Bid’at Ehlinin Hükümleri
Muhammed b. Ali b. Adem el-Etyubi el-Vellevî
El-Vellevi rahimehullah (El-Bahru’l-Muhiti’s-Seccac
1/151-160) dedi ki:
“Şeyhulislam İbn Teymiyye rahimehullah bu konuyu genişçe
tahkik etmiştir. Onların mezheplerini açıklaması ve ilim ehlinin onlardan her
gruba verdikleri hükmü içermesi sebebiyle burada nakletmek istedim. İbn
Teymiyye rahimehullah’a: “Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır”
hadisinde geçen fırkaların ne olduğu ve bu sınıflardaki fırkaların akideleri
hakkında soruldu. Şöyle cevap verdi:
“Hadis sahih olup Ebû Dâvûd, Tirmizî, Nesâî ve başkalarının
Sünenlerinde ve müsnedlerde meşhurdur. Lafzı şu şekildedir:
Hadîsin tamamı
şöyledir: “Yahudiler, yetmiş bir fırkaya ayrıldılar. Bu yetmiş bir fırkadan
sadece birisi hariç diğerlerinin tamamı cehennemdedir. Hıristiyanlar
ise, yetmiş iki fırkaya bölündüler. Bunların da sadece biri müstesna
diğerlerinin hepsi ateştedir. Bu
ümmet de, yetmiş üç fırkaya ayrılacak. Bu yetmiş üç fırkadan, sadece birisi
dışında diğerleri cehennemliktir".
Diğer bir rivayette: "Bu ümmet, yetmiş üç
millete ayrılacak" buyurulmuştur.
Bir başka varyantta
ise şunlar nakledilir: “Ey Allah'ın rasulü, bu kurtulan fırka kimlerdir?” diye
soruldu. Buyurdu ki: “Bugün benim ve ashabımın bulunduğu yol üzere
olanlardır.”
Diğer rivayette bu
cevap şöyledir: “Kurtulan fırka, cemâattir. Allah'ın eli, cemâat üzerinedir."
Nebî sallallahu aleyhi
ve sellem’in bu cevabından dolayı kurtulan fırka, "Ehl-i Sünnet
ve'l-Cemâat" olarak vasıflandırılmıştır ki, onlar bu ümmetin büyük
çoğunluğunu meydana getirmektedir.
Kalan fırkalar ise,
şâzz görüş, tefrika ve bid'at sahibi kimseler olup bu fırka mensuplarının
adedi, fırkay-ı nâciye'ye denk olmak bir tarafa, onun toplamına bile
yaklaşamaz.
Bu sapık fırkalardan
her birinin mevcudu, son derece azdır. Bu sapık fırkaların şîârı, Kur'an'a,
Sünnet'e ve icmâ-ı ümmet'e muhalefet edip bunlardan uzaklaşmaktır. Kitab,
Sünnet ve icmâ-ı ümmete tâbi olup bunları benimseyen kimse Ehl-i Sünnet
ve'l-Cemâat'tandır.
Bu sapık fırkaların
tâyin ve tespiti meselesine gelince; âlimlerimiz bunlar hakkında,
birtakım eserler yazmışlar ve makâlât (görüşler ve mezheblerle ilgili)
kitablarında bunlardan bahsetmişlerdir.
Ancak vasfedilen bir
fırkanın (Orijinal nüshada burada silik kalmış bir
kelime vardır.), dalâlette olan yetmiş iki fırkadan birisi olduğuna
kesinlikle karar verip bunu beyân edebilmek için mutlaka delillere sahip olmak
gerekir. Çünkü Allah Teâlâ genel olarak, bir konuda bilgi sahibi olmaksızın
ileri-geri söz etmeyi, özel olarak da kendi zatı hakkında ilim bulunmaksızın
konuşmayı haram kılmıştır.
Şöyle buyurmuştur: "De
ki: 'Rabbim, ancak kötülükleri, gerek açığını, gerek gizlisini, günahı ve
haksız yere saldırmayı; hakkında hiçbir delil indirmediği bir şeyi Allah'a
ortak koşmayı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyler söylemenizi haram etmiştir"
(A'râf 33)
"Ey insanlar,
yeryüzünde bulunan helâl ve temiz şeylerden yeyin, şeytanın adımlarını
izlemeyin; çünkü o, sizin apaçık düşmanınızdır. O size dâima kötülük ve çirkin
iş (yapmanızı), Allah
hakkında bilmediğiniz şeyler söylemenizi emreder" (Bakara
168-169)
"Bilmediğin
bir şeyin ardına düşme" (İsrâ 36)
Öte taraftan
insanlardan pek çoğu, bu fırkalardan zan ve hevâ hükümlerine göre bahsetmekte
ve kendisine dost edindiği bu fırkalardan bir grubu ve onun reisinin
müntesiplerini Ehl-i Sünnet ve'l-Cemâat'tan saymakta; bunlara muhalif olanları
bid'at ehli kabul etmektedir, işte bu da apaçık bir sapıklıktır.
Çünkü hak ve sünnet
bağlılarının önderi ve reisi, ancak ve ancak Rasulullah sallallahu aleyhi ve
sellem’dir ki O, hevâdan konuşmaz; O'nun söylediği sözler, kendisine vahyedilen
vahiyden başka bir şey değildir. O, öyle bir önderdir ki, haber verdiği bütün
hususların şüphesiz tasdik edilmesi, verdiği bütün emirlerde mutlaka itaat
olunması gerekir.
Bu mertebe, O'nun
dışında hiçbir imam, hiçbir müctehid ve hiçbir önder için söz konusu
olamaz. Aksine insanlardan her bir şahsın sözü alınır da, terk edilir de...
Ancak Allah Resulü bunun dışındadır.
Artık kim, Rasulullah
sallallahu aleyhi ve sellem dışında herhangi bir şahsı sevenleri ve ona
muvafakat edenleri Ehl-i Sünnet ve'l-Cemâat'tan kabul ederken, ona muhalefette
bulunanları ehl-i bid'at ve'l-firkat sayarsa -ki bu duruma, dinî hususlarda
kelâmdaki ve diğer dallardaki imamların etbâından bazı gruplarda
rastlanmaktadır-, kendisi bid'at, dalâlet ve tefrika ehlinden olur.
Böylelikle ortaya
çıkmaktadır ki; insanlar içinde fırkay-ı nâciye'den olmaya en ziyâde hak
sahibi olanlar hadîs ve sünnet ehlidir. Ki
onların, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem dışında, kendisine
bağlandıkları hiçbir önderleri yoktur; onlar, Rasulullah sallallahu aleyhi ve
sellem’in sözlerini ve hâllerini insanların en iyi bilenleri, ona isnat edilen
sözlerden hangilerinin gerçek, hangilerinin yakıştırma olduğunu birbirinden en
güzel ayıranları ve bu hususlarda fekâhet (yüksek anlayış ve kavrayış) sahibi
imamlarıdır.
Onlar, Rasulullah
sallallahu aleyhi ve sellem’in sözleri ve davranışlarının mânâlarını en iyi
bilen kişiler ve tasdik etme, uygulama, bu esaslara dostluk gösterenleri dost
bilme ve onlara sevgi gösterme, düşmanlık besleyenleri düşman edinme gibi
yönlerden Sünnet'e en fazla uyan kimselerdir.
Onlar, mücmel ve
müphem olan sözleri ve görüşleri, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in
getirdiği Kitab ve Sünnet'e arz ederler.
Eğer bir söz ve görüş,
Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in getirdiği esaslar içinde mevcut değilse onu
asla dinin temel konularından (usûlü'd-dîn'den) saymaz ve sözlerinin hülâsası,
kılmazlar. Bilâkis kendisiyle Nebî sallallahu aleyhi ve sellem'in gönderildiği
Kitab ve Sünnet'i, itikad ve itimat ettikleri asıl kabul ederler.
İnsanların ihtilâf
ettikleri, ilâhî sıfatlar, kader, vâid, esmâ-i hüsnâ, emr-i bi'l-ma'rûf ve nehy-i
ani'l-münker gibi mes'eleleri Allah ve rasulüne arz ederler.
Tefrika ve ihtilâf
sahiplerinin ihtilâf ettikleri mücmel lâfızları tefsir eder; bunların
mânâlarından Kitab ve Sünnet'e uygun olanları kabul edip, Kitab ve Sünnet'e
aykırı olanları red ve iptal ederler.
Asla zanna ve
nefislerin arzuladığı hevâya uymazlar. Çünkü zanna tâbi olmak cehalet,
Allah'tan bir hidâyet olmaksızın nefsin hevâsının peşine takılmak da zulümdür.
Cehalet ve zulüm,
şerrin bir araya gelmesi demektir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“Biz emaneti,
göklere, yere ve dağlara sunduk; onu yüklenmekten kaçındılar, on(un sorumluluğun)dan korktular. Onu insan
yüklendi; (bununla beraber onun hakkını tam yerine getirmedi.) Çünkü o,
çok zâlim, çok câhildir..." (Ahzâb 72)
Allah Teâlâ bu âyetin
devamında her insanda mutlaka cehalet ve zulmün bulunduğunu, mü'min kul için
dâima, bilmediği bir hakkın ortaya çıkacağını ve bu kulun zulüm içinde
bulunduğunu bir amelden böylece rücû edeceğini, zât-ı ilâhîsinin de
dilediklerinin tevbesini kabul edeceğini bildiği için tevbeyi zikretmiştir.
İnsanoğlunun en hafif zulmü, kendine olan zulmüdür. Allah Teâlâ
şöyle buyurur:
“Allah iman
edenlerin velisidir. Onları karanlıklardan nura ulaştırır. Kafirlerin velileri (ise) tağuttur. Onları nurdan karanlıklara
ulaştırır(lar). İşte onlar ateş ehlidirler. Orada ebedi kalacaklardır. (Bakara
257)
"Sizi
karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için kuluna açık açık âyetler indiren
O'dur" (Hadîd 9)
"Elif lâm râ. (Bu) bir Kitab'dır ki, Rablerinin izniyle
insanları karanlıklardan aydınlığa O güçlü ve övgüye lâyık (Allah)'ın
yoluna çıkarman için O'nu sana indirdi" (İbrâhîm 1)
Burada şunu da bilmek gerekir ki, usûlü'd-dîn ve kelâmda
şahsiyetlere bağlı zümreler, derece derecedirler. Bunlar arasında birçok usûl
konusunda Sünnet'e muhalefet etmiş
olanlar vardır, sadece ince birtakım mes'elelerde Sünnet'e muhalif olmuş
olanlar vardır.
Bir de sünneti
kendisinden daha fazla terk etmiş olanları reddetmiş olanlar vardır ki, bunlar
reddettikleri bâtıl ve söyledikleri hak hususlarda övülürler; fakat bunlar
diğer taraftan birtakım hak unsurları red ve inkâr, bâtıl hususları da kabul ve
ifâde etmek suretiyle bu redlerinde adalet ve itidal ölçülerini aşmış; büyük
bir bid'ati, ondan biraz daha hafif bir bid'atle, bir bâtılı, ondan biraz daha
hafif bir bâtılla reddetmişlerdir. İşte bu durum, Ehl-i Sünnet
ve'l-Cemâat'e mensup kelâmcıların
birçoğunda görülmektedir.
Böyleleri, ortaya
koydukları bid'atı, müslümanların cemaatını parçalayan ve ona göre dost edinip,
ona göre düşman bildikleri bir görüş haline getirmedikleri takdirde bu, bir
hata kâbilindendir ve Allah Teâlâ, böyle durumlarda mü'minlerin hatalarını
bağışlar.
Bu ümmetin selefi ve
imamlarından birçoğu böyle durumlara düşmüştür. Onların, bir ictihad
neticesinde ileri sürdükleri bir takım görüşleri vardır ve bunlar, Kitab ve
Sünnet'te sabit olan esaslara muhaliftir. Ama kendilerine muvafakat edenleri
dost bilen, muhalif kalanlara düşmanlık besleyenlerle, müslüman cemaatın
arasına tefrika sokan, ictihâd ve görüşe dayalı mes'elelerde kendisiyle
uyuşanları değil de, muhalif kalanları kâfirlik ve fâsıklıkla itham eden, yine
muvafıklarıyla değil de muhalifleriyle savaşmayı dahi helâl sayanların durumu
farklıdır, işte bunlar, tefrika ve ihtilâf ehli kimselerdir.
Bundan dolayıdır ki,
müslümanlar içinde cemaatından ayrılıp uzaklaşan ilk bid'at ehli, Hak'tan
uzaklaşan Hâriciler olmuştur. Hâriciler hakkında Nebî sallallahu
aleyhi ve sellem’den on vecihle sahih hadîs vârid olmuştur ki, bunları İmam
Müslim, "Sahih" inde tahric etmiştir. İmam Buhârî de birden fazla
vechi tahric etmiştir.
Nebî sallallahu aleyhi
ve sellem’in ashabı, Emîrü'l-Mü'minîn Ali b. Ebî Tâlib radıyallahu anh'ın
yanında bu Hâricilerle çarpışmış, onlar arasında, Cemel ve Sıffîn olaylarında
ortaya çıkan fitnede çarpışma konusunda düştükleri ihtilâf, Haricîlerle
çarpışma konusunda asla çıkmamıştı.
Ashâb-ı Kiram, Cemel
ve Sıffîn'de çarpışma konusunda üç gruba ayrılmıştı:
- Bir grub, Ali radıyallahu
anh ve taraftarları safında çarpışmış,
- diğer bir grub karşı
tarafta yer almış;
- bir başka grub ise savaştan
el çekip bir kenarda oturmuşlardı ki, aslında bu durumun tercih edilmesi
gerektiğine dair nâslar vârid olmuştur.
Şimdi bu Haricîler, müslümanların
cemaatından ayrılıp onları kâfir kabul ederek onlarla çarpışmayı helâl sayınca
Sünnet, bu Haricîler hakkında vârid olmuş bazı beyânları ihtiva etmiştir.
Meselâ Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in şu hadîsini nakledelim:
"Sizden
biriniz, onların namazı yanında kendi namazını, onların orucu yanında kendi
orucunu ve onların kıraati yanında kendi kıraatini küçük görür, önemsiz sayar.
Onlar Kur'an'ı okurlar, ama gırtlaklarından öteye geçmez. Bunlar okun, avı
delip sür'atle geçip gittiği gibi İslâm'dan sür'atle uzaklaşırlar. Nerede
karşılaşırsanız bunları öldürünüz! Çünkü bunların öldürülmesinde kıyamet günü
Allah nezdinde, bunları öldüren kimse için ecir ve mükâfat vardır" (Buhârî,
Müslim)
İlk Haricî, Rasulullah
sallallahu aleyhi ve sellem döneminde çıkmıştı. Bu herif, Nebî sallallahu
aleyhi ve sellem'in (Huneyn Gazvesi'nde elde edilen ganimetleri) taksimini
görünce:
"Muhammed!
Adaletli davran! Âdil taksimat yapmadın!" deme küstahlığında bulunmuş,
buna karşılık Allah Rasulü:
"Eğer ben âdil
davranmamışsam ziyan ve hüsrana uğramışım demektir" buyurmuşlardı. Durumu gören bir sahâbî, Nebî
sallallahu aleyhi ve sellem’e:
“Ey Allah'ın rasulü! Müsaade
et de şu münafığın boynunun vurayım" demiş; Nebî sallallahu aleyhi ve
sellem ise:
"Bunun
soyundan öyle kimseler çıkacak ki, sizden biriniz bunların namazı yanında kendi
namazınızı, bunların orucu yanında kendi orucunu ve bunların kırâatı karşısında
kendi kıraatinizi küçük ve önemsiz görecek..." buyurmuşlardı. (Buhârî, Müslim)
Görüldüğü gibi
bid'atlerin kaynağı zan ve hevâya göre Sünnet'e ta'n ve hücum etmektir.
Nitekim İblis de,
re'yi ve hevasına göre Rabbinin emrine ta'n etmişti.
Helakte olan
fırkaların tâyin ve tesbiti mes'elesine gelince; öncelikle, bu fırkaların
dalâlette sayılmaları konusundaki açıklamaları bize ulaşan zevatı: Yûsuf b.
Esbât ve Abdullah b. el-Mübârek'i zikredelim. Müslümanların bu kadri büyük iki
imamı demektedirler ki:
“Bid'atın temelleri
dörttür: Râfızîler, Hâriciler, Kaderiyye, Mürcie.”
Bunun üzerine
İbnu'l-Mubarek'e soruldu: "Peki Cehmiyye'ye ne dersiniz?" Cevaben,
onların ümmet-i Muhammed'den olmadıklarını ifâde etti. Abdullah b. el-Mübârek şöyle derdi:
“Biz, Yahudilerin ve Hristiyanların
sözlerini naklederiz; ama Cehmiyye'nin sözlerini anlatıp nakledemeyiz.”
Onun bu sözlerine İmam
Ahmed'in ashabından ve diğer zevattan bir grub âlim tâbi olmuş ve demişlerdir
ki:
“Cehmiyye mensupları
kâfirdir; yetmiş iki fırka içerisine, aynen küfürlerini gizleyip müslüman
olduklarını söyleyen münafıkların dahil olmadığı gibi, giremezler; onlar
zındıktırlar.”
İmam Ahmed'in
ashabından ve diğer zevattan bir başka grub ise Cehmiyye'nin yetmiş iki
fırkanın içine dahil olduğunu ifâde etmiş ve böylece Cehmiyye ile bid'atın
temellerini beşe çıkarmışlardır. Bunların görüşüne göre bid'atçı beş ana
grubtan her birisi (kendi içinde) oniki fırkadan oluşmaktadır.
İlk görüş sahiplerine
göre ise bid'atçı dört ana grubtan her biri kendi içinde onsekiz fırkaya
ayrılmaktadır.
Bid’at Ehli Tekfir Edilir mi?
Bu farklı bakış açısı
ve grublandırma, diğer bir esasa ve mes'eleye dayanmaktadır. Bu mes'ele de
bid'at ehlinin tekfir edilip edilmeyeceği mes'elesidir. Cehmiyye'yi (kâfir
olduklarından dolayı) bid'at ehli fırkaların dışında kabul eden kimseler, bu
fırkaları kâfir saymamışlardır. Çünkü bu kimseler, Cehmiyye dışındaki diğer
bid'at ehlini kâfir saymamakta; ama onları fâsıklar ve âsiler menzilesinde,
vâid ehli kabul etmekte; "Onlar, cehennemdedir" sözünü,
"Zulüm ile
yetimlerin mallarını yiyenler, karınlarına sadece ateş doldurmaktadırlar ve
çılgın bir ateşe gireceklerdir" (Nisa 10) âyetinde olduğu gibi, yetim
malını yemek ve benzeri diğer günahlar hakkında vârid sözler gibi
değerlendirmektedirler.
Cehmiyye'yi bu
fırkalardan kabul edenler ise, iki görüşe ayrılırlar:
Bir grub; onların
tamamını kâfir kabul etmektedir ki, bu görüşü sadece imamlar ve kelâmcılara
müntesib sonraki bazı kimseler ileri sürmüştür.
Selef ve imamlar ise;
"tafdil" görüşüne sahip bulunan Şia, Mürcie ve benzerlerinin tekfir
edilmemesi konusunda herhangi bir ihtilâfta bulunmamışlardır.
İmam Ahmed'den gelen
rivayet ve deliller de onun bu grubları tekfir etmediğinde birleşmiştir. Gerçi İmam
Ahmed'e veya onun mezhebindeki esaslara aykırı olarak, İmam Ahmed'in ashabı
arasında - gerek bu grublar, gerek diğerlerinden- bütün bid'at ehlinin tekfir
olunacağını nakledenler çıkmıştır. Hattâ bunlardan bir kısmı, bu ve diğer
bid'at grublarının ebediyyen cehennemde olduklarını ifâde etmişlerdir. Ancak
bu, İmam Ahmed'in mesnedine ve şeriata atfedilmiş bir yanılgıdır.
Bu konuda diğer grub
ise; bid'at ehlini günahkârlar zümresine ilhak ettikleri için, bid'at ehlinden
hiçbir şahsı tekfir etmeyenlerdir. Bunlar şöyle derler:
"Nasıl ki bir
günah sebebiyle hiç kimseyi tekfir etmemek Ehl-i Sünnet ve'l-Cemâat'ın temel
prensiplerinden ise, tıpkı bunun gibi Ehl-i Sünnet hiçbir kimseyi bir bid'at
sebebiyle tekfir etmez"
Yalnız seleften ve
imamlardan intikal eden sahih rivayetler ilâhî sıfatları inkâr eden
"hâlis-muhlîs Cehmiyye"nin tekfiri konusunda bir takım lâfızların
kullanıldığına işaret etmektedir. Zaten bu Cehmiyye'nin görüşlerinin gerçek
yönü şudur ki, onlara göre: (Hâşâ) Allah konuşmaz, görmez, mahlûkâttan
farklılığı yoktur; O'nun ilmi, kudreti, semi', basar ve hayat sıfatları da
yoktur; Kur'an mahlûktur,- cehennem ehli Allah'ı nasıl göremeyecekse Cennet
ehli de göremeyecektir... vs... vs...
Hâriciler ve
Râfizîlere gelince; bunların tekfiri konusunda İmam Ahmed'den ve diğer
imamlardan nakledilen ihtilâf ve tereddütler vardır.
Ama bu kimseler,
Cenâb-ı Hakk'ın yazgısını ve ilmini inkâr eden Kaderiyye'yi tekfir etmişler;
yalnız Allah'ın ilmini kabul edip kulların fiillerini yarattığını kabul
etmeyenleri tekfir etmemişlerdir.
Bu mes'elede ayırıcı
söz olarak şu iki esasın zikredilmesi gereklidir:
1 - Bilinmelidir ki, namaz
kılanlardan (görünüşünün aksine) hakikat-ı halde kâfir olan kişi, ancak ve
ancak münafıktır.
Allah Teâlâ’nın, Muhammed
sallallahu aleyhi ve sellemi peygamber olarak gönderip O'na Kur'an'ı inzal
buyurduğu ve Allah rasulünün Medine'ye hicret ettiği andan bu yana insanlar, üç
sınıfa ayrılmışlardır:
1 - Mü'min,
2 - Küfrünü izhâr eden
kâfir ve
3 - Küfrünü gizleyen
münafık...
Bu sebeble Allah Teâlâ,
Bakara sûresinin başında bu üç sınıfı zikretmiş; mü'minlerin tavsifiyle ilgili
olarak dört âyet, kâfirler hakkında iki âyet, münafıklar hakkında ise on küsur
âyet inzal buyurmuştur.
Allah Teâlâ, Kur'ân-ı
Kerîm'in birçok yerinde kâfirlerden ve münafıklardan bahsetmiştir. Meselâ şu
âyetleri burada zikredelim:
"Kâfirlere ve
münafıklara itaat etme" (Ahzab 48)
"Şüphesiz
Allah, bütün münafıkları ve kâfirleri Cehennem'e toplayacaktır" (Nisa
140)
"Bugün artık
ne sizden (münafıklardan), ne de kâfirlerden fidye alınmaz" (Hadîd 15)
(Bu ve benzeri
âyetlerde) Allah Teâlâ, müslüman olduklarını izhâr etmeleri sebebiyle
münafıkları kâfirlerden ayırdetmek üzere, ikisi arasında atıf kullanmıştır.
Yoksa aslında münafıklar, kâfirlerden daha beterdirler. Nitekim Hak Teâlâ
buyurur:
"Doğrusu
münafıklar, ateşin en aşağı tabakasındadırlar" (Nisa 145)
"Ve onlardan
(münafıklardan) ölen birine asla namaz kılma, onun kabri başında da durma.
Çünkü onlar, Allah'ı ve Rasulünü tanımadılar" (Tevbe 84)
"De ki: 'İster
gönüllü, ister gönülsüz sadaka verin; sizden kabul edilmeyecektir. Çünkü siz
yoldan çıkan bir kavimsiniz!' Sadakalarının kabul edilmesine engel olan sadece
şudur: Onlar Allah'ı ve rasulünü inkâr ettiler-namaza da üşene üşene gelirler
ve istemeye istemeye sadaka verirler" (Tevbe 53-54)
Durum böyle olduğuna
göre, bid'at ehli arasında da zındık münafıklar vardır; işte bunlar kâfirdir. Ve
böyleleri, Râfızîlerle Cehmiyye arasında çoktur. Bunların reisleri de zındık
münafıklardır. Aynı şekilde "rafz" bid'atını ilk çıkaran bir
münafıktı. Cehmiyye akidesi de aynı durumda olup aslı zındıklık ve nifak idi.
Bu sebebledir ki, batini felsefeci Karmatîler ve benzerlerinden münafık
zındıklar, aralarındaki yakınlık dolayısıyla Rafızîliğe ve Cehmiyye'ye meylederlerdi.
Yalnız, bid'at ehli
arasında bâtınen ve zahiren iman sahibi olan, ama aynı zamanda cehalet ve zulüm
sebebiyle Sünnet'ten ayrılarak hatalar içerisine düşenler de vardır. Bunlar ne
kâfirdirler, ne de münafık.
Ama bunlarda bazan,
fâsık veya âsî duruma düşmelerine sebeb olan bir taşkınlık ve zulüm meydana
gelebilir.
Bazan da te'vil ederek
hataya düşmüş, bu sebeble de hataları afvedilmiş olabilirler.
Hattâ bazan bütün
bunların yanısıra bu kimselerde öyle bir iman ve takva bulunabilir ki, bu
kimseler, iman ve takvaları oranında Allah'ın veliliğini kazanabilirler. Bütün
bu söylediklerimiz, burada söz konusu edilmesi gerekli iki esastan birincisi
idi.
2 - İkinci esasa
gelince; bir söz ve görüş, küfür olur; namazın, zekâtın, orucun ve haccın farz
olduğunu inkâr; zinayı, içkiyi, kumarı, yasaklanmış evlilikleri helâl saymak
gibi. Ama bunlara böylece inanan kimse, kendisine hitabın ulaşmadığı bir
konumda ve durumda bulunabilir. Bu sebeble de bu hitabı inkâr eden kişi tekfir
olunmaz. Meselâ henüz yeni müslüman olmuş, ya da uzak bir çölde yetiştiği için
İslâm'ın prensipleri kendisine tamamen ulaşmamış kimse böyledir. İşte bu kimse,
Nebî sallallahu aleyhi ve sellem'e inzal buyurulduğunu bilmediği takdirde O'na
inzal olunan herhangi bir esası inkâr etmesi sebebiyle kâfirlikle damgalanmaz.
İşte Cehmiyye'nin söz
ve görüşleri de bu türden olup bunlar Rab Teâlâ'nın üzerinde bulunduğu hâli ve
Allah'ın rasulüne inzal buyurduğu esasları inkâr etmektedirler.
Cehmiyye'nin
görüşleri, üç yönden aşırılığa gitmiştir:
1 - Kitab'ta,
Sünnet'te ve İcmâ-ı ümmette bunların görüşlerine muhalif nasslar pek çok ve
meşhurdur. Cehmiyye, bu nassları ancak tahrif etmek suretiyle reddetmekte,
kendilerine muhalif saymaktadır.
2 - Cehmiyye'nin
görüşlerinin gerçek yüzü, nasıl ki imanın aslı Allah'ı ikrar, küfrün aslı da
Allah'ı inkâr ise, Rab Teâlâ'yı işlevsiz kılmak (ta'tîl)dir. Gerçi bunlar
arasında sözlerinin ve görüşlerinin buna vardığını bilmeyenler de vardır.
3 - Cehmiyye, bütün
din sâlikleri ve bütün fıtrat-ı selime sahiplerinin üzerinde ittifak ettikleri
hususlara muhalefet etmektedir. Fakat buna rağmen ortaya attıkları şüpheler
sebebiyle, Cehmiyye'nin görüşlerinden birçoğu iman sahiplerinden birçoğuna
gizli kalabilir ve onlar da bunların haklı olduğunu zannedebilirler, aslında bu
mü'minler, bâtınen ve zahiren Allah'a ve Resulüne inanan kişilerdir.
Böylece durum, diğer
bid'at grublarına olduğu gibi bunlara da karışmış, şüphe ve iltibaslar ortaya
çıkmıştır. İşte bu kişiler asla kâfir değillerdir. Ancak bunlar arasında
fâsıklar ve âsîler bulunabilir; hata sahibi oldukları halde hataları
bağışlanmış kimseler olabilir; hattâ bunlarda öyle bir iman ve takva
bulunabilir, bu iman ve takva oranında kişi Allah'ın veliliğini kazanmıştır.
Ehl-i Sünnet'in
kendisiyle Hâriciler, Cehmiyye, Mu'tezile ve Mür'cie'den ayrıldığı görüşün aslı
şudur ki, iman artar ve cüz'lere ayrılır. Nitekim Nebî sallallahu aleyhi ve
sellem şöyle buyurmuştur:
"Kalbinde
zerre mikdarı iman bulunan kişi Cehennem'den çıkacaktır" (Buhârî, Müslim)
Bu takdirde bu imana
göre Allah'ın velîsi olma keyfiyeti de artar ve cüz'lere ayrılır.
Bid'atların temeli
böylece bilinince Hâricilerin görüşlerinin temeli şudur ki; Haricîler, günahlar
sebebiyle tekfir ederler; günah olmayan şeyleri günah sayarlar; -mütevâtir bile
olsa- Kitab'ın zahirine muhalif olan Sünnet'e değil, Kitab'a ittibâyı gerekli
görürler; kendilerine muhalefet edenleri kâfir ilân eder; aslen kâfir olanlar
hakkında helâl saymadıkları şeyleri, kendileri nezdinde mürted oldukları için
muhalifleri hakkında helâl sayarlar. Nitekim Nebî sallallahu aleyhi ve sellem
de şöyle buyurmuşlardır:
"Müsülmanları
öldürür, putperestleri bırakırlar" (Buhârî; Müslim)
Bu münâsebetle bunlar,
benzeri şer'î görüşleri arasında Osman radıyallahu anh'ı, Ali radıyallahu anh'ı
ve taraftarlarını tekfir etmişler, aynı şekilde Sıffîn olayında bulunan her iki
tarafı da kâfir saymışlardır.
Râfizîlerin
görüşlerinin temeli de şudur: Nebî sallallahu aleyhi ve sellem, Ali radıyallahu
anh'ı, özre mahal bırakmayacak bir şekilde kesin olarak tâyin etmiştir. Ali b.
Ebî Tâlib, ma'sûm imamdır; ona muhalefet eden, kâfir olur. Muhacirler ve Ensâr,
Ali'nin tâyini ile ilgili bu nassı gizlemiş ve ma'sûm imamı inkâr etmişler;
hevalarına uyup dini tebdil, Şeriatı tağyir etmişlerdir; zulme ve taşkınlığa
gitmişler-hattâ ashâbtan ya on küsur, ya da biraz daha fazla olmak üzere
çok az bir topluluk dışında diğerlerini tamamen kâfir saymışlardır.
Rafizîler şunu da
söylerler: "Ebûbekr, Ömer ve benzerleri baştan beri hep münafık idiler".
Bazan da şöyle derler:
"Hayır, önce iman etmişlerdi; ama sonra kâfir oldular".
Râfizîlerin çoğunluğu,
kendi görüşlerine muhalif olanları tekfir eder, kendilerini "mü'min" diye
isimlendirip muhaliflerine "kâfir" derler. Görüşlerinin yayılma
imkânı bulamadığı İslâm şehirlerini "dâr-u ridde" kabul edip, müşriklerin
ve hıristiyanların şehirlerinden daha kötü durumda sayarlar. Bu sebeble Yahudileri,
Hristiyanları ve müşrikleri, bir kısım cumhûr-u müslimîn'e karşı, onlarla
muharebe ve mukâtele konusunda dost edinirler. Nitekim cumhûr-u müslimîn'e
karşı müşrik kâfirlerle, Hristiyan frenklerle ve Yahudilerle dostluklar
kurdukları, anlaşmalar sağladıkları bilinen bir husustur.
Ayrıca bu Râfızîlerden
zındıklık ve nifakın anaları çıkmıştır; bâtınî Karâmita zındıklığı ve
benzerleri gibi...
Şüphe yok ki bunlar,
bid'atçı zümreler arasında Kitab ve Sünnet'ten en uzak olanlardır. Bu
sebebledir ki Râfizîler, halk gözünde Sünnet'e muhalefetle meşhur olmuşlardır.
Halkın çoğunluğu "sünnî"nin zıddını ancak "râfızî" olarak
bilir. Halktan biri: "Ben, sünnîyim", dediği zaman bununla o: "Ben,
râfızî değilim" demek istemiştir.
Yine şüphe yok ki Râfizîler,
Haricîlerden daha beterdirler. Şu kadar var ki Haricîler, İslâm'ın ilk
döneminde ehl-i cemaata karşı kılıç çekmişlerdi. Ama Râfizîlerin, kâfirlerle
dostluk kurması, Hâricilerin kılıçlarından daha tehlikelidir. Karâmita,
İsmâiliyye ye ehl-i cemaat'a karşı savaş açmış diğer fırkalar da hep Râfizîliğe
müntesiptirler. Haricîler, doğru sözlülükle tanınıyorlardı. Râfizîler ise
yalancılıkla ünlüdürler. Haricîler, İslâm'dan ayrılıp uzaklaşmışlardı; bunlar
ise İslâm'a karşı savaş ilân ediyorlar.
Hâlis-muhlis
Kaderiyye'ye gelince; Kaderiyye bu Râfizîlerden çok çok daha iyi, Kitab ve
Sünnet'e daha yakındır. Yalnız Kaderiyye'nin Mu'tezîle ve benzeri bazı
fırkaları, aynen Cehmiyye gibidir. Bunlar da kendilerine muhalefet edenleri
tekfir eder, müslümanların kanını helâl sayar ve böylece onlara yakınlık
gösterirler.
Mürcie ise; bu üstüste
yığılmış bid'at taraftarlarından değildir. Bilâkis bunların görüşüne, fıkıh ve
ibâdet ehli bazı kimseler de katılmıştı ve önceleri ancak ehl-i sünnet'ten
sayılıyorlardı; ama giderek saçma sapan görüşleri alıp benimsemeleri sebebiyle
durumları haktan ayrıldı.
Ne zaman ki
kendilerine tâbi olunan meşhur zevattan bir topluluk "irca" ve "tafdîl"
görüşüne nispet olundu, işte o zaman, bunların görüşünden nefret ettirmek üzere
meşhur sünnet imamları, tafdîl görüşüne sahip Mürcie'yi zem konusunda
açıklamalarda bulunmaya başladılar. Meselâ Süfyân es-Sevrî diyordu ki:
"Kim, Ali radıyallahu
anh’ı Ebû Bekr'e ve iki şeyhe (Ömer ve Osman) radıyallahu anhum’a takdim eder,
onlardan faziletli görürse, Muhâcirûn ve Ensâr'ı zem ve tahkir etmiş olur.
Böyle bir inanca sahip olan kişi için Allah Teâlâ’ya ulaşacak bir amel
olacağını sanmıyorum.”
Evet, Süfyân es-Sevrî böyle
veya bu mealde bir şey diyordu. O, bunları, bazı Kufe’li imamlara Ali radıyallahu
anh’ın takdimi mes'elesi nispet edilince söylemişti. Eyyûb es-Sahtiyanî de
şöyle diyordu:
"Kim, Ali'yi
Osman'a takdîm ederse, Muhâcirûn ve Ensâr'ı' zem ve tahkir etmiş olur.”
O, bunları kendisine
bazı Kufe imamlarının böyle bir iddiası ulaştığı zaman söylemişti. Eyyûb
es-Sahtiyanî'nin daha sonra bu düşüncesinden vazgeçtiği de nakledilir. Meşhur
bazı zevat "irca" görüşüne nispet olununca Mürcie'nin zemmi konusunda
İmam Sevrî, Mâlik, Şafiî vesâir âlimlerin beyânları da bu kabildendir.
İmam Ahmed'in bu
konudaki açıklaması da, kendisinden önce yaşamış hidâyet imamlarının
açıklamalarının bir benzeridir. İmam Ahmed'in bu hususta kendiliğinden uydurup
ortaya attığı bir söz yoktur. Ancak o, Sünnet'i açıklamış, Sünnet'i savunmuş ve
Sünnet muhaliflerinin hâlini ortaya koymuş; Sünnet üzere cihâd etmiş; Sünnet
uğrunda, hevaların ve bid'atların çıkardığı eziyetlere sabretmiştir.
Allah Teâlâ şöyle buyurur:
"Sabrettikleri ve âyetlerimize kesinlikle inandıkları zaman, onların
içinden, buyruğumuzla doğru yola ileten önderler yetiştirmiştik" (Secde
24)
Sabır ve yakîn... İşte
bu ikisi ile dinde imamlık mertebesine erişilir...
İşte İmam Ahmed bütün
bunları îfâ edince isminin başına, kendisiyle şöhret bulduğu "Sünnet'te
imamlık" vasfı gelmiş ve o, kendisinden önce gelenlere nasıl tâbi olmuşsa
artık sonrakilere de önder olmuştur.
Ya değilse... Sünnet,
Rasûlullah'tan sahabenin, sahabeden tâbiûnun, tâbiûndan etbâ'ın... kıyamete
kadar devam edecek sırayla telâkki ettikleri şeylerdir. Gerçi bazı imamlar
Sünnet'i daha iyi bilir ve üzerinde daha ziyâde sabr-u sebat ederler. Şüphesiz
Allah Teâlâ en iyi bilen ve en güzel hükmedendir; her şeyi bilen O'dur.”
Şeyhulislam İbn Teymiyye rahimehullah’tan (Mecmuu’l-Fetava
3/345-358) nakil bitti.
El-Vellevî rahimehullah dedi ki: “Şeyhulislam’ın bu tahkiki
çok güzel bir araştırmadır. Buna sarıl! Zira başkasının sözlerinde bu kapsamlı
tahkiki bulamazsın. Allah en doğruyu bilendir. Dönüş O’nadır. O bize yeter ve O
ne güzel vekildir.”