Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

13 Ağustos 2016 Cumartesi

Abdullah b. Abdurrahim el-Buhari Kimdir?


Şeyh Mukbil’in öğrencilerinden olan ve şu an Şeyh Yahya b. Ali el-Hacuri ile birlikte bulunan Şeyh Abdulhamid b. Yahya el-Hacuri hafazahullah’a şöyle sordum:
“Değerli şeyh! Abdullah b. Abdurrahim el-Buhari’nin Türkiye’de davete başladığını işittim. Türkiye’deki kardeşlerimiz bu adamı tanımıyorlar. Bu şahsın durumunu Türkiye’deki kardeşleriniz için özet olarak açıklar mısınız? Sizin onun hakkında yazdığınız risaleden de haberdarım, ancak sizden kısaca bir şahitlikte bulunmanızı rica ediyorum. Allah size bereket versin.”
Şeyh Abdulhamid, bu talebime ses kaydı yaparak cevap verdi, linkini aşağıda vereceğim inşaallah. Şeyhin cevabının tercümesi şu şekildedir:
“Hamd Allah’adır. Salat ve selam Allah’ın rasulünedir. Şehadet ederim ki Allah’tan başka ibadete layık hak ilah yoktur, yine şehadet ederim ki Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) Allah’ın kulu ve rasulüdür. Bundan sonra:
Abdullah b. Abdurrahim el-Buhari denilen şahıs, Şeyhimiz Mukbil b. Hadi rahimehullah hakkında eleştirileri vardı ve O’nun düzgün bir menhec üzerinde olmadığı, tekfircilerin menheci üzerinde olduğu ve ancak son günlerinde bundan tevbe ettiği şeklinde suçlaması vardı. Ona "Avnu’l-Bari Fi Beyani Teharrusati Abdullah b. Abdurrahim el-Buhari" adlı kitabımda reddiye verdim. Yine onun Yemen’deki selefi davete hakaretleri, Damac’daki Daru’l-hadisten çıkan, insanları tevhid ve sünnete çağıran davetçilere karşı harbi ve bu davetçilerden sakındırması vardır. Bu şahısa aldırıp da ondan sakındırma yapmaya bile gerek yoktur. Sakındırma ancak hayrı umulan kimse hakkında yapılır. Bu şahsın ise hayrı umulmaz. Çünkü o selefiler ve davetçilerine karşı çokça harp eden birisidir.”

Ses kaydının linki:
Şeyh Abdulhamid el-Hacuri'nin Abdullah el-Buhari Hakkındaki Şahitliği

Bid'atçi Dernekçilerin Şüphelerine Karşı Hadis Ehlinin Mescidlerinin Savunması

Kiralanan Bir Yerin Mescid Edinilmesi Caiz midir?
Mescidin yerinin kiralanmış olmaması diye bir şart kitap ve sünnet naslarında gelmemiş, sahabe ve tabiinden böyle bir şart ileri sürdükleri nakledilmemiştir. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem ise Buhârî’nin rivayet ettiği hadiste: “Yüz şart olsa bile Allah’ın kitabında geçmeyen her şart batıldır” buyurmuştur.
Mescid yerinin kiralanması hususunda Hanbeliler, Şafiiler ve Malikiler caiz olduğu görüşündedirler. Ebu Hanife ise bu konuda cumhura muhalefet ederek bunu sahih görmemiştir.
Bu konuyu İbn Kudame el-Makdisi rahimehullah el-Mugni’de (5/405) şöyle zikretmiştir: “Bir evin kiralanarak mescid edinilmesi ve orada namaz kılınması caizdir. Malik ve Şafii de böyle dediler. Ebu Hanife ise: “Bu sahih değidir. Çünkü kira akdi ile bir yerin hak sahibi olmak herhangi bir şekilde sahih olmaz. Bunun için kiralanması caiz değildir.” Bizim için bu menfaat mubah bir menfaattir. Çünkü malın kendisi başkasına ait olsa dahi, o maldan bu menfaati almak mümkün olduğuna göre kiralama yapmak caizdir.”
Dr. Abdullah el-Fakih yönetimindeki İslamweb fetva heyetinin, 16 Safer 1420 tarihli fetvasında da bu husus nakledilmiş ve şöyle denilmiştir: “Tercihe şayan olan cumhurun kavlidir. Buna göre; mescid olması için kiralanan yer, kira müddetince mescid hükmünü alır. Allah en iyi bilendir.”
İlim ehlinin ihtilaf ettiği konuda yapılacak şey Allah Azze ve Celle’nin Nisa suresi 59. Ayetinde emrettiği gibi meselenin kitap ve sünnete döndürülmesidir. Kitap ve sünnet naslarında mescid yerinin kiralanmış olmaması gibi bir şart zikredilmemektedir. Böyle bir şart koşanın delil getirmesi gerekir. Bu şartı Ebu Hanife ileri sürdü ise de, bu konuda vahiyden bir delil zikretmemiş, re’yini, yani şahsi kanaatini dile getirmiştir. Bu ise bağlayıcı bir delil değildir. Şayet imamların şahsi kanaatleri delil olsaydı, hadis ehli imamların, yani cumhurun kanaatleri bu konuda delil olmaya daha layık idi. Ancak delil sadece Allah’ın vahyettiği, rasulün beyan ettiğidir.

Bir Yerin Mescid Olması İçin İçinde Daimi Olarak Beş Vakit Namazın Eda Edilmesi Şart mıdır?

Yine naslarda ve sahabenin uygulamasında böyle şart zikredilmemektedir. Bid’at ehlinin, sünnet ehline karşı şüphe atmak için bu konuyu bulandırmaya çalışmalarının sebebi, mescidin, musalladan ayırıcı özelliği olarak lügatte beş vakit namaz kılınmak üzere yapılan bir yer olduğunun da zikredilmiş olmasıdır.
Ancak buradan şüphe üretmeye kalkmaları ya koyu bir cahillik yahut maksatlı bir sünnet düşmanlığı içindir. Zira bid’at oluşu apaçık ortada olan dernekleri aklamak için kırk dereden çamur getirmelerine rağmen, mescidlerin bid’at olduğunu iddia etme gibi münafıkça bir söz ortaya atmışlardır!
Bir kimse veya bir topluluk, bir yeri beş vakit namaz kılınabilmesi üzere bina veya vakfetse, sonra burada beş vakit namaz sürekli olarak kılınmasa, bilakis cemaat hazır olduğu sürece beş namazdan mümkün olanı ikame edilse, ilk başlangıcında mescid niyetiyle bina veya vakfedilmiş olan bu yer, mescid hükmünden çıkmaz. Hiçbir ilim sahibi hatta hiçbir akıl sahibi müslüman böyle bir şey iddia etmemiştir.
Nitekim Harre olayları meydana geldiği zaman günlerce Medine’de ezan okunmamış, beş vakit namaz cemaatle eda edilememiştir. Hiç kimse bu yüzden Mescidi Nebevi’nin veya diğer mescidlerin, mescid hükmünden çıktığı gibi bir iddiada bulunmamıştır.
Yine eskiden beri uygulanagelen bir durum vardır ki, bir bölgede birden fazla mescid varsa, o bölgedeki tek bir Mescidu’l-Cami yani Cuma mescidinde Cuma namazı kılınır, diğer mescidlerde namaz kılınmaz. Hiç kimse, beş vaktin tamamı eda edilmiyor diye bu mescidlerin mescid hükmünden çıktığını iddia etmemişlerdir.
Sürekli olarak beş vakit namazın kılınmadığı, yol/güzergâh mescidleri gibi mescidlerde Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin sahabesinin mescid ahkâmı uyguladıkları, en azından bunlara “mescid” tabiri kullandıkları bilinmektedir. Nitekim Ömer radiyallahu anh, zamanında bu mescidlere özel bir ilgi gösterilmeye başlandığını görünce, bu tavra karşı çıkmış, ancak namaz vakti tesadüf ettiğinde buralarda namaz kılınacağını, yoksa buralara özel bir ecir inancıyla durup namaz kılmanın meşru bir ayrıcalık olmadığını belirtmiştir.
el-Ma’rur b. Suveyd rahimehullah’tan: “Ömer b. El-Hattab radıyallahu anh ile Mekke ile Medine arasında idik. Bize sabah namazını kıldırdı ve namazda Fil suresi ile Kureyş suresini okudu. Sonra yolda karşımıza bir mescid çıktı. İnsanlar hemen orada inip mescidde namaz kılmaya başladılar. Ömer radıyallahu anh:
“Bunlara ne oluyor?” dedi.
“Bu Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in içinde namaz kıldığı bir mesciddir” dediler. Bunun üzerine Ömer radıyallahu anh şöyle dedi:
“Ey insanlar! Muhakkak ki sizden öncekiler nebilerinin izlerini ibadet yerleri edinmelerinden dolayı helak oldular. Kim mescidlerden geçerken namaz vakti gelmişse orada namazı kılsın, aksi halde (namaz vakti girmemişse) geçsin gitsin.” İsnadı sahihtir: Abdurrazzak (2734) İbn Ebi Şeybe (2/151) İbn Hacer, Fethu’l-Bari (1/569)
Netice olarak; mescid ve musalla her ikisi de meşru amellerdir ve meşru ameller ancak niyetlere göredir. Bununla beraber, mescid’in musalla’dan ayrı olarak tahiyyetu’l-Mescid gibi bazı hakları ve musallada yapılması caiz olduğu halde, mescidde yapılması caiz olmayan bazı yasakları vardır. İbadet için vakfedilmiş veya kiralanmış herhangi bir yer, burayı yapanların niyetine göre ya mesciddir veya musalladır. Bu ikisini ayırmak, orada namaz kılmak isteyen kişi için bazen zor olabilir. Zira Nebî sallallahu aleyhi ve sellem zamanında bina ile çevrili yerler mescid, açık alanlar ise musalla kabul edilirdi.
Bera b. Azib radiyallahu anh gibi bazı sahabeler evlerinde ezan okunup da cemaatle namaz kılınmayan musallalar edinmişlerdi. İtban b. Malik radiyallahu anh gibi bazı sahabeler ise, sel basması sebebiyle mescide gidemedikleri zamanda cemaatle namazı eda etmek için evinde musalla edinmişti. Yani içinde cemaatle vakit namazı kılınıp kılınmaması mescid ile musallayı ayırıcı bir unsur değildir. Bu tamamen söz konusu yerin mescid niyetiyle mi, yoksa musalla niyetiyle mi yapıldığına bağlıdır.
Mescid niyetiyle yapıldığı bilinen, üstelik kapısına kocaman “mescid” diye levha asılan, namaz için ezan okunup bütün herkese açık bir şekilde çağrı yapılan bir yerin musalla olduğunu zorlamaya çalışmak, tuhaf bir ahmaklıktır.
Bununla birlikte, mescide benzeyen bir yapıyı, musalla olması niyetiyle yapılmasına rağmen, maksadı bilmediği için mescid zannedip orada tahiyye namazı kılan bir kimse günaha girmiş veya bid’at işlemiş olmaz. Ancak bunu öğrenmiş olmasına rağmen böyle bir yerde tahiyye namazı kılmaya devam etmek meşru olmaz.
Yahut mescid olduğu açıklanan bir yapıya, “hayır efendim, burada daimî olarak beş vakit namazın cemaatle eda edildiğini görmedikçe burayı ben musalla sayarım ve burada tahiyyetul mescid namazı kılmam” diyen bir kimsenin de hakka karşı ne kadar inatçı birisi olduğu ortadadır. Kibirden Allah’a sığınırız.

Şeyh Mukbil İlim Merkezleri Açmaktan Bahsediyor, Dernekler de Bu İlim Merkezlerinden Değil midir?

 

Öncelikle bilinmesi gerekir ki, Şeyh Mukbil rahimehullah alimlerden birisidir, sözleri vahiy değildir. Onun sözleri de, tıpkı diğer alimlerin sözlerinde olduğu gibi, ancak delile mutabık olduğu takdirde kabul edilir.
Diğer taraftan, mescid kurma imkanı buluncaya kadar ilim merkezleri oluşturmayı tavsiye ettiği bir fetvasından cımbızlama yaparak, ilim merkezi ifadesini; Şeyh Mukbil'in aynı fetvasında şiddetle karşı çıktığı hizipçi derneklere yorumlamak anlayıştan mahrum edilmenin bariz alametidir. Böylelerine laf anlatmakla vakit kaybetmek israftır.
Fakat bu kıt akıllıların şüpheye düşürdüğü ve hakkı aramada samimi olan kimseler için belirtmek gerekir ki,  Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Mekke döneminde mescid yapma imkanı olmadığı zamanlarda Erkam radiyallahu anh’ın evinde gizlice tebliğde bulunuyordu. Haliyle bu ev bir ilim merkezi idi. Tabi ki Erkam radıyallahu anh'ın evi, demokratik şartlara göre oylama yapılarak çoğunluk kararıyla başkan seçen ve çoğunluğun görüşü merkezli oylama ile karar alan bir dernek değildi!
Davet açıktan yapılmaya başlandığında ise müşriklerin de baskıları arttı, Ebu Bekr radiyallahu anh, hicretten kısa bir zaman önce evinin avlusunu mescid edinmiş ve insanlara tebliğ yapıyordu. Buhârî’nin Sahih’inde hicret kıssasıyla ilgili uzunca anlatılan rivayete bakılırsa bu durum açıkça görülür.
Derneklerin bid’at oluşuna dair defaatle yazılar yayınladım, fetvalar tercüme ettim, bu konunun dallandırılıp budaklandırılmasına gerek yoktur. Ancak bu ülkede meydana çıkan sorunlarla ilgili olarak ve bu ortamdaki bir ilim ehli olarak, muasır ilim ehlinin üzerinde durmadıkları ve belki de farkında olmadan işaret ettikleri başka bir bid’atten daha uyardım. Bid’at oluşunu delillendirdiğim bu mesele; mescidden bağımsız kurumsallaşma içerdikleri takdirde; medrese, Kur'an kursu, ilim merkezi, ilahiyat fakültesi gibi kurumların bid’at oluşudur. Öyle ki manzara şu haldedir: Namazlar mescidde/camide kılınır, Kur'an ve ilim dersi ise, mescidden koparılarak tahsis edilmiş farklı bir evde (medrese, dernek, Kuran Kursu, ilahiyat fakültesi gibi, ümmet adına, ibadet maksatlı tahsis edilmiş bir yapıda) yapılır olmuştur. Böyle bir iş için tahsis edilmemiş olan; şahısların evleri, çay ocakları, piknik alanları gibi yerlerde ilim veya vaaz içerikli dersler yapmakta ise sakınca yoktur, sünnette bunun örneği vardır. Buradaki mekan tahsisinin manasını idrak edemeyenler için bu izah!
Halbuki bir şeyin bid’at oluşunu söyleyenin değil, onun bid’at olmadığını iddia edenin delil getirmesi gerekmesine rağmen, deliller bunun bid’at olduğunu da göstermektedir.
Yine bid’atler hakkındaki diğer bir kaide de şudur: Bir şeyin bid’at olduğunu söyleyen ilim ehli ile o şeyin bid’at olmadığını söyleyen başka bir ilim ehli varsa, bu şeyin bid’at olmadığını gösteren sahih ve sarih bir delil bulunmadığı sürece, onun bid’at olduğu kavli önceliklidir.

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
فِي بُيُوتٍ أَذِنَ اللَّهُ أَنْ تُرْفَعَ وَيُذْكَرَ فِيهَا اسْمُهُ يُسَبِّحُ لَهُ فِيهَا بِالْغُدُوِّ وَالْآصَالِ
O mescidler ki, Allah, onların temiz tutulup yüceltilmesine ve içinde isminin anılmasına izin vermiştir. Adamlar, sabah akşam O'nu oralarda tesbih ederler.” (Nur 36)
Ayetten anlaşılacağı üzere, Allah’ı zikretmek üzere mekan tahsisi ancak Allah’ın izniyle olabilir ve Allah’ın izin verdiği özel mekanlar ancak mescidlerdir. İbn Abbas radıyallahu anhuma ayette geçen evlerle kastedilenin mescidler olduğunu, tesbih ile kastedilenin ise namaz olduğunu söylemiştir. Aynısını İkrime, Mucahid, Katade, Ebu Salih, Dahhak, Nafi b. Cubeyr, İbn Ebi Hayseme ve Sufyan b. El-Huseyn de söylemişlerdir. (Hasen. İbn Ebi Hatim, Tefsir (no:14627)
Sinagoglar Yahudilere, Manastırlar (savma’a, zâviye, tekke) rahiplere ve Kiliseler de Hristiyanlara ait yerlerdir. Müslümanların ibadet için toplanma yerleri sadece mescidlerdir. Yahudiler Tevrat dersleri yapmak üzere “Beytu’l-Midras” denilen özel mekanlar yapmışlardı. Yahudi bilginleri orada toplanırlardı. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem onları İslam’a davet etmek üzere oraya gitmişti.(Bkz: Buhari 3167, Ebu Davud 4449)
Ancak ne Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, ne ashabı, ne de tabiîn Kur’an ve sünnet dersi yapmak için özel mekanlar yapmamışlardır.
Dolayısıyla ilim dersi için ümmet adına tahsis ederek, mescid dışında özel mekân edinmek Kitap ehline benzemektir.
Hristiyanlar da Kilise dışında, rahiplik için manastırlar edinmişlerdi. Allah Azze ve Celle onları Hadid suresi 27. Ayetinde kınamıştır.
Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
وَرَهْبَانِيَّةً ابْتَدَعُوهَا مَا كَتَبْنَاهَا عَلَيْهِمْ إِلَّا ابْتِغَاءَ رِضْوَانِ اللَّهِ فَمَا رَعَوْهَا حَقَّ رِعَايَتِهَا فَآتَيْنَا الَّذِينَ آمَنُوا مِنْهُمْ أَجْرَهُمْ وَكَثِيرٌ مِنْهُمْ فَاسِقُونَ
Sırf Allah'ın rızasını kazanmak için ilk defa kendilerinin İhdas ettikleri ruhbanlığı, biz onlara farz kılmamıştık. Buna rağmen ona da hakkıyla riayet etmediler, içlerinden îman edenlere mükâfatlarını verdik; çoğu İse fâsık idiler.” (Hadid 27)
Mus’ab b. Sa’d b. Ebi Vakkas şöyle demiştir: “Babama: “De ki: Amelleri bakımından en çok ziyana uğrayanları size haber verelim mi? Onlar o kimselerdir ki, dünya hayatında yaptıkları boşa gitmiştir. Üstelik kendilerinin muhakkak iyi yaptıklarını zannederler.” (Kehf 103-104) ayetinde bahsedilen kimseler Harurîler (Haricîler) midir?” dedim. Dedi ki:
“Hayır, onlar manastırlara çekilen kimselerdir. Harurîler ise doğru yoldan sapan, bundan dolayı Allah’ın da kalplerini saptırdığı kimselerdir.” Sahih. Hakim (2/401)

Bu ümmette ise ilk olarak sufiler mescidden ayrı; zikir için toplanmak üzere tahsis edilen dergâhlar ihdas etmişler, daha sonra da ilimle iştigal edenler, mescidin ilim merkezi özelliğini mescidlerden kopararak medrese denilen yapılara tahsis etmişlerdi.
Şimdilerde ise Yahudi ve Masonların, Müslümanları parçalamak için öncülüğünü yaptıkları “dernekler”e teşebbüs ederek küfür ehlinin adımlarını izlemektedirler.
Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetinde ilim mecliseleri için Mescid dışında binalar tahsis etmek yoktur.
Ebû Hureyre radıyallahu anh’den: “Rasûlullâh sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki:
مَنْ دَخَلَ مَسْجِدَنَا هَذَا لِيَتَعَلَّمَ خَيْرًا أَوْ يُعَلِّمَهُ كَانَ كَالْمُجَاهِدِ فِي سَبِيلِ اللَّهِ، وَمَنْ دَخَلَهُ بِغَيْرِ ذَلِكَ كَانَ كَالنَّاظِرِ إِلَى مَا لَيْسَ لَهُ
Her kim bizim bu mescidimize ya bir hayır öğrenmek yahut öğretmek için girerse, Allah yolunda cihad eden kimse gibi olur ve her kim başka bir maksatla girerse, kendisine ait olmayan bir şeye bakıp duran bir kimseye benzer. Hasen. Ahmed (2/350, 418, 527); İbn Mâce (227) Hâkim (1/91) İbn Hibbân (1/287) Ebû Ya'lâ (11/360) Beyhaki el-Medhal (368)
Sehl b. Sa’d es-Sâidî radıyallahu anh’den: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
مَنْ دَخَلَ مَسْجِدِي هَذَا لِيَتَعَلَّمَ خَيْرًا أَوْ لِيُعَلِّمَهُ، كَانَ بِمَنْزِلَةِ الْمُجَاهِدِ فِي سَبِيلِ اللهِ، وَمَنْ دَخَلَهُ لِغَيْرِ ذَلِكَ مِنْ أَحَادِيثِ النَّاسِ، كَانَ بِمَنْزِلَةِ مَنْ يَرَى مَا يُعْجِبُهُ وَهُوَ شَيْءٌ غَيْرُهُ
Kim şu mescidime bir hayır öğrenmek veya öğretmek için girerse Allah yolunda cihad eden gibi olur. Kim de bundan başka insanların sözlerini anlatmak için girerse, başkasına ait olan ve hoşuna giden bir şeye bakan kimse gibidir.” Hasen. Taberî (6/175) İbn Neccar Durretu’s-Semine Fi Ahbari Medine (s.88) Abdulgani el-Makdisi Nihayetu’l-Murad (el yazma no: 20)
Rasûlullâh sallallahu aleyhi ve sellem mescidde, ilim meclislerinde hazır bulunmaya teşvikte bulunarak şöyle buyurmaktadır: ‘...Bir topluluk Allah’ın evlerinden (mescidlerden) bir evde, Allah’ın Kitâbı’nı okumak, kendi aralarında onu incelemek üzere toplanacak olurlarsa mutlaka (ilâhî) huzur ve sükûn üzerlerine iner, rahmet onları kaplar, melekler etraflarını çevirir ve Allah kendi nezdinde bulunanlar arasında onları anar...” Sahih. Muslim, (2699).

Bu ecirler mescidler hakkında vaad edilmiş iken, bu vaadi derneklere yönlendirmenin bid'at olduğunda şüphe mi var?
Muaz b. Cebel radıyallahu anh dedi ki; “Kur’an meydanda olacak, kadın, çocuk, erkek herkes Kur’an okuyacak. Bir adam şöyle diyecek;
“Ben Kur’an okuyorum yine de bana kimse uymadı. Vallahi onların arasına katılacak ve onu açıkça okuyacağım" bunun üzerine içlerine girer açıkça okur ve kimse ona uymaz. Der ki;
"Ben Kuran okudum kimse bana uymadı. Aralarına katılıp açıkça okudum bana uyan olmadı. O halde evimi bir mescid gibi hazırlayacağım." Böylece evini bir mescid gibi düzenler. Fakat yine uyan olmaz. Der ki;
"Kuran okudum, aralarında açıkça okudum, evimi mescide çevirdim yine de bana uyan olmadı. Vallahi ben onlara Allah'ın kitabında bulamayacakları ve Rasulullah'tan işitilmemiş başka bir yenilik çıkarmadıkça bana uymayacaklar.”
Böyle bir kişinin uydurduklarından sakının! Zira ortaya çıkardığı (bidat) şeyler dalalet ve sapıklıktır.” (Sahih mevkuf. Hâkim (8572) Taberani (15/27) İbn Vaddah el-Bid'a (s.62) Beyhaki Şuabu’l-İman (6/484) Lalkai İtikad (1/126) Darimi (205) Ebu Nuaym Hilyetu’l-Evliya (1/230) benzerini sahih isnadla: Ebu Davud (4611) Hâkim (4/466) Beyhaki (10/210) Firyabi Sıfatu’l-Munafık (s.42) el-İbane (1/155) Lalkai İtikad (1/125) Abdurrazzak (4/104) Darimi (205) Ebu Nuaym Hilyetu’l-Evliya (1/230) Elbani; isnadı sahih dedi.

Bu eseri (sahabe sözünü) Ebu Davud şu ziyade ile rivayet etmiştir; "Böyle bir kişinin uydurduklarından sakının! Zira ortaya çıkardığı (bidat) şeyler dalalet ve sapıklıktır. Hikmet sahibi kimselerin sürçmelerinden de sakının! Çünkü şeytan bazen, hikmet sahiplerinin dili üzerine dalalet ve sapıklık sözünü, münafıkların dili üzerine de hak sözü atar.”
Bu rivayet iyi düşünülecek olursa, hadiste bahsedilen kişi, sünnete uygun olan işleri yapmasına, Kur'an okumasına, mescid yapmasına rağmen ona insanlar tabi olmadı diye, insanları etrafına toplamak için bidat olan işlere girişecektir. Şüphesiz video, dernek, seminer gibi bid'at girişimler de bu işlerdendir. Bugün gayesi bozuk bidatçilerin, insanların teveccühünü kazanmak için bozuk menheclere yönelmelerinin temelinde olan bâtıl düşünceye bu hadis işaret etmektedir.
Bu bid’ate daha önceki âlimlerden İbnu’l-Cevzi ve Makrizi’nin de dikkat çektiklerini, ilgili yazımda zikrettim ve Şatıbi’nin bu meselede çelişkisini ortaya koymuştum. Bu konu için şu linke bakılabilir:
Rivayetlerde haber verildiği gibi, cahiller söz sahibi olmuş, insanlar sünnetleri bid'at olarak, bid'atleri ise sünnet olarak görmeye başlamışlardır. Fitnelerden ve fitnecilerin şerrinden Allah'a sığınırız.
 

9 Ağustos 2016 Salı

HOCALARIN VE TALEBELERİN UYMASI GEREKEN EDEPLER

HOCALARIN VE TALEBELERİN UYMASI GEREKEN EDEPLER
Şeyh Abdurrahman b. Nâsır es-Sa’di
Mütercim: Üsame Güneş
Tashih ve Kontrol: Ebu Muaz

İLİM ÖĞRENMENİN ÖNÜNDEKİ ENGELLER

İLİM ÖĞRENMENİN ÖNÜNDEKİ ENGELLER
Abdusselâm b.Berces b.Nâsır Âl-i Abdilkerîm
Mütercim: Üsame Güneş
Tashih ve Kontrol: Ebu Muaz

Giriş

Rahmân ve Rahîm Allah’ın adıyla...
Hamd, Allah’adır. Salât ve selâm da; kendisinden sonra peygamber gelmeyecek olana olsun... Bundan sonra:
Bu kısa kelimeler, daha öncesinde “El-Mucâhid” dergisinde bazı kısımlarını yayınlamış olduğum, ilim talebesinin faydalı ilim öğrenme yolculuğunda kendisine engel teşkil edenlerin şerh edilip, açıklanmasını içermektedir.

İntihar Eylemleri "İstişhad" Olarak İsimlendirilemez

 Diyorlar ki: “Eğer düşmana zarar verecekse kişinin kendisini dinamitle veya bomba yüklü araçlarla öldürmesi caizdir ve bu Allah yolunda şehit olma isteği sayılır
Bu şüphenin cevabı: Müslümanlarla harp ehli kafirlerin topluca katliyamının; teterrus (kalkan edinme) ve benzeri şekilde meydana gelmesi ile dinamitler veya bomba yüklü araçla meydana gelmesi arasında fark yoktur.
Cevaz veren alimler, Müslümanın, düşmanların arasına dalıp kendisini ölüme arz etmesine cevaz vermişlerdir. Galip zanna göre kurtulacağını zannetmesi ile tehlike sebebiyle kendisinin öleceğini kesin olarak bilmesi arasında fark yoktur.
Şüphesiz bazı muasırların; dinamitle veya başka bir şeyle intihar eylemlerinin caiz olduğuna dair görüşü çeşitli açılardan zayıf olan, itibar edilmeyecek bir görüştür:
Birincisi: Muhakkak ki kendini öldürmek en büyük günahlardandır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
﴿ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَأْكُلُواْ أَمْوَالَكُمْ بَيْنَكُمْ بِالْبَاطِلِ إِلاَّ أَن تَكُونَ تِجَارَةً عَن تَرَاضٍ مِّنكُمْ وَلاَ تَقْتُلُواْ أَنفُسَكُمْ إِنَّ اللَّهَ كَانَ بِكُمْ رَحِيمًا ﴾
Ey iman edenler! Karşılıklı gönül rızasına dayanan ticaret malı müstesna, mallarınızı aranızda bâtıl yollarla yemeyin ve birbirinizi öldürmeyin. Şüphe yoktur ki Allah, size karşı çok merhametlidir” (Nisa 29) Buhari ve Muslim’in Sahih’lerinde gelen hadiste Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
(مَنْ قَتَلَ نَفْسَهُ بِحَدِيدَةٍ فَحَدِيدَتُهُ فِي يَدِهِ يَتَوَجَّأُ بِهَا فِي بَطْنِهِ فِي نَارِ جَهَنَّمَ خَالِداً مُخَلَّداً فِيهَا أَبَداً، وَمَنْ شَرِبَ سَمّاً فَقَتَلَ نَفْسَهُ فَهُوَ يَتَحَسَّاهُ فِي نَارِ جَهَنَّمَ خَالِداً مُخَلَّداً فِيهَا أَبَداً، وَمَنْ تَرَدَّى مِنْ جَبَلٍ فَقَتَلَ نَفْسَهُ فَهُوَ يَتَحَسَّاهُ فِي نَارِ جَهَنَّمَ خَالِداً فِيهَا أَبَداً، وَمَنْ تَرَدَّى مِنْ جَبَلٍ فَقَتَلَ نَفْسَهُ فَهُوَ يَتَرَدَّى فِي نَارِ جَهَنَّمَ خَالِداً مُخَلَّداً فِيهَا أَبَداً )
Her kim kendisini bir demir parçası ile öldürürse, demiri elinde, onu karnına saplar bir hâlde cehennem ateşinde ebedî ve dâîmi olarak kalacak­tır. Her kim kendisini zehir içerek öldürürse o kimse de zehirini cehennem ateşinde ebedî ve daimi kalarak içecektir. Kim kendisini yüksek bir yerden atarak öldürürse o cehennem ateşinde ebedi ve kalıcı olarak kendini yükten atmaya devam edecektir. Buhari (5778) Müslim (109)
Yine Buhârî ve Muslim rivayet ediyorlar:
(كَانَ فِيمَنْ كَانَ قَبْلَكُمْ رَجُلٌ بِهِ جُرْحٌ فَجَزعَ فَأَخَذَ سِكِّيناً فَخَرَّ بِهَا يَدَهُ فَمَا رَقَأَ الدَّمُ حَتَّى مَاتَ، قَالَ اللَّهُ تَعَالَى : بَادَرَنِي عَبْدِي بِنَفْسِهِ حَرَّمْتُ عَلَيْهِ الْجَنَّةَ)
Sizden öncekiler içinde bir adamda yara çıktı. Yara ken­disini rahatsız etmeğe başlayınca bir bıçak alarak onu yar­dı. Derken kan dinmedi. Nihayet adam öldü. Bunun üzerine Allah Teala: “Kulum canı hakkında beni geçti, Ben de ona cenneti haram ettim” buyurmuştur.”  Buhari (3463) Müslim (113)
Muslim, Tufeyl b. Amr ed-Devsî ile beraber hicret edip de bir hastalığa yakalanan ve dayanamayarak parmaklarını makasla kesen böylece kendisinin ölümüne sebep olan kişi hakkındaki kıssayı rivayet etmiştir. Bu adam rüyada görülüp kendisine:
“Rabbin sana ne yaptı?” denilir. O da:
“Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in yanına hicret etmem sebebiyle beni bağışladı” der. Ona:
“Ellerini neden sargılı görüyorum?” diye sorulur. O da şöyle cevap verir:
“Bana: “Senin bozduğun şeyi düzeltecek değiliz” denildi.” Böylece Tufeyl radiyallahu anh, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e onun kıssasını anlatır. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurur:
“Allah’ım! Onun ellerini de bağışla!”
Kişinin kendisini öldürmesi hakkında Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den gelenler bunun haram olduğunu göstermektedir. İlletine bakılmaksızın bunun her şekli suçtur. Bilakis illet, kendisini öldüren kimseye cennetin haram olduğunu göstermektedir. Zira o rabbinin izni olmadan, kendisini öldürmekle Rabbinden önce davranmıştır. Hicret eden kimse için herşey bağışlanmış, fakat ölümüne sebep olacak şekilde ifsatta bulunduğu şey ıslah edilmemiştir.
İkincisi: Geçmiş İslam alimleri aralarından ihtilaf olmaksızın, bu muhkem nasların zahirinin, kişinin kendisini öldürmesini haram kıldığı hususunda ittifak etmişler, herhangi bir şekli bundan istisna etmemişlerdir. Hafız Ebu Cafer et-Taberi, Tefsir’inde (2/88) zaruretin haram yemeyi mubah kılmasına dair: “Bununla beraber, kim mecbur kalırsa, haris olmamak ve haddi aşmamak üzere (bunlardan yemesinde) herhangi bir günâh yoktur.” (Bakara 173) ayetinin tefsirinde şöyle zikreder: “Allah Teâlâ hiçkimsenin hiçbir şekilde kendisini öldürmesine ruhsat vermemiştir.”
Şeyhulislam İbn Teymiyye Mecmuu’l-Fetava’da (25/280) geçen hadisleri zikrettikten sonra şöyle der: “İnsanın kendisini öldürmesi kitap, sünnet ve icma ile haramdır.” Bu kesin icmanın dışına ancak kişinin kendisine yaptığı bir şeyin mubah olduğunu gösteren başka bir kesin delil ile çıkılabilir.
Üçüncüsü: Müslümanın, kafirleri öldürme gerekçesiyle kendisini öldürmesini temize çeken sahih ve açık bir delil bulunmamaktadır. Bilakis hata ile de olsa, kasıtlı da olsa, sahabelerin nefislerinde bunun bütün şekillerinin haram olarak kararlaştırılmış olduğunu gösteren deliller vardır.
Hata ile kendini öldüren hakkında Buhârî ve Muslim şöyle rivayet ediyorlar: “Amir b. El-Ekva radiyallahu anh bir Yahudiyle teketek savaştı ve kılıcının ucu kendisine dönerek isabet etti ve öldü. Sahabeden bazısı:
“Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile beraber yaptığı cihad boşa gitti” dedi. Onun kardeşi Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e:
“Amir’in amelinin boşa gittiğini iddia ediyorlar” dedi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki:
“Bunun diyen yanıldı. Muhakkak ona iki ecir vardır.” Sahabe, kendi isteği dışında kendi kılıcıyla ölen kimsenin cihadının boşa gittiğini zannedecek şekilde bu durumu sorunlu görmüşken, kendisini patlatarak öldürenin durumu nasıl olur? Hafız İbn Hacer şöyle demiştir: “İbn İshak’ın rivayetinde: “Müslümanlar bu konuda tereddüte düştüler ve “Onu ancak silahı öldürdü” dediler” şeklinde geçer.” (Fethu’l-Bari 7/467)
Doğrudan kendi ölümüne sebep olma şekline gelince, Ahmed ve Ebû Dâvûd rivayet ediyorlar: “Amr b. El-As radiyallahu anh soğuk bir gecede ihtilam oldu ve teyemmüm etti. Sonra Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e mazeretini şöyle diyerek açıkladı: “Ben Allah Teâlâ’nın: “Kendinizi öldürmeyin. Muhakkak Allah size karşı merhametlidir” buyurduğunu işittim.” Bunun üzerine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem güldü ve bir şey söylemedi.” Bu, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in, kişinin kendisini öldürmesini temize çekmeme hususunda, niyet ve güzel maksada dair ikrarıdır. Zira abdest (gusül abdesti) almak, kâfirleri öldürmedeki maslahattan daha çok gerekli bir maslahattır. Bununla beraber, dolaylı olarak kendini öldürme riski veya ihtimali bulunmasından dolayı bunun terk edilmesi ikrar edilmiştir. Peki ya kâfirleri öldürme maksadıyla intihar nasıl olur?
Dördüncüsü: İntihar eylemlerini mubah sayanların hepsi kâfirleri öldürme niyetiyle mi bunu mubah sayar?
* Birinci delil: Bu meselede seleften kaynaklanan bazı fiiller insanın kendisini öldürmesiyle alakalı değildir. Bu, Enes b. Nasr radiyallahu anh’ın Uhud savaşında yaptığı gibi, savaş esnasında müslümanın, kâfirlerin safları arasına dalması hakkındadır.  Hafız İbn Hacer, el-Muhelleb’den cihadda helak olma pahasına saflar arasına dalmanın caiz olduğuna dair icma nakletmiştir. (Fethu’l-Bari 12/316) Lakin bu delilde, caiz olan dalışa delalet ile intihar eylemlerine delalet arasında iki açıdan büyük fark vardır:
a- Kafirlerin arasına dalan kişi kendisini değil, kâfirleri öldürmektedir. Nitekim onların arasına girer, yaralanır, öldürür ve sağlam olarak çıkabilir. Kıyas asla sahih değildir.
b- Onun kafirlerin arasına girmesi ancak savaş anında, sıcak vuruşma esnasında olur. Kendini patlatan ise genellikle eman/güvence altındaki topluluğa, savaş vakti haricinde dalar. Vakıada olduğu gibi, burada sıcak savaş hali yoktur.
* İkinci delil: Muslim’in rivayet ettiği kıssada, kral, genci öldürmekten aciz kalınca genç:
“Muhakkak sen beni, sana söylediğim şeyi yapmadıkça öldüremeyeceksin” dedi. Kral:
“O nedir?” dedi. Genç dedi ki:
“İnsanları yüksek bir yerde topla ve beni bir hurma dalına bağla. Sonra sadağından bir ok al, onu yayına koy ve: “Bu gencin rabbi olan Allah’ın adıyla” diyerek bana at. Muhakkak ki bunu yaptığında beni öldürürsün.” Bu kıssa, kişinin kendisini öldürmesine delil getirmeye, şu açılardan dolayı uygun değildir:
a- Delil iddia edilen şeyden daha özeldir. Zira genç, kendisini doğrudan öldürmemiştir ki bu kıssa intiharın caiz olmasına delil olsun! Ancak onlara kendisini öldürmelerinin yolunun; insanların müslüman olmaları maslahatı için, “Gencin rabbinin adıyla” diyerek ok atmaları şeklinde göstermiştir. Bu, düşmana zarar vermek için onların arasına dalan kimse için delil olur. Doğrudan olarak kendisini öldürene delil olmaz. Alimlerin bu kıssadan anlayarak yorumladıkları da bu şekildedir. Şeyhulislam İbn Teymiyye dedi ki: “Burada gencin kendisini öldürmelerini söylemesi, dinin galip gelmesi maslahatı içindir. Bu yüzden dört imam, müslümanın, zannı galibine göre onları öldüreceğini düşünürse ve bunda müslümanların maslahatı varsa, kafirlerin saflarına dalmasını caiz görmüşlerdir.” (Mecmuu’l-Fetava 28/40)
Allame İbnu’l-Kayyım, şehit olmayı isteyerek düşmanların arasına dalmayı şöyle zikretmiştir: “Bu övülür. Çünkü bunda, krala kendisini öldürmesinin yolunu söyleyen ve böylece insanlara islamın ulaşmasına vesile olan gencin durumunda olduğu gibi, ordunun ve islam’ın maslahatı vardır.” (el-Furusiye 324)
b- Şayet bu delil, gencin doğrudan kendisini öldürmesi şeklinde sabit olsaydı dahi, bizden önceki şeriat olmadığından yine hüccet olmazdı. Çünkü genç, kendisine vahyedilen bir nebi veya rasul değildir. Şöyle denilebilir: “Bu vakadan bizim dinimizde hüküm çıkarılmaz. Tıpkı Hızır’ın, büyüdüğünde ana babasına zararlı olmasından korktuğu çocuğu öldürmesinde olduğu gibi. Sonra, farzı muhal, bunun bizden önceki şeriatlerden olduğu sabit olursa, bizden önceki şeriatler ancak bizim dinimizdeki bir nassa aykırı olmadığı zaman hüccet olurdu. Halbuki bizim dinimizde, Taberi’nin de dediği gibi; müslümanın kendisini herhangi bir şekilde öldürmesinin haram olduğunu gösteren kesin naslar gelmiştir.
Özetle: Dinde zorunlu olarak haram olduğu bilinen konuda, onu mubah saymak için müteşabih meseleleri delil getirmek caiz değildir. Bu yüzden Şeyh allame Muhammed b. Salih el-Useymin bu delilleri getirerek fetva verenlerin yanlış yaptığını zikretmiş ve şöyle demiştir: “Bunun caiz olduğunu söyleyen bir esasa dayanmamıştır. Ancak vakıa hakkında bozuk bir görüşe dayanmaktadır.” (Likau’l-Babi’l-Meftuh 164)
Eğer bunda müslümanlar için büyük bir maslahat olsaydı, bu maslahatın getirisi daha büyük kötülükler olmazdı. Zaruret hali; düşmanın şerrinin başka türlü püskürtülememesi halidir.
Ama toplu katliyam için patlayıcı madde veya bomba yüklü arabalar kullanmak, müslümanları tehlikeye atmak ve sağda solda toplulukları yok etmek cihadın şartlarından uzaktır. Bunun cihadın suretini çirkin bir şekilde sunmak olduğunda şüphe yoktur. Bu sebeple nice kötülükler, zulüm ve cinayetler meydana gelmiş, ta ki cihadın ancak teröre sebebiyet verdiği düşüncesi yaygınlaşmış, müslümanların teröristlere nispet edilmelerine sebep olmuştur.
Bundan daha tehlikelisi ve daha şiddetlisi; dindeki aşırılık sebebiyle bu üslubun müslümanlar arasında ve müslüman toplumlarında kullanılmasıdır.
Bu aşırıların dinde aşırılıktan ve masum canları öldürmekten uzak durmaları, müslümanların güvenliğini bozup aralarında korku yaymaktan ve bu şüphelerden sakınmaları, Allah’ın kelamını, rasulünün kelamını ve fakihlerin sözlerini, fıkıh kitaplarında doğru yerlerine koyan ilim ehline müracaat etmeleri gerekir. Nitekim bu şüphelerin ve bu üslüpların sonucu tehlikeli olmuştur. Küfürle ve savaşla alakası olmayan hatta ya müslüman olması sebebiyle, ya da eman altında olması sebebiyle canı koruma altında olan nice canlar helak edilmiştir. Allah’tan afiyet ve selamet dileriz.

6 Ağustos 2016 Cumartesi

Reddedilen Bid'at Ehlinin Şaşkınlığı


Allame Abdullatif Alu’ş-Şeyh  (ed-Dureru’s-Seniyye 4/102) şöyle demiştir: “Bid’at ehlinin âdeti şudur ki, delil getirme hususunda iflas ettikleri ve yol kendilerine daraldığı zaman sünnet ehlini ayıplamaya ve kınamaya, kendilerini ise övmeye başlarlar. Kişinin adalet ve ilimle konuşması gerekir.”
Allame Muqbil b. Hadi el-Vadi’î rahimehullah (Tuhfetu’l-Mucib 35) şöyle demiştir: “Sünnet ehli, bidatçiler hakkında eleştiride bulunduğu zaman şaşkın kalırlar. Şayet bunu reddedecek olsalar, çirkinliklerini müdafaa etmeye devam etmiş olurlar ve böylece insanlar onlardaki bu çirkinlikleri ve hizipçiliklerini anlamış olurdu. Şayet sükût etseler insanlar onların aciz bâtıl ehli olduğunu öğrenirlerdi. Siz hayır üzeresiniz ey sünnet ehli! Onların size reddiye vermeleri size bir destek ve Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetine bir savunma sayılır.”
Muhalifler, sünnet ehlini reddederler fakat sünnet ehlinin kendilerinden reddetmiş oldukları muhalefetlere cevap vermekten kaçarlar. Bunun yerine daha başka meseleler zikrederek yan çizerler! Habbeyi kubbe yapmaya çalışarak büyük kabahatlerin ihmal edilmesi için küçük kusurları öne sürerler!
Sünnet ehlinin Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetine destek olmaları ve Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in ordusundan olmaları şeref olarak onlara yeter!

3 Ağustos 2016 Çarşamba

Haricî ve Murcie Fırkaları İle Ehl-i Hadis'in Güncel Meselelere Yaklaşımı

Konu tablo halinde aşağıda özetlenmiştir. Meselelerin ayrıntıları ve delilleri için "Tekfir Sapması" kitabıma bakınız. (Resimlerin üzerine tıklayarak büyütebilir, sağ tıklayıp "farklı kaydet" seçeneği ile kaydedebilirsiniz)


 

1 Ağustos 2016 Pazartesi

Muasır Bir Sapığın Allah’a ve Rasul Sallallahu aleyhi ve sellem’e İftirası

Cahillerin önder edinilmesi sebebiyle Allah’ın dinine karşı işlenen cinayetler hızla artmaktadır. Bursa’da “Milletin hocası” diye lanse edilen ancak olsa olsa ancak Dernekçi sapıkların hocası olabilecek bir kara cahil, Şura suresinde geçen “zulme uğradıkları zaman kendi aralarında yardımlaşanlar” kavlini tahrif ederek Demokrasi küfrüne destek olmaya delil getirmiş. Etrafında ona icabet eden uyuzlar da huşu ile dinliyorlar!
Hiç kimse “Demokrasi dinine destek için Kur’anda ayet mi inmiş?” demiyor!
Zulme sen mi, yoksa desteklediğin demokrasi mi uğradı da sokağa çıktın? demiyor!
Mevcut yönetimde Allah’ın indirdiğinden başkasıyla hükmediliyor olması zaten zulüm değil miydi? Demiyor!
Senin Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yönlendirmelerine muhalefet ederek insanları sokağa çağırman zulüm değil mi? Demiyor!
Allah’ın dini için dostluk ve düşmanlığın iptal edilip “Biz her kesime eşit mesafedeyiz” mesajını verenleri desteklemekten, Allah’ın dininin kurallarının iptal edilmesinden, kadın erkek karışık, çalgılı çengili, ümmeti bölen kör bayrakların altında toplanmayı İbrahim aleyhisselam’ın tevhide davet safı gibi lanse etmekten daha büyük zulüm var mı ki? Demiyor!
Zamanında hadis ehlinin tevhid davetine karşı çıkarak, dalavereler çevirerek, deyyusluk davetine ön ayak olarak hakka düşmanlık eden, sahih islam davetini reddeden bu zındık, Allah’ın ayetini hevasına göre yorumladıktan biraz sonra bir fecaat daha işleyerek Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e de bir iftira ediyor! İbrahim aleyhisselam ateşe atıldığında karıncanın ağzında su taşıdığı ve kendisine soranlara “tarafımız belli olsun” dediği şeklinde kıssacıların dilinde meşhur olan bir hikayeyi Rasulullaha nispet ediyor ve “Ahmed, Müsned’inde sahih olarak rivayet etti” diyor!
Doğrusu, keler dışında bütün hayvanların İbrahim aleyhi's-selâm’ın ateşini söndürmek için yardım ettikleri sahih olarak rivayet edilmiştir. Fakat bu kadar. Karınca kıssası ne Ahmed’in müsned’inde geçer, ne de başka bir hadis kitabında. Çocukluğumda ilim talep ettiğim sıralarda hocalarımdan birisi Mearicun-Nubuvve adlı bir kitaba nispet ederek bu israiliyyat kıssayı anlatmıştı. Mearicu’n-Nubuvve kitabı Altıparmak efendi tarafından peygamberler tarihi adıyla tercüme edilmiş, rivayet ilmi açısından bir değeri olmayan, çokça israiliyyat ve uydurma rivayetler de içeren bir kıssa kitabıdır.
Rasul sallallahu aleyhi ve sellem'e ve Ahmed b. Hanbel'e iftira ederek nakledilmeseydi, bu karınca kıssası ibret içeren bir kıssadır, o ayrı. Tarafımız belli olsun, çok doğru. Sizin tarafınızın İbrahim aleyhisselamın mücadele ettiği şirk tarafı olduğunu öğrendik, Fetocuların sapıklığına karşı demokrasi küfründen taraf olduğunuzu, tevhid ehlinden ve rasule uyanlardan taraf olmadığınızı öğrendik, ibret aldık!
Yukarıda işaret edilen şahıs, hevasını desteklemek için yalan söyleyen bir kimsedir. Tuhaftır ki Ebu Said’in etrafında serpilen Ebu Emre, Mesut Körpe, Bilgin Yalçın, Merve Tosun gibi, ondan uzaktan da olsa ders kayıtlarını dinleyerek istifade eden daha birçok kimsede aynı yalancılık ve sahtekarlık ahlakları müşahede edilmektedir. Hepsi de selefilik iddia ettiği halde hiçbirisi selefin menhecinden hoşlanmıyor. Öyle görülüyor ki hocalarından hakkı öğrenecekleri yerde iki yüzlülük, desise ve dolapçılık huyunu kapmışlar!
Allah’ın dinini hevalarına göre uydurma arzularına karşı çıkıp onların batıllarını reddedecek olan ilim ehlini saf dışı bırakmak için neden düşmanlık ettikleri şimdi daha iyi anlaşılıyor! Onlara bâtıllarına ses çıkarmayacak, tökezlemelerini pışpışlayacak, çiçek atınca yüzlerine gülüverecek Ebu Said gibi hocalar daha güzel uyar! Beraberce parti propagandası yapsınlar, belki aralarından milletvekili, bakan vs çıkar!
Dünyalarının güya 10 sene geriye gitmemesi için Tevhid davetinin 1000 sene geriye gitmesine razı oluyorlar!
Bu yazının ardından da havlamalarını hırlamaya çevirecekler, tekfirci vs. iftira atacaklar biliyorum, farkındayım. Buna benzer ithamlar münafıkların eskiden beri devam edegelen adetidir, bu iftiralara hedef olmak da hakka davet edenlerin eskiden beri devam edegelen sünnetidir. Buna rağmen "İt ürür kervan yürür!"

30 Temmuz 2016 Cumartesi

Ehl-i Kıble Arasındaki Fitneden Uzak Durmanın Manası


Naslarda ve ümmetin salih selefinin nasihatlerinde geçen; ümmet arasındaki fitnelerden sakındırma ile ilgili yönlendirmeler bir çok defa yanlış yerde kullanılmakta, algı tahrifi yapılmaktadır.
Bazen sünnet ehlinin bid'at ehlinden sakınması ve sakındırması da ümmet içinde bir fitne ayrılığı zannedilmektedir. Halbuki din tamamlanmıştır, dinin sahih nasları insanları hidayet ve nura çıkarmaktadır. Fakat sahih naslara tutunduklarını zannettikleri halde, selefin menhecini ve bu menhecde sebat eden ilim ehlinin rehberliğini terk ettikleri için müteşabihlere tutunan ve aslında hevalarına uyan kimseler, hak ehline muhalefet edip ayrılık çıkarmakta, fırka olmakta ve bunun sonucu olarak da hecr edilmeyi ve reddedilmeyi hak etmektedirler. Onlar kendilerine tabi olanları ancak sapıklık ve karanlığa çıkarırlar.
Hak menhecden sapanlara karşı ilim ehli sakındırma yaptığı zaman, selefin menhecinden bîhaber kimseler; önce bunun her bir taraftan uzaklaşılması gereken bir fitne olduğu zannına kapılmakta, sonra da hak ehlini yardımsız bırakıp, bâtıla destek olur hale gelmektedirler. Halbuki Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, kendisinden sonra bu ümmette her nesilde hakkı müdafaa eden, kendilerini hakka nispet ederek bâtıl sokuşturmaya çalışanları reddeden kimselerin geleceğini müjdelemiş, hakka sarılanların kor avuçlar gibi garip kalacaklarını haber vermiştir.
İlim talebi için yemeğinden, konuşmasından, uykusundan hiçbir fedakarlıkta bulunmamış, sadece ilim ehli tarafından ortaya konmuş delilleri alıp, bir nevi hazıra konarak, detaylarını bilmedikleri konularda, ilim ehline karşı, yine onlardan yarım yamalak öğrendikleri şeylerle kafa tutan bir avam sınıfı, bu delilleri hevalarını desteklemek için suiistimal eder olmuş, kendilerinin sahip olmadıkları şeylerle doymuş görüntüsü vererek başkalarına karşı nefsani üstünlük yarışına girmişlerdir. Taassup ve taklid kelimelerinin dahi ne manaya geldiğini bilmeyen kimseler, bu tabirlerle, kendilerinin cehaletini ortaya koyan herkesi itham eder olmuşlardır.
İlim sahibi olmayan kimseler, Menhec alimlerinin bid'at ve bid'atçi hakkında verdiği hükümleri cahil cesaretiyle eleştirerek, kendilerinin güya taassup ve taklidçi olmadıkları için ilim ehlinin bu görüşüne katılmadıklarını söylüyorlar! İlim sahibi olmayan görüş sahibi olamaz. İlim ehlinin bu şehadetine katılmak veya katılmamak gibi bir yorum hakkı yoktur! Kendisinden bid'at ve muhalefet sadır olan kişinin ne zaman bid'atçi muamelesi göreceğini, ne zaman görmeyeceğini ilim ehli takdir eder. Bu vazife, ilim ehli üzerinde bir vebaldir. Ferdî kulluğunda dahi naslara muhatap olmaktan aciz kimselerin bu alana tecavüzü hadsizliktir.
Abdullah b. Amr radıyallahu anhuma'dan: Nebi Sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: "İsrailoğullarından bir zata bir adam misafir oldu. adamın evinde, doğurması yakın hamile bir köpek vardı. Köpek: "Vallahi ben sahibimin misafirlerine havlamam" dedi. Ama bu sefer karnındaki eniği havladı. "Bu da nedir?" diye sordular. Derken Allah Teala içlerinden bir zata şöyle vahyetti: "Bu sizden sonra gelecek bir ümmetin misalidir. Onların beyinsizleri, akıllılarını bastırır." Hadisi Ahmed, Taberani ve Bezzar rivayet etmiştir. Bkz.: Mecmau'z-Zevaid (no:12206)
Nasları yerli yerinde değerlendirememiş olmaları mezkur heva ehlinin cehaletinin ne denli tehlikeli olduğunu ortaya koymaktadır.
Sahih naslarda gelen ve ümmet arasında meydana geldiğinde taraflardan uzaklaşmayı emreden ifadeler ise, yönetim için savaşanlar hakkındadır. Afganistan'da, Mısırda, Suriye'de, Libya'da, Türkiye'de olan çatışmalar gibi.
İbn Abbas radıyallahu anhuma'dan: Nebi sallallahu aleyhi ve sellem, Muhammed b. Mesleme radıyallahu anhe bir kılıç vererek şöyle buyurdu:
"Müşriklerle (kâfirlerle) savaşıldığı sürece onlara karşı savaş. İki kılıcın Müslümanlar arasında gidip geldiğini görürsen, kılıcını körelinceye kadar bir kayaya vur. Sonra da ölüm gelinceye ya da şaşkın bir el sana uzanıncaya kadar evinde otur." (Taberani (12/230) ravileri sika olan bir isnadla rivayet etmiştir. bkz.: Mecmau'z-Zevaid (12329)
Muhammed b. Mesleme radıyallahu anh dedi ki: "Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Ey Muhammed! İnsanların dünya için birbirleriyle çarpıştıklarını gördüğün zaman kılıcınla Harre'deki en büyük kayanın yanına git ve onu kırılıncaya kadar kayaya vur. Sonra şaşkın bir el sana uzanıncaya veya ecel gelinceye kadar evinde otur." (Taberani Evsat (2/73) ravileri sika olan bir isnadla rivayet etmiştir. Mecmau'z-Zevaid 12327)
Servan b. Milhan'dan: "Mescidde oturuyorduk. Derken Ammar b. Yasir radıyallahu anhuma yanımıza çıkageldi. "Bize fitneler hakkında Rasulullah'tan işittiklerini anlat" deyince şöyle dedi: "Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin şöyle buyurduğunu işittim:
"Benden sonra öyle bir topluluk zuhur edecektir ki onlar yönetime hakim olacaklar, bu uğurda birbirlerini öldüreceklerdir." Ahmed (4/263) Ebu Ya'la (2/312) ve Taberani hasen bir isnadla rivayet etmişlerdir. Mecma (12281)
Fitneye düşen bu topluluklar, dünyevi emellerine ulaşabilmek için dini alet ederek muhaliflerini mürtet sayarak tekfir etmişlerdir. İşte rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem birbirlerinin kanlarını yönetime veya dünyalığa ulaşmak için öldüren böylesine şaşkın toplulukların fitnesinden sakındırmıştır.
Rasullerin daveti, yönetimlerle savaşmak şeklinde gerçekleşmemiştir. İbrahim aleyhisselam, yaşadığı ülkenin halkına ve idarecisine hakkı tebliğ etmiş, onların zulmüne sabretmiş, fitne ve karışıklığa mahal vermemiş, zulümden hicret etmiştir.
Musa aleyhisselam israiloğullarını Firavun'a karşı savaşmaya çağırmamış, kavmiyle beraber zulümden hicret etmiştir.
Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem Mekke döneminde halka hakkı tebliğ etmiş, kendisine tabi olanlara Kureyş'e karşı ayaklanmalarını emretmemiş, bilakis hicrete gücü yetene hicreti emretmiş, kendisi de hicret etmiş ve güç ve devlet sahibi olduğu zaman şirk ehline karşı savaşmıştır. Askeri ve dünyevî otorite sahiplerine karşı halkı ayaklandırmak hiçbir zaman rasullerin ve rasullere tabi olanların yolu olmamıştır. Dün bunu cihad diye niteleyerek, birbirlerine düşmüş Müslümanların ülkelerine tasallut eden Allah düşmanı kafirlere farkında olmadan destek olanlara karşı uyarıyorduk ve cihad karşıtı olmakla, tagutu savunmakla itham ediliyorduk. Bugün tablo daha da tuhaftır. Halk, Kitapsız bir küfür dini olan Demokrasi adına tekbirlerle, bid'at olan selalar ile camilerden sokağa çağırılıyor, Allah'ın yasakladığı, müzik, dans, kadın erkek karışıklığı gibi fısk eylemleri içinde dinî argümanlar kullanılarak, ülkenin ehlu hal ve'l-akd'i (çözüm ve karar mercii) sayılan yöneticiler ve askeri birlikler arasındaki arbedede, kıble ehlinden her iki taraf dinin cihad, şehitlik gibi söylemlerini; demokrasi, laiklik, cumhuriyet gibi küfrî tabirleri yüceltmek için kullanıyor!
Dün Fethullah Gülen'in dine muhalefetine ve sünnete saldırılarına dair reddiye yazdığımda "Onların ilahlarına sövmüş oluyorsun" gibi komik ve tuhaf bir karşı çıkış sergileyenler, bu reddiyenin insanlara ulaşmasını engelleyenler, dünyevi menfaatlerine ters düştü diye Fethullah Güleni ve tabilerini mürtet ilan ediyor! Bizim karşı çıkmamız Allah için, Allah'ın dini içindi. Şimdi sizin karşı çıkmanız ne için? Nefislerinize bir sorun! 
Hasen el-Basrî dedi ki: “İnsanlar yöneticileri tarafından bir şeyle ibtila edilirlerse Allah’a dua ettikleri zaman Allah’ın bu belayı kaldırması yakındır. Lakin onlar kılıca sarılırlarsa kendi hallerine bırakılırlar Vallahi onlar asla hayır görmezler.” Sonra bu ayeti okudu:
"Zayıf düşürülmüş olan topluluğu da kendisini bereketli kıldığımız yerin doğusuna da batısına da varis kıldık. Rabbinin İsrail oğullarına olan o güzel vaadi sabrettikleri için tamamlandı. Firavun ve kavminin yapmakta olduklarını ve yükselttiklerini harap ettik. (A'raf 137) İbn Ebi Hatim Tefsir'inde (no: 8897) rivayet etmiştir. isnadı hasendir. Bkz.: Ebu Abdillah ed-Dânî, Silsiletu'l-Asari's-Sahiha (551) Suyuti, el-İklil (s.131)
Müslüman, savaşacaksa, Allah'ın kelimesinin yücelmesi için, Allah'ın dinini din edinmeyenlere karşı savaşır. Kendisini Allah'ın dini olan İslam'a nispet eden münafıklara ve bid'at ehline karşı da ilimle, dil ile savaşır. Cihad budur. Demokrasi ve Laiklik gibi küfür dinleri için savaşmak veya Fethullah Gülen gibi münafık tagutlar için savaşmak cihad da değildir, bu batıllar için savaşanlar da şehit veya gazi değildir. Bilakis Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in bildirdiği gibi, ümmetin birbiri arasında dünyalığa ulaşmak için meydana gelen fitne ve herc savaşlarında ölen de öldüren de cehennemdedir.
ABD ve İsrail gibi Allah düşmanlarına Müslümanların ülkelerini altın tabakta sunacak fitne girişimlerini desteklememek hususunda ümmet bilinçli olmalıdır. Bu konuda naslar sıkça mütalaa edilmeli, selefin menheci rehber edinilmeli, hislere göre yönlenmekten sakınılmalı, selefin menhecinde olan alimlere danışmadan ümmetin genelini ilgilendiren konulara sazan gibi atlamamalıdır. Hislerin yanıltıcılığını keşfetmiş bulunan düşmanlar, medyatik silahlarını ve sosyal paylaşım sitelerini tamamen hisler üzerine tahakküm kurarak yürütmektedir. Küfür ehlinin kendi dinlerini Müslümanlara "Ya Allah, Bismillah" nidalarıyla yücelttirmeleri bunun en bariz göstergesidir. Allah basiret versin ve fitnelerin açığından ve gizlisinden ümmetimizi korusun.


 

16 Temmuz 2016 Cumartesi

Son olaylarla ilgili uyarı

Bismillah.
Tevhid ehli kardeşlere nasihatim şudur ki, A.B.D. ve israil kaynaklı mihraklar Hükümet ve Fetö terör örgütlerini kullanarak müslümanları birbirleriyle karşı karşıya getirme amacındadırlar. Daha önce aynı senaryolar komşu ülkelerde ve diğer bazı islam ülkelerinde de oynanmıştır. Kör bir taassup bayrağının ardına düşüp hak ve hukuku çiğneyici faaliyetlerin içine girmekten sakınmayı tavsiye ederim. Hükümete de tavsiyemiz, bu olayların arkasında hilekar düşmanların olduğunu gözardı etmemeleri, halkı sokağa dökmek yerine terörist gruplara karşı ellerindeki imkanları kullanarak sükuneti sağlamaları ve halkı galeyana getirme tuzağına düşmemeleridir. Allahtan selamet ve afiyet dileriz.

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente estağfiruke ve etûbu ileyk" (Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)