Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

3 Kasım 2026 Salı

İman-İslam Ve Zahir-Bâtın Hükümleriyle İlgili Misaller

 Birçok kimse, özellikle Haricî ve Mürcie akidelerinin birbirine karışıp, halita edildiği ortamlardan dinlerini öğrenenler çok önemli bir dinî kural hakkında cahilce ve saptırıcı felsefî yorumlara ve ateşe götürücü bozuk itikatlara sapmaktadırlar.

Bu kural: “Biz zahire göre hükmederiz, sırların velisi ise Allah’tır” kaidesidir. Bazıları bu cümleyi hadis olarak zikretse de, bu lafızla Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den sabit olmamıştır. Lakin manasının doğruluğunda ittifak edilmiştir. Çünkü birçok sabit naslar bu manaya açıkça delalet etmektedir.

Mesela Medine’ye hicret etmesi gerekirken kendince yaptığı bir te’vil sebebiyle (bu te’vil: kâbe hizmetkarlığına devam etmenin daha faziletli olacağı düşüncesi idi) hicret etmeyen ve kavmi tarafından zorla Bedir savaşına çıkarılan Abbas radıyallahu anh’ın kıssası malumdur. Abbas radıyallahu anh, iman etmişti ve imanını Kureyş’lilerden gizliyordu. Neticede kavmiyle beraber savaşa çıktı ve müslümanlara karşı müşriklerin safında yer aldı. Savaş sonunda esir edildiği zaman ona müşriklere yapılan muamelenin aynısı yapıldı. Halbuki Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem onun iman etmiş olduğunu ve imanını gizlemekte olduğunu biliyordu. Fakat zahirde müşriklerin safında yer almıştı ve Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem de bu zahire göre hükmetti.

Bu konuyla üzerinde tefekkür edilmesi gereken diğer bir örnek de şudur:

Bekr b. Sevâde rahimehullah, Sudâ kabilesinden birinden rivayet ediyor: “Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e on iki kişi olarak gittik. Bizden biat aldı, fakat bizden birinden biat almadı. Biz: “Ey Allah’ın nebîsi! Onun da biatını al” dedik. Buyurdu ki:

“Üzerinde asılı olan şeyi çıkarmadıkça ondan biat almayacağım. Zira bizden birinde onda asılı olan gibi bir şey bulunsa, o şey üzerinde kaldığı sürece müşrik olarak kalır.” Biz baktık ki onun pazusunda bir ağaç kabuğu veya ağaç parçası takılı idi.”[1]

Üzerinde temime asılı olan bu adam, on iki kişilik heyet içinde Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e biat etmek üzere gelmişti. Yani Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e iman etmişti. Fakat zahirinde şirk alameti taşıyordu! Bu yüzden o adam bu şirk alametini terk edene kadar Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem onun bi’âtini almadı, yani müslüman kabul etmedi. O adam bu şekilde ölseydi kalbindeki imana Allah hükmeder. Lakin Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem ve ona tabi olan müslümanlar zahire göre hareket etmek zorundadır. “Bu adam imanına delalet olarak biât etmeye gelmiş, dolayısıyla müslüman kabul etmek gerekir” şeklindeki felsefeler, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in bu uygulamasına aykırıdır!

Nitekim Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, amcası Ebu Talib’in de kendisine iman ettiğini ve tasdik ettiğini biliyordu. Hatta Ebu Talib bizzat bunu ifade etmişti. Fakat Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem ondan zahirde İslam’ı ortaya koyma şartını yerine getirmesini, tevhid kelimesini ikrar etmesini isteyince, Ebu Talib bunu kabul etmedi ve küfür üzere öldü! Bizim zahirdeki hükmümüz böyle olmak zorundadır. Allah katında hükmünü ise bilemeyiz. Yalnız Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, Ebu Talib’in cehennemin sığ bir yerinde azap gördüğünü haber vermiştir. Orada devamlı mı kalır yoksa oradan çıkarılmasını gerektiren Allah katında bir mazereti var mıdır bunu biz bilemeyiz.

İşte plandemi zamanında organize bir şekilde cemaatle namazların ve safları birleştirmenin yasaklanması, yüzlere maske takılmasının zorunlu kılınması hadisesinde, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in “şeytanın yularıdır” dediği maskeleri takanlar da zahirlerinde küfür ehlinin saflarına katılmışlardır! Maske takan herkesin kalplerinde olana değil, zahirlerinde olana hükmetmek mecburiyetimiz bu yüzdendir. Zira maske takmak ya hastalık bulaşmasına ve bu maskenin bundan koruyacağına inanıldığına, ya da zahiren kafirlerin küfrî emrine itaat ederek onlara benzemeye delalet etmektedir. Her iki durum da zahiren küfre hükmetmeyi gerektirir.  

Koruyucu olduğuna inanılarak asılan/takılan şeyler bir şirktir ve hastalık bulaşmasın diye takılan maske de böyledir:

Ebu’l-Hayr rahimehullah’tan: “Ukbe b. Amir radiyallahu anh’ın temimeler (koruması amacıyla takılan şeyler) hakkında şöyle dediğini işittim: “Bunlar insanın neresine konulursa konulsun, onun konması bir şirktir.”[2]

Bu söylenenler, fiilin hükmü hakkındadır, muayyen bir fâilin hükmü hakkında değil! Zahirinde küfür alameti taşıyan muayyen bir şahıs hakkında elbette onun küfrüne hükmedilmez, şartlar ve maniler gözetilir. Lakin fiilin hükmü belirtilir. Fakat organize ve umumî bir hal söz konusu ise durum elbette farklıdır. Mesela Adiy b. Hatim radıyallahu anh, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in huzuruna boynunda bir haç ile geldiği zaman bundan dolayı tekfir edilmemiş, fakat bu haçın bir put/şirk unsuru olduğu açıklanmıştır.

Yani bir kimse haç taksa derhal onun kâfir olduğuna hükmedilmez, muayyen şahıslarda cehalet, te’vil, kasıtsızlık, ikrah gibi manilerin kalkması gözetilir. Fakat söz konusu mazeretlere sahip birisi, bir haçlı ordusu içinde bulunursa bu zahire göre onun kâfir muamelesi görmesi icap eder.

Mesela bu ülkede küfür sistemini yerleştirenler sarığı yasaklamış, fötr şapkayı zorunlu kılmışlardı. Sonradan fötr zorunluluğu askıya alındı. Sisteme icabet edenler sarıksız, baş açık gezmeye başladılar. Müslümanlar ise sarık sarmada devam etme cihadını sürdürdüler. Normalde bir erkeğin baş açık gezmesi mekruh iken, bu gibi küfrün dayatıldığı ortamlarda bir şirki ve küfrü ifade eder! Sarığı tek eden cihadı terk etmiş, kafirlerin safına geçmiş demektir. Kim kendisini bir kavme benzetirse onlardandır.  Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in Tebük harbinden geri kalanlara muamelesi gibi bir muameleyi hak ederler.

Elbette bu şekilde bir hecri hak etmesi için de, hecr uygulanacak kişilerin bu şuura sahip olmaları, dinin şiarlarının önemini öğrenmiş olmaları gerekir. İnsanlar her konuda olduğu gibi bu meselede de alabildiğine cahilleştirildiği, hatta bozuk yorumlarla bu cehaletin mürekkep bir cehalet haline getirildiği ortamda sarığı terk eden herkese hecr uygulamak doğru olmaz.

Bu meseleyle ilgili onlarca örnek delil zikredebiliriz. Lakin sözün uzamaması için bunlarla yetiniyorum.

Sonuç olarak, küfrî sistemlere zahirlerinde uyum gösteren kimselerin, kalplerinde iman olduğuna hüsnüzan etsek bile, zahirlerine göre küfürlerine hükmetme zorunluluğumuz vardır. Kalplerindekine ise Allah hükmedecektir. Yine kalplerinde bozuk itikad, şirk veya küfür olduğuna dair zannımız kuvvetli olsa bile, zahirlerinde İslam’ı ortaya koyan kimselerin de küfrüne hükmedemeyiz.

İşte: “Biz zahire göre hükmederiz, sırların velisi ise Allah’tır” şeklindeki kaide, Haricilerin de, Mürcie’nin de haktan saptıkları bir husustur.



[1] Hasen. İbn Vehb, el-Cami (666) Tahâvî Şerhu Meâni’l-Âsâr (4/325) Suyuti Husnu’l-Muhadara (1/252)

[2] Buhârî ve Muslim'in şartlarına göre sahih. İbn Vehb el-Cami Fi’l-Hadis (665)

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente estağfiruke ve etûbu ileyk" (Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)