İbn Kayyım rahimehullah İ’lamu’l-Muvakki’in’de
şöyle demiştir: “Her halukarda kıyamet günü Allah katında, kendisine bu gibi
meselelerle ilgili hadis ya da sahabî sözü nakledilir, bu hadis ve sözlerle
çelişecek bir başka hadis ya da söz de bulunmaz ise, bunları arkasına atarak Allah
Teâlâ’nın taklit edilmesini yasakladığı kişileri taklit edenler için hiçbir
mazeret yoktur. Alim şöyle der: “Sünnete aykırı olması halinde benim sözüm ile
hükmetmen sana helal olmaz. Hadis sahih ise benim sözüme aldırış etme.” Alim
kendisine böyle bir şey söylememiş olsa bile, kişiye düşen böyle davranmasıdır.
Bu, onun için zorunluluktur, hiçbir kaçamağı olamaz. Alim bunun aksini
söyleyecek olsa, kişiye düşen alime değil, delile tabi olmaktır…”
Duâ
3 Ağustos 2014 Pazar
Bid’atçi kimdir?/el-Elbânî rahimehullah'ın fetvası
Şeyh el-Elbânî rahimehullah
şöyle demiştir:
أما من هو الذي يقال إنه مبتدع ؟ فهو الذي خالف
قوله عليه الصلاة والسلام ( كل بدعة ضلالة ، وكل ضلالة في
النار ) ثم أخذ يتقرب إلى الله عز وجل بالابتداع في دين
الله أو بالتقرب بما ابتدع غيره في دين الله عز وجل أما من صدرت منه بدعة وهو لا
يريدها كقاعدة ، هو في القاعدة مع قوله عليه السلام ( كل بدعة ضلالة ) ولكن أخطأ
وابتدع كما يقع من بعض المجتهدين أحياناً يقولون عن الشيء إنه مباح وهو حرام هذا
لا يجوز في الإسلام ، لكن إذا وقع في مثل هذا مجتهداً فله أجر ولا يقول انه وقع في
الحرام كذلك إذا صدرت بدعة من غير مبتدع إنما باجتهاد منه لكن الحقيقة أنها بدعة
فلا يقال فيه مبتدع
“Bid’atçi olduğu
söylenmesi gereken kimdir meselesine gelince; o, Rasûlullah sallallâhu aleyhi
ve sellem’in: “Her bid’at sapıklıktır ve her sapıklık ateştedir” sözüne muhalefet
eden kimsedir. Sonra Allah Azze ve Celle’ye yakınlaşmak için Allah’ın dininde
yenilik çıkaran veya Allah Azze ve Celle’nin dininde başkasının çıkardığı bir
bid’at ile yakınlık sağlamaya çalışan kimsedir.
Ama kendisinden bir bid’at
meydana gelip de bunu kaidedeki gibi kastetmeyene gelince; o kimse Rasûlullah
sallallâhu aleyhi ve sellem’in “her bid’at sapıklıktır” kaidesini benimseyen bir
kimsedir. Lakin hata eder ve bid’at çıkarır. Nitekim bazı müçtehitler bazen
haram olan bir şey hakkında mubah olduğunu söyleyebilmiştir. Bu İslam’da caiz
değildir. Ancak böyle bir müçtehit ecir alır, onun harama düştüğü söylenmez.
Aynı şekilde bid’atçi olmadığı halde ondan bir bid’at meydana gelebilir. Bu kendisinin
sadece bir içtihadıdır. Lakin hakikatte o bir bid’attir ve bu konuda o
müçtehide bid’atçi denmez.”
Şeyh el-Elbani’nin resmi
sitesi Kaset: 704 fetva no: 10
Fetvadan çıkan sonuçlar:
1- Her bid’at sapıklıktır
kaidesine muhalefet eden; yani bazı bid’atleri sapıklık olarak görmeyen
kimsedir. Böyle bir kimse bid’atçi hükmünü hak eder.
2- Allah’a
yakınlık/ibadet maksadıyla dinde yenilik çıkaran kimse – samimiyetle, ilmin
kuralları çerçevesinde içtihat eden bir ilim ehli değilse - bid’atçi hükmünü
hak eder.
3- Başkasının çıkardığı
bir bid’atle amel ederek Allah’a yakınlaşmaya çalışan kimse bid’atçidir.
4- Her bid’atin sapıklık
olduğunu kabul etmekle beraber içtihada ehil olan bir ilim ehlinin samimiyetle
ve ilmin kaidelerine uygun hareket ederek içtihat etmesi ve hata etmesi neticesinde,
böyle bir âlim bid’atçi olarak nitelenemez.
31 Temmuz 2014 Perşembe
"Bayramın mübarek olsun" sözü bid'at midir?
Şeyh İbn Useymin’e: “Bayram kutlamasının hükmü nedir, bunun
belli bir şekli var mıdır?” diye sorulunca şöyle cevap vermiştir:
التهنئة بالعيد جائزة ، وليس لها تهنئة
مخصوصة ، بل ما اعتاده الناس فهو جائز ما لم يكن إثماً" اهـ
“Bayramı kutlamak caizdir, bunun özel bir kutlama şekli
yoktur. Bilakis insanların adet edindikleri şekilde kutlamak, bir günah
bulunmadığı sürece caizdir.”
Yine şöyle demiştir:
التهنئة بالعيد قد وقعت من بعض الصحابة رضي
الله عنهم ، وعلى فرض أنها لم تقع فإنها الاۤن من الأمور العادية التي اعتادها
الناس ، يهنىء بعضهم بعضاً ببلوغ العيد واستكمال الصوم والقيام" اهـ
“Bayramı kutlamak sahabelerin – Allah onlardan razı olsun –
bazılarından vaki olmuştur. Şayet onlarda meydana gelmeseydi dahi bunlar
insanların adet edindikleri şeylerdendir. Onlar bayrama ulaşınca, orucu veya
namazı tamamlayınca birbirlerini tebrik etmişlerdir.”
Yine şöyle demiştir:
هذه الأشياء لا بأس بها ؛ لأن الناس لا
يتخذونها على سبيل التعبد والتقرب إلى الله عز وجل ، وإنما
يتخذونها على سبيل العادة ، والإكرام والاحترام ، ومادامت عادة لم يرد
الشرع بالنهي عنها فإن الأصل فيها الإباحة" اهـ .
“Bunlar sakıncası olmayan şeylerdir. Zira insanlar bunu
Allah Azze ve Celle’ye yakınlaşma ve ibadet yolu edinmezler. Bu ancak adet,
ikram ve saygı yoluyla yapılmaktadır. Dinde yasaklayıcı bir delil gelmediği
sürece adette aslolan bunun mubah olmasıdır.”
Mecmuu Fetava İbn Useymin (16/208-210)
Şeyh Abdurrahman el-Berrak şöyle demiştir:
التهنئة بالعيد قبل صلاة العيد،الأمر فيها واسع،فلا ينبغي التشديد في ذلك،والتهنئة
عادة حسنة ولا يقال إنها سنة
"Bayram namazından önce bayramı kutlamak meselesinde genişlik vardır. bu konuda şiddetli davranmak gerekmez. bayram kutlaması güzel bir adettir. bunun sünnet olduğu da söylenemez."
Ebu Abdillah ez-Zehebî şöyle demiştir:
أن أمر التهنئة هو إلى العادات اقرب منه إلى
العبادات ، والأصل في أمور العادات الإباحة ، حتى يرد دليل بالمنع ، بخلاف
العبادات التي يحتاج المتكلم فيها إلى نقل الدليل على ما يقول ، ومعلوم أن العادات
تختلف من زمان لآخر ، ومن مكان لآخر ، إلا أن أمراً ثبت عن الصحابة أو بعضهم فعله
، هو أولى من غيره ، والله أعلم .
“Bayram kutlaması ibadetlerden daha çok adetlere yakındır. Adet
meselelerinde asıl olan, yasaklayan bir delil bulununcaya kadar bunun mubah
olmasıdır. İbadetlerde ise kişi söylediği herşeyde delil nakletmeye muhtaçtır.
Bilindiği gibi adetler zamanlara ve mekanlara göre değişiklik arz eder. Ancak sahabelerden
sabit olan bir şey varsa, onu uygulamak, başkalarından daha önceliklidir. Allah
en iyi bilendir.”
30 Temmuz 2014 Çarşamba
Üslup Ya da Üslupsuzluğa Kim Karar Veriyor?
Bid’at ehline karşı gereken sertliği gösteremediğim ve onları
yeterince aşağılayamadığım için rabbim’den af dilediğim ve acziyetimden şikayet
ettiğim şu günlerde bana “üslupsuzluk” eleştirisi yapan kimselerin sadece
kalplerinde hastalık olan kimseler yahut bid’at ehliyle dirsek temasında olan,
bâtıl ehline meyleden, hak ehline ise buğz eden kimselerden olduğuna şahit
oluyor ve “samimî nasihat etme” iddiasında olan kimselerin yüzlerini birer
birer bana ifşa ettiği için Allah’a hamd ediyorum. Ağızlarından çıkan bu kadar,
içlerinde gizlediklerinin ise daha büyük olduğunu Allah Azze ve Celle
bildirmektedir.
Zira hak davet karşısında bu davetin kendilerine ağır geldiği
kimseler, bu davetin ağırlığının altından sıyrılabilmek için neler dememişler
ki? Hem de kimlere dememişler ki?
Mevzu bahis diller Allah Azze ve Celle’ye dahi uzanmış ve
sivrisineğin misal verilmesini üslupsuz bulmuşlar “Allah bununla ne demek
istedi?” demişlerdir.
Bazı peygamberlerin getirdikleri davet karşısında hemen davetçiye
yönelerek: “O da bizim gibi yiyip içiyor, bize melek indirilmeli değil miydi?”
demişlerdir.
Kimi peygamberlere ve ona tabi olanlara “aşırı temiz kalmak
isteyenler” ithamını(!) yapmışlardır.
Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’i üslupsuz bulmuşlar “İlahları
tek ilah mı yaptı?” demişler, “İlahlarımıza sövüyor” iddiasında bulunmuşlardır.
İnsanların şirkten yeni kurtulup Müslüman oldukları bir zamanda Muhammed sallallâhu
aleyhi ve sellem’in isra ve miraç hadisesinden bahsetmesini yersiz bulmuşlar,
Ebu Bekir radıyallahu anh gibi Sıddıklar hariç, birçok kimse dinden
dönmüşlerdir. Dönmesi gerekenler dinden dönmüşlerdir!
Ama Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in yanında asrımızdaki
gibi samimi(!) nasihatçiler olmadığından mıdır nedir, kendilerini davet etmekle
mükellef olduğu müşriklerin öfkesini çekici işleri onların inadına yapmış,
ganimet olarak ele geçirilen müşrik liderinin devesini kurbanlık olarak
işaretleyerek müşriklerin öfkelenmelerini arzu etmiş, kimse ona “samimi (!)
nasihatlerde” bulunarak engel olmamıştır! Herhalde böylesine samimi(!)
nasihatçilerle imtihan edilmem, Allah’ın nebisine lütfetmediği şeyi lütfetmesi
değildir! Hayır! Bizler o peygamberler gibi tertemiz değiliz! Dolayısıyla bâtıl
ehlinin rasullerde kusur bulamayınca “kusur”u ya da “üslubu” yeniden
tanımlamalarına ihtiyaç yoktur. Biz de kusur çok bulurlar, fazla araştırmaya
hacet yok! Yahut bazılarının yaptığı gibi, Allah kendilerinden benim kusurlarımı
gizlediği için, iftiralar düzmelerine de aslında gerek yok. Öyle görünüyor ki,
böyle samimî nasihatçileri(!) ben, kusurlarımdan dolayı hak etmekteyim.
“Şahitlik ederiz ki sen Allah’ın rasulüsün” deyip de içlerinde daha
büyüğünü gizledikleri: “Aziz olan zelil olanı Medine’den çıkaracak” sözünü de
kusanlar ademoğullarının efendisine musallat edilmişken, bizim gibi kusurlarla
dolu insanların hiçbir eziyete uğramamayı istemesi yahut hatasızlık iddia
etmemiz revâ değildir. Lakin şahsımı incitenlere hakkımı helal etsem de, dinimi
incitenlere hakkımı helal etmeye hakkım yoktur. Üslüpsuzluk diyerek dil
uzatılan ben değilim! Asıl dil uzatılan konu Rasule tabi olan selefin
menhecidir! Bu ümmetin selefine açıkça dil uzatmaya cesaret edemeyenler, benim
gibi bir zayıf halkaya yüklenerek bütün vebalden ve Allah’ın hesabından
kurtulacaklarını zannediyorlar! İşte kalp hastalığı budur!
Bu kalp hastalığı sebebiyledir ki, hak davete karşı kör ve sağır
kesilmişlerdir. Allah’a ve rasulüne olan ihanetlerinden dolayı kalpleri
mühürlenmiş, anlamaz olmuşlardır! Kendileri gibi anlamaktan mahrum kılınanlara
meylettikleri için bid’at ehline “merhametsizlik edildiği” sözünden ibaret
ağacın ve taşların arkasına gizlenmişlerdir. Biz iman ediyoruz ki, taşlar ve
ağaçlar dile gelecek, arkasındakileri ifşa edecektir. Tıpkı bu sanal ağaç ve taşların
arkasındakileri dile getirdikleri gibi!
Cehmîlerin tasallutuna İmam Ahmed’i teslim ederek kaçan zihniyet bu
hastalıklı kalplerden sadır olmuştu.
İmam Ahmed’in oğlu Abdullah rahimehumallah’ın es-Sunne adlı akide
ve menhece dair eserinde, Ebu Hanife’yi reddetmeyi akide esaslarından saymasını
üslupsuz bularak, ilgili kısmı son yıllarda bu kitabın baskısından çıkaran
zihniyet de aynıdır.
İmam Davud’u ve Müceddid imam İbn Hazm’ı üslupsuz bularak onun
getirdiği hakka kulak tıkayan zihniyet de aynıdır.
Şeyhulislam İbn Teymiyye’nin “ilmi aklından fazla olduğunu”
söyleyerek gölgelemeye çalışan, O’nu ve öğrencisi İbnu’l-Kayyım’ı aşırı ve sert
bulan, bu yüzden onları hapislere tıkan zihniyet de aynıdır.
Birçok bâtıllarını destekleyen İmam Suyuti’yi hakkı söylemeye
başlayınca tartaklayan ve sürgün ettiren zihniyet de aynıdır.
“Beşinci mezhep kurmaya kalktı” iddiasıyla Şeyhulislam Muhammed b.
Abdilvehhab’ı “Vahhabilik çıkarmak” suçlamasıyla itham eden zihniyet de
aynıdır. “Bize vahhabi diyecekler” korkusuyla Şeyhulislam’ın bilinen ismini
gizleyerek basan, böylece bir çeşit tedlis yapan zihniyet de aynı zihniyetin
kardeşidir.
Müceddid alim Şeyh Mukbil b. Hadi rahimehullah hayatta iken
kitabının adını “Havlayan köpek kardaviye reddiye” olarak koymasını, Ebu Hanifeye reddiye
yazmasını üslupsuz bulanların bunu dillendirmeye cesaret edemeyip de vefatından
sonra havlama korosuna eşlik etmeleri, Allah’ın kelimesini Yemen topraklarında
yücelterek şirkin belini kıran bu imamı fitne çıkarmakla suçlamaları aynı
zihniyetin eseridir.
Şeyh Elbani’yi hayatında iken fitne çıkarmakla suçlayan, suud
kralının resmini indirttiği için sınırdışı eden, hayatı kendisine zehir
edenlerin, Allah kendisinin şanını yücelttiği için şeyhin vefatından sonra onu
övmek zorunda kalmaları ve bu samimiyetlerini(!) de boy boy resimlerini
yayınlayarak göstermeleri, aynı zihniyetin eseridir! İsmini öv, davetine ise
ihanet et, nasıl olsa kimse anlamaz!
Bid’at ehline karşı tavizsiz mücadeleye devam eden Şeyh Rebi’yi
üslupsuz bulan heva ehli de aynı zihniyettendir.
Fiillerinde kendilerine benzedikleri müşriklere meylederek “Tebbet
suresini fazla okumayın, o surede peygamberin amcası kötüleniyor, peygambere
eziyet vermiş olursunuz” diyecek kadar ahmaklaşan tasavvuf mutaassıbı zihniyet
de aynıdır.
Fatiha suresindeki gazaba uğrayanların Yahudiler olduğunu,
sapıtanların ise hıristiyanlar olduğunu söyleyen Rasul sallallâhu aleyhi ve
sellem’in sözünü tasdiklemeyi, sırf kitap ehli dostlarını inciteceği için
yasaklayan ve bunu suç unsuru ilan eden zihniyet de aynıdır.
Bu zihniyete göre bir ay boyunca Maune faciasına sebep olanlara
namazlarda ismen lanet ve beddua okumak üslupsuz gelmez miydi?
Bu zihniyete göre dinde aşırı giden haricilere “cehennem köpekleri”
demek üslupsuz gelmez miydi?
Bu zihniyete göre bid’at ehline selam vermeyi, hastalandıklarında
ziyaretlerine gitmeyi, öldüklerinde cenazelerine katılmayı yasaklayan,
kaderîlerin bu ümmetin Mecusileri olduklarını söyleyen hadisler üslupsuz gelmez
miydi?
Müşriklerin ileri gelenlerini ismen hicvetmek üzere mescidde
şairlere minber kurulmasını üslupsuz görmezler miydi?
Yahudi ve Hristiyanları aşağılamak için yolun dar yerine
sıkıştırmak ve selama onların başlamasına zorlamak üslupsuz görülmez miydi?
Davetin muhatapları olan kitab ehli ve kitapsız müşriklere
muhalefet etmeyi ve onlara hiçbir şekilde benzememeyi emretmek üslupsuzluk
olarak görülmez miydi?
Koyun postuna bürünmüş kurtlar olan Abdulkadir Gürsever, Ebu Said
gibi kimselerin, Fethullah Gülen gibi bir sapıklık önderine reddiye vermemi “çok
üslupsuz, bu onların ilahlarına sövmektir” diye nitelemelerini yadırgadım mı
sanıyorsunuz?
Türk oldukları halde daha Türkçe edebiyat kurallarına göre yazılmış
bir yazıyı anlamaktan aciz kimselerin, başkasına ait bir söz olduğunu belirtmek
için tırnak içerisinde verilen ve şart edatıyla verilmiş bir cümleyi “hocaya
deyyus dedi” diyerek yayan, “deyyus, pezevenk demektir” diyerek Rasulullah
sallallâhu aleyhi ve sellem’in hadisine muhalefet eden, böylece kendi sahtekârlıklarını,
yalancılıklarını ve deyyusluklarına hocalarını da ortak etmeye çalışan, yine
sünnete muhalif bir ders düzeninin Hristiyan papazlarının ders düzenine
benzediğinin ihtar edilmesi üzerine “hocaya papaz” dedi yaygaraları yapan
zihniyet de aynı zihniyettir. Öyle demesem de böyle anlaşılıyormuş! Bu da benim
suçummuş!
Öyle ya, “insanlara anlayacakları şekilde hitap etmek” de lazım! Peki,
anlayanlar yahut sizin gibi çarpık anlamayanlar insanüstü kimseler miydi?
Anlamamakta ısrar edenler ve yanlış anlamaya kendilerini zorlayanlar hangi
sınıftan yaratıklar? Evet, Allah bizleri insanlar olarak yaratmıştır. Lakin
münafıklara: “İnsanların (yani sahabelerin) iman ettiği gibi siz de iman edin
denildiğinde, “sefihlerin, kârını zararını düşünemeyen kimselerin iman
ettikleri gibi mi iman edelim?” demişlerdi.
Anlamadıklarını yahut anlaşılmaz konuştuğumu, üslupsuz davrandığımı
iddia edenler dönsünler, bu meseleleri hevalarıyla değil, selefin menheciyle
tartsınlar ve nefislerini “anlayıştan neden mahrum edildik” diye sorgulasınlar.
Zira ben yazdıklarımı kendi kendime sorguluyor, muasırlarımın hevalarına değil,
selefin menhecine arz ediyorum.
İşte bir örnek: Muasırlarımızın üslupsuz bulacağı tavrı Rasûlullah
sallallâhu aleyhi ve sellem şöylece emretmektedir:
İbn Mes’ud radıyallahu
anh’den: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Allah’a
isyan bayrağı açanlara kalben kızmakla Allah’a yakınlaşmaya çalışın. Onları
asık yüzle karşılayın. Onlara kızmakla Allah’ın rızasını arayın. Onlardan
uzaklaşmakla Allah’a yakınlaşın.”[1]
İbn Ömer radıyallahu
anhuma’dan: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Bidat
sahibini red ve inkar eden kimsenin kalbini Allah emniyet ve imanla doldurur.
Bid’at sahibini aşağılayan kimseyi Allah büyük korku gününde güvende kılar.
Bid’at sahibine yumuşak davranıp ona ikramda bulunan ve güler yüz gösteren
kimse Allah’ın Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’e indirdiğini hafife
almış olur.”[2]
Ebu Nuaym’ın rivayetinde
şu şekildedir: “Kendisine Allah için buğz ederek bid’at sahibinden yüzünü
çeviren kimsenin kalbini Allah emniyet ve iman ile doldurur. Kim bir bid’at
sahibinden sakındırırsa Allah onu kıyamet gününde büyük korkudan emin kılar.
Bid’at sahibine selam veren ve onu güler yüzle karşılayıp, güler yüzle ona
yönelen kimse, Allah’ın Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e indirdiğini
hafife almıştır.”[3]
Diğer rivayetinde
lafzı şu şekildedir: “Kim kendisine buğz ederek bid’at sahibinden yüzünü
çevirirse Allah onun kalbini emniyet ve imanla doldurur. Kim bid’at sahibini reddederse
Allah onu büyük korku gününde emin kılar. Kim bir bid’at sahibine karşı yardım
ederse Allah onun cennette yüz derecesini yükseltir. Kim bir bid’at sahibine
selam verirse veya onu güleryüzle karşılar ya da onu sevindirecek şekilde
yönelirse Allah Azze ve Celle’nin Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e
indirdiğini hafife almıştır.”[4]
İbn Asakir’in
rivayetinde şöyledir: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki: “Kim
bir bid’at sahibini korkutursa Allah onun kalbini bereket ve iman ile doldurur.
Kim bir bid’at sahibi reddederse Allah onu büyük korkudan emin kılar. Kim bir
bid’at sahibini aşağılarsa Allah onun cennette bir derecesini yükseltir. Kim
onunla karşılaştığında yumuşak davranır ve güler yüz gösterirse Allah’ın
Muhammed’e indirdiğini hafife almıştır.”[5]
[1] Hasen ligayrihi. İbn Şahin et-Tergib (482) Deylemi (2320) İbn
Hacer, Garaibu’l-Multekita (el yazma no: 1234)
[2] Hasen. Kudaî Musnedu Şihab (537) İsnadında Ebu Hazım Abdulgaffar b. el-Hasen
hakkında Ebu Hâtim: “sakınca yok” demiştir.
[3] Hasen.
Ebu Nuaym Hilye (8/199) Hatib Tarih
(10/263)
[4]
Hasen. Herevî Zemmu’l-Kelâm (949) Hatib,
Muvazzahu Evham (288) Hadisu Ebi’l-Fadl ez-Zuhri (no:147) İbn Ebi’l-Muberred,
Cem’u Cuyuşi’d-Desakir Ala İbn Asakir (no: 46) Deylemi (5779)
[5] Hasen.
İbn Asakir (54/199); …Muhammed b. Mansur
- Abdulaziz b. Muhammed ed-Deraverdi – Nafi – İbn Ömer radıyallahu anhuma
isnadıyla rivayet etmiştir.
29 Temmuz 2014 Salı
21 Temmuz 2014 Pazartesi
Hakkın Dışında Sapıklıktan, Cemaatin Dışında da Fırkadan Başka Bir Şey Yoktur
İrbaz b.
Sariye radıyallahu anh’den: "Bir gün Allah Resulü sallallahu aleyhi ve
sellem bize namaz kıldırdı, sonra yüzünü bize çevirerek, gözleri yaşartan, kalpleri
yerinden oynatan son derece güzel ve tesirli bir öğüt verdi. İçimizden biri
dedi ki: “Ey Allah’ın Rasulü! Sanki bu bize veda eden birinin öğütü gibi geldi.
Bize tavsiyen nedir?” Şöyle buyurdu: “Size Allah'tan korkmanızı, dinleyip
itaat etmenizi tavsiye ederim. Habeşî bir köle bile (başınıza geçse) ona itaat
etmelisiniz. Çünkü benden sonra yaşayanlar birçok ihtilaf görecekler. Onun için
benim sünnetime, hidayete ermiş doğru yolda olan râşid halifelerin sünnetine
sarılın. Ona sımsıkı sarılın, azı dişleriyle ısırıp bırakmayın. Sonradan icad
edilmiş işlerden uzak durun. Çünkü sonradan icad edilmiş her şey bid'attir. Her
bid'at de sapıklıktır." (Tirmizî ve Ebû Dâvud)
Allah Azze ve Celle Hud suresi 115-122. Ayetlerinde şöyle
buyurur:
“ Sabret; şüphesiz Allah, iyilik edenlerin ecrini
zayi etmez.
Sizden önceki nesillerden aklı başında olanlar,
(küfürleriyle zulmedenleri) yeryüzünde fesad çıkarmaktan alıkoyamazlar mı idi?
Halbuki onlar arasında kurtardıklarımızdan ancak çok azı bunu yapmış; o
zulmedenler ise, kendilerini ifsad eden nimetlerin peşine düşmüşler ve suçlu
olmuşlardır.
Yoksa Rabbın, ahalisi ıslah edici kimseler olan şehirleri
zulm ile helak edecek değildir.'
Eğer Rabbın dileseydi, insanları tek bir ümmet yapardı.
Oysa, işte ihtilaf edip durmaktadırlar. Ancak Rabbının merhamet ettikleri, (bu ihtilaftan)
istisna teşkil ederler. Zaten Allah, insanları bunun için yaratmıştır.
Ve
böylece, Rabbının "muhakkak cehennemi bütün cin ve insanlarla
dolduracağım" sözü yerine gelmiş olacaktır.
Peygamberlerin haberlerinden sana anlattığımız bütün bu
kıssalarla senin kalbini pekiştiriyoruz. Ayrıca bu kıssalardan, sana (dînin
esasını teşkil eden) hak ile, mü'minler için bir öğüt ve ibret gelmiştir.
İman etmeyenlere de ki: "Gücünüzün yettiğince
işleyin. Biz de (gücümüzün yettiğince Allah'ın bize verdiği görevi)
yapacağız.
"(Neticeyi) bekleyin; biz de bekleyeceğiz."
Hud 117-118. Ayetleri hakkında Katade rahimehullah şöyle
demiştir: “Rahmet ehli olanlar; memleketleri ve bedenleri ayrı olsalar dahi
cemaat ehli olanlardır. Masiyet ehli olanlar ise; memleketleri ve bedenleri bir
arada olsa dahi ayrılık ehli olanlardır.” (Taberi 15/533 isnadı sahih)
İbn Hibban, sahihinde şöyle demiştir: “Cemaatin emredilmesi
umumi bir ifade olup, kastedilen özel manadır. Zira şüphesiz ki cemaat; Rasûlullah
sallallâhu aleyhi ve sellem’in ashabının icmaıdır. Kim onların bulunduğu yol
üzerinde olur ve onlardan sonra gelenlerden ayrılırsa cemaatten ayrılmış olmaz.
Sahabenin yolundan ayrılan ve onlardan sonrakilere tabi olan, cemaatten
ayrılmış olur. Sahabeden sonra cemaat; sayıları az dahi olsa kendilerinde din,
akıl ve ilmin bir araya geldiği, hevayı (kitap ve sünnete aykırı inanç ve
amelleri) terk etmekte devam eden kimselerdir. Cemaat; sayıları çok olan insan
kalabalığı demek değildir.” (Sahihu İbn Hibban 14/124)
Ebu Şame rahimehullah şöyle demiştir: “Her nerede cemaatten
ayrılmamak emrediliyorsa, bununla kastedilen; haktan ayrılmamak ve ona tabi
olmaktır. Hakka sarılan az, ona muhalefet eden çok olsa dahi böyledir. Zira hak;
ilk cemaat olan Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem ve ashabının üzerinde
bulundukları cemaattir. Onlardan sonraki batıl ehlinin çokluğuna itibar
edilmez.” (el-Bais)
Bunlardan sonra
bölünüp parçalanma ile sonuçlanan her ihtilafın üç sebebi vardır. Bazen bu
sebeplerin hepsi bir arada, bazen ayrı ayrı bulunur.
1- Bu sebeplerden birincisi, insanın kendisinin
-o dereceye ulaşmadığı halde- ilim adamı ve dinde içtihat derecesinde olduğuna
inanması veya başkaları tarafından onun öyle olduğuna inanılmasıdır. Bu inanç
üzere hareket etmek suretiyle görüşü görüş, ihtilafı ihtilaf sayılmaya başlar.
Fakat bu bazen cüzî ve fer'i bir meselede, bazen de külli ve dinin temel
meselelerinden birinde olur. Dinin aslı ile ilgili olanı ya inançla ilgili veya
amelî bir asıl olur.
Bu kimseyi görürsün ki
dinin teferruatıyla ilgili bir meseleyi almış, dinin külli esaslarını yıkmak
için kullanıyor. Ele aldığı şeylerin manasını kapsamlı olarak kavramadan,
amaçlarını köklü olarak anlamadan ilk bakışta aklına doğanı söyler. İşte bu
bid'atçıdır. Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem'in şu hadisi bu hususta uyarıda
bulunmaktadır. "Allah ilmi (bir eşyayı çıkarıp alır gibi) insanlardan
çekip almaz. Fakat âlimleri vefat ettirmek suretiyle ilmi yok eder. Tâ ki âlim
kalmayınca insanlar, başlarına câhil kimseleri geçirirler. Bunlara sorular
sorulunca bilgisiz olarak fetva verirler; hem kendileri sapar, hem de soranları
saptırırlar.” (Buhari ve Muslim)
Âlimlerden bazısının
dediğine göre bu hadisin takdiri şöyledir: İnsanlara âlim kimselerden asla
zarar gelmemiştir. Ancak insanlar arasındaki âlimler ölünce bilgisi olmayan
kimseler fetva verirler. İnsanlara bunlardan zarar gelmiştir.
Bu yorumu şöyle
değerlendiren de olmuştur: Güvenilir kimse asla hainlik yapmaz. Fakat güvenli
olmayan kimselere emanet verilince onlar hainlik yaparlar. Biz de şöyle
diyoruz: Âlim kimse bid'at işlemez. Fakat âlim olmadığı halde fetva verenler
bid'at işlerler.
Mâlik b. Enes diyor
ki: Bir gün Rabîa şiddetli bir şekilde ağlamıştı. Kendisine: Başına bir belâ mı
geldi? denildiğinde: Hayır! Fakat bilgisi olmayan kimseye fetva soruldu,
cevabını verdi.
Buhari'de Ebu Hüreyre radıyallahu
anh'den rivayet edildiğine göre Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle
buyurmuştur: "Kıyametten önce aldatıcı yıllar olacaktır. Bu yıllarda
yalancı tasdik edilecek, doğru kimse yalanlanacak, güvenilen kimseler hâin
sayılacak, emanetler hainlere verilecek, basit insanlar söz sahibi olacaktır.”
Basit kimseden maksat,
halkın yönetimi hususunda konuşmaya ehil olmadığı halde kamu ile ilgili hususlarda
konuşan kimsedir.
Rivayet olunduğuna
göre Ömer radıyallahu anh şöyle demiştir: “İnsanların ne zaman helak olacağını
iyice bildim: Fıkıh bilgisi küçükten geldiği zaman büyük olanlar küçüklerin
söylediklerini kabul etmezler. Fıkıh bilgisi büyükten geldiği zaman küçük ona
uyar, her ikisi de hidayete erişirler.”
Abdullah b. Mes'ud'un
şöyle dediği rivayet edilmiştir: “İnsanlar ilmi büyüklerinden aldıkları sürece
hayır içerisinde olurlar. Bilgiyi küçüklerinden ve kötülerinden aldıkları zaman
helak olurlar.”
Âlimler Ömer radıyallahu anh'ın
yukardaki sözündeki "küçük" ile neyi kasdettiği hususunda ihtilaf
etmişlerdir. İbn'ul Mübarek bu konuda şöyle demiştir: “Onlar bid'at ehli olan
kimselerdir. Bu uygun bir yorumdur. Çünkü bid'atçılar ilimde küçük kimselerdir.
Böyle oldukları için bidat ehli olmuşlardır.”
el-Bâci şöyle
demiştir: "Küçükler"in ilim sahibi olmayanlar olma ihtimali
vardır." "Ömer radıyallahu anh (yaşça) küçük olanlarla danışmalarda
bulunurdu. Olgun ve genç yaşlardaki kıraat âlimleri Ömer radıyallahu anh'ın
danıştığı kimseler idi." "Küçükler"den maksat, durumu iyi
olmayan ve değersiz kimselerdir. Bu duruma düşmek dini ve insaniyeti bir kenara
atmakla olur. Ama dine ve insaniyete sarılanların şanı yücelir ve değeri
artar"
İbn Vehb'in Hasen'den
maktu' bir senetle naklettiği şu rivayet, bu yorumu açıklamaktadır:
“Bilgi olmaksızın bir şey yapan yol olmaksızın yürüyen kimse gibidir. Bilgi
olmaksızın bir şey yapan, yararlı şeyler yaptığından çok, zararlı şeyler yapar.
O halde öyle bir bilgi öğreniniz ki ibadeti devre dışı bırakarak zarar
vermesin. Öyle bir ibadet, yapınız ki bilgiyi devre dışı bırakarak zarar
vermesin. Çünkü bir topluluk, bilgiyi bırakarak ibadete yöneldiler ve Muhammed
ümmetine kılıç çektiler. -Allah daha iyi bilir ya' Şayet, bilgi sahibi
olsalardı, bilgileri onları yaptıklarına götürmezdi. -Bu sözleri ile Haricileri
kastediyor- Çünkü onlar derinlemesine bilgi sahibi olmaksızın Kur'an
okudular. Hadiste işaret edildiği üzere ".... Onlar kur'an okurlar.
Fakat okudukları gırtlaklarını geçmez..."
Mekhul'ün şöyle dediği
rivayet, edilmiştir: Çobanların fıkıh bilginliğine kalkışması dini ve dünyayı
bozar. Aptalların fıkıh bilginliğine kalkışması ise dini bozar.
Firyâbî diyor ki: Süfyan-ı Sevri Nebatlıların
ilimle uğraşıp bir şeyler yazdıklarını görünce (öfkeden) yüzü bozulurdu. Orada
dedim ki: “Ey Abdullah'ın babası!
Bunların ilmi yazdıklarını görmek sana zor geliyor. O bana şöyle dedi: “İlim Araplarda ve insanların efendisi olan
kimselerde idi. İlim bunlardan çıkıp Nebatlılara ve kafası çalışmayan kimselere
geçince din bozuldu!”
Bu nakledilen
rivayetler yukarda geçen yoruma göre değerlendirilince mesele daha doğru
anlaşılır. Zira küçük kelimesinin dış görünüşe göre yorumlanması problem
yaratır. Felsefeci bidatçıları veya pek çok bid'atçıyı incelediğin zaman
onların çeşitli milletlerden esir alınan kimselerin çocukları olduklarını
görürsün.
Yahut Arapçada köklü
bilgisi olmayanlardandır. Yakın bir gelecekte Allah'ın kitabı yanlış
anlaşılacaktır. Nitekim dinin amaçlarını derinlemesine inceleyip öğrenmeyen de
onları yanlış anlayacaktır.
2- İhtilafa düşmenin sebeplerinden ikincisi
hevaya uymaktır. Bundan dolayıdır ki bid'atçilere "heva ve heveslerine
uyan kimseler" denmiştir. Çünkü onlar keyfi arzularına uyarak, dini delillere
ihtiyaç duyup onlara itimad ederek hükümleri dini delillerden çıkarmadılar.
Bilakis keyfi arzularına öncelik verip, kendi görüşlerine itimad ettiler.
Ancak bundan sonradır ki bir de dini delillere baktılar. Bunların pek çoğu bir
şeyin güzel veya çirkin olduğuna akılları ile karar veren ve felsefecilere ve
başkalarına meyledenlerdir. Yöneticilerden korktuğu, veya yöneticilerden
dünyalık elde etmek istediği, veya bir mevki elde etmek istediği için keyfi
onurlarına uyanlar da bu gruba dahildir. Sultanlara eşlik eden kimselerin
naklettiğine ve ilim adamlarının bildirdiğine göre bunlar insanların arzularına
göre eğilim içinde olurlar ve istedikleri yönde yorumlar yaparlar.
Bunlardan birinciler,
pek çok sahih hadisi akılları ile reddetmişlerdir. Nebî sallallâhu aleyhi ve
sellem'den sahih olarak rivayet edilenler hakkında kötü zan beslemiş, kendi
bozuk görüşleri hakkında ise hüsnü zan sahibi olmuşlardır. Bunun sonucu olarak
sırat, mizan, haşir, cennet, nimeti, cehennemde cesedin azap görmesi gibi
ahiretle ilgili pek çok durumları
reddetmişlerdir. Ahirette Allah'ın görülmesini ve benzeri hususları inkar etmişlerdir. Bunlar
bilakis aklı, bir mesele hakkında -o mesele ile ilgili olarak din ne demiş
olursa olsun- din koyucu yerine koymuşlardır. Hatta din, akıl tarafından
hükmedilen meseleyi açıklayıcı bile olsa yine de aklı o hususta din koyucu gibi
benimsemişlerdir.
Diğerleri ise ana
yoldan çıkmış, dinin isteğine aykırı da olsa ara yollara sapmışlardır. Böyle yapmaları ya
dostuna bir iyilik yapmak, ya düşmanına üstün gelmek veya kendisine menfaat
sağlamak hususunda hırslı davranmaktan dolayıdır. ..
Heva ve hevese uymak
dosdoğru yoldan sapmanın aslıdır. Allah Teâlâ buyurur ki: "Sana kitabı
indiren O'dur. Onun (Kur'an'ın) bazı ayetleri muhkemdir ki, bunlar kitabın
esasıdır. Diğerleri de rnüteşâbihtir. Kalplerinde eğrilik olanlar, fitne
çıkarmak ve onu tevil etmek için ondaki müteşabih ayetlerin peşine düşerler..." (Ali imran 7)
Bunların özelliği odur
ki apaçık şeyleri bırakıp bizzat gerçeğin tersine müteşâbih'in peşine düşerler.
İbn Vehb'in tahric
ettiğine göre Abdullah b. Abbas'a Haricîler ve Kuran hakkında söyledikleri
anlatıldığında şöyle dedi: "Onlar Kur'an'ın muhkemine inanır, müteşabihinde
kendilerini helak ederler." İbn Abbas bunu söyledikten sonra (yukarıdaki)
âyeti okudu. Heva ve hevese uymanın kötülüğünü, kur'an'daki şu ayet
göstermekledir: "Hevasını ilah
edinen... kimseyi gördün mü” Kur'an'da hevâ kelimesi, ancak kötülemek maksadı ile zikredilmiştir.
Vehb kanalı ile
Tâvus'tan şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Yüce Allah Kur'an'da "heva" yi nerede zikretmişse mutlaka
kötülemiştir. Nitekim Kasas suresi 50. ayetinde şöyle buyurulmuştur: "....
Allah'tan bir hidayet olmaksızın kendi hevesine uyandan daha sapık kim
olabilir?" Aynı anlamda başka âyetler de vardır.
Abdurrahman b.
Mehdi'den rivayet edildiğine göre bir adam İbrahim Nehaî'ye şöyle bir soru
sordu: "Hevâlardan hangisi daha hayırlıdır?" Nehaî bu soruyu şöyle
cevaplandırdı: “Allah
heva denilen şeylerden hiçbirini zerre kadar hayırlı kılmamıştır. Heva ve heves
denilen şey şeytanın süslemesinden ibarettir. İlk durumdan (selefin yolundan)
başka (uyulacak) şey yoktur." Nehaî bu (ilk durum) sözü ile selefi salihin
yaşantısını kastetmiştir.
Sevrî'den rivayet
edildiğine göre bir adam İbn Abbas'a gelerek şöyle dedi: "Ben senin
hevâ'na uyacağım" İbn Abbas şöyle buyurdu: "Hevâ'nın hepsi
sapıklıktır. Senin hevân da ne demek oluyor"?
3- İhtilafa düşme sebeplerinden üçüncüsü, gerçeğe
aykırı ve bozuk da olsa geleneklere bağlılıktır. Bu maddede ele alınan husus babalardan ve
yaşlılardan görülene uymaktır. Bu kötü bir taklittir. Yüce Allah kitabında
bunu kötülemiştir: "...babalarımızı
bir din üzerinde bulduk. Biz de onların izlerine uyarız..."
" Ben size
babalarınızı üzerinde bulduğunuzdan daha doğrusunu getirmişsem (yine mi bana
uymazsınız?) deyince, dediler ki: Doğrusu biz sizinle gönderilen şeyi inkar
ediyoruz."
"İbrahim:
Peki, dedi; yalvardığınızda onlar (putlar) sizi işitiyorlar mı? Yahut size
fayda ya da zarar verebiliyorlar mı? Şöyle cevap verdiler: Hayır! Ama biz babalarımızı böyle yapar bulduk.”
Görülüyor ki (İbrahim aleyhi's-selâm)
onları açık bir delil göstermeleri için uyarmış onlar ise sadece babaları
taklide sarılmışlardır. İşte bu husus, daha önce geçen hadisteki "insanlar
cahil başkanlar edinirler." ifadesinin gereğidir. Bu hadis aynı
zamanda nasıl olursa olsun, birtakım kimselerin yolunun izleneceğini
göstermektedir.
Rivayet olunduğuna
göre Ali radıyallahu anh şöyle demiştir: "Sakın birtakım adamların
yolundan gitmeyin. Çünkü adam vardır; cennetlik kimselerin yaptıklarını yapar.
Sonra Allah'ın o konudaki (ezeli) bilgisinden dolayı tersine döner de cehennem
halkının yaptıklarını yapar ve cehennemlik olarak ölür. Adam vardır;
cehennemlik kimselerin yaptıklarını yapar. Sonra Allah'ın o konudaki (ezeli)
bilgisinden dolayı tersine döner ve cennet halkının yaptıklarından yapar ve cennetlik olarak ölür. Şayet mutlaka
birilerinin yolundan gidecek iseniz, dirilerin değil, ölülerin yolundan
gidiniz."
Ali radıyallahu anh'ın
bu sözü din konusunda ihtiyatlı olmanın gerekliliğini gösteriyor. Bir insanın
başkasının yaptığına, o konuda ne olduğu anlayıp hikmetini sormadıkça
kesinlikle itimat etmesi layık değildir. Çünkü belki yaptığına güvenilen kimse
sünnete aykırı bir şey yapmaktadır. Bundan dolayıdır ki şöyle denilmiştik
"Bilgili kişinin yaptığına bakmayın, lakin (ona neyi ve niçin yaptığını)
sorun sizi doğrulasın."
Yine demişlerdir ki: Bir
kimsenin bir şey yaptığını görüp aynısını yapmak, düşünce zayıflığıdır. Çünkü o
kimse yaptığını belki unutarak yapmıştır. …
Ali radıyallahu anh'ın
".... mutlaka birilerinin yolundan gideceksiniz..." sözü bu konuda
ince bir nüktedir. Bununla sahabe sözü ile fetvası alınıp, güvenilir olup da
sahabe gibi olanlar kastedilmektedir. Onların durumunda olmayanlara gelince,
bunlara uyulmaz. Bir insanın, hakkında iyi kanaatleri olan bir kimsenin
yaptığını görüp, herhangi bir araştırma yapmaksızın, ona uyup ibadet hususunda
ona güvenmesi gibi. Onun yaptığı iş, meşru olacağı gibi, meşru olmayabilir de.
Böyle birinin yaptığını Allah'ın dininde hüccet saymak, durum hakkında bilgi
almaksızın ve fetva ehli kimselere bu işin hükmünü sormaksızın yapılmış ise
sapıklığın tâ kendisidir.
Bid'ate bulaşan halktan
kimselerden ve son devir insanlarından pek çoğu bu yolu tutmaktadır. Buna bir
de cahil veya âlimlerin derecesine gelmemiş bir şeyh'in arkasından gitmek
eklenebilir. Şeyh bir iş yapar, ona uyan da onun yaptığını ibadet sanır. Şeyhin
yaptığı ne olursa olsun; dine uygun olsun, aykırı olsun aldırmadan ona uyar ve
şeyhinin davranışını kendisine yol gösterdiği kimse için hüccet sayar ve şöyle
der: "Filan şeyh evliyadandır ve o bunu yapıyor. O, zahiri ilimleri bilen
âlimlerden uyulmaya daha çok layıktır."
Bu davranış, gerçekte
hata etsin, doğru davransın, hakkında iyi zan beslediği kimseyi taklid etmeye
yönelik bir davranıştır. Bunu yapanlarla atalarına uyanlar eşittir. Bunların
yegâne yaptıkları şunu söylemekten ibarettir: babalarımız ve şeyhlerimiz bu
gibi işleri boşuna bir şey alarak yapmıyor. Bunlar babalarının ve şeyhlerinin
yaptıklarının bir delile dayanmadığını gördükleri halde "bu işler delil ve
belgelere dayanmaktadır" derler” (Şatıbi’nin el-İtisam'ından özetle.)
Alimlerin ölümüyle
ilmin kalkmasından sonra cahil önderler edinme uyarısı, asrımızda nurcuların
uydurduğu, Türkiye’de kendilerini Selefi zanneden mutaassıplarından oluşan Deyyusiyye
fırkasının onlardan iktibas ettikleri “abilik” bid’atini yahut dernek başkanlarını akla getirmektedir.
İlim ehli olmadıkları halde yaşça büyük olmaları veya tecrübeleri sebebiyle “abiler”
söz sahibi edilirler, hatta ilim ehli olanlar da fırkanın başındaki şeyhe
taassup eden “abiler” vasıtasıyla kontrol altında tutulur. Bu yanlış tutum, “büyüklerin
nasihatine kulak verilmesi”, “bereketin büyüklerle beraber olduğu” nasihatiyle
süslenir, büyükler ile kastedilen ilim ehli olduğu hususu savsaklanır ve
fırkanın başındaki şahıstan başka bir ilim ehlinin insanlara hakkı ulaştırması
engellenir. Fırkanın önderi vefat edecek olsa bu “abi”lerin her biri birer
önder ediniliverir. Zaten o hayatta iken de bu abiler hak etmedikleri halde “hoca”
sayılmakta idiler ve hadlerine olmayan fetvalar vermeye alışmışlardı. Arapça
bilmeyen hatta Kur’an okumasını düzeltmek için dahi öğrenme tevazuuna
katlanarak hiçbir hoca önünde diz çökmemiş, farklı yerlerdeki grupçuklar
tarafından koltukları kabartılmış ve kendisini söz sahibi kabul eden bu abiler “ilim
ehli” sanılır hale gelir. Bu abilerin her biri artık, fırka liderinin vefatını
bekleyen yeni bir fırka adayıdır.
Kardeşlerimize
tavsiyemiz bu fırkalardan derhal uzaklaşmaları ve kendilerini Rasûlullah
sallallâhu aleyhi ve sellem’in sahabesinin cemaatine katacak ilme tabi
olmalarıdır.
18 Temmuz 2014 Cuma
Esed'i ve Benzerlerini Mürtet Sayan Muasır Haricilerin İbn Teymiyye'yi Dayanak Göstermelerindeki Tutarsızlık
Şeyhulislam İbn Teymiyye şöyle demiştir: “Şüphesiz tekfirin,
muayyen bir şahıs hakkında şartları ve kaldırılması gereken engelleri vardır.
Mutlak tekfir, muayyen tekfiri gerektirmez. Ancak şartlar bulunur, engeller
ortadan kalkarsa başka. İmam Ahmed ve – şöyle diyen veya şunu yapan kafir olur gibi
- umumî ifadeler kullanan imamların genelinin, bu sözleri söyleyen muayyen
şahısları tekfir etmemeleri bunu ortaya koymaktadır.
Mesela İmam Ahmed ve onun asrındaki diğer alimler, Kur’an’ın mahluk
olduğu inancına davet eden, sıfatları inkar eden, iman eden erkek ve kadınları
imtihandan geçirip, kendilerine uyum göstermeyenleri döven, hapseden, öldüren,
görevlerden azleden, maaşlarını kesen, şahitliklerini reddeden, düşmanların
ellerinden korumayan, kendileri gibi sıfatları inkar ederek Cehmî olmayanı
tekfir eden, onlara kafir hükümleri uygulayan Cehmiyye ile muhatap olmuşlardı. Zira
o vakit yöneticilerin, valilerin ve kadıların birçoğu Cehmi idi.
Bütün bunlara rağmen İmam Ahmed, halife için ve kendisini dövüp
hapseden diğerleri için dua etmiş, onlar için bağışlanma dilemiştir. Onların yaptıkları
zulümlerden dolayı onlara hakkını helal etmiştir. Şayet onları İslam dininden
çıkmış mürtetler olarak görseydi onlara bağışlanma dilemesi caiz olmazdı. Zira kitap,
sünnet ve icmaya göre kafirler için bağışlanma dilemek caiz değildir. Bu sözler
ve ameller İmam Ahmed’den ve diğer imamlardan gelmiştir ki; onlar “Kur’an
mahluktur” diyen, Allah’ın ahirette görülmeyeceğini iddia eden Cehmiler’den
muayyen şahısları tekfir etmiyorlardı. Nitekim Ahmed’in Cehmiyye ve onların
akidesinde olan kimseleri muayyen olarak tekfir ettiği de nakledilmiştir. Bu
durum, ayrıntıya giderek açıklanır ve denilir ki: İmam Ahmed’in muayyen olarak
tekfir ettiği kimseler; kendisine delilin ikame edildiği, tekfirin şartlarının
yerine geldiği ve engellerinin ortadan kalktığı kimselerdir. Muayyen olarak
tekfir etmedikleri ise bu şartların yerine gelmediği kimselerdir. Bununla beraber,
genelleme yoluyla onlar tekfir edilirler.
Bu esasın delili; kitap,
sünnet ve icmadır. Genel tekfir; genel tehdit gibi sayılır. Sözü mutlak ve
genel olarak kullanmak gerekir. Ama belirli bir şahsın kafir olduğunu söylemek
veya onun cehennemlik olduğuna şahitlik etmeye gelince, bu durum muayyen bir
delilin bulunmasına bağlıdır. Hüküm; şartların sabit olup engellerin kalkmasına
bağlıdır.” (Mecmuu’l-Fetava 12/487, 489, 498) bkz: İbn Teymiyye İmanu’l-Evsat
(s.374-375)
Yine şöyle demiştir: “Kitap ve sünnette geçen tehdit nasları ile
imamların tekfir, tefsik ve buna benzer ifadeleri, belirli bir şahıs hakkında
bunların sabit olmasını gerektirmez. Ancak şartlar yerine gelir ve engeller
ortadan kalkarsa o başka.” (Mecmuu’l-Fetava 10/372 Bkz. 35/165, 166) Mesailu’l-Mardiniyye
(s.71)
Şeyhulislam İbn Teymiyye, Batınî’lerin küfür olan bazı sözleri
hakkında şöyle demiştir: “Bu sözler küfürdür. Lakin muayyen bir şahıs hakkında
tekfirin sabit olması, terk eden kimsenin kafir olacağı şekilde hüccet ikame
edilmesine bağlıdır. Bu sözleri
söyleyenin tekfir edilmesi hakkındaki sözün mutlak olarak kullanılması; tehdit
naslarının mutlak olarak kullanılması gibidir. Bununla beraber tehdit hükmü
muayyen bir şahıs hakkında şartların sabit olmasına ve engellerinin kalkmasına
bağlıdır. Bu yüzden imamlar tekfir içeren sözleri mutlak olarak kullansalar da,
böyle sözleri söyleyen her şahsa kafir hükmü vermemişlerdir.” (Buğyetu’l-Murtâd
Fi’r-Reddi Ale’l-Mutefelsife ve’l-Karamitati ve’l-Batıniyye (s.353, 354) bkz.:
Mecmuu’l-Fetava 10/329, 330)
İlim ehli, tekfirin bu engelleri arasında te’vili de
zikretmişlerdir. Sahabe radıyallahu anhum, kendilerine karşı ayaklanan, cennetle
müjdelenmiş raşid halife Ali b. Ebi Talib radıyallahu anh’ı tekfir edip kanını
helal sayan, onu öldüren ve kendilerine muhalefet edenlerin kanlarını helal
sayan, işleyenin küfre düşeceği bazı fiilleri işlemiş olan haricileri tekfir
etmemişlerdir.
Şeyhulislam İbn Teymiyye şöyle demiştir: “Hariciler; Osman radıyallahu
anh’ı, Ali radıyallahu anh’ı ve onlara yakın olanları tekfir etmelerine ve kendilerine
muhalefet eden Müslümanların kanlarını helal saymalarına rağmen sahabeler,
onları tekfir etmemişlerdir.” (Minhacu’s-Sunne 5/95) Bkz.: Mecmuu’l-Fetava
3/282, 7/217 el-Mugni (12/276) Sa’di, el-İrşad (s.206)
Yine tevil engelinden dolayı bazı alimler, Cehmilerden Allah Teâlâ’nın
sıfatları hakkında küfrî akideleri olan bazı muayyen şahısları tekfir
etmemişlerdir. (Bu hüküm Cehmiyye’nin gulâtını kapsamaz. Hafız İbnu’l-Kayyım
şöyle demiştir: “Cehmiyye’nin gulatı, Rafızilerin gulatı gibidir. Her iki
taifenin de İslam’dan bir nasipleri yoktur. Bu yüzden Selef’ten bir cemaat
onları yetmiş iki fırkadan dahi saymamışlar; onlar İslam dininin dışındadırlar”
demişlerdir. Bkz.: Dureru’s-Seniyye 10/374, Minhacu İbn Teymiyye Fi’t-Tekfir
(1/198-199)
Muasır Hariciler Öncekilerden de Şerlidirler!
1- Eski hariciler kafirleri; “Savaş halinde olanlar, zimmet
ehli ve eman verilenler” olarak sınıflara ayırıyor, bu taksime göre uygun olan
hukuku gözetiyorlardı. Muasır hariciler/tekfirciler ise bütün kafirleri tek
mertebede; savaş halinde olan kafirler mertebesinde sayıyor, hakları
gözetmiyorlar. Hatta onların anlaşma, eman ve zimmetlerinini geçersiz
görüyorlar.
2- Eski hariciler anlaşmayı bozmayı haram biliyor, hatta bunu
küfür ve riddet/dinden çıkış sayıyorlardı. Muasır hariciler ise anlaşmaları
bozmayı vacip görüyorlar! Zira onlara göre kafirin ne anlaşması, ne eman
vermesi ne de zimmeti geçerlidir!
3- Eski hariciler zimmet ehli olan gayri müslimlerin mallarını
batıl yolla yemeyi haram sayıyorlardı. Muasır hariciler ise onların mallarını
çalmayı ve gaspetmeyi meşru görüyor, bunları savaş halindeki kafirlerden alınan
ganimetler gibi değerlendiriyorlar!
4- Eski hariciler intihar etmeyi her durumda haram görüyor
ve intihar eden kimsenin cehennemde ebedi kalacak bir kafir olduğuna
inanıyorlardı. Muasır hariciler ise eman altındaki yüzlerce Müslümanın,
anlaşmalı ve zımmî kafirlerin öldürülmesine karşılık intihar etmeyi caiz
görüyor, hatta bu şekilde intihar edenin şehit olduğunu söylüyorlar!
Bu farkları düşünen kimse anlar ki; eski haricilerin durumu,
muasır haricilerden daha ehven idi. Nitekim ilim ehlinden birçok kimse de bunu
dile getirmiştir. Onlardan birisi Şeyh Salih el-Fevzan, el-İcabâtu’l-Muhimme’de
(s.79) şöyle demiştir:
“Soru: Bu ülkelerde patlatma eylemleri yapanların hariciler
oldukları söylenebilir mi?
Cevap: Bu yeryüzünde fesat çıkarmaktır. Bu yeryüzünde fesat
çıkarmaktır. Ekinleri ve nesilleri helak etmektir. Masum kanlar hakkında haddi
aşmaktır. Müslümanları korkutmaktır. Bu ise haricilerin yaptıklarından daha
şiddetli bir şeydir. (Eski) Hariciler bile böyle şeyler yapmazlardı. Hariciler
savaş alanlarında çıkar, çarpışırlardı. Ama bunlar uyumakta olan, güvence
altında bulunan insanlara geliyorlar ve içindekilerle beraber evleri
yıkıyorlar! Hariciler bunları yapmışlar mıydı? Hayır! Bu daha çok Karmati’lerin
yaptıklarına benzemektedir. Haricilere gelince; onlar gaddarlık ve hainlikten
uzak idiler.”
11 Temmuz 2014 Cuma
Sigara En Çok Neye Yarar?
Şimdiden bana birçok hayır kazandırdığına inanıyorum. Hatta bundan
hiç şüphe etmiyorum.
Sigara içtiğimi dillerine dolayan birçok insanın gerçek
yüzlerini tanıdım. Tabi ki beni eleştirmelerinden dolayı değil! Kendimi
eleştirilemez görecek bir nefsin şerrinden Allah’a sığınırım.
“Allah için sigaradan buğz ediyormuş!”
… Kimisi ne kadar samimi olduğuna inandırabilmek için kenara
çekip nasihat eder.
… Kimisi arkadan çekiştirir, aleyhimde kullanabileceği ilk
fırsatta insanların yanında yüzüme karşı söyleme cesaretinde bulunur ve “İşte bakın, ben yüzüne de söyledim” diye
kendini rahatlatır, ne kadar mert olduğunu da(!) ispatlar.
Ben sigarayla beraber yanar, onunla beraber tüterim. İnsan
zannettiğim pek çoğunun, her defasında ateşle yakıp üzerine basmama rağmen,
yine her defasında benim için kendini yakmaya gelen sigara kadar değeri olmadığını
seyreder dururum.
Neden mi değersiz? Neden mi sahtekâr? Neden mi münafık
bunlar?
Sigaradan Allah için buğz ettiklerini söylüyorlar ya, işte
en büyük sahtekârlık bu!
Bu sözümden şu kimseleri hariç tutuyorum: Bazı
kimseler vardır, meselenin şer’î hükmünü bilmez, âlimlerin birçoğunun sigaraya
haram dediğini işitmiştir, delilleri tahkik etmemiştir, haram olan her şeye
gerçekten buğz ettiği gibi, sigarayı da haram zannettiği için buğz eder. Kendisi
için istediği hayrı benim için de ister, nasihat eder vs. sözüm asla bu
kimselere değil!
Bu sahtekâr dediğim bazılarının “Sigaradan Allah için buğz
ediyorum” dedikleri yalandır! Tabiatleri tiksinmiştir, ondan buğz ediyordur.
İnsanların eleştirilerine dayanamamıştır, sigarayı bırakmıştır, ondan buğz
ediyordur.
Yoksa hiç kimse bir şeyden Allah’tan daha fazla buğz
edemez. O Allah Azze ve Celle ki, milyonlarca kulu sigara müptela olmasına
rağmen sigaradan buğz ettiğine dair tek bir ayet indirmemiş, rasulünün dilinden
tek bir hadis söyletmemiştir!
Allah’tan ve rasulünden; haram kılındığına dair elinde
hiçbir bürhan olmaksızın Allah için buğz ettiğini iddia eden bu kimseler, Allah’ın
kitabında, rasulünün sünnetinde ağır tehditler ve lanetlerle gelmiş günahlardan
Allah için buğz etmemektedirler. İşte sahtekarlık budur! Kişisel olarak nefret
ettiği bir nesneye, Allah’ı, dinî argümanları alet etmek budur!
Asrın modern kerhaneleri haline gelmiş okullara, liselere,
üniversitelere çocuklarını göndermeye Allah için buğz etmez! Neden buğz etsin
ki, insanların çoğu, çocuğunu okula göndereni kınamaz, bilakis göndermeyen topa
tutulur! Öküzlerin altlarında buzağılar aranır, bulunamazsa, buzağılar tutulup öküzlerin
altlarına sokulur.
Müslümanın gıybet edilmesinden Allah için buğz etmez, gıybet
edenin elinden tutup köşeye çekerek nasihat edecek yüreği yoktur. Yahut ona “sus
gıybet ediyorsun” diyecek mertlikte değildir. Zira bundan nefsi de haz
almaktadır. Fakat sigaradan Allah için buğz ettiğini söyler, ister aleni, ister
gizlice, bundan dolayı her türlü nasihati yapar!
Kadınların yüzlerini açmalarına Allah için buğz edemez, bunu
fısktan bile saymaz. Zira kitap, sünnet ve sahabe icmaı bunun haramlığında
ittifak etmiş olsa da “Âlimler ihtilaf etmişlerdir” Sigaradan ise Allah için
buğz eder! Çünkü hakkında kitap ve sünnetten delil olmasa da kimi bazı bir
kısım âlimlerin fetvaları beyimizin hevası ile ittifak etmiştir!
Allah’ın dinine kıyası sokuşturana, helal ve haramlar icat
edenlere Allah için buğz edemez. Fakat sigara içene buğz etmek kolaydır, ne
hayatı ne ölümü Allah için olabilmiştir, lakin sigaraya buğz etmesi bari Allah
için(!) oluversindir!
Evlerde, düğünlerde, seminerlerde, konferanslarda, çeşitli
mekanlarda kadın-erkek karışmasına, oturumlarında, misafirliklerinde haremlik
selamlık yapılmamasına Allah için buğz etmez beyimiz! Çünkü kendisi de bu
konuda nefsine uymaktan geri duramamakta, “yapamıyoruz, edemiyoruz”
palavralarıyla kendini avutmaktadır. Hoca kılığındaki toramanların kadınların
huzuruna çıkarak ders yapmasına da Allah için buğz edemez. Hatta “Kadın dahi
erkeklerin huzuruna çıkıp ders verebilir” denilmesine de Allah için buğz
edemez.
Birisi de çıkıp “bu deyyusluktur, eğer deyyusluk değilse
önce kendi karını, kızını çıkar erkeklere ders yapsın” şeklinde nebevî üslupla
uyarıda bulunduğunda derhal Allah’ı hatırlar, Allah için buğz etmeye başlar!
Ama kime? “Yıllardır Tevhid davetine (Hakikatte ise tevhidi yok etmeye) hizmet
etmiş hocamıza dil uzatmaya cüret eden şu üslupsuz(!)a” Allah için(!)
öfkelenir, dini için buğz edivermeye başlar! Gıybeti de caiz görülür artık
bunun, zaten sigara içmekle alenen günah işleyen bir fasık olduğu akla geliverir
birden onun! Pisliği deşip kokutmasaydı sigarasının dumanına tahammül
edilebilirdi. Lakin bu haramların, bu pisliklerin kokusunu bastırmaktadır
sigaranın iğrenç (!) kokusu! Buna tahammül edilemez!
Sizi bilmem! Sigara benim çok hayrımı artırdı. İnsanları
tanıdım. Her köşede gıybetimi edip, işlemeye gücümün yetmediği amellerin
sevaplarını bana gönderdiler. Bu durumdan gayet memnunum. Memnun olmadığım tek
şey, bana bu kadar çok hayır kazandıran insanların kendilerinin bu hayırdan
nasipsiz kalmaları.
Bu yüzden samimi olarak nasihat ediyorum: gelin, Allah’ın
buğz etmediği bir şeye “Allah için buğz ettiğinizi” iddia ederek dini
kullanmayın.
Davetin sahibi olan Allah’ın eleştirmediği sigaraya “Davete
mani oluyor” gibi yalanlarla sahtekârlık etmeye kalkmayın. Sizin gibi
düşünenler dışında davete mani olan bir unsur yok. Ve Allah’a hamd olsun ki
içtiğim sigara, sizin gibi engelleri benden uzaklaştırmaktadır.
Nefsiniz için tiksindiğiniz sigaradan – ki sigaradan
tiksinmek de herkesin en doğal hakkıdır, dini bu konuda âlet etmediği sürece –
o kadar çok buğz ettiniz ki, Allah için buğz etmeniz gereken birçok haramlara,
bid’atlere buğz edemiyorsunuz bile. Derneklerden çıkamıyor, mescide
yanaşamıyorsunuz. Eğer buğz hak için yapılmazsa işte böyle bâtıl için buğz etmeye
başlarsınız! Kim bilir bu yaptıklarınızdan bir de sevap umuyorsunuzdur!
Bu bozuk zihniyetinizin ürünüdür ki; “Namazın terki
küfürdür” demenin insanları uzaklaştırdığını keşfettiniz. Merhametiniz
kabardı(!) Bu gibi sözlerin davete zarar verdiğini söylemeye başladınız. “Neden
üç mezhep imamının buna küfür dememesini kullanmıyoruz” dediniz, yine
yılana sarıldınız. Namazı terk eden bir sürü “Selefî(!) görmeye başladım! Daha
neleer neleeer…
Demek ki Allah için buğz ettiğiniz tek şey sigara değil! Siz
Allah rasulünün sözlerine de “Allah”(!) için buğz etmeyi becerebilen bir
topluluksunuz. Tıpkı Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in “deyyus”
tarifine olanca hıncınızla buğz ettiğiniz gibi –
Ne diyelim!!!
Buğz edilen şeyler içinde en mazlumu sigara! Sigara gariptir! Tıpkı benim gibi... Onun derdini ben anlarım... Derdimin ortağıyla yalnız bırakın bizi! Rahatsız edilmek istemiyoruz.
Sözümün sonunda kalbi olana, zikre kulak verene ve sözün en
güzeline tabi olana şu hadisleri zikredeceğim:
Abdullah b. Mes’ud radıyallahu anh’den:
Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Şüphesiz İblis Arap
topraklarında putlara ibadet edilmesinden ümit kesmiştir. Lakin bundan aşağı
olan küçük gördüğünüz fakat helak edici günahlar olan amellerinizden razı olur.
Gücünüz yettiği kadarıyla haksızlıklardan sakının. Zira kul kıyamet gününde
kendisini kazandıracak zannettiği iyiliklerle gelir. Sürekli bir kul: “Ya rabbi
muhakkak falan bana haksızlık yaptı” der durur. Ona: “Bunun iyiliklerinden al”
denilir. Ta ki onun bir iyiliği kalmaz.” Sahih. Hakim (2/32) Beyhaki Şuabu’l-İman (6/51)
Enes radıyallahu anh’den: Rasûlullah sallallâhu
aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Kıyamet gününde kusurlu davranan ve haddi
aşan yöneticiler getirilir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Sizler arzımın
bekçileri ve sürülerimin çobanları idiniz. İstediğimde (adaletle hüküm vermek)
sizlerin elindeydi.” Hüküm vermede zulmedip aşırı gidene şöyle denilir: “Aşırı gitmene
seni kim zorladı?” Hakim: “Ey rabbim! Senin adına öfkelendim” der. Allah Azze
ve Celle ona: “Senin öfken benden daha mı çok?” buyurur. Hüküm vermede
gevşeklik gösteren hakime ise: “Yaptığın şeye seni ne zorladı?” denilir. Hakim:
“Kullarına acıdım ey rabbim” der. Allah Azze ve Celle ona: “Sen kullarıma
benden daha mı çok merhametlisin? Alın götürün şunları! Cehennem direklerinden
birine bağlayın” buyurur.” Hasen. İbn Ebi’d-Dunya, el-Ahvâl (241)
Huzeyfe radıyallahu anh’den: Rasûlullah
sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Kıyamet günü âdil ve zalim idareciler
getirilecek ve cehennem köprüsü üzerinde duracaklar. Allah Teâlâ onlara şöyle
hitap edecektir: “Benim asıl istediğim sizlersiniz; hüküm verirken zalim
davranan, rüşvet alan ve hasımlardan (taraflardan) kayıran herkes yetmiş
yıllık cehennem uçurumuna yuvarlansın. Herhangi bir kişi bir kişiyi on kişi üzerine âmir kılar da, o kişiler
içerisinde tayin ettiği kişiden daha üstün olan birisi bulunursa Allah Teâlâ'yı
ve Resulünü aldatmış olur. Cezayı gerektiğinden çok uygulayan kimse huzura
getirilip kendisine şöyle denilecektir: “Kulum! Niçin sana emrettiğimden fazla
ceza uyguladın?” O da: “Öfkelendim” diyecek. Bunun üzerine şöyle denilecek: “Senin
öfken benim öfkemden daha mı güçlü idi?” Daha sonra Allah Teâlâ'nın koyduğu
cezayı yeteri kadar uygulamayan kimse çağrılıp kendisine şöyle denilecektir: “Kulum!
Niçin cezayı tam uygulamadın?” O da: “Suçluya acıdım” diyecek. Bunun üzerine
kendisine Allah Teâlâ şöyle diyecek: “Senin rahmetin, benim rahmetinden daha mı
güçlü idi?” Daha sonra emredilip ikisi de cehenneme atılacaktır.” Hasen ligayrihi. Ebu Ya’la’dan
naklen: İbn Hacer, Metalibu’l-Aliye (2153-55)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente estağfiruke ve etûbu ileyk" (Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)