Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

28 Kasım 2024 Perşembe

İbn Lehia'dan Rivayeti Sahih Olan Raviler

 

Abdullah b. Lehia rahimehullah’ın hicri 170 yılında kitapları yanmış ve hafıza karışıklığına uğramıştır. İbn Lehia’dan bu tarihten önce rivayette bulunanların rivayetleri sahihtir. Aşağıda sadece İbn Lehia’nın kitaplarının yanmasından ve hafızasının bozulmasından önce rivayet edenlerin listesi verilmiştir:

 1- Abdullah b. Vehb el-Mısrî[1]

2- Abdullah b. Yezid el-Mukrî[2]

3- Abdullah b. el-Mubarek[3]

(bu üç ravi Abadile olarak isimlendirilir)

4- Lehia b. İsa[4]

5- Ebu’l-Esved en-Nadr b. Abdilcebbar[5]

6- İbn Ebi Meryem[6]

7- İbn Rumh[7]

8- Kuteybe b. Said[8]

9- Ebu Said Mevlâ Beni Haşim[9]

10- Bişr b. Bekr et-Tinnisî[10]

11- İshak b. İsa b. Nuceyh et-Tabbâ’[11]

12- Abdullah b. Mesleme el-Ka’nebî[12]

13- Yahya b. İshak es-Suleyhinî

14- el-Velid b. Mezid el-Beyrutî

15- Abdurrahman b. Mehdî

16- el-Leys b. Sa’d

17- Ebu Muslim Seleme b. el-Ayyar b. Hisn et-Teragimi ed-Dimeşki el-Mısrî[13]

18- Ebu Abdillah Abdurrahman b. Sabit b. Sevban el-Anesi eş-Şamî



[1] Bkz.: Zehebi Tezkiratu’l-Huffaz (1/238) el-A’lai el-Muhtelitin (s.65, 69)

[2] Bkz.: Zehebi Tezkiratu’l-Huffaz (1/238) el-A’lai el-Muhtelitin (s.65, 69)

[3] Bkz.: Zehebi Tezkiratu’l-Huffaz (1/238) el-A’lai el-Muhtelitin (s.65, 69)

[4] Bkz.: Acurri Sualat (2/175)

[5] Bkz: Fesevi el-Marife ve’t-Tarih (2/185, 434)

[6] Fesevi Marife (2/434)

[7] Bkz.: Fesevi Mar’ife (2/435)

[8] Bkz.; Acurri Sualat (2/175) Tehzibu’l-Kemal (15/494)

[9] Bkz.; el-İlel ve Marifetu’r-Rical (s.489)

[10] Bkz.: Ukayli ed-Duafa (2/294)

[11] Bkz.: Abdullah b. Ahmed el-İlel (s.67)

[12] Bkz.: el-A’lai el-Muhtelitin (s.69)

[13] Bkz.: Tehzibu’l-Kemal (11/303)

26 Kasım 2024 Salı

Bu Gece Dünkü Geceye Ne Kadar da Benziyor!

 Hristiyanlığı Pavlus’un tahrif ettiğini duymuşsunuzdur. Aşağıda bu tahrifin nasıl başladığına dair kıssayı nakledeceğim ki Türkiye Cumhuriyeti’nin müslüman bir ülke olduğunu zanneden, yahut Kızıl Kemalistlerin gavur olduklarını kabul ettikleri halde, aslında muasır Pavluslar olan Yeşil Kemalistlerin  müslüman olduklarını (yahut kara partililerin gavur, beyaz partililerin müslüman olduğunu) zanneden safdillerin nasıl bir yanılgı içinde oldukları daha iyi anlaşılsın:

Abdulcebbar el-Hemedanî, Tesbitu Delailu’n-Nubuvve kitabında şöyle diyor:

“Kadınlarını erkeklerden gizlememeleri Rum’ların âdetindendir. Kralın karısı yüzü açık bir şekilde kralın bineğine biner, kral insanlara bu şekilde hitap eder, emir ve yasaklarda bulunurdu. Pavlus, kralın karısına yaklaşıp onunla Yahudilerin durumu hakkında konuşmuştur. Yine şu da Rumlar’ın âdetinden idi; Bir erkeğin birden fazla kadınla evlenmesini helal görmezler, Evlendiği kadınla ölünceye kadar, yaşlılık, ayıplardan bir ayıp veya herhangi bir sebeple boşanarak ayrılmalarını da helal görmezler.

Rum kadınları İsrailoğullarından olan nebilerin dinlerine buğzederlerdi. Çünkü bu dinlerde boşanmak mubah olduğu gibi, erkeğin güç yetirebildiği kadar kadınla evlenmesi de mubah kılınıyor idi.

Saul’e (Yahudi Pavlus’a) denildi ki: “Sen şunun (İsa aleyhi's-selâm’ın) ümmetinden ve onun yolundan değil misin?” O da: “Hayır” dedi ve erkeğin birden fazla kadınla evlenmesini helal görmeyerek Rum’ların hükümlerine tabi oldu. Böylece kadınları hoşnut etmek için münafıklık yaptı. Kralın karısına yaltaklık etti. Kral da İsrailoğulları ile arasındaki savaşta hitap ederek Saul’un (Pavlus’un) söylediği şeyleri anlattı. Saul onlara yakınlaşmak için Rum ismi olan Pavlus ismini aldı. Rumlar erkeklerin ve kadınların sünnet edilmelerinden şiddetle nefret ederlerdi. Bunu uygulayan ümmetlere buğzediyorlardı. Pavlus’a bu konuyu da sordular. O da: “Evet, durum sizin dediğiniz gibidir. Size sünnet olmak vacip kılınmış değildir. Bu sadece İsrailoğullarına vacip kılınmıştır. Çünkü onlar kalplerinde kılıf bulunan bir ümmettir” dedi.

Rumlar domuz eti yerlerdi. Pavlus dedi ki: “O haram değildir. İnsanın yiyerek karnına giren bir şey haram kılınmadı. Ancak ondan çıkan yalan haram kılındı.”

İsrailoğulları putlara kurban edilen hayvanlardan ve kitap ehlinden başkasının kestiklerinden yemezlerdi. Rumlar ise böyle değildi. Pavlus Rumlar’ın bu konuda tutumlarını da doğru gördü. Rumlar’ın İsrailoğullarına muhalif oldukları herşey hakkında münafıklık ederek onlara yanaştı.”

 Abdulcebbar el-Hemedani’nin Pavlus’un Rumlar’a münafıklık etmek için yaptıklarına dair zikrettiği bu meseleler, Rumların kadınlarının nebilerin dinlerine buğzetmelerine sebep olan şeylerdi. Erkeğin birden fazla evlenmesi ve boşanma hükümleri de bunlardan idi. Pavlus onlara yaltaklık ve münafıklık ederek erkeğin birden fazla kadınla evlenmesini yasakladı ve talakı iptal etti.

Bu kıssa hakkında şüphe eden edebilir, ancak Pavlus’un tarihteki gidişatı bu kıssanın gerçek bir kıssa olduğunu düşündürmektedir. Nitekim Pavlus’un Korintos’lulara mektubunda (Kitabu’l-Mukaddes 9/20-21, Roma 3/7) bunu doğrulayan ibareler vardır.

 Yine Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in: “Elbette sizden öncekilerin adetlerini takip edeceksiniz” hadisi de bunu desteklemektedir.

Sosyal medya üzerinden aydınlanma çağrısı yaptıklarını iddia eden pekçok zındıklar da kadınların çoğunu memnun etmek amacıyla Pavlus’un yalktaklığının benzerini yapıyorlar, bazen sahih delillere aykırı olan bazı şaz veya zayıf sözleri yayıyorlar, konuyla ilgili sabit delillerden sapıyorlar, eğer çoğunluk sağlarlarsa muhaliflerine hakaretler ediyorlar.

Bazısı İslam’ı sevdirmek iddiasıyla İslam’ın bu türden ahkâmını cahilce cıvıtıyor, duygusal yaklaşımları şer’î bir fetvâymış gibi takdim etmeye çalışıyor!

Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in bayram namazı hutbesinde kadınlara şu hitabını düşünün!: “Sizlerin Cehennem halkının çoğunluğunu teşkil ettiğinizi görüyorum!”

Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in kadınlara bu hitabında sakındırma ve onlara merhamet sözkonusudur. İşiten kadınlara sözü ağır gelse de, onları cehenneme girmelerine sebep olacak şeylerden sakındırmış ve kendilerini kurtaracak şeylere irşad etmiştir.

Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in bu net yolu ile Hristiyanlığı tahrif eden Pavlus’un kadınların hevâlarına yaltaklık üzere kurulu olan metodu arasındaki fark işte böyle apaçıktır!

Bugün Rumların kadınlarının bozguncu tavırları ve kocalarının kıskanç olmamaları, pekçoklarının akıllarında medeniyet ve doğallık olarak görülür olmuş ve onları taklit eden şahsiyetsiz ve karaktersiz halk arasında belâ yaygınlaşmıştır. Allah yardımcımız olsun.

 

25 Kasım 2024 Pazartesi

Kişinin Hanımının Açılması Cezayı Gerektiren Nüşuz mudur?

 Önceki fakihlerin kitabında bu mesele zikredilmektedir. Kadının yabancı erkeklerin önünde süslenerek ve açılarak çıkması teberrücdendir.

Peki hanımı bu şekide hareket eden erkek nasıl davranmalıdır? Kadının bu şekilde hareketi, cezalandırılmayı mubah kılan nüşuzdan mıdır? Kadının nafaka hakkını iskat eden bir durum mudur, yoksa bazılarının dedikleri gibi sadece nasihat edip ıslahı için dua etmekle mi yetinilir?

Bu meseleyi açıklamadan önce kadınla evli kalmaya veya ondan ayrılmaya dair İbrahim aleyhi's-selâm’ın oğlu İsmail aleyhi's-selâm’a: “Kapının eşiğini değiştir” sözünü yani hanımını boşamasını söylemesini hatırlamak gerekir.

Hanefi’lerin kitaplarında bu meseleye benzer örnekler varid olmuştur.

El-Muhitu’l-Burhani’de şöyle denilir:

ولو كشفت وجهها لغير محرم فقد قيل: هذه جناية، وقد قيل: هذه ليست بجناية، والتكلم ورفع الصوت مع غير المحرم جناية بلا خلاف

“Şayet kadın mahremi olmayanların yanında yüzünü açarsa bunun bir suç olduğu söylenmiştir. Suç olmadığı da söylenmiştir. Ama mahremi olmayan erkeklerin yanında konuşması veya sesini yükseltmesinin suç olduğunda ihtilaf edilmemiştir.”  

Burada “suç” ifadesi, cezalandırılmasını mubah kılan iş demektir.

Ed-Durru’l-Muhtar’da bu suçlar zikredilirken şöyle geçer:

شتمته ولو بنحو يا حمار، أو ادعت عليه، أو مزقت ثيابه، أو كلمته ليسمعها أجنبي، أو كشفت وجهها لغير محرم

“Kadın kocasına “Ey Eşek” veya buna benzer sözlerle hakaret etmesi, elbisesini yırtması veya yabancı birinin işiteceği şekilde konuşması yahut mahremi olmayanların yanında yüzünü açması...”

Teberrüc (açılıp saçılmak) ise sadece yüzü açmaktan daha şiddetlidir. Peki bu görüş re’y ehli olan Hanefi’lerin tek kaldıkları bir görüş müdür?

Cevap: Muhakkak ki bütün mezheplerin fakihleri bu ayrıntılarda ittifak halindedirler.

El-Mevsuatu’l-Fıkhiyyeti’l-Kuveytiyye’de şöyle geçer:

يسقط حق الزوجة في القسم بإسقاطها ويسقط بالنشوز كما تسقط به النفقة.. وذلك باتفاق الفقهاء، ومن النشوز أن تخرج بغير إذنه أو تمنعه من التمتع بها

“Taksimatta kadının hakkı, nüşuz halinde nafaka gibi hakların düşmesi gibi sakıt olur… Bu konuda fakihler ittifak etmişlerdir. Kadının, kocasından izinsiz çıkması veya kocasını kendisinden faydalanmaktan engellemesi nüşuzdandır.”

 

Burada birden fazla kadınla evli olan erkeğin eşleri arasında adaletli taksim yapmasından bahsedilmektedir. Eğer kadınlardan biri nüşuz yaparsa taksim hakkı düşer. Üzerinde ittifak edilen nüşuz türlerinden biri de; kadının kocasından izinsiz dışarı çıkmasıdır! Peki ya kadının açılması yani teberrüc yapması durumunda kocasının izni olup olmamasının ne farkı vardır? Kadın kocasından izinsiz olarak çıktığında tesettürlü olarak ve sılayı rahim gibi hayırlı bir iş için dahi çıksa, izinsiz çıkışı bir nüşuzdur! Lakin açık bir halde çıkması tam bir suçtur!

Mukatil, “Teberrüc yapmasınlar” ayetini açıklarken; “İffetli olmaları ve evden çıkmamaları emredilmektedir” demiştir. Zira teberrüc ancak evden çokça çıkmasıyla olur. Teberrüce düşmemesi için evden çokça çıkması yasaklanmıştır. Buradan da anlaşılır ki, teberrüc (açılıp saçılmak), sadece evden çıkmaktan şiddetlidir.

İbn Teymiyye Fetava’l-Kubra’da (3/153) şöyle demiştir:

وإذا خرجت من بيت زوجها بغير إذنه كانت ناشزة عاصية لله ورسوله مستحقة العقوبة

“Kadın, kocasından izinsiz olarak evden çıkarsa Allah’a ve rasulüne isyan eden bir naşize olur, cezalandırılmayı hak eder.”

Bu manaya aykırı bir söz söyleyen bir fakih bilinmemektedir!

Nüşuz yapan kadının nafaka hakkının kalmayacağı hükmü âlimlerin genelinin görüşüdür.

Ama bazı fakihlerin sözlerinde geçen “cezalandırma” ifadesi ile kastedilen, yaralayıcı olmayacak şekilde dövmek suretiyle ta’zir cezasıdır.

Şafiî fakihleri şöyle demişlerdir:

ما يتعلق بحق الرجل له عقوبته به، وما يتعلق بحق الله عز وجل وحده فهذا ليس له أن يعزِّر به

“Kocanın hakkı ile ilgili konularda cezalandırma yetkisi kocaya aittir. Yalnız Allah Azze ve Celle’ye ait olan haklarla ilgili cezalandırma yetkisi ise kocaya ait değildir.”

Kadının açılarak çıkması kocasının haklarıyla da ilgilidir. Çünkü bu onun kıskançlığını kışkırtır ve insanlar arasında ayıplanmasına sebep olur.

Kadını açılmaktan engellemesi, kocanın kavvam olması kapsamındadır. Yine burada Allah Azze ve Celle’nin hakkının gözetilmesi de söz konusudur. Açılıp saçılan kadının yüklendiği günah ne kadar büyüktür! Ona bakan herkesin günahını da yüklenmektedir!

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “İlk cahiliyye teberrücüyle teberrüc yapmasınlar (açılarak çıkmasınlar)” (Ahzab 33)

Hadiste de, “Allah’ın en çok buğzettiği insanlar şu üçüdür” buyrulmuş, bunlar arasında: “İslam’da cahiliyye âdeti uygulayan kimse” sayılmıştır. (Buhârî 6488) Teberrüc yapan yani açılıp saçılan ve süslü halde dışarı çıkan kadın da böylece bu kapsamda olmaktadır.

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Ey Nebî! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına dış örtülerini üzerlerinden salmalarını söyle. Onların bilinmesi ve incitilmemesi için en uygun olan budur. Allah Gafûr’dur, Rahîm’dir.” (Ahzab 59)

Her erkek müslüman hanımlarına bu emri ulaştırmakla emrolunmuştur. Nitekim Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem bizim için en güzel örnektir.

Sonuçlar

1- Kadının izinsiz çıkması gibi, yalnızca kocasının haklarıyla ilgili olarak işlediği suçlarda cezalandırma yetkisi kocasına aittir ve suçun büyüklüğüne göre nafakasından kesmek, yaralayıcı olmayacak şekilde dövmek gibi cezaların takdiri kocaya aittir.

2- Kadının yüzü açık bir şekilde dışarı çıkması veya kâfire kadınlar gibi daha fazla açılarak çıkması yahut dışarı çıkmasa dahi internet, sosyal medya, cep telefonu gibi güncel vasıtaları kullanarak görüntüsünü yahut sesini yabancı erkeklere ulaştırması, hem kocasının hakkına, hem de Allah Azze ve Celle’nin hakkına tecavüzdür. Bu konuda kocası kendi hakkının ihlalinden dolayı kadının nafakasından eksiltmek, yaralayıcı olmamak şartıyla hafifçe döverek cezalandırmak hakkına sahiptir. Allah Azze ve Celle’nin hakkıyla ilgili suçlardan dolayı cezalandırmak ise kocanın üzerine düşmez.

3- Kadının müzik dinlemesi, harama bakması, dizi seyretmesi, zekâtını vermemesi ve bunun gibi kendisiyle rabbi arasında kalan günahlarından dolayı kocasının onu cezalandırma hakkı yoktur. Tevbe için nasihat ve ıslahı için dua etmek bu konuda söz konusudur.

4- Kadının genel olarak kötü ahlâklı olması, ağzı bozuk, her konuda kötümser, kanaatsiz olması gibi durumlarda İbrahim aleyhi's-selâm’ın oğluna nasihatinde olduğu gibi, boşanıp ayrılmayı tercih etmesi de erkeğin bir hakkıdır.

5- Aynı şekilde, kocası fasık olan kadınlar da, kocalarından ancak kendi haklarına karşı bir suç işledikleri zaman şikâyetçi olabilirler. Kocasının Allah ile kendisi arasında kalan günahı sebebiyle ona ancak nasihat ve ıslahı için dua etmekle yetinir. Fasık birini sevmesi meşru olmadığı için, sevmediği kocasından boşanmak için kadıya müracaat edebilir, mehrinden vazgeçmek gibi bir meblağ ödemeyi kabul ederek Hul’ (fesih) yoluyla ayrılık talep edebilir. Hatta kocası sâlih bile olsa, sevmiyorsa, aralarında devam eden bir anlaşmazlık varsa, bu şekilde hul (nikah feshi) talep etmeye hakkı vardır.

Burada konu özet bir şekilde ele alınmıştır. Meseleyle ilgili ayrıntılı deliller için Sahih Hadis Kulliyatı’nda nikah ile ilgili bablara bakılabilir.

7 Kasım 2024 Perşembe

Deccal Neden Filistin’i Sordu?

 Fatıma bt. Kays radıyallahu anha’dan: “Nebî sallallahu aleyhi ve sellem minbere çıktı ve güldü. Buyurdu ki:

Muhakkak ki Temim ed-Dari bana bir şey anlattı, buna sevindim ve size de anlatmak istedim: Filistin halkından bazı insanlar denizde gemiye binerek açılmışlar, gemi onları denizdeki adalardan bir adaya atmış. Bir de bakmışlar ki  elbisesi kıllarından ibaret olan bir şey görmüşler. Demişler ki:

“Sen de nesin?” O da: “Ben el-Cessase’yim” demiş. Onlar: “Bize haber ver” demişler. O da demiş ki: “Size ben haber veremem, size haber de soramam. Lakin köyün uzağındaki yere gidin. Zira orada sizin haber alabileceğiniz ve size haber soracak kimse var” Bunun üzerine köyün uzak yerine gittik. Bir de baktık ki zincirlere bağlı bir adam! Dedi ki:

“Bana Zugar pınarından haber verin!” Biz: “Dolup taşmaktadır” dedik. Dedi ki:

“Bana Buhayra’dan (yani Taberiye gölünden) haber verin” Biz: “Dolup taşmaktadır” dedik. Dedi ki:

“Bana Ürdün ile Filistin arasında bulunan Beysan hurmalıklarından haber verin, meyveleri yeniyor mu?” Biz: “Evet” dedik. Dedi ki:

“Bana Nebi’den haber verin, O gönderildi mi?” Biz: “Evet” dedik. Dedi ki:

“Bana insanların durumunu haber verin.” Dedik ki: “Hızla O’nun dinine giriyorlar.” Bunun üzerine öyle bir sıçradı ki neredeyse zincirlerinden kurtulacaktı. Dedik ki:

“Sen de nesin?” Dedi ki: “Ben Taybe (Medine) dışında bütün şehirelere girecek olan Deccal’im.”[1]

Faideler:

1- Temim b. Evs el-Lahmî ed-Dârî el-Filistinî radıyallahu anh hristiyan iken hicri 9. Yılda Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e elçi olarak gelmiş, müslüman olmuş ve müslümanlığı da güzel olmuştur. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in ondan Cessase kıssasını nakletmiş olması kendisinin faziletlerindendir. Osman radıyallahu anh’ın öldürülmesinden sonra Beytu’l-Makdis’e yerleşmiş ve hicri 40 yılında vefat etmiştir.

2- Bu rivayet, daha üstün olanın kendisinden daha düşük durumda olan birinden rivayet etmesine ve akide konusunda ahad haberin kabul edilmesine bir delildir. Eşariler, Maturidiler ve Hizbu’t-Tahrirciler gibi sapık fırkalar ve benzerleri ise akidede ahad haberi kabul etmezler!

3- Temim radıyallahu anh’ın anlattığı bu kıssayı Nebî sallallahu aleyhi ve sellem ümmetine anlatmak istemiştir. Çünkü daha önce Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in vermiş olduğu haberleri tasdik eden ve nübüvvet delillerinden olan bir kıssadır.

4- Bu hadis, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in zamanında Filistin’in bilinmekte olduğunu göstermektedir. Temim radıyallahu anh Filistin hakından idi ve bu gemi yolculuğunda bulunanlardan biri idi.

5- Cessase, Deccal için casusluk yapan, haber araştıran bir yaratıktır.

6- Bu hadiste âhir zamanda zuhur edecek Deccal’in insan suretinde ortaya çıkacağına delil vardır. Çünkü onu zincirlere bağlı bir adam/insan suretinde görmüşlerdir.

7- Onun zuhuruna henüz izin verilmediği için hareket özgürlüğüne sahip değildir, zincirlere bağlıdır. Dünyayı yöneten güçler olduğu söylenen kodamanların da zincirli halde bulunan Deccal ile irtibat halinde olmaları mümkündür. Nitekim hadiste geçen Filistin halkından bu topluluk onunla görüşüp konuşmuşlardır.

8- Zugar pınarı Şam’da, Belkâ taraflarında, Eriha şehrine yakın yerde bir pınardır. Şu ân Aynu’s-Sultan (Sultan Pınarı) olarak adlandırılmaktadır. Günümüze kadar suyu dolu olarak devam edegelmiştir.

9- Beysan, 1948 yılında Yahudilerin işgal ettikleri bir Filistin şehridir.

10- Deccal, Mekke, Medine, Beytu’l-Makdis ve Tur dışında bütün şehirlere girecektir.

11- Filistin ve Ürdün Nebî sallallahu aleyhi ve sellem ve ashabı tarafından Şam beldeleri olarak bilinmekteydi. Aynı şekilde Deccal de bunu biliyordu. Bu da ahir zaman hadiselerinin merkezinin bu bölge olacağını göstermektedir.

12- Deccal yeryüzünde hayattadır, mevcuttur ve rızıklanmaktadır. Lakin zuhur edeceği vakte kadar hapistir.

13- Deccal kendisinin Deccal olduğunu bilmekte ve itiraf etmiştir. Lakin zuhur ettiği zaman bunu yalanlayacak, insanları saptırmak için desiseler kuracaktır.

14- Yeryüzünde fesat çıkaranlar kendilerinin ve davetlerinin hakikatini biliyorlar lakin onlar insanları saptırmak için iyilik ve ıslaha davet ettiklerini iddia ederler. “Onlara: “Yeryüzünde fesat çıkarmayın!” denildiği zaman: “Biz ancak ıslah edicileriz” derler. Dikkat edin! Doğrusu onlar fesat çıkaranların ta kendileridir; ne var ki farkında değiller.” (Bakara 11-12)

Onlara kendi elleriyle sundukları şey sebebiyle bir musibet geldiği zaman nasıl olacak?! Sonra sana gelerek: “Biz ancak iyilik etmek ve ara bulmak istedik!” diye Allah’a yemin ederler.” (Nisa 62)

Yahudilerle İranlıların Uyumu

Enes b. Malik radıyallahu anh’den; Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

 Deccal’e Esbehan Yahudilerinden taylasanlı yetmiş bin Yahudi tabi olur.”[2]

Faideler:

1- Deccal zuhur ettiği zaman ona Asbahan’ın Yehudiyye denilen köyünden Yahudiler tabi olurlar.

2- Burada taylasan ile kastedilen, yuvarlak ve yeşil renkte olan, başın üzerine örtülen, geniş ve uzun olup omuzun iki yanına ve sırta sarkıtılan Yahudi libasıdır. Arap ülkelerenin çoğunda günümüzde sarık yerine tercih ettikleri, başları üzerinden örttükleri beyaz örtüler de taylasandır ve İslam’da bu kıyafet meşru değildir!

3- İbn Teymiyye rahimehullah el-Cevabu’s-Sahih’te (1/177) şöyle demiştir: “Yahudiler Mesih ile müjdelenince onun Meryem oğlu İsa olmadığı şeklinde te’vil ettiler. Ahir zamanda gelecek Mesih’i beklemektedirler. Hakikatte onlar Mesih Deccal’i bekliyorlar. Zira ona Yahudiler tabi olacaklardır. O yanında Asbahan Yahudilerinden yetmiş bin taylasanlı Yahudi ile birlikte çıkacaktır. Müslümanlar onlarla savaşacak, hatta Sahih’te sabit olduğu üzere, ağaç ve taş: “Ey müslüman! İşte arkamda bir Yahudi var” diyecek” o da onu öldürecektir.”

4- Bu hadis her Sünnî Müslümanın derin düşünmesini ve doğru bir analiz yapmasını gerektiriyor. O zaman Yahudiler ile İran Rafizileri arasındaki dostluk açıkça ortaya çıkar! Zira İslam ve Müslümanlar aleyhinde kurulan global emperyalizmin merkezi İrandır! Nitekim Yahudi ve Şii liderlerden birçoğu bu yakın dostuğu, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’i hedef almadaki ittifaklarını birçok defa açıkça ifade etmişlerdir!

Önceki Yahudi başbakan Şaron, Muzakere’sinde (s.583) şöyle demiştir: “Bugün Şia’yı uzun zamanlardan beri İsrail’in düşmanları arasında görmüyorum.”

Şii Hizbullah’ın eski liderlerinden Subhi et-Tufeylî şöyle demiştir: “Muhakkak ki Hizbullah, İsrail’in sınırlarının koruyucusudur” (eş-Şarku’l-Evsat gazetesi 29 Receb 1424 hicri sayısı)

Şia Emel hareketinin liderlerinden Haydar ed-Dayih şöyle demiştir:  “Biz İsrail için silah taşıyoruz. Lakin İsrail bize kollarını açtı, bize destek oldu. Biz de Filistin’in güneyindeki teröristleri temizlemek için İsrail’e yardım ediyoruz.” (24.10.1983 tarihli Mecelletu’l-Usbu’u’l-Arabi dergisindeki röportaj)

Bu konuda ayrıntılı bilgi için Selim Hilali’nin Bezlu’l-Mechud Fi Merviyati Kitali’l-Yehud kitabı (s.33-51) bakabilirsiniz.

4- Taşların ve ağaçların konuşup arkasındaki Yahudileri haber vermesi, ahir zamanda Allah’a kulluk eden ve hak dine tabi olan tevhid ehlinde meydana gelecek bir keramettir. Bu keramet şahıslara değil, ümmete verilecek bir keramettir.

5- Yahudilerle savaş devam edecek, geçici anlaşma olsa bile, sulh veya ittifak ile sonlanmayacaktır. Akibet tevhid ehli âbid müslümanların olacak, Yahudileri kökten kazıyacaklardır.

6- Yahudiler bu gerçekleri öz evlatlarını bildikleri gibi bilmekte ve tasdik de etmektedirler. Bu yüzden istisna edilen Garkad ağacı yetiştirmeye özen göstermekte, bir yandan da bu konudaki hadisler Müslümanlara gizlemek için çabalamaktadırlar. Bu yüzden hadis inkarcılarının, aklî yorumlarla hakikatlerin üzerini örtmeye çalışanların müslümanlar arasında türemesini sağlamaya çalışmaktadırlar. Müslümanların Allah’tan yardım görmelerine sebep olacak olan Asr-ı Saadet’teki dine – selefiliğe – dönmemeleri için ellerinden geleni yapmaktadırlar.

Son günlerde birinin söze selefî, diğerinin de sözde sufi gibi gösterildiği kuklalardan iki kelamcı zındığın – ki her iki taraf da plandemide dinden irtidat edenlerdendir - “Allah gökte midir” konulu tiyatroda konuşturulması ve ikisinin de Allah’ı mekandan tenzih etme küfründe ittifak etmiş gösterilmesi de insanların Selef’in akidesinden şüpheye düşürülerek hak dinden uzaklaştırılmasında etkili olmuştur!

7- Vakti gelmeden önce bizim zamanımızda taşların ve ağaçların konuşturulmasında acele etmek mümkün değildir. Herşeyin belirli bir vakti vardır. Her şey kader iledir. Bu müjdeleri şu an işgal altında olan Filistin ortamında beklemek, Yahudilerin Filistin’deki devletinin son bulmasını şu anlar için ummak cahilliktir! Onlar hepsi birer deccal olsalar da henüz Deccal’in tabileri değillerdir! Bilakis onlar farklı devletler halindedirler. Yeryüzünü yeni devletçiklere bölmüşlerdir. Yakında Filistin bütün Ehl-i Sünnet müslümanları kucaklayacaktır.

8- Müslümanların zihinlerinde Filistin’in Özgürlüğü, Mescidu’l-Aksa’nın dönüşü gibi beklentiler ekmek uygun değildir. Ahir zamanda Yahudilerle savaş olduğu zaman Filistin müslümanlara geri dönecek, Yahudilerin zulmü sona erecektir.

Allah’ın Yahudiler hakkında sünneti şudur: “O zaman Rabbin onlara kıyamet gününe kadar üzerlerine, kendilerini en kötü azaba uğratacak kimseler göndereceğini bildirdi. Muhakkak ki Rabbin azabı çabuk olandır. Muhakkak ki O, elbette Ğafûr’dur, Rahîm’dir” (A’raf 167)

Yahudiler kıyamet gününe kadar çeşitli azaplara, bahtsızlığa ve ayrılıklara mahkumdurlar. Onlar Allah’ın yardımından mahrum edilmiş bir ümmettir. Allah onları zelil edecek ve sonunda köklerini kazıyacak kimseler göndermeye devam edecektir. Nüzul edince İsa aleyhi's-selâm ve Taifetu’l-Mansura; Deccal’e ve onun Yahudilerden, Haricilerden ve Rafizilerden olan tabilerine karşı savaşacaklardır.

Kalbinde hastalık olanlara da şu uyarıyı yapmak lazım: Özellikle plandemiden sonra yeryüzünde müslüman sayısı çok küçük bir azınlık kaldı diye endişe etmeyin! Ağaçlar, taşlar ve yeryüzünde bulunan diğer varlıklar Allah’ın ordusu olacak, Yahudilere karşı Müslümanlarla birlikte savaşacaktır.

Yahudilerin devletinin şu an için üstün bir durumda görünmesi istisnâî bir durumdur, yaz bulutundan ibarettir! Yahudiler bunu, İslam ümmetini tevhid akidesinden ve Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e ittiba’dan uzaklaştırmak, müslümanlar arasında bulunan münafık işbirlikçileri vesilesiyle harp ateşini yakmak sayesinde başardılar!

Çünkü Yahudiler tarihleri boyunca zelil, kahrolmuş bir ümmmettir! Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Böylece üzerlerine alçaklık ve yoksulluk vuruldu. Allah’tan bir gazaba uğradılar; işte bu, Allah’ın ayetlerini inkâr etmeleri ve haksız yere nebilerini öldürmeleri sebebiyledir. İşte bu, isyan etmeleri ve haddi aşmaları sebebiyledir.” (Bakara 61)

İslam ümmeti ise, İsrailoğullarının bile yaptıklarını yapamadılar! Dikkat edin! Plandemi’de dünyadaki bütün müslüman ülkelerin toptan dinden çıkışlarına şahit olmadık mı? Filistinliler de bunlar arasında idi. Hastalık korkusuyla cemaatle namazlar, hac, umre, safları birleştirme yasaklanınca herkes bu yasağı haklı bulmadı mı? Herkes kendi canının derdine düşüp karşılığında dinlerini satmadı mı?

Şimdi şu ayetlerde anlatılan kıssayı bir düşünün ve neden “İsrailoğullarının yaptığını bu ümmet yapamadı” dediğimi anlayın:

 Hani Mûsâ kavmine demişti ki: “Ey kavmim! Gerçekten siz o buzağıyı (ilah) edinmekle kendinize zulmettiniz; hemen yaratanınıza tevbe edin de nefislerinizi (birbirinizi) öldürün. Bu yaratanınız katında sizin için daha hayırlıdır.” Bunun üzerine tevbenizi kabul etti. Şüphesiz ki O, Tevvab’dır, Rahim’dir.” (Bakara 54)

İbn Abbas radıyallahu anhuma’dan:

قَالَ مُوسَى لِقَوْمِهِ {فَتُوبُوا إِلَى بَارِئِكُمْ فَاقْتُلُوا أَنْفُسَكُمْ ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ عِنْدَ بَارِئِكُمْ فَتَابَ عَلَيْكُمْ إِنَّهُ هُوَ التَّوَّابُ الرَّحِيمُ} قَالَ أَمَرَ مُوسَى قَوْمَهُ عَنْ أَمْرِ رَبِّهِ عَزَّ وَجَلَّ أَنْ يَقْتُلُوا أَنْفُسَهُمْ قَالَ فَاحْتَبَى الَّذِينَ عَكَفُوا عَلَى الْعِجْلِ فَجَلَسُوا وَقَامَ الَّذِينَ لَمْ يَعْكُفُوا عَلَى الْعِجْلِ وَأَخَذُوا الْخَنَاجِرَ بِأَيْدِيهِمْ وَأَصَابَتْهُمْ ظُلْمَةٌ شَدِيدَةٌ فَجَعَلَ يَقْتُلُ بَعْضُهُمْ بَعْضًا فَانْجَلَتِ الظُّلْمَةُ عَنْهُمْ وَقَدْ أَجْلُوا عَنْ سَبْعِينَ أَلْفَ قَتِيلٍ كُلُّ مَنْ قُتِلَ مِنْهُمْ كَانَتْ لَهُ تَوْبَةٌ وَكُلُّ مَنْ بَقِيَ كَانَتْ لَهُ تَوْبَةٌ

“Musa aleyhi's-selâm, kavmine dedi ki: “Hemen yaratanınıza tevbe edin de nefislerinizi (birbirinizi) öldürün. Bu yaratanınız katında sizin için daha hayırlıdır.” Bunun üzerine tevbenizi kabul etti. Şüphesiz ki O, Tevvab’dır, Rahim’dir.” (Bakara 54) Musa aleyhi's-selâm kavmine rabbinin, birbirlerini öldürmelerine dair emrini bildirdi. Bu­nun üzerine buzağıya tapanlar saklandılar ve bulundukları yerlerde oturup kal­dılar. Buzağıya tapmayanlar ise hançerleri ellerine alıp diğerlerini öldürmek istediler. Tam o sırada kendilerini şiddetli bir karanlık kapladı. Onlar da karanlıkta birbirlerini öldürmeye giriştiler. Karanlık kalktığında yetmiş bin kişinin öldüğü görüldü. Bu olay, öldüren için de, öldürülen için de bir tevbe idi.”[3]

Allah tevbelerinin kabulü için İsrailoğullarına birbirlerini öldürmelerini emretti, onlardan bu emri yerine getirenler bağışlandı.

İşte iman böyle bir şeydir! Şimdi siz düşünün, Allah, düşman karşısında savaş halinde dahi cemaatle safları sıklaştırarak namazı emretmişken, “Hayır efendim, safları birleştirir, cemaatle namaz kılarsak hasta oluruz, ölürüz” diyenlerin iman iddiası mı, yoksa Allah’ın affına mazhar olmak için kendilerini öldürenlerin iman iddiası mı daha doğrudur?

Peki ya safları ayırıp mesafe koymayı, cemaatle namaz kılmamayı dinin vacibi sayan, sokağa İblis’in emri olan maskeyi takmadan çıkanın kul hakkına girdiği, haram işlediği fetvasını veren küfür önderi hocaları tasdik edenleri, İslam’ı terk edip uydurulan bu yeni Sıfırlama dinine girenleri tekfir etmeyenler, “Gazze’de müslümanlar öldürülüyor” diye yaygara yaparken ne kadar haklı olabilirler ki? Hakikatte Yahudi kafirler, kitapsız kafirlere dönmüş Filistin’lileri öldürüyor değil mi?



[1] Muslim (2942)

[2] Muslim (2944)

[3] Sahih. Taberi Tefsir (1/680)

2 Kasım 2024 Cumartesi

Zayıf Hadisle Amel İle Zayıf Hadisi Rivayeti Birbirine Karıştıranlar!

 Bu meselede şu ayrıntıların bilinmesi gerekir:

1- Akide konusunda zayıf hadisle amel etmenin caiz olmadığında icma edilmiştir.

2- İlim ehlinin çoğunluğu ahkâm konusunda zayıf hadisle ameli caiz görmezler.

3- Faziletler, tefsir, megazi ve siyer konusunda zayıf hadisle amel ve hüccet getirme, ilim ehlinin cumhuruna göre zayıflığın şiddetli olmaması, zayıf hadisin genel bir esasın kapsamında olması, onunla amel edildiğinde onun sabit olduğuna itikad edilmemesi şartlarıyla cevaz verilmiştir.

Nevevî ve Molla Aliyu’l-Kârî amellerin faziletleri konusunda zayıf hadisle amel edilebileceğine dair icma nakletmişlerdir. Lakin Ebu Hatim, Ebu Zur’a, İbnu’l-Arabî, eş-Şevkânî, el-Elbani gibi ilim ehlinden bir topluluk bunun aksini söylemişlerdir. Şeyhulislam İbn Teymiyye ve İbn Kayyım rahimehumallah’ın sözleri ile Buhârî ve Muslim’in uygulamaları da buna delalet etmektedir.

Buna göre dinin hiçbir bâbında mutlak olarak zayıf hadisle amel edilemez, ancak isti’nâs olarak yani aslı sahih naslarla sabit olmuş bir meselede zayıf hadis zikredilebilir. İbnu’l-Kayyım rahimehullah zikredilen iki görüşün arasını bu şekilde bulmuştur.

Doğrusu şudur: Hakkında galip zan oluşup da hasen ligayrihi derecesine çıkmadığı sürece zayıf hadisle hiçbir konuda amel edilemez.

Konuyla ilgili ayrıntılı bilgi isteyen Şeyh Abdulkerim el-Hudayr’ın el-Hadisu’d-Daif ve Hukmu’l-İhticâc Bihi adlı risalesine bakabilir.

İmam Buhârî ve Zayıf Hadisle Amel Hakkında Ortaya Atılan Bir Şüpheye Cevap:

İmam Buhârî rahimehullah’ın faziletler konusunda zayıf hadisle ameli caiz gördüğü, el-Edebu’l-Mufred kitabında zikrettiği hadislerin buna delalet ettiği şeklinde bir şüphe dile getirilmektedir.  

Et-Tehânevî ve İbn Muflih’in el-Adabu’ş-Şer’iyye kitabının muhakkiki, Buhârî’nin amellerin faziletleri konusunda zayıf hadisle amele cevaz verdiğini iddia etmişlerdir. Bu iddiaya ayrıntılı reddiye veren çalışmalar yapılmış ve yayınlanmıştır.

Burada Buhârî’nin Sahih’inde amellerin faziletleri konusunda zayıf hadis rivayet ettiği ve bunun Buhârî’nin bu konuda zayıf hadisle amele cevaz verdiğini gösterdiği iddiasına cevap verilecektir.

Hafız İbn Hacer, “Dünyada bir garip gibi veya geçip giden bir yolcu gibi ol[1] hadisi hakkında dedi ki: “Bunu rivayette et-Tafavî tek kalmıştır. Bu, Sahih’in gariblerindendir. Sanki Buhârî tergib ve terhib hadislerinden olduğu için bu konuda şiddet göstermemiş gibidir. Allah en iyi bilendir. Sonra Nevadiru’l-Usul kitabında Malik b. Suayr – el-A’meş tarikiyle bir mutabî’ini buldum.[2] Allah en iyi bilendir.”[3]

Et-Tehânevî, bu sözleri Buhârî’nin tergib hadisleri konusunda gevşek davrandığına delil getiriyor![4]

Halbuki onun bu iddiasına burada bir delil yoktur. Çünkü İbn Hacer’in kendisi de Malik b. Suayr’ın mutabaatından dolayı bu sözünden dönmüştür!

Hem sonra et-Tafavî yani Muhammed b. Abdirrahman adlı ravi de zayıf değildir. O ancak hasenu’l-hadistir.

İbnu’l-Medinî onun sika olduğunu söylemiştir.[5]

İbn Main onun hakkında: “Sâlih” demiştir.[6]

Diğer rivayette İbn Main: “Onda bir sakınca yoktur” demiştir.[7]

Ebû Dâvûd: “Onda bir sakınca yoktur” demiştir.[8]

Ebu Hatim müteşeddidlerden olmasına rağmen: “Onda bir sakınca yoktur, saduktur, ancak bazen yanılır” demiştir.[9]

Ancak Ebu Zur’a’nın: “Munkeru’l-Hadis”[10] sözüne tutunanlar onu zayıf görmüştür. Yine Ebu Zur’a: “Saduktur, ancak bazen yanılır” demiştir.[11]

Üstelik Muhammed b. Abdirrahman et-Tafavî tek kalmamış, az önce geçtiği gibi Malik b. Suayr da ona mutabaat etmiştir.

El-Hâzimî şöyle demiştir: “Buhârî’nin zayıflık türlerinden bir türe nispet edilen kimselerin hadisini tahriç ettiğini asla onaylamıyoruz. Şayet bu ravilerde zayıflık olsa da Buhârî’nin katında bu kimselerin hadisi sabit olduğu için tahriç etmiştir.”[12]

Faziletler konusunda gevşek davranma metodu bu gibi örneklerle asla İmam Buhârî’ye nispet edilemez. Aksini iddia edenin açık bir delil getirmesi gerekir. Nitekim el-Kâsımî şöyle demiştir:

“Buhârî’nin mezhebinin zahiri faziletler konusunda zayıf rivayete cevaz vermemiş olmasıdır. Sahih’inde koştuğu şart bunu göstermektedir.”[13]

Evet, Buhârî’nin Sahih’inde gözettiği şartlar zikredilen iddianın aksine delalet etmektedir. İmam Buhârî rahimehullah şöyle demiştir:

“el-Cami kitabıma ancak sahih olanları aldım. Kitabın uzamaması için birçok sahihleri de almadım.”[14]

Lakin Buhârî’nin el-Edebu’l-Mufred kitabında zayıf hadisler tahriç etmiş olmasının, faziletler gibi konularda zayıf hadislerin rivayetinde müsamaha gösterdiğine delalet ettiği söylenebilir. Allah en iyi bilendir.

Zayıf hadisle amel başka bir şey, zayıf hadisin rivayetine cevaz vermek başka bir şeydir!

Adabu’ş-Şer’iyye Muhakkiki şöyle demiştir: “Buhârî Edebu’l-Mufred kitabında zikrettiği her hadisin sahih olması şartını gözetmemiştir. Bu şartı ancak Sahih’inde gözetmiştir. Burada tahric ettiği hadislerin bazılarını Muslim Sahih’inde tahric etmiştir. Diğerlerinin genelini Sünen ve Musned sahipleri de tahriç etmişlerdir. Bunlar arasında sahih, hasen ve zayıflığı hafif olan zayıf hadisler vardır. Bu da Buhârî’nin amellerin faziletleri, incelikler ve menkıbeler konusunda zayıf hadisle ameli caiz gördüğünü göstermektedir.”[15]

Bu açıklamasıyla bu muhakkik de Nevevî’nin düştüğü hataya düşmüş, “zayıf hadisle amel” ile “zayıf hadisi rivayet” konularını birbirine karıştırmıştır! Nitekim günümüzde de birçok kimse bu önemli ayrıntıya dikkat etmediğinden bu ikisini birbirine çokça karıştırıyorlar!



[1] Sahih. Buhârî (Fethu’l-Bari 11/237) İbn Ebi Asım ez-Zuhd (185) Ebû Nuaym Hilyetu'l-Evliyâ (3/301) İbn Hibban (2/471) Beyhakî (3/369) Beyhakî Şuab (7/261) el-A’meş – Mucahid – İbn Ömer radıyallahu anhuma tarikiyle merfuan rivayet ettiler. Bu rivayette el-A’meş’e mutabaat da sabit olmuştur.

[2] Aynı şekilde Malik b. Suayr tarikiyle; Hattabi el-Uzlet’te (s.44) ve Kudai Musnedu’ş-Şihab’da (1/644 no:373) rivayet etmişlerdir.

[3] İbn Hacer Hedyu’s-Sari (s.463)

[4] Kavaid Fi Ulumi’l-Hadis (s.426)

[5] Buhârî Sunenu’l-Kubra (3/369) Şuabu’l-İman (7/262) isnadı sahihtir.

[6] İbn Ebî Hâtim el-Cerh ve’t-Ta’dil (7/324) isnadı sahihtir.

[7] Abbas ed-Devrî Tarihu İbn Main (4/124)

[8] Mizzi Tehzibu’l-Kemal (25/654)

[9] El-Cerh ve’t-Ta’dil (7/324)

[10] El-Cerh ve’t-Ta’dil (7/324)

[11] İbn Ebî Hâtim İlelu’l-Hadis (1/127)

[12] Şurutu’l-Eimmeti’l-Hamse (s.70)

[13] Kavaidu’t-Tahdis (s.113)

[14] El-Halilî el-İrşad (s.380) Mizzi Tehzibu’l-Kemal (24/442) Zehebi Siyeru A’lami’n-Nubela (12/402) İsnadı hasendir.

[15] Et-Ta’lik Ala Adabu’ş-Şer’iyye Liibni Muflih (1/8)

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente estağfiruke ve etûbu ileyk" (Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)