Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

13 Ekim 2009 Salı

Kalbin Genişlemesi

Şüphesiz hamd yalnız Allah'adır. O'na hamd eder, O'ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerlerinden, amellerimizin kötülüklerinden Allah'a sığınırız. Allah'ın hidayet verdiğini kimse saptıramaz. O'nun saptırdığını da kimse doğru yola iletemez. Şehadet ederim ki, Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur. O, bir ve tektir, O'nun ortağı yoktur. Yine şehadet ederim ki, Muhammed Allah'ın kulu ve Rasûlüdür.

"Ey iman edenler! Âllah'tan nasıl korkmak gerekirse öyle korkun ve siz ancak müslümanlar olarak ölünüz." (Al-i İmran; 3/103)

"Ey insanlar! Sizi tek bir candan yaratan ve ondan da eşini var eden, her ikisinden birçok erkek ve kadın türeten Rabbinizden korkun. Kendisi adına birbirinizden dileklerde bulunduğunuz Allah'tan ve akrabalık bağlarını kesmekten de sakının. Şüphesiz Allah üzerinizde tam bir gözetleyicidir." (en-Nisâ; 4/1),


"Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve dosdoğru söz söyleyin. O da amellerinizi lehinize olmak üzere düzeltsin, günahlarınızı da mağfiret etsin. Kim Allah'a ve Rasûlüne itaat ederse büyük bir kurtuluşla kurtulmuş olur." (el-Ahzâb; 33/70-71)
Bundan sonra,

Şüphesiz sözlerin en güzeli Allah’ın Kelam’ı, yolların en hayırlısı Muhammed Sallallahu aleyhi ve ve sellem’in yoludur. İşlerin en kötüsü sonradan çıkarılanlarıdır. Her sonradan çıkarılan şey bid’attir ve her bid’at sapıklıktır. Her sapıklık ta ateştedir.

İyi bilinmesi gerekir ki, tevhid; gönlün ferahlığını ve genişliğini sağlayan en önemli sebeptir. Gönlün ferahlığı ve genişliği, tevhid ne kadar kamil ise o oranda artar. Nitekim Allah Azze ve Celle buyurur ki;

“Allah, kimin bağrını İslâm'a açmış ise işte o, Rabbinden bir nur üzerinde değil midir? Artık Allah'ın zikri hususunda kalpleri katılaşmış olanların vay haline! İşte bunlar, apaçık bir sapıklık içindedirler.”(Zümer 22)

“Allah kimi hidayete erdirmek isterse, onun gönlünü İslâm'a açar. Kimi de saptırmak isterse, sanki göğe yükseliyormuş gibi, göğsünü dar ve sıkıntılı yapar. Allah, inanmayanları işte böyle pislik içinde bırakır.”(En’am 125)

Şüphesiz tevhid ve hidayet, kalp genişliğini sağlayan sebeplerin en büyüğüdür. Şirk ve dalalet, gönül darlığına sebep olan şeylerin başında gelirler.

Kalp genişliğini sağlayan bir nur vardır. Allah Teala bu nuru kulunun kalbine bir ışık olarak koyar, bu iman nuru, kulun kalbine girdiği zaman, o kalp, ferahlık, genişlik, mutluluk ve sevinçle dolar. Bu nuru kaybedince de darlığa düşer, şiddetli zorluklarla baş başa kalır. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem; “Bu nur kalbe girince, kalp rahatlar ve genişler” buyurdu. Sahabeler r.a.; “Bu nurun kalbe girmesi neyle mümkün olur?” diye sorduklarında buyurdu ki;

“Gurur evinden Ebediyet evine yönelmek ve gelmeden evvel ölüme hazırlıklı bulunmak ile”[1]

Kişinin kalp genişliği ve gönül rahatlığı, bu nurdan payı nispetincedir. Aynı şekilde gönül darlığı ve huzursuzluk, zulmette kalmak, bu nurdan mahrumiyet nispetincedir.

Kalp genişliğini sağlayan sebeplerden biri de ilimdir. Şüphesiz ilim, kalbin her köşesini, gökten ve yerden daha geniş ve rahat kılar. Bir şahsın ilmi arttıkça, gönlünün genişliği de o nispette artar. İlim derken her ilmi kastetmiyoruz! Bu ilim, peygamberlerden miras olarak kalan ilimdir. Zira peygamberler mal ve para miras bırakmazlar, onların mirası ilimdir. Bu ilim mirasına konan, büyük bir mirasa konmuş olur. Bu ilim sahiplerinin kalbi çok geniş, yaşayışı çok hoş, ahlakları diğer insanlardan çok daha güzeldir. Allah Azze ve Celle’yi sevmek ve ebediyet evine girmek bu ilim sayesinde mümkün olur.

İmam el-Evzai’nin dediği gibi; “İlim, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den ve ashabından nakledilendir. Başkası değildir.”[2]

Gönlün ferahlığını sağlayan diğer bir sebep, sevgi ve muhabbettir. Gönlün ferahlığını artırmak ve kemale erdirmek, sevgiyi, muhabbeti kuvvetlendirmeye ve olgunlaştırmaya bağlıdır. Gönlün darlığını gerektiren kuvvetli etkenlerden biri de haktan yüz çevirme, kalbi Allah’tan başkasına bağlama, Allah’ı hatırlamaktan gaflet ve O’ndan başkasını sevmektir. Allah’tan başkasını seven, bu sevgiden dolayı azap çeker ve sevdiği kimsenin esiri olur, sevdiği ile hapis olur. Dünyada bundan daha kötü bir yaşayış, bundan daha fena bir hisse olamaz.

İki çeşit sevgi vardır; birincisi; nefsin sevinci, kalbin lezzeti, ruhun nimeti, dertlerin devası olan sevgidir. Bu, kalbin tamamen Allah sevgisiyle dolmasıdır.

İkincisi; ruha azap veren, nefsi üzen, kalbi sıkan, gönlü daraltan ve her belanın sebebi olan sevgidir. Bu da Allah’tan başkasına olan sevgidir. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in, bir kimseyi sırf Allah için sevmeyi (ya da buğz etmeyi) imanı kemale erdiren sebepler arasında zikretmesi cidden üzerinde düşünülmesi gereken konudur. Yani, sevilen kimsenin sevgisi, Allah’ın sevgisine endekslidir. Mü’min bir kul için, Allah’ın sevmediği bir kişi veya şeyi sevmesi düşünülemez.

Kalbin genişliğini sağlayan sebeplerden bir diğeri, Allah’ı devamlı olarak hatırlamak, zikretmektir. Ama ruhun zehiri, nefsin gıdası olan raks ve musikinin karıştığı zikir değil!

Yine imkan nisbetinde, Allah’ın yarattıklarına yardım etmek, maddi ihsanda bulunmak kalp genişliğine sebep olur.

Nefsi çirkin sıfatlardan temizlemek de gönlü rahatlatan etkenlerdendir. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem bu sayılan hasletlerin tamamında kemal sahibi idi. Kim O’na uyarsa kamil insan olur.

Gerçeği söyleyen ve doğru yola hidayet eden yalnız Allah’tır.


25 Muharrem 1425

[1] Said Bin Mansur (5/88 no 918) Taberi Tefsiri (8/27) Kurtubi (15/247) İbni Kayyım Fevaid (s.27) Miftahu Dari's-Seade (1/149) Zadu'l-Mead (2/24) Tefsiru Begavi (4/76) Firuzabadi Sifru's-Seade (s.140) Suyuti Dürrü'l-Mensur (7/219) hadisi İbni Mes’ud r.a. rivayet etmiştir. Hadis, mürsel muttasıl olarak rivayet edilmiş olup tarikleri birbirini kuvvetlendirmektedir. Hakiym et-Tirmizi Nevadir’de İbni Ömer r.a’den rivayet etmiştir. İbni Kayyım’ın müteaddit yerlerde imam Ebu İsa et-Tirmizi’nin Cami’ine bu hadisi nisbet etmesi bir yanılgı olmalıdır.
[2] İbni Kesir el Bidaye (10/197)

19 Eylül 2009 Cumartesi

Bayramlar hakkında

Bismillahirrahmanirrahim. velhamdulillahi rabbil alemin. vessalatu vesselamu ala Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ecmain.
1-Bayram tebrikleşmesi hakkında İbn Teymiyye rahimehullah İmam Ahmed'den şöyle rivayet etmiştir: "Bayramlaşmaya ilk ben başlamam. başkasının başlaması daha çok hoşuma gider. çünkü selamı almak vaciptir. bayramlaşmaya ilk başlamak ise ne farz ne de yasaklanan bir sünnettir. kim bunu yaparsa onun için bir örnek, kim de terk ederse onun için bir örnek vardır. Allah daha iyi bilir." (Mecmuu'l-Fetava 24/253)
2- Bayramlarda ziyaret caiz olmakla beraber, sıla-i rahmi bayramlara tahsis etmek, akrabalar, arkadaşlar ve komşuların bayramda ziyaret edilmediği takdirde günaha girildiğine veya sünnetin terk edildiğine inanılması bidattir. Zira - bildiğimiz kadarıyla - dinde; bayramda ziyaretleşerek tebrikleşmeye dair bir teşvik varid olmamış, sahabeler de bayrama mahsus ziyaretleşmeler yapmamışlar, bayram namazında buluşup bayramlaşmışlardır. Ziyaretleşme ve sılayı rahm hakkındaki teşvikler geneldir. Bunların bayramlara tahsis edilmesi için şer'î delil gerekir. Allah en iyi bilendir.
3- Öncekilerin; hristiyanlardaki cadılar bayramına özenerek bayramlarda çocukların şeker toplamaya çıkmalarının müslümanlar arasında sıradan hale gelmesi gibi, son günlerde de hristiyanların noel babalarına özenerek bayram dede bidati uydurulmaktadır. müslümanların dinlerinin selameti için bu çirkinliklerden uzak durması, çocuklarını da sünnet üzere terbiye etmeleri gerekir.
4- Şeyh Muhammed Abdusselam eş-Şukayri, es-Sunen ve'l-Mubtediat'ta (s.115) şöyle der: "Bayram namazından sonra mezarlıkları veya evliya kabirlerini ziyaret de bidattir. Ramazan ve Kurban bayramı geceleri ve gündüzleri ve arafe günü kılınan namazın faziletinden bahseden hadisler uydurulmuş birer yalandan ve atılmış birer iftiradan başka bir şey değildir. sizlere tavsiyem Buhari ve Müslim'den bayram namazı konularını okuyarak bilgi sahibi olmanız ve gerçeği öğrenmenizdir. Sonra bayramlarda çörek, börek, balık vb. etler ve benzerlerine (türkiyede; baklava, dolma vs. adettir) yapılan harcamalarda aşırı gitmek şüphesiz ki haramdır. çünkü Allah "Yiyiniz, içiniz fakat aşırı gitmeyiniz" (Araf 31) buyurmaktadır. ancak israfa kaçılmazsa bunlar mubah olan şeylerdir. zira hadiste: "Teşrik günleri yeme, içme ve Allah'ı zikretme günleridir." buyrulmuştur.
Allah salih amelleri bizden ve sizden kabul etsin, bizleri Allahın hükmüyle hükmeden bir islam devletine kavuşturarak Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in ve ashabının sünnetine göre bayramlar yaşamayı nasip etsin.

16 Eylül 2009 Çarşamba

Kafirlere Nasıl Selam Verilir?

Kafirlere Nasıl Selam Verilir?
El-Elbani’nin es-Sahiha’da 704 No’lu hadise yaptığı açıklama
Terceme: Ebu Muaz
" لا تبدءوا اليهود و النصارى بالسلام و إذا لقيتم أحدهم في طريق ، فاضطروهم إلى أضيقه " .
704- “Yahudi ve Hristiyanlara selama siz başlamayın. Onlardan biriyle yolda karşılaşırsanız onları yolun dar yerine sıkıştırın.”
Bunu Müslim, Edebu’l-Mufred’de Buhari, Ahmed ve başkaları Ebu Hureyre radıyallahu anh hadisinden merfu olarak rivayet ettiler. Bu hadisin tahrici İrvau’l-Galil (no:1271)’de yapılmıştır ve bu kitapta no:1411’de gelecektir.[1]
Burada bu hadisi zikretmemizin sebebi şudur: hadis ehlinden arkadaşlarımızla bir mecliste bir araya gelmiştik. Gayr-i Müslim birine selam ile başlamanın caiz olup olmadığı şeklinde bir soru geldi. Cevabımda bu hadisi delil getirerek caiz olmadığını söyledim. Onlardan biri hadisten anlaşılanın “şayet onlardan biri ile yolda karşılaşılırsa selama başlamanın yasak olduğunu” ama dükkanına veya evine gidildiğinde selamla başlamaya engel bulunmadığını iddia etti. Sonra bu mesele etrafında uzun münakaşalar oldu. Herkes kendi görüşüne delil getirdi. O gün benim görüşüm: “Onlardan biriyle yolda karşılaşırsanız…” ifadesinin, sadece yolda karşılaşılması halinde değil, mutlak olarak onlara selamla başlamayı yasakladığı, burada kayıtlama değil, bir cümlenin diğerine atfedilmiş olduğu şeklinde idi. Bu konuda bu cümlenin gerektirdiği manaya dayanmıştım. Bu mana; onların yolun dar yerine sıkıştırılması ile ancak küfürlerinden dolayı onlara ikram edilmemesine işaret edilmesidir. Bundan dolayı onlara selama başlanmaması bu anlama uygun düşer. Bu da hükmün genel oluşunun gerektirdiğidir.
Bu görüş, o gün söylediğim şey idi. Sonra bunu kuvvetlendiren ve şahitlik eden bir çok rivayet buldum:
Birincisi: Hadisin ravisi Suheyl b. Ebi Salih’in şu sözüdür:
“Babamla beraber Şam’a gitmiştim. Şam’lılar savma’a ehline (rahiplere) uğruyor ve onlara selam veriyorlardı. Babamın şöyle dediğini işittim:
“Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu..” diyerek hadisi zikretti. Bunu Ahmed (2/346) ve Ebu Davud Müslim’in şartına göre sahih bir isnad ile rivayet etmişlerdir.
Bu, hadisin ravisi olan güvenilir tabii Ebu Salih Zekvan’ın ifadesi olup, yasağın, sadece yolda değil, evinde dahi olsa her iki kitap ehlini kapsadığını göstermektedir. Hadisin ravisi, rivayet ettiği hadisin anlamını başkalarından daha iyi bilir. Bundan yararlanmanın en az derecesi bu sözün tercihe daha uygun olmasıdır.
Buhari’nin Edebu’l-Mufred’de (1111) ve Ahmed’in Musned’inde (2/444) hadisin şu şekilde geçen metninde işkal (karışıklık) yoktur:
“Yolda müşriklerle karşılaşırsanız selama siz başlamayın. Onları yolun dar kısmına sıkıştırın” zira bu lafız şazdır.
Nitekim yine Buhari (1103) Müslim, Ahmed (2/266, 459) ve başkaları, Suheyl b. Ebi Salih yoluyla, ilk lafızla rivayet etmişlerdir.
İkincisi: Ebu Osman en-Nehdi şöyle demiştir:
“Ebu Musa (radıyallahu anh) bir lidere mektup yazarken selam yazdı. Ona:
“Kafir olduğu halde ona selam mı veriyorsun?” denildi. Dedi ki:
“Muhakkak ki o bana mektup yazdı ve selam verdi. Ben de onun selamını cevaplıyorum.”
Buhari Edebu’l-Mufred’de (1101) ceyyid (iyi) bir isnad ile rivayet etmiştir.
Bunun delil çıkarılan yönü: “Kafir olduğu halde ona selam mı veriyorsun?” diyen kimsenin sözüdür. Bu söz, sadece yolda karşılaşmaya mahsus değil, genel olarak kafirlere selam vermenin onlara göre caiz olmadığının bilindiğini düşündürüyor. Bu yüzden bunu söyleyen kimse Ebu Musa radıyallahu anh’e karşı çıkmış, o da bunu ikrar etmiş, inkar etmemiştir. Hatta selama başlayanın kendisi olmadığını, verilen selamı cevapladığını söyleyerek mazeretini söylemiştir. Böylece neyi kastettiği sabit olmuştur.
Üçüncüsü: Nebi sallallahu aleyhi ve sellem Rum kralı Hirakl’e yazdığı mektupta – o sırada Şam’da idi – selam ile başlamamış sadece şöyle yazmıştır:
“Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla. Allah’ın kulu ve rasulü Muhammed’den Rum büyüğü Hirakl’e… Selam hidayete tabi olanların üzerine olsun…”
Bunu Buhari ve Müslim rivayet etmiştir. Bu hadis Buhari’nin Edebu’l-Mufred (no:1109)’da mevcuttur.
Şayet bahsedilen yasak sadece yolda karşılaşmaya mahsus olsaydı, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem elbette İslami selam ile başlar ve “Selam hidayete tabi olanlara” demezdi.
Dördüncüsü: Nebi sallallahu aleyhi ve sellem Yahudi çocuğu ziyaretinde “Müslüman ol..” demiş, selamla başlamamıştır.
Bu sahih hadisi Buhari ve başkaları rivayet etmiş olup, el-İrva’da (1272) tahrici yapılmıştır.
Şayet selama başlama yasağı sadece yolda karşılaşma hususunda olsaydı, Nebi sallallahu aleyhi ve sellem elbette selamla başlardı. Zira Yahudi çocuğun yolda bulunmadığı açıktır.
Beşincisi: Nebi sallallahu aleyhi ve sellem amcası Ebu Talib’in vefat hastalığında onun yanına geldiğinde yine selamla başlamamıştır. Sadece: “Ey amca! La ilahe illallah de…” demiştir.
Bunu Buhari ve Müslim rivayet etmiş, el-İrva’da (1273) tahrici yapılmıştır.
Bu rivayetlerden, iki kitap ehline selamla başlamanın mutlak olarak caiz olmadığı sabit olmaktadır. Yolda, evde veya başka yerde olması eşittir.
Şayet: “Selam dışında başka bir şeyle mesela “İyi sabahlar”, “iyi akşamlar” yahut “Nasılsın” gibi sözlerle başlamak caiz midir?” diye sorulursa derim ki:
Allah en iyi bilendir ya, benim anladığım kadarıyla bu caizdir. Zira hadiste zikredilen yasak sadece selam hakkındadır. Bundan da mutlak olarak Allah Azze ve Celle’nin ismini ihtiva eden İslami selam kastedilir. Nitekim Nebi sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
“es-Selâm Allah’ın yere koyduğu isimlerinden bir ismidir. Aranızda selamı yaygınlaştırınız.”
Bunu Buhari Edebu’l-Mufred (989)’da rivayet etmiştir. Nitekim bu kitabın (es-Sahiha’nın) 184 nolu hadisi olarak daha önce geçmişti. 1894 nolu hadiste de buna işaret edilecektir.
Bu anlattıklarımızı Alkame’nin şu sözü desteklemektedir: “Abdullah (ibn Mes’ud) radıyallahu anh gayri Müslimlere işaretle selam verirdi.”
Bunu Buhari (1104) “Zımmî’ye işaretle selam veren kimse” başlığıyla açıklayarak rivayet etmiştir. İsnadı sahihtir.
İbn Mesud radıyallahu anh onlara işaretle selam vererek başlamayı caiz görmüştür. Zira bu Müslümanlara has selam değildir. Bundan dolayı onlara yukarıda bahsedilen sözlerle selam verilebilir.
Hanbeli mezhebine ait “ed-Delil” gibi bazı kitaplarda onlara “Nasıl sabahladın? Akşamın nasıl geçti?” veya “Nasılsın, durumun nasıl?” gibi sözlerle başlamanın da haram olduğu geçmektedir. Buna dair sünnetten bir delil bilmiyorum. Hatta bu kitabın şerhi olan Menaru’s-Sebil’de bu hükme selama kıyaslanarak varıldığı açıklanmıştır!
Derim ki: Açıkça görüldüğü gibi; selamda bulunup bahsedilen diğer sözlerde bulunmayan faziletlerden dolayı bu uzak bir kıyastır. Allah en iyi bilendir.
Diğer bir mesele; işaretle bahsettiğim mecliste geçen başka bir konudadır. Bu da: “Gayri Müslimlerin selamına cevap verirken “ve aleykum selam” demenin caiz olup olmadığıdır.
Selamın fasih ve açık olması, Yahudilerin Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’e yaptıkları gibi dillerini bükerek “es-Samu aleykum (ölüm üzerine olsun)” denilmemesi şartıyla bunun caiz olduğunu söyleyerek cevap vermiştim. Nebi sallallahu aleyhi ve sellem bu şekilde verilen selama sadece “ve aleykum” diye cevap verilmesini emretmiştir. Nitekim bu Sahihayn’da ve başka eserlerde Aişe radıyallahu anha’dan sabit olmuştur.
Derim ki: Bu meşru kılmanın sebebine bakıldığında zikredilen şartın tahakkuk etmesi halinde verilen selamın aynısıyla cevap vermenin caiz olması gerekir. Bu meseleyi şu iki husus destekler:
Birincisi: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in: “Muhakkak ki Yahudiler sizden birine selam verdiklerinde ancak: “es-Samu aleyke (ölüm üzerine olsun)” derler. Siz de “ve aleyke (senin de üzerine olsun)” deyin” sözüdür.
Bunu Buhari ile Müslim rivayet etmiştir. Yine Buhari Edebu’l-Mufred’de (1106) rivayet etmiş, el-İrva’da (5/112) tahrici yapılmıştır.
Nebi sallallahu aleyhi ve sellem: “Siz de: “ve aleyke” deyin” buyururken bunun illetini, onların “es-Samu aleyke” demelerine bağlamıştır. Bu illetlendirme onların “es-Selamu aleyke” demeleri halinde “ve aleyke’s-Selam” diye aynısıyla karşılık vermeyi gerektirir. Aşağıdaki husus da bunu destekler:
İkincisi: Allah Teala’nın: “Bir selamla selamlandığınız vakit ondan daha güzeliyle veya aynısıyla karşılık verin” ayetinin umumi oluşudur. Zira bu umumilik müslüman olmayanları da kapsamaktadır.
O mecliste söylediklerim bunlar idi. Şu an ekleme yaparak şunları da söylüyorum:
Ayetin umumi oluşunu şu iki mesele pekiştirmektedir:
Birincisi: Buhari Edebu’l-Mufred’de (1107) – metin akışı ona aittir – ve İbn Cerir et-Taberi Tefsir’inde (10039) iki rivayet yoluyla; Simak – İkrime – İbn Abbas radıyallahu anhuma tariki ile rivayet ediyorlar: İbn Abbas radıyallahu anhuma dedi ki:
“Yahudi, Nasrani (hristiyan) veya mecusinin selamına cevap veriniz. Zira Allah Teala: “Bir selamla selamlandığınız vakit…” buyuruyor” dedi.
Derim ki: isnadı sahihtir. Şayet Simak’ın İkrime’den rivayeti ile olmasaydı ondan rivayeti özellikle muzdariptir. Bunun merfu olması halinde böyle olması muhtemeldir. Görüldüğü gibi burada rivayet mevkuf gelmiştir. Said b. Cubeyr’in İbn Abbas radıyallahu anhuma’dan şu rivayeti de bunu destekler: İbn Abbas radıyallahu anhuma dedi ki:
“Şayet bana Firavun dahi “Allah sana mubarek kılsın” dese, ben: “Sana da” derim. Fakat Firavun öldü.”
Buhari Edebu’l-Mufred’de (1113) Müslim’in şartına göre sahih bir isnad ile rivayet etmiştir.
İkincisi: Allah Teala’nın: “Allah sizinle din konusunda savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere iyilik yapmanızı ve adaletli davranmanızı yasaklamaz. Muhakkak ki Allah adaletli davrananları sever.” Ayetidir.Bu ayet, müminlerle barışık olup yurtlarında barındıran, eziyet etmeyen kafirlere iyiliği emretmesi ve onlara karşı adaletli olunması konusunda açıktır. Şüphe yok ki onlardan biri açıkça “es-Selamu aleykum” diyerek selam verse ve biz onu “ve aleyke” diyerek cevaplasak bu ne adalete uyar ne de ona iyiliğe. Zira bizler bu durumda onunla “es-Samu aleykum” diyen kimse arasında eşit davranmamış oluruz. Bu da açıkça zulümdür. Allah en iyi bilendir.
[1] Şeyh Elbani es-Sahiha (1411)’de bu hadisin tahricini şu şekilde yapmıştır: Muslim (7/5) Ebu Davud (2/642) Ahmed (2/346, 459) İbn Sunni Amelu’l-Yevme ve’l-Leyle (337)

22 Ağustos 2009 Cumartesi

Diyanette Tarihi Ramazan Skandalı!

Diyanet'te tarihi Ramazan skandalı

Emrullah Öztürk/ TIMETÜRK
Hilal gözetleme, ülkemizde ve İslam âleminde bir türlü çözüme kavuşturulamayan bir mesele. Ramazan yaklaşırken Hilalin görülmesi konusu yıllardır Müslümanların gündeminde yer alan tartışmalardan biri.
Konunun tartışılan tarafı, ilmi verilere dayanarak hazırlanan takvimlerde belirtilen Ramazan ve bayram günleriyle hilali gözetleyip, görüldüğünde duyurulan günün farklılık arzetmesi halinde Müslümanların kafasında oluşturulan tereddütler...
Bir taraf hilalin çıplak gözle görülmesi gerektiğini savunurken karşı taraf tekonolojik imkânların hilalin tespitini mümkün kıldığını öne sürüyor.
Peki, hangi taraf haklı?
DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI'NIN 22 YILDIR GİZLEDİĞİ HATA NE?
Milli Gazete yazarlarından Ebubekir Sifil konuyla ilgili yaşanan tartışmaları dün köşesine taşırken 1986 - 1987 yıllarında Diyanet İşleri Başkanlığı'nda yaşanan ve yıllardır halktan saklanan bir skandalı gözler önüne serdi. Harameyn Turizm'in sahibi Ahmet Ziya İbrahimoğlu'na, o yıllarda Diyanet İşleri Başkanlığı Vakit Hesaplama Şubesi'nin müdürü olarak görev yapan Albay Arif Hikmet Köklü tarafından aktarılan olay, hilal gözetleme sorumluluk ve geleneğini Türkiye'de ne kadar zayıf ve yetersiz hale düşürüldüğünün acı bir göstergesi.
Ahmet Ziya İbrahimoğlu 1986 - 1987 yıllarında hilalini nasıl gördüğümüzü, birinde bir gün, diğerinde iki gün sonra Türkiye'de bayram yapılmış olması sebebiyle Müslümanların bayram günlerinde oruç tutma durumunda kalmalarını anlatmaya çalışırken, belgelerini sunmasına fırsat bırakmadan: “Evet bahsettiğiniz o iki yılda Türkiye'de biz hata yaptık Suudi Arabistan'dan hilalin görülmesi doğrudur. Mesele ilmin yanılması değil, hilalin kavuşma anıyla, dünyadan görülme anı konusundaki hatalı değerlendirmeden kaynaklanmaktadır. Bu yanılmayı ben zamanın Diyanet İşleri Başkanı'na bildirdim; fakat takvimlerden farklı bir bayram günü duyurmanın bazı sıkıntılara yol açabileceği endişesiyle Diyanet İşleri Başkanlığı sessiz kalmayı tercih etti” dediğini aktardı.
TEK HatayI TÜRKİYE Mİ YAPTI?
İbrahimoğlu, bununla beraber Suudi Arabistan'daki uygulamada hata yapılmadığını veya yapılmayacağını da asla söylemek istemediğini de net bir şekilde ifade ediyor. İki binli yılların başında Ru'yet-i Hilal konusunda Suudi Arabistan'da da iki yıl hatalı uygulama yapıldığına dikkat çeken İbrahimoğlu hata anlaşılınca kamuoyuna duyurularak eksik kalan günlerin kaza edilmesi gerekliliği hatırlatılmış olduğunu belirtti.
Bu durumda her iki tarafın da hata yapabileceğini kabul etmek gerektiğini belirten İbrahimoğlu, 'dinini yaşamakta hassas ve duyarlı davranan Müslümanların nasıl hareket etmesi gerektiğini de ifade etmemiz lazım' dedi.
Suudi Arabistan'da hilali gözetleme anlayışı örf olarak yaşatılmaya çalışılıyor. İbrahimoğlu takip edilen usulun, yeteri kadar titiz davranılmasa da doğru olduğunu savunurken, bizde ise usulun doğru olmadığı gibi uygulamada da gereken titizlik ve hassasiyetin gösterilmediği tespitinde bulundu.
BİRLİK NASIL SAĞLANIR?
Eski Fetva Kurulu başkanlarından Prof. Dr. Abdülaziz Bayındır'a göreyse eğer ufukta görüntüye engel bir şey varsa, dürüst bir müslümanın Ramazan hilalini gördüğüne dair yaptığı şahitlik geçerli sayılarak Ramazan ilan edilir. Ufuk açıksa o zaman, yalan söylemek için aralarında anlaşmış olmaları imkânsız olan bir topluluğun şahitliği aranır.
Bir yerde hilalin görüldüğü sabit olunca bütün müslümanların oruca başlamaları gerektiğini belirten Bayındır, Namaz vakitlerinin bölgelere göre farklılık göstermesi gibi hilalin görülmesinde de farklılıklar (ihtilâf-ı metâli) olacağını, ancak bir bölgede tespit yapılınca artık farklılıklara itibar edilemeyeceğini savundu.
Bir hadiste konuya şu şekilde işaret ediliyor: 'Ramazan hilalini görünce oruca başlayın, Şevval hilalini görünce orucunuza son verin. Eğer buluttan hilal görülmezse Şaban ayını 30'a tamamlayın.” Hem Peygamberin emrini yerine getirmek hem de astronomi âlimlerinin devamlı denetimini sağlamak için hesabın yanında ayrıca gözlemlerin yapılması gerektiğini belirten Bayındır, gözlem konusunun başıboş bırakılmasını, belirtilen şartlar içinde ve belli bir disiplin altında denetlenmesi gerektiğine dikkat çekti. Bayındır, böyle davranıldığı takdirde arzulanan birliğe ulaşılmış olacağını savunurken gerekçesini şu sözlerle açıklıyoır: 'Çünkü yalnız hesaba uymak herkesi tatmin etmez. Bu titizlik ve dikkati gösteren ülke zamanla bu işin önderi olur. Böylece hem o ülkenin kendi Vatandaşları içinde hem de bütün Müslümanlar arasında birlik sağlanmış olur. '
1974'TE TÜRKİYE'DE HANGİ ESASLAR BELİRLENDİ?
Hilal görülmesi tartışmalarına çözüm bulmak için 1974'te Diyanet İşleri Başkanlığı geniş çaplı bir çalışma başlatmış. Kandilli Rasathanesi yetkilileri ile İstanbul'da günlerce süren ilmî toplantılar gerçekleştirilmiş. Müzakereler sonunda Kandilli Rasathanesi'nin yıllardan beri devam edegelen tatbikatında bazı değişiklikler yapılması uygun görülmüş. Bu geniş çaplı çalışmanın içindeki isimlerden biri olan Prof. Dr. Hayrettin Karaman, varılan anlaşmada hesaplamalarının belirlenen şu esasları göre yapıldığını aktarıyor: İslâm aleminde 'ihtilâf-ı metâli' denilen, ayın farklı bölgelerde, farklı zamanlarda doğması nazarı itibara alınmayacak. Yani ay, İslâm aleminin herhangi bir yerinde görülürse, diğer ülkeler o ayı görmeseler bile ilk olarak ayı görmüş olan memleketin hilali görmesine itibar edilir. İslâm'da birlik ve beraberliği sağlamak için diğer bölgelerde farklı zamanlarda ayın görülmesine itibar edilmez.
Karaman bunun tatbikattaki neticesini şöyle yorumluyor: O güne kadar Fas'taki tepeyi, hesaplamanın başlangıç noktası almış olan Kandilli Rasathanesi artık bu nirengi noktasını bırakacaktı. Ekvatorun kuzeyindeki +50 paralel dairesi ile, ekvatorun güneyindeki -50 paralel dairesi arasındaki topyekün 100 derecelik paralel dairelerini tarayacaktı. En erken hangi paralel dairesi üzerinde ay görülüyorsa ona göre kamerî ayın başlangıcını tayin edecek ve diğer bölgeler için de başlangıç zamanı böylece birleştirilmiş olacaktı.
Kandilli Rasathanesi 1974 tarihli protokolden sonra 1975 yılı için yaptığı hesaplamalarda bu esaslara uyduğunu belirten Karaman, fakat yine de İslâm âleminin bazı memleketleri ile yurdumuz arasında farklı bayramların devam ettiğini ifade ediyor.
İSLAM KONFERANSI TEŞKİLATI İÇİNDE NEDEN BÖYLE BİR YAPI YOK?
Dr. Ebubekir Sifil ise, aslolan her iki metodun birlikte uygulanması ve sonuçların her iki metod esasında değerlendirilmesi gerektiğini savunuyor. Bunu yapacak olanın da, İslam Konferansı Teşkilatı yahut bütün İslam ülkelerinin iştIrak ettiği benzeri bir yapılanmanın olduğuna işaret ediyor.
Kaynak: Time Turk
Tarih: 12:31:16 27.08.2008

19 Ağustos 2009 Çarşamba

Evvabin Namazı Duha (Kuşluk) Namazıdır

Evvabin Namazı Duha (Kuşluk) Namazıdır
Ebu Muaz Seyfullah Erdoğmuş
“Evvabin Namazı” İsminin Kuşluk Namazına Ait Olduğunun Delilleri:
1- Ebu Hureyre radıyallahu anh’den; Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem buyurdu ki;
لاَ يُحَافِظُ عَلَى صَلاَةِ الضُّحَى إِلاَّ أَوَّابٌ قال : و هي صلاة الأوابين
“Duha namazına ancak evvab (Allah’a çokça tevbe edip yönelen) kimse devam eder. O (duha namazı) evvabin (Allah’a yönelen kimselerin) namazıdır.” Bunu İbn Huzeyme ve Hakim rivayet ettiler.[1]
2- Zeyd b. Erkam radıyallahu anh’den: Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem:
صَلاَةُ الأَوَّابِينَ حِينَ تَرْمَضُ الْفِصَالُ
“Evvâbîn namazı, sıcaktan deve yavrularının ayakları yandığı[2] zaman kılınır.” Buyurmuştur.” Bunu Müslim rivayet etti.[3]
3- Aynısını Abd b. Humeyd ve Hafız Semmuye; Abdullah b. Ebi Evfa radıyallahu anh’den rivayet ettiler.[4]
4- Zahir b. Tahir es-Sudasiyat adlı eserinde sahih isnad ile Enes radıyallahu anh’den rivayet ediyor: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
يَا أَنَسُ صَلِّ صَلاَةَ الضُّحَى فَإِنَّمَا هِيَ صَلاَةُ الأَوَّابِينَ مِنْ قَبْلِكَ
“Ey Enes! Duha namazını kıl. Zira o senden önceki evvabin’in (Allaha yönelenlerin) namazıdır”[5]
5- Deylemi, Ebu Hureyre radıyallahu anh’den rivayet ediyor: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
صلاة الضحى صلاة الأوابين
“Duha namazı evvabin namazıdır”[6]
6- Ebu’l-Kasım el-Munadili, Cüz’ünde el-Esbag b. Nubate’den rivayet ediyor:
أبصر على بن أبى طالب ناسا صلوا صلاة الضحى حين بزغت الشمس فقالوا تخيروا صلاة الأوابين قالوا وما صلاة الأوابين قال صلاة الأوابين ركعتان وصلاة المسبحين أربع وصلاة الخاشعين ست وصلاة الفتح ثمان ركعات صلاة رسول الله - صلى الله عليه وسلم - يوم فتح مكة وصلاة مريم ابنة عمران اثنتا عشرة ركعة من صلاها فى يوم بنى الله له بيتا فى الجنة
Ali b. Ebi Talib radıyallahu anh bazı insanların güneş tepedeyken duha namazı kıldıklarını gördü. “Evvabin namazını tercih edin” dediler. “Evvabin namazı nedir?” denildi. Oda dedi ki: “Evvabin namazı, iki rekattır. Tesbih ediciler onu dört rekat kılar. Huşu sahipleri onu altı rekat kılar. Fetih namazı ise sekiz rekattır ki Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Mekke’nin fethi gününde bunu kılmıştır. Meryem bt. İmran’ın namazı ise on iki rekattir. Bu namazı kılan için Allah cennette bir ev yapar.”[7]
7- Ebu Hureyre radıyallahu anh’den:
أوصانى خليلى بثلاث لا أنام إلا على وتر وأن أصوم ثلاثة أيام من كل شهر وأن لا أدع ركعتى الضحى فإنها صلاة الأوابين
“Dostum (Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem) bana üç şey tavsiye etti; vitir kılmadan uyumamam, her aydan üç gün oruç tutmam ve iki rekat duha namazını terk etmememi tavsiye etti. Zira bu evvabin namazıdır.”[8]
8- Ali radıyallahu anh insanların güneş doğarken namaz kıldıklarını gördü ve şöyle dedi:
عَنْ عَلِيٍّ : أَنَّهُ رَآهُمْ يُصَلُّونَ الضُّحَى عِنْدَ طُلُوعِ الشَّمْسِ ، فَقَالَ : هَلاَّ تَرَكُوهَا حَتَّى إذَا كَانَتِ الشَّمْسُ قِيدْ رُمْحٍ أَوْ رُمْحَيْنِ ، صَلَّوْهَا فَذَلكَ صَلاَةُ الأَوَّابِينَ
“Bunu güneş bir veya iki mızrak boyu yükselinceye kadar terk edin! Bu miktar yükselince kılın zira bu evvabin namazıdır.”[9]
Akşam Namazından Sonra Evvabin Adıyla Kılınan Namaz Sabit Değildir
1- İbn Nasr, Muhammed b. Munkedir’den mürsel olarak rivayet ediyor:
من صلى ما بين المغرب والعشاء فإنها من صلاة الأوابين
“Kim akşam ile yatsı arasında namaz kılarsa o evvabin namazıdır”[10]
2- İbn Merduye, İbn Ömer radıyallahu anhuma’dan rivayet ediyor:
من عقب ما بين المغرب والعشاء بنى له فى الجنة قصران ما بينهما مسيرة مائة عام وفيهما من الشجر ما لو يراهما أهل المشرق وأهل المغرب لأوصلهم فاكهة وهى صلاة الأوابين وهى غفلة الغافلين وإن من الدعاء المستجاب الدعاء الذى لا يرد ما بين المغرب والعشاء
“Akşam ile yatsı arasında namaz kılana cennette iki saray yapılır ki ikisinin arası yüz yıllık mesafedir. Arası ağaçlarla doludur. Doğulular ve batılılar bu ikisini görmüş olsaydılar onun meyvelerine ulaşırlardı. Bu evvabin namazıdır ki, gafiller bundan habersiz kalır. Muhakkak bu vakitte kabul edilen dua vardır. Akşam ile yatsı arasında edilen dua geri çevrilmez.”[11]
3- İbn Zencuye İbn Abbas radıyallahu anhuma’dan mevkuf olarak rivayet ediyor:
إن الملائكة لتحف بالذين يصلون بين المغرب والعشاء وهى صلاة الأوابين
“Muhakkak ki melekler akşam ile yatsı arasında namaz kılanlara hediye verirler. Bu namaz evvabin namazıdır.”[12]
4- Abdullah b. Amr radıyallahu anhuma şöyle demiştir:
صَلاَةُ الأَوَّابِينَ مَا بَيْنَ أَنْ يَنْكَفِتَ أَهْلُ الْمَغْرِبِ إِلَى أَنْ يُثَوَّب إِلَى الْعِشَاءِ
“Evvabin namazı; akşam namazını kılanların yatsı namazını beklemek için ibadete çekildikleri zaman kıldıkları namazdır.”[13]
5- Mekhul’den mürsel olarak:
من صلى بعد المغرب ركعتين قبل أن يتكلم كتبتا في عليين
“Kim akşam namazından sonra hiç konuşmadan iki rekat kılarsa bu iki rekat illiyyinde yazılır”[14]
6- Ebu Hureyre radıyallahu anh’den:
من صلى بعد المغرب ست ركعات لم يتكلم فيما بينهن بسوء عدلن له بعبادة ثنتي عشرة سنة
“Kim akşam namazından sonra aralarında kötü bir şey konuşmadan altı rekat namaz kılarsa kendisi için on iki senelik ibadete bedel olur.”[15]
7- Aişe radıyallahu anha’dan:
من صلى بين المغرب والعشاء عشرين ركعة بنى الله له بيتا في الجنة
“Kim akşam ile yatsı arasında yirmi rekat namaz kılarsa Allah onun için cennette bir ev yapar”[16]
8- İbn Amr radıyallahu anhuma’dan:
من صلى ست ركعات بعد المغرب قبل أن يتكلم غفر له بها ذنوب خمسين سنة
“Kim akşam namazından sonra konuşmadan altı rekat namaz kılarsa elli senelik günahları bağışlanır.”[17]
9- Ömer b. Ebi Halife, Ata el-Horasani’den:
عمر ابن ابي خليفة قال سمعت عطاء الخراساني وصلى معنا المغرب فأخذ بيدي حين انصرفنا فقال ترى هذه الساعة ما بين المغرب والعشاء فإنها ساعة الغفلة وهي صلاة الأوابين ومن جمع القرآن فقرأه من أوله الى آخره في الصلاة كان في رياض الجنة
Ata el-Horasani bizimle beraber akşam namazını kıldı. Namazdan ayrılınca elimden tuttu ve şöyle dedi:
“Akşam ile yatsı arasında şu gördüğün vakitler gaflet saatleridir. Bu vakitte evvabin namazı vardır. kim kuranı başından sonuna kadar bu vakitte okur ve ardından namaz kılarsa cennet bahçelerinde olur.”[18]
10- Ammar b. Yasir radıyallahu anhuma’dan:
رأيت حبيبي صلى الله عليه وسلم يصلي بعد المغرب ست ركعات ، ثم قال : من صلى بعد المغرب ست ركعات غفرت له ذنوبه وإن كانت مثل زبد البحر.
“Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’i akşam namazından sonra altı rekat kılarken gördüm.” Sonra dedi ki: “Kim akşam namazından sonra altı rekat kılarsa günahları deniz köpükleri kadar dahi olsa affedilir.”[19]
Netice:
Sahih hadislerde evvabin namazı olarak duha (kuşluk) namazı tarif edilmektedir. İnsanlar arasında yaygın olarak akşam namazından sonra altı rekat olarak kılınıp “evvabin namazı” denilen namazın ise sabit bir aslı olmadığı gibi, bu namaza “evvabin namazı” adını veren rivayetler sadece zayıf yahut uydurma rivayet yollarıyla gelmiştir. Dolayısıyla sahih rivayetlere muhalif olan bu metinler hadis ıstılahatına göre “münker” rivayetler olarak değerlendirilir. Akşam ile yatsı arasında nafile namaz kılmaya gelince bazı sahabelerden bu amel sabit olmuştur. Ancak hiçbir sahabeden bu namaza evvabin namazı dedikleri sabit olmamıştır. Allah en iyi bilendir.
Nafile namazlar ibadetler babından olduğu için mutlaka meşruluğuna dair delil mevcut olduktan sonra amel edilmelidir. Allah Azze ve Celle delilsiz amel edenleri kınamış, delil ile hareket edenleri şu ayetinde övmüştür:
“Rabbinden bir delil üzerinde bulunan kimse, kötü ameli kendisine süslenen ve hevasına uyan gibi olur mu?” (Muhammed 14)
Nebi sallallahu aleyhi ve sellem de “Her kim emrimiz bulunmayan bir amelde bulunursa o reddolunur” buyurmuştur.
[1] Hadis hasendir. İbn Huzeyme (2/228) Hâkim (1/314) lafız her ikisine aittir. Taberani Mucemul Evsat (4/159) Hakim hadisin Müslim’in şartına göre sahih olduğunu söyledi. Zehebi de ona muvafakat etmiştir. Elbani Silsiletul Ehadisis Sahiha’da (702, 1994) Hasen dedi. Bkz.: Suyuti Camiu’s-Sagir (9955)
[2] Nevevi, Müslim Şerhinde (6/30) der ki; “ramda’; kum'un güneşin hararetiyle şiddetle ısınması anlamına gelir. Yani; deve yavrularının ayakları kumdan yandığı zaman” demektir. Fasîl; deve yavrularının küçükleri demektir.” Bkz.: Neylul Evtar (2/81)
[3] Hadis sahihtir. Müslim (musafirin 143-144 no:748) İbn Ebi Şeybe (2/173) Tayalisi (687) Ahmed (4/366) İbn Huzeyme (2/229) İbn Hibban (6/280) Darimi (1457) Beyhaki (3/49) Taberani (5/207) Bezzar (4315) Elbani Sahiha (1164)
[4] Sahih. Abd b. Humeyd (527) Camiu’s-Sagir (5072) Busayri İthaf (1763) İbn Hacer Metalibu’l-Aliye (684) Hafız ibn Hacer isnadının sahih olduğunu söylemiştir.
[5] Zayıf. Zahir b. Tahir eş-Şehami Es-Sudasiyat (287) Ebu Abdillah es-Saidi es-Sudasiyat (2/3) Ebu Ya’la (7/197, 273) Bezzar (7396) Beyhaki Şuab (6/429 no:8766) Taberani Evsat (5/328) İbn Şahin et-Tergib (121) İbn Adiy (1/418) Busayri İthaf (1755) Suyuti Camiu’s-Sagir (5012) Suyuti “sahih” demiştir. Elbani Daifu’l-Cami (3476) ed-Daife (3773)
[6] Sahih. Deylemi (3729) İbn Şahin et-Tergib (129) İbn Abdilberr et-Temhid (8/136) Ebu Nuaym Tarihu İsbehan (1/241) Elbani es-Sahiha (1994) Sahihu’l-Cami (3827) Suyuti Camiu’s-Sagir (5083)
[7] Kenzu’l-Ummal (23437) isnadını bulamadım. Az sonra gelecek olan 8 nolu hadis bunun şahididir.
[8] Sahih. Darimi (1745) Ahmed (2/265, 505) İbn Huzeyme (2/227) es-Sahiha (1164) isnadı sahihtir.
[9] Sahih. İbn Ebi Şeybe (2/174) Hatib el-Mufterak (3/336)
[10] Zayıf. İbn Nasr Muhtasaru Kıyamil-Leyl (s.20, 78) İbn Mubarek Zühd (1259) Beyhaki (3/19) Camiu’s-Sagir (8804) Iraki el-Muğni (600) Zubeydi İthaf (3/372) Elbani Daifu’l-Cami (5676) ed-Daife (4617) Suyuti ve Elbani: zayıf demişlerdir.
[11] Uydurma. Curcani Tarihu Curcan (s.74 no:21) İbn Adiy (2/20) İbn Tahir Makdisi Zehiratu’l-Huffaz (5400) Hafız Makdisi bunun uydurma olduğunu söylemiştir. İsnadında Ömer b. Subh hadis uyduran birisidir. Beşir b. Zadan ise bir hiçtir.
[12] Kenzu’l-Ummal (21839) isnadında ulaşamadım.
[13] Zayıf. İbn Ebi Şeybe (2/197) İbn Mubarek Zühd (1260) isnadında Musa b. Ubeyde zayıftır.
[14] Zayıf. İbn Nasr Kıyamu’l-Leyl (s.58) İbn Ebi Şeybe (2/16) Camiu’s-Sagir (8802) Munavi et-Teysir (2/826) Daifu’l-Cami (5660) Suyuti, Munavi ve Elbani zayıf demiştir.
[15] Çok zayıftır. Tirmizi (435) İbn Mace (1167) İbn Huzeyme (1195) Ebu Yala (10/414) el-Askeri Musnedu Ebi Hureyre (s.71) Taberani Evsat (1/250) Camüu’s-Sagir (8803) Iraki el-Muğni (1264) Daifu’l-Cami (5661) Tirmizi, Hafız Iraki ve Suyuti zayıf demiştir. Tirmizi dedi ki: “İsnadında Amr b. Ebi Has’am vardır. Muhammed b. İsmail el-Buhari onun hakkında: “hadiste münkerdir, çok zayıftır” demiştir.” Bkz.
[16] Uydurma. İbn Mace (1374) İbn Şahin et-Tergib (s.172) Suyuti Camiu’s-Sagir (8805) Daifu’l-Cami (5662) isnadında Yakub b. Velid yalancı bir ravidir. Suyuti zayıf, Elbani uydurma demiştir.
[17] Zayıf. İbn Nasr Kıyamu’l-Leyl (s.57) İbn Şahin et-Tergib (272) Muhlis el-Fevaid (8/34) İbn Ebi Hatim İlel (1/78) Camiu’s-Sagir (8806) isnadında Muhammed b. Gazvan vardır. Ebu Zur’a: “Uydurmaya benziyor” demiş, İbn Hacer, Suyuti, Munavi ve Elbani zayıf olduğunu belirtmiştir. Elbani Daifu’l-Cami (5665)
[18] Zayıf. Maktu bir rivayettir. Ebu Nuaym Hilye (5/200) meçhul ravileri vardır.
[19] Zayıf. Taberani Sagir (900) Taberani Evsat (7/191) Ebu Nuaym Ahbaru İsbehan (1785) İbn Asakir (43/352) İbn Cevzi İlel (1/453) Elbani Daifu’t-tergib (333) İbn Mende dedi ki; isnadında Salih b. Katan tek kalmıştır. Heysemi Mecmau’z-Zevaid’de (2/230) Salih b. Katan’ın hal tercemesini bulamadım demiştir. Dolayısıyle bu ravi meçhuldür.

1 Ağustos 2009 Cumartesi

İzlamoğluna itiraz eden hayranından bir iktibas!

kaynak: http://www.cihaderi.net/Cengiz-Duman..--..Mustafa-İslamoğlu-Hocamızın-Dikkatine!-makale-76.html
Cengiz Duman..//..Mustafa İslamoğlu Hocamızın Dikkatine!
28 Temmuz 2009 Salı Saat 14:08
"Sesimiz" olduğuna inandığım Hilal TV kanalındaki özgün programlardan biri olan "Vahyin penceresi" programını ilgi ile takip etmekteyim. Hayli ilgi çektiğine inandığım bu programın videobant kayıtlarını, Hilal televizyonu ve Mustafa İslamoğlu web sitelerindeki video arşivlerinden de mükerreren seyretme imkânımızın olması da bize ayrı bir imkân bahşetmekte.
"Vahyin penceresi" programı, Hilal TV yayınının başladığı yıllardan beri devam eden uzun soluklu bir program. Gördüğüm kadarıyla programın birkaç olumsuz yönünden birisi, on beş günde bir canlı yayınlanacağı ilan edilmesine rağmen bu yayın zamanlamasına uyulmamakta, bant yayını tekrarlarla, bu ilan edilen canlı yayın periyodu istikrarsız olarak devam ettirilmektedir.
Bir diğer olumsuz taraf ise programın sunucularının sürekli değişmesidir. Belki 120 dakika gibi çok uzun bir program süresi de, içersinde işlenen konuların dikkatle takip edilmesi gereken bir program açısından, olumsuz olarak değerlendirilebilir.
Her şeye rağmen hüsnüniyetle baktığımızda, belki de bizim bu olumsuz gördüğümüz yönler aynı zamanda program sürdürülebilirliği açısından bir avantaj olarak da addedilebilir. Çünkü bant tekrarları da, seyirciler zaviyesinden bakıldığında; programda konuşulan konulardan, kaçırılan yönleri veya kaçırılan programları yakalayarak, yeniden seyretme açısından; sunucuların sürekli değişmesi, program monotonluğunun giderilmiş olması açısından, reklam araları ile bölünen uzun program süresi aynı zamanda seyredilme oranlarını arttırma açısından avantaj olabilir.
Gelelim konumuza.. 15 Haziran 2009 tarihinde yayınlanan "Meal üzerine" konulu "Vahyin penceresi" programında, Mustafa İslamoğlu hocamızın sohbet konusu, yayınlamış olduğu "Hayat Kitabı Kur'an, Gerekçeli Meal - Tefsir" kitabı üzerineydi.
Değerli ve önemli gördüğümüz yorum ve açıklamalarda bulunan hocamızın sohbeti, Hz. İbrahim kıssasının, meleklerin çocuk müjdesi bölümü ile ilgili kısmına geldiğinde hocamızdan duyduklarımı, kendi birikimlerim ile kıyaslamaya ve sorgulamaya başladım.
Hocamız şöyle demekteydi sohbetinin üzerinde duracağımız bu bölümünde; öncelikle Hilal TV ve Mustafa İslamoğlu web siteleri video arşivlerinden yararlanarak metin haline getirdiğimiz konuşmanın içeriğini aktaralım. "…yine mesela, ayeti kerime'nin rakamını hatırlayamadım. Hz. İbrahim'in karısına bir çocuğu olacağı müjdelendiğinde, İshak müjdelendiğinde, ne yapıyor karısı; "Dahiket fe Sakket" "yüzüne vurdu ve güldü" diyor. Yahu!..hem yüzüne vurur hem insan güler mi? Böyle bir, 80 yaşında bir kadın, çocuk doğuracağını haberini alırsa, ne olur durumu?.... Ama hiç gülmez… Böyle eder, yüzüne vurur… Ama gülmez… Başka bir şey olur. Bu gülme bana hiç yatmadı!...Hiç yatmadı.. Bu sefer tefsirleri karıştırdım, karıştırdım, karıştırdım, karıştırdım…. Sunî tefsirler bitti. Şiî külliyatına geçtim. Tabatabai'nin, El-Mizan'ını açtığımda "dahiket" kelimesinin "hayız alameti görmeye başladığı" manasına geldiğini gördüm… Orada… Hemen bu sefer döndüm, etimoloji lügatlarına… O aklıma gelmemiş, çünkü "dahike"yi biz zannederiz ki, "dahike" "güldü" bir tek manası var, meğer değilmiş. Meğer bildiğine bakacakmışın lugata.. Bilmediğine değil!.. Ve döndüm Mu'cemu Mekayisu'l-Luğa'ya… Orada gözümün içine bakıyor. Meğer bu kelime sadece "güldü" manasına gelmiyor; olgunlaştı, daldan düştü, yetişti, akıl baliğ oldu, kadın için; hayız gördü, hayız halini aldı… O anda Hz. İbrahim'in eşinde hayız alametleri belirmiş……….Güldü nerde orada?.. Rahim faaliyetleri başladı nerde?... Aslında müjde, mucize müjdesi… Anlatabiliyor muyum? Rabbimin onda gerçekleştirdiği olağanüstü bir hal… Çünkü o olmadan doğum gerçekleşmez zaten. Zaten bu müjdenin de böyle bir sonucu olmalı…”
Şimdi bu konuşmada geçen bazı konuları tasnif ederek üzerinde duralım:
1. "Hz. İbrahim'in karısına bir çocuğu olacağı müjdelendiğinde, İshak müjdelendiğinde ne yapıyor karısı; ‘Dahiket fe Sakket’ ‘yüzüne vurdu ve güldü’ diyor." Önemli gördüğümüz bu hususta bazı ayrıntılara dikkat çekmek istiyoruz. Hocamızın Kur'an-ı Kerim'de anlatılan Hz. İbrahim'i ziyaret eden meleklerin çocuk müjdesine karşı, Hz. Sara'nın yaptığı iki ayrı fiili birleştirerek "Dahiket fe Sakket" olarak vermektedir. Oysa Sara'nın yaptığı bu fiiller, Kur'an'da ayrı ayrı surelerde ve ayrı ayetlerde kıssa edilmektedir.
Sayın İslamoğlu’nun birleştirerek bahsettiği fiilleri anlatan ayetlerden birisi; Hud suresi 71. ayettedir. Bu ayette, Hz. İbrahim'in karısı Sara'nın, meleklerin kendisine verdiği çocuk müjdesine "dahiket" güldüğü beyan edilmektedir; "Vemreetuhu kâimetun fe dahıket fe beşşernâhâ bi ishâka ve min verâi ishâka ya'kûb" "O esnada hanımı ayakta idi ve (bu sözleri duyunca) güldü. Ona da İshak'ı, İshak'ın ardından da Ya'kub'u müjdeledik." Hud suresindeki 71. ayette Sara'nın gülme fiiline yer verilirken, çığlık atma ve yüzüne vurma eyleminden bahsedilmemektedir.
Meleklerin çocuk müjdesinin bir başka versiyonunun kıssa edildiği Zariyat suresi 29. ayetinde ise Hz. Sara'nın fiili şöyle verilmektedir: "Fe akbeletimreetuhu fî sarretin fe sakket vechehâ ve kâlet acûzun akîmun." "Karısı çığlık atarak geldi. Elini yüzüne çarparak: "Ben kısır bir kocakarıyım!" dedi.". Bu ayeti kerime'de, meleklerin verdiği çocuk müjdesine; Hz. İbrahim'in hanımı Sara'nın, çığlık attığı ve yüzüne vurduğu " fî sarretin fe sakket vechehâ" beyan edilmektedir. Ancak güldüğü ifade edilmemektedir.
Hal böyle olunca İslamoğlu hocamın, Hz. Sara'nın gülme ile çığlık atıp, yüzüne vurma fiillerini birlikte değerlendirerek yaptığı yorumlar, olayın içeriğini tam manasıyla yansıtmamaktadır. Kanaatimizce Hz. İbrahim'in hanımı Sara'nın, meleklerin çocuk müjdesine; surelerin nüzul sırasına göre Hud suresindeki kıssada beyan edildiği gibi ilk olarak güldüğü ifade edildiğine göre; gülme "Dahiket" fiilinin çığlık atma ve yüzüne vurma fiilinden ayrı değerlendirilmesi gereklidir.
"Dahiket" fiilinin öncelikle Kur'an'ın diğer ayetlerindeki kullanışlarına baktığımızda olağanüstü vakıalarda insanların verdiği ortak bir tepkiyi "gülme" eylemini ifade ettiği görülmektedir. Şimdi bunlardan örnekler verelim:
“Siz ise onlarla alay ediyordunuz. O kadar ki onlar size beni anmayı unutturdu. Onlara hep (tadhakûn) gülüyordunuz.” “Fettehaztumûhum sıhriyyen hattâ ensevkum zikrî ve kuntum minhum tadhakûn” (23/Muminun/110)
“(tedhakûn)Gülüyorsunuz da ağlamıyorsunuz!” “Ve tedhakûne ve lâ tebkûn” (53/Necm/60)
“Şüphesiz O, (adhake) güldürür ve ağlatır.” ” Ve ennehu huve adhake ve ebkâ.” (53/Necm/43)
“Bunun üzerine (Süleyman A.S), onun sözüne (dâhıken) gülerek tebessüm etti.” “Fe tebesseme dâhıken min kavlihâ” (27/Neml/19)
“(Dâhıketun) Gülerler, sevinirler.”” Dâhıketun mustebşirah” (80/Abese/39)
Bu ayetlerde geçen “d-h-k” kökenli kelimelerin hepsi “gülme” anlamında kullanılmıştır. Değişik bir anlatımla “d-h-k” kökenli kelimelerin geçtiği yerlerden hiç birinde “kadının hayız görmesi” anlamı kullanılmamıştır.
Bunun haricinde Hz. İbrahim'in hanımı Sara'nın, meleklerin çocuk müjdesine "gülme" fiili aynı zamanda Tevrat'ta anlatılan, Hz. İbrahim kıssasındaki, Hz. İbrahim'in hanımının, çocuk müjdesi veren meleklere gülme ve hatta Yehova ile gülme üzerine gelişen muhaveresi bağlamında da değerlendirilmelidir. Tevrat'ta bu olay şu şekilde kıssa edilmektedir: "İbrahim yüzüstü yere kapandı ve güldü. İçinden, "Yüz yaşında bir adam çocuk sahibi olabilir mi?" dedi, "Doksan yaşındaki Sara doğurabilir mi?" (Tevrat/Tekvin17/17) "İçin için gülerek, "Bu yaştan sonra bu zevki tadabilir miyim?" diye düşündü, "Üstelik efendim de yaşlı." RAB İbrahim'e sordu: "Sara niçin, 'Bu yaştan sonra gerçekten çocuk sahibi mi olacağım!' diyerek güldü? RAB için olanaksız bir şey var mı? Belirlenen vakitte, gelecek yıl bu zaman yanına döndüğümde Sara'nın bir oğlu olacak." Sara korktu, "Gülmedim" diyerek yalan söyledi. RAB, "Hayır, güldün" dedi." (Tevrat/Tekvin18/12-15)
Kur'an'da, meleklerin çocuk (İshak) müjdesi bölümü üç ayrı şekilde kıssa edilmektedir. Bunlardan iki tanesinde melekler ile Hz. Sara arasındaki, çocuk müjdesi ile gelişen fiiliyat (Çığlık atma-Yüze vurma-Gülme) ve meleklerle muhavere kıssa edilmektedir. Üçüncü kıssada ise melekler ile Hz. İbrahim arasındaki muhavere anlatılmaktadır.
Muhtemeldir ki, Tevrat'ta tahrife uğrayan meleklerin, Hz. İbrahim'e ziyareti ve çocuk müjdesi kıssası; Kur'an'da beyan edilen bu üç ayrı tekrarlı anlatımlarla, asli konumuna döndürülmüştür. Böylece Tevrat'ta yer alan Hz. İbrahim kıssanın bu bölümü tevhidi yapıya çevrilerek, hidayet ve mesaj verme niteliklerine kavuşturulmuş olmaktadır.
Kur'an'da yer alan meleklerin ziyareti ve müjdesi ile ilgili kıssalardaki ayetlerde, Allah'ın, Hz. İbrahim ve Sara'ya, İshak ve ardından Ya'kub'u bahşetmesinin sebebi yani meleklerin müjdesi şöyle açıklanmaktadır: "(Melekler) dediler ki: Allah'ın emrine şaşıyor musun? Ey ev halkı! Allah'ın rahmeti ve bereketleri sizin üzerinizdedir. Şüphesiz ki O, övülmeye lâyıktır, iyiliği boldur. (11/Hud/73)
Hz. İbrahim ile ziyaretçi meleklerin muhaveresinde, çocuğu olacağı müjdelenen Hz. İbrahim’in şaşkınlığı resmedilmekte ve buna şaşırmaması gerektiği, Allah’ın kudretinin bunu gerçekleştirmeye yeteceği vurgulanmaktadır. Meleklerin bu vurgusu ve Hz. İbrahim'in bu vurguyu tasdiki aynı zamanda, kıyamete kadar tüm zamanlarda, Kur'an muhataplarının örnek alması gereken bir kaide olmaktadır. "Sana gerçeği müjdeledik, sakın ümitsizliğe düşenlerden olma! dediler. (İbrahim:) dedi ki: Rabbinin rahmetinden, sapıklardan başka kim ümit keser?" (15/Hicr/55-56)
Meleklerin çocuk müjdesine karşılık şaşkın hareketlerde ve konuşmalarda bulunan Hz. Sara'ya, bunun Allah'ın takdiri olduğu melekler tarafından şöyle açıklamaktadırlar: "Onlar: "Bu böyledir. Rabbin söylemiştir. O, hikmet sahibidir, bilendir" dediler." (51/Zariyat/30)
Yine Kur'an'da yer alan kıssada, Sara’nın gülmesi konusunda herhangi bir vurgu olmaksızın sadece “gülme”si aktarılmakta, bir diğer kısımda ise Sara’nın şaşkınlıktan çığlık atarak yüzünü tokatladığı bildirilmektedir. Elbette bu ayetteki Hz. İbrahim'in hanımının gülmesi kısmı ile Tevrat’ta yer alan Sara'nın, ziyaretçi meleklerin çocuk müjdesini hafife alarak gülme kısmı, benzer muhtevaya sahiptir. Verdiği tepkilerin abartılıdır ancak bu noktada dikkat etmemiz gereken husus şudur; Sara netice’de bir peygamber değil, sadece peygamber hanımıdır.
2. Mustafa İslamoğlu hocamızın konuşmasındaki ikinci olarak üzerinde durmak istediğimiz husus şudur: "….80 Yaşında bir kadın, çocuk doğuracağını haber alırsa, ne olur durumu?.... Ama hiç gülmez… Böyle eder, yüzüne vurur… Ama gülmez… Başka bir şey olur. Bu gülme bana hiç yatmadı!... Hiç yatmadı.. Bu sefer tefsirleri karıştırdım, karıştırdım, karıştırdım, karıştırdım…. Sunnî tefsirler bitti. Şiî külliyatına geçtim. Tabatabai'nin, El-Mizan'ını açtığımda "dahiket" kelimesinin "hayız alameti görmeye başladığı" manasına geldiğini gördüm…"
Hocamız, Hz. Sara'nın, meleklerin verdiği çocuk müjdesine karşılık olarak verdiği "dahiket" "gülme" fiilini, değişik yorumlama eğiliminden dolayı arayışa girdiğini açıklamaktadır. Muhterem hocamız bu gayretini; "Vahyin penceresi" programındaki meali ile yaptığı açıklamalar içinde geçen; "… bizim mealimizi farklı kılan, ayrıcalıklı kılan hususlardan biri de orijinal manalar var.…Bir tanesi hiçbir yerde bulunmayan…." Şeklinde yaptığı açıklamadan anlamaktayız.
Bu değişik yorumlama eğilimi hocamızın tercihidir, ancak "dahiket" kelimesini değişik yorumlamak amacıyla yaptığı çabalardaki ifadeleri bizim dikkatimizi çekti. Şöyle diyor İslamoğlu: “Bu sefer tefsirleri karıştırdım, karıştırdım, karıştırdım, karıştırdım…. Sunnî tefsirler bitti. Şiî külliyatına geçtim. Tabatabai'nin, El-Mizan'ını açtığımda ‘dahiket’ kelimesinin ‘hayız alameti görmeye başladığı’ manasına geldiğini gördüm…"
Hocamızın "…Bu sefer tefsirleri karıştırdım, karıştırdım, karıştırdım, karıştırdım…." diyerek "dahiket" kelimesi manası ile ilgili olarak çok gayret sarf ettiğini ifade etmektedir. Öyle ki, dönüp tekrar tekrar saydık, tam dört defa "karıştırdım" diyerek mübalağa ifadesinde bulunmakta ve bunun akabinde ; "…Sunnî tefsirler bitti. Şiî külliyatına geçtim…." diyerek bütün bu olağanüstü gayret ve çabalarına karşılık Sunnî külliyat'ta "dahiket" fiiliyle ilgili değişik bir yoruma rastlamadığını beyan etmektedir.
Ki, konuşmasında "dahiket" kelimesi ile ilgili yorumu önce Şiî ulemasından Tabatabai'nin El Mizan'ın da bulduğunu daha sonra Sunnî külliyat'taki "Ebu'l-Hasan Ahmed b. Farsi b. Zekeriyya, Mu'cemu Mekayisu'l-Luğa" isimli etimoloji lugatinde bulduğunu beyan etmektedir.
Nitekim muhterem hocamız "Vahyin penceresi" programında yaptığı açıklamalara paralel olarak yayınladığı "Hayat Kitabı Kur'an, Gerekçeli Meal-Tefsir"indeki, Hud suresi 71. ayetinin dokuz numaralı dipnotunda, Tabatabai'nin el- Mizan kitabı ile Hasan Ahmed b. Farsi b. Zekeriyya, Mu'cemu Mekayisu'l-Luğa kitabından alıntı yaptığını kayda geçirmiş. "Veya ‘...haber üzerine gülmeye başladı.’ tercihimiz ed-dahik'in ‘inkişaf, uyanma, olgunlaşma ve buluğ’ anlamından dolayıdır. (Mekayîs). Allame Tabatabai de bu manayı tercih etmiştir. (Bkz: el- Mîzân)" (s.412-413, İstanbul-2009)
Mustafa İslamoğlu hocamızın, "Vahyin penceresi" programındaki "dahiket" kelimesi manası ile ilgili çabalarına dair ilginç ifadelerine göre "…Bu sefer tefsirleri karıştırdım, karıştırdım, karıştırdım, karıştırdım…. Sunnî tefsirler bitti. Şiî külliyatına geçtim…” diye belirttiği "dahiket" kelimesi değişik anlamları ile ilgili kolayca ulaştığımız "Sunnî" ulemaya ait külliyat'tan örnekler verelim:
Razi'de "DAHİKET'in manası HAZAT (hayız gördü) olabilir. Mücahid ve İkrime'den naklolunduğuna göre onlar, (İbrahim'in karısı) korkudan feraha ulaştığında hayz gördü, hayz gördüğü ortaya çıkınca da (melekler ona) çocuğu olacağını müjdelediler, derler. el-Ferra ve Ebu Ubeyde DAHİKE'nin HAZA manasında olduğunu kabul etmezler." (Razi, Mefatihü'l-Gayb, Daru'l-Fikr, Beyrut, 1981, C. 18, s. 27)
"Ayette geçen «Dahiket» fiili, İbn Ömer, Mücahid ve İkrime' ye göre «Hayız gördü» anlamındadır. Ancak bu görüş Ebu Ubeyde ve Ebu Abid tarafından münker addedilmiştir. Nitekim Ferrada «Dahiket» fiilinin «Hadet» (hayız gördü) anlamına gelmediğini söylemiştir." (Zemahşerî, Keşşaf, cilt; 3, sh: 46. ) (Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, c.8, s.76-82.)
"Kurtubi'de ifade şöyle: "Mücahid ve İkrime der ki: Kendisi ayie (kısır / hayızdan kesilmiş)olduğu halde hayız gördü. Araplar "dahike'l-erneb" (tavşan dahk etti) dedikleri zaman tavşan'ın hayız gördüğünü söylemiş olurlar. Bazı lugatçilern d-hik-'nin haza (hayz) manasından olduğunu inkâr ederler. Fakat çoğunluk dahike'nin gülme manasında geldiğini ve taaccüb / hayret anlamında da kullanıldığını kabul ederler." (Ebu Abdullah Muhammed b. Ahmed b. Ebi Bekr el-Kurtubi, el-Camiü'l-Ahkamü'l-Kur'an, tah. Abdullah b. Abdülmuhsin et-Türki, Müessesetü'r-Risale, Beyrut, 2006, C. 11, s. 163-164)
İmam Maturidi, Hud suresi 71. ayetteki DAHİKE'yi şöyle yorumlamaktadır:
1) Bu ayetteki da-hi-ke (gülme) kelimesinin ilk anlamı, İbrahim'in misafirlerin elini sofraya uzatmaması dolayısıyla, onlardan korkmasının ardından, misafirlerin kendilerinin Allah'ın elçisi olduklarını açıklaması üzerine Sara rahatlayarak gülmüştür.
2) Yaşlılık çağına erişmesine rağmen kendisine erkek çocuk müjdelenince, hayretinden gülmüştür
3) Dahike etti, yani hayız gördü bu İbn Abbas ve İkrime'nin görüşüdür.
4) Ferra derki: Dahike'nin hayız gördü anlamında kullanıldığı görülmemiştir.
5) Kanaatimizce ayette takdim te'hir vardır. Ayette önce güldü, sonra çocuk müjdelendi denmesine rağmen, asıl olan ona çocuk müjdelendi ve o da güldü şeklinde olması gerekir.
6) Bir diğer anlamı da çocuğun müjdelenmesinden duyduğu memnuniyetten dolayı gülmesi olabilir.
(Ebu Mansur Muhammed b. Muhammed el-Maturidi, Kitabu Te'vilatu'l-Kur'an, tah. Bekir Topaloğku, Mizan yay., İstanbul, 2006, C.7, s.205)
İbn Manzur'da ifade şöyle: "Dahiketü'l-mer'etü: Hazat" yani "Kadının dahki: hayız görmesi manasında da kullanılır." Devamının çevirisi şöyle : Müfessirlerden bazıları Hud suresi 71 ayetin İbrahim'in karısının hayız görmesi şeklinde yorumlamışlardır". (İbn Manzur, Lisanu'l-Arab, Beyrut, 1997, VIII/26.)
Râgıp el-Isfahâni şunları kaydetmektedir: “Bazı müfessirlerin düşündükleri gibi, âyette geçen "fedhiket" sözünün tefsiri "hayız gördü" değildir. Onlar, "dahiket" sözünün "hayız gördü" anlamında olduğunu ve onun; Hz. İbrahim'in eşinin durumunu ortaya koymak ve Yüce Allah'ın, kadının hayız görmesini onun müjdelediği bebek doğurmasına bir işaret olduğunu belirtmek için olduğunu söylemişlerdir. İşte onlara göre Hz. İbrahim'in eşi o anda hayız gördü ki, gebe kalmasının olmayacak bir şey olmadığını bilsin. Zira kadın hayız gördüğü sürece hamile kalabilir." (Müferdat; D-H-K Ragıb el-İsfehani, el-Müfredatu Elfazi'l-Kur'an, tah. Safvan Adnan Davudi, "d-h-k-" mad, Beyrut, 1997, 501-502.) (Ragıb el-İsfehani, Müfredat tercümesi, Kur'an ıstılahları sözlüğü, c.II, ss.93-94,İstanbul-2007.)
Verdiğimiz tüm bu örnekler, bir müfessir açısından kolayca ulaşılabilecek "Sunnî" külliyatta yer alan kaynaklar iken, muhterem hocamızın bu kaynaklara ulaşamamasını ve burada yazılanlardan bîhaber olmasını anlamakta güçlük çektiğimi belirtmek isterim..
Değerli hocam "dahiket" "güldü" fiili ile ilgili olarak, Hz. İbrahim kıssasının bu bölümü ile ilgili Tevrat metinleri ile kıyaslamalı müstakil bir inceleme yazısı ile kıssadaki "dahiket" fiilini "hayz görme" olarak yorumlamanızın isabetli olmadığı üzerinde de bilahare duracağımızı belirtmek isterim.

30 Temmuz 2009 Perşembe

Ashabu'l-Uhdud Kıssası ve İbretler

بســـــــــــم الله الرحمن الرحيم
Ahabu’l-Uhdud Kıssası ve İbretler
Ebu Muaz Seyfullah Erdoğmuş
Şüphesiz hamd yalnız Allah'adır. O'na hamd eder, O'ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerlerinden, amellerimizin kötülüklerinden Allah'a sığınırız. Allah'ın hidâyet verdiğini kimse saptıramaz. O'nun saptırdığını da kimse doğru yola iletemez.
Şahadet ederim ki, Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur. O, bir ve tektir, O'nun ortağı yoktur. Yine şahadet ederim ki, Muhammed Allah'ın kulu ve Rasûludur.
"Ey iman edenler! Allah'tan nasıl korkmak gerekirse öyle korkun ve siz ancak Müslümanlar olarak ölünüz." (Al-i İmran; 3/103)
"Ey insanlar! Sizi tek bir candan yaratan ve ondan da eşini var eden, her ikisinden birçok erkek ve kadınlar türeten Rabbinizden korkun. Kendisi adına birbirinizden dileklerde bulunduğunuz Allah'tan ve akrabalık bağlarını kesmekten de sakının. Şüphesiz Allah üzerinizde tam bir gözetleyicidir." (en-Nisâ; 4/1),
"Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve dosdoğru söz söyleyin. O da amellerinizi lehinize olmak üzere düzeltsin, günahlarınızı da mağfiret etsin. Kim Allah'a ve Rasûlüne itaat ederse büyük bir kurtuluşla kurtulmuş olur." (el-Ahzâb; 33/70-71)
Bundan sonra,
Şüphesiz sözlerin en güzeli Allah’ın Kelam’ı, yolların en hayırlısı Muhammed Sallallahu aleyhi ve sellem’in yoludur. İşlerin en kötüsü sonradan çıkarılanlarıdır. Her sonradan çıkarılan şey bidattir ve her bidat sapıklıktır. Her sapıklık ta ateştedir.
Nefisler kıssaları sever ve onlardan etkilenir. Bundan dolayı Kuranı kerimde bir çok faydalı kıssalar anlatılmıştır. O kıssaların en güzelidir.
Nebi sallallahu aleyhi ve sellem de Kuranın uslubuna uygun şekilde, sahih hadislerinde geçmiş peygamberler ve kavimler hakkında ibretler dolu kıssaları en fasih ve beliğ bir şekilde anlatmıştır. Muhakkak ki o hevasından konuşmaz, söyledikleri şeyler kendisine vahyedilenden başka bir şey değildir. (Necm 3-4)
Günümüzde gençlerin çoğu yabancıların zararlı, suç, fuhuş, argo içeren kıssalarına meyletmektedir. Bu da İslam düşmanlarının arzuladığı şekilde netice vermekte, dinden ve selim fıtrattan sapmalar meydana çıkmaktadır.
Kuran-ı Kerim ve sahih sünnetten nakledeceğim Ashabu uhdud kıssasında, çıkarılması gereken çok önemli ibret ve dersler vardır. inşallah önce Kuran ve sünnette kıssanın geçiş şeklini, sonra da bu kıssadan alınması gereken hisselerden bazılarını zikredeceğim.
Allah Teala Buruc suresinin 4. Ayetinden 11. Ayetine kadar olan bölümde şöyle buyurmuştur:
4 — Uhdûd ashabının canı çıksın
5 — Tutuşturucu ateşlerle,.
6 — Hani onlar, onun çevresinde oturmuşlardı,
7 — Mü'minlere yaptıklarını seyretmekteydiler.
8 — Onlar; ancak Azîz, Hamîd Allah'a inandıkları için mü'minlerden öç almışlardı.
9 — O ki göklerin ve yerin mülkü kendisinindir. Ve Allah, her şeye Şâhid'dir.
10 — Şüphesiz ki mü'min erkekleri ve mü'min kadınları belâya uğratanlar sonra da tevbe etmemiş olanlar, işte onlar için cehennem azabı vardır. Ve yakıcı azâb da onlaradır.
11 — Doğrusu îmân edip sâlih amel işlemiş olanlar için altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. İşte büyükkurtuluş budur.
Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetinde ashabı uhdudun kıssası şöyle anlatılmaktadır:
İmâm Ahmed İbn Hanbel ve İmam Müslim, Süheyb radıyallahu anh'den şöyle rivayet etmişlerdir: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
“Sizden önce gelen kavimlerde bir kral vardı ve bir de onun büyücüsü vardı. Büyücü yaşlanınca krala dedi ki: Ben yaşlandım, ecelim geldi. Binâenaleyh bana bir genç ver de ona büyü öğreteyim. Kral ona bir. delikanlı verdi ve o, delikanlıya büyü öğretiyordu. Büyücü ile kral arasında bir de râhib vardı. Delikanlı rahibin yanına geldi ve onun sözlerini dinleyip ona hayran oldu, sözlerine bağlandı. Delikanlı büyücünün yanına geldiğinde büyücü onu dövdü ve; seni tutan nedir? dedi. Ailesinin yanına geldiğinde onlar da delikanlıyı dövüp; seni tutan nedir? dediler. Delikanlı bunu rahibe dert yanarak anlattı. Râhib dedi ki:
Büyücü seni döveceği zaman: Ailem beni tutukladı, de. Âilen sana zarar vereceği zaman da: Büyücü beni tutukladı, de.
Süheyb der ki: Onlar bu durumda iken bir hayvanın üzerinde büyük bir musibet gelip çattı. Ve insanları içeri tıkadı onu aşıp çıkamadılar. Delikanlı dedi ki: Bugün ben rahibin durumunun mu Allah katında daha iyi olduğunu, yoksa büyücünün durumunun mu daha iyi olduğunu öğrenirim. Bir taş aldı ve:
“Allah'ım, eğer rahibin durumu Senin için daha iyi ve büyücünün durumundan daha sevimli ise bu hayvanı öldür de insanlar onun endişesinden kurtulup dışarı çıksınlar, dedi. Taşı attı ve hayvanı öldürdü. İnsanlar böylece onun tehlikesinden kurtuldular. Delikanlı bu durumu rahibe haber verince, râhib dedi ki:
Yavrucuğum, sen benden daha üstünsün ve sen ileride deneneceksin. Denendiğin zaman benim aleyhimde yol gösterme. Delikanlı sağırları işittiriyor, dilsizleri konuşturuyor ve diğer hastaları iyileştirerek onları tedâvî ediyordu. Kralın meclisinde bulunan arkadaşlarından birisi kör olmuştu, delikanlının ününü duydu ve ona pek çok hediyelerle gelip; beni hastalığımdan kurtar da şurada bulunanların hepsi senin olsun, dedi. Delikanlı;
“ben kimseyi hastalıktan kurtaramam ancak Azız ve Celîl olan Allah kurtarır, eğer O'na inanırsan ben senin için Allah'a duâ ederim de seni iyileştirir, dedi. O da Allah'a inandı ve delikanlı da onun için Allah'a duâ etti, adam iyileşti. Sonra adam hükümdarın katına geldi ve her zaman oturduğu yere oturdu. Hükümdar ona:
Ey Falanca gözünü sana kim geri verdi? dedi. Adam; Rabbım, dedi. Hükümdar; ben mi? deyince adam; hayır benim ve senin Rabbın olan Allah, dedi. Hükümdar:
Senin benden başka Rabbın da mı var? dedi. Adam; evet benim ve senin Rabbın olan Allah, dedi. Ve hükümdar adama işkence yapmaya başladı. Nihayet adam delikanlıyı haber verdi. Hükümdar ona elçi gönderip çağırttı ve dedi ki: Çocuğum, sen sağırları duyuracak, dilsizleri konuşturacak kadar büyüde ilerledin ve şu hastalıkları iyileştirecek kadar geliştin, dedi. Delikanlı;
“ben kimseyi iyileştiremem. Yalnız ve yalnız Aziz ve Celîl olan Allah şifâ verir, dedi. Hükümdar: Ben mi? deyince, delikanlı; hayır, dedi. Hükümdar ona:
Senin benden başka Rabbın mı var? dedi. Delikanlı;
benim de Rabbım senin de Rabbın olan Allah, dedi. Hükümdar onu da alıp işkence etmeye başladı ve işkenceye devam edince, delikanlı rahibi haber verdi. Râhib getirilince ona; dininden dön, denildi. Râhib bunu yapmadı. Hükümdar testereyi rahibin başının ortasına koydu ve onu ortadan iki parçaya ayırdı. Kör olan adama:
Dininden dön, dedi. Adam bunu yapmayınca testereyi başının ortasına koydu ve yere kadar onu ikiye parçaladı. Delikanlıya:
Dininden dön, dedi. O bunu yapmayınca bir toplulukla birlikte onu falanca ve falanca dağa yolladı ve onlara dedi ki: Dağın tepesine vardığınızda eğer dininden dönerse döner, yoksa dağın tepesinden onu fırlatın. Adamlar onu dağın tepesine götürdüler ve dağa çıkarınca delikanlı dedi ki:
Allah'ım, onlara karşı Sen dilediğin şekilde beni koru. Dağ yerinden oynadı ve onların hepsi aşağı düştüler. Delikanlı araştırarak hükümdarın yanına geldi. Hükümdar ona:
Arkadaşların ne yaptılar? dedi. Delikanlı: Onlara karşı Allah bana yetti, dedi. Bunun üzerine hükümdar bir grup adamıyla birlikte onu bir sandala bindirerek dedi ki:
Denizin dalgalı yerine vardığınızda dininden dönerse döner, yoksa onu denize atıp boğun, dedi. Onlar denizin dalgalı yerine gittiklerinde delikanlı:
Allah'ım, dilediğin şekilde beni onlardan koru, dedi. Bunun üzerine hükümdarın adamlarının hepsi denizde boğuldular. Delikanlı dönüp geldi ve hükümdarın yanına girdi. Hükümdar:
Arkadaşların ne yaptı? dedi. Delikanlı onlara karşı Allah bana yetti, dedi. Sonra hükümdara dedi ki: Benim sana söyleyeceğimi yapmadıkça beni öldürmeye gücün yetmez. Eğer benim sana bildirdiğimi yaparsan beni öldürürsün. Hükümdar:
Neymiş o? deyince, delikanlı dedi ki:
Sen, insanları yüksekçe bir yerde toplarsın, sonra beni bir hurma kütüğüne asarsın, sadağından bir ok alırsın ve delikanlının Rabbı olan Allah adına der ve atarsın. Eğer böyle yaparsan beni öldürürsün. Hükümdar böyle yaptı ve oku yayının atış yerine koydu, sonra; delikanlının Rabbı olan Allah adına, deyip attı' Ok delikanlının gözüyle kulağının ara yerine isabet etti ve delikanlı elini okun değdiği yere koyup öldü. Bunun üzerine halk; delikanlının Rabbına inandık, dediler. Hükümdara; görüyor musun Allah'a andolsun ki korktuğun şey başına geldi. Halkın hepsi îmân etti, denildi. Bunun üzerine hükümdar, demirci başına emretti de her tarafta çukurlar kazıldı ve ateşler yakıldı. Hükümdar dedi ki:
Kim dininden dönerse onu bırakın, dönmeyenleri ateş çukuruna atın. Suheyb der ki:
Orada birbirlerine karşı savunuyor ve mücâdele veriyorlardı. Nihayet yavrusunu emziren bir kadın getirildi. Sanki kadın eğilip ateşe düşmek üzereydi. Çocuk dedi ki:
Anneciğim sabret, sen muhakkak hak üzeresin.
Rebi' b. Enes, bu âyeti izah ederken şöyle demiştir: "Ateş, çukurların dışına taşarak kâfirleri yaktı. Nitekim âyet-i kerimede: "Onlar için can yakıcı bir azap vardır." buyrulmuştur. Bu onların, dünyada yandıklarını beyan etmektedir.” (Taberi 30/135)
Kıssadan çıkarılacak dersler
1- her doğan fıtrat üzere doğar. Selim fıtrat her zaman hak ve hayırlı olanla beraber olmayı, şerden uzak durmayı gerektirir. Bu genç de rahipten hakkı işittiği zaman hayır tarafında olmaya yönelmiş ve sihirbaz gibi kafirlerden, şer tarafından ayrılmıştır.
2- zaruret anında kafirlerin tuzağından kurtulmak için yalan söylemekte sakınca yoktur.
3- genç, fıtratı ile hakkı arama sürecinde karşılaştığı olayı delil getirmek istemiş, yolu kapatan hayvanın çekilmesi için Allaha dua ederken, rahibin mi yoksa sihirbazın mı hak üzere olduğunu öğrenmek istemiştir.
4- Allaha duasından sonra hak ortaya çıkmış, doğrusu aşikar olmuş, şek, yakin ile giderilmiştir. Bu müminin durumudur. Müşkülatlarını daima Allaha sığınarak halleder.
5- yoldan eziyet verici bir şeyi bertaraf etmek, insanları meşru şekilde sıkıntıdan kurtarmak talep edilen bir iştir ve bundan dolayı ecir vardır. nitekim bu husus sahih hadislerde açıklanmıştır.
6- sadık mümin kerametleri, lutufları kendisine değil, Allah’a nispet eder.
7- küçük bir çocuğa karşı dahi olsa fazileti itiraf etmek üstün bir ameldir. Nitekim rahip gence; “Ey oğul, sen bugün benden daha faziletlisin” demiştir.
8- iyiliği emreden ve kötülüğü yasaklayan, hakkı haykıran herkes mutlaka sınanır, sabretmesi gerekir. Zira bunun Allah katında büyük bir ecri vardır. Allah Teala, Lokman aleyhisselamın diliyle şöyle buyurmuştur:
“Ey oğulcuğum, namazı kıl, iyiliği emret, kötülükten yasakla ve sana isabet eden şeylere sabret. Şüphesiz ki bu azmedilmeye layık işlerdendir.” (lokman 17)
9- Yanlış kullanılan ifadeler yanlış haliyle bırakılmaz, doğrusunun belirtilmesi gerekir. Özellikle de tevhid akidesi ile ilgili konularda. Genç, vezire şöyle demişti: “Muhakkak ki ben kimseye şifa veremem. Şifa veren yalnız Allahtır.” Bu, Allah Teala’nın İbrahim Aleyhisselam hakkındaki şu ayetine uygundur: “Hastalandığın zaman sana şifa veren O’dur” (şuara 80)
Nebi Aleyhisselam da: “Allah ve sen dilersen” diyen bir kimseye: “Beni Allaha ortak mı koşuyorsun! Bilakis yalnız Allah dilerse de” buyurmuştur.
10- Muhakkak ki Allah Teala’nın azab edilseler de dinlerinden dönmeyen, yakılsalar, testerelerle biçilseler, boğulsalar da tagutlara itaat edip küfür sözünü söylemeye, imanın zayıfına razı olmayan imanı kuvvetli kulları vardır. bu en faziletlisidir. Allah Azze ve Celle şöyle buyurmuştur:
“(Gelip geçmiş nice) peygamber vardır ki, onunla birlikte bir çok mü'min, (Allah yolunda) savaşmışlardır da, kendilerine (musibet) lerdan dolayı gevşeklik ve zaaf göstermemişler, boyun eğmemişlerdir Allah sabredenleri sever.” (Ali İmran 146)
Zorlanıp ikrah edildikleri zaman müminlerin küfür sözü söylemelerine Allah müsamaha göstermiş şöyle buyurmuştur:
“Kalbi îman ile dopdolu olduğu halde küfre zorlanan kimse dışında, îmanından sonra Allah'ı inkar eden ve küfre göğüs açan kimselere, Allah katından bir azab gelir. Onlar için büyük bir azab vardır.” (Nahl 106)
11- Hak söz mutlaka zafer kazanır. Kral, genci öldürmekten aciz kalmış, genç bunun nasıl olacağını öğretmeden kral bu işi tamamlayamamış lakin neticede büyük bir topluluk iman etmiştir. Allah Teala şöyle buyurmuştur:
“işte Allah o zaman, ona sekînetini indirmiş (ona soğukkanlılık vermiş) ve görmediğiniz askerlerle onu desteklemiş ve küfredenlerin sözünü de alçaltmıştır. Zira yüce olan, ancak Allah'ın sözüdür, Allah, Azîz'dir, hikmet sahibidir.” (Tevbe 40)
12- Genç, insanların iman etmesi için kendini feda etmiştir. Bu ümmetlerini kurtarmak için çalışan, gerekirse şehid olmayı dahi göze alan ihlaslı mümin kulların özelliğidir. İşte bunlar cennete gidecek kimselerdir. Allah Teala şöyle buyurmuştur:
“Allah yolunda öldürülenleri ölü sanma. Aksine onlar, Rabları katında diri olup. Allah'ın fadl-u kereminden kendilerine verdiği (şehidlik mertebesinden) sevinçli bir şekilde (O'nun sayısız nimetleriyle) rızıklandırılırlar” (Ali İmran 169)
13- Allah müminleri apaçık delillerle sabit kılar, dinlerini kerametlerle destekler. İşte annesinin kucağında: “Ey anneciğim sabret, sen hak üzeresin” diyen bebek de bunlardan biridir. Annesi bu söze icabet etmiş, sabrederek ve karşılığını Allahtan bekleyerek çocuğuyla birlikte ateşe atlamıştır.
14- Müminlerin ölümlerinden sonra vardıkları yer cennet, kafirlerin ise dünyada yakılmak, ahirette ise cehennem azabı olmuştur.
Subhanekallahumme ve bihamdik ve eşhedu en la ilahe illa ente vahdeke ve estağfiruke ve etubu ileyk.

22 Temmuz 2009 Çarşamba

Kuran'da Matematik Hatası(!) mı, yoksa Ateistlerin Mantık Problemi mi?

Bismillahirrahmanirrahim.
Bir arkadaşım ateistler tarafından yayınlanan "Kuran'da matematik hatası" başlıklı bir yazıyı bana e-mail ile göndererek haber verdi. ben de yazıyı incelediğimde basit bir algılama problemi ile insanları nasıl kuşkuya düşürmek istediklerine şahit oldum. önce söz konusu iddiayı görelim, ardından da nerede hata ile (ya da kasti olarak) çarpıtma yapıldığını izah edelim:
iddia şöyle:

KURAN'DA MATEMATİK HATASI
Önce konumuzla ilgili Kuran ayetlerini görelim:Nisa Suresi/11. Allah size, çocuklarınız hakkında, erkeğe, kadının payının iki misli (miras vermenizi) emreder. (Çocuklar) ikiden fazla kadın iseler, ölünün bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Eğer yalnız bir kadınsa yarısı onundur. Ölenin çocuğu varsa, ana-babasından her birinin mirastan altıda bir hissesi vardır. Eğer çocuğu yok da ana-babası ona vâris olmuş ise, anasına üçte bir (düşer). Eğer ölenin kardeşleri varsa, anasına altıda bir (düşer. Bütün bu paylar ölenin) yapacağı vasiyetten ve borçtan sonradır. Babalarınız ve oğullarınızdan hangisinin size, fayda bakımından daha yakın olduğunu bilemezsiniz. Bunlar Allah tarafından konmuş farzlardır (paylardır). Şüphesiz Allah ilim ve hikmet sahibidir.
Nisa Suresi/ 12. Yapacakları vasiyetten ve borçtan sonra eşlerinizin, eğer çocukları yoksa, bıraktıklarının yarısı sizindir. Çocukları varsa bıraktıklarının dörtte biri sizindir. Çocuğunuz yoksa, sizin de, yapacağınız vasiyetten ve borçtan sonra, bıraktığınızın dörtte biri onlarındır (zevcelerinizindir). Çocuğunuz varsa, bıraktığınızın sekizde biri onlarındır (zevcelerinizindir). Eğer bir erkek veya kadının, anababası ve çocukları bulunmadığı halde (kelâle şeklinde) malı mirasçılara kalırsa ve bir erkek yahut bir kızkardeşi varsa, her birine altıda bir düşer. Bundan fazla iseler üçte bire ortaktırlar. (Bu taksim) yapılacak vasiyetten ve borçtan sonra, kimse zarara uğramaksızın (yapılacak)tır. Bunlar Allah'tan size vasiyettir. Allah her şeyi hakkıyle bilendir, halîmdir.Bu ayetlere göre varsayalım ki, bir adam öldü ve geride üç kız evlat, bir ana, bir baba ve eşini bıraktı..
Yukarıdaki ayetlere göre miras paylaşımı şöyle olacaktır:Üç kız evlada mirasın 2/3'ü, ana ve babanın her birine 1/6, karısına 1/8 kalacaktır.
Bu durumu, matematiksel olarak hesaplarsak:(2/3)+(1/6)+(1/6)+(1/8 )= 27/24 = 1,125 bulunur! (Halbuki 1,0 olması gerekirdi!..)
Bu sonuç Kur'an'da verilen oranların hatalı olduğunu göstermektedir. Çünkü mirasın %112,5 u mirasçılara dağıtılamaz. Böyle %100'ün üstünde bir dağıtım yapmak imkansızdır.
ÖRNEK:Adam ölüyor. Geride kalan varisler şunlar; eşi, 3 kız çocuğu, annesi ve babası..Buna göre miras dağıtım oranları Nisa suresi 11. ve 12. ayetin de şöyle bildirilmiştir:
Kız çocuklarına mirasın 2/3 ü
Anneye mirasın 1/6 sı
Babaya mirasın 1/6 sı
Eşine mirasın 1/8 i
------------------------------------
Adamın kalan mirasını 120 milyar farzedelim:
120 x 2/3 = 80 çocuklara
120 x 1/6 = 20 anneye
120 x 1/6 = 20 babaya
------------------------------
toplam = 120
Görüldüğü gibi mirastan eşe hiç para kalmadı. Eğer eş de almış olsa;
120 x 1/8 = 15 Eşe düşen pay
----------------------------
Toplam = 135 olacaktı.
Halbuki ortada 120 milyar var. Eşe 1 kuruş dahi kalmadı. İşte bu Kur'an ayetlerinin hatalı olduğunu gösterir.

Ziya paşanın dediği gibi: "Sen herkesi kör, alemi sersem mi sanırsın?"
Kuran'a iman etmeyenin Allah Azze ve Celle'nin kelamını anlamasını beklemiyoruz. lakin iman edenlerin bu gibi şüphelere düşmemesi için açıklayalım:

Ayette şöyle buyruluyor:
"Allah size, çocuklarınız hakkında, erkeğe, kadının payının iki misli (miras vermenizi) emreder. (Çocuklar) ikiden fazla kadın iseler, ölünün bıraktığının üçte ikisi onlarındır..." (Nisa 11)
1- Bu kısımda ikiden fazla kız çocukların varis olması halinde 2/3 hisse alacakları bildirilmiş, lakin böyle bir durumda ana ile babanın her birinin 1/6 hisse alacağı belirtilmemiştir.
2- Ana ile babanın her birinin 1/6 hisse alması ancak tek çocuk varis olması halinde söz konusu edilmiştir. Lakin böyle bir durumda da tek çocuğun 2/3 hisse alacağı ayette zikredilmemiştir.
- Yani çocukların 2/3 hisse alması, ana- babanın payının belirtilmediği başka bir miras payı durumunda,
- Ana babadan her birinin 1/6 hisse alması ise, tek çocuğun varis olduğu ve çocuğun payının belirtilmediği balka bir miras payı durumunda geçerlidir.
Zira ayetin orjinal lafzında: "
وَلِأَبَوَيْهِ لِكُلِّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا السُّدُسُ مِمَّا تَرَكَ إِنْ كَانَ لَهُ وَلَدٌ
mealen: "Ölenin çocuğu varsa, ana-babasından her birinin mirastan altıda bir hissesi vardır" buyrulmuştur.
Bu tercemede "ölenin çocuğu varsa ifadesi; ölenin tek çocuğu varsa" demektir. Zira ayetin arapça lafzında geçtiği gibi "veled" kelimesi tekil olup, çoğulu: "evlad" gelir.
İşte bu paylaştırma esnasında yani tek çocuk varis olup, ana babadan her birine altıda bir pay düşmesi durumunda tek çocuğun payı bu ayette zikredilmemiştir.
Yukarıdaki yazıyı yazan ateist ise, ikiden fazla kız çocuğun varis olması halinde 2/3 hisse almasının zikredilmesini alarak, tek çocuğun varis olduğu vakaya uygulamak istemiş ve yanlış hesabını - haşa - Kurana nisbet etmek istemiştir.
Allah Azze ve Celle şöyle buyurmuştur:
"Onlara: "İnsanların iman ettiği gibi siz de iman edin" denildiğinde: "Düşük akıllıların iman ettiği gibi mi iman edelim?" derler. Bilin ki, gerçekten asıl kendileri düşük-akıllılardırlar; ama bilmezler." (Bakara 13)
"Şüphesiz Allah, bir sivrisineği de, ondan üstün olanı da, (herhangi bir şeyi) örnek vermekten çekinmez. Böylece iman edenler, kuşkusuz bunun Rablerinden gelen bir gerçek olduğunu bilirler; inkâr edenler ise, "Allah, bu örnekle neyi amaçlamış?" derler. (Oysa Allah,) Bununla birçoğunu saptırır, birçoğunu da hidayete erdirir. Ancak O, fasıklardan başkasını saptırmaz. " (Bakara 26)

21 Temmuz 2009 Salı

Cehennemin Sonsuzluğu ve Zındık Mustafa İzlamoğlu'ya Reddiye

Mustafa İzlamoğlu'nun Cennet ve Cehennemin Faniliğine Dair Görüşüne Reddiye
İzlamoğlu diyor ki: "Cennet cehennem yok olacaktır" görüşü benim görüşüm değildir. Bir Kur'an talebesi olarak Kur'an’daki "huld" ves "ebed" kelimelerini tahlil ettim. Cennet ve Cehennemin ebediliğinin nasıl anlaşıldığını sahabenin olayı nasıl yorumladığını söyledim. Hz. Ebubekir'in, Hz. Ömer'in, Hz. Abdullah b. Mes'ud başta olmak üzere birçok güzide sahabinin bu konudaki günümüz yaygın kanaatinin aksine olan görüşlerini serdettim. Cehennemin sonsuz olmadığını söylediklerini naklettim. Buna da İbn kayyım el-Cevziyyenin yazdığı Hadi'l-Ervah İla Biladi'l-Efrah adlı eserini kaynak gösterdim. Bu eser arapça olarak piyasada var. Her yerde satılıyor. Bakmak isteyen açıp bakar. İbn Kayyım'ın ilmi yetkinliğinin derecesini siz bilmezseniz bilen birine sorabilirsiniz. Siz yanlış adrese kızıyorsunuz. Hz. Ebubekir'e, Hz. Ömer'e, Hz. Abdullah b. Mes'ud'a kızmanız, onlara hesap sormanız lazım. Onlara hesap sormanız gerekirken bana hesap sormanız adil değildir. Hak değildir. Zulümdür. Allah razı olmaz."
İzlamoğlu kendi sapık fikirlerini süslemek için seçkin sahabelerin ve sünnet ehli alimlerin isimlerini suistimal etmeye çalışıyor. İbn Teymiyye'ye cehennemin fani olduğu görüşü nispet edilmişse de hiçbir ehl-i sünnet imamı hem cennet hem cehennemin fani olduğunu söylememiş, bilakis bu görüş ancak sapık Cehmi'lerden sadır olmuştur.
İbn Teymiyye ise Fetava'sında mahlukattan Arş, Cennet ve Cehennemin baki olduğunu açıkça ifade etmiştir. Kendisine nispet edilen cehennemin fani olduğuna dair görüş ise bir yanılmadan ibarettir. Zira İbn Teymiyye Ömer radıyallahu anh'den rivayet edilen bir sözü reddetmekte duraklamış, bazıları tarafından bu duraklama bu görüşü kabullendiği şeklinde yorumlanmıştır.
"Bir Kuran talebesi olarak Kurandaki huld ve ebed kelimelerini tahlil ettim" diyen izlamoğlu, aslında İbn Teymiyye'nin değerlendirmelerini kendi araştırması gibi takdim etmek istemektedir. Bu konuda daha önce İbn Teymiyye hakkında hazırladığım bir yazı İzlamoğluna da reddiye mahiyetindedir.
Ayrıca şurası unutulmamalıdır ki; Mustafa İzlamoğlu'nun payanda olarak kullanmak istediği İbn Teymiyye, er-Reddu Ala Kailine Bi fenai'l-Cenneti ve'n-Nar adlı risalesinde cennet ve cehennemin fani olacağını iddia eden zındıklara reddiyede bulunmuştur.
Cennet ve Cehennemin Sonsuzluğuna Dair Kuran ve Sünnetten deliller ve şüphelerin giderilmesi:
Ebu Said radıyallahu anh’den; Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki; “Cehennem ehli, cehennemde ne ölürler, ne de yaşarlar. Ancak (küfür ve şirk yüzünden değil de) günahları yüzünden cehenneme girenleri, cehennem ateşi öldürecek, kömür haline geldiklerinde, onlara şefaat etme izni çıkacak, grup grup getirilip cennet nehirlerine atılacaklar. Sonra cennet ehline; “Haydi onların üzerine su dökün” denilecek. Böylece onlar, selin yatağında biten daneler gibi biteceklerdir.”[1]
Cennet ve cehennem fani olmazlar. Günahları sebebiyle cehenneme giren muvahhid kullar, cezalarını çektikten sonra oradan çıkarılırlar. Kafirler ise ebedi olarak cehennem azabına düçar kalacaklardır. İşte ehli sünnetin itikadı bu meselede böyledir.
Hariciler ve Mutezile; “Cehenneme giren hiç kimse çıkamaz” dediler.
Mülhidlerden biri olan İbn Arabi Füsus’ta; “Cehennemde azab yoktur” demiştir. Mutezile’den Ebul Huzeyl el-Allaf; “Cehennemde hayat ve hareket sona erer, cansız varlıklar haline gelirler” dedi.
Cehmiyye'nin başı Cehm b. Safvan; “Cehennem sonsuz değildir” dedi.
Allah Teala buyuruyor ki; “Ama âyetlerimizi inkâr etmiş ve kâfir olarak ölmüş olanlar, işte Allâh'ın, meleklerin ve tüm insanların la'neti onların üstünedir. Onlar ebediyen lânet içinde kalırlar. Artık ne azapları hafifletilir ne de onların yüzlerine bakılır.” (Bakara 161-162)
“Böylece Allah onlara, işlerini, pişmanlık ve üzüntü kaynağı olarak gösterir ve onlar artık ateşten çıkamazlar.” (Bakara 167)
“Bizim âyetlerimizi yalanlayıp da onlara karşı kibirlenmek isteyenler var ya, işte onlara gök kapıları açılmayacak ve onlar, deve iğne deliğine girinceye kadar cennete giremeyeceklerdir! Suçluları işte böyle cezalandırırız!” (A’raf 40)
“İnkâr edenlere de cehennem ateşi vardır. Öldürülmezler ki ölsünler, cehennem azabı da onlara biraz olsun hafifletilmez. İşte biz, küfürde ileri giden her nankörü böyle cezalandırırız.” (Fatır 36)
“Yoldan çıkanlar ise, onların varacakları yer ateştir. Oradan her çıkmak istediklerinde geri çevrilirler ve kendilerine: Yalandır deyip durduğunuz cehennem azabını tadın! denir.” (Secde 20)
“Azapları hafifletilmeyecektir. Onlar azap içinde kurtuluştan ümit kesmişlerdir. Biz onlara zulmetmedik, fakat onlar kendileri zalim kimselerdir. Onlar cehennem bekçisine: "Ey Mâlik! Rabbin artık bizi öldürsün." diye seslenirler. Mâlik de: "Siz böylece kalacaksınız." der.” (Zuhruf 75-77)
“Onlar, ateşten çıkmak isteyecekler, fakat ondan çıkacak değillerdir. Onlara boyuna sürüp gidecek bir azap vardır.” (Maide 37)
“Ve şöyle derler: Rabbimiz! Cehennem azabını üzerimizden sav. Doğrusu onun azabı gelip geçici değil, devamlıdır.” (Furkan 65)
Cennetlikler hakkında da buyurur ki; “Onlara orada hiçbir yorgunluk gelmeyecek ve onlar, oradan çıkarılmayacaklardır.” (Hicr 48)
İbn Kayyım, İbn Teymiye’den, şöyle nakleder; “Hasen el-Basri, Ömer radıyallahu anh’ın şöyle dediğini söyledi; “Cehennemdekiler şayet kum yığınları kadar bir süre bile cehennemde kalsalar, yine bir gün oradan çıkarlardı.”[2] Her ne kadar Hasen el-Basri, Ömer radıyallahu anh’den işitmemişse de, onun böyle dediğine kanaati olmasaydı böyle kesin olarak rivayet etmezdi. Ehli sünnet önderi imamlar da buna karşı çıkmadılar.”
Bu söze şöyle karşılık veririz; birincisi; Hasen el-Basri, Ömer radıyallahu anh’den bunu işitmemiş olup, mürsel olarak rivayet etmiştir. Hasen el-Basri rahimehullah, zahid imamlardan biri olması yanında, müdellis bir ravi olup, mürsel rivayetleri imamlar indinde makbul değildir. İmam Darekutni Sünen’de der ki; “Hasen el-Basri ve Ebu'l-Aliye’nin mürselleri alınmaz. Zira bunlar kimden rivayette bulunduklarına dikkat etmezler.”
Ehli Sünnet İmamlarının bu söze karşı çıkmayışlarına gelince; onlar Ömer radıyallahu anh’ın bu sözünü, cehennem’e girip de çıkacak olan günahkar müminlerin hakkında olduğuna hamletmişlerdir.
Ayrıca Ömer radıyallahu anh’e nisbet edilen bu sözün sabit olduğunu kabul etsek bile, cehennem’in sonu geleceğine delil gösterilemez. Bu, “Zeyd şu evde şu kadar kalır, sonra oradan çıkar” demek gibidir ve bunu söylerken, evin yok olacağı anlamına gelmez.
Şayet; “Allah cehennemi, kendisine isyan eden kullarını cezalandırmak için yaratmıştır. Onların cezası bitince, oraya ihtiyaç kalmaz” denilirse, bu yukarıda kaydettiğimiz, cehennem azabının kafirlere sonsuz olduğunu belirten ayetlere muhaliftir. Bu hükümde ne sahabe, ne tabiin, ne de ehli sünnet imamları ihtilaf etmemiştir.
Sonra İbn Teymiye, Ömer radıyallahu anh’ın sözünü kafirlere hamlederek; “zaten günahkar müminler cehennemde kum taneleri kadar uzun süre orada kalacak değildir. Ömer radıyallahu anh, kafirleri kastetmiş olmalıdır” der.
Bu iddianın zayıflığı bellidir. Beyan ilmi, onun bu sözünün yanlışlığını ortaya koyar. Zira Ömer radıyallahu anh şart kaziyesiyle diyor ki; “Şayet, onların cehennemde kalışı şu kadar uzasa bile, yine oradan çıkarlardı.” İbn Teymiye’nin iddiasının kabul edilebilmesi için; “Şüphesiz cehennemlikler, kum taneleri sayısı kadar bekleseler de oradan çıkarlar” demiş olması gerekirdi. Bu yüzden bu sözün kafirlere hamledilmesi yanlış olup, günahkar muvahhidler hakkındadır.
Ömer radıyallahu anh’ın bu sözü, İbn Mesud radıyallahu anh’ın rivayet ettiği şu hadisteki gibidir; “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki; “Şayet cehennem ehline; “sizler ateşte dünyadaki taşlar kadar kalacaksınız” denilse, bununla sevinirlerdi.”[3]
Cehennemde cezasını çekip, oradan çıkarılacak olan muvahhid günahkarların kalış süresi hakkında, İbn Ebi Hatim, ve es-Sunne’de İbn Şahin, Ali radıyallahu anh’den rivayet ediyorlar; “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki; “Pişman olmadan ve tevbe etmeden ölen büyük günah sahiplerinden bazısı cehennem’de bir ay, bazısı bir sene kalıp çıkarılır. Onlar içinde cehennemde en uzun kalanı, dünyanın ömrü kadardır.”[4] Bu rivayet zayıf olup meçhul ravileri vardır.
Aynısını Hakîm et-Tirmizi, Nevadiru'l-Usul’de daha uzun bir metinle rivayet etti ve orada dünyanın ömrü yedi bin sene olarak geçer. Bu ziyade münkerdir.
Sonra İbn Teymiyye, cehennemin faniliğine, İbn Abbas radıyallahu anhuma’nın En'am suresi 128. ayeti tefsirinde söylediği şu sözünü delil getiriyor; “Hiç kimsenin, yaratıkları hakkında Allah’a hükmetmesi, onlara cennetlik veya cehennemlik diye damga vurması yakışmaz.”
Bu sözün, cennet ve cehennemin son bulmasıyla alakası yoktur. Müminlerden birinin işlediği günah sebebiyle, onun cehennemlik olduğuna veya işlediği sevap sebebiyle cennetlik olduğuna şahitlik etmenin caiz olmadığına işaret etmiştir ki, bu zaten sahih hadislerle sabit bir meseledir.
Bu konuda delil getirilen diğer rivayet; Ebu Hureyre ve İbn Mesud radıyallahu anhuma’dan nakledilen; “Bir zaman gelir ki, cehennemde kimse kalmaz”[5] sözüdür.
Begavi rahimehullah, bu sözü naklettikten sonra der ki; “Şayet bu rivayet sabit ise, Ehl-i sünnet’e göre anlamı; “İman ehlinden kimse kalmaz” demektir. Kafirler ise sonsuza kadar cehennemde kalırlar.”
Ubeydullah b. Muaz rahimehullah, bu sahabelerin sözünü; “Ashabımız derler ki; “Yani muvahhidlerden kimse cehennemde kalmaz demektir” diye açıklamıştır.
Diğer bir delilleri; “Rabbinin dilediği hariç, (onlar) gökler ve yer durdukça o ateşte ebedî kalacaklardır. Çünkü Rabbin, istediğini hakkıyla yapandır.” (Hud 107) ayeti hakkında Ebu Said, Cabir ya da başka birinin; “Bu ayet bütün tehdit ayetlerine uygulanır”[6] sözüdür.
Suyuti bunu Durru'l-Mensur’da, Abdurrazzak, Taberi, İbnu'l-Munzir, Taberani ve Beyhaki’nin el-Esma ve's-Sıfat adlı eserine nisbet etmiştir.
Bu rivayette ravi Ebu Nadre; “Ya Ebu Said, ya Cabir, ya da başka bir sahabe dedi ki..” diyerek şüpheli bir şekilde ibare kullanmış, bunu kimin söylediği meçhul kalmıştır.
Rivayet sabit olsaydı bile, cehennemin sonlu olduğunu göstermez. Nitekim Beyhaki, el-Ba’s ve'n-Nuşür’de, İbn Abbas radıyallahu anhuma’nın bu ayetin (Hud 107) tefsirinde;
“Fakat rabbin şunların cehennemde, şunların cennette kalmasını dilemiştir” dediğini rivayet ediyor.
Bu ayetteki; “Rabbinin dilediği hariç” ifadesi, İbn Abbas, Hasen, Halid b. Ma'dan, Dahhak, Katade, Ebu Sinan, İbn Kesir, Taberi ve başkalarının da dediği gibi, muvahhidler hakkındadır. Zira, “bedbaht olanlar” lafzı, kafirleri de, günahkarları da kapsar.[7]
Beyhaki, Ferra ve Halimi’den naklen der ki; “bu ayetteki “illa=ancak” edatı, “siva=dışında” manasındadır. Bu aynı; “falanın bende bir seneye kadarki iki bin dirhemi dışında, bin dirhemi vardır” sözü gibidir.[8]
İbni Amr radıyallahu anhuma’nın “Cehennemde hiç kimse kalmaz ve kapıları kapanır”[9] sözünü delil getirdiler. Rivayet bu şekliyle münkerdir. Bezzar’ın rivayet ettiği sahih rivayette; “yani cehennemde muvahhidlerden kimse kalmaz” ziyadesi geçiyor.[10]
Enes radıyallahu anh'den merfuan: “Cehennem üzerine bir gün gelir ki orada ümmeti Muhammed’den kimse kalmaz.” [11]
Yine Ebu Umame radıyallahu anh’den merfuan; “Cehennem üzerine bir gün gelir ki, ademoğlunun muvahhidlerinden hiç biri orada kalmaz ve cehennemliklerin üzerlerine kapılar kapanır.”[12]
Sonra İbn Teymiye, İbn Merduye’nin tefsirinde Cabir radıyallahu anh hadisinden tahric ettiği şu rivayeti delil getiriyor; Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, “Bahtsızlar ateştedirler. Onların orada (o bunaltıcı ateş içinde) bir soluk alıp verişleri vardır ki!... Rabbinin dilediği hariç, (onlar) gökler ve yer durdukça o ateşte ebedî kalacaklardır.” (Hud 106-107) ayetleri hakkında buyurdu ki;
“Allah dilerse, bedbaht olanlardan bazı kimseleri ateşten çıkarmayı ve onları cennete koymayı dilerse bunu yapar.”[13]
Deriz ki, bu, cehennemin son bulacağına değil, tam aksine son bulmayacağına delil olur. Burada çıkarılması dilenen bedbahtlar, İbn Abbas radıyallahu anhuma’nın dediği gibi muvahhid olanların günahkar olanlarıdır. Ayrıca burada bedbahtların muhakkak çıkarılacağı belirtilmemiş, “Şayet Allah dilerse” diye şarta bağlanmıştır. Bu aynı şu ayetteki gibidir;
“Biz dileseydik, elbette herkese hidayetini verirdik. Fakat, "Cehennemi hem cinlerden hem insanlardan bir kısmıyla dolduracağım" diye benden kesin söz çıkmıştır.”(Secde 13) burada da Allah’ın dilemesine bağlanmıştır.
Buhari ve Müslim’in sahihlerinde rivayet edilen hadiste; “Ölüm, çok güzel bir koç şeklinde getirilir ve cennet ile cehennem arasında boğazlanıp şöyle denilir; ey cennet halkı, ebedilik var, ölüm yok, ey cehennem halkı, ebediyet var, ölüm yok!” buyrulmuştur.[14]
İddia sahibinin diğer delilleri olan; “(Azgınlar) orada çağlar boyu kalacaklar, Orada bir serinlik ya da (susuzluk gideren) bir içecek tatmazlar, Kaynar su ve irin (tadarlar). Ancak (dünyada yaptıklarına) uygun karşılık olarak. Çünkü onlar hesap gününü (geleceğini) ummazlardı. Bizim âyetlerimizi yalanladıkça yalanlamışlardı.”(Nebe 23-28) ayetlerine gelince;
Bu ayetlerde anlatılanlar, kafirlerin sıfatıdır. İbni Teymiye’nin buradaki “çağlar boyu” ifadesini alarak, fakat sonra gelen ayeti hesap etmeyrek delil getirmesi, onun bir zuhulüdür. Nebe suresi 30. ayetinde buyrulur ki;
“Tadın! Bundan sonra yalnızca azabınızı arttıracağız.” Şayet kastedilen; “çağlar boyu cehennemde kalmalarından sonra ancak azabın artacağı” olunca, İbni Teymiye’nin bu iddiası boşa çıkmış oluyor.
Nitekim burada “çağlar boyu” diye terceme edilen “ahkab” kelimesi hakkında Begavi ve Abd b. Humeyd, Hasen el-Basri rahimehullah’dan şöyle naklediyor; “Ahkab; ancak süreklilik, devamlılık ifade eder.”[15]
Abdurrazzak, Taberi, Abd b. Humeyd ve İbnu'l-Munzir, Katade rahimehullah’tan naklediyor; “Ahkabın sonu yoktur, bir hukubdan diğer hukuba geçmeyi ifade eder.”[16] Rabi b. Enes de böyle dedi.
Netice; ne ayetlerde, ne hadislerde, ne de sahabe sözlerinde, cehennemin sonu geleceğine delil yoktur. Bilakis deliller cehennem azabının ve cennetin sonsuz olacağını göstermektedir.
İzlamoğlu şöyle diyor: "Alim olmamanız durumunda siz şu halinizle ARAŞTIRDIM DA ŞU SONUCA ULAŞTIM" DEME HAKKINI KENDİNİZDE BULACAKSINIZ DA, HAYATINI İLİM YOLUNDA HARCAMIŞ OLAN ALLAH'IN MUSTAFA KULU ARAŞTIRMADAN, SORUŞTURMADAN, BİLMEDEN, İŞKEMBE-İ KÜBRADAN KONUŞMUŞ OLACAK. öyle mi?"
Yapmacık tevazu edalarıyla her seferinde kibrini ortaya koyan, kendisini eleştirenlere ateş püskürürken, iltifat yağdıranlara karşı ağzı kulaklarına varan İzlamoğlu, sadece aklına dayanarak "Sonsuz sadece Allahtır, ondan başka bir şey sonsuz olamaz" demektedir.
Halbuki cennet ve cehennemin sonsuz oluşları kendiliklerinden değil, Allah'ın onları sonsuz kılmasıyladır.
İzlamoğlu'nun çok güvendiği bu aklı, hayrın da şerrin de Allah'tan olduğunu bir türlü kabul edememekte, kadere inanmanın iman esaslarından olduğunu inkar etmektedir. Kuran'ın beyan edicisi olarak Allah Azze ve Celle'nin tayin ettiği Muhammed aleyhissalatu vesselamı "Onun sözlerine itikad etmek gerekmez" diyerek reddeden İzlamoğlu, Kuran'ı anlamak için fasit aklının beyanını kendisine yeterli görmektedir. Kuran lafızlarını tahrif etmek için sünneti devreden çıkarmış, "İlmin namusu" dediği şeylerin başında Allah rasulünden nakledilenleri zayi ederek, kadınların dahi peygamber olabileceğini söylemiş, İbn Mesud radıyallahu anh gibi bir sahabe'ye bunak demiş, Abese suresi mealinde Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem'den bahsedilen kısımda "Kibirli şahıs" ifadesini kullanmıştır.
Tevazu gereği eleştirilere açık olduğunu belirtse de, her karşılaştığı eleştiriyi "Bana haset ediyorlar", "Ben alimim, beni eleştiren cahil" gibi sözlerle bertaraf etmektedir:
"YANLIŞIMI DÜZELTTİĞİMİ İLAN ETMEKTEN ZERRECE YÜKSÜNMEZ, BUNU BİR ŞEREF BORCU BİLİRDİM"
"Ben yaptım, ben buldum, ben keşfettim" edalarıyla ortaya ısıtıp koyduğu düşüncelerinden şimdiye kadar hangisinde bir hata olduğunu kabul ettiği, ne kadarından dönüş yaptığı meçhuldür. Ama araştırmayı düşünenlere önceden "Sen de kim oluyorsun, ben nerede sen neredesin!" demiş olduğundan, başkalarının da bu kapakları açmasına karşı tedbirini almaktadır.
Evet, bu iş "di"li geçmiş zamanda kaldı, şeref borcuna da bu ümmet tarafından haciz konmak üzere. İzlamoğlu diyor ki:
"...BAŞTA KENDİLERİNDEN NAKİLDE BULUNDUĞUM SAHABİLER OLMAK ÜZERE HERKESTEN HELALLİK ALLAH'TAN DA AF DİLERDİM."
Evet, İzlamoğlu geciken şeref borcunu bir an önce ödemeli, -nasıl dileyecekse – sahabelerden helallik dilemelidir! Zira hiçbir sahabe cennet ve cehennemin fani olduğunu söylememiştir!
"İlim insanlardan sökülüp alınmaz. Ancak Allah alimlerin ruhlarını alır. Geriye cahil insanlar kalır. Bu kimseler (Kitap ve sünnetten) delilsiz olarak konuşan cahilleri önderler edinirler. Bu cahil önderler de hem sapar, hem de saptırırlar."
Allah hem sapık hem saptırıcıların şerrinden İslam ümmetini muhafaza etsin.
İzlamoğlunun sitesinde yayınladığı yazı:

Cennet ve Cehennemin Ebediyeti
Selamun aleykum değerli hocam ALLAH’IN selamı sizin ve bu hayatı pratikleşen örnekleşen yaşayan geçmişse ve bugüne kadar bize yüce Mevla’ya bir vesile için çalışan tüm Resuller ve Nebiler çağımızın alimler , selam olsun bir kere değil bin kere bize modern çağın bir Müslüman nasıl yaşayacağı bir ışık olan değerli hocam M. İSLAMOĞLUNA sonsuz teşekkür ediyorum.Değerli hocam size sormak istediğim bir suali sormak istiyorum sorma amacım size karşı olan sevgim bir meseleden bakış açınızla burukluk yaşadım doğrusu size karşı bu meselede yaklaşık olarak dört sene oldu ancak dayanamadım internet yoluyla sorma ihtiyacım oldu.Hocam bir gün tefsir dersinde şöyle bir açıklamada bulundunuz:DEDİNİZ CENNET SONRADAN YARATILMIŞDIR SONRADAN YARADILANI YOK OLMAYA MAHKUMDUR, BAKİ OLAN ALLAHDIR CENNETTE YOK OLACAKTIR bunu söylerken tefsir müdavimleri kıpırdamalar oldu siz dediniz o zamana kadar kalın yeterdir.Anlıyorum size böyle bir açıklamada bulundunuz Sevgili hocam inanın bunu söylerken benim kafamda bir ton kaynar su gibi dökmüş oldum.Tefsir bittikten sonra acaba ben mi yanlış anladım inşallah öyledir ama sordum müdavimlere yok bizde aynı anladı.Sonra ben araştırdım tefsir kitapları bir çok kişide tanıştım ve meğer toplumda M. İSLAMOĞLU cennetin geçici olduğunu hatta bir gün müşterime giderken konu İslam’dan açılırken dedi ki müşterim bana kime takılıyorsun dedim Mustafa İslamoğlu git işine o cennetin geçici olduğunu söylüyor bunu bana söyleyince ikinci şok oldum. İslam tarihiyle araştırdım sadece bir tane çıktı bunu söyleyen kişi İslam uleması hiç itibar edilmedi. İsmini biliyordum şimdi unuttum. Sevgili hocam bu bakış kişisel bir bakışın mıdır kişisel bir bakışın ise dayanağın nedir. Kur'an da ebedi geçen ayetlere ne demeli. Geçici olan bir cennet ise geçici bir âhiret demek geçici bir âhiret demek geçici bir cehennem demektir. O zaman reenkarnasyona inananları burada hakkı çıkarmak lazım. Kur'an da geçen ebeden ebedi kavramı mecaz mıdır kinayeli midir? Elbette her şey yok olmaya mahkûmdur ama Allah bir şeye ol dediği zaman da oluverir ebedi kal dediğinde ebedi kalacaktır. Buna itiraz eden mi var?Cevap verirseniz memnun olurum
Aziz Talib,
Aleyküm selam
1 "Cennet cehennem yok olacaktır" görüşü benim görüşüm değildir. Bir Kur'an talebesi olarak Kur'an’daki "huld" ves "ebed" kelimelerini tahlil ettim. Cennet ve Cehennemin ebediliğinin nasıl anlaşıldığını sahabenin olayı nasıl yorumladığını söyledim. Hz. Ebubekir'in, Hz. Ömer'in, Hz. Abdullah b. Mes'ud başta olmak üzere birçok güzide sahabinin bu konudaki günümüz yaygın kanaatinin aksine olan görüşlerini serdettim. Cehennemin sonsuz olmadığını söylediklerini naklettim. Buna da İbn kayyım el-Cevziyyenin yazdığı Hadi'l-Ervah İla Biladi'l-Efrah adlı eserini kaynak gösterdim. Bu eser arapça olarak piyasada var. Her yerde satılıyor. Bakmak isteyen açıp bakar. İbn Kayyım'ın ilmi yetkinliğinin derecesini siz bilmezseniz bilen birine sorabilirsiniz.
Siz yanlış adrese kızıyorsunuz. Hz. Ebubekir'e, Hz. Ömer'e, Hz. Abdullah b. Mes'ud'a kızmanız, onlara hesap sormanız lazım. Onlara hesap sormanız gerekirken bana hesap sormanız adil değildir. Hak değildir. Zulümdür. Allah razı olmaz.
2. Bakara suresinde Cennet ve nar’ın ilk geçtiği yerde bu konudaki farklı görüşleri bir müfessirin ilim namusu gereği zikrettim. Bir önceki kasette/CD'de başkalarının görüşünü naklettim. Bir sonraki derste kendi görüşümü naklettim. O da şuydu: CENNET VE CEHENNEMİN ZAMANI GAYBİ BİR KONUDUR. BU KONUDA KONUŞMAK ĞAYBI TAŞLAMAKTIR. BUNU ALLAH BİLİR. BİZE DÜŞEN CEHENNEMDEN SAKINMAK CENNETİ HAK ETMEKTİR.
Bu orada şahidim olarak öylece durduğu halde, başkalarının görüşlerini bana yazmamanız ve öyle takdim etmeniz
A. SÖZ EMANETİNE SADAKAT DEĞİLDİR.
B. KUL HAKKIDIR.
C. İFTİRADIR.
3. "Git işine o cehennemin geçici olduğunu söylüyor" diyen esnaf arkadaşınızın bu sözüne "ikinci defa şok oldum". Sizi ömrünü ilme vakfetmiş biri olarak ben şok edemedim. Sahabeden naklettiklerim şok edememiş. Benim bu hizmeti vermem şok edememiş de, arkadaşınızın eminim ki hiç tanımadığı, eserlerini okumadığı bir Kur'an talebesi hakkında söylediği bir cümle mi şok eti? Vah vaaaah. Vah ki vaaah. Benim emeklerime vah. Eğer hayatımı vakfettiğim bu hizmette insanları ölçü alsaydım, şu tavırlarıyla "Bunlara değmez ey Allah’ın Mustafa kulu" deyip susardım. Hele ki Allah'ın ellerine bakıyorum. Hele ki O'ndan bekliyorum karşılığını.
A. CAHİLİN ALİM HAKKINDAKİ ŞEHADETİ KABUL OLUNMAZ der ibn abidin. Doğru söyler.
B. PİYASADA ALEYHİMDE KAPSAMLI, PLANLI VE SİSTEMATİK BİR KAMPANYA OLDUĞUNU BİLİYORUM. Bu işin sünnetinin böyle olduğunu biliyorum.
C. BU KAMPANYAYI YAPANLARIN DA DİN KARDEŞLERİM OLDUĞUNU BİLİYORUM VE DİYORUM Kİ: HASETÇİNİN HASEDİNDEN ALLAH'A SIĞINIRIM.
4. Araştırdım, bir kişiden başka bunu söyleyen bulamadım diyorsunuz. Kendinizi tanıtmadığınız için alim olup olmadığınızı bilmiyorum. Eğer Kur'an'a, sünnete, sahabe kavillerine, islam'ın ana kaynaklarını kendi dilinden okuyup yorumlayacak ve karşılaştıracak bir bilgiye sahip alimseniz, yapacağınız tek şey vardır: GÖSTERDİĞİM KAYNAĞI AÇIP ORADAN NAKLETTİĞİM BİLGİLERİN DOĞRU NAKLEDİLİP ETMEDİĞİNİ KONTROL ETMEK. İşte bunu yapsaydınız ve benim oradan yanlış, yalan, ekik ve çarpık naklettiğimi tesbit etseydiniz;
Ben
A. SİZi TEBRİK EDER, SUZE DUA EDER, SİZİN ELİNİZİ ÖPERDİM BANA BİR YANLIŞIMI GÖSTERDİĞİNİZ İÇİN.
B. BAŞTA KENDİLERİNDEN NAKİLDE BULUNDUĞUM SAHABİLER OLMAK ÜZERE HERKESTEN HELALLİK ALLAH'TAN DA AF DİLERDİM.
C. YANLIŞIMI DÜZELTTİĞİMİ İLAN ETMEKTEN ZERRECE YÜKSÜNMEZ, BUNU BİR ŞEREF BORCU BİLİRDİM.
Eğer bunu yapacak bir ilim, birikim ve yetkinlikten yoksanız
Şu yukarıdakilerden hangisini yapmayı göze aldığınızı merak ediyorum. Eğer bunu yapamadınızsa, nereden araştıracaksınız, kimden soracaksınız ki, araştırdım gibi büyük bir söz ediyorsunuz.
Alim olmamanız durumunda siz şu halinizle ARAŞTIRDIM DA ŞU SONUCA ULAŞTIM" DEME HAKKINI KENDİNİZDE BULACAKSINIZ DA, HAYATINI İLİM YOLUNDA HARCAMIŞ OLAN ALLAH'IN MUSTAFA KULU ARAŞTIRMADAN, SORUŞTURMADAN, BİLMEDEN, İŞKEMBE-İ KÜBRADAN KONUŞMUŞ OLACAK. öyle mi?
Cahilin araştırması araştırma, alimin araştırması "git işine" olacak öyle mi?
Alimlerimizin bin bir emek zahmetle çıkardığı bilgileri onlara kara çalmak için hazır kıta bekleyenlerin ellerinde çamura dönüştürecek ve onları bildiklerini milletle paylaştıkları için analarından emdiğini burnundan getireceğiz, onların yerine cahillerimizin kendinin bile amel edemeyeceği önyargılarını, mahalle dedikodularını, takvim yaprağı bilgilerini esas alacağız öyle mi?
SON SÖZ:
AYIP
YAZIK
GÜNAH.
emeğe saygı Allah'a saygıdır. Allah bile Allah iken emeğe saygı gösterir. Ya şu insanoğlunun emeğe saygısızlığını ne demeli?
Ben size hakkımı helal ediyorum. Fakat bundan böyle ilme ve emeğe saygı göstermenizi, cahilin alim hakkındaki şehadetinin geçersiz olduğunu kabul edeceksiniz. Ve en önemlisi, zaten az olan alimlerinizin arkasından konuşurken yüz kez düşünüp öyle konuşacaksınız.

Hasbünallahu ve ni'me'l-vekil.

dipnotlar:

[1] Müslim(iman 306)
[2] İbn Kayyım Hadi'l-Ervah (s.409) Suyuti Durru'l-Mensur (4/478)
[3] Sahih. Taberani (10/179) Deylemi (5154) Ebu Nuaym Hilye (4/168) Ebu Hatim İlel (2/224) Taberani’nin isnadında zayıf ravi Hakem b. Zuheyr vardır. Elbani Daifu'l-Cami’de; uydurma dedi. Lakin Hafız İbn Receb bunu ceyyid isnad ile rivayet etti; Tahvif Mine'n-Nar (s.179) Begavi Tefsiri (4/438)
[4] Zayıf. İbn Receb Tahvif Mine'n-Nar (s.189) Lisanu'l-Mizan (5/150) Tehzibu't-Tehzib(9/118) İbn Makula el-İkmal (2/516) İbnu'l-Cevzi İlelu'l-Mutenahiye (2/940) mechul ravileri vardır.
[5] Taberi (12/118) Begavi Tefsiri (2/403) Ruhul Maani (12/146)
[6] Durru'l-Mensur (4/478)
[7] Taberi (12/118) Kurtubi (9/99) İbn Kesir (8/3988)
[8] Şuabu'l-İman (1/329)
[9] Münker. Bkz.: Zehebi Mizan (7/189) İbn Hacer Tehzibu't-Tehzib (12/49) Sa'lebi Tefsiri(4/321)
[10] Bezzar (6/442) İbn Hacer, Tahricu Ehadisi'l-Keşşaf (s.82) Alusi Ruhu'l-Maani (12/146) Feyzu'l-Kadir (1/40)
[11] İbn Adiy Kamil (5/220) Zehebi Mizan (5/124) Feyzu'l-Kadir (5/321)
[12] Taberani (8/247) Deylemi (5351) Hatib Tarih (9/122)
[13] Suyuti Durru'l-Mensur (4/476)
[14] Muslim (4/2189) Buhari (11/406-Fethul Bari) Beyhaki Şuab (386-387)
[15] Taberi (30/11) Lisanu'l-Arab (1/326) Beydavi (5/441) İbn Kesir (4/465) Kurtubi (19/177) Durru'l-Mensur (8/394) Sa'lebi (4/381) Vahidi (2/1166) Begavi (4/438) Zadu'l-Mesir (9/8) Celaleyn (s.787) Nesefi (4/311) Alusi Ruhu'l-Maani (30/14-15)
[16] bir önceki dipnota bakınız.

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente estağfiruke ve etûbu ileyk" (Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)