İmam el-Elbanî rahimehullah’ın cehalet özrü meselesinde ince ve şaşırtıcı bir istinbatı vardır. Bunu Şeyh Salih Alu’ş-Şeyh şöyle nakletmektedir:
“…Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “İster
Yahudi ister Hristiyan olsun, bu ümmetten beni işitip de bana iman etmeyeni
Allah mutlaka cehenneme koyar.” Allame Şeyh Muhammed Nasiruddin el-Elbani’nin
bu hadisi şerh ederken ağzından bizzat şöyle işittim:
“Bu ümmetten beni işiten hiçkimse yoktur ki…” hadisi,
Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in: “Kim beni rüyasında görmüşse gerçekten
beni görmüştür” hadisi gibidir. Yani rüya hadisinin açıklaması, O’nu Allah Azze
ve Celle’nin kendisini yaratmış olduğu suret üzere gören için söz konusudur. Rasulullah
sallallahu aleyhi ve sellem’in: “Beni işiten…” hadisinden kastedilen de “Allah
Azze ve Celle’nin beni göndermiş olduğu şekliyle işiten” demektir. Burada
tahrif edilmiş bir işitme vardır. O’nu işitenler, Nebî sallallahu aleyhi ve
sellem’i Allah Azze ve Celle’nin göndermiş olduğu şekilde işitmiyor! Bu da
tıpkı Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’i rüyasında kendisinin suretinden başka
bir surette gören kimse gibidir. Yani bu işitme hakkı bilmeye yeterli değildir.”
İşte şeyhin nefis sözleri bu şekilde idi.” (Salih Alu’ş-Şeyh, Şerhu Mesaili’l-Cahiliyye
4. Kaset)
Evet, rüyasında Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’i gördüğünü
iddia eden kimsenin Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in hayatındaki sureti
üzere görmüş olması gerekir. Şeytan, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in o
suretinde görünemez. Lakin aslında şeytan başka bir adamın suretine girmiş
olduğu halde, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in şemailini bilmeyen kişiyi, kendisinin
Nebî sallallahu aleyhi ve sellem olduğunu söyleyerek aldatabilir!
Tıpkı bunun gibi, günümüzde de Rasulullah sallallahu aleyhi
ve sellem’in yaşamış ve tebliğ etmiş olduğu din, insî şeytanlar tarafından
olduğundan farklı şekilde gösterilmekte, bir kısım saptırıcılar uydurma ve
zayıf hadislerle başkalaştırılmış/tahrif edilmiş bir sünnet anlayışı ortaya
koymakta, buna mukabil sünnet inkarcıları da “Peygamber Kur’an’a aykırı
konuşmaz” sözünü kullanarak, hiçbir ilmî kriter söz konusu olmaksızın hevâlarına
uymayan her hadisi inkar etmekte, hadislerden– isnadları ister sahih olsun
ister zayıf ya da uydurma olsun fark etmeksizin - sadece hevalarına uyanları
kabul ederek, olduğundan çok farklı bir peygamber prototipi lanse
ettirmektedirler!
Saptırıcı ve şarlatanların durumları böyle, lakin bunlar
tarafından saptırılan kimselerdeki cehalet ne boyutta mazerettir, şeyh
el-Elbani rahimehullah’tan nakledilen istinbat bu kısımla alakalıdır. Hevâlarına
uymayan sünnetleri inkar edenler ve uydurma hadislere tabi olarak şirke düşenlerin
kâfir oldukları umumî ifadeyle söylense dahi, muayyen şahıslarda mutlaka
tekfirin şartları ve manilerinin gözetilmesi gerektiği, usulden bilinen bir
husustur. Bu sebeple müslüman kişinin tekfirinin manilerinden biri olan cehalet
özrü meselesi de, muayyen/belirli bir şahsın tekfirinde mutlaka göz önünde bulundurulması
gereken manilerden biridir.
Bu meselenin anlaşılması için Şeyh el-Elbani rahimehullah’ın
konuyla ilgili açıklamasını nakledeyim:
“Bizim halkları ve Allah’ın indirdiğinden başkasıyla
hükmeden yöneticileri tekfir etmediğimizi söylüyorlar. Allah’ın indirdiğinden
başkasıyla hükmetme meselesinde bizim hükmümüz bilinmektedir. Bu konuya girmeye
gerek yok. Lakin ben şunu söylemek istiyorum: Ben cehaletin galip gelmesi sebebiyle
kabirlerin etrafında tavaf eden şu avamı da tekfir etmiyorum! Bilakis diyorum
ki – belki de Ebu’l-Hasen kardeş bunu hatırlar – Ben bugün fetret ehli bulunmadığını
söyleyen bazı alimlere hayret ediyorum! Muhakkak ki ben fetret ehlinin özellikle
küfür beldelerinde Avrupa’da, Amerika’da… mevcut olduğunu söylüyorum. Hatta ben
bugün kimsenin söyleyemeyeceğini zannettiğim bir şey söylüyorum! Diyorum ki: Fetret ehli bizlerin arasında da
mevcuttur! Allah’tan başkasından istigasede bulunma, Allah’tan başkasına adak
adama, Allah’tan başkası için kurban kesme gibi sapıklıklarını ve bütün bu
şirklerini “tevessül” adı altında destekleyen şu cahilleri kastediyorum! Bildiğiniz
gibi tevessül iki çeşittir. Bunlara kitap ve sünnet daveti ulaşmadığı halde
onları nasıl tekfir edebiliriz? Şunu kastediyorum: Bu avam ve onları saptıran
özel kesim ile diğer bazıları bir ülkede mevcut iken, diğer bir ülkede mevcut
değildir. Az önce söylediğim şeyler gerçekten çok üzücüdür. Hatta ben bugün
aramızda fetret ehlinin yaşadığını, bizimle beraber namaz kıldıklarını, oruç
tuttuklarını, hac yaptıklarını söylüyorum! Lakin onlar “Şehadet ederim ki Allah’tan
başka ibadete layık hak ilah yoktur, Muhammed Allah’ın rasulüdür” derken dahi
ne söylediklerini fıkhedemiyorlar! Nitekim onların bazı sözlerine işaret etmiş
ve size okumuştum. Herşeyden önce bu sözleri söyleyen kimsenin, söylediği şeyle
neyi kastettiğini bilmesi gerekir. Bu iki şeyden biri ispat edildiği zaman
bizim onun hakkında tazirden (mazur görmekten) başka bir şey yapmamız caiz
olmaz.” (Mevsuatu’l-Allameti’l-İmam Muceddidu’l-Asr Muhammed Nasiruddin
el-Elbani 5/627)
Hevâlarını bâtıl tekfir hastalığı ile beslemiş bazı
muasırlar, Şeyh el-Elbani’nin bu ve buna benzer, cahili mazur gören sözlerini
hazmedemeyip büyükleniyorlar, tıpkı hevâlarına uymayan şeyler getiren
nebilerini öldüren İsrailoğullarının yaptıkları gibi, el-Elbani’nin şahsından
intikam almak istiyorlar ve onun ilmini, tevhid ve sünnete üstün hizmetlerini
inkar etmeye kalkışıyorlar!
Hatta akideler ve fırkalar konusunda en koyu cahil olanları
el-Elbani’yi Mürcielikle ve Cehmilikle itham etmeye kalkıyor!
Halbuki yukarıda el-Elbani’den naklettiğim sözler benzer
ifadelerle, geçmişten beri sünneti ihya, bid’atleri imha etmekle meşhur birçok
imamların da ifade ettikleri şeyin aynısıdır. Örnek olarak Allame İmam İbn
Kayyım rahimehullah’ın şu sözlerini zikretsem yeterli olur inşaallah:
İbnu’l-Kayyım rahimehullah Turuku’l-Hukmiyye kitabında
(1/164) şöyle demiştir:
“Basireti olmayan taklitçi cahil ne tekfir edilir, ne de fasık
olduğu söylenir. Onun şahitliği reddedilmez. Eğer hidayeti öğrenmeye güç yetirebilir
değilse, onun hükmü mustazaf olan erkekler, kadınlar ve çocukların hükmüdür.
Onlar hareket etmeye ve yol bulmaya güç yetiremeyenlerdir. İşte onları Allah’ın
affetmesi umulur. Allah çokça affeden Afuv ve çokça bağışlayan Gafur’dur.”
Günümüzde hak din bildiği İslam’ın dindarı olmak isteyenler,
dinlerini öğrenebilmek için bu dinin dindarları veya din hakkında beyanda
bulunanları olarak karşılarında diyanet, tarikatler, nurcular, süleymancılar,
sünnet münkirleri, mezhep mukallidleri, hariciler, mürcie, mu’tezile gibi
sapıklık davetçilerinden başkasını kolay kolay göremiyorlar! Hatta çoğunluk
şeytani şebekeler olan sosyal medyalara müracaat ediyor, mesela youtube kanallarından
sohbetler dinliyor! Oysa hak davetinin bu şeytani şebekelerde ne işi olabilir,
bunu akledemiyor! Hatta bu şebekelerin tamamen iblisin kontrolünde hareket
ettiğini, İblisin istediklerinin revaca getirildiğini, onun istemediklerinin
ise sürklase edildiğini dahi asla bilemiyor!
Dolayısıyla sahih dinin davetine ulaşmaya genel halkın pek
bir imkanı yoktur. Ulaşamayanlar, ulaştıkları kısımlardan elbette
sorumludurlar. Lakin mezhep taklit etmek, ölülerden medet ummak vb. sapıklıklar
da dinden gösterilerek kendisine bulanık bir din ulaşmaktadır! Allah’ı ve
rasulünü tasdikleme, Allah’a ve rasulüne itaat etme gayesinde olan bu kimseler,
kendilerine sahih ilim ve sahih din ulaşmadığı için mazur olabilirler. İşte fetret
ehli olmak, bu kimseler için sözkonusu olabilir. Nitekim Nebî sallallahu aleyhi
ve sellem de annesinin bu şekilde mazur olabileceğini ummuş ve annesinin kabrinin
ziyaretinde onun bağışlanmasını dilemişti. Fakat bu bağışlanma isteği O’na
yasaklandı. Zira fetret ehli de olsa, demek ki annesinin mazur olmamasını
gerektiren bir hüccet kendisine ulaşmış ve o da ondan yüz çevirmişti!
Evet, bir kimsenin fetret ehlinden olması tamamen mazur olduğu
anlamına gelmez. Madem günümüz Türkiye’si fetret ehlinden sayılabilecek bir
konumda, fakat bu halkın çoğunluğu mazur olabilir mi? Elbette hayır. Çünkü
çoğunluk Allah’a ve rasule itaat etme, yani iki şehadet kelimesini fiilen
tasdik etme arzusu ile hareket etmiyorlar! Tam aksine, bütün fiilleri Allah’ı
ve rasulünü yalanlayabilmek için ellerinden geleni yaptıklarını, buna rağmen “Müslümanız”
diyerek şehadetlerini kalkan gibi kullanmak istediklerini ortaya koymaktadır. Yani kalpleri kafir olduğu halde dilleriyle iman iddia eden
münafıklar!
Şayet onlar Allah’a ve rasule itaat etmeyi isteyip de
akidesinde batıllar bulunan hanefi mezheplilere, tarikat meşreplilere, nurcu,
süleymancı gibi dini yaşama itiyadında bulunan sectlere müracaat ettikleri için
aldanmış olsalardı, amellerinde ve akidelerinde bu yüzden bid’atler meydana
gelmiş olsaydı, mazur olmaları umulurdu.
Lakin plandemi zamanında da görüldüğü gibi, dinden tamamen
bir yüzçeviriş, sünneti temelden inkâr gibi kalplerindeki küfür, azalarında
açıkça zuhur etti, cemaatle namazları yasakladılar yahut yasağı onayladılar!
Böylece hem kalpleriyle, hem dilleriyle, hem de azalarıyla imanın bütün
şubelerinden sıyrılıp İslam’dan çıktılar!
Bu konuda mazur olabilecekleri bir cehalet kapısı da yoktu. Zira imam edindikleri saptırıcılar bu konuda Allah'tan ve rasulünden cemaatle namazların ve cuma namazlarının yasaklanabileceğine dair uydurma dahi olsa bir delil söylemediler! Bilakis İblisin uşağı tabiplerin bâtıl sözlerini öne sürerek Allah'a ve rasulüne muhalefet etmeyi emrettiler, küfrü ve kâfirleri sevenler de onlara itaat ettiler! Halbuki sözkonusu plandemi döneminde tahrif edilmiş Hristiyanlığın samimi bağlıları dahi kiliselerinde ibadeti terk etmediler, budistler puthanelerinde toplanmayı terk etmedi, kamalizm bâtıl dininin dindarları da putkabirdeki ibadetleri için toplanmayı terk etmediler! İblisin kulları da ceza yemek pahasına da olsa, kumarhanelerde, meyhanelerde, randevu evlerinde, plajlarda vs. toplanmayı terk etmediler!