Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

19 Kasım 2025 Çarşamba

Bid'at Fırkaları Tekfir Edilir mi?

 

Bid’at Ehlinin Hükümleri

Muhammed b. Ali b. Adem el-Etyubi el-Vellevî

El-Vellevi rahimehullah (El-Bahru’l-Muhiti’s-Seccac 1/151-160) dedi ki:

“Şeyhulislam İbn Teymiyye rahimehullah bu konuyu genişçe tahkik etmiştir. Onların mezheplerini açıklaması ve ilim ehlinin onlardan her gruba verdikleri hükmü içermesi sebebiyle burada nakletmek istedim. İbn Teymiyye rahimehullah’a: “Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır” hadisinde geçen fırkaların ne olduğu ve bu sınıflardaki fırkaların akideleri hakkında soruldu. Şöyle cevap verdi:

“Hadis sahih olup Ebû Dâvûd, Tirmizî, Nesâî ve başkalarının Sünenlerinde ve müsnedlerde meşhurdur. Lafzı şu şekildedir:

Hadîsin tamamı şöyledir: “Yahudiler, yetmiş bir fırkaya ayrıldılar. Bu yetmiş bir fırkadan sadece birisi hariç diğerlerinin tamamı cehennemdedir. Hıristiyanlar ise, yetmiş iki fırkaya bölündüler. Bunların da sadece biri müstesna diğerlerinin hepsi ateştedir. Bu ümmet de, yetmiş üç fırkaya ayrılacak. Bu yetmiş üç fırkadan, sadece birisi dışında diğerleri cehennemliktir".  

Diğer bir rivayette: "Bu ümmet, yetmiş üç millete ayrılacak" buyurulmuştur.

Bir başka varyantta ise şunlar nakledilir: “Ey Allah'ın rasulü, bu kurtulan fırka kimlerdir?” diye soruldu. Buyurdu ki: “Bugün benim ve ashabımın bulunduğu yol üzere olanlardır.”

Diğer rivayette bu cevap şöyledir: “Kurtulan fırka, cemâattir. Allah'ın eli, cemâat üzerinedir."

Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in bu cevabından dolayı kurtulan fırka, "Ehl-i Sünnet ve'l-Cemâat" olarak vasıflandırılmıştır ki, onlar bu ümmetin büyük çoğunluğunu meydana getirmektedir.

Kalan fırkalar ise, şâzz görüş, tefrika ve bid'at sahibi kimseler olup bu fırka mensuplarının adedi, fırkay-ı nâciye'ye denk olmak bir tarafa, onun toplamına bile yaklaşamaz.

Bu sapık fırkalardan her birinin mevcudu, son derece azdır. Bu sapık fırkaların şîârı, Kur'an'a, Sünnet'e ve icmâ-ı ümmet'e muhalefet edip bunlardan uzaklaşmaktır. Kitab, Sünnet ve icmâ-ı ümmete tâbi olup bunları benimseyen kimse Ehl-i Sünnet ve'l-Cemâat'tandır.

Bu sapık fırkaların tâyin ve tespiti meselesine gelince; âlimlerimiz bunlar hakkında, birtakım eserler yazmışlar ve makâlât (görüşler ve mezheblerle ilgili) kitablarında bunlardan bahsetmişlerdir.

Ancak vasfedilen bir fırkanın (Orijinal nüshada burada silik kalmış bir kelime vardır.), dalâlette olan yetmiş iki fırkadan birisi olduğuna kesinlikle karar verip bunu beyân edebilmek için mutlaka delillere sahip olmak gerekir. Çünkü Allah Teâlâ genel olarak, bir konuda bilgi sahibi olmaksızın ileri-geri söz etmeyi, özel olarak da kendi zatı hakkında ilim bulunmaksızın konuşmayı haram kılmıştır.

Şöyle buyurmuştur: "De ki: 'Rabbim, ancak kötülükleri, gerek açığını, gerek gizlisini, günahı ve haksız yere saldırmayı; hakkında hiçbir delil indirmediği bir şeyi Allah'a ortak koşmayı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyler söylemenizi haram etmiştir" (A'râf 33)

"Ey insanlar, yeryüzünde bulunan helâl ve temiz şeylerden yeyin, şeytanın adımlarını izlemeyin; çünkü o, sizin apaçık düşmanınızdır. O size dâima kötülük ve çirkin iş (yapmanızı), Allah hakkında bilmediğiniz şeyler söylemenizi emreder" (Bakara 168-169)

"Bilmediğin bir şeyin ardına düşme" (İsrâ 36)  

Öte taraftan insanlardan pek çoğu, bu fırkalardan zan ve hevâ hükümlerine göre bahsetmekte ve kendisine dost edindiği bu fırkalardan bir grubu ve onun reisinin müntesiplerini Ehl-i Sünnet ve'l-Cemâat'tan saymakta; bunlara muhalif olanları bid'at ehli kabul etmektedir, işte bu da apaçık bir sapıklıktır.

Çünkü hak ve sünnet bağlılarının önderi ve reisi, ancak ve ancak Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’dir ki O, hevâdan konuşmaz; O'nun söylediği sözler, kendisine vahyedilen vahiyden başka bir şey değildir. O, öyle bir önderdir ki, haber verdiği bütün hususların şüphesiz tasdik edilmesi, verdiği bütün emirlerde mutlaka itaat olunması gerekir.

Bu mertebe, O'nun dışında hiçbir imam, hiçbir müctehid ve hiçbir önder için söz konusu olamaz. Aksine insanlardan her bir şahsın sözü alınır da, terk edilir de... Ancak Allah Resulü bunun dışındadır.

Artık kim, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem dışında herhangi bir şahsı sevenleri ve ona muvafakat edenleri Ehl-i Sünnet ve'l-Cemâat'tan kabul ederken, ona muhalefette bulunanları ehl-i bid'at ve'l-firkat sayarsa -ki bu duruma, dinî hususlarda kelâmdaki ve diğer dallardaki imamların etbâından bazı gruplarda rastlanmaktadır-, kendisi bid'at, dalâlet ve tefrika ehlinden olur.

Böylelikle ortaya çıkmaktadır ki; insanlar içinde fırkay-ı nâciye'den olmaya en ziyâde hak sahibi olanlar hadîs ve sünnet ehlidir. Ki onların, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem dışında, kendisine bağlandıkları hiçbir önderleri yoktur; onlar, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sözlerini ve hâllerini insanların en iyi bilenleri, ona isnat edilen sözlerden hangilerinin gerçek, hangilerinin yakıştırma olduğunu birbirinden en güzel ayıranları ve bu hususlarda fekâhet (yüksek anlayış ve kavrayış) sahibi imamlarıdır.

Onlar, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sözleri ve davranışlarının mânâlarını en iyi bilen kişiler ve tasdik etme, uygulama, bu esaslara dostluk gösterenleri dost bilme ve onlara sevgi gösterme, düşmanlık besleyenleri düşman edinme gibi yönlerden Sünnet'e en fazla uyan kimselerdir.

Onlar, mücmel ve müphem olan sözleri ve görüşleri, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in getirdiği Kitab ve Sünnet'e arz ederler.

Eğer bir söz ve görüş, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in getirdiği esaslar içinde mevcut değilse onu asla dinin temel konularından (usûlü'd-dîn'den) saymaz ve sözlerinin hülâsası, kılmazlar. Bilâkis kendisiyle Nebî sallallahu aleyhi ve sellem'in gönderildiği Kitab ve Sünnet'i, itikad ve itimat ettikleri asıl kabul ederler.

İnsanların ihtilâf ettikleri, ilâhî sıfatlar, kader, vâid, esmâ-i hüsnâ, emr-i bi'l-ma'rûf ve nehy-i ani'l-münker gibi mes'eleleri Allah ve rasulüne arz ederler.

Tefrika ve ihtilâf sahiplerinin ihtilâf ettikleri mücmel lâfızları tefsir eder; bunların mânâlarından Kitab ve Sünnet'e uygun olanları kabul edip, Kitab ve Sünnet'e aykırı olanları red ve iptal ederler.

Asla zanna ve nefislerin arzuladığı hevâya uymazlar. Çünkü zanna tâbi olmak cehalet, Allah'tan bir hidâyet olmaksızın nefsin hevâsının peşine takılmak da zulümdür.

Cehalet ve zulüm, şerrin bir araya gelmesi demektir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Biz emaneti, göklere, yere ve dağlara sunduk; onu yüklenmekten kaçındılar, on(un sorumluluğun)dan korktular. Onu insan yüklendi; (bununla beraber onun hakkını tam yerine getirmedi.) Çünkü o, çok zâlim, çok câhildir..." (Ahzâb 72)

Allah Teâlâ bu âyetin devamında her insanda mutlaka cehalet ve zulmün bulunduğunu, mü'min kul için dâima, bilmediği bir hakkın ortaya çıkacağını ve bu kulun zulüm içinde bulunduğunu bir amelden böylece rücû edeceğini, zât-ı ilâhîsinin de dilediklerinin tevbesini kabul edeceğini bildiği için tevbeyi zikretmiştir.

İnsanoğlunun en hafif zulmü, kendine olan zulmüdür.  Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Allah iman edenlerin velisidir. Onları karanlıklardan nura ulaştırır. Kafirlerin velileri (ise) tağuttur. Onları nurdan karanlıklara ulaştırır(lar). İşte onlar ateş ehlidirler. Orada ebedi kalacaklardır. (Bakara 257)

"Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için kuluna açık açık âyetler indiren O'dur" (Hadîd 9)

"Elif lâm râ. (Bu) bir Kitab'dır ki, Rablerinin izniyle insanları karanlıklardan aydınlığa O güçlü ve övgüye lâyık (Allah)'ın yoluna çıkarman için O'nu sana indirdi" (İbrâhîm 1)

Burada şunu da bilmek gerekir ki, usûlü'd-dîn ve kelâmda şahsiyetlere bağlı zümreler, derece derecedirler. Bunlar arasında birçok usûl konusunda Sünnet'e muhalefet etmiş olanlar vardır, sadece ince birtakım mes'elelerde Sünnet'e muhalif olmuş olanlar vardır.

Bir de sünneti kendisinden daha fazla terk etmiş olanları reddetmiş olanlar vardır ki, bunlar reddettikleri bâtıl ve söyledikleri hak hususlarda övülürler; fakat bunlar diğer taraftan birtakım hak unsurları red ve inkâr, bâtıl hususları da kabul ve ifâde etmek suretiyle bu redlerinde adalet ve itidal ölçülerini aşmış; büyük bir bid'ati, ondan biraz daha hafif bir bid'atle, bir bâtılı, ondan biraz daha hafif bir bâtılla reddetmişlerdir. İşte bu durum, Ehl-i Sünnet ve'l-Cemâat'e mensup kelâmcıların birçoğunda görülmektedir.

Böyleleri, ortaya koydukları bid'atı, müslümanların cemaatını parçalayan ve ona göre dost edinip, ona göre düşman bildikleri bir görüş haline getirmedikleri takdirde bu, bir hata kâbilindendir ve Allah Teâlâ, böyle durumlarda mü'minlerin hatalarını bağışlar.

Bu ümmetin selefi ve imamlarından birçoğu böyle durumlara düşmüştür. Onların, bir ictihad neticesinde ileri sürdükleri bir takım görüşleri vardır ve bunlar, Kitab ve Sünnet'te sabit olan esaslara muhaliftir. Ama kendilerine muvafakat edenleri dost bilen, muhalif kalanlara düşmanlık besleyenlerle, müslüman cemaatın arasına tefrika sokan, ictihâd ve görüşe dayalı mes'elelerde kendisiyle uyuşanları değil de, muhalif kalanları kâfirlik ve fâsıklıkla itham eden, yine muvafıklarıyla değil de muhalifleriyle savaşmayı dahi helâl sayanların durumu farklıdır, işte bunlar, tefrika ve ihtilâf ehli kimselerdir.

Bundan dolayıdır ki, müslümanlar içinde cemaatından ayrılıp uzaklaşan ilk bid'at ehli, Hak'tan uzaklaşan Hâriciler olmuştur. Hâriciler hakkında Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’den on vecihle sahih hadîs vârid olmuştur ki, bunları İmam Müslim, "Sahih" inde tahric etmiştir. İmam Buhârî de birden fazla vechi tahric etmiştir.

Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in ashabı, Emîrü'l-Mü'minîn Ali b. Ebî Tâlib radıyallahu anh'ın yanında bu Hâricilerle çarpışmış, onlar arasında, Cemel ve Sıffîn olaylarında ortaya çıkan fitnede çarpışma konusunda düştükleri ihtilâf, Haricîlerle çarpışma konusunda asla çıkmamıştı.

Ashâb-ı Kiram, Cemel ve Sıffîn'de çarpışma konusunda üç gruba ayrılmıştı:

- Bir grub, Ali radıyallahu anh ve taraftarları safında çarpışmış,

- diğer bir grub karşı tarafta yer almış;

- bir başka grub ise savaştan el çekip bir kenarda oturmuşlardı ki, aslında bu durumun tercih edilmesi gerektiğine dair nâslar vârid olmuştur.

Şimdi bu Haricîler, müslümanların cemaatından ayrılıp onları kâfir kabul ederek onlarla çarpışmayı helâl sayınca Sünnet, bu Haricîler hakkında vârid olmuş bazı beyânları ihtiva etmiştir. Meselâ Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in şu hadîsini nakledelim:

"Sizden biriniz, onların namazı yanında kendi namazını, onların orucu yanında kendi orucunu ve onların kıraati yanında kendi kıraatini küçük görür, önemsiz sayar. Onlar Kur'an'ı okurlar, ama gırtlaklarından öteye geçmez. Bunlar okun, avı delip sür'atle geçip gittiği gibi İslâm'dan sür'atle uzaklaşırlar. Nerede karşılaşırsanız bunları öldürünüz! Çünkü bunların öldürülmesinde kıyamet günü Allah nezdinde, bunları öldüren kimse için ecir ve mükâfat vardır" (Buhârî, Müslim)

İlk Haricî, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem döneminde çıkmıştı. Bu herif, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem'in (Huneyn Gazvesi'nde elde edilen ganimetleri) taksimini görünce:

"Muhammed! Adaletli davran! Âdil taksimat yapmadın!" deme küstahlığında bulunmuş, buna karşılık Allah Rasulü:

"Eğer ben âdil davranmamışsam ziyan ve hüsrana uğramışım demektir" buyurmuşlardı. Durumu gören bir sahâbî, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e:

“Ey Allah'ın rasulü! Müsaade et de şu münafığın boynunun vurayım" demiş; Nebî sallallahu aleyhi ve sellem ise:

"Bunun soyundan öyle kimseler çıkacak ki, sizden biriniz bunların namazı yanında kendi namazınızı, bunların orucu yanında kendi orucunu ve bunların kırâatı karşısında kendi kıraatinizi küçük ve önemsiz görecek..." buyurmuşlardı. (Buhârî, Müslim)

Görüldüğü gibi bid'atlerin kaynağı zan ve hevâya göre Sünnet'e ta'n ve hücum etmektir.

Nitekim İblis de, re'yi ve hevasına göre Rabbinin emrine ta'n etmişti.

Helakte olan fırkaların tâyin ve tesbiti mes'elesine gelince; öncelikle, bu fırkaların dalâlette sayılmaları konusundaki açıklamaları bize ulaşan zevatı: Yûsuf b. Esbât ve Abdullah b. el-Mübârek'i zikredelim. Müslümanların bu kadri büyük iki imamı demektedirler ki:

“Bid'atın temelleri dörttür: Râfızîler, Hâriciler, Kaderiyye, Mürcie.”

Bunun üzerine İbnu'l-Mubarek'e soruldu: "Peki Cehmiyye'ye ne dersiniz?" Cevaben, onların ümmet-i Muhammed'den olmadıklarını ifâde etti. Abdullah b. el-Mübârek şöyle derdi:

“Biz, Yahudilerin ve Hristiyanların sözlerini naklederiz; ama Cehmiyye'nin sözlerini anlatıp nakledemeyiz.”

Onun bu sözlerine İmam Ahmed'in ashabından ve diğer zevattan bir grub âlim tâbi olmuş ve demişlerdir ki:

“Cehmiyye mensupları kâfirdir; yetmiş iki fırka içerisine, aynen küfürlerini gizleyip müslüman olduklarını söyleyen münafıkların dahil olmadığı gibi, giremezler; onlar zındıktırlar.”

İmam Ahmed'in ashabından ve diğer zevattan bir başka grub ise Cehmiyye'nin yetmiş iki fırkanın içine dahil olduğunu ifâde etmiş ve böylece Cehmiyye ile bid'atın temellerini beşe çıkarmışlardır. Bunların görüşüne göre bid'atçı beş ana grubtan her birisi (kendi içinde) oniki fırkadan oluşmaktadır.

İlk görüş sahiplerine göre ise bid'atçı dört ana grubtan her biri kendi içinde onsekiz fırkaya ayrılmaktadır.

Bid’at Ehli Tekfir Edilir mi?

Bu farklı bakış açısı ve grublandırma, diğer bir esasa ve mes'eleye dayanmaktadır. Bu mes'ele de bid'at ehlinin tekfir edilip edilmeyeceği mes'elesidir. Cehmiyye'yi (kâfir olduklarından dolayı) bid'at ehli fırkaların dışında kabul eden kimseler, bu fırkaları kâfir saymamışlardır. Çünkü bu kimseler, Cehmiyye dışındaki diğer bid'at ehlini kâfir saymamakta; ama onları fâsıklar ve âsiler menzilesinde, vâid ehli kabul etmekte; "Onlar, cehennemdedir" sözünü,

"Zulüm ile yetimlerin mallarını yiyenler, karınlarına sadece ateş doldurmaktadırlar ve çılgın bir ateşe gireceklerdir" (Nisa 10) âyetinde olduğu gibi, yetim malını yemek ve benzeri diğer günahlar hakkında vârid sözler gibi değerlendirmektedirler.

Cehmiyye'yi bu fırkalardan kabul edenler ise, iki görüşe ayrılırlar:

Bir grub; onların tamamını kâfir kabul etmektedir ki, bu görüşü sadece imamlar ve kelâmcılara müntesib sonraki bazı kimseler ileri sürmüştür.

Selef ve imamlar ise; "tafdil" görüşüne sahip bulunan Şia, Mürcie ve benzerlerinin tekfir edilmemesi konusunda herhangi bir ihtilâfta bulunmamışlardır.

İmam Ahmed'den gelen rivayet ve deliller de onun bu grubları tekfir etmediğinde birleşmiştir. Gerçi İmam Ahmed'e veya onun mezhebindeki esaslara aykırı olarak, İmam Ahmed'in ashabı arasında - gerek bu grublar, gerek diğerlerinden- bütün bid'at ehlinin tekfir olunacağını nakledenler çıkmıştır. Hattâ bunlardan bir kısmı, bu ve diğer bid'at grublarının ebediyyen cehennemde olduklarını ifâde etmişlerdir. Ancak bu, İmam Ahmed'in mesnedine ve şeriata atfedilmiş bir yanılgıdır.

Bu konuda diğer grub ise; bid'at ehlini günahkârlar zümresine ilhak ettikleri için, bid'at ehlinden hiçbir şahsı tekfir etmeyenlerdir. Bunlar şöyle derler:

"Nasıl ki bir günah sebebiyle hiç kimseyi tekfir etmemek Ehl-i Sünnet ve'l-Cemâat'ın temel prensiplerinden ise, tıpkı bunun gibi Ehl-i Sünnet hiçbir kimseyi bir bid'at sebebiyle tekfir etmez"

Yalnız seleften ve imamlardan intikal eden sahih rivayetler ilâhî sıfatları inkâr eden "hâlis-muhlîs Cehmiyye"nin tekfiri konusunda bir takım lâfızların kullanıldığına işaret etmektedir. Zaten bu Cehmiyye'nin görüşlerinin gerçek yönü şudur ki, onlara göre: (Hâşâ) Allah konuşmaz, görmez, mahlûkâttan farklılığı yoktur; O'nun ilmi, kudreti, semi', basar ve hayat sıfatları da yoktur; Kur'an mahlûktur,- cehennem ehli Allah'ı nasıl göremeyecekse Cennet ehli de göremeyecektir... vs... vs...

Hâriciler ve Râfizîlere gelince; bunların tekfiri konusunda İmam Ahmed'den ve diğer imamlardan nakledilen ihtilâf ve tereddütler vardır.

Ama bu kimseler, Cenâb-ı Hakk'ın yazgısını ve ilmini inkâr eden Kaderiyye'yi tekfir etmişler; yalnız Allah'ın ilmini kabul edip kulların fiillerini yarattığını kabul etmeyenleri tekfir etmemişlerdir.

Bu mes'elede ayırıcı söz olarak şu iki esasın zikredilmesi gereklidir:

1 - Bilinmelidir ki, namaz kılanlardan (görünüşünün aksine) hakikat-ı halde kâfir olan kişi, ancak ve ancak münafıktır.

Allah Teâlâ’nın, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemi peygamber olarak gönderip O'na Kur'an'ı inzal buyurduğu ve Allah rasulünün Medine'ye hicret ettiği andan bu yana insanlar, üç sınıfa ayrılmışlardır:

1 - Mü'min,

2 - Küfrünü izhâr eden kâfir ve

3 - Küfrünü gizleyen münafık...

Bu sebeble Allah Teâlâ, Bakara sûresinin başında bu üç sınıfı zikretmiş; mü'minlerin tavsifiyle ilgili olarak dört âyet, kâfirler hakkında iki âyet, münafıklar hakkında ise on küsur âyet inzal buyurmuştur.

Allah Teâlâ, Kur'ân-ı Kerîm'in birçok yerinde kâfirlerden ve münafıklardan bahsetmiştir. Meselâ şu âyetleri burada zikredelim:

"Kâfirlere ve münafıklara itaat etme" (Ahzab 48)

"Şüphesiz Allah, bütün münafıkları ve kâfirleri Cehennem'e toplayacaktır" (Nisa 140)

"Bugün artık ne sizden (münafıklardan), ne de kâfirlerden fidye alınmaz" (Hadîd 15)

(Bu ve benzeri âyetlerde) Allah Teâlâ, müslüman olduklarını izhâr etmeleri sebebiyle münafıkları kâfirlerden ayırdetmek üzere, ikisi arasında atıf kullanmıştır. Yoksa aslında münafıklar, kâfirlerden daha beterdirler. Nitekim Hak Teâlâ buyurur:

"Doğrusu münafıklar, ateşin en aşağı tabakasındadırlar" (Nisa 145)

"Ve onlardan (münafıklardan) ölen birine asla namaz kılma, onun kabri başında da durma. Çünkü onlar, Allah'ı ve Rasulünü tanımadılar" (Tevbe 84)

"De ki: 'İster gönüllü, ister gönülsüz sadaka verin; sizden kabul edilmeyecektir. Çünkü siz yoldan çıkan bir kavimsiniz!' Sadakalarının kabul edilmesine engel olan sadece şudur: Onlar Allah'ı ve rasulünü inkâr ettiler-namaza da üşene üşene gelirler ve istemeye istemeye sadaka verirler" (Tevbe 53-54)

Durum böyle olduğuna göre, bid'at ehli arasında da zındık münafıklar vardır; işte bunlar kâfirdir. Ve böyleleri, Râfızîlerle Cehmiyye arasında çoktur. Bunların reisleri de zındık münafıklardır. Aynı şekilde "rafz" bid'atını ilk çıkaran bir münafıktı. Cehmiyye akidesi de aynı durumda olup aslı zındıklık ve nifak idi. Bu sebebledir ki, batini felsefeci Karmatîler ve benzerlerinden münafık zındıklar, aralarındaki yakınlık dolayısıyla Rafızîliğe ve Cehmiyye'ye meylederlerdi.

Yalnız, bid'at ehli arasında bâtınen ve zahiren iman sahibi olan, ama aynı zamanda cehalet ve zulüm sebebiyle Sünnet'ten ayrılarak hatalar içerisine düşenler de vardır. Bunlar ne kâfirdirler, ne de münafık.

Ama bunlarda bazan, fâsık veya âsî duruma düşmelerine sebeb olan bir taşkınlık ve zulüm meydana gelebilir.

Bazan da te'vil ederek hataya düşmüş, bu sebeble de hataları afvedilmiş olabilirler.

Hattâ bazan bütün bunların yanısıra bu kimselerde öyle bir iman ve takva bulunabilir ki, bu kimseler, iman ve takvaları oranında Allah'ın veliliğini kazanabilirler. Bütün bu söylediklerimiz, burada söz konusu edilmesi gerekli iki esastan birincisi idi.

2 - İkinci esasa gelince; bir söz ve görüş, küfür olur; namazın, zekâtın, orucun ve haccın farz olduğunu inkâr; zinayı, içkiyi, kumarı, yasaklanmış evlilikleri helâl saymak gibi. Ama bunlara böylece inanan kimse, kendisine hitabın ulaşmadığı bir konumda ve durumda bulunabilir. Bu sebeble de bu hitabı inkâr eden kişi tekfir olunmaz. Meselâ henüz yeni müslüman olmuş, ya da uzak bir çölde yetiştiği için İslâm'ın prensipleri kendisine tamamen ulaşmamış kimse böyledir. İşte bu kimse, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem'e inzal buyurulduğunu bilmediği takdirde O'na inzal olunan herhangi bir esası inkâr etmesi sebebiyle kâfirlikle damgalanmaz.

İşte Cehmiyye'nin söz ve görüşleri de bu türden olup bunlar Rab Teâlâ'nın üzerinde bulunduğu hâli ve Allah'ın rasulüne inzal buyurduğu esasları inkâr etmektedirler.

Cehmiyye'nin görüşleri, üç yönden aşırılığa gitmiştir:

1 - Kitab'ta, Sünnet'te ve İcmâ-ı ümmette bunların görüşlerine muhalif nasslar pek çok ve meşhurdur. Cehmiyye, bu nassları ancak tahrif etmek suretiyle reddetmekte, kendilerine muhalif saymaktadır.

2 - Cehmiyye'nin görüşlerinin gerçek yüzü, nasıl ki imanın aslı Allah'ı ikrar, küfrün aslı da Allah'ı inkâr ise, Rab Teâlâ'yı işlevsiz kılmak (ta'tîl)dir. Gerçi bunlar arasında sözlerinin ve görüşlerinin buna vardığını bilmeyenler de vardır.

3 - Cehmiyye, bütün din sâlikleri ve bütün fıtrat-ı selime sahiplerinin üzerinde ittifak ettikleri hususlara muhalefet etmektedir. Fakat buna rağmen ortaya attıkları şüpheler sebebiyle, Cehmiyye'nin görüşlerinden birçoğu iman sahiplerinden birçoğuna gizli kalabilir ve onlar da bunların haklı olduğunu zannedebilirler, aslında bu mü'minler, bâtınen ve zahiren Allah'a ve Resulüne inanan kişilerdir.

Böylece durum, diğer bid'at grublarına olduğu gibi bunlara da karışmış, şüphe ve iltibaslar ortaya çıkmıştır. İşte bu kişiler asla kâfir değillerdir. Ancak bunlar arasında fâsıklar ve âsîler bulunabilir; hata sahibi oldukları halde hataları bağışlanmış kimseler olabilir; hattâ bunlarda öyle bir iman ve takva bulunabilir, bu iman ve takva oranında kişi Allah'ın veliliğini kazanmıştır.

Ehl-i Sünnet'in kendisiyle Hâriciler, Cehmiyye, Mu'tezile ve Mür'cie'den ayrıldığı görüşün aslı şudur ki, iman artar ve cüz'lere ayrılır. Nitekim Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

"Kalbinde zerre mikdarı iman bulunan kişi Cehennem'den çıkacaktır" (Buhârî, Müslim)

Bu takdirde bu imana göre Allah'ın velîsi olma keyfiyeti de artar ve cüz'lere ayrılır.

Bid'atların temeli böylece bilinince Hâricilerin görüşlerinin temeli şudur ki; Haricîler, günahlar sebebiyle tekfir ederler; günah olmayan şeyleri günah sayarlar; -mütevâtir bile olsa- Kitab'ın zahirine muhalif olan Sünnet'e değil, Kitab'a ittibâyı gerekli görürler; kendilerine muhalefet edenleri kâfir ilân eder; aslen kâfir olanlar hakkında helâl saymadıkları şeyleri, kendileri nezdinde mürted oldukları için muhalifleri hakkında helâl sayarlar. Nitekim Nebî sallallahu aleyhi ve sellem de şöyle buyurmuşlardır:

"Müsülmanları öldürür, putperestleri bırakırlar" (Buhârî; Müslim)

Bu münâsebetle bunlar, benzeri şer'î görüşleri arasında Osman radıyallahu anh'ı, Ali radıyallahu anh'ı ve taraftarlarını tekfir etmişler, aynı şekilde Sıffîn olayında bulunan her iki tarafı da kâfir saymışlardır.

Râfizîlerin görüşlerinin temeli de şudur: Nebî sallallahu aleyhi ve sellem, Ali radıyallahu anh'ı, özre mahal bırakmayacak bir şekilde kesin olarak tâyin etmiştir. Ali b. Ebî Tâlib, ma'sûm imamdır; ona muhalefet eden, kâfir olur. Muhacirler ve Ensâr, Ali'nin tâyini ile ilgili bu nassı gizlemiş ve ma'sûm imamı inkâr etmişler; hevalarına uyup dini tebdil, Şeriatı tağyir etmişlerdir; zulme ve taşkınlığa gitmişler-hattâ ashâbtan ya on küsur, ya da biraz daha fazla olmak üzere çok az bir topluluk dışında diğerlerini tamamen kâfir saymışlardır.

Rafizîler şunu da söylerler: "Ebûbekr, Ömer ve benzerleri baştan beri hep münafık idiler".

Bazan da şöyle derler: "Hayır, önce iman etmişlerdi; ama sonra kâfir oldular".

Râfizîlerin çoğunluğu, kendi görüşlerine muhalif olanları tekfir eder, kendilerini "mü'min" diye isimlendirip muhaliflerine "kâfir" derler. Görüşlerinin yayılma imkânı bulamadığı İslâm şehirlerini "dâr-u ridde" kabul edip, müşriklerin ve hıristiyanların şehirlerinden daha kötü durumda sayarlar. Bu sebeble Yahudileri, Hristiyanları ve müşrikleri, bir kısım cumhûr-u müslimîn'e karşı, onlarla muharebe ve mukâtele konusunda dost edinirler. Nitekim cumhûr-u müslimîn'e karşı müşrik kâfirlerle, Hristiyan frenklerle ve Yahudilerle dostluklar kurdukları, anlaşmalar sağladıkları bilinen bir husustur.

Ayrıca bu Râfızîlerden zındıklık ve nifakın anaları çıkmıştır; bâtınî Karâmita zındıklığı ve benzerleri gibi...

Şüphe yok ki bunlar, bid'atçı zümreler arasında Kitab ve Sünnet'ten en uzak olanlardır. Bu sebebledir ki Râfizîler, halk gözünde Sünnet'e muhalefetle meşhur olmuşlardır. Halkın çoğunluğu "sünnî"nin zıddını ancak "râfızî" olarak bilir. Halktan biri: "Ben, sünnîyim", dediği zaman bununla o: "Ben, râfızî değilim" demek istemiştir.

Yine şüphe yok ki Râfizîler, Haricîlerden daha beterdirler. Şu kadar var ki Haricîler, İslâm'ın ilk döneminde ehl-i cemaata karşı kılıç çekmişlerdi. Ama Râfizîlerin, kâfirlerle dostluk kurması, Hâricilerin kılıçlarından daha tehlikelidir. Karâmita, İsmâiliyye ye ehl-i cemaat'a karşı savaş açmış diğer fırkalar da hep Râfizîliğe müntesiptirler. Haricîler, doğru sözlülükle tanınıyorlardı. Râfizîler ise yalancılıkla ünlüdürler. Haricîler, İslâm'dan ayrılıp uzaklaşmışlardı; bunlar ise İslâm'a karşı savaş ilân ediyorlar.

Hâlis-muhlis Kaderiyye'ye gelince; Kaderiyye bu Râfizîlerden çok çok daha iyi, Kitab ve Sünnet'e daha yakındır. Yalnız Kaderiyye'nin Mu'tezîle ve benzeri bazı fırkaları, aynen Cehmiyye gibidir. Bunlar da kendilerine muhalefet edenleri tekfir eder, müslümanların kanını helâl sayar ve böylece onlara yakınlık gösterirler.

Mürcie ise; bu üstüste yığılmış bid'at taraftarlarından değildir. Bilâkis bunların görüşüne, fıkıh ve ibâdet ehli bazı kimseler de katılmıştı ve önceleri ancak ehl-i sünnet'ten sayılıyorlardı; ama giderek saçma sapan görüşleri alıp benimsemeleri sebebiyle durumları haktan ayrıldı.

Ne zaman ki kendilerine tâbi olunan meşhur zevattan bir topluluk "irca" ve "tafdîl" görüşüne nispet olundu, işte o zaman, bunların görüşünden nefret ettirmek üzere meşhur sünnet imamları, tafdîl görüşüne sahip Mürcie'yi zem konusunda açıklamalarda bulunmaya başladılar. Meselâ Süfyân es-Sevrî diyordu ki:

"Kim, Ali radıyallahu anh’ı Ebû Bekr'e ve iki şeyhe (Ömer ve Osman) radıyallahu anhum’a takdim eder, onlardan faziletli görürse, Muhâcirûn ve Ensâr'ı zem ve tahkir etmiş olur. Böyle bir inanca sahip olan kişi için Allah Teâlâ’ya ulaşacak bir amel olacağını sanmıyorum.”

Evet, Süfyân es-Sevrî böyle veya bu mealde bir şey diyordu. O, bunları, bazı Kufe’li imamlara Ali radıyallahu anh’ın takdimi mes'elesi nispet edilince söylemişti. Eyyûb es-Sahtiyanî de şöyle diyordu:

"Kim, Ali'yi Osman'a takdîm ederse, Muhâcirûn ve Ensâr'ı' zem ve tahkir etmiş olur.”

O, bunları kendisine bazı Kufe imamlarının böyle bir iddiası ulaştığı zaman söylemişti. Eyyûb es-Sahtiyanî'nin daha sonra bu düşüncesinden vazgeçtiği de nakledilir. Meşhur bazı zevat "irca" görüşüne nispet olununca Mürcie'nin zemmi konusunda İmam Sevrî, Mâlik, Şafiî vesâir âlimlerin beyânları da bu kabildendir.

İmam Ahmed'in bu konudaki açıklaması da, kendisinden önce yaşamış hidâyet imamlarının açıklamalarının bir benzeridir. İmam Ahmed'in bu hususta kendiliğinden uydurup ortaya attığı bir söz yoktur. Ancak o, Sünnet'i açıklamış, Sünnet'i savunmuş ve Sünnet muhaliflerinin hâlini ortaya koymuş; Sünnet üzere cihâd etmiş; Sünnet uğrunda, hevaların ve bid'atların çıkardığı eziyetlere sabretmiştir.

Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Sabrettikleri ve âyetlerimize kesinlikle inandıkları zaman, onların içinden, buyruğumuzla doğru yola ileten önderler yetiştirmiştik" (Secde 24)

Sabır ve yakîn... İşte bu ikisi ile dinde imamlık mertebesine erişilir...

İşte İmam Ahmed bütün bunları îfâ edince isminin başına, kendisiyle şöhret bulduğu "Sünnet'te imamlık" vasfı gelmiş ve o, kendisinden önce gelenlere nasıl tâbi olmuşsa artık sonrakilere de önder olmuştur.

Ya değilse... Sünnet, Rasûlullah'tan sahabenin, sahabeden tâbiûnun, tâbiûndan etbâ'ın... kıyamete kadar devam edecek sırayla telâkki ettikleri şeylerdir. Gerçi bazı imamlar Sünnet'i daha iyi bilir ve üzerinde daha ziyâde sabr-u sebat ederler. Şüphesiz Allah Teâlâ en iyi bilen ve en güzel hükmedendir; her şeyi bilen O'dur.”

Şeyhulislam İbn Teymiyye rahimehullah’tan (Mecmuu’l-Fetava 3/345-358) nakil bitti.

El-Vellevî rahimehullah dedi ki: “Şeyhulislam’ın bu tahkiki çok güzel bir araştırmadır. Buna sarıl! Zira başkasının sözlerinde bu kapsamlı tahkiki bulamazsın. Allah en doğruyu bilendir. Dönüş O’nadır. O bize yeter ve O ne güzel vekildir.”

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente estağfiruke ve etûbu ileyk" (Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)