Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

21 Haziran 2009 Pazar

Sadece Sistem mi Suçlu?

Demokrasi dinine öyle ya da böyle mensup olanlar eliyle "müslümanların rahatlayacağını", diğer ifadeyle; akrepin sokmaktan başka bir şeyler daha yapabileceğini zannedenler: başörtüsünün yasak olduğu, çocuklara Allahtan başkası adına yemin ettirildiği, Alemlerin rabbinden başkası için saygı duruşu ibadetine zorlandığı, darwinizme dahi İslam'a gösterilmeyen müsamahanın gösterildiği bir eğitim müfredatının takip edildiği okullar hakkındaki şu haberlerde okudukları despotluk karşısında hiç suçluluk hissedecekler mi?
Gayri müslimlerin dahi kendi inançlarına göre giyinerek papaz, ruhban okulu gibi okullara gitmelerine hertürlü zemini hazırlayan, ama müslümanların inandıkları değerlere hiç bir değer atfetmeyen, dolayısıyla sözde Anayasal bir hak olan "Din ve vicdan hürriyeti"ne muhalif kanunlar uygulayarak kendileriyle de çelişen bu zulüm tatbikçilerine karşı tepkisiz kalanların, adeta "Siz ne yaparsanız boynumuz ince, her türlü tavize hazırız" dercesine mezkur menfi şartlara rağmen çocuklarını koşa koşa okula gönderenlerin yüzleri kızarmayacak mı? 
Eğer müslümanlar bu tepkisizliğe devam ederlerse şu ayette geçen zalimler ismini hak etmişler demektir, bizlere yazıklar olsun! :"Böylece biz, kazandıkları dolayısıyla zalimlerin bir kısmını bir kısmının başına geçiririz." (En'am 129)

6 Mayıs 2009 Çarşamba

Forumda Sorulan Bazı Soruların Cevabı

Selamun aleykum
Forum sayfasında cevap yazmam anlayamadığım sebeplerden dolayı engelleniyor, bu sebeple "Allahın indirdiği ile hükmetmeyenler ve Elbani" başlığıyla yapılan nakle buradan cevap yazıyorum. bu arada forumda cevap bekleyen bazı kardeşlere cevap yazabildim bazılarını da forum kabul etmedi, sebebini henüz bilmiyorum. en kısa zamanda inşallah sorunu gidermeye çalışacağım.
Ebu Basir et-Tartusi'nin, Elbani'nin akide usulünü bozuklukla nitelemesi haklı değildir. Elbani rahimehullah Allah rasulünün hadislerini bir çok kimseden daha iyi bilen, akidesini sahih hadislerle delillendiren bir alimdir. Malesef Türkiye'de bir çok insan Elbani'yi, tekfirci akımların naklettiği kadardan ibaret ifadelerden tanıyor. Elbani'nin avukatı değilim lakin, akidesi hakkında yapılan suçlamaları dikkate almadan önce, Elbani'nin kendi eserlerinden tanınmasını isterim. Elbani'nin Tekfir Fitnesi adlı risalesini terceme etmiş bulunmaktayım. web sayfamdan bu esere ulaşılabilir. ayrıca Ey İnsanlar yayınevi tarafından neşredilmiştir. Elbani'nin akidesini anlamak için bu eser elbette yeterli değildir ancak; tercih edilen şey isimler değil, deliller olmalı, buna dikkat etmelidir.
Yeri gelmişken idareciler ve oy kullanma ile alakalı olarak sözlerimi anlayamayanların fikir değiştirdiğimi zannetmelerine de bir cevap vermek istiyorum. Oy kullanmak, idarecilerin durumu gibi konularda görüşüm hiç değişmedi. ancak kimisi beni murcieliğe, kimisi de haricilere meyilli olmaya nisbet etti. her iki sapıklıktan da beriyim. Allaha sığınırım. bu konuda delillerimi şöyle açıklayabilirim:
1- Demokrasinin küfür olduğunda müslümanlar ittifak etmiştir. zira naslar bu konuda açıktır. aynı şekilde Allahın hükümlerini iptal edip yerine beşeri nizamnameler koyanların küfrü hakkında da ihtilaf yoktur. demokrasiyi benimseyen, demokrasiyle de amel etmenin caiz olduğuna inananın kafir olduğunda müslümanların bir ihtilafı yoktur. Allahın indirdiği ile hükmetmeyen parlementolara girmeye başta Elbani ve Şeyh Muqbil gibi son devrin mücedditleri de şiddetle karşı çıkmışlardır. ülkemizdeki parlementoda ise giriş için Allahtan başkası adına ve laiklik gibi batıl dinleri muhafazaya dair yemin etmek şart koşulmaktadır. ayrıca yemin, edenin değil, yemin ettirenin niyetine göredir. bu sebeple buradaki küfrü kimse görmezden gelemez, türkiyede selef menhecine davet yapan hocalarımız da görmezden gelmemiş, bu hususa dikkat çekmişlerdir elhamdulillah.
-Oy kullanmaya gelince, demokrasi dinini reddeden bir insanın, umduğu bazı maslahatlar sebebiyle oy kullanmasına karşı çıkılmayacağını, mücerret oy kulanmaya küfür denemeyeceğini söyledim. zira seçim yapmak islamda da meşrudur. sahabeler de seçim yapmıştır. bununla beraber demokrasi sistemlerinde oy kullanmaya da her halukarda karşı olduğumun altını çizdim. evet, yaşadığımız ülkenin mevcut şartlarında din düşmanı olan demokrat(!)lara karşı din düşmanı olmayanlarının galip gelmesinden memnun olurum. ama bu memnunluğu ifade için kendimi oy kullanmak zorunda da görmüyorum. oy kullanılmasını caiz gören hocalarımız ise, oy kullanmamanın da bir oy anlamına geldiğini söylüyorlar. nasıl ki oy kullanmaya yüklenen bazı anlamlardan dolayı oy kullanmanın küfür olduğuna yorumlanmasına karşı çıkıyorsam, bu şekilde yüklenen anlamı da kabul etmiyorum. zira aşağıda Ebu Musa ra. hadisini nakledeceğim. oy kullanmaya karşı çıktığımı duyan bir çok kimse bunu memnuniyetle karşıladı fakat delilimi sormadı! bu bir yanlıştır! bu ya hoşa giden cevap almayı amaçlamaktan ya da taklitten kaynaklanır, her ikisi de hatadır. oy kullanmaya karşı çıkmamın delili: Ebu Musa radıyallahu anh'ın rivayet ettiği şu hadistir; Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Vallahi biz görevi talip olana ya da buna karşı aşırı istekli olana vermeyiz" (Buhari ahkam 7/3, müslim imaret 14, ebu davud 2930) evet, yöneticilik görevini talep eden bir islam halifesi adayı için böyle olduğu gibi, bu yönetim talebinde hırslı olan herkese karşı da olması gereken tavrımız budur, hadis umumidir.
2- Zulmeden (müslüman) yöneticilere islami biat dahi, onların yaptıklarından mesul olmayı gerektirmez: Vail b. Hucr radıyallahu anh şöyle rivayet etmiştir: "Bir adamın Rasulullah sallallahu aleyhi ve selleme şunu sorduğunu duydum: "Başımıza hakkımızı vermeyip, haklarını bizden isteyen emirler geçerlerse nasıl davranalım?" şöyle buyurdu: "Onları dinleyin, itaat edin! onların işledikleri kendi üzerlerine, sizin işledikleriniz sizin üzerinize vazifedir." (Müslim imaret 49 tirmizi 2189) evet bu hadiste, beşeri hükümlerle yöneten değil, müslümanların emiri olan idarecilerden bahsediliyor, lakin dikkat çekmek istediğim husus şu ki, bu emirlere biat eden müslümanlar, onlar zulmetse de (yani Allahın indirdiğinden başkasıyla hükmetse de) biat ettiler diye onun yaptıklarından mesul olmazlar. bu anlamdaki hadisler, oy kullanmaya demokrasiyi kabullenme anlamını yükleyenlerin hata ettiğini göstermektedir. bu emirlere itaat hususuna gelince, İbn Ömer radıyallahu anhuma şöyle rivayet etmiştir: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Müslüman kişinin, hoşuna gitse de gitmese de dinleyip itaat etmesi gerekir. ancak (Allaha isyan) emredildiği zaman ne dinlenir, ne de itaat edilir." (Buhari ahkam 4, cihad 108, müslim imaret 38 ebu davud 2626 tirmizi 1707 nesai 7/160)
3- Küfr işleyen yöneticilere itaat yoktur: İbn Mesud radıyallahu anh'den merfuan: "Benden sonra başınıza bir takım adamlar geçecektir. sünneti söndürüp bidatlerle amel edeceklerdir. namazı da vaktinde kılmayacaklardır." dedim ki: "Ey Allahın rasulü! ben onlara yetişirsem ne yapayım?" buyurdu ki: "Ey Ümmü Abd'in oğlu! ne yapacağını bana mı soruyorsun? Allaha asi gelene itaat edilmez" (ibn Mace 2865 Elbani sahiha 2/139 Elbani Sahihu ve Daifu İbn Mace'de sahih olduğunu söylemiştir.)Bu hadiste namazı vaktinde kılmamaları o yöneticilerin küfür işlediklerine delalet etmektedir. zira kastedilen cem etmeleri değildir. zira namazı cem etmek sünnette meşrudur. bu hadiste kastedilen ise vaktinin dışında kılmaktır. namazı normal vaktiyle birlikte meşru cem vaktinden de erteleyen veya hiç kılmayan yöneticiler müslümanların itaat etmesi gereken emirler olamaz. Ebu Zerr radıyallahu anhden gelen diğer bir hadiste, namazları vaktinde kılmakla birlikte, bu şekilde erteleyen yöneticilerin de arkasında namaz kılmak emrediliyordu. buradan anlaşılıyor ki, onlara itaat edilmeyecek lakin onlara karşı huruc etmek, ayaklanmak da zararı faydasından çok olan bir iştir. işe yöneticilerin ıslahından değil, toplumun ıslahından başlamaya işaret vardır. günümüzde dillere dolanan: "Kafiri tekfir etmeyen de kafirdir" sözünü bu yöneticileri tekfir etmeyenlere kullanananlar haricilik yapmış olurlar! zira Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem nelerin iman, nelerin küfür olduğunu açıkça bildirmeden gitmemiştir. durumu bu olan yöneticilerin geleceğinden bahsettiği bir yerde onları tekfir etmemenin kişiyi küfre sokacağını bildirmemiştir. kendisi de bu yöneticilerin kafir olduğunu açıkça söylememiş, batıl heveslere kapı aralamamış, lakin onlara itaatin gerekmediğini beyan etmiştir.
4- Namaz kıldığı halde laneti hak eden yöneticiler olacak: Avf b. Malik radıyallahu anh rivayet ediyor: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Liderlerinizin iyileri, sizlerin kendilerini, onların da sizleri sevmekte olanlarınız, onların size dua etmekte, sizin de onlara dua etmekte olduklarınızdır. liderlerinizin kötüleri de o kimselerdir ki, siz onlardan nefret edersiniz, onlar da sizden nefret ederler. siz onlara lanet edersiniz, onlar da size lanet ederler" dedik ki: "Onlara karşı savaşmayalım mı?" şöyle buyurdu: "İçinizde namaz kıldıkları müddetçe hayır! aranızda namaz kıldıkları müddetçe hayır! ancak kişinin başına geçen idareciyi günah işlerken görürse ona iştirak etmesin ve onu hoş karşılamasın. buna rağmen, ona itaatten elini çekmesin" (Müslim imaret 65-66)bu hadiste namaz kıldıkları halde laneti hak edecek yöneticiler geleceğine işaret vardır. Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem onlara lanet edilmesine karşı çıkmamıştır. laneti hak eden yöneticiler namaz kılıyor dahi olsalar, onlara lanet edenlere harici damgası vurmak, sünneti bilmemektir! nitekim Ümmü Seleme radıyallahu anhanın rivayet ettiği şu hadiste de buna benzer yöneticiler geldiğinde onlardan buğzetmek gerektiği belirtilmiştir: "Başınıza bir takım idareciler geçecek, siz onları tanıyıp itirazda bulunacaksınız. onların yaptıklarından hoşlanmayan beraat eder, onların yaptıklarına itirazda bulunan kurtulur. lakin hoşnut olup tabi olan... dediler ki: "Peki onlarla savaşmayalım mı?" şöyle buyurdu: "Aranızda namaz kıldıkları müddetçe hayır" yani kalpten kerih görüp kabul etmezse demektir bu." (Müslim imaret 63, ebu davud 4760 tirmizi 2266)
Yine İbn Abbas radıyallahu anhuma şöyle rivayet etmiştir: "Öyle idarecileriniz olacak ki onlar Allah katında mecusilerden daha şerlidirler" (Taberani Mucemu's-Sagir 2/196 no: 1018 isnadı sahihtir.)
5- Haricilerin metodunun yanlışlığı: Ebu Hureyre radıyallahu anh merfuan rivayet ediyor: "Kim taatten çıkıp cemaatten ayrılırsa cahiliye ölümü ile ölmüş olur. kim körü körüne çekilmiş bir sancak altında savaşır, asabiyet (ırkçılık) için öfkelenir, asabiyete çağırır ya da asabiyete yardım ederse ve öldürülürse, bu ölüm de cahiliye ölümüdür. kim de ümmetime karşı çıkıp iyisini kötüsünü seçmeden kılıç sallarsa, mümin olanlarına hürmet etmeyip, anlaşmalı kişiye verdiği sözünde de durmazsa ne o bendendir, ne de ben ondanım" (Müslim imaret 54, nesai 7/123 ibn mace 3948)bu hadiste, islam dışındaki her kör bayrak için savaşmak sakındırıldığı gibi, toplumu toptan tekfir etmek, kafir muamelesi yapmak da şiddetle reddedilmektedir.
Allah en iyi bilendir. Allahtan bizleri hakkı hak olarak tanıyıp ona ittiba ile rızılandırmasını, batılı da batıl bilip ondan uzaklaşmakla rızıklandırmasını dilerim.
Haricilerin Bir Saptırmasının Reddi:
İbn Abbas radıyallahu anhuma Maide 44. ayeti hakkında: "Küfrün altında küfür" demiştir. Bu sözü beşeri nizamnameler koyanlar yani teşride bulunanları aklamak için delil getirmiyoruz, lakin hüküm koymayla, mevcut hükümle amel etmenin arasını ayırt ettikten sonra delil getirmek için ispat ediyoruz. çünkü, ilk hariciler maide 44. ayetini, günahları işlemenin dinden çıkardığını iddia etmelerine delil getirmişlerdi.
Bazıları bunun en sağlam isnadının sadece Hişam b. Huceyr el-Mekki yoluyla geldiğini zannediyorlar. Bunun sebebi Ebu Katade el-Filistini adlı harici önderinin saptırmalarıdır. Bu zata hüsnü zan eden kardeşlerimiz yanılgıya düşmektedir. bu konudaki tahkikimden bir bölümünü nakledeyim:
حَدَّثَنَا الْحَسَنُ بْنُ أَبِي الرَّبِيعِ، ثنا عَبْدُ الرَّزَّاقِ، ثنا مَعْمَرٌ، عَنِ ابْنِ طَاوُسٍ، عَنْ أَبِيهِ، قَالَ: سُئِلَ ابْنُ عَبَّاسٍ فِي قَوْلِهِ: " وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَا أَنْزَلَ اللَّهُ فَأُولَئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ " ، قال:"هِيَ كَبِيرَةٌ"
İbn Ebi Hatim Tefsirinde (4/484 no: 6468); el-Hasen b. er-Rabî’ – Abdurrazzak – Ma’mer – İbn Tavus – babası isnadıyla rivayet ediyor: “İbn Abbas’a “Kim Allah’ın indirdikleriyle hükmetmezse onlar kafirlerdir” (Maide 44) ayeti soruldu. Dedi ki: “O kebiredir (büyük günah kastedilmiştir)”Ravileri güvenilirdir. isnadı sahihtir.
حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ يَزِيدَ الْمُقْرِئُ، ثنا سُفْيَانُ، عَنْ هِشَامِ بْنِ جُحَيْرٍ، عَنْ طَاوُسٍ، عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ، فِي قَوْلِهِ: " وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَا أَنْزَلَ اللَّهُ فَأُولَئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ " ، قال:"لَيْسَ هُوَ بِالْكُفْرِ الَّذِي يَذْهَبُونَ إِلَيْهِ".
İbn Ebi Hatim Tefsirinde (4/485 no: 6467): Muhammed b. Abdillah b. Yezid el-Mukri – Sufyan – Hişam b. Huceyr – Tavus – İbn Abbas isnadıyla;İbn Abbas radıyallahu anhuma “Kim Allah’ın indirdikleriyle hükmetmezse onlar kafirlerdir” (Maide 44) ayeti hakkında dedi ki: “İddia ettikleri küfür kastedilmemiştir.”
isnadında Hişam b. Huceyr el-Mekki hakkında olumlu ve olumsuz sözler vardır. cerh ve tadil konusunda ihtilaf bulunan raviler hakkında son söz için İbn Hacer'in Takrib'i, ve Hafız Zehebi'nin Kaşif'ine bakılır. Hafız İbn Hacer Takrib'de: "Saduktur, yanılmaları vardır" demiştir. Zehebi Kaşif'te: sika (güvenilir) demiştir. ayrıca zehebi onun ismini, güvenilir oldukları halde eleştirilen ravilere dair Men Tukellime Fih adlı kitabında zikretmiştir. Hişam Buhari ve Muslim ricalinden olup, hakkında yapılan cerh mücmel olduğundan bu konuda muhaddisler, tevsik edilen bir ravinin mücmel cerhine itibar etmezler. Ebu Katade gibi bu ilmin inceliklerinden habersiz olanların iddialarına itibar edilmez. bu isnad hasendir. diğer rivayet yollarıyla sahih ligayrihidir. vallahu alem
من طرق عن سفيان الثوري عن معمر عن ابن طاوس عن أبيه قال: قال رجل لابن عباس في هذه الآيات (ومن لم يحكم بما أنزل الله) فمن فعل هذا فقد كفر؟ قال ابن عباس: إذا فعل ذلك فهو به كُفْرٌ، وليس كمن كفر بالله، واليوم الآخر، وبكذا، وكذا.
İbn Nasr Tazimu kadri's-Salat (2/571-572) Taberi Tefsirinde (6/256) Tahavi Müşkilu'l-Asar (2/318) Sufyan es-Sevri Tefsir (1/101): Sufyan es-Sevri - Ma'mer - İbn Tavus - babası (Tavus el-Yemani) tarikiyle rivayet ediyor: bir adam İbn Abbas radıyallahu anhuma'ya "Kim Allahın indirdiği ile hükmetmezse..) ayetlerini söyledi ve: "Kim böyle yaparsa kafir mi olur?" diye sordu. İbn Abbas dedi ki: "Bunu yaparsa küfretmiş olur lakin Allahı, ahiret gününü, şunu ve şunu inkar eden kafir gibi değil!"Bu isnad sahihtir. Süfyan es-Sevri'den gelen bu rivayette son cümlenin tamamı İbn Abbas'a isnad edilmektedir. Başka tarikinde Tavus'un da bu açıklamayı yapmış olmasında bir işkal yoktur. O İbn abbas radıyallahu anhuma'dan işittiğini söylemiştir.
Görüldüğü gibi rivayetin İbn Abbasa nisbeti sahihtir. Allah en iyi bilendir.

19 Nisan 2009 Pazar

Güzel Ahlak

GÜZEL AHLAK

Güzel ahlak; amellerin en yücelerinden, Allah’a ve Rasulü’ne en sevimlilerindendir.
Sa’d b. Ebi Vakkas’dan rivayet olunan sahih hadiste Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurur: “Şüphesiz ki Allah, ahlakın yücesini sever ve aşağılığından hoşlanmaz”[1] Bilir misin, güzel ahlak nedir? Hadis alimi ve zühd sahibi İmam Abdullah b. Mübarek onu bize şöyle tanımlamıştır: “O(güzel ahlak); güler yüzlü olmak, iyilikte bulunmak başkalarına eziyet vermemektir.”
Bizler, bu zamanda bir ahlak buhranından geçmekteyiz. Bir çok insanın kaybettiği ve bir kısım insanda bulunur hale gelen şer’i ahlak, sanki gereksiz birşey olmuş!
Ahlak; İslam’da , mevkilerin en yücesinde ve derecelerin en yükseğinde yer alır. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurur: “Ben, ancak güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderildim.”[2] Bir rivayette de şöyle buyurur: “Ben, ancak yüce ahlakı tamamlamak üzere gönderildim” Sanki, peygamber olarak gönderilmesindeki rolü bununla sınırlandırır ve bu şekilde özetler.
Güzel ahlak üzerine önemli şeyler bina edilmiştir. Bunlardan bazıları şöyledir:
1- İyiliğin (hayrın) güzel ahlak ile sınırlandırılması. Nevas b. Sem’an’dan şu rivayet edilmiştir: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e hayırdan ve şerden sordum; şöyle buyurdu: “İyilik (hayır) güzel ahlaktır. Şer ise, vicdanını rahatsız edip de insanların bilmesini istemediğin şeydir.”[3]
2- Şüphesiz ki güzel ahlak ameller arasında en çok cennete girmeye sebep olanıdır. Ebu Hureyre hadisinde olduğu gibi... Ebu Hureyre şöyle der: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e insanların cennete girmesine en çok sebep olan şeyden soruldu. O, şöyle buyurdu: “Allah’dan hakkıyla korkmak ve güzel ahlak” İnsanların cehenneme girmesine en çok sebep olan şeyden soruldu ve şöyle buyurdu: “Ağız ve ferc (cinsiyet uzvu)”[4]
3- Güzel ahlak, müslümanın Kıyamet günü hasenat terazisinde bulacağı en ağır şeylerdendir. Ebu’d Derda radıyallahu anh’dan Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğu rivayet edilir: “Kıyamet günü mü’minin mizanında (terazisinde) hiç bir şey güzel ahlaktan daha ağır değildir. Şüphesiz ki Allah, kaba ve ağzı bozuk kişiye buğzeder.”[5]
4- Güzel ahlakla ahlaklanan kişi için Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem cennetin en yükseğinde bir köşk garanti etmiştir: Ebu Ûmame’den şöyle dediği rivayet edilir: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki: “Ben , haklı olsa bile cidali (tartışmayı) terkeden için cennetin kenarında bir eve kefilim. Şaka dahi olsa yalanı terkeden için cennetin ortasında bir eve kefilim ve ahlakı güzel olan kimse için cennetin en yükseğinde bir eve kefilim.”[6]
5- Güzel ahlak sahibi oruç tutup gece ibadeti yapanın derecesine ulaşır. Aişe radıyallahu anha’dan şöyle dediği rivayet edilir: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu duydum: “Şüphesiz ki mü’min ahlakının güzelliği ile oruç tutup gece ibadeti yapanın derecesine ulaşır.”[7]
6- Kıyamet günü, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in meclisine en yakın olan insanlar faziletli güzel ahlak sahipleridir. Cabir radıyallahu anh’dan Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellim’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Kıyamet gününde bana en sevgili ve meclis bakımından en yakın olanınız, ahlakça en güzel olanlarınızdır. Ve Kıyamet gününde bana en sevimsiz ve benden en uzak olanınız; sersarlar (hezeyancılar ve boş yere saçmalayanlar), boşboğazlar ve ‘mütefeyhik’lerdir” Sahabiler dediler ki: Ya Rasulallah ! Hezeyancıları ve boşboğazları bildik; bu ‘mütefeyhik’ler de kim?.. Rasulullah “Mütekebbirler (büyüklük, ululuk taslayanlar)dır” buyurdu.[8]
7- Güzel ahlak ile ümmetin en hayırlıları, kerem ve fazilet sahipleri vasıflanır. Müttefekun aleyh (Buhari ve Müslim’in rivayet ettikleri) bir hadiste Abdullah b. Amr b. El-Âs’dan Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğu rivayet edilir: “Sizin en hayırlı olanlarınız ahlak bakımından en güzel olanlarınızdır.”[9]
Bir müslümanın, değerini, fazilet ve makamını öğrendikten sonra güzel ahlaktan yüz çevireceğini tasavvur edebilir misin?
Müslüman kimse; yüce makamları dilediği halde, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yakınında bulunmaya istekli ve peygamberlik ahlakına sahip olmak için hırslı olduğu halde nasıl güzel ahlaktan yüz çevirir?!. Buhari ve Müslim’in rivayet ettikleri bir hadiste Enes radıyallahu anh’dan şu rivayet edilir: ”Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem insanların ahlakça en güzeli idi.”[10]
Muttefekuh aleyh olan bir başka hadiste Abdullah b. Amr b. El-Âs’dan şöyle dediği rivayet edilir: “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem taşkınlık yapan ve taşkınlığa taşkınlıkla karşılık veren biri değildi.”[11]
Güzel ahlak bu öğrendiğin fazileti ve kıymeti ile birlikte sonuçta sahibine döner. Yapılan amelin karşılığı kendi türündendir.
Merhametle davranma ile Erhamu’r Râhımin’in (merhametlilerin en merhametlisi olan Allah Teâlâ’nın) rahmetine ulaşılır. Sahih hadiste Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğu rivayet edilir: “Yerde olanlara merhamet et ki semâda olan (Allah ) sana merhamet etsin”[12] Ve yine Taberani hasen (güzel) bir isnadla şunu rivayet eder: “Şüphesiz Allah merhametli kullarına merhamet eder.”[13]
Abdullah b. Amr’dan Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Merhametli olanlara Rahman Tebarake ve Teâlâ merhamet eder. Yerde olanlara merhamet edin ki semâda olan (Allah) da size merhamet etsin.”[14]
Yapılan amelin karşılığı kendi türündendir. Merhamet etmeyene merhamet edilmez. Buhari ve Müslim, Cerir b. Abdullah’dan Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu rivayet eder: “İnsanlara merhamet etmeyene Allah da merhamet etmez.”[15]
Eğer Allah’ın rahmetine arzu duyuyorsan kendine ve başkasına karşı merhametli ol! Yaptığın iyilikle kendini öne çıkarma! Cahile ilminle, düşük seviyeliye makamınla, fakire malınla, büyüğe ve küçüğe şefkat ve rahmetinle, günahkarlara davetinle, hayvanlara, yumuşak davranman ve öfkelenmemen ile merhamet et! İnsanların, Allah’ın rahmetine en yakın olanı O’nun yaratıklarına en merhametli olanıdır...[16]
Müslümanlara nasihat etme ve onlara yardım etme konusunu da ihmal etme. Buhari ve Müslim’de Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğu sabittir: “Kim, kardeşinin bir ihtiyacını giderirse Allah da onun bir ihtiyacını giderir” Uygun bir karşılık olarak... Müslüman kardeşinin bir ihtiyacında onunla birlikte olur ve ona yardım edersen El- Aliyy’ul Kadîr olan Rabb Tebarake ve Teâlâ senin bir ihtiyacını giderir ve onda sana yardımcı olur. Mükafaat, yapılan amelin cinsindendir.
Ayrıca, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurur: “Kim, dünyada müslüman kardeşinin kusurunu gizlerse Allah da, Kıyamet günü onun kusurunu gizler.”[17]
Ve Müslim’de şu hadis rivayet edilir: “Kim , bir müminin dünya sıkıntılarından bir sıkıntıyı giderirse Allah da ondan Kıyamet gününün sıkıntılarından bir sıkıntıyı giderir. Kim bir zorluğu kolaylaştırırsa Allah da dünya ve ahirette ona kolaylık sağlar. Kim bir müslümanın kusurunu örterse Allah da onun dünya ve ahirette kusurlarını örter. Kul, kardeşine yardımcı olduğu müddetçe Allah ona yardım eder.”[18]
Bazı müslümanların haline bakan kimse acayip şeyler görür. Doğru sözün yerine yalanı görür. Merhametin yerine şiddeti görür. Vefakarlığın yerine hıyaneti görür. Sinirlerine hakim olmanın ve insanları affetmenin yerine öfkeyi görür. İyiliğin yerine eziyeti görür.
Cömertliğin yerine cimriliği, ikram yerine aç gözlülüğü, tevazu yerine kibirliliği, adaletin yerine zulmü görür.
Ve kendi kendine sorar: Bunlar mı müslümanlar? İffet nerede? Güvenilirlik nerede? Hayâ nerede? Zayıflara merhamet nerede? Yoksullara şefkat nerede? Nerede sevgi? Mü’minlere karşı nezaket nerede?!!
Bu şekilde çirkin davranışlarla davranan kimselerle karşılaşabilirsin. Belki, sana çirkin sözler söyleyenlerle karşılaşacaksın. Bunlara karşı yapman gereken ne? Kötülüğe, kötülükle karşılık vermek ve doğruca onlardan intikam almak mı? Böyle yaparsak onlardan hiçbir farkımız olmaz. Onlara, kötü ahlakın yayılmasında ortaklık etmiş oluruz.
Şüphesiz, onlara karşı yapmamız gereken, Allah Teâlâ’nın gösterdiği yola tâbi olmaktır. Affetmek ve aldırış etmemek, kötülüğe güzellikle karşılık vermektir. Allah Teâlâ buyurur ki: (O takva sahipleri ki, bollukta da darlıkta da Allah için harcarlar; öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah da güzel davranışta bulunanları sever.) [19] Ve mü’minlerin sıfatı hakkında şöyle buyurur: (Kötülüğü iyilikle savan kimselerdir. İşte onlar var ya, dünya yurdunun (güzel) sonu sadece onlarındır.)[20] Yine şöyle buyurur: (İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel bir şekilde önle. O zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki candan bir dost olur.) [21]
Müslim, Ebû Hureyre’den Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu rivayet eder: “Sadaka, hiç bir malı eksiltmez. Allah, affeden bir kulun ancak izzetini (şerefini) artırır. Her kim Allah için alçak gönüllülük yaparsa Allah mutlaka onun derecesini yükseltir.”[22]
Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’de bizim için bir örneklik yok mu? Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem mahlukatın en izzetlisi, en faziletlisi ve en değerlisi değil mi? Buna rağmen, hiç bir zaman kendi nefsi için öc almadı. Aişe radıyallahu anha der ki: “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, Allah’a karşı hürmetsizlik hali olması müstesna hiç bir zaman kendi nefsi için öç almadı. Allah Teâlâ için öc alırdı” Hadis, Muttefekun aleyh’tir. (Buhari ve Müslim’in rivayetidir.)[23]
Yine Müslim’de şöyle dediği rivayet edilir: “Hiç bir şey O’ndan asla eziyet ve zarar görmemiştir ki, kendi arkadaşından intikam almış olsun!”[24]
Enes b. Malik radıyallahu anh’dan şöyle dediği rivayet edilir: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’le beraber yürüyordum. Üzerinde sert yakalı Necran yapımı bir hırka vardı. Bedevinin biri O’na yetişti ve üzerindeki elbiseden şiddetli bir şekilde çekti. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in omuzunun ön tarafına baktım; üzerindeki elbisenin yakası çekmenin şiddetiyle iz bırakmıştı. Bedevi dedi ki: Ya Muhammed! Yanında bulunan Allah’ın malından bir miktar bana verilmesini emret! Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem ona baktı ve güldü. Sonra ona bir miktar mal verilmesini emretti.” Hadis, Muttefekun aleyh’tir.[25]
Buna göre, bizim halimiz ne olacak?! Bir müslümandan bize ulaşan en ufak bir eziyete öfkeleniriz. Bir kardeşimizde gördüğümüz küçük bir hataya tepki gösteririz. Sanki, düşman karşısında savaşta imişiz gibi davranırız. Allah Teâlâ (Müminler ancak kardeştirler.) [26] buyurmuyor mu? Sevgili peygamberimiz, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem çokça şöyle söylemiyor muydu: “ Mü’minlerin, birbirlerini sevmede, birbirlerine şefkat gösterme ve birbirlerine merhamet etmedeki benzeri vücut misalidir. O vücuttan bir uzuv hastalanınca vücudun diğer azâları birbirlerini hasta uzvun elemine uykusuzlukla ve hâraretle ortak olmaya çağırırlar.”[27]Kendi nefislerimize dönüp, iyilik ve ihsanda bulunmak üzere gayret edelim. Ve nefislerimizi bu konuda hesaba çekelim ki, rabbimiz bizleri doğru yola eriştirsin Allah Teâlâ şöyle buyurur: (Bizim uğrumuzda cihad edenleri elbette kendi yollarımıza eriştireceğiz. Hiç şüphe yok ki Allah iyi davrananlarla beraberdir.) [28]
[1] Hâkim rivayet eder. Bkz. Sahihu’l Cami’ (885)
[2] Sahih hadis. Bkz. Buhari; El Edeb’ul Mufred. Hâkim ve Beyhaki Ebu Hureyre’den rivayet eder.
[3] Müslim (sf. 2553)
[4] Ahmed; Müsned (2/2991), Tirmizi(2005. hadis), İbni Mace (4236. hadis)
[5] Ahmed; Müsned (6/442, 446, 448), Tirmizi (2003. hadis), Ebu Davud (4799. hadis)
[6] Ebu Davud (4800. hadis)
[7] Ebu Davud (4798. hadis), İbni Hibban (1927. hadis)
[8] Tirmizi (2019. hadis)
[9] Buhari; bkz. Feth’ul-Bâri (8/507), Müslim (sf. 2583)
[10] Buhari; bkz. Feth’ul-Bâri (10/480), Müslim (sf. 2150)
[11] Buhari; bkz.Feth’ul Bâri (10/378 ) Müslim (2321. hadis)
[12] Taberâni ve Hâkim rivayet eder. Bkz. Sahihu’l Câmi’ (909)
[13] Sahihu’l Câmi’ (2377)
[14] Ebu Dâvud (4941. hadis), Tirmizi (1924) . Bkz. Sahihu’l Cami’ (3516)
[15] Buhari; bkz.Feth’ul Bâri (10/397), Müslim (sf 2586)
[16] El- Cezâu min cinsi’l Amel (2/116)
[17] Buhari; bkz.Feth’ul Bâri (5/70), Müslim (sf. 2580)
[18] Sahih-i Müslim (sf. 2699)
[19] 3 / Âl-i İmran / 134
[20] 13 / er-Ra’d / :22
[21] 41 / Fussilet / 34
[22] Sahihi Müslim (sf. 2588)
[23] Buhari (6126. hadis) Müslim (2327. hadis)
[24] Müslim (2328. hadis)
[25] Buhari; bkz. Feth’ul-Bari (10/234) Müslim (sf. 1057)
[26] 49 / el-Hucurat / 10
[27] Buhari; bkz. Feth’ul-Bari (10/367), Müslim(sf.2586)
[28] 29 / el-Ankebut / 69

Müziğin Hükmü

MÜZİĞİN HÜKMÜ

Müzik ve müzik aletleri, kötülüğün elçisi, fesadın kapısı, halkların uyuşturucusu ve toplumların oyalayıcısıdır.
Bu hastalık uzun süre nesilleri ve milletleri uyuşturdu. Uygarlığını ve başarılarını elinden aldı, eğlence duygusunu artırdı. Ve nefisler, yiyeceği ve içeceği sevdiğinden daha çok onu sevdi. Öyle ki insanlar onunla sevildi ve onunla buğzedildi.
Tarih; şarkı ve müziğe dalan her milletin mutlaka zayıflığa, çözülmeye ve ahlaki bozuluma uğradığına şahittir. Romen ve Fars milletlerinde görüldüğü gibi... Bugün de, batı toplumlarını ölümcül hastalıklarının içinde görüyoruz. Bu, şarkı ve müzik dinlemenin nefislerde sürekli tembelliğe yol açması ve şehvetleri artırması nedeniyledir. Yükümlülükler ağır gelir, eğlenme arzusu güçlenir. Dünya hayatı ve onun lezzetleri nefiste yücelir. Ahiret ve onun için çalışmak unutulur. Bu ümmetin çoğunluğu da kendinden önceki ümmetlerin yollarına uydu. İnsanlardan bir çoğu evinde, arabasında, bürosunda ve işyerinde müzikten ayrılamaz oldu.
Oysa, Allah’ın koyduğu sınırlar içerisinde duranlar için, Allah’a ve Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem’e tam dostluklarını ilan edenler ve yönetimlerini Allah’a ve Rasulü’ne teslim edenler için; İslam’ın getirdiğine ters düşünce adet ve geleneklerini, arzu ve eğilimlerini terk edenler için, (Mü’minler ancak, Allah anıldığı zaman yürekleri titreyen, kendilerine Allah’ın ayetleri okunduğunda imanlarını artıran ve yalnız Rablerine dayanıp güvenen kimselerdir.) [1] vasfına sahip mü’minler için müziğin haramlığı ve İslam ruhu ile ters düştüğü yolundaki şer’i deliller oldukça yoğun bir şekilde gelmiştir. Yukarıdaki vasıflara sahip olanlar için, Allah ve Rasulü’nün, insanlardan bir çoğunun yanında ma’ruf/iyilik haline gelen bu münker/kötülük hakkındaki hükmünü sunuyoruz:
Allah Teâlâ şöyle buyurur: (İnsanlardan öylesi var ki, herhangi bir ilmi delile dayanmadan Allah yolundan saptırmak ve sonra da onunla alay etmek için boş lafı satın alır. İşte onlara rüsvay edici bir azap vardır.) [2] Sahabiler “lehve’l- hadis”i (boş lafı)”müzik” olarak tefsir etmiştir.
İbni Ebi Şeybe, İbni Cerir Hâkim ve başkalarının rivayetlerinde İbni Mes’ud radıyallahu anh’dan sahih olarak şu varid olmuştur.
Ebi’s-Suhbai’l Bekri rahimehullah’dan Abdullah b. Mes’ud’a (İnsanlardan öylesi var ki, herhangi bir ilmi delile dayanmadan Allah yolundan saptırmak için boş lafı satın alır.) ayetinden sorulurken işittiği ve Abdullah’ın “Kendisinden başka ilah olmayan Allah’a yemin ederim ki müziktir” dediği, bunu üç kez tekrarladığı rivayet edilmiştir.[3]
İbni Abbas radıyallahu anhuma’dan “O, müzik ve müzik dinlemektir” dediği, başka bir rivayette de “O, müzik ve benzerleridir” dediği, sahih olarak nakledilmiştir.[4]
Tâbiinden bir grup; Mücahid, İkrime, Hasen el- Basri, Said b. Cubeyr, Katade, Nehai ve başkaları; “lehve’l hadis”i müzik olarak tefsir etmiştir.[5]
İmam Ahmed ve diğerlerinin Abdullah b. Amr b. el- As ve Abdullah b. Abbas’dan (Radıyallahu anhum) tahric ettiği sahih hadiste Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle dediği rivayet edilmiştir:
“Şüphesiz ki Rabbim azze ve celle bana içkiyi, kumarı, “kevbe”yi ve “gıttin”i haram kıldı.[6]
“Kevbe” hakkında Hattabi şöyle der: Davul olarak açıklanır ve ayrıca onun tavla olduğu söylenir. Manası içerisine tüm telli çalgılar, ud; müzik ve eğlenceden bunun gibileri girer.
“Gıttin”in ise tahtalı tanbur olduğu söylenir. Hadis ravilerinden biri olan Yezid b. Harun onu “el-berabit” olarak açıklamıştır. Ve el-berabit hakkında İbnu’l Esir “Uda benzer bir eğlence aletidir” demiştir.
Sahih-i Müslim’de Ebu Hureyre’den Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle dediği rivayet edilir:
“Zil (çıngırak), şeytanın çalgı aletlerindendir.”[7]
Buhari Sahihi’nde , Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle dediğini rivayet eder: “Bir zaman gelecek ki; ümmetimden zina etmeyi, ipekli elbise giymeyi, içki içmeyi ve çalgı aletleri dinlemeyi helal sayan bir grup ortaya çıkacak. Bir grup da dağların eteklerine yerleşecek, onlara ait koyun sürüsü ile çoban sabahları yanlarına gelecek. Bunlara bir fakir bir ihtiyacı için gelecek ve bunlar fakire: Haydi (bugün git) yarıngel! diyecekler. Bunun üzerine Allah geceleyin dağı üzerlerine indirerek bir kısmını helak eder, diğerlerini de kıyamete kadar maymun ve domuzlara çevirir.”[8]
“El-hir” tenasül uzvudur ve kinayeli olarak zina kastedilmiştir. Allah Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem’in müziğin haramlığını; zina etmek, ipekli giymek ve içki içmek gibi haramlığı mütevatir olmuş amellerle nasıl birlikte zikrettiğine dikkat et!..
Ayrıca,rivayet yollarının bir araya getirilmesi suretiyle hasen kabul edilen bir hadis var ki bu hadis bir çok sahabiden rivayet edilmiştir:
Bunlardan bazıları:
Ebu Hureyre, Aişe, İmran b. Husayn, Ebu Malik, Ebu Said El- Hudri, Ali b. Ebi Talib, Ebu Umame... Abdurrahman b. Sabit’den mürsel olarak rivayet edilir.
Bu rivayetlerden Ebu Hureyre hadisini Said b. Mansur ve İbni Ebi’d- Dünya ve başkaları tahric etmiştir. Ebu Hureyre der ki: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Âhir zamanda bu ümmetten bir grup insan maymun ve domuzlara çevrilir” Dediler ki:
Ey Allah’ın Rasulü! Onlar, Allah’dan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasulü olduğuna şehadet etmezler mi? Rasulullah şöyle buyurdu: “
Ederler; oruç tutarlar, namaz kılarlar, haccederler” Dediler ki:
Onların durumları nasıldır? Rasulullah şöyle buyurdu:
“Müzik aletleri, defler ve şarkıcı kadınlar edinirler. İçkileri ve eğlenceleri üzere gecelerler. Ve, maymun ve domuzlara çevrilmiş olarak sabaha çıkarlar.”[9]
İbni Ebi’d- Dünya ve başkaları İbni Mes’ud’dan şöyle dediğini rivayet eder: “Müzik, suyun ekini bitirdiği gibi kalpte nifak bitirir.”[10]
imamlar müziğin ve müzik aletlerinin haramlığı konusunda ittifak etmiştir. İmam Malik, Medine ehlinin müziğe izin vermesi hakkında sorulunca şöyle der: “Onu bizde ancak fasıklar yapar.”
Ebu Hanife’nin mezhebi ise müziğin haramlığı konusunda mezheplerin en şiddetlisidir. Hanefiler; mizmar, def ve çubuklarla vurularak çeşitli sesler elde edilen çalgı aletleri gibi her türlü müzik aletini dinlemenin haram olduğunu belirtirler. Bunun fasıklığı gerektiren kötü bir amel olduğunu, böyle yapanın şahitliğinin kabul edilmeyerek reddedileceğini söylerler.
İmam Şafii ise şöyle demiştir: “Bağdat’ta zındıkların icat ettiği ve cehri zikir olarak isimlendirdikleri bir şeye rastladım. Onunla insanları Kur’an’dan alıkoyuyorlar.”
İbnul- Kayyım der ki: Şafii’nin cehri zikir hakkındaki kavli bu şekilde ve değerlendirmesi onun Kur’an’dan alıkoyduğu yönündedir. Bu olay; insanı dünyadan soğutan bir şiiri, bir kişinin teğanni ile söylemesi ve hazır bulunanlardan bazılarının değneklerle minder ve yastıklara vurmasıdır...”
İbnu’s-Salah şöyle der: Bilinsin ki def, kamıştan ya da tahtadan yapılan üflemeli çalgılar ve teğanni bir araya gelince bunun dinlenmesi mezhep imamları ve müslümanların diğer alimlerine göre haramdır.
İmam Ahmed ise şöyle demiştir: “Müzik kalpte nifak bitirir.” Ayrıca , tanbur ve diğerleri gibi eğlence aletlerinin kırılması, müzikten kazanç elde etmenin ve müzik karşılığında alınan malların haramlığı yolunda görüş bildirmiştir.[12]
Şarkı, kadınlar için şu şartlarla caizdir:
1. Sözlerinin fuhşiyat ve pis sözler olmaması.
2. Müzik aletleri değil sadece def çalınması. Çünkü diğer müzik aletleri ile çalınması haramdır.
3. Düğün veya bayram gününde olması.
4.Bunu, erkekler olmaksızın kadınların yapması. Erkeklerin bunu dinlemesi caiz değildir.
Bunun delili Nesai’nin, Tayâlisi’nin, İbni Ebi Şeybe’nin, Hâkim’in ve başkalarının Amir b. Sa’d el- Beceli’den rivayet ettikleri hadisdir: Demiştir ki: Ebu Mes’ud, Garza b. Ka’b ve Sabit b. Zeyd’in yanlarına girdim. Cariyeler deflerini çalıyorlar ve şarkı söylüyorlardı. Dedim ki:
Sizler, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in ashabı olduğunuz halde bunu onaylıyor musunuz? Dedi ki:
Bunun için bize düğünde izin verilmiştir.[13]
Buhari ve Müslim’de Aişe radıyallahu anha’dan şu rivayet edildi: “Ebu Bekr radıyallahu anh bir Kurban Bayramı veya Ramazan Bayramı günü Aişe radıyallahu anha’nın yanına girdi. Aişe radıyallahu anha’nın yanında Nebi sallallahu aleyhi ve sellem vardı. Ve Ensar’ın cariyelerinden iki cariye vardı. Cariyeler, Ensar’ın Buas günü söyledikleri sözlerle şarkı söylüyorlardı. Aişe radıyallahu anha: ‘Onlar şarkıcı değillerdi’ der. Ebu Bekr radıyallahu anh: Şeytanın çalgı aletleri Allah Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem’in evinde mi?!. deyince Allah Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki:
“Ey Ebu Bekr! Şüphesiz her kavim için bir bayram vardır, bu da bizim bayramımız”[14]
Bu küçük cariyeler bayram günü savaş ve kıtal marşları söylüyorlardı.
Şu iki ayetin önünde durup düşünelim ve anlamaya çalışalım. Allah Teâlâ buyurur ki:
(Ancak dinleyenler daveti kabul eder. Ölülere gelince, Allah onları diriltecek, sonra da O’na döndürülecekler) [15]
Ve şöyle buyurur: (Eğer sana cevap veremezlerse bil ki onlar, sırf heveslerine uymaktadırlar. Allah’dan bir yol gösterici olmaksızın kendi hevesine uyandan daha sapık kim olabilir! Elbette Allah, zalim kavmi doğru yola iletmez.) [16]
İmam Ahmed’in Müsned’inde, Ebu Davud’un Sünen’inde ve başkalarının da İbni Ömer radıyallahu anhuma’dan rivayet ettikleri sahih hadiste Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurur:
“Kim bir batılda bilerek ısrar ederse onu terkedinceye kadar Allah’ın gazabına uğrar”[17]
Allah’ın salâtı, selamı ve bereketi, nebisi Muhammed’in üzerine, ailesi ve tüm ashabının üzerine olsun. Hamd, Âlemlerin Rabbi Allah’adır. Ve kurtuluş müttakilerindir.
[1] 8 / el-Enfal / 2
[2] 31 / Lokman / 6
[3] Taberi Tefsiri’ne (10/202)bak.
[4] Taberi Tefsiri’ne (10/203)bak.
[5] Taberi Tefsiri’ne (10/202-204) bak.
[6] El- Feth’ur- Rabbani (17/132)
[7] Müslim (2114) ; Ebu Davud (2556)
[8] Buhari; bkz. Feth’ul-Bari (10/5)
[9] Zemmu’l- Melahi (sf:35)
[10] Zemmu’l-Melahi (sf:38)
[12] İmamların müzik hakkındaki sözleri için İbnu’l Kayyım’ın “İgasetu’llehfan” isimle eserine (1/347-351) bak.
[13] Nesai (2/93) ve Tayâlusi (221)
[14] Buhari; bkz. Feth’ul-Bari (2/371) , Müslim (892)
[15] 6 / el-En’am / 36
[16] 28 / el-Kasas / 50
[17] Ahmed; Müsned (2/70), Ebu Davud (3597)

Sihir Büyük Günahtır

SİHİR YAPMAK BÜYÜK GÜNAHTIR

İmanın zayıflığı ve ilim azlığı sebebiyle müslümanlar arasında onların temiz yaşantılarını bulandıran, dinlerini ve dünyalarını pis işlerle ifsad edenler çoğaldı. Müslümanlar uzun süre bu pis işlerle savaştı. İzzetli ve kuvvetli oldukları günlerde bu işleri yapanları öldürdüler. Sihir ve sihirbazlık bu çirkin işlerdendir. Sihir büyük günahlar arasında sayılır. Nebi sallallahu aleyhi ve sellem onu şirkle bir arada zikretmiş ve şöyle buyurmuştur: “Yedi büyük günahtan sakının: Allah’a şirk koşmak ve sihir..”[1]
Bunun da ötesinde, Nebi sallallahu aleyhi ve sellem her sihirbazdan berî olduğunu, onların bu ümmetten olmadığını haber verdi. Imran bin Husayn radıyallahu anh’dan şöyle dediği rivayet edilir: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Uğur yapan ve uğur yaptıran, kahinlik yapan ve kehanet yaptıran, sihir yapan ve sihir yaptıran bizden değildir” Bezzar rivayet etmiştir ve hadis hasendir.[2]
Sihirbazın ve kahinin söylediğini doğrulamak küfre götürür. Allah bizi ve seni bundan korusun. İbni Mes’ud radıyallahu anh şöyle der: “Kim arrafa,[3] sihirbaza ya da kahine gider ve onun söylediğini tasdik ederse Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e ineni inkar etmiştir.”[4]
Sihirbazın cezası, - İmam Ahmed’in Becale bin Ubde’den yaptığı rivayette olduğu gibi- kılıçla boynunun vurulmasıdır. Der ki: “Ömer b. El- Hattab, her sihirbaz erkeği ve sihirbaz kadını öldürmemizi emrettiğini bize yazdı.” (Becale) dedi ki: “Biz de bunun üzerine üç sihirbaz öldürdük.”[5]
Cündüb b. Abdullah- radıyallahu anh-dan; dedi ki: “Sihirbazın cezası kılıçla boynunun vurulmasıdır.”[6]
Sihirbazlara, kahinlere, arraflara gitmek gibi Allah’a isyan olan bir işle O’ndan şifa istenilmez. Şifa veren ancak Allah’dır. Ve, Allah bu ümmetten her hangi bir kişinin şifasını ona haram kıldığı şeylerde yaratmamıştır. Es- Sadık El-Masduk olan Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in haber verdiği gibi sihirin tedavisi aşağıdaki şekilde olur:
1) Sihirde kullanılan eşyaların (şayet sihir yapılan kişi onu bulabilirse) yakılması, gömülmesi ve yok edilmesi. Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in yaptığı gibi.[7]
2)İlaçların en faydalısı, Allah Teâlâ’nın kelamı ve şerefli Nebi’nin duaları ile rukye yapmaktır. Fatiha Suresi’ni, Âyet’el Kûrsi’yi, “Guleuzu bi rabbil -felak” ve “Gul euzü birabbinnâs”ı okumak bu türdendir.
Allah Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem’den rukye hakkında varid olan, Hasan ve Hüseyin’i Allah’a sığındırdığı zaman söylediği dua da rukyedir:
“Sizleri her şeytandan ve zehirli hayvandan ve her kötü nazarlı gözden Allah’ın noksansız kelimelerine sığındırırım.”[8]
Allah Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem’in şu sözleri de rukyedendir:
“Allah’ın ismiyle okuyup üflüyorum. Allah, sana eza veren her derdin şifasını versin.”[9]
“Kerim Arş’ın Rabbi olan Yüce Allah’dan sana şifa vermesini dilerim”[10]
“İnsanların Rabbi; zorluğu gider, şifa ver. Sen şifa verensin. Senin şifandan başka hastalığı giderecek şifa yoktur.”[11]
3) Allah Teâlâ’nın izniyle, tüm afetlerden koruyucu en büyük etkenlerden biri de Kur’an ayetlerinden ve sahih nebevi hadislerden oluşan sabah ve akşam zikirlerine devam etmektir.[12]
4) Sihirden ve benzeri şeylerden korunmada en büyük metodlardan biri, Allah’a ibadete ve taata sıkı sarılmaktır. Şüphesiz, insanlardan bir çoğu bunu ihmal ediyor ve gevşek davranıyor. Allah’ın koyduğu haramları çiğniyor. Sonra kendisine bir hastalık isabet edince rabbini hatırlıyor. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem İbni Abbas’a tavsiyesinde şöyle demişti: “Rahatta Allah’ı hatırla ki şiddette seni gözetsin” Sıhhatli ve kuvvetli halinde Allah’a yakın olana zayıf ve hasta halinde de Allah yakın olur.
[1] Buhari (5/94) ve Müslim (89) Ebu Hureyre’den rivayet eder.
[2] Zevâidu’l Bezzar. (sf.169)
[3] Arraf: Malı kaybolanların malının yerini bildiren kişi (çeviren)
[4] Mûnziri, Et- Tergib’de (4/53) “isnadı ceyyid “ der. Heysemi şöyle der: Bezzar rivayet etti ve ricali Hûbeyra b. Meryem hariç sahihin ricalidir. O da sikadır. Mecmeu’z Zevaid (5/118)
[5] Ahmed ; Müsned(1/190)
[6] Mâlik; Muvatta (2/871) , Tirmizi (1460)
[7] Buhari, Kitabu’t- Tıb (10/221) , Müslim (2189)
[8] Buhari (6/292), Tirmizi (2061), ibnu Mâce (3525) , Ahmed; Müsned (1/236)
[9] Müslim (2186)
[10] Ebu Davud (3106) , Tirmizi (2084)
[11] Buhari (10/176) , Müslim (2191)
[12] Ezkâr kitaplarına müracaat et. Bu kitaplardan: El Kelim’ut’ Tayyib ya da Sahihu’l Kelim’it Tayyib [ Bu konuda başvurulabilecek bir başka eser de Said el-Kahtani’nin Hısnu’l Müslim isimli dua kitabıdır. (çeviren) ]

İslama Göre Dost ve Düşman

İSLAMİ AÇIDAN DOST VE DÜŞMAN

Bugün ümmetin ihtimam göstermesi gereken konuların en önemlisi akide konusudur. Arka arkaya başına gelen olaylar karşısında, tüm milletlerin birbirlerini aleyhine teşvik ettiği bir durumda ve küfür milletlerinin hepsinden gelen apaçık, çığlık çığlığa bir düşmanlık önünde bu ümmetin akidesine özen göstererek tashihine, saf ve temiz olmasına dikkat etmesi gerekir. Doğru itikat ümmete diğer milletler karşısında üstünlük kazandırır. Zayıflamasını ve küfür milletleri içerisinde -planlandığı ve istenildiği gibi-eriyip gitmesini önler. Hedefini birleştirir. Husumetini, kendisini gözetleyen düşmanlarına yöneltir. Düşmanlarının planları ve niyetleri hakkında isabetli görüş kazandırır. Akide, bu ümmeti tüm ümmetlerden üstün kılarak onlardan ayırır.
Akidenin en önemli konularından biri de ümmetin varlığını koruyan, küfür milletleri içerisinde eriyip gitmesini önleyen, ona birlik ve bütünlük kazandıran velâ / dostluk ve berâ / düşmanlık konusudur. Düşmanlar, velâ ve berâ inancını müslümanların hayatından silmeye çalıştılar. Bu uğurda bütün vasıtaları kullandılar. Ama nerede?!. Allah Teâlâ her müslümana, yahudi ve hristiyanların yolundan hergün en azından onyedi kere Allah’a sığınmasını vacip kıldı. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurur: “Fatihatü’l Kitab’ı okumayanın namazı yoktur”[1]
Müslüman toplumlardan bir çoğuna yapılan baskı ile bu akidenin ortadan kalkacağını zannediyor musun? Öyle ki onlar, gece ve gündüz (Bize doğru yolu göster. Kendilerine lütuf ve ikramda bulunduğun kimselerin yolunu; gazaba uğramışların ve sapmışların yolunu değil) ayetini okuyorlar. Yani gazaba uğrayanların yolundan başkasına... Onlar, hakkı bilen ve bildiği ile amel etmeyen yahudilerdir. Ve sapıtanlarınkine de değil... Onlar da sapıklıkla ve cahilce Allah’a ibadet eden hristiyanlardır. Her müslümanın elinde bulunan Aziz Kitab’ın ayetleri müslümanları herhangi bir kafirle dostluk anlaşması yapmanın ötesinde kafirlere meyletmekten, onlara güvenip itimat etmekten ya da onları tasdik etmekten sakındırıyor. Küfrünün rengi ve cinsi ne olursa olsun! Kur’an; ibadet tevhidini, muvalât / dostluk kurma ve muadât / düşman olma konularını tüm yönleriyle açıklamıştır. Sonuçta bu ümmet üstünlük kazanmış, bütün hal ve işlerinde tek bir vücudu temsil eder olmuştu. Kafire olan güven bitmiş; kafirin haberlerini, vaadlerini ve sözlerini doğrulamak geçmiş müslüman toplumda ortadan kalkmıştı. Velâ ve berâ inancının yok olması halinde ya da zayıflaması ve insanların onun hakkında bilgisiz kalması durumunda müslümanlar hep düşmanlarına meylettiler. Düşmanları da onları azabın en kötüsü ile karşıladı ve değerlerini ayaklar altına aldı. Buna ilim ehli; eğitim, öğretim ve uyarı yoluyla karşı koyar. Onların bu yönde ortaya koyduklarından bazıları şöyledir:
Birincisi: Müslüman, Allah’ın Kitabı’nda kafirin müslümanlar önünde iki işten vazgeçmeyeceğini okur: Ya ölümün en kötüsüyle müslümanı öldürmek ya da onu dininden döndürmek... (Çünkü onlar eğer size muttali olurlarsa, ya sizi taşlayarak öldürürler veya kendi dinlerine çevirirler ki o zaman ebediyyen iflah olmazsınız.)[2]
İkincisi: Şuurlu müslüman; kafirlerin bizimle savaşa, bize hakâret etmeye ve eziyet vermeye devam ettiğini bilir. Silahlar, planlar ve oynanan oyun değişse bile... Onların arzu ve istekleri bitip tükenmez. Tâ ki bizi- güçleri yeterse- dinimizden döndürünceye kadar. Allah Teâlâ buyurur ki; (Onlar, eğer güçleri yeterse, sizi dininizden döndürünceye kadar size karşı savaşa devam ederler. Sizden kim, dininden döner ve kafir olarak ölürse, onların yaptıkları işler dünyada da ahirette de boşa gider. Onlar cehennemliktirler ve orada devamlı kalırlar)[3]
Üçüncüsü: Yahudi ve hristiyanlar; her ne kadar onları kabullensen de, haklarından vazgeçerek onları memnun etmeye çalışsan da, zillete ve hakirliğe razı olsan da senden tâ ki onların ümmetine tabi olup dininden, akidenden ve kendi ümmetinden ayrılıncaya kadar razı olmayacaklar. Allah Teâlâ buyurur ki: (Sen onların dinine uyuncaya kadar ne yahudiler, ne de hristiyanlar senden razı olurlar.)[4]
Dördüncüsü: Onlar bize dostluk ve şefkat gösterseler, haklarımızı yerine getirme konusunda istekli görünseler bile bu sadece dilleriyledir. Davranışları ve kalpleri ise bize karşı buğza ve düşmanlığa şartlanmıştır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: (Onlar ağızlarıyla sizi razı ediyorlar, halbuki kalpleri (buna) karşı çıkıyor. Çünkü onların çoğu yoldan çıkmışlardır.) [5]
Beşincisi: Onlar, bizi zarara sokmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Üzerimize felaketler ve musibetler indikçe bu onların sevincini, mutluluğunu ve neşesini doruğa çıkarmaktadır. Onların hallerini iyi araştıranlar bunun yayınlarından ve kendi ağızlarından çıktığını görür. İçlerinde sakladıkları (düşmanlık) ise daha büyüktür. Allah Teâlâ buyurur ki:(Ey iman edenler! Kendi dışınızdakileri sırdaş edinmeyin. Çünkü onlar size fenalık etmekten asla geri durmazlar, hep sıkıntıya düşmenizi isterler. Gerçekten, kin ve düşmanlıkları ağızlarından (dökülen sözlerinden) belli olmaktadır. Kalplerinde sakladıkları (düşmanlıkları) ise daha büyüktür. Eğer düşünüp anlıyorsanız, ayetlerimizi size açıklamış bulunuyoruz.) [6] Fenalık etmek; yani bozgunculuk yapmak. Yani sizi ifsad etmekten geri durmazlar. Ve Allah Teâlâ şöyle buyurur: (Size bir iyilik dokunsa, bu onları tasalandırır; başınıza bir musibet gelse, buna da sevinirler. Eğer sabreder ve korunursanız, onların hilesi size hiç bir zarar vermez. Şüphesiz Allah, onların yaptıklarını çepeçevre kuşatmıştır.) [7]
Allah Teâlâ, onların birbirleri ile başbaşa kalınca kin ve öfke çeşitlerinin en şiddetlisini bize karşı kuşandıklarını haber verir: (Kendi başlarına kaldıklarında size olan kinlerinden dolayı parmaklarının uçlarını ısırırlar.) [8] Bilinir ki, insan öfkelendiği zaman parmağını ısırır. Lakin onlar, bize olan buğzlarının ve öfkelerinin şiddetinden tüm parmaklarını ısırıyorlar.
Altıncısı: Kafirleri dost edinme konusunda çocuklara ve akrabalara karşı yükümlülüğü mâzeret göstermek geçerli değildir ve kabul edilmez. (Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanlara sevgi besleyerek onları dost edinmeyin) [9] Sonra Allah, çocukları ve malları mâzeret olarak ileri sürenin kaygısını bildirerek şöyle buyurur: (Kıyamet günü yakınlarınız ve çocuklarınız size fayda vermezler. Çünkü Allah aranızı ayırır. Allah yaptıklarınızı görendir.) [10]
Yedincisi: Kafirler; aralarında ihtilaf etseler de, aralarında anlaşmazlıklar ve çatışmalar gerçekleşse de bu ümmete karşı savaş ve düşmanlıkta toplanır ve birleşirler. Onlar, bu durumda tek bir ümmettir. Biri diğerine sahip çıkar. Mü’minler birbirlerine sahip çıkıp birleşmeyince de büyük karmaşalar ve fitneler ortaya çıkacaktır. (Kafirler de bir kısmı bir kısmının yardımcılarıdır. Eğer siz onu (Allah’ın emirlerini) yerine getirmezseniz yeryüzünde bir fitne ve büyük bir fesad olur.) [11]
Sekizincisi: Huzeyfe- radıyallahu anh- dedi ki: Sizden biriniz, şu ayette bildirildiği gibi, farkında olmadan yahudi ve hristiyan olmaktan sakınsın. (Ey iman edenler! Yahudi ve hristiyanları dost edinmeyin Zira onlar birbirinin dostudurlar. İçinizden onları dost tutanlar, onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğunu hidayete eriştirmez.) [12]
Allah Subhanehu ve Teâlâ, kâfir oldukları zaman babaları ve kardeşleri dahi dost edinmeyi yasakladığı halde başkaları nasıl dost edinilebilir?!. Allah Teâlâ şöyle buyurur: (Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa babalarınızı ve kardeşlerinizi (bile) veli (dost) edinmeyin. Sizden kim onları dost edinirse, işte onlar zalimlerin kendileridir.) [13] Ve Allah Teâlâ; oğul veya kardeş dahi olsa kafirleri sevmekten sakındırır. Buyurur ki: (Allah’a ve ahiret gününe inanan bir toplumun düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin. İşte onların kalbine Allah, iman yazmış ve katından bir ruh ile onları desteklemiştir.) [14]
Kafirlerle dostluğun, sevginin ve muhabbetin göstergesi bir kısım ilim ehlinin şu şekilde bildirdiği şeylerdir:
1) Ahlakta, giyinişte ve başka şeylerde onlara benzemek. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurur: “Kim bir kavme benzerse onlardandır.”[15]
2) Müslümanlara karşı kafirlerle yardımlaşmak ve onlarla birlikte hareket etmek. Bu, kişinin müslümanlığını bozan ve onun İslam’dan çıkmasına yol açan sebeplerdendir.
3) Kafirleri, müslümanların sırlarına vakıf olacakları makamlara idareci yapmak. Ve yine, onları sırdaş ve müsteşar edinmek.4) Bayramlarda ve özel günlerde onlara katılmak, yardım etmek veya onları kutlamak.[16]
[1] Müslim, Ubâde b. Es Sâmit’ten rivayet eder. (394)
[2] 18 / el-Kehf / 20
[3] 2 / el-Bakara / 217
[4] 2 / el-Bakara / 120
[5] 2 / el-Bakara / 8
[6] 3 / Âli Imran / 118
[7] 3 / Âli Imran / 120
[8] 3 / Âli Imran / 119
[9] 60 / el-Mumtehıne / 1
[10] 60 / el-Mumtehıne / 3
[11] 8 / el-Enfâl / 73
[12] 5 / el-Mâide / 51
[13] 9 / et-Tevbe / 23
[14] 58 / el-Mucadele / 22
[15] Ebû Dâvud (4031) , Ahmed; Müsned (2/50)
[16] Bkz. El-Fevzan’ın, El-Velâ ve’l-Berâ isimli eseri

8 Aralık 2008 Pazartesi

Kurban bayramı üzerine bir kaç not

Bismillahirrahmanirrahim. velhamdulillahi rabbil alemin. vessalatu vesselamu ala Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ecmain.
1-Bayram tebrikleşmesi hakkında İbn Teymiyye rahimehullah İmam Ahmed'den şöyle rivayet etmiştir: "Bayramlaşmaya ilk ben başlamam. başkasının başlaması daha çok hoşuma gider. çünkü selamı almak vaciptir. bayramlaşmaya ilk başlamak ise ne farz ne de yasaklanan bir sünnettir. kim bunu yaparsa onun için bir örnek, kim de terk ederse onun için bir örnek vardır. Allah daha iyi bilir." (Mecmuu'l-Fetava 24/253)
2- Bayramlarda ziyaret caiz olmakla beraber, sıla-i rahmi bayramlara tahsis etmek, akrabalar, arkadaşlar ve komşuların bayramda ziyaret edilmediği takdirde günaha girildiğine veya sünnetin terk edildiğine inanılması bidattir. Zira - bildiğimiz kadarıyla - dinde; bayramda ziyaretleşerek tebrikleşmeye dair bir teşvik varid olmamış, sahabeler de bayrama mahsus ziyaretleşmeler yapmamışlar, bayram namazında buluşup bayramlaşmışlardır. Ziyaretleşme ve sılayı rahm hakkındaki teşvikler geneldir. Bunların bayramlara tahsis edilmesi için şer'î delil gerekir. Allah en iyi bilendir.
3- Öncekilerin; hristiyanlardaki cadılar bayramına özenerek bayramlarda çocukların şeker toplamaya çıkmalarının müslümanlar arasında sıradan hale gelmesi gibi, son günlerde de hristiyanların noel babalarına özenerek bayram dede bidati uydurulmaktadır. müslümanların dinlerinin selameti için bu çirkinliklerden uzak durması, çocuklarını da sünnet üzere terbiye etmeleri gerekir.
4- Şeyh Muhammed Abdusselam eş-Şukayri, es-Sunen ve'l-Mubtediat'ta (s.115) şöyle der: "Bayram namazından sonra mezarlıkları veya evliya kabirlerini ziyaret de bidattir. Ramazan ve Kurban bayramı geceleri ve gündüzleri ve arafe günü kılınan namazın faziletinden bahseden hadisler uydurulmuş birer yalandan ve atılmış birer iftiradan başka bir şey değildir. sizlere tavsiyem Buhari ve Müslim'den bayram namazı konularını okuyarak bilgi sahibi olmanız ve gerçeği öğrenmenizdir. Sonra bayramlarda çörek, börek, balık vb. etler ve benzerlerine (türkiyede; baklava, dolma vs. adettir) yapılan harcamalarda aşırı gitmek şüphesiz ki haramdır. çünkü Allah "Yiyiniz, içiniz fakat aşırı gitmeyiniz" (Araf 31) buyurmaktadır. ancak israfa kaçılmazsa bunlar mubah olan şeylerdir. zira hadiste: "Teşrik günleri yeme, içme ve Allah'ı zikretme günleridir." buyrulmuştur.
5- Su içerken bile "ya seyda" diyecek kadar sapık, azgın menzil sufilerinin, şiaların ve diğer müşriklerin yaşadığı bir ülkede bulunduğumuzdan, kurban keserken Allah'tan başkasının da adını ilave ederek şirk koşanların kestikleri kurban etlerine dikkat edilmelidir. zira şirk üzerine kesilen bir hayvan murdardır.

Allah salih amelleri bizden ve sizden kabul etsin, bizleri Allahın hükmüyle hükmeden bir islam devletine kavuşturarak Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in ve ashabının sünnetine göre bayramlar yaşamayı nasip etsin.

7 Aralık 2008 Pazar

Şeyh Abdulkadir el-Geylani'den Bayram Manzarası

Bayramın özelliği
- Bayram denince, akla güzel şeyler giymek, tatlı ye­mekler yemek, lezzetlere ve şehvetlere dalmak gelmemelidir.
Asıl bayram taatin makbul olduğunun bilin­mesi; günahların ve hataların bağışlandığının anlaşılması; kötülüklerin iyiliğe çevrilmesi; yüksek derecelere ermenin müjdesini almak; rütbelere, yeni iyiliklere, armağanlara, ikramlara nail olmakla olur.
Bu arada, kalbin iman nuru ile genişlemesini, kalbin yakin kuvveti ve kendisinde zuhur eden bazı alâmetlerle sükûn bulmasıdır.
İlim denizleri dahi, kalpten taşıp dile akmalıdır. Hikmetler, fesahatler, belâgatler ortaya çıkmalıdır.
Şöyle anlatıldı; Bir adam, bayram günü, Hazret-i Ali’nin (r.a) yanına gitti. Gör­dü ki; Hazret-i Ali (r.a) kuru ekmek yiyor!
Hazret-i Ali’ye (r.a) şöyle dedi;
- Bugün bayram olduğu halde, sen kuru ekmek yiyorsun!
Hazret-i Ali (r.a) ona şöyle dedi;
- Bayram o kimse içindir ki; Orucu makbul olmuş, çalışması ye­rinde görülmüş, günahları da bağışlanmıştır.
Bugün bize bayramdır; yarın bize bayramdır, Allah’a asi olmadı­ğımız her gün bize bayramdır.
Mana üstte anlatıldığı gibi olunca; akıllı olan herkes, dışa bakmayı bırakmalı ve görünüşe takılıp kalmamalıdır.
İnsan bayram gününe tefekkür ve ibret nazarı ile bakmalıdır.
Bayram günü, bir manada, kıyamet gününe benzer.
Bayram gecesi, sultanın kapısından boru sesi işitildiği zaman, kı­yamet günü sura üflenme hatıra gelmelidir.
Bayram gecesi insanlar yatarlar ve bayrama hazırlıklı uyurlar. Bu uyku, iki sur arasındaki uykuyu hatırlatmalıdır.
Bir kimse bayram sabahına çıktığı zaman çevreye bir göz atma­lıdır, insanlar; köşklerinden, evlerinden değişik halleri ve çeşitli giy­sileri içinde çıkarlar. Onların hemen biri, bir süste ve bir başka kılık kıyafettedir.
Onlardan birine bakarsın, sevinçli görürsün.
Bir başkasına bakarsın; kederli görürsün.
Onlardan kimi yaya, kimi bineklidir.
Birine bakarsın ki, zengin; bir başkasına bakarsın ki fakirdir.
Biri ferahlık içindedir; diğeri de, sıkıntı içindedir.
Bütün bunlara baktıktan sonra; kıyamet halkının hallerini düşün­melidir.
Orada taat ehli, mesrurdur; masiyet ehli de kederli ve üzüntülüdür.
Muttakiler binek üzerinde giderler, günahkâr ve müşrikler ise, tö­kezleyerek ve yüzüstü sürünerek giderler. Yahut zorla yürürler.
Nitekim bu manada, Allah-û Teâlâ şöyle buyurdu;
- “Biz o gün, muttakileri süvari olarak Rahman’a doğru yollarız.” (19/87)
Yani; Güzel atlara binmiş olarak.
- “Mücrimleri dahi, sosuz olarak cehenneme sevk ederiz.” (19/86)
O gün; Zahid, arif, varlığını hak varlığı ile değiştiren bedellerden hemen her biri, bir rahatlık, zenginlik içindedirler. Hem de meliklerinin ve sevdikleri Yüce Zat’ın katında.
Üzerlerinde çeşitli giysiler ve takılarla arşın gölgesinde bulunacak­lardır.
Taat ve marifet nurları onların yüzlerinde görünmektedir. Parlar, aydınlık verir.
Önlerinde çeşitli sofralar vardır. O sofralarda çeşitli yemekler, iç­kiler ve meyveler vardır.
Taa kulların hesabı görülünceye kadar böylece kalıp giderler.
Bundan sonra, cennetteki konaklarına giderler. Oradaki konaklarını, Allah-û Teâlâ kendileri için hazırlamıştır.
Orada nefislerin istediği, gözlerin hoşlandığı hemen her şey vardır. Hem de öyle şeylerdir ki; Onları ne bir göz görmüştür; ne kulaklar duymuştur; ne de bir beşer kulun hatırına onların varlığı gelmiştir.
Bu manada, Allah-û Teâlâ şöyle buyurdu;
- “Hiçbir nefis bilemez ki; öbür âlemde göz aydınlatan cinsten kendisine neler hazırlanmıştır?
Bu, onların iyi işlerine bir mükâfattır.” (32/17)
Dünyaya hevesi olanlara gelince, onların hâlini de şöyle anlatabiliriz;
Onlar bir ağlama ve inleme içindedirler. Bir zorluk çemberine gir­mişlerdir.
Dünyaya dalması sebebi ile; Büyük zatların erdiği nimetlere ere­mezler.
Böyle olan bir kimse cennetteki yerini görür; ama üzerindeki haklar yerine gelmedikçe oraya varamaz.
Zira dünya ehlinden hemen her biri; Harama dalmıştır; şüpheli yemekler yemiştir. Rabbin taatında karışık işlere girmiştir.
Kâfirin durumuna gelince, bir ahtan vahtan ibarettir. Zira kendisi için hazırlanan çeşitli azapları, cezaları, düşüklükleri, helâki görmüştür. Cehennemde sonsuzlara kadar kalacağını anlamıştır.
Bayram günü çekilen bayrakları, dikilen sancakları gören bir kimse; kıyamet günü Müslümanlardan sancak sahiplerini hatırlamalıdır. Bunlar için bir nidacı şöyle seslenecek;
- Selâm emri ile, dar-ı selâmda yaratılmışların Rabbini ziyarete gelin. Rahman Zat’a yönelin.
Bayram günü safların tamamlandığını ve halkın tam bir içtima hâline geldiğini gören kimse; Mahlûkatın, Yüce Yaratıcı Allah’ın hu­zurunda divan durmalarını hatırlamalıdır.
O gün, Yüce Hakkın huzurunda iyiler ve kötüler saf saf duracak­lardır. O gün, bütün sırlar meydana çıkacaktır.
Bayram namazı yerinden dağıldıktan sonra, hemen herkes, kendi­sine mahsus bir yere gidecektir. Kimi bir eve, kimi bir mescide, kimi de bir hana kapanacaktır.
Halkın bu dağılış şeklini gören kimse; Kıyamet günü, Melik Mennan Deyyan huzurundan dağılan halkın dağılışını hatırlamalıdır. Onlar, ya cennete gideceklerdir yahut cehennem ateşine.
Nitekim azamet ve ihsan sahibi Yüce Allah bu manada şöyle buyurdu;
- “Kıyamet koptuğu gün, müminler, kâfirler birbirlerinden ayrılırlar.” (30/14)
Bir başka ayet-i kerime ile onların durumu şöyle anlatıldı;
- “Bir kısmı cennete, bir kısmı da cehenneme gideceklerdir.” (42/7)

25 Kasım 2008 Salı

Kıyas Hakkında Bir Şüphenin Def'i

Sual:
salam aleykum qardesim. Allah rizasi ucun meni duzgun basa dusun. men sizin dersleri dinliyorum ve faydalaniyorum, Allah sene ecr versin, siddiqler ve sehidler ile bir etsin. qardesim ben bakida da ders aliyorum qardeslerden, onlar medine universitetinin mezunlaridir. bir qardesim alimlerden ders alib. men subhelere dusurem ve mene haqq lazimdir. onlar isbat edirler ki qiyas haqqdir ve rasulullah, sahabeler ve selef bunu edibdir. ve men senin kiyas haqqinda olan dersini qoydum dinlediler, ve dedi ki bu deliller birinci reye aiddir , ve olsada fasid kiyasa delil ola biler. qardesim ben isterdim haqqi arayim.... mene komek et ve suallarima cavab ver. o deyir ki ayede kecen rasule donder, usulda beledir-rasul saqdirsa rasule, yok eger olubse sunnete,.. amma eyer zahirine baksan orda aye ancaq rasuledir. bu ozu usulden cikan delildir. bele cikir ki onlar ozleri usule ve kiyasa bas vurur.????
cevab:
ve aleykum selam ve rahmetullah
Allah'a hamd, rasulüne salat ve selam olsun.
Bu cevap, kıyas hakkındaki derslerimizden sonra, sizin şahsınızda bu meselede detay isteyen pek çok kardeşime özlü cevabımdır!
Medine'de okuyan kardeşlerimizden bazıları tevhid ve akide konularını güzel işlemelerine rağmen maalesef mezhep taklitçiliğinin kalıntılarından olan "dinde kıyası delil görme" fikrinden kurtulabilmiş değillerdir! Allah hakka muvaffak kılsın.
Hükmü Allah'a ve rasulüne döndürmeye gelince; bu asla kıyasın dinde delil olduğunu göstermez. "Fein tenaza'tum fi şey'in" yani herhangi bir şeyde niza ettiğinizde, ihtilaf ettiğinizde "feruddûhu ilallahi ve'r-rasul" onu Allaha (kitabına) ve Rasulüne (sünnetine) döndürün; yani arz edin." (Nisa 65) 
düşünün şimdi ilim ehli tek bir meselede birbirinden farklı iki ya da daha fazla şey söylüyorlar. bu hükmü Allah ve rasulüne döndürüp, hangisi Allah ve rasulünden delil getirmişse onu alırım. kıyasa gelince, kıyas ihtilaf kapısıdır. bu yüzden kıyas yapan ilim ehli birbirleriyle ihtilaf etmişlerdir. Vahiy (yani Allah ve rasulünden gelenler) ise ihtilafı ortadan kaldırıcıdır. ihtilaf yerilmiştir. "İhtilaf edip durmaktadırlar. Allah Allah'ın rahmet ettikleri bundan müstesnadır.."(Hud 117-118)
meseleyi bir örnekle pekiştireyim: İbn Ömer radıyallahu anhuma'ya kurban kesmek vacip midir sünnet midir? diye sorduklarında "Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem kurban kesti, müminler de kestiler." cevabını vermiş, muhatabı ısrarla hükmünü sormuş, İbn Ömer her seferinde aynı cevabı vermiş, hüküm belirtmemiştir. Zira naslarda "kurban kesmek vaciptir veya sünnettir" ifadesi varid olmamıştır. şayet İbn Ömer kıyas yapıp "vaciptir" deseydi, bu dinin belirttiği değil, İbn Ömerin belirttiği bir hüküm olurdu. bir başkası da kıyas yapıp "hayır vacip değil müstehaptır" derdi. nitekim sahabeden sonraki ilim ehlinden bazıları kıyas yapıp bu ihtilafa düşmüşlerdir. kıyas ile elde edilen sonuç, sadece kıyas yapan kimsenin kendisini bağlar, kendi hükmüdür. Allah ve rasulünün beyan ettiği bir hüküm olmadığından dinde de delil değildir. şahsi kıyasıyla elde ettiği bir hükmü başkalarına Allah ve rasulünün hükmüymüş gibi sunanlar büyük bir tehlike içindedirler. o kardeşlere tavsiyem Allah'tan korkmalarıdır! ilim; kıyas, ihtihsan gibi parlak zeka arenalarında boy göstererek, kendini ispatlamak değil, dinde gelene teslim olarak, vahiyle gelenlerle yetinip, dine ekleme yapmaktan sakınarak Allahtan korkmaktır! şüphesiz din tamamlanmıştır. "kıyas gereği şu vaciptir, kıyas gereği şu haramdır" diyenler, sanki; "Ayet ve hadisler bunu vacip demeden bırakmış, şuna haram demeden bırakmış" anlamında gelir ki, bu dinde eksiklik olduğunu iddia etmektir. Allaha sığınırız.!
Ebu Muaz Seyfullah Seyfeddin el-Çubukabadi

16 Kasım 2008 Pazar

Nefis Tezkiyesi

-15.11.2008 - izmir semineri
Şüphesiz hamd yalnız Allah'adır. O'na hamd eder, O'ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerlerinden, amellerimizin kötülüklerinden Allah'a sığınırız. Allah'ın hidâyet verdiğini kimse saptıramaz. O'nun saptırdığını da kimse doğru yola iletemez.
Şahadet ederim ki, Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur. O, bir ve tektir, O'nun ortağı yoktur. Yine şahadet ederim ki, Muhammed Allah'ın kulu ve Rasûludur.
"Ey iman edenler! Allah'tan nasıl korkmak gerekirse öyle korkun ve siz ancak Müslümanlar olarak ölünüz." (Al-i İmran; 3/103)
"Ey insanlar! Sizi tek bir candan yaratan ve ondan da eşini var eden, her ikisinden birçok erkek ve kadınlar türeten Rabbinizden korkun. Kendisi adına birbirinizden dileklerde bulunduğunuz Allah'tan ve akrabalık bağlarını kesmekten de sakının. Şüphesiz Allah üzerinizde tam bir gözetleyicidir." (en-Nisâ; 4/1),
"Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve dosdoğru söz söyleyin. O da amellerinizi lehinize olmak üzere düzeltsin, günahlarınızı da mağfiret etsin. Kim Allah'a ve Rasûlüne itaat ederse büyük bir kurtuluşla kurtulmuş olur." (el-Ahzâb; 33/70-71)
Bundan sonra,
Şüphesiz sözlerin en güzeli Allah’ın Kelam’ı, yolların en hayırlısı Muhammed Sallallahu aleyhi ve sellem’in yoludur. İşlerin en kötüsü sonradan çıkarılanlarıdır. Her sonradan çıkarılan şey bid’attir ve her bid’at sapıklıktır. Her sapıklık ta ateştedir
Ahmed, Ebu Ya’la, Bezzar ve Taberani Ömer radıyallahu anh’den rivayet ediyor:
“Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’le beraber oturuyorduk.
“İman yönünden, ehli imanın, en üstününün kim olduğunu bana haber veriniz?” dedi. Sahabîler
“Ey Allah’ın Rasûlü, Meleklerdir!” dediler. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem:
“Melekler öyledir ve öyle olmaları da gerekir. Onların öyle olmasına ne mani olabilir ki. Allah onlara bulundukları mertebeyi vermiştir. Ben onları sormuyorum” dedi. Sahabîler
“O halde Allah’ın peygamberlikle şereflendirdiği peygamberlerdir” dediler. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem:
“Peygamberler böyledir ve böyle olmaları da haklarıdır. Allah onlara bulundukları mertebeyi vermişken onların böyle olmasına ne mani olabilir?” dedi. Sahabîler
“Ey Allah’ın Rasûlü! Şehidlerdir. Peygamberlerle beraber olup şehid düşenlerdir” dediler. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem:
“Onlar da şereflidir ve şerefli olmaları haklarıdır. Allah onları şahadet mertebesiyle şereflendirdikten sonra onların böyle olmasına ne mani olabilir? Ben onları sormuyorum” dedi. Sahabîler
“Ey Allah’ın Rasûlü! Onlar kimdir?” deyince, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem:
“Bazı kavimlerdir ki, hâlâ atalarının bellerinde olup benden sonra gelecekler, beni görmedikleri halde bana iman edecekler, beni tasdik edeceklerdir, duvarlarda asılı duran Mushaf’ı görerek içindeki hükümlere uyarlar. İşte imanı en üstün olanlar bunlardır” buyurdu[1]
Bu hadiste imanın üstünlüğünden bahsedilirken, dikkat etmemiz gereken bir nokta var. Asrı saadette sahabelerin azalarıyla eda ettikleri amellerin görünüşte aynılarını yapmak bugün de mümkündür. Fakat Allah katında imanın üstünlüğü kalp amellerinde hakka muvafakati sağlamakla mümkündür. Görünürde aynı ameli işleyen iki kişinin birbirine üstünlüğü kalbi muhafaza nispetindedir. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, müslüman kulun güzel ahlakı sayesinde çok ibadet edenlerin mertebesine ulaşacağını bildirmiştir. Güzel ahlakın gereği olan amellerin bir kısmı her ne kadar zahirdeki azaların ameliyle ilgili olsa da, bunun Allah katında değer kazanabilmesi yine kalbin muhafazasına bağlıdır. Bu sebeple ferdin kalbine hakkın hakim olabilmesi ve böylece sıhhatli bir akide kardeşliğinin oluşturulabilmesi için nefis terbiyesinin ne kadar zaruri olduğu malumdur. Nitekim Allah Azze ve Celle: “Bir toplum kendinde olanı değiştirmedikçe, Allah onların durumunu değiştirmez” buyurmuştur (Rad 11)
“Nefse ve ona birtakım kabiliyetler verene, Sonra da ona iyilik ve kötülükleri ilham edene yemin ederim ki, Nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiştir, Onu kötülüklere gömen de ziyan etmiştir.” (Şems 7-10)
Nebi sallallahu aleyhi ve sellem şöyle dua ederdi: “Allah’ım nefsime takvasını ver ve onu tezkiye et (arındır). Sen tezkiye edenlerin en hayırlısısın. Sen onun velisi ve mevlasısın.” (Müslim)
1- Nefsi Tanımak
Nefsin ayıp ve eksikliklerine muttali olmak onu tanımaktır. Nefsini tanımayan onun ayıp ve eksikliklerinden haberdar olmayan onu terbiye ve tezkiye edemez. Ancak kişi nefsini tanımakla ona muhalefet etme imkânına kavuşur.
Şüphesiz nefis kötülüğü emredicidir; “Ben nefsimi temize çıkarmıyorum. Zira şüphesiz nefs daima kötülüğü emredicidir.”(Yusuf 53)
Allah Teala mahlukatın kendisini en iyi bileni ve kendisine en yakını olan peygamberine şöyle hitap etmiştir:
"Eğer biz seni sebatkar kılmasaydık, onlara neredeyse azıcık meyledecektin." (İsra, 74)
Hz. Yusuf der ki:
" Eğer sen onların hilelerini benden çevirmezsen, onlara meyleder ve cahillerden olurum." (Yusuf, 33)
“kendinizi siz temize çıkarmayın; O, sakınan kimseyi daha iyi bilir.” (Necm 32)
Allah Azze ve Celle “Ancak alimler Allah’tan korkar” buyurmuştur.
Nefsi bilmek, sadık kimselere korkuyu getirir. Eğer böyle olmasaydı, kendini beğenme duygusuna kapılır, kendilerini övmek isterlerdi. Kendi kusurlarını küçümsemek, kendini beğenmekten ileri gelir. Bu yüzden yaptığı az ameli çok görüp onunla başkasına üstünlük taslar, onları hor görür. Kibir, böbürlenme, ucub (kendini beğenme) kendi nefsini bilmemekten kaynaklanır.
Yunus bin Ubeyd şöyle derdi. ‘’Ben hayır ve iyilikten yüz kadar haslet biliyorum ki bunlardan hiç biri kendi nefsimde bulunmamaktadır.’’
Muhammed bin Vasi de şöyle der:” İşlenen günahların kokusu açıkca belli olsa kimse benim yanımda oturmaya güç yetiremezdi.”
Nefsine hakim olmayan kul, başkalarını helakte görür. Nitekim hadiste: “İnsanlar helak oldu diyen, onların en çok helak olanıdır” buyrulmuştur.
Seleme b. Ekva radıyallahu anh şöyle demiştir: “Biz bir kişinin müslüman bir kardeşine lânet okuduğunu gördüğümüzde, büyük günahların onun kapısına geldiğine inanırdık.[2]
2 MURAKABE(KONTROL):
Allah Teala şöyle buyuruyor; “Bilin ki Allah, gönlünüzdekileri bilir. Bu sebeple Allah'tan sakının.”(Bakara 235) Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e ihsanın manası sorulduğunda buyurduğu gibi; “Allah’a O’nu görür gibi ibadet etmendir. Zira şüphesiz sen O’nu görmesen de O seni görmektedir.”[3] Bununla ibadet anında Allah’ın azametine ve murakabesine hazırlanmak kastedilmiştir.
Kulun, amel etmeden önce, amel ederken ve amel ettikten sonra nefsini kontrol etmesi gerekir.
Amelden önce; nefsin isteğiyle mi hareket ediyor, şöhret veya riyaset mi istiyor, geçici kazanç mı istiyor, yoksa sadece Allah’ın rızasını mı istiyor? Eğer Allah için ise o amel yapılır, aksi halde terk edilir. İşte bu ihlastır.
Amel esnasında; bu amel ile seviniyor mu, insanlara amelini süslüyor mu, insanlar onu görünce övsünler diye güzelleştiriyor mu, veya insanlar onu bu halde göremeyecekler de zemmedecekler diye endişeleniyor mu, veya bunu Allah’ın emrini yerine getirip, yasaklarından sakınıyor görünmek için mi yapıyor? Şayet yalnız Allah içinse, devam eder, değilse Allah’tan bağışlanma diler.
Amelden sonra kontrole gelince; yaptığından dolayı övülmeyi seviyor musun? Bu yaptığın sebebiyle seni överler. bunu insanlardan açıkça veya ima ile istersin. Kim böyle yapmazsa, seni övmezse ona eza etmeye çalışırsın. Veya aslandan kaçar gibi ondan kaçarsın. Onun haline halkını muttali kılacak olan ancak Allah’tır. Kul, başkalarının kendisinin haline muttali olmalarını istemez. Yaptıklarını ancak Allah’ın kolaylaştırması ve fazlı ile yapabilmiştir. Ameliyle değil, Allah’a itaat ediyor olmasıyla sevinir. Allah Teala’nın buyurduğu gibi; “De ki; Ancak Allah’ın fazlıyla ve rahmetiyle, evet yalnız bununla sevinsinler! Bu onların toplamakta olduklarından hayırlıdır.”(Yunus 58)
Ebu Zerr radıyallahu anh rivayet ediyor; o, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e; “Ey Allah’ın rasulü! Kişi hayırlı bir amel işleyince insanlar onu övüyorlar. Buna ne buyurursunuz?” deyince buyurur ki; “Bu, mü’min için peşin müjdedir.”[4]
Nefsin isyanda kontrolü; tevbe, pişmanlık ve ondan vazgeçmektir.
Mübahta kontrolü; edebi gözetmesi, nimetlere şükretmesidir. Zira şüphesiz nimet görmediği bir an yoktur ve ona şükretmek kaçınılmazdır. Beladan da boş kalınmaz ve ona da sabretmek gerekir. Bütün bunlar murakabeye dahildir.
Kul, bu murakabeye devam ederek, Allah’ın, kendisinin zahirine ve batınına muttali olduğunu yakin ile bilir. Bu ilim ile yakinini devam ettirmesi murakabedir. Bu Allah’ın kendisini murakabe ettiğini bilmesinin bir meyvesidir. Allah’ın kendisine baktığını, sözünü işittiğini, yaptıklarına her an, her nefes, her göz kırpmasında, gönlünden geçenlere muttali olduğunu bilir. Bunun için Rasulullah sallallahu aleyhi ve selem, Muaz r.a.’e; “Nerede olursan ol Allah’tan sakın.”[5] Buyurarak tavsiyede bulunmuştur. Bundan gafil olan, takva sahiplerinin halinden uzaklaşmıştır.
Böylece murakabe, Allah’ın; er-Rakib (gözeten), el-Hafiz (himaye eden), el-Aliym (her şeyi bilen), es-Semi’ (işiten), el-Basir (gören) isimleriyle kulluktur. Kim bunları sayarsa, ezberlerse, düşünürse ve gerektirdiği ile ibadet ederse murakabeye ulaşır.
"Ey iman edenler Allah'dan korkunuz her, nefs yarın için ne hazırladığına baksın" (Haşr, 18).
Allah Sübhanehu kulun yarın için ne hazırladığına bakmasını emrediyor. Bu emir, kulun buna göre kendisini muhasebe etmesi gerektiği manasını taşır. Bakmak da kulun hazırladığı şeyle Allah'ın huzuruna çıkmasının uygun olup olmadığına bakması ve incelemesidir. Bu bakıştan maksad, kulun ahiret günü için gereken hazırlıkları en mükemmel şekilde yapmasıdır. Allah'ın azabından kurtaracak şeyleri hazırlaması ve Allah'ın huzurunda yüzünü ağartacak şeyleri işlemesidir.
Ömer b. Hattab -Allah ondan razı olsun- diyorki: "Hesaba çekilmeden önce kendimizi hesaba çekiniz, tartılmadan önce kendinizi tartınız, kendinizi en büyük arz için hazırlayınız",
"O gün siz Allah'ın huzuruna arzedilirsiniz ve o gün sizden hiç birşey gizli kalmaz." (Hakka,18) veya "Amellerinizin gizli kalmadığı Allah'a arzolunacağınız güne hazırlanınız".
"Muhasebinin temellerinden birisi de senin kendinden razı olduğun her itaatin aleyhinde olduğunu, kardeşini ayıplamana sebeb olan her günahın ise senin başına geleceğini bilmendir."
Kulun kendi ibadetinden hoşnud olması, nefsine olan hüsn-ü zannına delildir. Bu onun kulluk haklarını bilmediğini, Rabb Teala'ya layık, muhatab alınmaya değecek ameli bulunmadığını gösterir.
Kulun taatlarını beğenip, nefsine hüsn-ü zan etmesi, kendi sıfatlarını, afetlerini, amellerinin kusurlarını görmemesinden, Rabbini ve Rabbinin hakkını, Ona nasıl ibadet edileceğini bilmemesinden kaynaklanır. Yine zina, şarab içme, savaştan kaçma gibi büyük günahlardan daha büyük olan kibir, ucub ve diğer afetler de buradan kaynaklanır. Netice itibariyle, yaptığı ibadetten hoşnud olmak nefsin saçmalıklarından ve ahmaklıklarındandır.
İbadetlerdeki noksanlıklarını müşahede ettiklerinden, Allah'ın yüceliğine ve celalına layık şekilde ibadet edemediklerini gördüklerinden dolayı azim ve basiret sahibleri ibadetlerinin sonlarında çokça istiğfar ederler.
"Onlar seher vakitlerinde mağfiret dileyenlerdir" (Al-i İmran, 17). Hasan Basri der ki: Bunlar seher vaktine kadar namazı uzatan, sonra oturup Allah'a istiğfar edenlerdir.
Sahih'de yer alan bir hadise göre Nebi (s.a.v): "Namazda selam verince üç kez mağfiret dilerdi, sonra da, Ey Allah'ım sen selamsın ve selam sendendir, ey celal ve ikram sahibi sen mübareksin" buyururdu.[6]
Sen ne zaman nefsinden ve Allah için yaptığın amelinden razı olursan, bil ki Allah senin yaptığın amelden razı değildir. Nefsinin her türlü ayıp ve şerrin kaynağı olduğunu ve amelinin her türlü afet ve noksanlık içinde arzedildiğini bilen biri Allah için nefsinden ve amelinden razı olmaz.
İbn Kayyım, İgasetu’l-Lehfan’da şöyle naklediyor: “Cafer bin Zeyd babasının şöyle anlattığını haber vermiştir:’’Biz Kabil’e gazaya çıktığımız zaman aramızda Sıla bin Eşyem de vardı. Asker yatsı namazı vaktinde bir yere indi ve orada yatsı namazını kılıp istirahata çekildi. Ben bu sırada Sıle bin Eşyem’in ne yapacağını merak edip izlemeye başladım. İnsanların tümü uykuya daldıkları sırada yerinden kalkıp yakındaki ağaçlıkların arasına girdi. Ben de kendisine sezdirmeden ağaçlığa girdim. O orada abdestini yenileyip namaza durdu. O namazdayken bir arslan gelip ona yaklaştı. Ben derhal bir ağaca çıktım ve arslanın onu parçalamasından korktum. O ise hiçbir endişeye kapılmadan namazını huzurla kılmaya devam etti. Başını secdeye koyduğu zaman tamam dedim arslan şimdi onu parçalar!. Fakat o hiç aldırmıyordu. Nihayet kade’ye oturup namazını tamamladı. Selam verdikten sonra arslana hitaben:
‘’Ey hayvancağız haydi nasibini başka yerde ara!’’ dedi. Arslan kükreyerek oradan ayrıldı. Kükreyişi o kadar korkunçtu ki dağlarda yankı yaptı. Sıle kalkıp tekrar namaza durdu. Sabaha kadar da namaz kılmaya devam etti. Şafak atınca dua ve niyaza başladı. Öyle duada ve hamd ü senada bulundu ki o kadar güzelini o zamana kadar duymamıştım. Sonra duasında:
’’Allah’ım ben senden beni cennemden kurtarmanı istiyorum! Benim gibi birisi senden cennet ve cemal istemeye cüret edemez!” diyordu. Sonra dönüp askerin arasına katıldı. Sanki sabaha kadar yumuşak yatakta yatmış gibi bir hali ve zindeliği vardı. Ben ise tarif edilemez bir korku ve duyguya kapılmıştım ki bunu Allah bilmektedir.’’
Başkalarını kınamadan nefsi alıkoymak
Günahından dolayı kardeşini ayıplaman daha büyük bir günah, onun isyanından daha şiddetli bir isyandır. Çünkü bu günah itaat ve ibadete, nefsi temizlemeye, nefsin şükrünü ifa etmeye, günahlardan kurtulmak için nefsi hesaba çekmeye vesile olabilir. Din kardeşin bu günahtan dönmüş ve belki de işlediği günahından dolayı kahr olmaktadır. Bu günahın onda meydana getirdiği, boyun eğiş ve zillet, nefsini azarlama benlik davasından, kibir ve ucubden kurtulmaya çalışma, Allah'ın huzurunda boynu bükük, başı eğik, kalbi kırık olarak durması, senin itaatinin çokluğundan, hazırladığın ibadetlerden ve bunu Allah'a ve mahlukuna karşı minnet saymandan daha hayırlıdır.
Nebi sallallahu aleyhi ve sellem buyurur ki: "Kim kardeşini bir günahla ayıplarsa o da bu günahı işlemeden ölmez." (tirmizi)
İmam Ahmed bu hadisi "tevbe ettiği bir günahtan dolayı ayıplarsa... " demiştir.. Yine bu ayıplamanın altında, ayıplanan kişiyle bir tür alay ve günahını ifşa vardır. Tirmizi'den Merfu olarak yer alan hadiste şöyle buyuruluyor:
"Kardeşini günahından dolayı ayıplayıp sevinme, bakarsın Allah ona merhamet eder de seni belaya uğratır".
Ebu’d-Derdâ (r.a.) bir gün bir yerden geçerken birtakım insanların, günah işleyen birisini tartaklayıp ona küfürler ettiklerini gördü. Bunun üzerine yanlarına giderek onlara
“Eğer bu kişi bir kuyuya düşmüş olsaydı onu oradan kurtarır mıydınız?” dedi. Onlar da
“Tabii ki kurtarırdık” diye cevap verdiler. Ebu’d-Derda
“O halde günah işleyen kardeşinize küfredeceğinize sizi bu gibi hallerden koruyan Allah’a hamdediniz” dedi.
“Peki, sen bu adama buğzetmez misin ey Eba’d-Derdâ?” diye sordular.
“Hayır! Ben onun sadece ameline buğzederim. Amelini terkettiği anda o yine benim kardeşimdir” dedi.[7]
İbn Mes’ud şunları söylüyor: “Kardeşinizin bir günah işlediğini gördüğünüzde
‘Rabb’imiz! Onu rezil et! Allah’ım Ona lânet et!’ gibi şeyler söyleyerek onun aleyhinde şeytana yardımcı olmayınız. Aksine
‘Rabb’imiz! Onu affet ve kendisini doğru yola ilet’ deyiniz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in sahabileri olarak bizler hiç bir kimse hakkında, onun ne üzerine öldüğünü bilmedikçe bir şey söylemez; ömrü hayırla sonuçlanırsa ‘Hayra kavuştu’ der; şerle sonuçlandığında da onun için korkardık[8]
Ömer radıyallahu anh rivayet ediyor: Hımar lakablı bir kişi Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e getirildi. Bu zat zaman zaman, yağ bal dolu çanaklar alıyor, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e götürüyordu. O yağ ve balların sahibi de borcunu istemeye geldiklerinde onları Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in yanına getirir;
“Ey Allah’ın Rasûlü! Bunun malının bedelini ver” derdi. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem tebessüm etmekten, malların parasını ödemeyi emretmekten başka bir şey söylemiyordu. Onu bir gün Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e içkili bir halde getirdiler. Bir kişi ona lânet okudu
“Sakın ona lânet okumayın! Allah’a yemin ederim ki, kesinlikle o, Allah ve Rasûlünü seviyor!” dedi[9]
İbn Cerir, Ebu Hureyre’den rivayet ediyor: Rasûlullah’a içki içmiş bir genç getirdiler. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, Ashabına ona vurmalarını emretti. Kimisi pabucuyla, kimisi eliyle ve kimisi de elbisesiyle vurmaya başladı. Biraz sonra Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem:
“Bu kadar yeter” dedi. Sahabiler adamı kınayarak
“Sen Allah ve Rasûlünden utanmıyor musun?” dediler. Sonra Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem adamı gönderdi. O gidince halk aleyhinde konuşmaya başladı. Bazıları
“Allah’ım! Onu rezil et” diyor, ona lânet okuyordu. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem
“Sakın böyle demeyiniz ve şeytana, kardeşiniz hususunda yardımcı olmayınız. Fakat deyiniz ki: Yarab! Onu affeyle. Yarab! Ona hidayet eyle!” buyurdu[10]
3- MÜCAHEDE:
Allah Teala buyuruyor ki; “Bizim uğrumuzda cihad edenlere gelince, onları mutlaka yollarımıza eriştireceğiz. Şüphesiz ki Allah elbette iyilik edenlerle beraberdir.”(Ankebut 69)
Bu cihad, Allah’ın dini ve O’nun rızasını istemek hususunda geneldir. Nefislerle mücahede ve insanı şeytanın vereceği gafletten uzaklaştırmak için murabata (nöbet) da buna dahildir. Bu makam, Al-i İmran suresinin son ayetlerindeki “ribat edin; cihada hazırlanın” kavli ile kastedilen şeydir;
“Ey iman edenler! Sabredin, sabırda üstün gelin. (her an cihada) hazırlıklı olun ve Allah’tan sakının! Umulur ki kurtuluşa erersiniz.”(Al-i İmran 200)
Ebu Zerr r.a. rivayet ediyor; Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki; “En üstün cihad, kişinin nefsinin arzularıyla cihadıdır.”[11]
Büreyde r.a.’den; “Kişi, yetmiş şeytanın vesvesesini yenmeden sadaka vermez”[12]
Abdullah Bin Amr.r.a.’dan; “Ey Hennan! İşe nefsinle cihad ederek başla! Ey Allah’ın kulu! Nefsinden başla ve onu temizle. Eğer savaştan kaçarken öldürülürsen Allah Azze ve Celle seni o şekilde diriltir. Eğer sabrederek ve sevabını da Allah Azze ve Celle’den umarak öldürülürsen Allah Azze ve Celle seni o şekilde diriltir.”[13]
Allah Teala buyuruyor ki; “Hayır, Rabbine and olsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam manasıyla kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar.”(Nisa 65)
Bu ayette zikredilen üç mertebe vardır; hüküm verme, hiçbir sıkıntı duymadan göğüs genişliği ve teslimiyet.
Hüküm vermede; nefse Allah ve Rasulünün emrine uygun hareket etmesi için şart koşulur ve buna riayeti kontrol edilir.
Sıkıntı duymadan göğüs genişliğinde kalbin teslim makamına gelip halis olmasına kadar mücahede edilir. Bu, haberde açığa çıkan şüpheden, amelde açığa çıkan şehvetten, ihlasın açığa çıkmasını istemekten, kadere ve şeriata aykırı olmaktan, sevgisinde rekabetten kurtulmaktır. Bu ahlakın sahibi, selim kalbe sahiptir ki, kıyamet gününde Allah’a öyle kalpten başkasıyla giden kurtuluşa eremez. Teslim; çekişme ve itirazın zıddıdır. Çekişme, itirazdan meydana gelir.
İtiraz insana üç şekilde bulaşır; ancak Allah’ın koruduğu kimse bunlardan korunur;
Birinci çeşidi; Allah’ın isimleri ve sıfatlarında batıl şüphelerle itirazdır. Erbabı bunu akli kesinlikler dese de, hakikatte bunlar; cahilce hayaller, zihni imkansızlıklardır. Onlarla Allah Azze ve Celle’nin isimleri ve sıfatları hususunda çekişirler ve O’nun aleyhinde hüküm verirler. Allah’ın ve Rasulünün Allah için sabit kıldıklarını iptal ederler, ve onların nefyettiklerini sabit kılarlar. O’nun düşmanlarını dost, dostlarını düşman sayarlar. Kelimeyi yeri dışına koyarak tahrif ederler. O’nu zikrettiklerinde pek çok kıymetini unuturlar. Aralarında alakayı keserler ve paramparça olurlar. Her fırka kendi yanlarındakiyle sevinir.
Bu itirazdan koruyan; vahye tam teslim olmaktır. Kalp ona teslim olunca, onunla gelecek olanın doğrusunu görür, akılla ve fıtratla anlar ki, hak apaçıktır. İşitme, akıl ve fıtrat onda toplanır. İşte bu imanın en kamilidir. Rivayetlere, aklına ve fıtratına karşı harp eden kimse bunun zıddıdır.
İkinci çeşidi; Allah’ın şeraitine ve emrine itirazdır. Bu itiraz ehlinin çeşidi de üçtür; birisi; görüşleriyle ve kıyaslarıyla itiraz edip, Allah’ın haram kıldıklarını helal, helal kıldıklarını haram sayarlar, vacipleri geçersiz kılıp vacip olmayanları vacip sayarlar. Sahihleri batıl, batılları sahih kabul ederler. Hükümsüze itibar edip, muteberi hükümsüz kılarlar, mutlak olanı sınırlandırıp sınırlıyı mutlak kabul ederler. Bu görüş ve kıyasçılığa Selef karşı çıkmış, bundan sakındırmışlar, yeryüzünün çeşitli yerlerinde bulunan arkadaşlarını uyarmışlar, böyle kimselerden sakındırmışlar ve onlardan nefret etmişlerdir.
İkincisi; İman ve şeriat hakikatlerine zevkleri, vecdleri, hayalleri, batıl şeytani keşifleri ile itiraz edenlerdir. Allah’ın izin vermediği şeyleri din edinirler, Allah’ın, Rasulü diliyle din kıldığı şeriatı iptal ederler. İman hakikatlerini şeytanın hilesi ve cahil nefsin hazları ile değişirler.
Onların içinde bulunduğu şey hazdır. Lakin hazları Allah’ın muradına muhaliftir. O’nun dininden uzaklaşmaktır. Allah’a yaklaştığına inanır fakat uzaklaşır. Şehvet ashabının hazları nerede, onun kötülüğünü itiraf ederek bundan bağışlanma dileyenler, bunların kusur ve ayıp oluşunu, dine ters düştüğünü itiraf edenler nerede?
Onlar hazlarını din edinip, onu Allah’ın şeriatı ve dini önüne geçiriyor, onunla kalpleri mahvediyorlar, Allah’ın yolunu kapatıyorlar. Biraz önce anlatılan kişilerin batıl görüşleri ve kıyasları ile bunların zevkleri alemi fesada uğratıyor, din kaidelerini yıkıyor, tehlikeli tuzaklara düşüyorlar. Şayet Allah dinini korumayı garanti etmeseydi, dinin alametlerini açık etmeseydi, herkes bu tuzaklara düşerdi.
Üçüncüsü; şeriata yöneticilerin, Allah ve Rasulünün getirdiklerinden önde tuttukları zalim siyasetlerle itiraz etmektir. Bu zalim yöneticiler, halka bunlarla hükmederek, Allah’ın şeriat, adalet ve hadlerini geçersiz kılmışlardır.
Öncekiler; “Akıl ile nakil çakıştığında aklı öne alırız” dediler. Sonrakiler “haber ile kıyas çakıştığında kıyası öne alırız” dediler. Zevk, keşif ve vecd ehli ise şöyle dedi; “Zevk, keşif ve vecd, şeriatın zahiriyle çakıştığında, zevk, vecd ve keşfi öne alırız” Sonuçta her grup, Allah’ın dini ve şeriatı yerine, kendisiyle hüküm verdikleri bir taguta öncelik vermişlerdir.
“nakil sizin olsun, akıl bize yeter”, derler, diğerleri; “siz zahir ehlisiniz, biz ise hakikat ehliyiz.” Derler. Üçüncü grup; “şeriat sizin olsun bize siyaset yeter” diyorlar. Bu büyük bir beladır ve her yere yayılmış ve herkesi kör etmiştir. Bu öyle bir fitnedir ki, hevesli kalpler ona icabet etmiştir. Onların yüzünden Allah’ın hükümleri işlemez olmuştur. O’nun izzet ve ikram sıfatları kaldırılmıştır. Herkes zulme ve zalim görüşlere dayanır hale gelmiştir. Fasit sözleri ve arzularıyla Allah’a ve kullarına hükmeder olmuşlardır. Bu yüzden vahiy sürekli tevil ve tahrife, din her türlü ifrat ve saptırmaya maruz kalmıştır.
Zevk, vecd, keşf ve hal ehlinin efendisi ve bu ümmetin velisi olan Ömer radıyallahu anh; erkek olsun kadın olsun ya da bedevi olsun itiraz etmedikleri müddetçe hiç bir dini konuda kendi zevk, vecd ve arzularına iltifat etmemiştir. Kendisine Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in bir hadisi haber verildiği zamanda yine ne kendi zevkine, ne vecdi ve arzusuna iltifat etmemiştir, aksine:
"Bunu işitmeseydik başka bir hüküm verecektik" demiş ve şöyle devam etmiştir:
"Ey insanlar, bir adam hata ve bir kadın isabet etti."
İşte bu, kendini, din ve ümmeti aldatanın değil, kendisi ve ümmet için samimi olan hem kendine hem de ümmetine nasihat eden bir insanın davranışıdır;.
İtirazın üçüncü çeşidi; Allah’ın fiillerine, kaza ve kaderine itirazdır. Bu cahillerin itirazıdır. Açığı ve gizlisi arasında sayılamayacak kadar çok çeşidi vardır. Bu, hasta kimsenin ateşinin bedenine yayılması gibi, nefislerde yayılır. Kul, sözlerini, emniyetini, irade ve hallerini iyi düşünürse, şüphesiz bunu kalbinde açıkça görürdü. Her nefis, Allah’ın kaderine, taksimine ve fiillerine itiraz edicidir. Ancak O’nu hakkıyla tanıma noktasına, insanın ulaşabileceği imkanda ulaşanlar O’nunla huzur bulurlar. İşte onun hazzı, teslim olup boyun eğmekte ve her şeye razı olmaktadır.[14]
Bunun için İbni Ömer radıyallahu anhuma der ki; “Kul, göğsünde düğüm olan şeyi terk etmedikçe takvanın hakikatine ulaşamaz.”[15]
İşte bu, Allah’ın emrine ve dini, kevni ve kaderi hükümlerine teslimiyettir. Bu, ayakların kaydığı, anlayışların saptığı, akılların şaştığı, bir konudur.
Lakin kişiye Allah’ın hükmüne; aklını ve kıyasını boyun eğdirmesi gerekir. Bu, Allah’ın mahlukatına taksimidir. Şüphe ve kıyasla buna itiraz edilemez. Hikmeti ve adaletiyle taksim edip, bağışlayana teslim olmak gerekir. Şüphesiz O’nun kulları içinde ancak fakirlik ile ıslah olacaklar vardır ki, onu zengin etse fesada uğrar. Yine kullarından ancak zenginlik ile ıslah olacaklar vardır ki, onu fakir etse fesada uğrar. Yine onlardan hastalıkla ıslah olacak, sıhhat ile fesada uğrayacak olanlar ve ancak sıhhat ile ıslah olup, hasta etse fesada uğrayacaklar vardır.
İnsanların iman bakımından en kamili, teslimiyeti en kamil olanıdır. Bu makamın sahibi, Allah yolunda cihad, O’nun yolunda eziyete tahammül, O’nun imtihanına sabır gibi korkulu yerlerde atılgan olur, peşine düşen durumlardan, sürüklendiği korkunç hallerden korkmaz. Onun teslimiyeti, o düşüncelerden onu korur. Korkmasına da gerek yoktur. Zira o, teslimiyet kalesinin koruması altındadır.
İmam Ahmed, Bezzar ve Taberani, Ebu Hureyre radıyallahu anh’den rivayet ediyorlar: “Bir kişi Ebubekir’e Peygamber sallallahu aleyhi ve sellema orada oturduğu halde, küfretti. Ebubekir’in karşılık vermediğini gören Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bundan hoşnut olarak gülümsedi. Fakat adam ileri gidip işi uzatınca, bu sefer Ebubekir radıyallahu anh ona karşılık verdi. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem öfkelenerek gitti. Ebubekir radıyallahu anh arkadan ona yetişti ve
“Ey Allah’ın Rasûlü! Sen oturduğun halde bu bana küfrediyordu. Ben onun sözlerini kendisine iade edince de öfkelenerek kalktın. Bu nasıl oluyor?” dedi. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem
“Seninle beraber bir melek vardı. O ne derse ona karşılık veriyordu. Sen onun sözlerinden bir kısmına karşılık verince şeytan araya girdi. Ben şeytanla beraber oturmam” dedi. Sonra
“Ey Ebabekir! Üç şey vardır, hepsi haktır:
1- Bir kula bir zulüm yapılırsa, o da o zulmü Allah rızası için affederse, Allah onu o zulümden dolayı aziz kılar ve yardımcısı olur.
2- Bir kişi yakınına veya muhtaçlara yardım gayesiyle iyilik ve ihsan kapısını açarsa, Allah o kimsenin varlığını artırır.
3- Bir kişi muhtaç olmadığı halde, dilencilik kapısını açarsa, “Allah onu daha fakir kılar!” buyurdu[16]
Bunun bölümleri vardır;
Rab olarak Allah’tan razı olmak; Allah’tan başka ilah olmadığına şehadet etmek, kulun Allah’tan başka Rab edinmemesi, O’nun takdiri gerçekleşirken, O’nun tedbirine itimad etmesini gerektirir. Allah Teala buyuruyor ki;
“De ki; Allah her şeyin Rabbi iken ben O’ndan başka Rab arar mıyım?”(En’am 164)
“De ki; Ben Allah’tan başkasını dost tutar mıyım ki, gökleri ve yeri yaratan O’dur. O yedirip besliyor ve yedirilip beslenmeye muhtaç değildir. De ki; Bana İslam’da ilk olmaklığım emrolundu ve bana sakın müşriklerden olma (denildi)”(En’am 14)
Yani; ma’bud, yardımcı ve sığınak olarak Allah’tan başkasını dost tutar mıyım? Demektir. bu dostluk, sevmek ve itaat etmektir.
Bu hüküm, veli(dost) kelimesinin bütün manalarında yalnız Allah’ı dost edinmeyi gerektirir ki, bu da imanda samimiyet hükmüdür.
Eğer O’na dost olursa, şüphesiz onu rızıklandırır ve doyurur. Şüphesiz Allah Rezzak’tır. Göklerde ve yerdekileri yedirip içirendir… Allah’tan başka metin kuvvet sahibi Rezzak var mıdır ki, dost edinilsin?
Sonra naziklik, yağcılık ve insafa izin olmadan ayırıcı izah getiriyor; “De ki; Bana İslam’da ilk olmam ve müşriklerden olmamam emrolundu.”
Sınırları belirli hüküm, yumuşaklık ve çözülme kabul etmez. Her hareket ve sükunda maksat, yöneliş, itaat, boyun eğme yalnız Allah’adır. Başkasını O’na ortak etmekten uzaktır. Bu, O’na rızadır. O’ndan Rab olarak razı olmanın tamamındandır. Kim O’ndan hakkıyla razı olursa, O’ndan başkasına ibadetten kesinlikle nefret eder. Zira rıza, yalnız O’nun Rububiyetini ve yalnız O’na ibadeti gerektirir.
Bu, İslam çarkının eksenidir; Rab olarak Allah’tan razı olmak, kulun, Allah’ın kendisine takdir ettiği şeylere razı olmasını gerektirir. İlah olarak Allah’tan razı olması, O’nun emirlerine razı olmasını gerektirir.
Din çarkının ekseni bu olunca, bütün itikatlarda, hükümlerde, hallerde, Allah Azze ve Celle’ye ibadette tevhidi, O’ndan başkasından nefret etmeyi gerektirir. Kim bu eksende değilse, çark onun için dönmez. Kim bu eksene ulaşırsa, onun için çark sabit olur, eksen üzerinde döner. Şirkten tevhide, küfürden imana çıkar. İslam’ının çarkı iman ve tevhid ekseninde döner.
1- Allah’a tevekkül: rıza, tevekkülün sonudur. Kimin ayağı tevekkül ve teslimde sağlam olursa, onun için rıza makamının hasıl olması kaçınılmazdır.
Allah Teala buyuruyor ki; “Kim Allah'a güvenirse O, ona yeter. Şüphesiz Allah, emrini yerine getirendir. Allah her şey için bir ölçü koymuştur. “(Talak 3)
2- Allah’ın rızasının bulunduğu şeylere devam etmek; Kim bir şey yapmak isterse, O’na ulaşan yola süluk etsin. Kim Allah’tan razı olursa, Allah’ın razı olduğu şeyleri yapmaya devam eder ve bu onu rıza makamına ulaştırır.
3- Kulun zayıflığını ve acizliğini bilmesi; kul zayıflığını görüp, aczini itiraf edince, Rabbinin sağlam korumasına sığınır ve ona şiddetlice sarılır. İşini O’na havale eder, takdir ettiği her şeye razı olur.
4- Kulun Allah’ın rahmetini ve kendisine olan şefkatini bilmesi; Allah, kullarına, kendilerinden daha merhametlidir. Özellikle kendisine yönelenlere ve yoluna tabi olanlara… Buyuruyor ki; “Allah, mü’minlere merhametlidir.”(Ahzab 43)
Kim rıza kapısından girerse, himmetini yüce tutmuş olur ve nefs-i mutmainneye ermiş olur. Ayağını Allah’ın dilediği yere yerleştiren, eli boş dönmez.
Kim Rab olarak Allah’tan razı olursa, Allah ondan, o da Allah’tan razı olur.
Allah Teala buyuruyor ki; “Allah şöyle buyuracaktır: Bu, doğrulara, doğruluklarının fayda vereceği gündür. Onlara, içinde ebedî kalacakları, zemininden ırmaklar akan cennetler vardır. Allah onlardan razı olmuştur, onlar da O'ndan razı olmuşlardır. İşte büyük kurtuluş ve kazanç budur.”(Maide 119)
“Allah'a ve ahiret gününe inanan bir toplumun -babaları, oğulları, kardeşleri, yahut akrabaları da olsa- Allah'a ve Resûlüne düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin. İşte onların kalbine Allah, iman yazmış ve katından bir ruh ile onları desteklemiştir. Onları içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokacak, orada ebedî kalacaklardır. Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah'tan hoşnut olmuşlardır. İşte onlar, Allah'ın tarafında olanlardır. İyi bilin ki, kurtuluşa erecekler de sadece Allah'ın tarafında olanlardır.”(Mücadile 22)
“Onların Rableri katındaki mükâfatları, zemininden ırmaklar akan, içinde devamlı olarak kalacakları Adn cennetleridir. Allah kendilerinden hoşnut olmuş, onlar da Allah'tan hoşnut olmuşlardır. Bu söylenenler hep Rabbinden korkan (O'na saygı gösterenler) içindir.”(Beyyine 8)
Bu ayetler, onların sadakatleri, imanları, Salih amelleri, Allah düşmanlarıyla cihatlarının karşılığı olarak, onların Allah’ın rızasına erdiklerini, onları razı ettiğini ve onların da Allah’tan razı olduğunu garantiliyor. Şüphesiz bu, Rab olarak Allah’tan , peygamber olarak Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den ve din olarak İslam’dan razı olmalarından sonra onlara hasıl olmuştur.
Bunun için, onun rıza ehli, O’ndan rıza ehlidir. Zira O’ndan razı olmak, O’nunla razı olmanın semeresidir. O’nunla rıza; isimleri ve sıfatlarıyla, O’ndan rıza; sevabı ve karşılığıyladır. Ve bu yüzden Allah ile razı olmak, Allah’tan razı olmaktan daha yüce ve yüksektir. Bunun sebepleri vardır;
1- Allah ile razı olmak özel, Allah’tan razı olmak umumidir. Onun gayesi Allah’ın kaza ve kaderine teslim olmaktır. Ve bunun olduğu yerde Rab, İlah ve mabud olarak Allah’tan razı olmak vardır.
2- Rab olarak Allah’tan razı olmak, farzları destekleyen bir farzdır. Kim Allah’tan Rab olarak razı olmazsa, İslam’ı, ameli ve hali de sahih olmaz.
3- Rab olarak Allah’tan razı olmak, O’ndan razı olmayı gerektirir. Şüphesiz O’nun Rububiyetine razı olmak, O’nun emirlerine, taksimine, takdirine, verdiğine, mani olduğuna razı olmaktır. Bütün bunlara razı olmazsa, Rab olarak Allah’tan razı olmamıştır. Rab olarak O’ndan, bunların bir kısmına razı olsa bile, bütün yönlerden razı olmuş olmaz. Rab olarak O’ndan razı olmak ise, bütün yönlerden O’ndan razı olmayı gerektirir. Bunda şüphe yoktur. O’nunla razı olmak, O’ndan razı olmanın aslı, O’ndan razı olmak ise, Onunla rızanın semeresidir.
Kul için, Allah’tan razı olmanın gerçekleşmesi, nimet ve musibet anlarında rızasının eşit olması, Allah’ın onun için tercihine razı olmasına bağlıdır. Nimet ve musibet anında razı olmanın eşit olmasında şu yönler vardır;
1. Müslüman, işini Allah’a havale etmiştir. İşini havale etmesinden dolayı Allah’ın kendisi için seçtiği her şeye razıdır. Özellikle Allah’ın hikmetini, rahmetini, lütfunu, güzel tercihini kemaliyle biliyorsa…
2. Müslüman, Allah’ın kelimesinde değişiklik olmayacağını, hükmünün geri çevrilemeyeceğini kesinlikle bilir. O, yakin ile bilir ki, nimet ve musibet, hükmü verilmiş, sonuçlandırılmış kaza ve kader iledir.
3. Müslüman, sadece kuldur. Kul ise, ihsan ve merhamet sahibi efendisinin hükmünün işlemesinde kızamaz. Bilakis, onların hepsini onunla ve ondan razı olarak kabul eder.
4. Müslüman, Allah’ı sevendir. Sevenin sadık olanı ise, sevdiğinin yaptıklarına razı olur.
5. Müslüman, işlerin sonucunu bilmez. O’nun hak mevlası ise, onun maslahatını ve faydalarını en iyi bilendir; “Hiç yaratan bilmez mi? O latiftir, her şeyden haberdardır.”(Mülk 14)
6. Müslüman, Rabbini tanır, O’na güzel zanda bulunur, yürüyen işlerden O’nu itham etmez. Allah’a güzel zanda bulunmak ise, Müslüman için nimet ve musibetin eşit olmasını gerektirir ve Allah’ın, hak Mevla olarak kendisi için seçtiği şeye razı olmasını gerektirir.
7. Müslüman yakin ile bilir ki; takdir edilen kısmetini, ister rıza ile, ister kızgınlıkla karşılasın, kendisine onun karşılığı vardır. Razı olursa, ondan da razı olunur, gücenirse, kendisine de gücenilir.
8. Müslüman bilir ki, en büyük rahatı, sevinci, nimeti, bütün hallerinde Rabbinden razı olmasındadır. Zira rıza, Allah’ın en yüce kapısı, sevenlerin rahat yeridir. Ona rağbet etmesi için ve onu başka şeyle değiştirmemesi için nefsine nasihat edenlerin layık olduğu yerdir.
9. Müslüman bilir ki; gücenmek, dert etmek, gamlanmak, hüzünlenmek, kalp çarpıntısı, Allah’a muradı hilafına zanda bulunmayı ortaya çıkarır. Lakin razı olmak, bütün bunlardan halis olur ve Ahiret cennetinden önce dünya cennetinin kapılarını ona açar.
10. Müslüman, rıza ile daha faydalısı bulunmayan sekinet, huzur tadını tadar. Şüphesiz o, kalbine indiği zaman, istikamet sahibi eder, hallerini düzeltir, işlerini yoluna koyar. Allah’ın, Müslüman kuluna en büyük nimeti ona sekinet indirmesidir. onun en büyük sebebi de bütün hallerinde Allah’tan razı olmaktır.
11. Müslüman, rıza ile kalbini ihanetten, kusurdan, kinden temizleyip selim kılacak selamet kapısını açar. Allah katında da ancak selim kalp ile O’na varanlar kurtulacaktır.
Razı olmada en ileri kul, kalbi en selim olandır. Günah, kusur ve ihanet, gücenmenin yakınıdır. Tıpkı kalbin selameti, iyiliği ve nasihatinin, rızanın yakını olması gibi. Böylece hased, gücenmenin sonucu, kanaat de rızanın sonucudur.
12. Müslüman, gücenmenin, kula istikrarsızlık ve Allah ile beraber olmada sebatsızlık getirdiğini görür. Zira o, tabiatının, nefsinin ve hevasının kınadığı şeylerden razı olmaz. Takdirat ise onun kınadığı ve zıddı olan şeylerle cereyan eder. İstemediği şeyler zuhur edince ona kızar ve kulluk makamında sabit kalamaz. Kul, bu sebatsızlığı rızadan başka bir şeyle def edemez.
13. Müslüman bilir ki, gücenmek kendisine Allah hakkında şüphe kapısını açar. Gücenenin kalbinde dolanıp duran şüpheden ve nefsinin takıntılarından kurtulması farkında olmasa bile pek nadirdir. Lakin bir an düşünse, muhasebe edip vakıf olsa, muhakkak şüphe içinde olduğunu görür. Rıza ve yakin, süt kardeştir. Şüphe ile darılma da birbirinin akranıdır.
14. Müslüman, kalbini rıza ile dolduran kimsedir. Allah da onun göğsünü zenginlik, emniyet, kanaat ile doldurur, onun kalbini kendi muhabbeti ve kendisine yönelmesi için boşaltır.
15. Müslüman, Allah ile razı ve Allah’tan razıdır. Hırs afetlerinden, dünyaya bağlanmaktan uzaktır. Her hatanın başı, her belanın aslı, felaketin esası bunlardır. O’nun razı oluşu, bu helak edici afetlere düşmesine terstir.
16. Müslüman, rıza yolunda yürüyen, kalbinden hevayı çıkartan ve hevasını Rabbinin muradına uyduran kimsedir.
Rasul olarak Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den razı olmak, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in Allah’ın rasulü olduğuna şehadet etmeyi, ona kemaliyle uymayı, ona teslim olmayı, O’nu iki yanı arasında bulunan nefse tercih etmeyi, hidayet olarak O’nun sözlerinden başkasını kabul etmemeyi, hüküm vermek için O’ndan başkasına yönelmemeyi, başkasının hükmüne razı olmamayı gerektirir. Bundan aciz olan, O’ndan başkasının hükmünü, ancak zaruret halinde alır. Bu, leş ve kandan başka yiyecek bulamayan zaruret durumundaki kimse gibidir. Onun en güzel hali, temiz su kullanmaktan aciz kalma durumunda toprak ile teyemmüm etmek gibidir.
Allah Teala buyuruyor ki; “Hayır, Rabbine and olsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam manasıyla kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar.”(Nisa 65)
Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den peygamber olarak razı olan, O’nun vermiş olduğu hükme teslim ve razı olur. Söylediklerine, hükümlerine, emirlerine veya yasaklarına, nefsinin hevasına, taklid ettiği kişinin, şeyhinin, cemaatinin ve fırkasının sözlerine muhalif olsa da tamamen razı olur ve onun hükmünden kalbinde bir sıkıntı hissetmez, teslim olur.
İşte bu, dosdoğru hak yoldur. Delil ve burhan istemeyi iddia etmeden önce, nefis hak ve reşadın nerede olduğuna baksın.
Kim Rab olarak Allah’tan razı olursa, Allah’ın razı olduğu ve kendisi için seçtiği muradına razı olur. İslam ise, Allah’ın kulları için razı olduğu dindir. Kullarına ona uymalarını emretmiş, ancak ona uyanları kabul edeceğini belirtmiştir.
“Allah nezdinde hak din İslâm'dır.”(Al-i İmran 19)
“Kim, İslâm'dan başka bir din ararsa, bilsin ki kendisinden (böyle bir din) asla kabul edilmeyecek ve o, ahirette ziyan edenlerden olacaktır.”(Al-i İmran 85)
“Bugün size dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm'ı beğendim.”(Maide 3)
Kul için nefsinde saadetini, işinde huzur ve rahatını, halinin düzelmesini aradığında, hayat nizamında ve toplum programında, bütün kevni nizama uyumlu olması için Allah yoluna dönmesinden kaçış yoktur. Kendi kurduğu hayallerin yolunda yalnız kalırsa, Allah’ın en güzel şekilde koymuş olduğu kainat nizamına uyum sağlayamaz.
Kul, bu kainatta hayalleriyle yaşamaya kalkarsa, zorda kalır, kainat nizamıyla çalışamaz. Kendisiyle, yalnız alemlerin Rabbine itaat eden bu nizam arasında uyum olursa, kainatın onunla beraber, ona yardımcı olarak çarpışmasını sağlar… kul, onunla çekiştiği, çarpıştığı zaman parçalanır. Emaneti yüklenmiştir, fakat onu eda edemez. Zira o, çok zalim ve çok cahildir. Lakin kainatla beraber uyumlu olursa, esrarını, kime hizmet ettiğini bilir, kendisinin layık olduğu saadet, rahat ve huzur vechiyle ondan faydalanır.
İnsani fıtrat, aslında kainatın sırlarıyla beraber uyumludur. Her şey ve her canlı Rablerine İslam ile teslim olmaya elverişlidir. Kulun ondan başkasını seçmesi cahilliğindendir ve onu başka yere koyması zalimliğindendir.
Allah Azze ve Celle buyurur ki; “Göklerde ve yerdekiler, ister istemez O'na teslim olduğu halde onlar, Allah'ın dininden başkasını mı arıyorlar? Halbuki O'na döndürüleceklerdir.”(Al-i İmran 83)
Kul, hayat nizamını, bu sırdan çıkardığında, kainat ile çekişemez. O, ancak iki yanı arasındaki fıtratı ile çekişmiş olur, şekavet ehline dahil olur, parçalanır ve huzursuz olur. Bugünkü insanlığın azap, şaşkınlık ve çile içinde yaşaması gibi yaşar.
Allah buyuruyor ki; “Her kim de zikrimden yüz çevirirse, ona dar bir geçim vardır”(Taha 124)
. “(De ki): Allah'tan başka bir hakem mi arayacağım? Halbuki size Kitab'ı açık olarak indiren O'dur. Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler, Kur'an'ın gerçekten Rabbin tarafından indirilmiş olduğunu bilirler. Sakın şüpheye düşenlerden olma! ”(En’am 114)
Aramızda hükmetmesi için, ihtilaf ettiğimiz şeylere hüküm vermesi için Allah’tan başka, O’nun indirdiği kitabından başka hakem mi ararım?
O, hiçbir şeyi üzeri kapalı, başka bir kaynağa muhtaç bırakmamış iken Allah’tan başka hakem mi ararım?..
Daha önce kendilerine kitap verilenler bunun Allah’tan indirilmiş kitap olduğunu, üzerine hayat nizamı kurulacak esasları ihtiva ettiğini biliyorlardı. Bununla, hayatın meselelerinden birinde Allah’tan başkasının hükmetmesine ihtiyaçları yoktur.
“Gerçek olan, Rabbinden gelendir. O halde kuşkulananlardan olma!”(Bakara 147) Şüphesiz Allah vaadini gerçekleştirecektir. Nitekim karar kıldığı ayırıcı kelimesi tamam olmuştur. O, mahlukatın hepsi bir araya gelse bile, onların yaptıklarıyla değişikliğe uğramaz. “Rabbinin sözü, doğruluk ve adalet bakımından tamamlanmıştır. O'nun sözlerini değiştirecek kimse yoktur. O işitendir, bilendir.”(En’am 115)
Allah’ın kelimesi, buyurduğu gibi doğruluk cihetiyle tamamlanmış, hüküm verdiği gibi adalet cihetiyle yayılmıştır. Bundan sonra kimsenin, akidede, değerde, yaratmada, şer’i hükümde, adette veya taklitte sözü kalmamıştır.
Allah’ın bizim için razı olduğu şeye razı olmak, bize yetecek, doğruya eriştirecektir. Şunları daima tekrarlayarak yardım istemelidir; “Radiytü billahi rabben ve bimuhammedin rasulen ve bilislami dinen = Rab olarak Allah’tan, rasul olarak Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den, din olarak ta İslam’dan razı oldum.”
Bil ki, bu zikre devam etmek, cennete girmeyi gerektiren hasletlerdendir. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki; “ Kim Radiytü billahi rabben ve bilislami dinen ve bimuhammedin rasulen derse, cennet ona vacip olur”[17]
Kul, rıza sebeplerinde mekan tutarsa, ağacı dallanıp budaklanır ve onu, Allah ve Rasulünü bilmekle, Allah için ihlas ile, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e uymak ile sağlamlaştırırsa, meyvesini alır, tadını tadar. O zaman da sakındığı hastalıklardan temizlenmeyi taahhüd etmesi kaçınılmazdır. Meyveleri olgunlaşıp tadını bulana kadar, zararlı saldırganların dalmaması için onu bir sur ile kuşatır.
Bu hal, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şu sözünde beyan ettiği şeydir; “Şu üçü kimde bulunursa, imanın tadını bulur; Allah ve rasulünün kişiye bunlar dışındaki her şeyden daha sevgili olması, bir kimseyi sırf Allah için sevmesi ve tekrar küfre dönmekten, ateşe atılmaktan tiksindiği gibi tiksinmesi.”[18]
Allah’ın mü’min kulunun kalbine, nefsinin ızdırabı, şiddet ve korkusu esnasında indirdiği itminan, vakar ve sükunun aslı, bundan sonra kendisine yönelen kötü düşüncelerden rahatsız olmaması, bilakis, yakininin ve sebatının kuvvetlenmesi, imanının artmasıdır. Bu itminan, rızadan meydana gelir.
Allah Azze ve Celle buyurur ki; “Ey huzûra eren nefis! Sen O'ndan hoşnut, O da senden hoşnut olarak Rabbine dön. (Seçkin) kullarım arasına katıl, Ve cennetime gir!”(Fecr 27-30)
Bunun için Allah Azze ve Celle Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e ve mü’minlere, huzursuzluk anlarında sekinet (huzur) indireceğini haber veriyor;
Hicret gününde, mağara arkadaşıyla beraber, düşman da başları üzerinde, şayet ayakları altına baksalar onları görecek halde iken olduğu gibi; “Eğer siz ona (Rasûlullah'a) yardım etmezseniz (bu önemli değil); ona Allah yardım etmiştir: Hani, kâfirler onu, iki kişiden biri olarak (Ebu Bekir ile birlikte Mekke'den) çıkarmışlardı; hani onlar mağaradaydı; o, arkadaşına. Üzülme, çünkü Allah bizimle beraberdir, diyordu. Bunun üzerine Allah ona (sükûnet sağlayan) emniyetini indirdi, onu sizin görmediğiniz bir ordu ile destekledi ve kâfir olanların sözünü alçalttı. Allah'ın sözü ise zaten yücedir. Çünkü Allah üstündür, hikmet sahibidir.” (Tevbe 40)
Hudeybiye gününde, kafirlerin kendilerine hükmettiklerini gördüklerinde, nefislerin tahammül edemeyeceği şartlara girdiklerinde, kalplerinin ıstırap duyduğu anda olduğu gibi; Ömer radıyallahu anh’e Sıddık radıyallahu anh vesilesiyle Allah tarafından sebat verilene kadar olan zaafını düşün. Allah burada sekineyi üç defa zikreder; “İmanlarını bir kat daha arttırsınlar diye müminlerin kalplerine güven indiren O'dur. Göklerin ve yerin orduları Allah'ındır. Allah bilendir, her şeyi hikmetle yapandır.”(Fetih 4)
“Andolsun ki o ağacın altında sana biat ederlerken Allah, o müminlerden razı olmuştur. Kalplerinde olanı bilmiş, onlara güven duygusu vermiş ve onları pek yakın bir fetihle ödüllendirmiştir. Yine onları elde edecekleri birçok ganimetlerle de mükâfalandırdı. Allah üstündür, hikmet sahibidir.”(Fetih 18-19)
“O zaman inkâr edenler, kalplerine taassubu, cahiliye taassubunu yerleştirmişlerdi. Allah da elçisine ve müminlere sükûnet ve güvenini indirdi, onların takvâ sözünü tutmalarını sağladı. Zaten onlar buna lâyık ve ehil kimselerdi. Allah her şeyi bilendir.”(Fetih 26)
Huneyn gününde kafirlerin şiddetinden dolayı arkası üzere yüz çevrildiği, onlardan kimsenin kimseye dost olmadığı anda olduğu gibi; “And olsun ki Allah, birçok yerde (savaş alanlarında) ve Huneyn savaşında size yardım etmişti. Hani çokluğunuz size kendinizi beğendirmiş, fakat sizi hezimete uğramaktan kurtaramamıştı. Yeryüzü bütün genişliğine rağmen size dar gelmişti, sonunda (bozularak) gerisin geri dönmüştünüz. Sonra Allah, Resûl'ü ile müminler üzerine sekînetini (sükûnet ve huzur duygusu) indirdi, sizin görmediğiniz ordular (melekler) indirdi de kâfirlere azap etti. İşte bu, o kâfirlerin cezasıdır.”(Tevbe 25-26)
Bununla gönül huzurunun takva olduğu ve şuurunu temizlediği beyan ediliyor. Allah şöyle buyurmuyor mu?; “Allah da elçisine ve müminlere sükûnet ve güvenini indirdi, onların takvâ sözünü tutmalarını sağladı. Zaten onlar buna lâyık ve ehil kimselerdi.”(Fetih 26)
[1] (Heysemi,10/65, 66)
[2] (Terğib, IV/251 (Tabarani’den)
[3] Müslim(8) Ömer r.a.’den.
[4] Müslim(2642)
[5] şahidleriyle sahihtir. Bkz.:Tahricu Ehadisil Vasiyetis Suğra(s.9)’da ve Sahihu Kitabul Ezkar ve Daifuhu(1262/994)
[6] (Müslim, Mesacid,135)
[7] Kenz, II/174 (İbn Asakir, Ebu Kılabe’den); Ebu Nuaym, Hilye, I/225 (Ebu Kılabe’den bir benzerini).
[8] (Ebu Nuaym, Hilye, II/205)
[9] (Buhari, İbn Cerir ve Beyhaki (Hz. Ömer’den). Kenz, III/107 (Ebu Ya’la, Said b. Mansur ve başkalarından)
[10] (Kenzü’l-Ummal, III/105).
[11] sahihtir. İbni Neccar’dan; Camiüs Sağir(1247) Kenzul Ummal(11265) Ebu Nuaym Hilye(2/249) Deylemi(1/127) Elbani Sahiha(1496) Sahihul Cami(1099) Münavi der ki; “Suyuti bu hadise zayıf rumuzu koyarken zuhul etmiştir. Zira Deylemi ve Ebu Nuaym’ın rivayetleri sahihtir.” (feyzul kadir(2/31)
[12] sahihtir. Ahmed(5/350) İbni Huzeyme(2547) Beyhaki(4/187) İbni Nehhas(1273) Hakim(1/417) Deylemi(6315) Camiüs Sağir(8124) Nevafihul Atire(1830) Sahihul Cami(5814) Sahiha(1268)
[13] Ebu Davud(5219) Beyhaki Zühd(525) Ebu Ya’la’dan; Metalibul Aliye(1876) İbni Ebid Dünya Muhasebetun Nefs(s.97)
[14] Medaricus Salikin(2/69-71)
[15] Buhari(1/45-Fethul Bari) muallak olarak cezm siygasıyla rivayet edilmiştir.
[16] (Heysemi, VIII/190 (). Bunu Ebu Davud da rivayet etmiştir.)
[17] Ebu Davud(1529) Ebu Said el Hudri r.a.’den sahih isnad ile.
[18] Buhari(1/60,72-Fethul Bari) Müslim(43)

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente estağfiruke ve etûbu ileyk" (Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)