Birçok kimse, özellikle Haricî ve Mürcie akidelerinin birbirine karışıp, halita edildiği ortamlardan dinlerini öğrenenler çok önemli bir dinî kural hakkında cahilce ve saptırıcı felsefî yorumlara ve ateşe götürücü bozuk itikatlara sapmaktadırlar.
Bu kural: “Biz zahire göre hükmederiz, sırların velisi ise
Allah’tır” kaidesidir. Bazıları bu cümleyi hadis olarak zikretse de, bu lafızla
Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den sabit olmamıştır. Lakin manasının
doğruluğunda ittifak edilmiştir. Çünkü birçok sabit naslar bu manaya açıkça
delalet etmektedir.
Mesela Medine’ye hicret etmesi gerekirken kendince yaptığı
bir te’vil sebebiyle (bu te’vil: kâbe hizmetkarlığına devam etmenin daha faziletli
olacağı düşüncesi idi) hicret etmeyen ve kavmi tarafından zorla Bedir savaşına
çıkarılan Abbas radıyallahu anh’ın kıssası malumdur. Abbas radıyallahu anh,
iman etmişti ve imanını Kureyş’lilerden gizliyordu. Neticede kavmiyle beraber
savaşa çıktı ve müslümanlara karşı müşriklerin safında yer aldı. Savaş sonunda
esir edildiği zaman ona müşriklere yapılan muamelenin aynısı yapıldı. Halbuki Rasulullah
sallallahu aleyhi ve sellem onun iman etmiş olduğunu ve imanını gizlemekte
olduğunu biliyordu. Fakat zahirde müşriklerin safında yer almıştı ve Rasulullah
sallallahu aleyhi ve sellem de bu zahire göre hükmetti.
Bu konuyla üzerinde tefekkür edilmesi gereken diğer bir
örnek de şudur:
Bekr b. Sevâde rahimehullah, Sudâ kabilesinden birinden
rivayet ediyor: “Nebî
sallallahu aleyhi ve sellem’e on iki kişi olarak gittik. Bizden biat aldı,
fakat bizden birinden biat almadı. Biz: “Ey Allah’ın nebîsi! Onun da biatını
al” dedik. Buyurdu ki:
“Üzerinde asılı olan şeyi çıkarmadıkça ondan biat almayacağım. Zira
bizden birinde onda asılı olan gibi bir şey bulunsa, o şey üzerinde kaldığı
sürece müşrik olarak kalır.” Biz baktık ki onun pazusunda bir ağaç kabuğu
veya ağaç parçası takılı idi.”[1]
Üzerinde temime asılı olan bu adam, on iki kişilik heyet içinde Rasulullah
sallallahu aleyhi ve sellem’e biat etmek üzere gelmişti. Yani Rasulullah
sallallahu aleyhi ve sellem’e iman etmişti. Fakat zahirinde şirk alameti
taşıyordu! Bu yüzden o adam bu şirk alametini terk edene kadar Rasulullah
sallallahu aleyhi ve sellem onun bi’âtini almadı, yani müslüman kabul etmedi. O
adam bu şekilde ölseydi kalbindeki imana Allah hükmeder. Lakin Rasulullah
sallallahu aleyhi ve sellem ve ona tabi olan müslümanlar zahire göre hareket
etmek zorundadır. “Bu adam imanına delalet olarak biât etmeye gelmiş,
dolayısıyla müslüman kabul etmek gerekir” şeklindeki felsefeler, Rasulullah
sallallahu aleyhi ve sellem’in bu uygulamasına aykırıdır!
Nitekim Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, amcası Ebu Talib’in de kendisine
iman ettiğini ve tasdik ettiğini biliyordu. Hatta Ebu Talib bizzat bunu ifade
etmişti. Fakat Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem ondan zahirde İslam’ı
ortaya koyma şartını yerine getirmesini, tevhid kelimesini ikrar etmesini
isteyince, Ebu Talib bunu kabul etmedi ve küfür üzere öldü! Bizim zahirdeki
hükmümüz böyle olmak zorundadır. Allah katında hükmünü ise bilemeyiz. Yalnız Rasulullah
sallallahu aleyhi ve sellem, Ebu Talib’in cehennemin sığ bir yerinde azap
gördüğünü haber vermiştir. Orada devamlı mı kalır yoksa oradan çıkarılmasını
gerektiren Allah katında bir mazereti var mıdır bunu biz bilemeyiz.
İşte plandemi zamanında organize bir şekilde cemaatle namazların ve
safları birleştirmenin yasaklanması, yüzlere maske takılmasının zorunlu
kılınması hadisesinde, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in “şeytanın
yularıdır” dediği maskeleri takanlar da zahirlerinde küfür ehlinin saflarına
katılmışlardır! Maske takan herkesin kalplerinde olana değil, zahirlerinde
olana hükmetmek mecburiyetimiz bu yüzdendir. Zira maske takmak ya hastalık bulaşmasına
ve bu maskenin bundan koruyacağına inanıldığına, ya da zahiren kafirlerin küfrî
emrine itaat ederek onlara benzemeye delalet etmektedir. Her iki durum da
zahiren küfre hükmetmeyi gerektirir.
Koruyucu olduğuna inanılarak asılan/takılan şeyler bir şirktir ve hastalık
bulaşmasın diye takılan maske de böyledir:
Ebu’l-Hayr rahimehullah’tan: “Ukbe b. Amir radiyallahu
anh’ın temimeler (koruması amacıyla takılan şeyler) hakkında şöyle dediğini
işittim: “Bunlar insanın
neresine konulursa konulsun, onun konması bir şirktir.”[2]
Bu söylenenler, fiilin hükmü hakkındadır, muayyen bir fâilin
hükmü hakkında değil! Zahirinde küfür alameti taşıyan muayyen bir şahıs
hakkında elbette onun küfrüne hükmedilmez, şartlar ve maniler gözetilir. Lakin
fiilin hükmü belirtilir. Fakat organize ve umumî bir hal söz konusu ise durum
elbette farklıdır. Mesela Adiy b. Hatim radıyallahu anh, Rasulullah sallallahu
aleyhi ve sellem’in huzuruna boynunda bir haç ile geldiği zaman bundan dolayı
tekfir edilmemiş, fakat bu haçın bir put/şirk unsuru olduğu açıklanmıştır.
Yani bir kimse haç taksa derhal onun kâfir olduğuna
hükmedilmez, muayyen şahıslarda cehalet, te’vil, kasıtsızlık, ikrah gibi
manilerin kalkması gözetilir. Fakat söz konusu mazeretlere sahip birisi, bir
haçlı ordusu içinde bulunursa bu zahire göre onun kâfir muamelesi görmesi icap
eder.
Mesela bu ülkede küfür sistemini yerleştirenler sarığı
yasaklamış, fötr şapkayı zorunlu kılmışlardı. Sonradan fötr zorunluluğu askıya
alındı. Sisteme icabet edenler sarıksız, baş açık gezmeye başladılar. Müslümanlar
ise sarık sarmada devam etme cihadını sürdürdüler. Normalde bir erkeğin baş
açık gezmesi mekruh iken, bu gibi küfrün dayatıldığı ortamlarda bir şirki ve küfrü ifade eder! Sarığı
tek eden cihadı terk etmiş, kafirlerin safına geçmiş demektir. Kim kendisini bir kavme benzetirse onlardandır. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in
Tebük harbinden geri kalanlara muamelesi gibi bir muameleyi hak ederler.
Elbette bu şekilde bir hecri hak etmesi için de, hecr
uygulanacak kişilerin bu şuura sahip olmaları, dinin şiarlarının önemini
öğrenmiş olmaları gerekir. İnsanlar her konuda olduğu gibi bu meselede de
alabildiğine cahilleştirildiği, hatta bozuk yorumlarla bu cehaletin mürekkep
bir cehalet haline getirildiği ortamda sarığı terk eden herkese hecr uygulamak
doğru olmaz.
Bu meseleyle ilgili onlarca örnek delil zikredebiliriz. Lakin
sözün uzamaması için bunlarla yetiniyorum.
Sonuç olarak, küfrî sistemlere zahirlerinde uyum gösteren
kimselerin, kalplerinde iman olduğuna hüsnüzan etsek bile, zahirlerine göre
küfürlerine hükmetme zorunluluğumuz vardır. Kalplerindekine ise Allah
hükmedecektir. Yine kalplerinde bozuk itikad, şirk veya küfür olduğuna dair
zannımız kuvvetli olsa bile, zahirlerinde İslam’ı ortaya koyan kimselerin de
küfrüne hükmedemeyiz.
İşte: “Biz zahire göre hükmederiz, sırların velisi ise
Allah’tır” şeklindeki kaide, Haricilerin de, Mürcie’nin de haktan
saptıkları bir husustur.