Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

12 Ağustos 2026 Çarşamba

Asrın Müceddidi el-Elbani’den Cehalet Özrü İle İlgili Nefis Bir İstidlâl

 İmam el-Elbanî rahimehullah’ın cehalet özrü meselesinde ince ve şaşırtıcı bir istinbatı vardır. Bunu Şeyh Salih Alu’ş-Şeyh şöyle nakletmektedir:

“…Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “İster Yahudi ister Hristiyan olsun, bu ümmetten beni işitip de bana iman etmeyeni Allah mutlaka cehenneme koyar.” Allame Şeyh Muhammed Nasiruddin el-Elbani’nin bu hadisi şerh ederken ağzından bizzat şöyle işittim:

Bu ümmetten beni işiten hiçkimse yoktur ki…” hadisi, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in: “Kim beni rüyasında görmüşse gerçekten beni görmüştür” hadisi gibidir. Yani rüya hadisinin açıklaması, O’nu Allah Azze ve Celle’nin kendisini yaratmış olduğu suret üzere gören için söz konusudur. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in: “Beni işiten…” hadisinden kastedilen de “Allah Azze ve Celle’nin beni göndermiş olduğu şekliyle işiten” demektir. Burada tahrif edilmiş bir işitme vardır. O’nu işitenler, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’i Allah Azze ve Celle’nin göndermiş olduğu şekilde işitmiyor! Bu da tıpkı Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’i rüyasında kendisinin suretinden başka bir surette gören kimse gibidir. Yani bu işitme hakkı bilmeye yeterli değildir.” İşte şeyhin nefis sözleri bu şekilde idi.” (Salih Alu’ş-Şeyh, Şerhu Mesaili’l-Cahiliyye 4. Kaset)

Evet, rüyasında Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’i gördüğünü iddia eden kimsenin Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in hayatındaki sureti üzere görmüş olması gerekir. Şeytan, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in o suretinde görünemez. Lakin aslında şeytan başka bir adamın suretine girmiş olduğu halde, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in şemailini bilmeyen kişiyi, kendisinin Nebî sallallahu aleyhi ve sellem olduğunu söyleyerek aldatabilir!

Tıpkı bunun gibi, günümüzde de Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yaşamış ve tebliğ etmiş olduğu din, insî şeytanlar tarafından olduğundan farklı şekilde gösterilmekte, bir kısım saptırıcılar uydurma ve zayıf hadislerle başkalaştırılmış/tahrif edilmiş bir sünnet anlayışı ortaya koymakta, buna mukabil sünnet inkarcıları da “Peygamber Kur’an’a aykırı konuşmaz” sözünü kullanarak, hiçbir ilmî kriter söz konusu olmaksızın hevâlarına uymayan her hadisi inkar etmekte, hadislerden– isnadları ister sahih olsun ister zayıf ya da uydurma olsun fark etmeksizin - sadece hevalarına uyanları kabul ederek, olduğundan çok farklı bir peygamber prototipi lanse ettirmektedirler!

Saptırıcı ve şarlatanların durumları böyle, lakin bunlar tarafından saptırılan kimselerdeki cehalet ne boyutta mazerettir, şeyh el-Elbani rahimehullah’tan nakledilen istinbat bu kısımla alakalıdır. Hevâlarına uymayan sünnetleri inkar edenler ve uydurma hadislere tabi olarak şirke düşenlerin kâfir oldukları umumî ifadeyle söylense dahi, muayyen şahıslarda mutlaka tekfirin şartları ve manilerinin gözetilmesi gerektiği, usulden bilinen bir husustur. Bu sebeple müslüman kişinin tekfirinin manilerinden biri olan cehalet özrü meselesi de, muayyen/belirli bir şahsın tekfirinde mutlaka göz önünde bulundurulması gereken manilerden biridir.

Bu meselenin anlaşılması için Şeyh el-Elbani rahimehullah’ın konuyla ilgili açıklamasını nakledeyim:

“Bizim halkları ve Allah’ın indirdiğinden başkasıyla hükmeden yöneticileri tekfir etmediğimizi söylüyorlar. Allah’ın indirdiğinden başkasıyla hükmetme meselesinde bizim hükmümüz bilinmektedir. Bu konuya girmeye gerek yok. Lakin ben şunu söylemek istiyorum: Ben cehaletin galip gelmesi sebebiyle kabirlerin etrafında tavaf eden şu avamı da tekfir etmiyorum! Bilakis diyorum ki – belki de Ebu’l-Hasen kardeş bunu hatırlar – Ben bugün fetret ehli bulunmadığını söyleyen bazı alimlere hayret ediyorum! Muhakkak ki ben fetret ehlinin özellikle küfür beldelerinde Avrupa’da, Amerika’da… mevcut olduğunu söylüyorum. Hatta ben bugün kimsenin söyleyemeyeceğini zannettiğim bir şey söylüyorum!  Diyorum ki: Fetret ehli bizlerin arasında da mevcuttur! Allah’tan başkasından istigasede bulunma, Allah’tan başkasına adak adama, Allah’tan başkası için kurban kesme gibi sapıklıklarını ve bütün bu şirklerini “tevessül” adı altında destekleyen şu cahilleri kastediyorum! Bildiğiniz gibi tevessül iki çeşittir. Bunlara kitap ve sünnet daveti ulaşmadığı halde onları nasıl tekfir edebiliriz? Şunu kastediyorum: Bu avam ve onları saptıran özel kesim ile diğer bazıları bir ülkede mevcut iken, diğer bir ülkede mevcut değildir. Az önce söylediğim şeyler gerçekten çok üzücüdür. Hatta ben bugün aramızda fetret ehlinin yaşadığını, bizimle beraber namaz kıldıklarını, oruç tuttuklarını, hac yaptıklarını söylüyorum! Lakin onlar “Şehadet ederim ki Allah’tan başka ibadete layık hak ilah yoktur, Muhammed Allah’ın rasulüdür” derken dahi ne söylediklerini fıkhedemiyorlar! Nitekim onların bazı sözlerine işaret etmiş ve size okumuştum. Herşeyden önce bu sözleri söyleyen kimsenin, söylediği şeyle neyi kastettiğini bilmesi gerekir. Bu iki şeyden biri ispat edildiği zaman bizim onun hakkında tazirden (mazur görmekten) başka bir şey yapmamız caiz olmaz.” (Mevsuatu’l-Allameti’l-İmam Muceddidu’l-Asr Muhammed Nasiruddin el-Elbani 5/627)

Hevâlarını bâtıl tekfir hastalığı ile beslemiş bazı muasırlar, Şeyh el-Elbani’nin bu ve buna benzer, cahili mazur gören sözlerini hazmedemeyip büyükleniyorlar, tıpkı hevâlarına uymayan şeyler getiren nebilerini öldüren İsrailoğullarının yaptıkları gibi, el-Elbani’nin şahsından intikam almak istiyorlar ve onun ilmini, tevhid ve sünnete üstün hizmetlerini inkar etmeye kalkışıyorlar!

Hatta akideler ve fırkalar konusunda en koyu cahil olanları el-Elbani’yi Mürcielikle ve Cehmilikle itham etmeye kalkıyor!

Halbuki yukarıda el-Elbani’den naklettiğim sözler benzer ifadelerle, geçmişten beri sünneti ihya, bid’atleri imha etmekle meşhur birçok imamların da ifade ettikleri şeyin aynısıdır. Örnek olarak Allame İmam İbn Kayyım rahimehullah’ın şu sözlerini zikretsem yeterli olur inşaallah:

İbnu’l-Kayyım rahimehullah Turuku’l-Hukmiyye kitabında (1/164) şöyle demiştir:

“Basireti olmayan taklitçi cahil ne tekfir edilir, ne de fasık olduğu söylenir. Onun şahitliği reddedilmez. Eğer hidayeti öğrenmeye güç yetirebilir değilse, onun hükmü mustazaf olan erkekler, kadınlar ve çocukların hükmüdür. Onlar hareket etmeye ve yol bulmaya güç yetiremeyenlerdir. İşte onları Allah’ın affetmesi umulur. Allah çokça affeden Afuv ve çokça bağışlayan Gafur’dur.”

Günümüzde hak din bildiği İslam’ın dindarı olmak isteyenler, dinlerini öğrenebilmek için bu dinin dindarları veya din hakkında beyanda bulunanları olarak karşılarında diyanet, tarikatler, nurcular, süleymancılar, sünnet münkirleri, mezhep mukallidleri, hariciler, mürcie, mu’tezile gibi sapıklık davetçilerinden başkasını kolay kolay göremiyorlar! Hatta çoğunluk şeytani şebekeler olan sosyal medyalara müracaat ediyor, mesela youtube kanallarından sohbetler dinliyor! Oysa hak davetinin bu şeytani şebekelerde ne işi olabilir, bunu akledemiyor! Hatta bu şebekelerin tamamen iblisin kontrolünde hareket ettiğini, İblisin istediklerinin revaca getirildiğini, onun istemediklerinin ise sürklase edildiğini dahi asla bilemiyor!

Dolayısıyla sahih dinin davetine ulaşmaya genel halkın pek bir imkanı yoktur. Ulaşamayanlar, ulaştıkları kısımlardan elbette sorumludurlar. Lakin mezhep taklit etmek, ölülerden medet ummak vb. sapıklıklar da dinden gösterilerek kendisine bulanık bir din ulaşmaktadır! Allah’ı ve rasulünü tasdikleme, Allah’a ve rasulüne itaat etme gayesinde olan bu kimseler, kendilerine sahih ilim ve sahih din ulaşmadığı için mazur olabilirler. İşte fetret ehli olmak, bu kimseler için sözkonusu olabilir. Nitekim Nebî sallallahu aleyhi ve sellem de annesinin bu şekilde mazur olabileceğini ummuş ve annesinin kabrinin ziyaretinde onun bağışlanmasını dilemişti. Fakat bu bağışlanma isteği O’na yasaklandı. Zira fetret ehli de olsa, demek ki annesinin mazur olmamasını gerektiren bir hüccet kendisine ulaşmış ve o da ondan yüz çevirmişti!

Evet, bir kimsenin fetret ehlinden olması tamamen mazur olduğu anlamına gelmez. Madem günümüz Türkiye’si fetret ehlinden sayılabilecek bir konumda, fakat bu halkın çoğunluğu mazur olabilir mi? Elbette hayır. Çünkü çoğunluk Allah’a ve rasule itaat etme, yani iki şehadet kelimesini fiilen tasdik etme arzusu ile hareket etmiyorlar! Tam aksine, bütün fiilleri Allah’ı ve rasulünü yalanlayabilmek için ellerinden geleni yaptıklarını, buna rağmen “Müslümanız” diyerek şehadetlerini kalkan gibi kullanmak istediklerini ortaya koymaktadır. Yani kalpleri kafir olduğu halde dilleriyle iman iddia eden münafıklar!

Şayet onlar Allah’a ve rasule itaat etmeyi isteyip de akidesinde batıllar bulunan hanefi mezheplilere, tarikat meşreplilere, nurcu, süleymancı gibi dini yaşama itiyadında bulunan sectlere müracaat ettikleri için aldanmış olsalardı, amellerinde ve akidelerinde bu yüzden bid’atler meydana gelmiş olsaydı, mazur olmaları umulurdu.

Lakin plandemi zamanında da görüldüğü gibi, dinden tamamen bir yüzçeviriş, sünneti temelden inkâr gibi kalplerindeki küfür, azalarında açıkça zuhur etti, cemaatle namazları yasakladılar yahut yasağı onayladılar! Böylece hem kalpleriyle, hem dilleriyle, hem de azalarıyla imanın bütün şubelerinden sıyrılıp İslam’dan çıktılar!

Bu konuda mazur olabilecekleri bir cehalet kapısı da yoktu. Zira imam edindikleri saptırıcılar bu konuda Allah'tan ve rasulünden cemaatle namazların ve cuma namazlarının yasaklanabileceğine dair uydurma dahi olsa bir delil söylemediler! Bilakis İblisin uşağı tabiplerin bâtıl sözlerini öne sürerek Allah'a ve rasulüne muhalefet etmeyi emrettiler, küfrü ve kâfirleri sevenler de onlara itaat ettiler! Halbuki sözkonusu plandemi döneminde tahrif edilmiş Hristiyanlığın samimi bağlıları dahi kiliselerinde ibadeti terk etmediler, budistler puthanelerinde toplanmayı terk etmedi, kamalizm bâtıl dininin dindarları da putkabirdeki ibadetleri için toplanmayı terk etmediler! İblisin kulları da ceza yemek pahasına da olsa, kumarhanelerde, meyhanelerde, randevu evlerinde, plajlarda vs. toplanmayı terk etmediler!

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente estağfiruke ve etûbu ileyk" (Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)