.”

İmam Ebu Şame el-Makdisi el-Muemmel adlı risalesinde şöyle demiştir:

“Ariflerden birine mezhebin anlamı sorulunca şöyle cevap verdi: “Bunun anlamı değiştirilmiş din demektir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “O'na yönelenler olarak O'ndan sakının, namazı kılın; Dinlerini parçalayan ve her fırkanın kendilerinde bulunanla böbürlendiği şekilde gruplara ayrılan müşriklerden olmayın.” (Rum 31-32)

İbnu’l-İzz, Haşiyetu’l-Hidaye’de şöyle demiştir: “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem dışında insanlardan birine taassup gösterip sonraki diğer imamlara tabi olmaksızın onun görüşünü tabi olunması gereken doğru kabul eden kimse sapık ve cahil bir kimsedir. Hatta o bir kâfir olabilir. Onun tevbeye çağırılması, tevbe etmezse öldürülmesi gerekir. Çünkü bu imamlardan belli bir kimseyi seçip ona tabi olmanın insanlara vacip oduğuna itikad ettiği zaman o imamı Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in mertebesine koymuş olur ki bu da bir küfürdür.” (Fullani İkazu’l-Himem s.53’te nakletmiştir.)

23 Ocak 2026 Cuma

Alimlerin Her Sözünü Almamak Tedlis midir?

 

Keskin Kılıçlar kanalından adı sanı belirsiz boş teneke gibi tınlayan şahıs son yazımı okumuş ve gerçekleri tersyüz edişinin ortaya konmasından epey rahatsız olmuş olmalı ki, alışılageldik namert üslubuyla yine gözlerini ve kulaklarını tıkayarak feryada başlamış!

Abdullah b. Ahmed’in es-Sunne kitabının tercümesi ile ilgili attığı çamurların izleri temizlenince bu defa “İbn Abdilber’in kıyas ve taklid aleyhindeki sözlerini nakledip, kıyas ve taklide cevaz veren sözlerini ise nakletmemiş olmam” gerekçesini öne sürerek yine tedlis suçlamasına devam ediyor. Saldırgan üslubuyla hızını alamayıp bu defa Abdullah b. Ahmed’in es-Sunne’sine Ebu Hanife aleyhindeki nakillerin sonradan sokuşturulduğunu iddia edecek kadar ileri gidiyor!

İşte kör taassup tam da budur. Nitekim kendilerinden önceki mutaasıp selefleri de benzerlerini yapıyorlar, kitaplarda Ebu Hanife aleyhindeki nakillerin bulunduğu sayfaları yırtıp ilmin yok olmasına çabalıyorlar, kimileri de İbn Abdilber’in el-İntika adlı kitabında olduğu gibi Ebu Hanife’nin faziletine dair uydurulmuş sözlerle yeni te’lifler yaparak kötü çığırlar açmaya çalışıyorlardı. Abdullah b. Ahmed’in es-Sunne kitabı da Suud’da bir ara mutaassıp zihniyet tarafından, Ebu Hanife aleyhindeki kısım komple çıkarılarak basılmıştı. El-Kahtani gibi daha insaf sahibi olan bir başka mutaassıp ise es-Sunne tahkikini neşrederken Ebu Hanife aleyhindeki bu bölümün kitaptan çıkarılarak basılmasına vicdanı el vermemiş, orijinal nüshalarda mevcut olan bu kısımla birlikte yayınlamış, lakin tahkikinin mukadddimesinde bu bölümle ilgili ipe sapa gelmez tevillerle geniş bir açıklama koymuş ve selefin dağ gibi imamlarının Ebu Hanife’yi cerh etme ve akidesinin bozuk oluşunu ilan etme konusundaki ittifaklarına karşı aklınca mazeretler bulmaya çalışmıştı.

Lakin ilimle en ufak bir iştigali olan ve adalet hasletine sahip hiç kimse Abdullah b. Ahmed’in es-Sunne kitabına Ebu Hanife aleyhindeki bölümün sonradan sokuşturulduğunu iddia etmemiştir, edemez de! Zira Allah korkusu böyle bir yalanı atmaya engel olur.

Lakin Keskin Kılıçlar kanalından tınlayan şahıslar gibi kör taklidci mutaassıp ayak takımı avam, hevalarına uymayan gerçekler karşısında işin kolayına kaçarak nefislerini körlemeye çalışıyorlar, onların ilah edindikleri hevalarına uymayan şeyler ortaya koyan herkese ayarsız izansız bir şekilde iftira ederek, karalayarak, hakaret ederek tatmin olmak istiyorlar.

Ebu Hanife’nin Kur’an’ın mahluk olduğunu söylemesinden dolayı iki defa tevbe ettirildiğine dair nakiller sahih ve mütevatir yollardan sabit olmasına rağmen, Fıkhul Ekber adlı Ebu Hanife adına uydurulan kitaptan, Tahavi akidesinden ve diğer bazı kaynaklardan Ebu Hanife’nin Kur’ân’ın Allah’ın kelamı olduğunu söylediğine dair nakillerle sıyrılmaya çalışıyorlar! Halbuki söz konusu bu nakiller ile Ebu Hanife’nin iki defa tevbe ettirilmesine dair mütevatir haberler arasında bir tezat söz konusu değildir. Gerçek şu ki Ebu Hanife bu sözü ilk dile getiren kişi olmuş, bu sözünden dolayı tevbe ettirilmiş ve alenen bu sözü söyleyemez olmuştur. Ya samimi bir şekilde tevbe edip Kur’ân’ın Allah’ın kelamı olduğunu itiraf etmeye başladı, yahut zayıf bir ravi olan torunu İsmail b. Hammad’ın iddia ettiği gibi takiyye yaparak bu bozuk itikadını gizledi. Doğrusunu Allah bilir. Sonuçta Ebu Hanife’nin talebelerinden Bişr el-Merisi gibi bazı zındıklar bu küfrü tekrar ilan ettiler ve malum fitneyi ümmetin başına sardılar. Günümüzde de Hanefi taklitçisi toplumlarda aynı küfür akidesinin izleri baş göstermektedir. Türkiye’de müslüman olduğunu iddia edenlerin Kurân ve sünnete karşı tavırlarından bu tablo çok rahat görülebilir.

Kur’ân’ın mahluk olduğu iddiası günümüzde Kur’ân’a karşı evrenselci sünnet inkarcılarının, Sünnete karşı da tarihselci sünnet inkarcılarının yaklaşımlarında tezahür etmektedir. Ve her iki taife de ne hikmetse Ebu Hanife’den sitayişle bahsederlerken, İmam Şafiiye, Ahmed’e, Malik’e, Buhari’ye, Muslim’e olan kinlerini mutlaka bir yerlerde ağızlarından kaçırırlar. Neden acaba hiç düşünen var mı?

Şimdi gelelim İbn Abdilber’in ve onun gibi bazı alimlerin kıyas ve taklid aleyhindeki sözlerini nakledip de, kıyas ve taklide cevaz ima eden sözlerini neden nakletmediğime. Aslında bu konuda ilk itirazlar kulağıma geldiğinde yıllar önce bu konuda sözlü açıklama ile cevap vermiştim. Afyondaki sohbetlerden birinde bu konuda geniş açıklama yapmıştım ve sesli sohbet kayıtlarında da mevcut. Belki bu itirazı yapan şahıslar dinlememiş olabilirler, burada kısaca özetleyeyim:

Bu itirazı yapan arkadaşlar aslında Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den başkalarını da Allah’a rasul edinme tehlikesi içindedirler. Zira akideden bilindiği üzere Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem dışında hiçbir beşerin bütün sözlerini alınıp hiçbir sözü terk edilemeyecek kimse yoktur.

Hatta İbn Abdilberr’in kendisi de şöyle demiştir: “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem dışında, âlimlerimizden, her sözü alınıp hiçbiri terk edilmeyecek olanı yoktur.' (et-Temhid 7/157)

Bu söz İbn Abbas radıyallahu anhuma’dan merfu olarak gelen bir hadiste ifade edildiği gibi seleften birçok imam da ifade etmişler ve üzerinde icma edilmiştir.

Fakat âlimleri, her sözü alınıp hiçbir sözü terk edilmeyecek bir konuma yerleştirmek, o âlimi Allah’ın rasulüne ortak koşmak olur. Taklid ve taassub ehli de işte bu şekilde ortaklar koşmakta, Allah’ın dinini beyan noktasında Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem dışında rasuller edinmektedirler.

Bundan dolayı Ehl-i Sünnet akidesine göre âlimlerin Kur’ân ve sünnete uygun olan sözleri kabul edilir ve Kur’ân ile sünnete uymayan sözleri ise reddedilir.

İşte İbn Abdilber ve benzerlerinin kıyas ve taklidi reddeden sözleri Kur’an’a, sünnete, salih selefin menhecine uygun olduğu için kabul ederim, ama kıyasın, taklidin caiz olduğu anlamına gelebilecek sözlerini ise Kur’âna, sahih sünnete ve salih selefin menhecine aykırı olduğu için reddederim.

Malik b. Migvel rahimehullah’tan: “eş-Şabî rahimehullah bana şöyle dedi:  “Şunların sana Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den rivayet ettiklerini al, bunun dışında söylediklerini (diğer rivayette: re’yleriyle/kendi görüşleriyle söylediklerini) ise çalılığa at.”[1]

İmam Şa’bi rahimehullah bu sözüyle Kufe’li re’y ehlini kastediyordu.

İbrahim et-Teymî rahimehullah dedi ki: “İbn Mesud radıyallahu anh’e bazı insanların kitaplardan hoşlandıkları ulaştı. O kitapları İbn Mes’ûd’a getirdiklerinde onları sildi ve şöyle dedi:

 “Sizden önceki kitap ehli ancak âlimlerinin kitaplarını kabul edip, rablerinin kitabını terk etmeleri sebebiyle helak oldular”[2]

Âlimlerin sözleri hakkında bu tavrı Allah Azze ve Celle kitabında bize şöylece öğretmektedir:

Ey iman edenler, Allah’a itaat edin, Rasûl’e itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de. Bir şey hakkında çekişirseniz, Allah’a ve ahiret gününe iman ediyorsanız, onu Allah’a ve Rasûl’e götürün. İşte bu daha hayırlı ve sonuç bakımından daha güzeldir.” (Nisa 59)

Bu ayette geçen “sizden olan emir sahipleri” alimlerdir. Allah’a ve rasulüne mutlak itaat emredilmişken, alimlere itaat, Allah ve rasulüne uygunluk şartına bağlı olduğu için, “itaat edin” emri, emir sahipleri hakkında tekrar edilmemiştir. Nitekim ayetin devamında: “Bir şey hakkında çekisirseniz” onu yalnızca “Allah ve rasule götürün” buyrularak, âlimlerin sözlerini Allah’a ve rasulüne yani kitap ve sünnete arz etmek her iman iddiasında bulunan kimseye emredilmektedir.

Evet, bu emir yalnız ilim sahiplerine değil, alimiyle avamıyla bütün iman edenlere yönelik bir emirdir! Böylece taklitçi olmalarıyla övünen bu saptırıcıların bellerini bu emir kırmaktadır!

Kıyası ve re’yi dinlerinde hüccet alanlar, dinlerinde Allah’ın indirdiğinden başkasıyla hükmettiklerinin farkındalar mı yoksa kıyas ve re’yin Allah’ın indirdiği şeylerden olduğunu mu iddia ediyorlar?

Eğer kıyas ve re’y Allah’ın indirdiklerinden ise bu kıyas ve re’ye göre hükmetmeyenlerin kâfirler olduklarını mı iddia edecekler? Eğer öyleyse her mezhep mensubunun diğer mezhep mensuplarını tekfir etmesi gerekir. Çünkü bu mezhepler birbirlerinin re’y ve kıyaslarıyla amel etmemiş, ihtilaf etmişlerdir. Birinin helal dediğine diğeri haram demiş, birinin meşru dediğine diğeri meşru değil demiştir. İmam edindiğiniz avare Abdullah Yolcu’nun uydurduğu gibi “Dört mezhep levhi mahfuzda haktır” zırvasına mı iman ediyorsunuz yoksa?!

Yok eğer kıyas ve re’yin Allah’ın indirdiklerinden olmadığını itiraf ediyorlarsa, Allah Azze ve Celle şöyle buyurmuştur:

Yoksa onların birtakım ortakları mı var ki, Allah’ın izin vermediği şeyleri, dinden kendilerine bir şeriat kıldılar? Eğer ayırdedici söz olmasaydı, elbette aralarında hüküm verilirdi. Gerçekten zalimler için can yakıcı bir azap vardır.” (Şura 21)

Kimin tedlis yaptığını, kimin sahtekârlık yaptığını, kimin gerçeklerin üzerini örtmek için yırtındığını, kimin Allah’a ve rasulüne şirk koşmakta olduğunu acaba artık herkes anladı mı yoksa hak karşısında inat etmeye devam mı?


Not: keskin kılıçlar kanalı haddadiye reddiyesini ilk kendilerinin yaptıklarını ve başkalarının kendilerinden etkilendiğini iddia ediyor. Halbuki kanalda Haddadilerden ilk bahis mart 2024 tarihinde yapılmış ki ben de yeni gördüm. Benim sitemde ise kasım 2023 tarihinde Adil Hamdana reddiye, ocak 2024te de Genel olarak Haddadiye reddiyesi yapılmıştır.

[1] Buhârî ve Muslim'in şartlarına göre sahih. İbn Batta el-İbane (2/517, 518) Dârimî (206) Herevi Zemmu’l-Kelam (1419)

[2] Sahih mevkuf. Dârimî (485) el-Hatîb, Takyidu’l-İlm (s.53)

22 Ocak 2026 Perşembe

“Keskin Kılıçlar” Adlı Kanalın Şaklabanlarına Cevap

 Kendilerini tanımadığım ve onların da beni tanımadıklar her yazılarından açıkça ortada olan “Keskin Kılıçlar” adlı bir kanaldan şahsım hakkında ileri geri sataşmalar yapıldığını duydum ve meselenin aslı faslı nedir diye baktım.

Gördüm ki haramlığı apaçık zahir olan ruh taşıyan suretler yapmakta hiçbir sakınca görmeyen fasık kimseler ve mezhep taklidini savunuyorlar.

Şahsımla ilgili olarak önce Haddadiler ve Adil Alu Hamdan ile benim aramda akıllarınca bağlantı kurmaya çalışarak Haddadi olduğumu iddia etmişler, - zira Ebu Hanife aleyhinde yayınlarım malum - sonra benim Haddadilere ve Adil Alu Hamdan’a reddiyeler verdiğimi de görünce güya benim kendilerinin yayınları sebebiyle bu reddiyeleri vermeye başladığım gibi bir zehaba kapılmışlar! Bildiğim kadarıyla böylesi zihin hastalığına “Megalomanya” deniliyor. Bu tip rahatsız zihniyetlere söz fayda etmez.

Bu yüzden bu yazıdaki cevabı onları muhatap almaksızın, yapılan iftiralardan akılları karışmış olan kimseler için yazıyorum. Zira söz, dinlemek isteyene söylenir. Kulaklarını ve gözlerini yumarak anlamsız gürültülerle bağırmaya çalışanları kendi hallerine bırakmayı uygun görüyorum.

Şahsımın tedlis yaptığıma ve bu yüzden müşrik olduğuma, yapmış olduğum tercüme ve teliflerin okunmadan yakılmasına fetva veren bu Şeyhulislam(!)lar, yapmış olduğum çalışmaları aramışlar, taramışlar, fakat o da nesi! Çok büyük bir tedlis yaptığımı iddia edebilecekleri müthiş delili, güya Abdullah b. Ahmed’in es-Sunne kitabına yapmış olduğum tercümede bulmuşlar!

Çalmış oldukları minareye kılıf buldukları düşüncesiyle şükür secdesi de yapmışlardır sanırım.

Yukarıda belirttiğim gibi söz konusu kanaldan çok sonra haberdar oldum ve kanalda gıyabımda bana seslenilerek şöyle denildiğini gördüm:

Kitaplarda Tedlîsçilik Yapan 2 Üçkağıtçıya Dikkat! Biri Paraya Tapan Neda Yayınlarından Çıkan Kitapların Dipnotçusu Haddadî Adîl Alû Hamdan, Diğeri de Ebû Muâz Seyfullah Erdoğmuş Çubukabadî.

İsmail b. Hammad b. Ebi Hanife şöyle demiştir:"Kur'ân'ın mahlûk olduğunu söylemek benim ve babalarımın dinidir" (Abdullah b. Ahmed, es-Sünne: 221)

Ebû Hanîfe'nin Torunu İsmail, Halife Me'mûn'un Kur'ân Mahlûktur propagandasını yapıp kendisi rivayette zayıf olduğu gibi dedesi İmâm Ebû Hanîfe'ye de İftira atar.

Varakat yayınlarından çıkan ve müşrik Ebû Muâz Seyfullah Erdoğmuş Çubukabadî'nin, haddadi Adîl b. Alû Hamdan'ın sözde tahkik ettiği Abdullah b. Ahmed'in es-Sünnesi'ni tercüme etmiş, bu rivayeti olduğu gibi koymuş, ama ne kendisi ne de kendisi gibi kitaplarda Tedlîsçilik yapan Haddadi Adîl Hamdan bu rivayetin dipnotuna İsmail b. Hammad'ın bunu dediğinde İbn Abdilberr'in el-İntikâ'sındaki bir diğer rivayeti dipnotta koymamış, bu rivayete bir izah getirmemiştir…

İbn Abdilberr'in el-İntikâ'sındaki rivayete gelince; Bize Sehl b. Amir tahdis etti dedi ki Bişr b. Velid dedi ki: Emirul-Mü'minin Me'mûn'un yanında idik,İsmail b. Hammad b. Ebî Hanife dedi ki: Kur'ân'ın mahlûk olduğunu söylemek benim ve babalarımın görüşüdür.Bunun üzerine Bişr b. Velid dedi ki: Bu senin görüşün olduğu doğru, ama babaların da bu görüşü olduğu söylemen ise, yalandır.(İbn Abdilberr,el-İntikâ: 318)

Hâfız İbn Hacer, Ebû Hanife'nin torunu İsmail İbn Hammad hakkında şunları söylemektedir: "İsmail İbn Hammad, Kur'ân'ın mahlûk olduğunu kabul ettirmek için işkence uygulayan Me'mun'un propagandacılarındandı. Me'mun'un evinde şöyle diyordu: Benim inancım da, babamın inancı da, dedemin inancı da budur. İsmail, bu sözüyle onlara iftira etmiştir" (Lisanu'l-Mizan: 1: 399)

Şimdi soruyorum, Ey Ebû Muâz Seyfullah Erdoğmuş… Bu rivayetleri neden es-Sünne'deki rivayetin dipnotuna koymadınız? …”

Başka bir yazılarında da es-Sunne kitabından ilgili kısmın resmini alarak şöyle demişler: “Acaba Ebu Muaz Seyfullah Erdoğmuş Çubukabadi’nin sahtekar üç kağıtçı tedlisçi olduğu hususunda yeterli bir delil midir! Haddadi Adil Hamdan’ın sözde tahkikli kitaplarını kimseye önermediğimiz gibi, kitap ve sünnet mealcisi Seyfullah Erdoğmuş’un kitapları da tercümeleri de yakılması daha evladır…”

Evet, suçlamalar bu şekilde! Adil Alu Hamdan’ın tedlisleriyle ilgili suçlamanın muhatabı ben değilim, Neda yayınları ile de bir alakam yoktur.

Şahsım hakkındaki suçlamalara gelince, cevabım şudur:

1- Ben İmam Abdullah b. Ahmed’in es-Sunne kitabının tahkiki değil, tercümesini yaptım. Üstelik bu kitabın tamamının değil bir kısmının tercümesini yaptım. Yayınevi kitabın diğer bir kısmını da başka birine tercüme ettirmiş. Dolayısıyla kitaptaki dipnotlar da bana ait değildir. Lakin yayıncıyla istişare ederken es-Sunne kitabının Kahtani ve Adil Hamdan tahkikleriyle basılan Arapça neşirlerin dipnotlarından yalnızca kaynak verilen eserlerin cilt ve sayfa numaralarının belirtilmesini, Adil Hamdan’ın veya Kahtani’nin şahsına ait açıklamaların ise tercümeye alınmamasını kararlaştırmıştık.

2- Birinci madde anlaşıldıysa, dipnotlarda benim dahlimin söz konusu olmadığı da anlaşılmış olmalıdır.

3- Kitabı açıkladığım minval üzere tercüme etmenin tedlisle veya hakikati gizlemekle, saptırmakla ne gibi alakası olabilir? İtirazcı veya iftiracının bahsettiğ İbn Abdilber’in (vefatı 463 hicri) el-İntika kitabı Abdullah b. Ahmed’in (vefatı 290 hicri) es-Sunne’sinden çok sonraları yazılmış bir kitaptır! Yani şöyle düşünün; İbn Abdilber dünyaya gelip de el-İntika kitabını yazana kadar müslümanlar kıssayı Abdullah b. Ahmed’in rivayet ettiği şekilde biliyorlardı. Şimdi sormak lazım, orijinal bir kaynağa çok daha sonraları yazılmış bir eserden atıf yaparak müdahale etmek mi suç, yoksa orijinal haliyle bırakmak mı suç? İtiraz ederken aklınız şuurunuz yerinde olarak mı itiraz ediyorsunuz yoksa “çamur at, tutmazsa izi kalır” mantığıyla mı hareket ediyorsunuz?

4- Şayet Abdullah b. Ahmed’in es-Sunne kitabını bizzat tahkik etseydim ve dipnotlar koysaydım da İbn Abdilber’in bu rivayetini yine dipnota koymazdım. Bunun sebebi de üçüncü maddede işaret ettiğim gibi erken bir kaynaktaki metne, daha sonraki bir kaynakta geçen ziyade ile muhalefet edebilmek için ziyadeli metnin sağlam bir dayanak olması gerekir. Abdullah b. Ahmed’in es-Sunne kitabında şu şekilde geçer:

“221- Bana Ebu Musa el-Ensarî tahdis etti, dedi ki: İsmail b. Hammad b. Ebi Hanife’yi şöyle derken işittim: “Kur’ân’ın mahlûk olduğunu söylemek kendisinin ve babalarının dini idi.”

İbn Abdilber ise şu şekilde rivayet eder: “Bize Ebu Hamid Ahmed b. İbrahim tahdis etti, dedi ki: bize Sehl b. Amir tahdis etti, dedi ki: “Bişr b. el-Velid’in şöyle dediğini işittim…”

Görüldüğü üzere Abdullah b. Ahmed tek bir ravi kanalıyla İsmail b. Hammad’dan rivayet ederken, İbn Abdilber, üç ravi kanalıyla İsmail b. Hammad’dan rivayet ediyor.

Abdullah b. Ahmed’in isnadı sahihtir.

İbn Abdilber’in isnadına gelince, İbn Abdilber Ebu Hamid Ahmed b. İbrahim’den Ebu Yakub künyeli başka bir ravi yoluyla rivayette bulunur. Zira kendisi Ebu Hamid’e yetişmemiştir.

İsnadında Sehl b. Amir yalanla itham edilmiş birisidir. Ebu Hatim er-Razi dedi ki: “Sehl b. Amir’e Kufe’de yetiştim. Hadis uydururdu.” Buhârî onun münkeru’l-hadis olduğunu söylemiş ve “hadisi yazılmaz” demiştir. Hakim en-Nisaburi de Sehl b. Amir’in yalancı olduğunu söylemiştir.

Şimdi durum böyleyken, Abdullah b. Ahmed’in sahih nakline karşı, ondan çok sonraları yazılmış bir kitapta geçen uydurma ziyade ile itiraz etmek kör taassup değilse nedir?

5- “Kur’ân ve Hadis Mealcisi” şeklindeki bir söylem, Kur’an ve Sünnetten ibaret vahiy delillerine karşı beşeri re’ylerle itiraz eden kimselerin tipik bir sloganı ve mezheplere taasup ve taklid ile bağlananların alametidir.

6- Tedlis ve sahtekarlık suçlamasına gelince, yukarıda açıklığa kavuştuğu üzere, beni suçladıkları şey aslında metinlere bâtıl mudaheleler yapmadığım için tedlisle suçlanmam ve gerçeklerin üzerini – özellikle Ebu Hanife hakkındaki gerçeklerin üzerini – yalan ve dolambaçlı yorumlarla örtmeye çalışmadığım için “sahtekarlıkla” suçlanmamdan ibarettir.

7- Kendi kusurlarını başkalarına iftira ile yapıştırmaya çalışmak, üstelik tanımadığınız birini, elinizde hiçbir bürhan olmaksızın bir de müşriklikle itham etmek ne kadar da kolay tevessül ettiğiniz cürümlerdir hiç mi düşünmüyorsunuz?

Sizin yaptığınız şey – özellikle Ebu Hanife’yi aklamak adına yaptıklarınız - kör taassupla saldırmaktır. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem böyle asabiyeler hakkında şu uyarılarda bulunmuştur:

Cubeyr b. Mut’im radıyallahu anh’den: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki:

لَيْسَ مِنَّا مَنْ دَعَا إِلَى عَصَبِيَّةٍ وَلَيْسَ مِنَّا مَنْ قَاتَلَ عَلَى عَصَبِيَّةٍ وَلَيْسَ مِنَّا مَنْ مَاتَ عَلَى عَصَبِيَّةٍ

Asabiyete (taassub ve kör taraftarlığa) davet eden bizden değildir. Asabiyet için savaşan bizden değildir. Asabiyet üzere ölen bizden değildir.”[1]

Ebu Hureyre radıyallahu anh’den: Nebi sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

مَنْ خَرَجَ مِنَ الطَّاعَةِ وَفَارَقَ الْجَمَاعَةَ فَمَاتَ فَمِيتَةٌ جَاهِلِيَّةٌ وَمَنْ قُتِلَ تَحْتَ رَايَةٍ عِمِّيَّةٍ يَغْضَبُ لِلْعَصَبَةِ وَيَنْصُرُ الْعَصَبَةَ أَوْ يَدْعُو إِلَى عَصَبَةٍ فَقِتْلَةٌ جَاهِلِيَّةٌ وَمَنْ خَرَجَ مِنْ أُمَّتِي يَضْرِبُ بَرَّهَا وَفَاجِرَهَا لَا يَتَحَاشَ مِنْ مُؤْمِنِهَا وَلَا يَفِي لِذِي عَهْدِهَا فَلَيْسَ مِنِّي وَلَسْتُ مِنْهُ

İtaatten çıkıp cemaatten ayrılan öldüğünde cahiliyye ölümüyle ölür. Kim kör bir bayrağın altında savaşır, asabiyeti (taassupta bulunduğu grup) için öfkelenir, asabiyeti desteklemek için savaşır veya asabiyete çağırırken öldürülürse cahiliye üzere öldürülmüş olur. Kim de iyisini kötüsünü ayırmadan ümmetime karşı ayaklanıp vurursa, mümininden sakınmaz ve ahit sahibinin ahdini gözetmezse o benden değildir, ben de ondan değilim.”[2]

Cundub b. Abdillah el-Becelî radıyallahu anh’den: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

مَنْ قُتِلَ تَحْتَ رَايَةٍ عِمِّيَّةٍ يَدْعُو عَصَبِيَّةً أَوْ يَنْصُرُ عَصَبِيَّةً فَقِتْلَةٌ جَاهِلِيَّةٌ

Kim kör bir bayrak altında asabiyete davet ederek savaşır veya asabiyeti desteklerse ölümü cahiliye üzere olur.”[3]

Cundub b. Abdillah radıyallahu anh’den: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

مَنْ قَاتَلَ تَحْتَ رَايَةٍ عُمِّيَّةٍ يُقَاتِلُ عَصَبِيَّةً وَيَغْضَبُ لِعَصَبِيَّةٍ فَقِتْلَتُهُ جَاهِلِيَّةٌ

Kim kör bir bayrak altında, asabiyet (taraftarlık ve taassup) için savaşır, asabiyet için öfkelenirse ölümü cahiliye üzere olur.”[4]

Enes b. Malik radıyallahu anh’den: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

مَنْ قُتِلَ تَحْتَ رَايَةٍ عِمِّيَّةٍ يُقَاتِلُ عَصَبَةً أَوْ يَنْصُرُ عَصَبَةً فَقِتْلَتُهُ جَاهِلِيَّةٌ

Kim kör bir bayrak altında asabiyet için savaşır veya asabiyeti desteklerken öldürülürse ölümü cahiliyye üzere olur.”[5]

Son olarak: Ebu Hanife Hakkında Sahih Gerçekler adlı risalemden muhtemelen haberdardırlar, hazımsızlığa nelerin iyi geldiği ile ilgili internette biraz araştırma yapsalar çözüm bulabilirler diye umuyorum. Bulamazlarsa da kitaplarımı okumasınlar, yaksınlar ne yapayım?

[1] Hasen ligayrihi. Ebu Davud (5121) Begavi Şerhu’s-Sunne (3543) İbn Adiy el-Kamil (4/63) Beyhaki el-Adab (170) Deylemi (5274) Elbani Daifu’l-Cami (4935) Abdullah b. Suleyman, Cubeyr b. Mut’imden işitmemiştir. İbn Ebi Lebibe zayıftır.

[2] Sahih. Muslim (1848) Ebu Avane (7169) Ahmed (2/296) İshak b. Rahuye (145, 146) İbn Hibban (10/442) İbn Mace (3948) Nesâî Sunenu'l-Kubrâ (3579) Nuaym b. Hammad el-Fiten (413-414) İbn Ebî Şeybe (7/462) Beyhakî (8/156, 10/234)

[3] Sahih. Muslim (1850) Ebu Avane (7180-81)

[4] Hasen. Nesâî (4115) Nesâî Sunenu'l-Kubrâ (3580) Tayalisi (1355) İbn Hibban (10/441) Taberânî Mu'cemu'l-Kebîr (2/163) Ru’yani (959) Hallal es-Sunne (1321)

[5] Sahih. Taberânî Mu'cemu'l-Evsat (416, 3946)

20 Ocak 2026 Salı

Sünneti Hüccet Kabul Etmeyenler Münafıklardır!

 Allah Azze ve Celle şöyle buyurmuştur:

يَا أَيُّهَا  الرَّسُولُ لَا يَحْزُنْكَ الَّذِينَ يُسَارِعُونَ فِي الْكُفْرِ مِنَ الَّذِينَ قَالُوا آمَنَّا بِأَفْوَاهِهِمْ وَلَمْ تُؤْمِنْ قُلُوبُهُمْ وَمِنَ الَّذِينَ هَادُوا سَمَّاعُونَ لِلْكَذِبِ سَمَّاعُونَ لِقَوْمٍ آخَرِينَ لَمْ يَأْتُوكَ يُحَرِّفُونَ الْكَلِمَ مِنْ بَعْدِ مَوَاضِعِهِ يَقُولُونَ إِنْ أُوتِيتُمْ هَذَا فَخُذُوهُ وَإِنْ لَمْ تُؤْتَوْهُ فَاحْذَرُوا وَمَنْ يُرِدِ اللَّهُ فِتْنَتَهُ فَلَنْ تَمْلِكَ لَهُ مِنَ اللَّهِ شَيْئًا اُو۬لٰٓئِكَ الَّذِينَ لَمْ يُرِدِ اللَّهُ أَنْ يُطَهِّرَ قُلُوبَهُمْ لَهُمْ فِي الدُّنْيَا خِزْيٌ وَلَهُمْ فِي الْآخِرَةِ عَذَابٌ عَظِيمٌ

Ey rasûl! Kalpleri iman etmediği halde ağızlarıyla “iman ettik” diyenlerden ve Yahudilerden küfür içinde koşanlar seni mahzun etmesin! Onlar yalana kulak verirler ve sana gelmeyen başka bir kavmi dinlerler. Kelimeleri yerlerinden değiştirirler: “Şu verilirse onu hemen alın o verilmezse sakının” derler. Allah her kimin fitnesini dilerse, sen onun için Allah’tan hiçbir şeye sahip olamazsın. İşte onlar o kimselerdir ki Allah onların kalplerini temizlemek istememiştir. Onlar için dünyada bir rezillik, ahirette ise çok büyük bir azap vardır.” (Maide 41)

Bu ayette: “Sana gelmeyen başka bir kavim” Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e gelmeyen ve O’na ihtiyaç duymayanlardır.

Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e ihtiyaç duymayan ve O’na gelmeyen münafıklar ile sünneti hüccet görmeyenler arasında hiçbir fark yoktur!

Münafık; diliyle İslam’a itaat ettiğini iddia eden lakin hakikatte itaat etmeyerek bu sözlerini yalan çıkaran kimselerdir. Allah Azze ve Celle münafıklar hakkında şöyle buyurmuştur:

وَأَقْسَمُوا بِاللَّهِ جَهْدَ أَيْمَانِهِمْ لَئِنْ أَمَرْتَهُمْ لَيَخْرُجُنَّ قُلْ لَا تُقْسِمُوا طَاعَةٌ مَعْرُوفَةٌ إِنَّ اللَّهَ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ

Sen hakikaten kendilerine emrettiğin takdirde mutlaka çıkacaklarına dair, en ağır yeminleri ile Allah'a yemin ettiler. De ki: “Yemin etmeyin. İtaatiniz malûmdur! Bilin ki Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.” (Nur 53)

Allah Teâlâ onlara: “İtaatiniz malumdur” buyurarak bunun yalnızca sözde olduğunu, kalpte olmadığını belirtmiştir. Böyle bir itaat müslümanın itaati değil, münafığın itaatidir!

Lakin şunu da ifade etmek gerekir ki Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in dönemindeki münafıklar, sünnete sünnet inkârcılarından daha çok saygı gösteriyorlardı. Ayetteki: “Sen hakikaten kendilerine emrettiğin takdirde mutlaka çıkacaklarına dair, en ağır yeminleri ile Allah'a yemin ettiler.” İfadeleri bunu açıkça ortaya koymaktadır. Şayet Nebî sallallahu aleyhi ve sellem onlara bir şey emretseydi derhal bunu yerine getireceklerine yemin ediyorlardı!

Lakin sünnet muhalifleri Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e: “Senin hadisini kabul edemeyiz, bize bir şey emredemezsin” diyorlar!

Münafıklar Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e ve sünnetine zamanımızdaki sünnet muhaliflerinden daha çok saygı gösteriyorlardı!

Bu ayette müslüman olduğunu iddia eden herkesin Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetine ittiba etmesinin bir zorunluluk olduğuna uyarı vardır. Zira “Sen hakikaten kendilerine emrettiğin takdirde mutlaka çıkacaklarına dair…” ifadesi müslümanın durumunu, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in nübüvvetine teslimiyetini ifade etmektedir. Bu ayette münafıklar, bunu iddia edip de fiilen yerine getirmedikleri için kınanmaktadırlar!

Hatta sünneti hüccet kabul etmemek en sapkın küfürlerin kapısını açmak demektir. Mesela birisi çıkıp; “Namaz, sadece semaya bakıp Allah ile bağ kurmaktır, rükuya, secdelere, farzlara gerek yoktur, öğle namazı, ikindi namazı, akşam namazı falan yoktur” dese, sünneti hüccet kabul etmeyen bir kimse böyle bir küfre karşı hangi tenkid ve reddiyede bulunabilir?

Çünkü sünneti hüccet kabul etmemekle bu sapkınlığa kapıları kendisi aralamıştır! Sünnetten bağımsız Kur’ân ile bu sapkın yoruma cevap verebilir mi?

Bu yüzden sünnet inkarı münafıklık ve Deizm gibi küfürlere götüren bir kapı haline gelmiştir!

Allah’tan selamet dileriz.

18 Ocak 2026 Pazar

İKTİBAS: ILIMLI İSLAM PROJESİ

 Demokratik ılımlı İslâm projesi, İnsan-ı Kâmil potansiyelini baskılamak için düzenlenmiş bir projedir. Böylelikle “satın alınamayacak mü’min” insanın/insanların potansiyelini kırmak istiyorlar. Çünkü bu tarz mü’minler, Dünyâ’yı İslâm lehine değiştirme isteği ve potansiyeli taşıyan mü’minlerdir.

Hârûn Görmüş

Genelde 2. Dünyâ savaşından sonra; Özellikle Îran devriminden sonra; Türkiye’de 12 Eylül ve 28 Şubat sürecinden sonra; Dünyâ’da ise 11 Eylül olayından sonra yoğunluk kazanan “küresel ılımlı/hoşgörülü/demokratik İslâm” projesi var. Aslında bu bir “protestan Müslümanlık” şeklidir. Yeni Dünyâ Düzeni’nin tezâhürüdür bu. “Modernist Müslüman” anlayışıdır. Batının, domuz gibi tüketmeye yetmeyen kaynaklarından açığa çıkan ekonomik krizlerini aşmak için geliştirmiş olduğu bir proje. Mevcut pazarlarla kapatılamayacak bir açık var. Batı-insanı bu sorunu, “tüketmeyi yavaşlatarak” aşmayı istemiyor. Çıtayı düşürmek istemiyor. Bu nedenle de hükûmetlerine sürekli baskı yapıyor. “Domuz-başları”nın, servetlerini katlama hırsları da buna eklenince batı hükümetleri ürünlerini pazarlayarak kâr elde edecekleri yeni pazarlar bulmak ve açmak zorunda kalıyorlar çâre olarak. Bu nedenle de gözlerini orta-doğuya ve orta-Asya’ya diktiler. Buraların yer-altı ve yer-üstü kaynakları iştahlarını kabartıyor. Özellikle orta-doğu ilk sırada.

Fakat bir sorun var.. Buralarda istedikleri pazarları açamıyorlar. Çünkü pazarlayacakları ürünlere rağbet yok buralarda. Kültür farklı zîrâ. Alışkanlıklar farklı. Dînî ve millî kimliklerinden gelen kültürleri batının ürünlerine ilgisiz bırakıyor onları. O hâlde batılıların ilk önce kendi kültürlerini buralarda yerleştirmeleri gerekir. Bunun için de ilk yapmaları gereken şey kültürlerini resmî/ideolojik olarak kabûl ettirmektir. Bunun da ilk aşaması, şeytani bir ideoloji olan demokrasiyi o ülkeye yerleştirmektir. Fakat demokrasiyi yerleştirmek için de İslâm’ı zayıflatmaları gerekiyor. Çünkü İslâm ile demokrasinin uyuşması söz-konusu bile değil. Tabi bâzı aşırı-şişman ve toplu ve de demokrasiden geçinen demokrasi aşığı “âlim!” kişilerin iddialarını saymazsak. Peki İslâm’ı nasıl zayıflatacaklar?. İşte zurnanın “zırt” dediği yer burası..

“Korunmuş Kur’ân”dan bir şeyler azaltamazlar. İlâve de yapamazlar. O zaman geriye tek-seçenek olarak mevcut âyetleri aşırı yoruma tâbi tutmak kalıyor. Aşırı yoruma tâbi tutarak anlam kaymaları yapmak ve insanları “demokrasiye karşı gel(e)mez” bir hâle getirmek. Yapılan aşırı yorumlar demokratik/neo-liberâl/kapitâlist/seküler/modernist/konformist/laik yorumlar çünkü.

Tağutların bu tarz yorumları gündemde tutmak, desteklemek ve bu tür yorumlarda bulunanları ön-plâna çıkarmak başlıca öncelikleri. İşte bizim sözde gayretli yorumcular bunların tuzağına düşerek aşırı yorum zırvalığına yöneliyorlar ve bir zamanlar Yahudi ve Hristiyanların Persler ve Roma’lıların baskılarıyla yaptıkları aşırı yorumlama tuzağına düşüyorlar ve Kur’ân’ın metnini olmasa da yorumunu tam da tağutların istediği şekle sokuyorlar. Böylece İslâm’ı ılımlılaştırmış oluyorlar. Evet; batı, Kur’ân’ı bile “oyalama”nın nesnesi hâline getiriyor. Müslümanların doğru-dürüst Kur’ân’ı meâlden/tefsirden okuma çalışması bile yapmadığı bir toplumda insanlar gündemdeki yorumları din zannediyorlar. Sonuçta İslâm-ülkeleri demokrasiyi ülkelerinde kurmakla aslında batıya pazar kurmuş oluyorlar. Ve böylece tağutlar domuzluklarına domuzluk katarlarken, garibanlar da garipliklerine gariplik katıyorlar. Parmaklarına çalınan bir damla bal ile ömürlerini geçiriyorlar.

Küresel güçler, İslâm âlemine yaymak istedikleri bu projeyi Türkiye Devleti örneği üzerinden yapmak istiyorlar. Ubeydullah Toprak bu konuyla ilgili yazısında şunları söyler:

“Rand Corporation’un ılımlı İslâm raporunda şunlar söylenir: ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) 1989 yılında Rand Corporation adlı kuruluştan, “Türkiye’de İslâm’i Radikâlizmin Geleceği” konulu bir rapor istemiştir. Bunun üzerine Rand Corporation, CIA’nin en önemli isimlerinden Graham Fuller başkanlığında bir ekip kurmuş ve hazırlıklara başlamıştır. Ekipte bâzı Türk uzmanların yanı-sıra CIA’nın Ankara İstasyon Şefi Paul Henze gibi istihbâratçılar da yer almıştır. Hazırlanan 79 sâhifelik raporun son bölümünde şu ifâdelere yer verilmiştir: “Türkiye’de İslâm’ın yükselmesi olgusuna dik­katli ve seçici bir şekilde yaklaşılmalıdır. Ancak, ihtiyatlı ve al­çak perdede kalarak Amerikan çıkarlarına en iyi hizmet müm­kündür. İslâm’ın rolünü etkileme konusunda en ufak bir açık Amerikan girişimi, ABD’nin çı­karlarına hizmet etmez. Yönetim konuya dönük politikalarını for­müle ederken hem Türkiye’de la­ik modeli destekleyen, hem de İslâm’i güçlerle açık bir çatışma­dan kaçınan nâzik bir denge ya­kalamak durumundadır. Türkiye’ye Nato çer­çevesinde daha fazla yükümlü­lükler verilmeli, Nato strateji­leri konusunda Türk resmî ma­kamlarına daha fazla danışılma­lıdır. Diğer taraftan ABD’nin laik-seküler hareketleri desteklemesi, bu-arada Türkiye’de­ki Amerikan menfaatlerine daha iyi hizmet edecek politikalar ge­liştirmeye çalışması gerekir. Ayrıca İslâm’i hareketin ılımlı üyeleri ile ihtiyatlı ve gayr-i res­mî temasların kurulması ve yeni dünyâ-düzenine uygun dînî yorumların yayılmasının sağlanması gerekir. 

1999 yılında dönemin ABD Başkanı Clinton, Türkiye ile İslâm’ı özleştiren yeni bir terim üreterek, Türkiye’yi “Laik bir İslâm Devleti” olarak tanımlamıştır. Bu tanım, Büyük  Ortadoğu Projesine bağlı “Ilımlı İslâm” fikriyâtının ne zaman şekillenmeye başladığının açık bir işâretidir. ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi içerisinde, Müslüman kimlikli tüm ülkelere kısaca vermek istediği mesaj şudur: “Müslüman bir halk, laik ve demokratik bir sistemle yönetilebilir. İşte size bir örnek: Türkiye.

Bu bağlamda, 2003 târihinde “RAND Corporation” kuruluşu tarafından “Sivil Demokratik İslâm: Ortaklar, Kaynaklar ve Stratejiler” başlıklı 88 sayfalık kapsamlı rapor George W.Bush yönetimine sunuldu. “İslâm ve Müslümanlar, Batı demokrasisi değerlerine ve küresel düzene uyumlu hâle getirilemezse, medeniyetler çatışması olasılığının yüksek olduğu” tezinden yola çıkılan bu raporda; İslâm coğrafyasının nasıl denetim altına alınacağına dâir bir strateji önerilmektedir. Dünyâ-Müslümanları; kökten-dinci/radikâl Müslümanlar, muhâfazakâr/geleneksel değerleri savunan cemaatler, modernist/ılımlı Müslümanlar ve laikler olmak üzere dörtlü tasnife tâbi tutulmuştur. Bu grupların bakış-açıları analiz edilerek şu sonuçlara varılmıştı (özetle):

1-Kökten-dinci/radikâl Müslümanlar: İslâm’ın şiddetten kaçınmayan, yayılmacı ve saldırgan yorumunun temsilcileridirler. Demokratik değerleri ve Batı kültürünü reddederler. Batı’ya, özellikle ABD’ye düşmanlık hisleri beslemektedirler. Geçici taktik düşünceler hâriç, bu grubu desteklemek bir seçenek olamaz.  

2-Muhâfazakâr/geleneksel Müslümanlar: İslâm dîninin kurallarına sadâkatle bağlı olmakla birlikte, saldırgan ve şiddet yanlısı değildirler. Radikâl Müslümanlara kıyasla daha ılımlı görüş taşırlarsa da, çağdaş demokrasileri ve batı değerlerini gönülden kucakladıkları söylenemez. Bu gurup da, demokratik İslâm’ın örneği ve geçiş vâsıtası olmak için uygun düşmez. Bu grupla ilişkilerde, barışçı bir görüntü vermek en iyisidir.

3-Modernist/ılımlı Müslümanlar: İslâm’ın günümüzdeki katı anlayış ve uygulamalarında kapsamlı değişiklik yapılması konusunda ittifak hâlindedirler. Peygamber dönemindeki uygulamaları kabûl etmekle birlikte, o günlere âit sosyâl ve târihi koşulların bu-gün artık geçerli olmadığını savunurlar. Târihselciliği benimsemişlerdir. Temel değerleri; bireysel vicdânın üstünlüğünün yanı-sıra, eşitlik ve özgürlüğe dayalı toplum anlayışıdır. Bu değerler çağdaş demokratik esaslarla bağdaşmaktadır. İslâm-dünyâsının, küreselleşmenin bir parçası olmasını da arzu ederler. Bu nedenlerle ılımlı İslâm, demokratik İslâm’ın örneği ve esas vâsıtası olmak için en uygun olanıdır.  

4-Laik-seküler dünyâ-görüşlerini savunan aydınlar: Batı demokrasileri tarzında din ile devlet işlerinin ayrılmasından yana olup, din olgusunu kamûsal alandan özel alana indirgemişlerdir. Politika ve değerler açısından batı’ya en yakın olan gruptur. Bu olumlu özelliklerine karşılık, genellikle yarı-demokratik görünümlü otoriter bir yapıyı esas alan laik guruplar, çoğunlukla solcu ve saldırgan milliyetçi ideolojileri benimsemişlerdir.  

Raporda, Amerika’nın İslâm’ı kontrol altına alması için neler yapması gerektiği maddeler hâlinde şöyle sıralanmıştır (özetle):

Modernist/ılımlı İslâm cemaatleri desteklenmelidir. Bu kapsamda; özellikle mâli destek sağlanmalı, lîderlik modeli oluşturulmalı ve bu modele uygun kanaat önderleri tesbit edilmelidir. İslâm’da devlet ve dînin ayrı tutulabileceği (lâiklik), bunun inanca zarar vermeyeceği, aksine onu güçlendireceği fikri ısrarla işlenmelidir.

Muhâfazakâr/geleneksel değerleri savunan kanaat önderlerinin kusurları ön-plâna çıkarılmalıdır. Radikâl/kökten-dinci Müslümanlar ile muhâfazakârların arasının iyice açılması gerekir. Siyâsi hedefleri olmayan tasavvufi hareketlerin teşvik edilmesi ve sufiliğin yaygınlaştırılması teşvik edilmelidir. Ilımlı İslâm cemaatlerine yakın görüşte olan muhâfazakâr/geleneksel Müslümanların, ortak hareket etmeleri sağlanmalıdır.  

Radikâl/Kökten-dinci hareketlerle mücâdele edilmesi, onların birbirlerine düşürülmesi hayâti bir öneme hâizdir. Bu kapsamda; yasa-dışı faaliyetlerin açığa çıkarılması, yaptıkları şiddet eylemlerinin olumsuz sonuçlarının abartılması gerekir.

RAND Raporunun son bölümünde ‘Derin Strateji’ başlığı altında, ‘ılımlı İslâm’i bir lîderin hazırlanması’ üzerinde durulmuş ve tâkip edilmesi gereken siyâset şöyle ifâde edilmiştir: “Ilımlı İslâm’cılar’ın cesur sivil kanaat önderleri olmaları yeterli değildir. Bu önderlerin demokrasi, insan ve kadın hakları konusunda etkili projeler geliştirmeleri sağlanmalıdır. İslâm’ın bir üst-kimlik olduğundan çok, insanların kimliklerinin bir parçası olduğu tezi işlenmelidir.Sivil-toplum örgütleri oluşturulması ve ılımlı kanaat önderlerine yardım edilmesi, hayâti öneme hâizdir”.

Savaşlarda nihâi zaferler olmuyor artık. Savaş masrafları en zengin ülkelerin bile belini büküyor. Ülkeyi savaşmadan ele geçirmenin/sömürmenin yolu, o ülkeye demokrasi getirmektir batılılara göre. Fakat o ülke Müslüman bir ülke ise ilk önce İslâm’ı ılımlılaştırmak gerekir. Çünkü İslâm demokrasi ile uyuşamaz. Ilımlılaştırılıp demokratikleştirilen ülke, işgal edilmiş bir ülke olacaktır artık. Böylece savaş-masrafı bile yapmadan açık bir pazar hâline gelecektir.

Amaç İslâm’ı bloke etmek ve hattâ değiştirerek başkalaştırmak. Bu projeye en uygun ülke olarak Türkiye görülüyor. İslâm’ı Türkiye üzerinde yıkma projesidir bu proje.

Demokratik ılımlı İslâm projesi, İnsan-ı Kâmil potansiyelini baskılamak için düzenlenmiş bir projedir. Böylelikle “satın alınamayacak mü’min” insanın/insanların potansiyelini kırmak istiyorlar. Çünkü bu tarz mü’minler, Dünyâ’yı İslâm lehine değiştirme isteği ve potansiyeli taşıyan mü’minlerdir.

Batının yâni tağutun belirlediği modern ufkun içinde bir İslâm anlayışı olamaz. Ilımlı, liberâl ve “euro” sıfatlarıyla anılan İslâm’lar, çağın egemen güçlerinin İslâm üzerindeki siyâsal hesap-kitaplarının açık tezâhürüdür. Yâni bu tür İslâm’lar, “İslâm olsun ama hayatta etkin olmasın” politikasının uzantılarıdır. “Euro İslâm” (Bu kavramı Sûriye asıllı Prof. Bessam Tibi’nin îcat ettiği sanılmaktadır), çoğulculuk, demokrasi gibi değerler! ve batı kültürüyle İslâm’ın uzlaştırılması olarak kurgulanmıştır. Nuray Mert bunu, “Bessam Tibi’nin, yaşadığı toplumla barışık bir İslâm formülü arayışı” olarak ifâde etmektedir.

Aytunç Altındal: “Hristiyan âleminde iki önemli kilise kavramı vardır. Bir tânesi bildiğimiz kiliseler, ikincisi “Invisible Church” dediğimiz göze gözükmeyen kilisedir. Yâni somut ve mevcut bir Dünyâ olarak göremediğimiz bir türden kilise var. Protestanlar tarafından kurulmuş olan bu kilise der ki; Şahısların Müslümanlıktan hristiyanlığa geçmesi gerekmez. Oldukları yerde oldukları gibi kalsınlar. Ama bizim istediğimiz gibi düşünsünler. Yâni Müslüman gibi düşünemesin, hristiyan gibi düşünsün, ancak Müslüman gibi yaşadığına inansın”. Bu-gün ülkemizde de BOP kapsamında Fethullah Gülen’in “Ilımlı İslâm” kimliğiyle üstlendiği görev, İslâm’ın bir nevi İsevîleştirilmesidir. Yaşanılacak dönüştürme süreci içinde Dünyâ’ya hristiyan gözüyle bakan, o kültürü benimsemiş yaşam-tarzı süren ve kendini Müslüman olarak kabûl eden bir toplum yaratmaktır. Dinlerarası diyalog kapsamında “Protestan İslâm” adı altında bir “din” oluşturulmaya çalışılması, gerçeği tüm çıplaklığıyla ortaya koymaktadır” der.

Mevcut hükûmet olan AKP hükûmeti de (bâzıları her ne kadar takıyye yaptığını zannetse de) bu projeye destek olacak şekilde hareket ediyor.

Cüneyt Ülsever: “AKP’nin ortaya koymaya çalıştığı bu yeni yaklaşım, partiyi yakından gözlemleyen İslâm’i çevrelerce yanlış algılanıyor. ‘Üçüncü yol’, ya da ‘Yeni bir İslâm’cılık’ falan değil bu. Bu kapitâlizmin Türkiye’ye başarıyla uygulanma versiyonudur” der.

ABD’nin dış-işleri yetkilisinin İslâm’ı yozlaştırmak için yaptığı şu açıklaması da bu konuda çok mânidar görünmektedir: “İslâm’da reform olmayacak, ancak insanların İslâm dîninden anladıkları değişecek”. Bu açıklama bu konuda alınan bir-dizi kararlardan sâdece birisidir. Yıllardır Abant toplantılarıyla, diyalog çağrılarıyla, ılımlı-İslâm tezleriyle gelinmek istenen adres işte burasıdır. Yeni-İslâm’cılık denen şeydir bu.

Soğuk Savaş döneminde amaç “ılımlı komünizmi” getirmekti. Ve ılımlı komünizm (Glasnost), Sovyet Bloğunu yıktı. Şimdiki durum ise “Soğuk Savaş”ın bir devâmı niteliğindedir. Çünkü küresel güçler benzer ve hattâ daha güçlü bir zorlukla kaşı-karşıyadırlar.   

Genişletilmiş Orta-doğu İnisiyatifi (Büyük Ortadoğu Projesi-BOP) ABD 43. Başkanı Bush hükümeti tarafından 2004 yılında “büyük orta-doğu” adıyla duyurulan en batıda Fas’ın Atlantik kıyılarından, en doğuda Pâkistan’ın kuzeyindeki Karakurum yaylalarına, Kuzeyde Türkiye’nin Karadeniz kıyılarından, Güneyde Aden ve Yemen’e kadar uzanan bölgede, Müslüman ülkelere demokrasi ihrâcını ve bu ülkelerin pazarlarının açılmasını amaçladığı iddia eden politik kuramdır.

Ahmet Kalkan bu konuda şunları söyler: “Biz Büyük Orta Doğu Projesi (BOP) deyip geçiyoruz; ama bu projenin tam adı “Genişletilmiş Orta Doğu ve Kuzey Afrika Bölgesi ile Müşterek Bir Gelecek ve İlerleme İçin Ortaklık İnisiyatifi…”   

Projeyi Dünyâ’ya ilk duyuran kişi ise Amerika Birleşik Devletleri’nin 43. Başkanı George W. Bush…  

Projenin amacı; petrol-zengini Müslüman ülkelere demokrasi ihraç etmek, bölgenin kontrolünü ele geçirmek ve bu zengin pazarların serbest rekâbete açılmasını sağlamak…  

Proje, Batı’da Fas’ın Atlantik kıyılarından, Doğu’da Pakistan’ın kuzeyindeki Karakurum yaylalarına…

Kuzey’de Türkiye’nin Karadeniz kıyılarından, güneyde Aden ve Yemen’e kadar uzanan bir bölgeyi kapsıyor…

Projenin bizim için önemi ise, Recep Tayyip Erdoğan’ın “Eş -Başkan” îlan edilmesi…  

Ve daha sonra AKP yöneticileri tarafından yalanlansa da, kendisinin bunu tam 34 farklı yerde yaptığı konuşmada gururla ifâde etmesi…  

Erdoğan iki yıl önce, “ölmeden doğan proje” dedi ve herkes de BOP’un gerçekten tezgâhtan kaldırıldığını düşündü, ama… ABD bu konuda oldukça kararlıydı… Kararlılığı da dönemin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın 7 Ağustos 2003 târihinde Washington Post gazetesinde yayınlanan yazısı gözler-önüne seriyor:

Rice bu yazısında bölgede bulunan 22 devletin rejiminin, sınır ve haritalarının değiştirileceğini, Türkiye’nin de bunların içinde olduğunu anlatıyordu. 

ABD’nin Büyük Orta-doğu Projesi ile beş temel hedefi vardı: 

1-Orta-doğu’nun kontrolünü ele geçirmek. 

2-İsrail’in güvenliğini garanti altına almak. 

3-Zengin petrol ve doğal-gaz kaynaklarının denetimini sağlamak.

4-Avrupa Birliği, Çin ve Japonya’yı bölgedeki ekonomik zenginliklerden uzak tutarak, rekâbette öne geçmek. 

5-Vâr-olduğunu iddia ettiği “İslâm’i terör”ü bitirmek…  

Batı tüm bunları T.C. örnekliği üzerinden yapmaya çalışıyor.

Müslümanlar, “yaşayan/yaşanan bir fıkıhları” olmadığı için, sonsuz anlayışlarla şekillenmiş ve fıkhî düşüncelerle bezenmiş kitaplar yazıyorlar. Tabî ki bu da bir-çok ayrılığı/bölünmeyi yanında getiriyor.

“Ey îman edenler, Yahudileri ve Hristiyanları dost edinmeyin. Onlar bir-birlerinin dostudur. Sizden kim onları dost edinirse şüphesiz o da onlardan olur” (Mâide 51).

“Sen onların dînine uymadıkça Yahudiler de Hristiyanlar da senden hoşnut olmazlar” (Bakara 120).

Sürecin nasıl işlediğini demokrasi örneği üzerinden şu şekilde formülleştirebiliriz: Demokrasi; 1960’larda küfür, 1980’lerde haram, 1990’larda araç, 2000’lerde ise İslâm’ın ön-görüsü ve ideâli olarak ifâdelendirilmiştir.

Müslümandan istenen bir din-anlayışı var: “Kişisel düzeyde yüksek bir şekilde yaşanan fakat sosyâl ve siyâsal alanda bir talebi olmayan din”. Kur’ân/İslâm bir “hayat felsefesi” değildir, “hayat tarzı”dır. İslâm her-şeyden önce “hareket”le ilgilidir.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

iktibasdergisi.com/ilimli-islam-projesi/ 

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente estağfiruke ve etûbu ileyk" (Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)