Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

29 Kasım 2025 Cumartesi

Yatarken Okunacak Dua Hakkında Zayıf Bir Rivayet

 

Esselamü aleyküm ve rahmetullahi ve beraketuhu

Bu hadis sahih mi?

حَدَّثَنَا هَاشِمُ بْنُ مَرْثَدٍ، ثنا مُحَمَّدُ بْنُ إِسْمَاعِيلَ بْنِ عَيَّاشٍ، حَدَّثَنِي أَبِي، حَدَّثَنِي ضَمْضَمُ بْنُ زُرْعَةَ، عَنْ شُرَيْحِ بْنِ عُبَيْدٍ، عَنْ أَبِي مَالِكٍ الْأَشْعَرِيِّ، قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: "لِيَقُلْ أَحَدُكُمْ حِينَ يُرِيدُ أَنْ يَنَامَ: آمَنْتُ بِاللهِ وَكَفَرْتُ بِالطَّاغُوتِ، وَعْدُ اللهِ حَقٌّ وَصَدَقَ الْمُرْسَلُونَ، اللهُمَّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ مِنْ طَوَارِقِ هَذَا اللَّيْلِ إِلَّا طَارِقًا يَطْرُقُ بِخَيْرٍ"

Bize Haşim bin Mersed tahdis etti, dedi ki: Bize Muhammed bin İsmail bin Ayyaş tahdis etti, dedi ki: Bana babam tahdis etti, dedi ki: Bana Damdam bin Zur'a, Şurayh bin Ubeyd'den, o da Ebu Malik el Eş'ari radiyallahu anh'dan tahdis etti, dedi ki:

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

"Sizden biriniz, yatmak istediği zaman 'Allah'a iman ettim ve tağutu inkar ettim. Allah'ın vaadi haktır ve Rasuller doğru söylemişlerdir. Allah'ım! Hayır hariç, bu gecenin ansızın gelen (görülmeyen) şeylerinden (cin ve şeytanlardan) sana sığınırım' desin"

Taberani Mucemu'l Kebir Arapça 3/297 Mektebetu İbn Teymiyye Türkçe 3/405 Ocak yayınları

Cevap:

Aleykum selam ve rahmetullah ve berakatuh.

Bu hadis sahih değildir. Üç tane illeti vardır:

1- Ravilerinden Haşim b. Mersed et-Taberani hakkında İbn Hibban: “Bir şey değildir” demiştir.

2- Muhammed b. İsmail b. Ayyaş hakkında Ebu Hâtim dedi ki: “Babasından bir şey işitmemiştir. Ona hadis getirirler, o da babasındanmış gibi rivayet ederdi.”

Ebu Ubeyd el-Acurrî, Ebû Dâvûd’a onun hakkında sorunca dedi ki: “Bir şey değildir. Onu gördüm. Humus’a birçok defa gittiğimde o hayatta idi. Amr b. Osman’a onun hakkında sorduğumda onu zemmetti.” Bunları Hafız Mizzi Tehzibu’l-Kemal’de zikretmiştir.

3- Şureyh b. Ubeyd ile Ebu Malik el-Eşari radıyallahu anh arasında inkıta vardır. İbn Ebî Hâtim, el-Merasil’de (s.60) babasının şöyle dediğini zikretmiştir: “Şureyh b. Ubeyd’in Ebu Malik el-Eşari radıyallahu anh’den rivayeti mürseldir.”

Bu illetler zayıflığın şiddetli olduğunu göstermektedir.

El-Elbani de Daifu’l-Cami’de (4952) ve ed-Daife’de (5611) hadisin zayıf olduğunu belirtmiştir.

28 Kasım 2025 Cuma

Günümüzde Meşhur Kıraatlerin Hiçbiri Caiz Değildir!

 Son asırda bid’at şekilde Kur’ân okuyan kâriler cehennemle ilgili ayetleri hüzünlü sabâ makamında, cennetle ilgili ayetleri ise rast makamında okumaktadırlar. Şüphesiz Kur’ân’ı bu şekilde makamlarla okumak çirkin bir bid’at ve bunları dinlemek de haramdır. Makamsız okunan bir Kur’ân kıraatinin ise herhangi bir ortamda yayınlandığına şahit olmamaktayız. Çünkü şeytan bid’at olan kıraatleri nefislere süslemekte, haram olan okuyuşlar revaç bulmaktadır.

Tefsir Usulü adlı kitabımın ilk bölümünde konuyla ilgili nakillere genişçe yer verdim. Burada makamlarla Kur’ân okumanın çirkin bid’at oluşuna dair birkaç nakil daha aktaracağım.

Kur’ân’ı hüzünle okumak teşvik edilmiş olmakla beraber makamlarla okumak çirkin görülmüştür.

Begavi, et-Tehzib Fi Fıkhi’ş-Şafii kitabında (8/268) şöyle demiştir: “Makamlarla Kur’ân okumak hakkında Şafii bir yerde: “Bunu çirkin görürüm” demiş, bir yerde de: “Çirkin görmem” demiştir. Çirkin görmekle kastettiği şey uzatma ve medlerde haddi aşmak hakkındadır. Çirkin görmediği şey ise haddi aşmayan uzatmadır. Yine şöyle demiştir: “Hadr veya hüzünle okunmasını severim.”

İbn Kudame el-Mugni’de (2/129) dedi ki: “Ebu Abdillah Ahmed b. Hanbel dedi ki: “Ebu Musa radıyallahu anh’ın sesi gibi hüzünle okumalıdır.”

El-Hallal dedi ki: Bana Yusuf b. Musa haber verdi, dedi ki: Ebu Abdillah (Ahmed b. Hanbel)’e makamlarla okumak hakkında sorulunca dedi ki: “Bu hoşuma gitmez. Ancak kendi sesindeki özellik hariç.” Ona denildi ki: “Hüzünle okumak için zorlama yapabilir mi?” İmam Ahmed dedi ki: “Hayır, bunu öğrenmeye de çalışamaz. Ancak kendi sesi hüzünlüyse o başka.”

Bana Muhammed b. Ali es-Simsar haber verdi, dedi ki: Ya’kub b. Buhtan onlara şöyle tahdis etti: O, Ahmed b. Hanbel’e: Kur’ân’ı makamlarla okumayı sorunca dedi ki:

“Hayır. Ancak sesi Ebu Musa radıyallahu anh’ın sesi gibiyse o başka. Aksi halde bunu öğrenmeye çalışamaz.”

Bana Muhammed b. el-Hasen haber verdi, dedi ki: el-Fadl onlara tahdis etti, dedi ki: Ahmed b. Hanbel’in makamları çirkin gördüğünü işittim. Dedi ki: “Sesini zorlama yapmadan güzelleştirir.”

(Bu rivayetler el-Hallal’ın el-Emru Bi’l-Ma’ruf kitabındandır. (no:200-202)

Özetle, İmam Ahmed rahimehullah’tan gelen rivayetler, onun makamları çirkin gördüğünü göstermektedir. Ancak kişi çabalama söz konusu olmaksızın tabiaten sesi güzelse o başkadır.

İbn Hacer, Buhârî şerhinde (9/70) şöyle demiştir: “İbn Ebi Davud, hasen isnadla, Ebu Hureyre radıyallahu anh’ın bir sureyi mersiye yapar gibi hüzünle okuduğunu rivayet etmiştir.”  İbn Ebi Davud’un bu rivayetinin isnadına ulaşamadım.

Ebu Avane, Musned’inde (3874) dedi ki: bize Muhammed b. Hayuye tahdis etti, dedi ki: bize Ebu Salih tahdis etti, dedi ki: bana el-Leys tahdis etti, dedi ki: bize Abdullah b. Ubeydillah b. Ebi Muleyke tahdis etti, o Ubeydullah b. Ebi Nuheyk’ten, o Said b. Ebi Said’den, o Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den bunu rivayet etmiştir.

Ebu Salih dedi ki: “el-Leys (b. Sa’d) bize Irak’ta, Sa’d b. Ebi Vakkas radıyallahu anh’den diyerek rivayet etti. Burada ise böyle dedi. Kitabında da bu şekildedir. El-Leys dedi ki: “Teganni yapar yani hüzünle okur ve kalbi inceltir.”

El-Leys b. Sa’d rahimehullah Mısır’lıların imamıdır.

İbn Kesir ve muasırlardan Abdulaziz b. Baz da hüzünle okumayı tercih etmişlerdir.

Cennetle ilgili ayetleri hüzünle okumaya gelince, kişi cennetliklerden olamama korkusuyla bu ayetleri hüzünle okuyabilir.

Lakin makamlarla okumak her halukarda haramdır. Günümüzdeki okuyuşların tamamı bu makamlarla yapılmaktadır ve Kur’ân kıraatiyle bir alakası kalmamış, şarkıya çevirilmiştir.

Caiz olan okuma şekli ise normal konuşur gibi, düz okumak ve sabit olan tecvidin gereği kadar med (en fazla üç elif miktarı sesi dalgalandırmadan uzatma), izhar, ihfa gibi kuralları uygulamaktır.

Kabe imamları, Abdussamed, Abdurrahman Sadyen, Mahir Muaykili, Sudeys, Şureym gibi münafık kimselerin yahut yerli münafık kârilerden İsmail Coşar, İsmail Biçer, Cübbeli Ahmet ve diğerleri gibi kimselerin okumaları ise şarkı okumasıdır, Kur’ân’a büyük saygısızlıktır. Allah’ın kelamına karşı dalga geçer gibi bu hürmetsizce okumalara ancak bozuk kalpler meyleder ve hoşlanır.

25 Kasım 2025 Salı

Sünen (Ahkam Hadisleri) Kitaplarındaki Zayıf Hadisler Hakkında

 Sünnet imamlarının metodlarını araştıranlar, onların hadisleri iki kısımda ele aldıklarını görür:

Birinci kısım: Kendisiyle amel edilen, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den dirayet bakımından sabit olanlar ki bunlar sadece sahih olan hadisler değildir.

İkinci kısım: Kendisiyle amel edilmeyen hadisler ki bunlar yalnızca zayıf hadislerdir.

Nitekim hadis, rivayet bakımından sahih olup, dirayet bakımından kendisiyle amel edilmeyen bir hadis hadis olabilir. Mesela nesh edilmiş hadisler böyledir.

Yine hadis, rivayet bakımından zayıf olup, dirayet bakımından onunla amel ediliyor olabilir. Bu da Kur’ân’ın zahirine veya sahih hadislerin zahirine uygun olması veya ümmetin bu hadisle amel ediyor olması sebebiyledir.

Selefimiz bu hususa uyarmışlar ve amel edilen hadislerle amel edilmeyen hadisleri, tıpkı sahih olanla olmayanı ayırdıkları gibi ayırmışlardır. Sünnet konusunda tasnifte bulunan alimlerin yaptıklarını düşünen kimse için bu husus açıkça ortaya çıkar.

Sunen sahibi İmam Ebû Dâvûd rahimehullah, Risale İla Ehli Mekke’de her babda kendisine göre en sahih olanları seçtiğini, bu kitapta ancak sahih olanları, sahihe yakın olanları veya zayıflığı hafif olan hadisleri tahric ettiğini belirtmiştir. Zayıflığı şiddetli olan hadisler hakkında ise açıklamada bulunmuştur. Hakkında sükut ettiği hadislerin sâlih olduğunu belirtmiştir. Yine bu risalesinde Malik, Yahya b. Said ve diğer sika ilim ehlini rivayeti dahi olsa, şaz hadisle hüccet getirmediğini belirtmiştir. O, burada şaz ifadesiyle, metin olarak şaz olanı kastetmiştir. Nitekim onun sözleri, Kur’ân, sünnet ve icma ile kararlaşmış olan esaslara aykırı mana taşıyan rivayetlerden kaçındığını göstermektedir. Ama bu esaslara aykırı görmediği rivayetleri kitabında tahric etmiştir. Sahih veya hasen olanlarda bir sorun yoktur. İsnad olarak zayıf olup da Ebû Dâvûd’un sükut ettiği rivayetler ise, bu babda onun katında daha kuvvetli rivayeti bulamamış olması sebebiyledir. Bu da ona göre kendisinin aldığı bu zayıf rivayetlerin ona göre şaz olmadığını, bu rivayeti kararlaştırılmış esaslara aykırı görmediğini ortaya koymaktadır.

Ebû Dâvûd’un tercih ettiği bu yöntem aynı zaman şeyhi İmam Ahmed b. Hanbel rahimehullah’ın da metodudur. Nitekim İmam Ahmed rahimehullah, bir babda ona aykırı düşen bir şey yoksa mürsel hadisle hüccet getirir. Yine münker veya bâtıl olmayan zayıf hadisle de, kendisinden daha kuvvetli olana aykırı düşmediği takdirde hüccet getirmiştir. Nitekim İmam Ahmed rahimehullah’ın şöyle dediği rivayet edilmiştir:

“Bir babda ona aykırı bir şey yoksa zayıf hadise muhalefet etmem.” Yine şöyle demiştir:

“Muhakkak ki hadisin zayıfı dahi benim için kişilerin görüşlerinden daha sevimlidir.” İmam Ahmed’den bu minvalde ifadeler rivayet edilmiştir. O, bu sözünde zayıf hadis ile; mürsel, mestur ravinin rivayeti, hafızasında zayıflık olan kimsenin rivayeti gibi muhtemil zayıf olan, şaz veya münker olmayan zayıf rivayetleri kastetmiştir. Şaz, münker ve mevdû rivayetlere ise ne İmam Ahmed, ne Ebû Dâvûd ne da başka bir ilim ehli itibar etmişlerdir. Nitekim İmam İbn Teymiyye, İbnu’l-Kayyım ve İbn Receb el-Hanbelî, İmam Ahmed’in hüccet getirdiği zayıf hadislerin, İmam Tirmizî’nin Cami’inde hasen gördüğü hadislere yakın olduğunu açıklamışlardır.

İmam Tirmizî, el-İlel kitabında, Camii’ne aldığı hadislerin, iki hadis dışında tamamının bazı ilim ehli tarafından amel edilen hadisler olduğunu zikretmiştir. Bununla beraber İmam Tirmizî’nin kendisi, Sunen’ine aldığı birçok hadislerin zayıf olduklarını bizzat açıklamıştır. Bu da gösteriyor ki, hadis rivayet bakımından zayıf olabilir, ama dirayet bakımından amel edilen bir hadis olabilir.

Tirmizî’nnin kullanmış olduğu “hasen” ıstılahı ve buna yapmış olduğu tarif düşünülürse, kendisi şöyle demiştir: “Bu kitapda “hasen hadis” diye zikrettiğimiz rivayetlerle ancak bize göre isnadı hasen olan hadisleri kastettik. Bu da, isnadında yalanla itham edilmiş bir ravi bulunmayan, şaz olmayan, birden fazla yoldan rivayet edilmiş olan hadislerdir ki bize göre o hasen hadistir.”

Böylece anlaşılmaktadır ki, Tirmizî’nin hadisi hasen sayması, onun metni ve anlamı etrafında dönmektedir. Hadis şiddetli zayıf değilse, ravileri arasında yalancı veya yalanla itham edilmiş ravi yoksa, hadis şaz veya münker değilse, hadisin manası birden fazla yoldan rivayet edilmişse bu durumda kuvvetlenir ve hüccet mertebesine yükselir. Bununla beraber rivayet yolları birer başlarına ele alındığında zayıflık vardır ve tek başına bu tarikler hüccet olmazlar.

Tirmizî’nin başka yollardan da rivayet edilmiş olmasını zikretmesine merfu ve mevkuf yollardan rivayet edilmiş olması da dahil olmaktadır. Nitekim İbn Receb, Şerhu İleli’t-Tirmizî’de bunu zikretmiştir.

Tirmizî’nin bu metodunun aslında ondan önce İmam Şafii rahimehullah da uygulamıştır. Nitekim er-Risale kitabında merfu olan mürsel ve müsned hadisleri, anlam olarak destekleyen sahabi fetvasıyla veya ilim ehlinin genelinin bu hadisle amel etmiş olmasıyla takviye etmiştir.

İmam Ahmed’e zımmînin diyeti hakkında sorulunca şöyle demiştir: “Müslümanın diyetinin yarısı gerekir. Bu konuda Amr b. Şuayb’ın rivayetine dayanırım.” Kendisine: “Amr b. Şuayb’ın babasından, onun da dedesinden yaptığı rivayetleri hüccet getirir misin?” denilince dedi ki:

“Hepsini değil! Bunu kadim Medine halkı fakihleri rivayet etmişlerdir ve Osman radıyallahu anh’den de rivayet edilmiştir.”

Bu da gösteriyor ki, alimler zayıf hadisi hüccet getirirken, sahabe ile tabiinden ümmetin bu hadise uygun amel edip etmediklerini gözetmişlerdir.

Böylece anlaşılmaktadır ki, selefimizin Sünen (ahkâm) kitaplarında zikrettikleri zayıf hadisler rivayet bakımından zayıf olsalar da, bu imamlar bunları boş yere veya gafletle zikretmiş değillerdir. Ancak rivayet ve dirayet bakımından düzgün bir metodu gözetmek suretiyle ahkâm kitaplarına almışlardır.

Son olarak şu uyarıyı da yapmış olayım: Muhakkak ki isnad olarak sahih veya hasen mertebesinde sabit olmayan, zayıflığı hafif olan zayıf hadisler akide ve ahkâmda hüccet olamazlar. Lakin zayıflığı şiddetli olmayan bu hadislere ahkâm bina edilemez olsa da, bunlara karşı çıkılmaz ve inkâr edilmez. Yani zayıflığı hafif olan hadislere de muhalefet etmemek gerekir. Bunun anlamı, zayıf hadisle amel etmek değildir. Lakin zayıflığı şiddetli olmayan hadislerin Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e ait olma ihtimali var demektir. Bu yüzden bu tür zayıf hadislerin içeriğini inkâr etmemek, karşı çıkmamak gerekir. Tıpkı israiliyyat rivayetlere karşı takınılması gereken edep gibi bir edep gözetilir. Ne yalanlanır, ne de tasdik edilirler.

Zayıflığı şiddetli olan rivayetler ise, isnadında yalancı veya yalanla itham edilmiş ravi bulunan, metninde Kur’ân ile sahih sünnete aykırılığı apaçık unsurlar içeren, şaz veya münker rivayetlerdir ki, bu hadisleri reddetmek gerekir.

Allah en iyi bilendir.

23 Kasım 2025 Pazar

Daru's-Sunne Mescidinden Çıkan Son Kitaplar

 



Bâtıl Ehlinin Sünnetleri (Bizden Olmayanlar)


Sahih Tesettür (Genişletilmiş 2. Baskı)

Dünyanın Son Günleri 
Kıyamet Alâmetleri

İmam Suyuti'nin Sunnet ve Bid'at (el-Emru Bi'l-İttiba ve'n-Nehyu Ani'l-İbtida) kitabının tercüme ve tahkiki 2. baskı
Kitabın ekinde İmam Suyuti'nin diğer bazı risalelerinin tercüme ve tahkiki de yer almıştır.

Tefsir Usulü (Sahih Tefsir Mukaddimesi)

Behcetu'l-Asr (Salih Selefin Menhec ve Ahlâkı)


Sahih Tefsir (Genişletilmiş 2. baskı - 8 cilt)

İmam Mustagfiri - Tıbbu'n-Nebi kitabının tercüme ve tahkiki

22 Kasım 2025 Cumartesi

Belâlar, Sıkıntılar ve Gönüllere Devâ Veren Kurtuluş Yolu

Kişinin başına gelen olumsuzluklar, musibet ve sıkıntılar genellikle sorumsuzca veya düşüncesizce söylenen yahut işlenen, Kur’ân ve sünnete aykırı, rabbi gazaplandıran şeyler sebebiyledir.

İbn Hibban es-Sikât’ra (8/10-11) ve İbnu’l-Cevzî Saydu’l-Hâtır’da (s.398), Abdulmecid b. Abdilaziz rahimehullah’tan şöyle dediğini rivayet ettiler:

“Horasan’da yanımızda üç günde mushaf yazan bir adam vardı. Bir adam ona: “Bunu kaç günde yazdın?” dedi. O da işaret parmağı, orta parmağı ve baş parmağına işaret ederek dedi ki: “Üç günde yazdım. “Bize bir yorgunluk da dokunmadı” (Kaf 38)” Bunun üzerine adamın üç parmağı kurudu ve bir daha onlardan faydalanamadı.”

İbn Tahir el-Makdisi el-Mensur Mine’l-Hikayat ve’s-Suâlât kitabında (s.33) sahih isnadla şöyle zikretmiştir:

Ebu Bekr Abdullah b. el-Huseyn el-Muzekkî’yi Hemezan’da şöyle derken işittim: Babamı şöyle derken işittim: “Ebu Hâmid el-İsferayinî’nin yanındaydım. Ona bir günde mushaf yazan bir adamdan bahsedildi. O adamla karşılaşınca ona: “Sen bir günde mushaf mı yazdın?” dedi. Adam: “Evet, “Bize bir yorgunluk da dokunmadı” (Kaf 38)” dedi. Bu sırada üç parmağına işaret etti. Bunun üzerine o anda eli kurudu.”

Bu kıssada tez zamanda mushaf yazmasıyla kendini beğenen ve Allah’ın kendisini nitelediği özelliği kendisine yakıştırarak böbürlenen kimsenin derhal cezalandırılması anlatılmaktadır.

Bundan daha ileri seviyede bir böbürlenme kıssasını İbnu’l-Cevzi Saydu’l-Hâtır’da (s.398) şu şekilde anlatmıştır: “Fasih (edebiyatı kuvvetli) bir adam Kur’ân gibisini yazmaya güç yetirmeyi düşündü ve odasına çekilip “Bana üç gün vakit verin” dedi. Üç gün sonra onun odasına girdiklerinde adamın elinde kalem olduğu halde kurumuş ve ölmüş olduğunu gördüler.”

Şüphesiz böylesi büyüklenme ve kendini beğenmeler cezayı çabuklaştıran sebeplerdendir. Allah ve rasulünün uyarılarına karşı aymaz tavırlarda bulunmak da böyledir. Nitekim İyas b. Seleme’nin babası (Seleme b. el-Ekva) radıyallahu anh’den rivayet ettiğine göre şöyle anlatmıştır:

“Bir adam Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yanında sol eliyle yiyordu. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem ona:

Sağınla ye” buyurdu. Adam: “Yapamıyorum” dedi. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem:

Yapamaz ol” buyurdu. Adam ancak kibirden dolayı “yapamıyorum” demişti. Bundan sonra adam elini ağzına kaldıramaz oldu.” Bunu Muslim (2021) rivayet etmiştir.

Sol eliyle yiyen bu adam Busr el-Eşcai radıyallahu anh idi.

İmam Nevevi rahimehullah dedi ki: “O bir deve çobanının oğlu olan Busr el-Eşcai idi. İbn Mende, Ebu Nuaym el-Esbehani, İbn Mâkûla ve başkaları bu şekilde zikretmişlerdir. O meşhur bir sahabidir. Bu alimler ve başkaları onu sahabi olarak zikretmişlerdir. Kadı Iyaz rahimehullah’ın: “Böyle demesine ancak kibir sebep oldu” sözü onun bir münafık olduğuna delalet ediyor” şeklindeki sözü doğru değildir. Zira mücerred kibir ve muhalefet münafıklığı veya küfrü gerektirmez. Lakin emir, vacipliği gerekitiriyo olsa da, bu bir masiyet (günah)tır. Bu hadiste, dinî bir hükme özürsüz olarak muhalefet eden kimseye beddua etmenin caiz olduğuna delil vardır…”

Taberani (17/324), Beyhakî Delailu’n-Nubuvve’de (6/239) Ru’yani Musned’inde (270) hasen isnadla Ukbe b. Âmir radıyallahu anh’den rivayet ediyorlar:

“Nebî sallallahu aleyhi ve sellem Subey’a el-Eslemiyye’yi sol eliyle yerken gördü ve:

Ona ne oluyor da soluyla yiyor! Onu Gazze’nin hastalığı yakalasın” buyurdu. O da: “Ey Allah’ın rasulü! Sağ elimde yara var” dedi Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem:

Öyle olsa da (sağınla ye)” buyurdu. Subey’a radıyallahu anha Gazze’ye uğradığında tâun isabet etti ve öldü.”

Allah’ın takdirâtına karşı itiraz içeren söylem ve eylemler, hâdiseleri olumsuz yorumlayıp kötümserlik yapmak ve hayra yormaktan, iyimser düşünmekten uzaklaşmak da belâ ve sıkıntıların sebeplerindendir. Nitekim her şeyi olumsuz yönleriyle değerlendirip kötümser davranmak, tevhid bablarında geçen ve tevhide aykırı düşmekle nitelenen “tıyera”/uğursuzluk düşüncesine dâhildir.

İbn Abbas radıyallahu anhuma şöyle anlatmıştır: “Nebî sallallahu aleyhi ve sellem bir bedeviye hasta ziyareti için geldi. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem ziyaret için hastanın yanına girdiği zaman:

Sakınca yok, temizlik inşaallah” derdi. Bedevi dedi ki: “Temizlik mi? Ne temizliği! Bilakis bu ihtiyar adamı kavuran ve onu kabre götürecek bir ateştir!” Bunun üzerine Nebî sallallahu aleyhi ve sellem:

O zaman öyle olsun!” buyurdu. Bunu Buhârî (5656) rivayet etmiştir.

Şarihler tarafından Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in bu sözünün ona bir beddua olduğu veya adamın akibeti hakkında verilen bir haber olduğu söylenmiştir.

Abdurrazzak’ın Musannef’i (20309), Taberânî Mu'cemu'l-Kebîr (7/306) ve Dulabi’nin el-Kuna’da (1/81) rivayetlerine göre Nebî sallallahu aleyhi ve sellem bu adama şöyle demiştir:

Eğer kabul etmiyorsan dediğin gibi olsun! Allah’ın takdiri neyse o olacaktır.” Adam ertesi güne ulaşamadan o akşam öldü.”

Nitekim Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e ve O’ndan gelen sahih hadislere karşı umursamaz davranışlar, dünyada önemli hezimetlere sebep olmuştur, olmaya da devam etmektedir. Bunun en bariz örneklerinden birisi Uhud savaşındaki yenilgidir. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem okçu birliğine: “Bizi galip görseniz dahi bize yardım için buradan ayrılmayın” diye tembihte bulunmuş, müşrikler kaçmaya başladığı ve kadınlar dizlerini kaldırıp halhalları görününce “Ganimet! Ganimet!” demeye başlamışlar, Abdullah radıyallahu anh: “Nebî sallallahu aleyhi ve sellem ayrılmayın buyurdu” diye uyarmasına rağmen dinlememişlerdi… (Bkz.: Buhârî 4043) Onlar re’yleriyle hareket ederek, âdeta: “Şartlar değişti, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in tembihinin bir önemi kalmadı” demek suretiyle Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hadisine aykırı davrandılar ve Uhud bir yenilgi olarak tarihe geçti!

Allame Şeyh Mukbil b. Hadi el-Vadiî rahimehullah Tefsiru İbn Kesir Tahkikinde (2/155) Uhud savaşında müslümanların durumu ile ilgili olarak şu açıklamayı düşmüştür:

“Burada masiyetin hezimet sebebi oluşuna delil vardır. Umulur ki asrımızdaki bazı İslami cemaatler sözde davetin maslahatı iddiasıyla sakalları kesmek, evlerine eğlence aletleri sokmak gibi masiyetler konusunda ibret çıkarırlar! Davetin maslahatı iddiasıyla (suret içeren video kayıtlarıyla) toplumu evlerine televizyonlar, videolar sokma konusunda cesaretlendiriyorlar!”

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yönlendirmelerine karşı kendi tercihiyle hareket etmek, musibet ve sıkıntılara sebep olur. Said b. el-Museyyeb rahimehullah babasından, o da dedesinden şöyle rivayet etmiştir:

“Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e gittiğimde “İsmin nedir” buyurdu. Ben: “Hazn (kaba)” dedim. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Sen Sehl’sin (uysalsın)” dedi. Ben: “Babamın verdiği ismi değiştiremem” dedim.” Said b. el-Museyyeb rahimehullah dedi ki: “Bu yüzden bizde bu kabalık devam edegelmiştir.” Bunu Buhârî (6190) rivayet etmiştir.

Ebû Dâvûd’un (4946) rivayetinde metni şu şekildedir: “…Nebî sallallahu aleyhi ve sellem: “Sen Sehl’sin” buyurdu. O da dedi ki: “Hayır! Sehl (uysal) olan çiğnenir ve aşağılanır” Said b. el-Museyyeb rahimehullah dedi ki: “Zannederim ki ondan sonra onun kabalığı bize de isabet etti.”

 İbn Ebi’d-Dunya el-Ukubât kitabında (316) Suleyman b. Yesar rahimehullah’tan şöyle rivayet etmiştir:

“Bir topluluk seferdeydi. Konaklayıp da hareket edecekleri zaman şöyle dediler: Bunları bizlere boyun eğdiren ne yücedir. Yoksa bizim bunlara gücümüz yetmezdi. Muhakkak biz, elbette rabbimize döndürüleceğiz.” (Zuhruf 13-14) Cemaatten bir adamın hantal bir devesi vardı. Dedi ki:

“Bana gelince bu hayvan bana boyun eğdirilmedi!” Bunun üzerine deve onu üzerinden attı ve adamın boynu kırıldı.”

Dinî şiarları hafife almak ve alay etmek de cezalandırılmaya sebep olur. İbnu’l-İmad’ın Şezeratu’z-Zeheb’de (5/457) ve İbn Kesir’in el-Bidaye’de (17/470) naklettiklerine göre İbn Hallikân şöyle demiştir:

“Kendilerine güvenilen bir topluluktan bize ulaştığına göre onlar Dımeşk’e vardıkları zaman Deyru Ebi Selame denilen bir köyde çok alaycı ve cahil bir adam varmış. Bir gün misvak ve faziletlerinden bahsedilince bu adam: “Vallahi ben ancak çıkış yerini misvaklarım” demiş ve misvakı alıp kıçına götürmüş. Adam o gece sancılanmış ve dokuz ay boyunca karnında ve kıçında sancı çekmiş. Sonra hamile kadının doğurması gibi, sıçana benzeyen bir hayvan doğurmuş. Hayvanın başı balık kafası gibi, dört tane sivri dişi, bir buçuk karış kadar uzun kuyruğu, tavşan poposu gibi poposu varmış. Bu hayvanı çıkarınca hayvan üç defa bağırmış. Bunun üzerine adamın kızı kalkıp o hayvanın başına vurarak öldürmüş. Adam da bundan sonra iki gün daha yaşayıp ölmüş. Adam şöyle diyormuş: “Beni bu hayvan öldürdü, bağırsaklarımı parçaladı.” O yerin halkından bir cemaat ve bölgenin hatibi bu hayvanı görmüşler.”

İmam Nevevi rahimehullah Bustanu’l-Arifin’de (s.94-95) dedi ki: “Bunun benzeri bizim zamanımızda da meydana gelmiştir ve bu manadaki haber mütevatir olup kadılar katında sabit olmuştur. Basra beldelerinden bir köyde 665 yılı başlarında, hayır ehli hakkında kötü itikadı olan bir adamın oğlu bir gün salih bir şeyhin yanından elinde misvakla geldi. Adam oğluna alay ederek: “Şeyhin sana ne verdi?” dedi. O da: “Bu misvakı verdi” dedi. Adam misvakı onun elinden alıp, aşağılayarak kıçına soktu. Bir müddet sonra bu adam balığa benzer bir enik doğurdu. Adam onu öldürdükten sonra kendisi de iki gün sonra öldü.”

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in görmediği rüyayı görmüş gibi anlatan kimsenin ahirette karşılaşacağı cezayı bildirerek böyle bir yalandan sakındırması malumdur. İbn Asakir’in Tarihu Dımeşk’te (53/232) isnadıyla Hişam b. Hassan rahimehullah’tan aktardığı şu kıssa manidardır:

“Bir adam İbn Sirin rahimehullah’a şöyle anlattı: “Gece rüyamda elimde camdan bir bardak, içinde su olduğunu gördüm. bardak kırıldı ve su öylece kaldı.” İbn Sirin dedi ki: “Allah’tan sakın! Sen böyle bir şey görmedin!” Adam: “Subhanallah” dedi. İbn Sirin rahimehullah dedi ki: “Yalan söylediysen benim vebalim yok. Hanımın doğum yapacak ve ölecek, çocuk kalacak.” Adam çıkınca dedi ki: “Vallahi ben bir şey görmemiştim” Fakat onu tabir ettirdi. Hişam b. Hassan dedi ki: “Çok zaman geçmemişti ki adamın karısı bir çocuk doğurdu, kadın öldü, çocuk yaşadı.”

Bu konuda sözü uzatmamak için zikredemeyeceğim sayısız örnekler ve meseleler vardır. Hatta insanın sorumsuzca söylediği bazı sözler dahi kendi aleyhine dönebilir. Asrımızda yaşanmış hadiselerden biri şöyle anlatılmıştır: Adamın birinin kızı bir eklem hastalığına yakalanmıştı ve tedavisi için her yola başvurdu, bir türlü tedavisinde başarılı olunamadı. Adam bir ara: “Kızımın iyileşmesi için sağ kolumu verirdim” dedi. Çok geçmedi ki bu adam bir trafik kazası geçirdi ve sağ kolu omuzundan kesilmek zorunda kalındı. Bu olayın ardından hiç beklenmedik şekilde kızı da iyileşti ve doktorlar onun nasıl iyileştiğini açıklayamadılar.

Şu halde kişi söylediği her sözü, yaptığı her işi iyi tartmalı, Allah ve rasulüne karşı edebi hassasiyetle gözetmeli, başına gelen işlerde öncelikle nefsinin hatasını muhasebe etmeli, olumsuzluklar karşısında ümitsizliğe ve kötümserliğe de kapılmamalıdır. Zira her şeye kâdir olan, tükenmez hazinelerin sahibi, gönüllerde gizli olanları dahi en iyi bilen bir rabbe iman etmektedir.

Ebu Suleyman ed-Darani rahimehullah şöyle demiştir: “Onların (Selefin) günahları az idi de belanın nereden geldiğini biliyorlardı. Bizim ise günahımız çok olduğundan belanın nereden geldiğini bilemiyoruz.” Bunu İbn Asakir Tarihu Dımeşk’te (43/546, 53/226) ve Ebû Nuaym Hilyetu'l-Evliyâ’da (2/307) rivayet etmişlerdir.

  Ebu Nuaym’ın Hilyetu’l-Evliya’da (7/18) nakline göre Sufyan es-Sevrî rahimehullah şöyle demiştir: “İşlediğim bir günah sebebiyle beş ay gece namazından mahrum edildim.”

Bunun benzeri ifadeler seleften diğer bazı kimselerden de nakledilmiştir. Hatta seleften biri, aile halkının kendisine muhalefet etmesinin veya hayvanının serkeşlik etmesinin sebebinin kendisinin Allah’a karşı işlemiş olduğu bir hatada gördüğünü ifade etmiştir.

Nitekim bir adam İbrahim b. Edhem rahimehullah’a: “Gece namazına muvaffak olamıyorum, bana bunun çaresini söyle” deyince şöyle cevap vermiştir: “Gündüz Allah’a isyan etme ki seni gece huzurunda durdursun. Zira gece O’nun huzurunda durdurulman en üstün şereftir. İsyan eden kimse ise bu şerefi hak etmez.”

Evet, rabbini tanıyanlar için gece namazı her türlü sıkıntı ve problemin giderilmesinde en büyük vesiledir. Belki de günümüzde müslümanların sıkıntı ve musibetlerle bocalamalarının, aile hayatlarında, iş hayatlarında ve sosyal ilişkilerinde olumsuzluklarla boğuşmalarının, eşlerini, çocuklarını, işlerini, arkadaşlarını, gönül huzurlarını ıslah edememelerinin sebebi bu hakikatlerden gafil olmaladır.

Gaflet edilen şey, şöyle özetlenebilir. Müslüman kişi eğer Allah’a itaat etmeye çalıştığı halde eşinde, çocuğunda, arkadaşlarında, işinde, sıhhatinde, mâli durumunda hoşlanmadığı şeylerle iptila ediliyorsa, mutlaka hayatını gözden geçirmeli, önemsemeden veya hafife alarak işlemiş olduğu muhalefetleri araştırarak kendisini inceden inceye hesaba çekmeli, Allah ve rasulüne muhalefet ettiği, edepsizlik ettiği veya büyüklendiği ne gibi hatalar varsa bunları telafiye çalışmalı, istiğfara (Allah’tan bağışlanma dilemeye) devam etmelidir. Bunun en güzel vakti de Allah’ın dünya semaına nüzul ettiği gecenin son üçte birlik vakti, seher vakitleridir.

Olmasını isteyip de muvaffak olamadığı şeyleri Allah’tan istemenin vakti de o vakitlerdir! Lakin öncelikle bu vakitlerde bağışlanma dilemekten, Allah’ın tükenmez hazinelerinden istekte bulunmaktan mahrum kılınmaya sebep olan engelleri kaldırmak gerekir! Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem bizleri, küçümsenen günahlara karşı uyarmıştır!

Buhârî (1145, 6321, 7494) ve Muslim’in (758) de rivayet ettikleri hadiste Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

 Rabbimiz Tebarek ve Teâlâ her gece, gecenin son üçte birinde dünya semâına nüzul eder ve buyurur ki: “Bana duâ eden yok mu, ona icabet edeyim. Benden isteyen yok mu, ona istediğini vereyim. Benden bağışlanma dileyen yok mu, onu bağışlayayım.”

Şu halde bütün sorunları ortadan kaldıracak olan, bütün hayırları temin edecek olan, âlemlerin rabbi Allah ile aramızın iyi tutulması en büyük öncelik olmalıdır ki, dünya hayatı da, ahiret hayatı da huzur ve saadet ile sürsün.

19 Kasım 2025 Çarşamba

Bid'at Fırkaları Tekfir Edilir mi?

 

Bid’at Ehlinin Hükümleri

Muhammed b. Ali b. Adem el-Etyubi el-Vellevî

El-Vellevi rahimehullah (El-Bahru’l-Muhiti’s-Seccac 1/151-160) dedi ki:

“Şeyhulislam İbn Teymiyye rahimehullah bu konuyu genişçe tahkik etmiştir. Onların mezheplerini açıklaması ve ilim ehlinin onlardan her gruba verdikleri hükmü içermesi sebebiyle burada nakletmek istedim. İbn Teymiyye rahimehullah’a: “Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır” hadisinde geçen fırkaların ne olduğu ve bu sınıflardaki fırkaların akideleri hakkında soruldu. Şöyle cevap verdi:

“Hadis sahih olup Ebû Dâvûd, Tirmizî, Nesâî ve başkalarının Sünenlerinde ve müsnedlerde meşhurdur. Lafzı şu şekildedir:

Hadîsin tamamı şöyledir: “Yahudiler, yetmiş bir fırkaya ayrıldılar. Bu yetmiş bir fırkadan sadece birisi hariç diğerlerinin tamamı cehennemdedir. Hıristiyanlar ise, yetmiş iki fırkaya bölündüler. Bunların da sadece biri müstesna diğerlerinin hepsi ateştedir. Bu ümmet de, yetmiş üç fırkaya ayrılacak. Bu yetmiş üç fırkadan, sadece birisi dışında diğerleri cehennemliktir".  

Diğer bir rivayette: "Bu ümmet, yetmiş üç millete ayrılacak" buyurulmuştur.

Bir başka varyantta ise şunlar nakledilir: “Ey Allah'ın rasulü, bu kurtulan fırka kimlerdir?” diye soruldu. Buyurdu ki: “Bugün benim ve ashabımın bulunduğu yol üzere olanlardır.”

Diğer rivayette bu cevap şöyledir: “Kurtulan fırka, cemâattir. Allah'ın eli, cemâat üzerinedir."

Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in bu cevabından dolayı kurtulan fırka, "Ehl-i Sünnet ve'l-Cemâat" olarak vasıflandırılmıştır ki, onlar bu ümmetin büyük çoğunluğunu meydana getirmektedir.

Kalan fırkalar ise, şâzz görüş, tefrika ve bid'at sahibi kimseler olup bu fırka mensuplarının adedi, fırkay-ı nâciye'ye denk olmak bir tarafa, onun toplamına bile yaklaşamaz.

Bu sapık fırkalardan her birinin mevcudu, son derece azdır. Bu sapık fırkaların şîârı, Kur'an'a, Sünnet'e ve icmâ-ı ümmet'e muhalefet edip bunlardan uzaklaşmaktır. Kitab, Sünnet ve icmâ-ı ümmete tâbi olup bunları benimseyen kimse Ehl-i Sünnet ve'l-Cemâat'tandır.

Bu sapık fırkaların tâyin ve tespiti meselesine gelince; âlimlerimiz bunlar hakkında, birtakım eserler yazmışlar ve makâlât (görüşler ve mezheblerle ilgili) kitablarında bunlardan bahsetmişlerdir.

Ancak vasfedilen bir fırkanın (Orijinal nüshada burada silik kalmış bir kelime vardır.), dalâlette olan yetmiş iki fırkadan birisi olduğuna kesinlikle karar verip bunu beyân edebilmek için mutlaka delillere sahip olmak gerekir. Çünkü Allah Teâlâ genel olarak, bir konuda bilgi sahibi olmaksızın ileri-geri söz etmeyi, özel olarak da kendi zatı hakkında ilim bulunmaksızın konuşmayı haram kılmıştır.

Şöyle buyurmuştur: "De ki: 'Rabbim, ancak kötülükleri, gerek açığını, gerek gizlisini, günahı ve haksız yere saldırmayı; hakkında hiçbir delil indirmediği bir şeyi Allah'a ortak koşmayı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyler söylemenizi haram etmiştir" (A'râf 33)

"Ey insanlar, yeryüzünde bulunan helâl ve temiz şeylerden yeyin, şeytanın adımlarını izlemeyin; çünkü o, sizin apaçık düşmanınızdır. O size dâima kötülük ve çirkin iş (yapmanızı), Allah hakkında bilmediğiniz şeyler söylemenizi emreder" (Bakara 168-169)

"Bilmediğin bir şeyin ardına düşme" (İsrâ 36)  

Öte taraftan insanlardan pek çoğu, bu fırkalardan zan ve hevâ hükümlerine göre bahsetmekte ve kendisine dost edindiği bu fırkalardan bir grubu ve onun reisinin müntesiplerini Ehl-i Sünnet ve'l-Cemâat'tan saymakta; bunlara muhalif olanları bid'at ehli kabul etmektedir, işte bu da apaçık bir sapıklıktır.

Çünkü hak ve sünnet bağlılarının önderi ve reisi, ancak ve ancak Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’dir ki O, hevâdan konuşmaz; O'nun söylediği sözler, kendisine vahyedilen vahiyden başka bir şey değildir. O, öyle bir önderdir ki, haber verdiği bütün hususların şüphesiz tasdik edilmesi, verdiği bütün emirlerde mutlaka itaat olunması gerekir.

Bu mertebe, O'nun dışında hiçbir imam, hiçbir müctehid ve hiçbir önder için söz konusu olamaz. Aksine insanlardan her bir şahsın sözü alınır da, terk edilir de... Ancak Allah Resulü bunun dışındadır.

Artık kim, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem dışında herhangi bir şahsı sevenleri ve ona muvafakat edenleri Ehl-i Sünnet ve'l-Cemâat'tan kabul ederken, ona muhalefette bulunanları ehl-i bid'at ve'l-firkat sayarsa -ki bu duruma, dinî hususlarda kelâmdaki ve diğer dallardaki imamların etbâından bazı gruplarda rastlanmaktadır-, kendisi bid'at, dalâlet ve tefrika ehlinden olur.

Böylelikle ortaya çıkmaktadır ki; insanlar içinde fırkay-ı nâciye'den olmaya en ziyâde hak sahibi olanlar hadîs ve sünnet ehlidir. Ki onların, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem dışında, kendisine bağlandıkları hiçbir önderleri yoktur; onlar, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sözlerini ve hâllerini insanların en iyi bilenleri, ona isnat edilen sözlerden hangilerinin gerçek, hangilerinin yakıştırma olduğunu birbirinden en güzel ayıranları ve bu hususlarda fekâhet (yüksek anlayış ve kavrayış) sahibi imamlarıdır.

Onlar, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sözleri ve davranışlarının mânâlarını en iyi bilen kişiler ve tasdik etme, uygulama, bu esaslara dostluk gösterenleri dost bilme ve onlara sevgi gösterme, düşmanlık besleyenleri düşman edinme gibi yönlerden Sünnet'e en fazla uyan kimselerdir.

Onlar, mücmel ve müphem olan sözleri ve görüşleri, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in getirdiği Kitab ve Sünnet'e arz ederler.

Eğer bir söz ve görüş, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in getirdiği esaslar içinde mevcut değilse onu asla dinin temel konularından (usûlü'd-dîn'den) saymaz ve sözlerinin hülâsası, kılmazlar. Bilâkis kendisiyle Nebî sallallahu aleyhi ve sellem'in gönderildiği Kitab ve Sünnet'i, itikad ve itimat ettikleri asıl kabul ederler.

İnsanların ihtilâf ettikleri, ilâhî sıfatlar, kader, vâid, esmâ-i hüsnâ, emr-i bi'l-ma'rûf ve nehy-i ani'l-münker gibi mes'eleleri Allah ve rasulüne arz ederler.

Tefrika ve ihtilâf sahiplerinin ihtilâf ettikleri mücmel lâfızları tefsir eder; bunların mânâlarından Kitab ve Sünnet'e uygun olanları kabul edip, Kitab ve Sünnet'e aykırı olanları red ve iptal ederler.

Asla zanna ve nefislerin arzuladığı hevâya uymazlar. Çünkü zanna tâbi olmak cehalet, Allah'tan bir hidâyet olmaksızın nefsin hevâsının peşine takılmak da zulümdür.

Cehalet ve zulüm, şerrin bir araya gelmesi demektir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Biz emaneti, göklere, yere ve dağlara sunduk; onu yüklenmekten kaçındılar, on(un sorumluluğun)dan korktular. Onu insan yüklendi; (bununla beraber onun hakkını tam yerine getirmedi.) Çünkü o, çok zâlim, çok câhildir..." (Ahzâb 72)

Allah Teâlâ bu âyetin devamında her insanda mutlaka cehalet ve zulmün bulunduğunu, mü'min kul için dâima, bilmediği bir hakkın ortaya çıkacağını ve bu kulun zulüm içinde bulunduğunu bir amelden böylece rücû edeceğini, zât-ı ilâhîsinin de dilediklerinin tevbesini kabul edeceğini bildiği için tevbeyi zikretmiştir.

İnsanoğlunun en hafif zulmü, kendine olan zulmüdür.  Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Allah iman edenlerin velisidir. Onları karanlıklardan nura ulaştırır. Kafirlerin velileri (ise) tağuttur. Onları nurdan karanlıklara ulaştırır(lar). İşte onlar ateş ehlidirler. Orada ebedi kalacaklardır. (Bakara 257)

"Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için kuluna açık açık âyetler indiren O'dur" (Hadîd 9)

"Elif lâm râ. (Bu) bir Kitab'dır ki, Rablerinin izniyle insanları karanlıklardan aydınlığa O güçlü ve övgüye lâyık (Allah)'ın yoluna çıkarman için O'nu sana indirdi" (İbrâhîm 1)

Burada şunu da bilmek gerekir ki, usûlü'd-dîn ve kelâmda şahsiyetlere bağlı zümreler, derece derecedirler. Bunlar arasında birçok usûl konusunda Sünnet'e muhalefet etmiş olanlar vardır, sadece ince birtakım mes'elelerde Sünnet'e muhalif olmuş olanlar vardır.

Bir de sünneti kendisinden daha fazla terk etmiş olanları reddetmiş olanlar vardır ki, bunlar reddettikleri bâtıl ve söyledikleri hak hususlarda övülürler; fakat bunlar diğer taraftan birtakım hak unsurları red ve inkâr, bâtıl hususları da kabul ve ifâde etmek suretiyle bu redlerinde adalet ve itidal ölçülerini aşmış; büyük bir bid'ati, ondan biraz daha hafif bir bid'atle, bir bâtılı, ondan biraz daha hafif bir bâtılla reddetmişlerdir. İşte bu durum, Ehl-i Sünnet ve'l-Cemâat'e mensup kelâmcıların birçoğunda görülmektedir.

Böyleleri, ortaya koydukları bid'atı, müslümanların cemaatını parçalayan ve ona göre dost edinip, ona göre düşman bildikleri bir görüş haline getirmedikleri takdirde bu, bir hata kâbilindendir ve Allah Teâlâ, böyle durumlarda mü'minlerin hatalarını bağışlar.

Bu ümmetin selefi ve imamlarından birçoğu böyle durumlara düşmüştür. Onların, bir ictihad neticesinde ileri sürdükleri bir takım görüşleri vardır ve bunlar, Kitab ve Sünnet'te sabit olan esaslara muhaliftir. Ama kendilerine muvafakat edenleri dost bilen, muhalif kalanlara düşmanlık besleyenlerle, müslüman cemaatın arasına tefrika sokan, ictihâd ve görüşe dayalı mes'elelerde kendisiyle uyuşanları değil de, muhalif kalanları kâfirlik ve fâsıklıkla itham eden, yine muvafıklarıyla değil de muhalifleriyle savaşmayı dahi helâl sayanların durumu farklıdır, işte bunlar, tefrika ve ihtilâf ehli kimselerdir.

Bundan dolayıdır ki, müslümanlar içinde cemaatından ayrılıp uzaklaşan ilk bid'at ehli, Hak'tan uzaklaşan Hâriciler olmuştur. Hâriciler hakkında Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’den on vecihle sahih hadîs vârid olmuştur ki, bunları İmam Müslim, "Sahih" inde tahric etmiştir. İmam Buhârî de birden fazla vechi tahric etmiştir.

Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in ashabı, Emîrü'l-Mü'minîn Ali b. Ebî Tâlib radıyallahu anh'ın yanında bu Hâricilerle çarpışmış, onlar arasında, Cemel ve Sıffîn olaylarında ortaya çıkan fitnede çarpışma konusunda düştükleri ihtilâf, Haricîlerle çarpışma konusunda asla çıkmamıştı.

Ashâb-ı Kiram, Cemel ve Sıffîn'de çarpışma konusunda üç gruba ayrılmıştı:

- Bir grub, Ali radıyallahu anh ve taraftarları safında çarpışmış,

- diğer bir grub karşı tarafta yer almış;

- bir başka grub ise savaştan el çekip bir kenarda oturmuşlardı ki, aslında bu durumun tercih edilmesi gerektiğine dair nâslar vârid olmuştur.

Şimdi bu Haricîler, müslümanların cemaatından ayrılıp onları kâfir kabul ederek onlarla çarpışmayı helâl sayınca Sünnet, bu Haricîler hakkında vârid olmuş bazı beyânları ihtiva etmiştir. Meselâ Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in şu hadîsini nakledelim:

"Sizden biriniz, onların namazı yanında kendi namazını, onların orucu yanında kendi orucunu ve onların kıraati yanında kendi kıraatini küçük görür, önemsiz sayar. Onlar Kur'an'ı okurlar, ama gırtlaklarından öteye geçmez. Bunlar okun, avı delip sür'atle geçip gittiği gibi İslâm'dan sür'atle uzaklaşırlar. Nerede karşılaşırsanız bunları öldürünüz! Çünkü bunların öldürülmesinde kıyamet günü Allah nezdinde, bunları öldüren kimse için ecir ve mükâfat vardır" (Buhârî, Müslim)

İlk Haricî, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem döneminde çıkmıştı. Bu herif, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem'in (Huneyn Gazvesi'nde elde edilen ganimetleri) taksimini görünce:

"Muhammed! Adaletli davran! Âdil taksimat yapmadın!" deme küstahlığında bulunmuş, buna karşılık Allah Rasulü:

"Eğer ben âdil davranmamışsam ziyan ve hüsrana uğramışım demektir" buyurmuşlardı. Durumu gören bir sahâbî, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e:

“Ey Allah'ın rasulü! Müsaade et de şu münafığın boynunun vurayım" demiş; Nebî sallallahu aleyhi ve sellem ise:

"Bunun soyundan öyle kimseler çıkacak ki, sizden biriniz bunların namazı yanında kendi namazınızı, bunların orucu yanında kendi orucunu ve bunların kırâatı karşısında kendi kıraatinizi küçük ve önemsiz görecek..." buyurmuşlardı. (Buhârî, Müslim)

Görüldüğü gibi bid'atlerin kaynağı zan ve hevâya göre Sünnet'e ta'n ve hücum etmektir.

Nitekim İblis de, re'yi ve hevasına göre Rabbinin emrine ta'n etmişti.

Helakte olan fırkaların tâyin ve tesbiti mes'elesine gelince; öncelikle, bu fırkaların dalâlette sayılmaları konusundaki açıklamaları bize ulaşan zevatı: Yûsuf b. Esbât ve Abdullah b. el-Mübârek'i zikredelim. Müslümanların bu kadri büyük iki imamı demektedirler ki:

“Bid'atın temelleri dörttür: Râfızîler, Hâriciler, Kaderiyye, Mürcie.”

Bunun üzerine İbnu'l-Mubarek'e soruldu: "Peki Cehmiyye'ye ne dersiniz?" Cevaben, onların ümmet-i Muhammed'den olmadıklarını ifâde etti. Abdullah b. el-Mübârek şöyle derdi:

“Biz, Yahudilerin ve Hristiyanların sözlerini naklederiz; ama Cehmiyye'nin sözlerini anlatıp nakledemeyiz.”

Onun bu sözlerine İmam Ahmed'in ashabından ve diğer zevattan bir grub âlim tâbi olmuş ve demişlerdir ki:

“Cehmiyye mensupları kâfirdir; yetmiş iki fırka içerisine, aynen küfürlerini gizleyip müslüman olduklarını söyleyen münafıkların dahil olmadığı gibi, giremezler; onlar zındıktırlar.”

İmam Ahmed'in ashabından ve diğer zevattan bir başka grub ise Cehmiyye'nin yetmiş iki fırkanın içine dahil olduğunu ifâde etmiş ve böylece Cehmiyye ile bid'atın temellerini beşe çıkarmışlardır. Bunların görüşüne göre bid'atçı beş ana grubtan her birisi (kendi içinde) oniki fırkadan oluşmaktadır.

İlk görüş sahiplerine göre ise bid'atçı dört ana grubtan her biri kendi içinde onsekiz fırkaya ayrılmaktadır.

Bid’at Ehli Tekfir Edilir mi?

Bu farklı bakış açısı ve grublandırma, diğer bir esasa ve mes'eleye dayanmaktadır. Bu mes'ele de bid'at ehlinin tekfir edilip edilmeyeceği mes'elesidir. Cehmiyye'yi (kâfir olduklarından dolayı) bid'at ehli fırkaların dışında kabul eden kimseler, bu fırkaları kâfir saymamışlardır. Çünkü bu kimseler, Cehmiyye dışındaki diğer bid'at ehlini kâfir saymamakta; ama onları fâsıklar ve âsiler menzilesinde, vâid ehli kabul etmekte; "Onlar, cehennemdedir" sözünü,

"Zulüm ile yetimlerin mallarını yiyenler, karınlarına sadece ateş doldurmaktadırlar ve çılgın bir ateşe gireceklerdir" (Nisa 10) âyetinde olduğu gibi, yetim malını yemek ve benzeri diğer günahlar hakkında vârid sözler gibi değerlendirmektedirler.

Cehmiyye'yi bu fırkalardan kabul edenler ise, iki görüşe ayrılırlar:

Bir grub; onların tamamını kâfir kabul etmektedir ki, bu görüşü sadece imamlar ve kelâmcılara müntesib sonraki bazı kimseler ileri sürmüştür.

Selef ve imamlar ise; "tafdil" görüşüne sahip bulunan Şia, Mürcie ve benzerlerinin tekfir edilmemesi konusunda herhangi bir ihtilâfta bulunmamışlardır.

İmam Ahmed'den gelen rivayet ve deliller de onun bu grubları tekfir etmediğinde birleşmiştir. Gerçi İmam Ahmed'e veya onun mezhebindeki esaslara aykırı olarak, İmam Ahmed'in ashabı arasında - gerek bu grublar, gerek diğerlerinden- bütün bid'at ehlinin tekfir olunacağını nakledenler çıkmıştır. Hattâ bunlardan bir kısmı, bu ve diğer bid'at grublarının ebediyyen cehennemde olduklarını ifâde etmişlerdir. Ancak bu, İmam Ahmed'in mesnedine ve şeriata atfedilmiş bir yanılgıdır.

Bu konuda diğer grub ise; bid'at ehlini günahkârlar zümresine ilhak ettikleri için, bid'at ehlinden hiçbir şahsı tekfir etmeyenlerdir. Bunlar şöyle derler:

"Nasıl ki bir günah sebebiyle hiç kimseyi tekfir etmemek Ehl-i Sünnet ve'l-Cemâat'ın temel prensiplerinden ise, tıpkı bunun gibi Ehl-i Sünnet hiçbir kimseyi bir bid'at sebebiyle tekfir etmez"

Yalnız seleften ve imamlardan intikal eden sahih rivayetler ilâhî sıfatları inkâr eden "hâlis-muhlîs Cehmiyye"nin tekfiri konusunda bir takım lâfızların kullanıldığına işaret etmektedir. Zaten bu Cehmiyye'nin görüşlerinin gerçek yönü şudur ki, onlara göre: (Hâşâ) Allah konuşmaz, görmez, mahlûkâttan farklılığı yoktur; O'nun ilmi, kudreti, semi', basar ve hayat sıfatları da yoktur; Kur'an mahlûktur,- cehennem ehli Allah'ı nasıl göremeyecekse Cennet ehli de göremeyecektir... vs... vs...

Hâriciler ve Râfizîlere gelince; bunların tekfiri konusunda İmam Ahmed'den ve diğer imamlardan nakledilen ihtilâf ve tereddütler vardır.

Ama bu kimseler, Cenâb-ı Hakk'ın yazgısını ve ilmini inkâr eden Kaderiyye'yi tekfir etmişler; yalnız Allah'ın ilmini kabul edip kulların fiillerini yarattığını kabul etmeyenleri tekfir etmemişlerdir.

Bu mes'elede ayırıcı söz olarak şu iki esasın zikredilmesi gereklidir:

1 - Bilinmelidir ki, namaz kılanlardan (görünüşünün aksine) hakikat-ı halde kâfir olan kişi, ancak ve ancak münafıktır.

Allah Teâlâ’nın, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemi peygamber olarak gönderip O'na Kur'an'ı inzal buyurduğu ve Allah rasulünün Medine'ye hicret ettiği andan bu yana insanlar, üç sınıfa ayrılmışlardır:

1 - Mü'min,

2 - Küfrünü izhâr eden kâfir ve

3 - Küfrünü gizleyen münafık...

Bu sebeble Allah Teâlâ, Bakara sûresinin başında bu üç sınıfı zikretmiş; mü'minlerin tavsifiyle ilgili olarak dört âyet, kâfirler hakkında iki âyet, münafıklar hakkında ise on küsur âyet inzal buyurmuştur.

Allah Teâlâ, Kur'ân-ı Kerîm'in birçok yerinde kâfirlerden ve münafıklardan bahsetmiştir. Meselâ şu âyetleri burada zikredelim:

"Kâfirlere ve münafıklara itaat etme" (Ahzab 48)

"Şüphesiz Allah, bütün münafıkları ve kâfirleri Cehennem'e toplayacaktır" (Nisa 140)

"Bugün artık ne sizden (münafıklardan), ne de kâfirlerden fidye alınmaz" (Hadîd 15)

(Bu ve benzeri âyetlerde) Allah Teâlâ, müslüman olduklarını izhâr etmeleri sebebiyle münafıkları kâfirlerden ayırdetmek üzere, ikisi arasında atıf kullanmıştır. Yoksa aslında münafıklar, kâfirlerden daha beterdirler. Nitekim Hak Teâlâ buyurur:

"Doğrusu münafıklar, ateşin en aşağı tabakasındadırlar" (Nisa 145)

"Ve onlardan (münafıklardan) ölen birine asla namaz kılma, onun kabri başında da durma. Çünkü onlar, Allah'ı ve Rasulünü tanımadılar" (Tevbe 84)

"De ki: 'İster gönüllü, ister gönülsüz sadaka verin; sizden kabul edilmeyecektir. Çünkü siz yoldan çıkan bir kavimsiniz!' Sadakalarının kabul edilmesine engel olan sadece şudur: Onlar Allah'ı ve rasulünü inkâr ettiler-namaza da üşene üşene gelirler ve istemeye istemeye sadaka verirler" (Tevbe 53-54)

Durum böyle olduğuna göre, bid'at ehli arasında da zındık münafıklar vardır; işte bunlar kâfirdir. Ve böyleleri, Râfızîlerle Cehmiyye arasında çoktur. Bunların reisleri de zındık münafıklardır. Aynı şekilde "rafz" bid'atını ilk çıkaran bir münafıktı. Cehmiyye akidesi de aynı durumda olup aslı zındıklık ve nifak idi. Bu sebebledir ki, batini felsefeci Karmatîler ve benzerlerinden münafık zındıklar, aralarındaki yakınlık dolayısıyla Rafızîliğe ve Cehmiyye'ye meylederlerdi.

Yalnız, bid'at ehli arasında bâtınen ve zahiren iman sahibi olan, ama aynı zamanda cehalet ve zulüm sebebiyle Sünnet'ten ayrılarak hatalar içerisine düşenler de vardır. Bunlar ne kâfirdirler, ne de münafık.

Ama bunlarda bazan, fâsık veya âsî duruma düşmelerine sebeb olan bir taşkınlık ve zulüm meydana gelebilir.

Bazan da te'vil ederek hataya düşmüş, bu sebeble de hataları afvedilmiş olabilirler.

Hattâ bazan bütün bunların yanısıra bu kimselerde öyle bir iman ve takva bulunabilir ki, bu kimseler, iman ve takvaları oranında Allah'ın veliliğini kazanabilirler. Bütün bu söylediklerimiz, burada söz konusu edilmesi gerekli iki esastan birincisi idi.

2 - İkinci esasa gelince; bir söz ve görüş, küfür olur; namazın, zekâtın, orucun ve haccın farz olduğunu inkâr; zinayı, içkiyi, kumarı, yasaklanmış evlilikleri helâl saymak gibi. Ama bunlara böylece inanan kimse, kendisine hitabın ulaşmadığı bir konumda ve durumda bulunabilir. Bu sebeble de bu hitabı inkâr eden kişi tekfir olunmaz. Meselâ henüz yeni müslüman olmuş, ya da uzak bir çölde yetiştiği için İslâm'ın prensipleri kendisine tamamen ulaşmamış kimse böyledir. İşte bu kimse, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem'e inzal buyurulduğunu bilmediği takdirde O'na inzal olunan herhangi bir esası inkâr etmesi sebebiyle kâfirlikle damgalanmaz.

İşte Cehmiyye'nin söz ve görüşleri de bu türden olup bunlar Rab Teâlâ'nın üzerinde bulunduğu hâli ve Allah'ın rasulüne inzal buyurduğu esasları inkâr etmektedirler.

Cehmiyye'nin görüşleri, üç yönden aşırılığa gitmiştir:

1 - Kitab'ta, Sünnet'te ve İcmâ-ı ümmette bunların görüşlerine muhalif nasslar pek çok ve meşhurdur. Cehmiyye, bu nassları ancak tahrif etmek suretiyle reddetmekte, kendilerine muhalif saymaktadır.

2 - Cehmiyye'nin görüşlerinin gerçek yüzü, nasıl ki imanın aslı Allah'ı ikrar, küfrün aslı da Allah'ı inkâr ise, Rab Teâlâ'yı işlevsiz kılmak (ta'tîl)dir. Gerçi bunlar arasında sözlerinin ve görüşlerinin buna vardığını bilmeyenler de vardır.

3 - Cehmiyye, bütün din sâlikleri ve bütün fıtrat-ı selime sahiplerinin üzerinde ittifak ettikleri hususlara muhalefet etmektedir. Fakat buna rağmen ortaya attıkları şüpheler sebebiyle, Cehmiyye'nin görüşlerinden birçoğu iman sahiplerinden birçoğuna gizli kalabilir ve onlar da bunların haklı olduğunu zannedebilirler, aslında bu mü'minler, bâtınen ve zahiren Allah'a ve Resulüne inanan kişilerdir.

Böylece durum, diğer bid'at grublarına olduğu gibi bunlara da karışmış, şüphe ve iltibaslar ortaya çıkmıştır. İşte bu kişiler asla kâfir değillerdir. Ancak bunlar arasında fâsıklar ve âsîler bulunabilir; hata sahibi oldukları halde hataları bağışlanmış kimseler olabilir; hattâ bunlarda öyle bir iman ve takva bulunabilir, bu iman ve takva oranında kişi Allah'ın veliliğini kazanmıştır.

Ehl-i Sünnet'in kendisiyle Hâriciler, Cehmiyye, Mu'tezile ve Mür'cie'den ayrıldığı görüşün aslı şudur ki, iman artar ve cüz'lere ayrılır. Nitekim Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

"Kalbinde zerre mikdarı iman bulunan kişi Cehennem'den çıkacaktır" (Buhârî, Müslim)

Bu takdirde bu imana göre Allah'ın velîsi olma keyfiyeti de artar ve cüz'lere ayrılır.

Bid'atların temeli böylece bilinince Hâricilerin görüşlerinin temeli şudur ki; Haricîler, günahlar sebebiyle tekfir ederler; günah olmayan şeyleri günah sayarlar; -mütevâtir bile olsa- Kitab'ın zahirine muhalif olan Sünnet'e değil, Kitab'a ittibâyı gerekli görürler; kendilerine muhalefet edenleri kâfir ilân eder; aslen kâfir olanlar hakkında helâl saymadıkları şeyleri, kendileri nezdinde mürted oldukları için muhalifleri hakkında helâl sayarlar. Nitekim Nebî sallallahu aleyhi ve sellem de şöyle buyurmuşlardır:

"Müsülmanları öldürür, putperestleri bırakırlar" (Buhârî; Müslim)

Bu münâsebetle bunlar, benzeri şer'î görüşleri arasında Osman radıyallahu anh'ı, Ali radıyallahu anh'ı ve taraftarlarını tekfir etmişler, aynı şekilde Sıffîn olayında bulunan her iki tarafı da kâfir saymışlardır.

Râfizîlerin görüşlerinin temeli de şudur: Nebî sallallahu aleyhi ve sellem, Ali radıyallahu anh'ı, özre mahal bırakmayacak bir şekilde kesin olarak tâyin etmiştir. Ali b. Ebî Tâlib, ma'sûm imamdır; ona muhalefet eden, kâfir olur. Muhacirler ve Ensâr, Ali'nin tâyini ile ilgili bu nassı gizlemiş ve ma'sûm imamı inkâr etmişler; hevalarına uyup dini tebdil, Şeriatı tağyir etmişlerdir; zulme ve taşkınlığa gitmişler-hattâ ashâbtan ya on küsur, ya da biraz daha fazla olmak üzere çok az bir topluluk dışında diğerlerini tamamen kâfir saymışlardır.

Rafizîler şunu da söylerler: "Ebûbekr, Ömer ve benzerleri baştan beri hep münafık idiler".

Bazan da şöyle derler: "Hayır, önce iman etmişlerdi; ama sonra kâfir oldular".

Râfizîlerin çoğunluğu, kendi görüşlerine muhalif olanları tekfir eder, kendilerini "mü'min" diye isimlendirip muhaliflerine "kâfir" derler. Görüşlerinin yayılma imkânı bulamadığı İslâm şehirlerini "dâr-u ridde" kabul edip, müşriklerin ve hıristiyanların şehirlerinden daha kötü durumda sayarlar. Bu sebeble Yahudileri, Hristiyanları ve müşrikleri, bir kısım cumhûr-u müslimîn'e karşı, onlarla muharebe ve mukâtele konusunda dost edinirler. Nitekim cumhûr-u müslimîn'e karşı müşrik kâfirlerle, Hristiyan frenklerle ve Yahudilerle dostluklar kurdukları, anlaşmalar sağladıkları bilinen bir husustur.

Ayrıca bu Râfızîlerden zındıklık ve nifakın anaları çıkmıştır; bâtınî Karâmita zındıklığı ve benzerleri gibi...

Şüphe yok ki bunlar, bid'atçı zümreler arasında Kitab ve Sünnet'ten en uzak olanlardır. Bu sebebledir ki Râfizîler, halk gözünde Sünnet'e muhalefetle meşhur olmuşlardır. Halkın çoğunluğu "sünnî"nin zıddını ancak "râfızî" olarak bilir. Halktan biri: "Ben, sünnîyim", dediği zaman bununla o: "Ben, râfızî değilim" demek istemiştir.

Yine şüphe yok ki Râfizîler, Haricîlerden daha beterdirler. Şu kadar var ki Haricîler, İslâm'ın ilk döneminde ehl-i cemaata karşı kılıç çekmişlerdi. Ama Râfizîlerin, kâfirlerle dostluk kurması, Hâricilerin kılıçlarından daha tehlikelidir. Karâmita, İsmâiliyye ye ehl-i cemaat'a karşı savaş açmış diğer fırkalar da hep Râfizîliğe müntesiptirler. Haricîler, doğru sözlülükle tanınıyorlardı. Râfizîler ise yalancılıkla ünlüdürler. Haricîler, İslâm'dan ayrılıp uzaklaşmışlardı; bunlar ise İslâm'a karşı savaş ilân ediyorlar.

Hâlis-muhlis Kaderiyye'ye gelince; Kaderiyye bu Râfizîlerden çok çok daha iyi, Kitab ve Sünnet'e daha yakındır. Yalnız Kaderiyye'nin Mu'tezîle ve benzeri bazı fırkaları, aynen Cehmiyye gibidir. Bunlar da kendilerine muhalefet edenleri tekfir eder, müslümanların kanını helâl sayar ve böylece onlara yakınlık gösterirler.

Mürcie ise; bu üstüste yığılmış bid'at taraftarlarından değildir. Bilâkis bunların görüşüne, fıkıh ve ibâdet ehli bazı kimseler de katılmıştı ve önceleri ancak ehl-i sünnet'ten sayılıyorlardı; ama giderek saçma sapan görüşleri alıp benimsemeleri sebebiyle durumları haktan ayrıldı.

Ne zaman ki kendilerine tâbi olunan meşhur zevattan bir topluluk "irca" ve "tafdîl" görüşüne nispet olundu, işte o zaman, bunların görüşünden nefret ettirmek üzere meşhur sünnet imamları, tafdîl görüşüne sahip Mürcie'yi zem konusunda açıklamalarda bulunmaya başladılar. Meselâ Süfyân es-Sevrî diyordu ki:

"Kim, Ali radıyallahu anh’ı Ebû Bekr'e ve iki şeyhe (Ömer ve Osman) radıyallahu anhum’a takdim eder, onlardan faziletli görürse, Muhâcirûn ve Ensâr'ı zem ve tahkir etmiş olur. Böyle bir inanca sahip olan kişi için Allah Teâlâ’ya ulaşacak bir amel olacağını sanmıyorum.”

Evet, Süfyân es-Sevrî böyle veya bu mealde bir şey diyordu. O, bunları, bazı Kufe’li imamlara Ali radıyallahu anh’ın takdimi mes'elesi nispet edilince söylemişti. Eyyûb es-Sahtiyanî de şöyle diyordu:

"Kim, Ali'yi Osman'a takdîm ederse, Muhâcirûn ve Ensâr'ı' zem ve tahkir etmiş olur.”

O, bunları kendisine bazı Kufe imamlarının böyle bir iddiası ulaştığı zaman söylemişti. Eyyûb es-Sahtiyanî'nin daha sonra bu düşüncesinden vazgeçtiği de nakledilir. Meşhur bazı zevat "irca" görüşüne nispet olununca Mürcie'nin zemmi konusunda İmam Sevrî, Mâlik, Şafiî vesâir âlimlerin beyânları da bu kabildendir.

İmam Ahmed'in bu konudaki açıklaması da, kendisinden önce yaşamış hidâyet imamlarının açıklamalarının bir benzeridir. İmam Ahmed'in bu hususta kendiliğinden uydurup ortaya attığı bir söz yoktur. Ancak o, Sünnet'i açıklamış, Sünnet'i savunmuş ve Sünnet muhaliflerinin hâlini ortaya koymuş; Sünnet üzere cihâd etmiş; Sünnet uğrunda, hevaların ve bid'atların çıkardığı eziyetlere sabretmiştir.

Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Sabrettikleri ve âyetlerimize kesinlikle inandıkları zaman, onların içinden, buyruğumuzla doğru yola ileten önderler yetiştirmiştik" (Secde 24)

Sabır ve yakîn... İşte bu ikisi ile dinde imamlık mertebesine erişilir...

İşte İmam Ahmed bütün bunları îfâ edince isminin başına, kendisiyle şöhret bulduğu "Sünnet'te imamlık" vasfı gelmiş ve o, kendisinden önce gelenlere nasıl tâbi olmuşsa artık sonrakilere de önder olmuştur.

Ya değilse... Sünnet, Rasûlullah'tan sahabenin, sahabeden tâbiûnun, tâbiûndan etbâ'ın... kıyamete kadar devam edecek sırayla telâkki ettikleri şeylerdir. Gerçi bazı imamlar Sünnet'i daha iyi bilir ve üzerinde daha ziyâde sabr-u sebat ederler. Şüphesiz Allah Teâlâ en iyi bilen ve en güzel hükmedendir; her şeyi bilen O'dur.”

Şeyhulislam İbn Teymiyye rahimehullah’tan (Mecmuu’l-Fetava 3/345-358) nakil bitti.

El-Vellevî rahimehullah dedi ki: “Şeyhulislam’ın bu tahkiki çok güzel bir araştırmadır. Buna sarıl! Zira başkasının sözlerinde bu kapsamlı tahkiki bulamazsın. Allah en doğruyu bilendir. Dönüş O’nadır. O bize yeter ve O ne güzel vekildir.”

10 Kasım 2025 Pazartesi

Tekfirde Acele Etmekten Sakındırma ve Tekfiri Gerekenleri Tekfir Etmek

 

Allame el-Vellevî rahimehullah Sahihu Muslim şerhinde (1/57) şöyle demiştir:

“Bil ki hak ehlinin mezhebi, kıble ehlinden kimseyi günah sebebiyle tekfir etmemek, hevâ ve bid’at ehlini tekfir etmemek, İslam dininden zorunlu olarak bilinen bir şeyi inkar edenin dinden çıktığına ve kafir olduğuna hükmetmektir. Ancak İslam’a yeni girmiş veya ilimden uzak bir ortamda yetişenler gibi kendisine bu bilginin gizli kaldığı kimseye gelince, ona öğretilir, inkarına devam ederse küfrüne hükmedilir. Zinayı, sarhoş edici içki içmeyi, adam öldürmeyi ve bunun gibi haram oluşu zorunlu olarak bilinen bir şeyi helal sayan da böyledir. Nevevi bunu Muslim şerhinde (1/144-150) zikretmiştir.

Hafız es-Suyuti rahimehullah el-Kevakibu’s-Sati’de şöyle demiştir:

“Kıble ehlini tekfir etmeyi ve yöneticilere karşı ayaklanmayı uygun görmeyiz”

Buna şerh olarak derim ki: Şafii, Ebu Hanife ve el-Eşari’nin söyledikleri: “Kıble ehlinden kimseyi işlediği günah sebebiyle tekfir etmeyiz” sözüne işaret etmektedir. Beyhakî, sahih isnad ile şöyle rivayet etti: Cabir b. Abdillah radıyallahu anhuma’ya: “Siiz günahları küfür, şirk veya nifak olarak isimlendirir miydiniz?” diye sorulunca dedi ki:

“Allah’a sığınırım. Lakin “günahkâr mü’minler” derdik.”

İmam Zehebî rahimehullah Siyeru A’lami’n-Nubela’da (15/88) Ebu’l-Hasen el-Eşari rahimehullah’ın hal tercemesinde dedi ki: “el-Eşari’nin beğendiğim bir sözünü gördüm. Bu söz Beyhakî’nin rivayetiyle sabittir. Ebu Hazım el-Abdî’yi şöyle derken işittim: Zahir b. Ahmed es-Serahsi’yi şöyle derken işittim: Ebu’l-Hasen el-Eşari’nin Bağdad’daki evimde vefatı yaklaştığı zaman beni çağırdı, ben de gittim. Şöyle dedi:

“Bana şahit ol ki, kıble ehlinden kimseyi tekfir etmiyorum. Zira hepsi tek bir ma’buda işaret ediyor. İhtilaf ise tamamen ibarelerdedir.”

Zehebi dedi ki: “Ben de bunun benzerini din ediniyorum. Şeyhimiz İbn Teymiyye de son günlerinde şöyle demiştir: “Ben ümmetten kimseyi tekfir etmiyorum. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Abdeste ancak mü’min devam eder.” Abdest ile namazlara devam eden kimse müslümandır.”

Zehebi’den nakil bitti.

El-Vellevî rahimehullah dedi ki: Bu imamların kıble ehlini günah sebebiyle tekfir etmemeye dair sözleri haktır. Lakin uyarıda bulunmak gerekir ki, bir kimsenin kafir olduğunu söyleme konusunda te’vil kabul etmeyen apaçık beyyine olmadıkça acele etmemek gerekir. Özet olarak böyledir. Ayrıntıya gelince, İslam’dan çıkaran bir şey işlediğine dair apaçık beyyine ikame edilmiş kimsenin tekfirinde de duraksanmaz! Uyanık ol! Gafillerden olma! Allah doğruyu en iyi bilendir.”

Vellevi rahimehullah’tan nakil bitti.

Ebu Muaz der ki: Allah’ın indirdiğinden başkasıyla hükmetme meselesi bazen dinden çıkaran büyük küfre, bazen de dinden çıkarmayan küçük küfre götürür. Hariciler ise bu konuda nazil olan ayet hakkında büyük küfür ile küçük küfür ayrımını yapmadan yöneticileri tekfir ederler. Bu meşhur bir sapmadır. Diğer bir sapma da, tekfiri gerektiren durumlarda dahi tekfiri terk eden, tekfir etmenin yalnızca Haricilerin yolu olduğunu zanneden bozuk bir anlayışın yaygınlaşmış olmasıdır.

Öyle ki M. Kemal’i anmak için saygı duruşunda bulunarak tapınanları, siyasi parti liderlerinin, şarkıcıların, futbolcuların, şeyhlerin, davetçilerin resimlerini vb. ta’zimle, saygı, sevgi ve hürmetle asanları, Cuma ve cemaatle namazları yasaklayanları dahi tekfir etmezler! Hatta bunları caiz görecek kadar balatayı sıyırmış olanlar da vardır! Halbuki bu sayılanlar şirk oluşu zaruri olarak bilinen şeylerdir. Cehaletin yaygınlaşmış olması ve bu konularda fetva verecek deccal hocaların çoğalmış olması sebebiyle bazı istisna kimselerde hükmü bilmedikleri için şirkte vuku bulanlar olabilir, lakin cehalet kalıcı bir engel değildir! Cehaleti gideren bilgi sunulmuş olmasına rağmen söz konusu şirk amel ve itikadlarında ısrar edenlerin tekfir edilmesinin bir zorunluluk olduğunda şüphe yoktur.

Lakin tekfiri hak edenin tekfiri konusunda da Ehl-i Sünnet ile Haricilerin menheci arasında fark vardır. İşlemiş olduğu şirk konusunda kendisine hüccet ikame edilen kişi hala müslüman olduğunu iddia ediyor ve namaza devam ediyorsa bu kimselere nihaî hükmü verecek bir İslam kadısı bulunmadığından bu kimselere münafık muamelesi yapılır. Hariciler ise böyle kimseleri doğrudan mürted sayarak kanlarını, mallarını mubah sayarlar!

Şüphesiz münafık zındıklara karşı takınalacak tavır ve hukuki muameleler ile İslam’dan tamamen çıktığına hükmedilen mürtetlere karşı tavır ve hukukî müeyyideler birbirinden farklıdır! Nitekim Abdullah b. Ubey b. Selul gibi bazı münafıkların küfrü Kur’ân nassıyla sabit olmasına rağmen, bu kimseler muhakeme edildiklerinde yaptıklarını inkar ettiklerinden kendilerine dünya hükmü bakımından müslüman gibi muamele edilmiş, lakin nifaklarından da sakınılmıştır. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem vahiyle desteklenmiş olmasına rağmen, bu gibi kimselere doğrudan mürted hükmü vermemişken, tamamen zanlarına dayanarak İslam iddiasına bulunanlara mürted muamelesi yapanların işlerinin çirkinliği gayet açıktır!

Yine diğer bir uyarılması gereken husus, eskiden beri Ehl-i Sünnet uleması, Cehmiyye ve Rafiziyye dışındaki bid’at ehline kâfir muamelesi yapmamışlardır. Her ne kadar bazı Cehmî’ler kendilerini Eş’arî maskesi altında gizleyerek Eşariliği bulandırmış ve bazı Eşarileri küfre saptırmış olsalar da, genel olarak Eşarî mezhebinin kuralları bellidir, sapık bir mezheptir lakin küfür sınırına varmamıştır. Kendilerini Eşariliğe nispet eden bazı istisna kimselerin küfrü, bütün Eşarilik mezhebini tekfir etmeyi gerektirmez. Nitekim ulema, Kaderiyye fırkasından da yalnız “Allah’ın ezelî ilim” sıfatını inkar eden bazılarını Cehmilere katarak tekfir etmişler, bütün Kaderîleri tekfir etmemişlerdir!  

Adalet her kişiye ne fazlası, ne eksiği, hak ettiğine göre muamele etmektir.

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente estağfiruke ve etûbu ileyk" (Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)