Dâru's-Sunne Kitap - Kur'an ve Sahih Sünnet Üzere Kitaplar
Dâru's-Sunne Kitap - Kur'an ve Sahih Sünnet Üzere Kitaplar
İslâm’ı,
Kur’ân’ı ve Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’i çoğunluğun fıtratlarının
bozulmuş olduğu bu asrın ters yüz edilmiş idrakine yorumlattırarak din hakkında
şüphe oluşturmak isteyenlerin dillerine doladıkları ayetlerden birisi Talak
Suresi 4. Ayetidir.
Önce Talak Suresi 4.
Ayetini ve Sahih Meal’de vermiş olduğum tercümeyi aktarayım:
وَاللَّائِي
يَئِسْنَ مِنَ الْمَحِيضِ مِنْ نِسَائِكُمْ إِنِ ارْتَبْتُمْ فَعِدَّتُهُنَّ
ثَلَاثَةُ أَشْهُرٍ وَاللَّائِي لَمْ
يَحِضْنَ وَأُولَاتُ الْأَحْمَالِ أَجَلُهُنَّ أَنْ يَضَعْنَ
حَمْلَهُنَّ وَمَنْ يَتَّقِ اللَّهَ يَجْعَلْ لَهُ مِنْ أَمْرِهِ يُسْرًا
“Kadınlarınızdan
artık hayızdan kesilmiş olanlarla asla hayız olmayanların hakkında şüphe
ederseniz, onların iddeti üç aydır. Henüz adet
görmeyenler de böyledir. Hamile olanların iddetleri ise, yüklerini
bırakmalarıdır. Kim Allah’tan sakınırsa O, işinde kolaylık verir.” (Talak
4)
Ayetin nüzul sebebi
olarak, Taberî, Beyhakî, İbn Ebî Hâtim, Sahih kaydıyla Hâkim, İbn Merduye, Sa’lebî
ve İbnu’l-Munzir, Ubey b. Ka’b radıyallahu anh’den şu şekilde rivayet
etmişlerdir:
لَمَّا نَزَلَتْ
عِدَّةُ النِّسَاءِ فِي سُورَةِ الْبَقَرَةِ فِي الْمُطَلَّقَةِ وَالْمُتَوَفَّى
عَنْهَا زَوْجُهَا قَالَ: قَالَ أُبَيُّ بْنُ كَعْبٍ: يَا رَسُولَ اللهِ إِنَّ
أُنَاسًا مِنْ أَهْلِ الْمَدِينَةِ يَقُولُونَ قَدْ بَقِيَ مِنَ النِّسَاءِ مَا
لَمْ يُذْكَرْ فِيهِ شَيْءٌ قَالَ: " وَمَا هُوَ؟ " قَالَ: الصِّغَارُ
وَالْكِبَارُ ذَوَاتُ الْحَمْلِ قَالَ: فَنَزَلَتْ {وَاللَّائِي يَئِسْنَ مِنَ
الْمَحِيضِ مِنْ نِسَائِكُمْ إِنِ ارْتَبْتُمْ فَعِدَّتُهُنَّ ثَلَاثَةُ أَشْهُرٍ
وَاللَّائِي لَمْ يَحِضْنَ وَأُولَاتُ الْأَحْمَالِ أَجَلُهُنَّ أَنْ يَضَعْنَ
حَمْلَهُنَّ}
“Bakara suresinde
boşanmış kadınların ve kocası ölen kadınların iddeti nazil olunca Ubey b. Ka’b
radıyallahu anh dedi ki: “Ey Allah’ın rasulü! Medine halkından bazı insanlar
diyorlar ki: “Haklarında bir şey zikredilmeyen kadınlar da var” Rasulullah
sallallahu aleyhi ve sellem: “O nedir?” buyurdu. Dedi ki: “Küçükler, yaşlılar
ve hamile olanlar.” Bunun üzerine Talak suresi 4. Ayeti nazil oldu.”
Bu ayette hayız
görmemiş olan kadınların iddetinden bahsedilmesi sebebiyle İslâm’da, hayız
görme çağına gelmemiş küçük yaştaki kızların evlilik akdinin geçerli oluşuna
delil vardır.
Böyle bir akdin
geçerli olması hususunda kimsenin tuhafına gidecek bir durum olmasa gerekir.
Nitekim müslümanların örflerinde böyle bir uygulama eskiden de vardı, beşik
kertmesi dedikleri âdetler sonraki zamanlarda da meydana gelmiştir. Bu durumda
büluğa ermemiş kızın velisi, kızı küçük yaşta iken biriyle nikâhlar ve
zikredilen ayet, böyle bir nikâhın geçerli olduğuna delil getirilir.
Lakin öküz altında
buzağı arayan zihniyet, bahsettiğim bu hakikat üzerinden bozuk bir fikir
yürüterek İslam’ın buluğa ermemiş kızlarla cinsel ilişkiye cevaz verdiği
şeklinde bir çıkarımda bulunuyor veya bu şekilde lanse etmek istiyorlar!
Bu çirkin girişim
neticesinde üç çeşit sapma meydana gelmiştir.
1- Bir kısmı İslam
düşmanlarının bu iftiraları sebebiyle İslam’da buluğa ermemiş kızla evlenmek
caizse, onunla buluğa ermeden ilişkiye girmenin de caiz olduğunu sanmaktadır!
2- Bir kısmı Talak
suresindeki ayeti tahrif etmekte, “hayız görmemiş olanlar” ifadesiyle,
yalnızca hastalık sebebiyle hayız göremeyenlerin kastedildiğini, küçük yaşta
evlenenlerin bu ayetin kapsamında olamayacağını düşünmektedir!
3- Bir kısmı da bu
sebeple Kur’an ve sünneti inkâr edip ateist ya da deist olmayı tercih
etmektedir!
Bu üç sınıf da
bilgisizlikleri sebebiyle söz konusu saptırıcı iftiranın kurbanı olmuşlardır.
Öncelikle bilinmesi gerekir
ki, küçük yaştaki kızların evlilik akdinin geçerli olması, buluğa ermeden önce
onlarla ilişkinin caiz olmasını gerektirmez. Bu konuda belirleyici olan,
müslümanların örfüdür.
İslam tarihinde hiç
kimse bu ayete dayanarak buluğa ermemiş kızla ilişkiyi meşru görmemiştir.
Bilakis bu konuda ihtilam çağını veya kızın kendisiyle ilişkiye musait olduğu
çağa gelmesini şart koşmuşlardır.
Bu konudaki icmayı İbn
Battal Şerhu’l-Buhârî’de (7/172) el-Begavi’den şu şekilde nakletmiştir:
“Âlimler, babaların beşikte olsalar bile küçük kızlarını evlendirmelerinin caiz
olduğu, ancak kocalarının onlar ilişkiye uygun hale gelmedikçe ilişkiye
girmelerinin caiz olmadığı hususunda icma (sözbirliği)
etmişlerdir.”
Dolayısıyla kendisiyle
evlilik akdi yapılmış küçük kızla, ilişkiye uygun çağa gelmeden ilişkiye
girmeyi caiz görmek müslümanların icmaına aykırı, bozuk bir iddiadır!
Bazı kimseler kızlarda
buluğ çağının yalnızca hayız görmekle gerçekleşeceği şeklinde yanlış bir zanna
kapılmışlardır.
Bu meselenin aslı ise
şudur: Hayız, bir kızın buluğa ermesinin alametlerinden birisidir. Lakin hayız
görmeden önce de ihtilam olabilir yahut daha başka buluğ alametleri
gelişebilir. Bazı kızlar ihtilam olmadan önce hayız görmeye başlayabilir.
Bazıları da hayız görmeden önce ihtilam olabilir. Buluğun hayızdan başka
alametleri de vardır. Bunlardan hangisi önce meydana gelirse kız o zaman buluğa
erer. Dolayısıyla ayette “hayız görmemiş olanlar” ifadesi geçiyor diye,
buluğa ermemiş kızlarla ilişkiye girmenin cevazı anlaşılmaz.
Allah Teala şöyle
buyurmuştur:
وَابْتَلُوا الْيَتَامَى حَتَّى إِذَا
بَلَغُوا النِّكَاحَ
"Yetimleri nikâh çağına ulaşıncaya kadar deneyin." (Nisa 6)
Bu ayette bulugu'n-nikâh/nikâh
çağına ulaşmak zikredilmiştir. Bu sebeple bazı ilim ehli, evlilik akdinin
sahih olması için buluğ çağını şart koşmuşlardır. Lakin bu görüş hem Talak
suresi 4. Ayetine hem Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetine hem
de selefin anlayışına aykırıdır.
Yine Allah Azze ve
Celle şöyle buyurmuştur:
وَإِذَا بَلَغَ الْأَطْفَالُ مِنْكُمُ الْحُلُمَ
فَلْيَسْتَأْذِنُوا كَمَا اسْتَأْذَنَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ
"Çocuklarınız
ergenlik çağına girdiklerinde, kendilerinden öncekiler izin istedikleri gibi onlar
da izin istesinler." (Nur 59)
Bu ayette de egenlik
çağı diye tercüme ettiğim kısım “hulm” kelimesiyle ifade edilmiştir ki bu da
ihtilam çağıdır. Bu ise erkek ya da kız çocuğunun meni görmeye başladığı
zamandır.
Nitekim çokça manipüle
edilmeye çalışılan Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in Aişe radıyallahu
anha ile evliliğine bakılırsa, onunla 6 yaşında iken evlenmiş, 9 yaşında ise
zifafa girmiştir.
Muasırların fıtratları
saptırarak buluğ ya da reşit olma yaşını 18 olarak tayin etmeleri toplumların ifsat
olmasında büyük etkiler meydana getirmiştir. 9-10 yaşlarında ihtilam olan
dolayısıyla libido ile imtihan olunan gençlerin meşru evlilik yapmalarının
yasaklanması, zina ve daha başka cinsel sapkınlıkların yaygınlaşmasına sebep
olmakta, fakat fıtratları bozulmuş çoğunluk gençlerin hatta ilkokul çağındaki
çocukların dahi evlilik dışı ilişkilerini karşı çıkılacak bir şey olarak
görmemekte hatta bazı aileler çocuklarını bu pisliklere, sevgili edinmeye
teşvik bile etmektedir! Sonra da bu kimselerin 18 yaşından önce evliliğe
şiddetle karşı çıktıklarını görürüz! İdraklerin nasıl ters yüz edildiğini
görmüyor musunuz?!
Burada özellikle
ikinci kısmın ayeti bilgisizce saptırmalarına değineceğim. Çünkü bu kimseler
diyorlar ki: “Ayette “lem yahidne” ifadesi geçiyor, bu “hiç hayız
görmeyenler” demektir ve “lem” edatı onların ileride de hiç hayız görmeyen
kimseler olduklarını ifade eder. Şayet “henüz hayız görmeyenler” kastedilseydi,
“lemmâ” edatı kullanılırdı. Nitekim İhlas suresinde de “lem yelid, ve lem
yûled/doğurmamış, doğurulmamıştır” buyruluyor. Bundan dolayı lem edatı
müstakbelin nefyini de içerir. “Lem yahidne” kavlinde kastedilenler de geçmişte
hayız görmedikleri gibi, ileride de hayız görmeyecek olan kimselerdir…”
Bu bozuk anlayış
Uluslararası Kur’ân Araştırmaları sitesinde, akletme ve tefekkür etme iddiasında
bulunan kimselerin şu linkinde savunuluyor:
﴿وَاللَّائِي لَمْ يَحِضْنَ﴾ – المعهد الدولي للدراسات القرآنية
Bu saptırıcı yorum,
sırf İslam düşmanlarına cevap arama endişesiyle cehalet denizine düşünce
sarılınan bir yılandır!
Adetâ Arap
diline de Kur’ân’ın ilk muhataplarının da bilmediği yeni kurallar uyduruyorlar!
Öyle ki bu asra gelinceye kadar herkes bu ayeti yanlış anlamışlar ve bunlar
semantik bir hatayı tespit etme şerefine nail olmuşlar gibi sunum yapıyorlar!
Hevasına uyduramadığı sünnetleri inkâr eden, sonra Kur’ânı çürük Arap dili bilgisiyle açıklamaya çalışan, bunda da beceremeyip eline yüzüne bulaştıran kimseler de sık sık böyle yalpalamalara düşüyorlar!
Suleymaniye
Vakfı'nın Arapça yayın yaptığı şu linkte “lem yahidne” kavlinin “henüz hayız
görmemiş olanlar” şeklinde tercüme edilmesinin tahrif olduğu iddia ediliyor:
واللائي لم
يحضن، والتحريف المقصود - حبل الله
Altay Cem Meriç gibi
ehil olmayan kelam ve felsefe sevdalısı kişiler de bu zırvayı essah sanarak
aynı argümanı kullanmaktadırlar!
Muhalifin itirazı: “Bu
ayeti “henüz adet görmeyenler” diye tercüme etmek yanlıştır. Şayet öyle
olsaydı, “lemmâ yahidne” denilirdi.”
Cevap: Kur’ân’da Allah Azze ve Celle, hepsini burada
zikredemeyeceğim kadar çok ayette “lem” nefiy edatını henüz olmamış ama bir
süre sonra olacak şeyler hakkında kullanmıştır. Henüz olmamış şeyler hakkında
lem edatının kullanılamayacağını iddia etmeniz sizin cehaletinizdir. Bu konuda
saptırma yaparak muhataplarınızı yanıltmaya çalıştığınızı açıkça ortaya koyan
birkaç örnek şu ayetlerde mevcuttur:
Allah Azze ve Celle
şöyle buyurmuştur:
وَبَيْنَهُمَا
حِجَابٌ وَعَلَى الْأَعْرَافِ رِجَالٌ يَعْرِفُونَ كُلًّا بِسِيمَاهُمْ وَنَادَوْا
أَصْحَابَ الْجَنَّةِ أَنْ سَلَامٌ عَلَيْكُمْ لَمْ
يَدْخُلُوهَا وَهُمْ يَطْمَعُونَ
“Onların arasında
perde vardır ve a’raf üzerinde hepsini yüzlerinden tanıyan adamlar vardır.
Cennet ehline: “Selamun aleykum” diye seslenirler ki bunlar ummakla
birlikte henüz oraya girememişlerdir.”
(A’raf 46)
Şayet “lem” edatı,
muhalifin iddia ettiği gibi, henüz olmamış ama bir süre sonra olacak bir şey
hakkında kullanılamayacak, yani müstakbeli de nefyeden bir edat olsaydı bu
ayette anlatılan a’râf ashabı cennete hiç giremeyecek kimseler olurlardı.
Hâlbuki A'raf 49. ayetinde onların cennete girecekleri ifade edilmektedir.
Allah Azze ve Celle
şöyle buyurmuştur:
قَالَتِ
الْأَعْرَابُ آمَنَّا قُلْ لَمْ
تُؤْمِنُوا وَلَكِنْ قُولُوا أَسْلَمْنَا وَلَمَّا يَدْخُلِ الْإِيمَانُ فِي قُلُوبِكُمْ
وَإِنْ تُطِيعُوا اللَّهَ وَرَسُولَهُ لَا يَلِتْكُمْ مِنْ أَعْمَالِكُمْ شَيْئًا
إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ
“Bedeviler dedi ki:
“İman ettik.” De ki: “Siz iman etmediniz; fakat
‘Müslüman olduk’ deyin. İman henüz kalplerinize girmiş değildir. Eğer Allah’a
ve rasûlü’ne itaat ederseniz, O, sizin amellerinizden hiç bir şeyi eksiltmez.
Şüphesiz Allah Ğafûr’dur, Rahîm’dir.” (Hucurat 14)
Şayet muhalifin
iddiası doğru olsaydı, bu ayette zikredilen bedevilerin iman etmeleri mümkün
olmazdı. Nitekim ayetin devamı, lem edatının, burada lemmâ edatı ile aynı
anlamda kullanıldığını açıkça ortaya koymuş, “İman henüz kalplerinize
yerleşmedi” buyrulurken bu defa “lemma” edatı kullanılmıştır.
Allah Azze ve Celle
şöyle buyurmuştur:
وَإِذَا كُنْتَ
فِيهِمْ فَأَقَمْتَ لَهُمُ الصَّلَاةَ فَلْتَقُمْ طَائِفَةٌ مِنْهُمْ مَعَكَ
وَلْيَأْخُذُوا أَسْلِحَتَهُمْ فَإِذَا سَجَدُوا فَلْيَكُونُوا مِنْ وَرَائِكُمْ
وَلْتَأْتِ طَائِفَةٌ أُخْرَى لَمْ يُصَلُّوا
فَلْيُصَلُّوا مَعَكَ …
“Sen de aralarında
bulunup onlara namaz kıldırırken onlardan bir kısmı seninle beraber dursun ve
silahlarını da alsınlar. Secde ettikleri zaman arkanızda bulunsunlar. Namaz kılmamış olan diğer grup gelip seninle
beraber namaz kılsınlar...” (Nisa 102)
Bu ayet de, muhalifin
iddiasını tamamen boşa çıkarmaktadır. Savaş halinde kılınan korku namazının
anlatıldığı bu ayette “namaz kılmamış olan diğer grup” lem edatıyla anılmıştır,
yani ayetin anlamı; henüz namaz kılmamış olanlar demektir. Şayet muhalifin
iddiası doğru olsaydı lem edatıyla namaz kılmamış oldukları belirtilen bu gruba
“Seninle beraber namaz kılsınlar” diye emretmenin ne anlamı kalırdı?!!
Allah Azze ve Celle
şöyle buyurmuştur:
فَلَمَّا فَصَلَ
طَالُوتُ بِالْجُنُودِ قَالَ إِنَّ اللَّهَ مُبْتَلِيكُمْ بِنَهَرٍ فَمَنْ شَرِبَ
مِنْهُ فَلَيْسَ مِنِّي وَمَنْ لَمْ
يَطْعَمْهُ فَإِنَّهُ مِنِّي إِلَّا مَنِ اغْتَرَفَ غُرْفَةً بِيَدِهِ
فَشَرِبُوا مِنْهُ إِلَّا قَلِيلًا مِنْهُمْ…
“Talut ordularla
ayrıldığında dedi ki: “Şüphesiz Allah sizi bir nehirle imtihan edecektir. Kim
ondan içerse benden değildir; kim de - eliyle bir avuç aldığı dışında - onu tatmazsa şüphesiz o bendendir.” - İçlerinden
pek azı müstesna - ondan içtiler...” (Bakara 249)
Bu ayette de imtihan
edildikleri bu nehirden içmeyenler hakkında “lem” edatı kullanılmıştır. Bu
edatın kullanılması, bu imtihandan sonra da onların bu nehirden bir daha hiç
içmeyecekleri anlamında değildir!
Allah Azze ve Celle
yüz sene ölü bırakıp da sonra dirilttiği şahsın – ki bunun Uzeyr aleyhi's-selâm
olduğu rivayet edilir – kıssasında şöyle buyurmuştur:
…فَانْظُرْ إِلَى طَعَامِكَ وَشَرَابِكَ لَمْ
يَتَسَنَّهْ وَانْظُرْ إِلَى حِمَارِكَ وَلِنَجْعَلَكَ آيَةً
لِلنَّاسِ…
“…Yiyeceğine ve
içeceğine bak! Hiç bozulmamış. Bir
de eşeğine bak! Seni insanlara ayet kılmamız için...” (Bakara 259)
Bu ayette yiyecek ve
içeceğinin bozulmamış olması lem edatıyla ifade edilmiştir. Bu yiyecek ve
içeceklerin bozulmayacağı anlamına gelmez, henüz bozulmamış anlamındadır!
Bunun gibi, muhalifin
iddiasını tamamen boşa çıkaran, lem edatının mustakbeli nefyetme anlamında
kullanılmadığı daha onlarca ayet vardır. Şu ayetler de bunlardan bazılarıdır:
كَمَا
أَرْسَلْنَا فِيكُمْ رَسُولًا مِنْكُمْ يَتْلُو عَلَيْكُمْ آيَاتِنَا
وَيُزَكِّيكُمْ وَيُعَلِّمُكُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَيُعَلِّمُكُمْ مَا لَمْ تَكُونُوا تَعْلَمُونَ
“Nitekim sizden
olan ve içinizde bulunan, size ayetlerimizi okuyan, sizi arındıran, size kitap
ve hikmeti öğreten, size bilmediğiniz şeyleri
öğreten Rasûlü gönderdik.” (Bakara 151)
فَإِنْ خِفْتُمْ
فَرِجَالًا أَوْ رُكْبَانًا فَإِذَا أَمِنْتُمْ فَاذْكُرُوا اللَّهَ كَمَا
عَلَّمَكُمْ مَا لَمْ تَكُونُوا تَعْلَمُونَ
“Eğer korkarsanız,
yaya olarak veya binek üzerinde, güvene kavuştuğunuz zaman size bilmediğiniz şeyleri öğrettiği gibi Allah'ı
anın!” (Bakara 239)
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَذَرُوا مَا بَقِيَ مِنَ الرِّبَا
إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ * فَإِنْ لَمْ
تَفْعَلُوا فَأْذَنُوا بِحَرْبٍ مِنَ اللَّهِ وَرَسُولِهِ وَإِنْ
تُبْتُمْ فَلَكُمْ رُءُوسُ أَمْوَالِكُمْ لَا تَظْلِمُونَ وَلَا تُظْلَمُونَ
“Ey iman edenler,
Allah’tan sakının! Mü'minler iseniz ribadan kalanı bırakın! Şayet yapmazsanız artık Allah ve Rasûlü'nün
size savaş açmış olduğunu kesinlikle bilin! Tevbe ederseniz anaparanız size
aittir. Ne zulmediniz ne de zulme uğrayınız.” (Bakara 278-279)
فَرِحِينَ بِمَا
آتَاهُمُ اللَّهُ مِنْ فَضْلِهِ وَيَسْتَبْشِرُونَ بِالَّذِينَ لَمْ يَلْحَقُوا بِهِمْ
مِنْ خَلْفِهِمْ أَلَّا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ
“Allah’ın fazlından
kendilerine verdikleri ile ferah içindedirler, arkalarından
kendilerine katılmamış olanlar için hiç bir korku olmadığını ve
üzülmeyeceklerini müjdelemek isterler.” (Al-i İmran 170)
وَأَنْزَلَ
اللَّهُ عَلَيْكَ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَعَلَّمَكَ مَا لَمْ تَكُنْ تَعْلَمُ وَكَانَ فَضْلُ اللَّهِ
عَلَيْكَ عَظِيمًا
“... Çünkü Allah
sana kitap ile hikmeti indirmiş ve sana bilmediğin
şeyleri bildirmiştir. Şüphesiz ki Allah’ın senin üzerindeki lütfu
çok büyüktür!..” (Nisa 113)
وَعُلِّمْتُمْ
مَا لَمْ تَعْلَمُوا أَنْتُمْ وَلَا
آبَاؤُكُمْ قُلِ اللَّهُ ثُمَّ ذَرْهُمْ فِي خَوْضِهِمْ يَلْعَبُونَ
“…Üstelik sizin bilmediğiniz atalarınızın da bilmediği şeyler
size öğretilmiştir.” Sen: “Allah’tır” de sonra onları bırak daldıkları batakta
oynayadursunlar.” (En’âm 91)
لَمْ يَكُنِ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ وَالْمُشْرِكِينَ مُنْفَكِّينَ حَتَّى
تَأْتِيَهُمُ الْبَيِّنَةُ
“Kitap ehlinden ve
müşriklerden inkâr edenler, kendilerine apaçık delil gelinceye kadar, ayrılacak değillerdi.”
(Beyyine 1)
Faide: Şayet Talak 4. ayette “lemmâ yahidne” denilseydi,
hastalık gibi sebeplerle hiç hayız görmeyecek olanlar kapsam dışı kalırdı. Yine
muhalifin iddia ettiği şekilde, sadece ileride de asla hayız görmeyecek
kimseler kastedilseydi, “len yahidne”
denilirdi. Fakat mazi ve muzariyi nefyeden “lem” edatı kullanılarak hem daha
önce hayız görmemiş olan küçükler, hem de hastalık gibi sebeplerle hiç hayız
görmeyecek olanlar bu ayetin kapsamında zikredilmiş olmaktadır. Şüphesiz bu,
Kur’ân’ın belagatindendir.
Yani bu mesele
sebebiyle dinden çıkmayı tercih edenlere gelince, Allah’ın saptırdığını kimse
hidayet edemez.
Allah Azze ve Celle
şöyle buyurmuştur:
إِنَّ اللَّهَ لَا يَسْتَحْيِي أَنْ يَضْرِبَ
مَثَلًا مَا بَعُوضَةً فَمَا فَوْقَهَا فَأَمَّا الَّذِينَ آمَنُوا فَيَعْلَمُونَ أَنَّهُ
الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْ وَأَمَّا الَّذِينَ كَفَرُوا فَيَقُولُونَ مَاذَا أَرَادَ
اللَّهُ بِهَذَا مَثَلًا يُضِلُّ بِهِ كَثِيرًا وَيَهْدِي بِهِ كَثِيرًا وَمَا يُضِلُّ
بِهِ إِلَّا الْفَاسِقِينَ
“Doğrusu Allah bir
sivrisineği veya ondan üstün herhangi bir şeyi misal vermekten çekinmez.
Gerçekten iman edenler bilirler ki, o kesinlikle Rablerinden bir haktır.
Küfredenler ise: “Allah bu misal ile neyi kastetmiştir?” derler. Onunla pek çoğunu
saptırır. Birçoğunu da onunla hidayete erdirir. Onunla fasıklardan başkasını
saptırmaz.” (Bakara 26)
Bu ayet iyi tefekkür edilirse, o dinden çıkanlar iyi ki dinden çıkmışlar, Allah onları saptırmakla müslümanlara büyük lütufta bulunmuş deriz ve “Allah ancak fasık olanları saptırır” sözüne teslim oluruz.
Gönül genişliği ve kalp selameti isteyen kimse, birinin başka biri
hakkında konuşmasını dinlememeli, böyle bir konuşmaya iltifat etmemelidir. Bu
tür konuşmalar yapanların geneli iyi akledemeyen ve sabit olmayan şeyler
konuşan kimselerdir.
Seleften birisi bu tür konuşmalar yapan kimseleri şöyle nitelemiştir:
“Bir iyilik gördükleri zaman onu gizlerler, kötülük gördükleri zaman onu hemen
yayarlar, bilmedikleri konularda da yalan söylerler.”
Bunlar ancak düşmanların halleridir ve fitne ehlinin özellikleridir. Laf
taşıyan kimse hasta bir adamdır, aklı hayallerle, kalbi kötü zanlarla doludur.
İnsanlar onun katında kaş göz işaretleriyle ve hakaretlerle küçümsenen
konumdadır. Onun nazarında insanlar ancak ayıpları konuşulacak kimselerdir.
İmam Şafii rahimehullah şöyle demiştir: “Dillerinizi kötü söz
konuşmaktan koruduğunuz gibi kulaklarınızı da kötü söz işitmekten uzak tutun.
Çünkü dinleyen, konuşana ortaktır. Sefih kimse kabındaki en pis şeyi çıkarıp
sizin kaplarınıza boşaltmayı gözler.”
Laf taşıyan kimse kötü sözleri nakletmekle fitne için bir merdiven olur,
kardeşliklerin saflığını bozar. Buna engel olunmazsa onun günahı ve
bozgunculuğuna ortak olunmuş olunur.
İmam Şafii şöyle der: “Taşınan sözü kabul etmek, laf taşımaktan daha
zararlıdır. Çünkü laf taşımak delalet iken, onu kabul etmek icazet (izin)
demektir. Bir şeye delalet eden, onu kabul edip izin veren gibidir.”
İbn Mes’ud radıyallahu anh’den: “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem
Ebu Bekr ve Ömer radıyallahu anhuma ile mescide girdi, Bir de baktılar ki İbn
Mes’ud namaz kılıyor ve Nisa suresini okumakta. Yüzüncü ayete geldiğinde İbn
Mes’ud radıyallahu anh kıyam halinde namazda iken dua etmeye başladı. Nebî
sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki:
“İstekte bulun, sana verilecek, istekte bulun, sana verilecek.”
Sonra dedi ki:
“Kim Kur’ân’ı nazil olduğu şekilde okumak isterse İbn Ummi Abd’in
(İbn Mes’ud radıyallahu anh’ın) kıraatiyle okusun.” Sabah olunca Ebu Bekr
radıyallahu anh İbn Mes’ud radıyallahu anh’ı müjdelemek için gitti ve ona dedi
ki: “Dün akşam duanda ne istedin?” O da dedi ki:
“Allah’ım! Senden tereddütsüz bir iman, tükenmeyen nimetler ve kalıcılık
cennetinin en yükseğinde Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) ile arkadaşlık
isterim” dedim.” Sonra Ömer radıyallahu anh geldi, ona denildi ki: “Ebu Bekr
senden önce davrandı.” O da dedi ki:
“Allah Ebu Bekr’e rahmet etsin. Hangi hayra teşebbüs etsem mutlaka o
beni geçmiştir.”[1]
Sahabenin, kardeşinin ulaştığı hayrı müjdelemek için çabasına bakın! Bu
hakkı, doğruluğu ve hayrı nakletmek için çabalamadır. Bâtılı, günahı ve düşmanlığı
nakletmek için değil!
Eğer nakledilen söz doğru olup bir ayıbı ortaya koyan, hürmeti kaldıran
bir şey içeriyorsa bu, bozuk bir davranıştır. Eğer nakledilen söz yalan ise,
iftira, yalan şahitlik ve Allah’a karşı harp açmaktır. Bu, tedavi edilmesi gereken
nemime hastalığıdır. Tedavi edilemeyen organ, bedenin kalan kısımlarının
selameti için kesilir.
Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Kattat
cennete giremez.”[2]
Ve “Nemmam cennete giremeyecektir”[3]
buyurmuştur.
Kattat ve nemmam laf taşıyan kimse demektir.
Yine Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Mü’min
mü’minin aynasıdır. Mü’min, mü’minin kardeşidir. Onun açığını kapatır ve onu
arkasından gözetir.”[4]
Bu kimseler Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şu tehdidinden
sakınmazlar mı: “Ey dilleri iman edip kalpleri iman etmeyenler topluluğu!
Müslümanların ayıplarını araştırmayın! Kim müslümanın ayıbını araştırırsa Allah
da onun ayıbını ortaya koyar.”[5]
Evet, bu kimseler hastalardır. Mü’minlerin emiri Osman b. Affan
radıyallahu anh’ı katledenler de böylesi hastalıklı zihniyette idiler. Osman
radıyallahu anh’ın içtihadıyla yapmış olduğu bazı işleri hastalıklı akıllarıyla
yorumladılar ve bu yorumları kabul eden zayıf kalpler için fitneye vesile
oldular.
Osman b. Affan radıyallahu anh katledilince Huzeyfe b. el-Yeman
radıyallahu anh minbere çıkıp şöyle hitap etti: “Allah’ın onu katledene ve ona
sövenlere lanet et! Muhakkak ki biz onu eleştiriyorduk, o da bizi
eleştiriyordu. Bunu fitne için merdiven yaptılar! Allah’ım! Onları ancak
kılıçlarla öldür!”
Hataları fitne için merdiven kılmamak gerekir! Bizler, fitnelerin
yayılmasına değil, kalplerin birleştirilmesine muhtacız. Allah Azze ve Celle
şöyle buyurmuştur:
إِنَّ الَّذِينَ يُحِبُّونَ أَن تَشِيعَ الْفَاحِشَةُ
فِي الَّذِينَ آمَنُوا لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ وَاللَّهُ
يَعْلَمُ وَأَنتُمْ لَا تَعْلَمُون
“İman edenler arasında çirkin şeylerin
yayılmasını arzulayan kimseler için dünyada da ahirette de çetin bir ceza
vardır. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (Nur 19)
Muhakkak ki laf tasıyan kimsenin önünde Allah Azze
ve Celle’ye tevbe etmek dışında bütün kapılar kapalıdır! “Allah Teâlâ gece
günah işleyenler için gündüz elini açar, ve gündüz günah işleyenler için
geceleyin elini açar.”[6]
Sen de elini ancak hayır için aç, dilinle maruf
olandan başkasını söyleme! Fudayl b. Iyad rahimehullah şöyle demiştir: “Bize
göre yüksek mertebelere ancak cömertlik, gönül selameti ve müslümanlara
samimiyet ile ulaşılır.”
Şiârın daima “Nezafet/temizlik” olsun. Kastedilen zahirdeki temizlik
değil sadece. Bilakis iç temizliği! Gönlün ve düşüncelerin temizliği, dilin,
elin ve azaların temizliği! İnsanlarla ilişkilerin ve tutulan yolun temizliği!
Kalbin kinlerden ve kirlerden temizliği!
Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem söven, müstehcen konuşan, lanet
eden biri değildi! Azarladığı zaman şöyle derdi: “Ona ne oluyor! Alnı toprak
olsun!”[7]
Müslüman, dilinden ve elinden selamette olunan kimsedir.[8]
Hem azaların temizliği, hem de kalbin şüphelerden ve şehvetlerden
temizliğini kastediyoruz!
Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
إِنَّ اللهَ يُحِبُّ التَّوَّابِينَ وَيُحِبُّ
الْمُتَطَهِّرِين
“Doğrusu Allah
çokça tevbe edenleri de sever, çokça temizlenenleri de sever.” (Bakara 222)
Bu temizlik için, müslümanlardan bir kimse hakkında konuşan kimseyi
dinleme kapısını kapamak zorunludur. Böylece gönül huzurlu, kalp selim kalır,
aramızda güzel zan ihya olur. Laf taşıyan kimse sana geldiği zaman de ki: “Allah’tan
beni, seni ve onu bağışlamasını dile!” Sana eziyet verecek sözü dinlemekten yüz
çevir. Çünkü o dikenli bir yoldur.
Ebu Hureyre
radıyallahu anh’den: Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
سَيُصِيبُ أُمَّتِي دَاءُ
الْأُمَمِ فَقَالُوا يَا رَسُولَ اللَّهِ وَمَا دَاءُ الْأُمَمِ؟ قَالَ الْأَشَرُ وَالْبَطَرُ
وَالتَّدَابُرُ وَالتَّنَافُسُ فِي الدُّنْيَا وَالتَّبَاغُضُ وَالْبُخْلُ حَتَّى يَكُونَ
الْبَغِيُّ ثُمَّ يَكُونَ الْهَرْجُ
“Ümmetime ümmetlerin hastalığı isabet edecek.”
Dediler ki: “Ey Allah’ın rasulü!
Ümmetlerin hastalığı nedir?” Buyurdu ki:
“Kibir ve hakkı
kabullenmeyip insanları hor görmektir, çoklukla övünmek, dünya için yarışmak,
birbirine buğzetmek, birbirine hased etmektir. Bunun sonucunda taşkınlık, sonra
cinayetler ortaya çıkar.”[9]
ez-Zubeyr b. el-Avvam
radıyallahu anh’den: Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
دَبَّ إِلَيْكُمْ دَاءُ الْأُمَمِ قَبْلَكُمُ الْحَسَدُ وَالْبَغْضَاءُ وَالْبَغْضَاءُ
هِيَ الْحَالِقَةُ لَا أَقُولُ تَحْلِقُ الشَّعَرَ وَلَكِنَّهَا تَحْلِقُ الدِّينَ
وَالَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ لَا تَدْخُلُوا الْجَنَّةَ حَتَّى تُؤْمِنُوا وَلَا
تُؤْمِنُوا حَتَّى تَحَابُّوا أَلَا أُخْبِرُكُمْ بِمَا يُثَبِّتُ ذَاكَ لَكُمْ
أَفْشُوا السَّلَامَ بَيْنَكُمْ
“Sizden önceki
ümmetlerin hastalığı sizin içinize girdi. Hased ve kin. Kinleşme: O tıraş
edicidir, dini tıraş edicidir, saçı tıraş edici demiyorum! Nefsim elinde olana
yemin olsun ki iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevinceye kadar
da iman etmiş olmazsınız. Dikkat edin! Yaptığınız takdirde birbirinizi
seveceğiniz şeyi size bildireyim mi? Aranızda selamı yayın.”[10]
Ya hayır söyle, ya da sus! Kendi kusurlarınla meşgul ol! Seni
ilgilendirmeyen şeyi terk et! Müslümanlar arasında husumetlerin, düşmanlıkların
sebebi olmaktan sakın!
Ebu’d-Derda radıyallahu anh’den: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem
şöyle buyurdu:
ألا أخبركم بأفضل من درجة الصيام والصلاة
والصدقة قالوا بلى قال صلاح ذات البين، فإنَّ فساد ذات البين هي الحالقة
“Dikkat edin! Size namaz, oruç ve sadakadan üstün bir dereceyi haber
vereyim mi?” Dediler ki: “Evet” Buyurdu ki:
“Ara bulmaktır. Muhakkak ki ara bozmak (dini) traş edicidir!”[11]
İspiyonculuk ve laf taşıma sebebiyle birbirine darılan nice kardeş vardır!
Gönlü geniş olduğu halde sevdiği kardeşlerinin arasına gelen nice kardeş vardır
ki şeytan kin tohumlarını atar ve kalpleri bozar, öyle ki mescidi terk etmeye
başlar ve şeytanın avanesinden olur!
Daima kardeşlerinle yakınlık sağladığın anları hatırla, ilim talebinde
yardımlaşmanızı, ilim ve zikir meclislerine katılmada birbirinize destek
olmanızı, birbirinize Allah’ı hatırlatmanızı, bunların seyyiatı hasenata
çeviren vesileler olduğunu, bir cumadan diğer cumaya arada geçenlere keffaret olduğunu,
bu büyük lütufa kardeşin vesilesiyle ulaşabildiğini, cemaatteki bereketleri
hatırla ve bu faziletleri senden iyi bilen şeytanın seni bunlardan mahrum etmek
için kurduğu tuzaklara karşı gaflet etmemen gerektiğini aklından çıkarma!
Tabiinin büyüklerinden Avn b. Abdillah b.Utbe b. Mes’ud rahimehullah
şöyle demiştir: “Bir kimsenin insanların ayıpları konusunda dalmasının ancak
kendi nefsi hakkında gaflet sebebiyle olduğunu düşünüyorum.”
رَبَّنَا اغْفِرْ لَنَا وَلِإِخْوَانِنَا
الَّذِينَ سَبَقُونَا بِالْإِيمَانِ وَلَا تَجْعَلْ فِي قُلُوبِنَا غِلًّا لِّلَّذِينَ
آمَنُوا رَبَّنَا إِنَّكَ رَؤُوفٌ رَّحِيمٌ
“Rabbimiz, bizi ve bizden önce iman etmiş kardeşlerimizi bağışla ve
kalplerimizde iman edenlere karşı bir kin bırakma! Rabimiz gerçekten sen
Rauf’sun, Rahim’sin” derler.” (Haşr 10)
[1]
Sahih. Ahmed (1/454) Taberânî
Mu'cemu'l-Kebîr (9/67)
[2]
Sahih. Buhârî (6056) Muslim (105)
[3]
Sahih. Muslim (105)
[4]
Hasen. Ebû Dâvûd (4918) Buhârî
Edebu’l-Mufred (239)
[5]
Sahih. Ebû Dâvûd (4880) Ahmed (4/421)
[6]
Sahih. Muslim (2759)
[7]
Sahih. Buhârî (6301)
[8]
Sahih. Buhârî (10) Muslim (41)
[9]
Sahih ligayrihi. Taberani Evsat (9016) Hâkim (4/185)
İbn Vaddah el-Bid’a (227) İbn Ebi’d-Dunya Zemmu’l-Bagy (2) İbn Ebi’d-Dunya
el-Ukubat (261) Deylemi (3457) el-Elbani, es-Sahiha (680)
[10]
Hasen. Tirmizi (2510) Ahmed (1/165, 167) Tayalisi
(190) Bezzar (6/192) Abd b. Humeyd (97)
İbn Vaddah el-Bid’a (226)
[11]
Sahih. Tirmizî (2590) Ebû Dâvûd
(4919) Ahmed (6/444)
İhtilaf Etmemek
Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
{وَلَا يَزَالُونَ مُخْتَلِفِينَ * إِلَّا مَنْ رَحِمَ رَبُّكَ
وَلِذَلِكَ خَلَقَهُمْ}
“Rabbinin rahmet ettikleri hariç, ihtilaf edip
durmaktadırlar. Onları bunun için yaratmıştır.” (Hud 118-119)
İhtilafları yok etmek iki şeyle mümkün olur:
Birincisi: İhtilafın sebeplerini bilmek
İkincisi: İhtliafın edepleriyle hareket etmek
Abdullah b. Mes’ud radıyallahu anh’den: Rasulullah
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
لا يدخل الجنة من كان في قلبه مثقال ذرة من
كبر فقال رجل إنَّ الرجل يحب أن يكون نعله حسناً وثوبه حسناً فقال صلى الله عليه وسلم
إنَّ الله جميلٌ يحب الجمال الكبر بطر الحق وغمط الناس
“Kalbinde zerre ağırlığınca kibir bulunan cennete giremez.”
Bir adam dedi ki: “Muhakkak ki kişi ayakkabısının güzel olmasını ve elbisesinin
güzel olmasını ister.” Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu kiÇ
“Muhakkak ki Allah Cemîl’dir, cemali (güzelliği) sever.
Kibir ise hakkı reddetmek ve (hakkı getiren) insanları küçümsemektir.”[1]
Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
َفمَاذَا بَعْدَ الْحَقِّ إِلاَّ الضَّلاَلُ
فَأَنَّى تُصْرَفُون
“Haktan sonra sapıklıktan başka ne vardır? O halde nasıl
döndürülüyorsunuz?” (Yunus 32)
İnsanları küçümsemek, “Falan kim oluyor da bana itiraz
ediyor” demektir. Buradan da fırka ve ihtilaf meydana gelir.
Mesela birisi şöyle anlatır: “Mescidde oturuyor ve Kur’an
okuyordum. Onu sol elimle tutmuş ve sağıma yaslanmıştım. Yaşı on beşi geçmeyen
genç bir kardeş geldi ve bana dedi ki: “Mushafı sağ elinle tutsan daha iyi
olmaz mı?” Bir de baktım ki o küçük bir delikanlı! İçimde sol elin ihtiyaç
gidermek ve benzeri işlerde kullanıldığı ve mushafı sağ elle tutmanın daha
doğru olacağı düşüncesi geçti. Lakin bu uyarıyı yapan küçük bir çocuktu.
Nefsimde sıkıntı hissettim. Mushaf sol elimde olduğu halde kendi kendime onu
sağ elime almayı düşündüm. Sonuçta dedim ki: “Kovulmuş şeytandan Allah’a
sığınırım.” Mushafı sağ elime aldım ve o kardeşe de: “Allah sana hayırlı
karşılık versin” dedim.”
Bu kişi, hakkın kendisinin yapmakta olduğu şeyin aksine
olduğuna inanıyordu. Bu yaptığı haram olmasa da, daha uygun olanın aksini
yapmak idi. Neredeyse kibre yenik düşecek ve nasihati kabul etmeyecekti!
Muhakkak ki hakkı reddetmek ve insanları küçümsemek, hakkı
kabul etmemeye götürür ve ikisi de kibirdendir. Kibirden Allah’a sığınırız.
Bize düşen tevazu göstermektir. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle
buyurmuştur:
وَإِنَّ اللهَ أَوْحَى إِلَيَّ أَنْ تَوَاضَعُوا
حَتَّى لَا يَفْخَرَ أَحَدٌ عَلَى أَحَدٍ، وَلَا يَبْغِي أَحَدٌ عَلَى أَحَدٍ
“Muhakkak ki Allah bana tevazu göstermenizi, kimsenin kimseye
karşı övünmemesini, kimsenin kimseye taşkınlık yapmamasını vahyetti.”[2]
Mü’minler kâfirlere karşı izzetlidirler, mü’min kardeşlerine
karşı ise tevazu gösterirler. Kim olursa olsun, kendisine muhalif birinden
gelse bile bir şahsın nasihatini kabulden büyüklenmezler. Zira bilemezsin belki
o senden üstündür. Kibrin zerre kadarı sebebiyle cennete girmekten mahrum olma!
Bakış açılarının farklılığı ihtilafa sebep olmamalıdır.
Çünkü bu bir kusur değildir. Bilakis müçtehid bazen hata eder, bazen isabet
eder. Her görüşünde isabetli olan bir âlim yoktur. Nebî sallallahu aleyhi ve
sellem dışında herkesin sözünde alınacak olan ve reddedilecek olan vardır.
İbn Nasır, Reddu’l-Vafir kitabında şöyle der: “Alimler,
dinin ferî meselelerinde içtihad edip hata eden kimsenin tekfir edilmeyeceği ve
fasık sayılmayacağı konusunda icma (söz birliği) etmişlerdir.”
Durum böyle olduğuna göre, en küçük bir kardeşinden dahi
gelse hakkı kabul etmen gerekir. Hikmet mü’minin yitiğidir, onu nerede bulursa
onu alır.
Nitekim Ebu Hureyre radıyallahu anh, hurma bekçiliği yaptığı
sırada şeytanı yakaladığı zaman: “Beni bırakırsan sana nasihat vereceğim”
demiş, sonra şöyle demiştir: “Yatağına girdiğin zaman Ayetu’l-Kursi’yi oku. Onu
bir müslüman okuduğunda o gece şeytan ona yaklaşamaz.” Ebu Hureyre radıyallahu
anh bunu Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e haber verdiğinde şöyle
buyurmuştur:
“O çok yalancı olduğu halde sana doğru söylemiş!”[3]
Böylece uyumadan önce Ayetu’l-Kursî okumak sünnetten
olmuştur. Halbuki bu nasihati veren şeytan idi! Öyleyse sana düşen şey, kimden
gelirse gelsin, hakkı kabul etmendir. Çünkü sen buna daha layıksın!
Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, “Kimse ikindiyi
Beni Kurayza’ya varmadan kılmasın” buyurunca ashabının durumuna bak!
Onlardan kimisinin bakış açısı lafzın zahiri üzerinde durmaktı ve Kurayza
oğullarının yurduna varmadıkça ikindiyi kılmadı. İkindi namazını ancak vakti
çıktıktan sonra kılabildiler. Kimisi de Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in
sözünü yolculuğu hızlı yapmanın kastedildiğine yorumladı ve namazı vaktinde,
yolda iken kıldılar. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem ne bunları, ne de
diğerlerini kınadı.[4]
İmam Buhârî’nin Sahih’inde Rasulullah sallallahu aleyhi ve
sellem’in ashabının Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem ile beraber
yolculuklarında bazılarının oruç tutuuğu, bazılarının da tutmadığını rivayet
etmiştir. Oruç tutan tutmayanı, tutmayan da oruç tutanı kınamamıştır.[5]
Maliki imamlarından Sahnun rahimehullah şöyle demiştir: “Kişi
ilimden bir babda bulunur da hakkın tamamının onda olduğunu zanneder. Bu konuda
söylenen en güzel söz, İmam Ali radıyallahu anh’ın şu sözüdür: “İlim bir nokta
iken cahiller onu çoğaltmıştır.”
Yine dedi ki: “Bilmeyenler sussa ihtilaf kalmaz.”
Cahiller söze girişince ihtilaf meydana gelir. İlmin bir
nokta olmasında asıl, Allah’ın kitabı, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in
sahih sünneti ve selefin anlayışıdır. İlmin asılları bunlardır. Bunun
dışındakiler ise sapıklık ve cehalettir. Fırkalaşmaya ve ihtilafa sebep olur.
Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
فَإِنْ آمَنُواْ بِمِثْلِ مَا آمَنتُم بِهِ
فَقَدِ اهْتَدَواْ وَّإِن تَوَلَّوْاْ فَإِنَّمَا هُمْ فِي شِقَاقٍ فَسَيَكْفِيكَهُمُ
اللهُ وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيم
“Eğer sizin ona
iman ettiğiniz gibi iman ederlerse, şüphesiz doğru yolu bulmuş olurlar; yüz
çevirirlerse doğrusu onlar ancak ayrılık içindedirler. Onlara karşı Allah sana
yeter. Şüphesiz O Semi'dir, Alîm'dir.” (Bakara 137)
Kişi, akide, fıkıh veya hadis ıstılahlarına dair meseleler
bulup, bunun dışına çıkmaz ve dinin bundan ibaret olduğunu zanneder. Hâlbuki
İslam bundan çok daha geniştir.
Mesele falan ve filan kitabı elde edip okumak değildir.
Mesele, İslam’ı derin ve kapsamlı olarak anlama meselesidir. Bu da İslam’ı
akide ve ibadet esaslarının tümüyle kuşatmayı gerektirir.
Bu yüzden selef, bir mesele hakkında konuştukları zaman
sadece bu dar çerçeveden bakmazlar, ancak kapsamlı bir bakışla konuşurlardı.
Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
يَا
أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ ادْخُلُواْ فِي السِّلْمِ كَآفَّةً وَلاَ تَتَّبِعُواْ
خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ إِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُّبِين
“Ey iman edenler,
İslâm’a topluca girin ve şeytanın adımlarına uymayın! Muhakkak o sizin
için apaçık bir düşmandır.” (Bakara 208)
İslam, bir bütün olarak, her yönüyle kabul
edilmesi gereken bir dindir.
Şeyhulislam İbn Teymiyye şöyle demiştir: “İnsanlar
Allah’ın indirdiklerinden bazısını cehalet veya heva sebebiyle terk ederlerse
aralarında düşmanlık ve kin meydana gelir.”
Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
وَمِنَ الَّذِينَ قَالُواْ إِنَّا نَصَارَى
أَخَذْنَا مِيثَاقَهُمْ فَنَسُواْ حَظًّا مِّمَّا ذُكِّرُواْ بِهِ فَأَغْرَيْنَا بَيْنَهُمُ
الْعَدَاوَةَ وَالْبَغْضَاء إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ وَسَوْفَ يُنَبِّئُهُمُ اللهُ
بِمَا كَانُواْ يَصْنَعُونَ
“Biz elbette Nasara’yız” diyenlerden de kesin
sözlerini almıştık da kendisiyle hatırlatılanlardan büyük kısmını unuttular.
Biz de aralarında kıyamet gününe kadar düşmanlık ve kin yerleştirdik. Allah da
onlara yapmakta oldukları şeyleri haber verecektir.” (Maide 14)
İslam’ı bütün olarak kuşatmak için ilim talebinde sabır zorunludur.
Uzun yıllar boyunca İslam ilimlerini öğrenmek için sabretmek gerekir.
Konuşmadan önce öğrenmen gerekir. Bildiğini iddia etmeden önce uzun süre
sabretmelisin ki, Allah sana onu açsın.
Seleften biri şöyle demiştir: “İlim üç adımdır. Birinci
adımda kibirlenirsin, ikinci adımda tevazu gösterirsin, üçüncü adıma geldiğinde
ise cahil olduğunu öğrenirsin.”
İmam Şafii rahimehullah şöyle demiştir: “Gün geçtikçe ilmim
arttı ve cehaletimin boyutu bana göründü.”
Bu yüzden öğrenmelisin, ilim talep et, anlamaya çalış,
talebin acılığına katlan.
Maksada ulaştıran yolların farklılığı ihtilafa sürüklemez.
Mesela kimisi namazla yakınlık sağlamak ister, kimisi oruçla, kimisi sadakayla
veya başka ibadetlerle. Ama hepsi de Allah’a ibadetle yönelme konusunda ittifak
halindedir. Her ne kadar bu yöneliş metotları farklı osa da. Aynı şekilde müçtehidler
de şeriat sahibinin maksadına isabet etmeyi amaçlama konusunda ittifak ederler,
bu konuda sözleri birdir, ancak metotlarında farklılık olabilir.[6]
Yani imamlar bir meselede ihtilaf etseler de, hepsinin amacı
hakka isabet etmektir. Hepsi de Allah’ın ve rasulü sallallahu aleyhi ve sellem’in
rızasını aramaktadırlar. İhtilafa müsait olan içtihadî meselelerde durum
böyledir. Lakin akidevi meseleler ihtilaf kabul etmez!
Taassup kınanmıştır ve haramdır. Ancak Rasulullah sallallahu
aleyhi ve sellem’in sözü hariç. Çünkü Nebî sallallahu aleyhi ve sellem dışında
herkesin sözü alınabilir de, atılabilir de.
Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem dışında herhangi bir
şahıs veya Ashab dışında herhangi bir cemaatin görüşüne mutlak taassup caiz
değildir. Çünkü hak Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem ve ashabı ile
beraberdir, başkasında değildir!
İbn Mes’ud radıyallahu
anh şöyle demiştir: “Bir kimseyi örnek alacak olan ölmüş olanları (ashabı)
örnek alsın. Zira hayatta olanın fitnesinden emin olunamaz.”
Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in ashabı, bu ümmetin
kalpleri en temiz olanları, ilmi en köklü olanları, zorlaması en az
olanlarıdır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
رَضِيَ اللهُ عَنْهُمْ وَرَضُواْ عَنْه
“Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah’tan razı
olmuştur.” (Tevbe 100)
Taassup gösteren kimse, taassupta bulunduğu kişinin
kötülüklerine güzel zanda bulunur ve hasımlarına kötü zanda bulunarak onların
güzelliklerini de kötü görür. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
وَلاَ يَجْرِمَنَّكُمْ شَنَآنُ قَوْمٍ أَن
صَدُّوكُمْ عَنِ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ أَن تَعْتَدُواْ وَتَعَاوَنُواْ عَلَى الْبرِّ
وَالتَّقْوَى
“Sizi Mescid-i Haram’dan alıkoydukları için bir topluma olan kininiz sizi
haddi aşmaya sevk etmesin! İyilik etmek ve sakınmak üzere yardımlaşın….” (Maide 2)
İsmi ne olursa olsun aldanma, edep sınırlarında dur ve ilim ehlinin
hakkını yerine getir. Zira âlimlerimiz ve hocalarımız sevdiklerimizdir. Lakin
Allah için dengeyi gözetmek bize daha önceliklidir.
Hata ihtimali taşıyan bir görüşe taassup gösterme! Başkasının görüşü de
isabet ihtimali taşımaktadır. Taassup ancak Allah’ın söylediklerine ve Rasulullah
sallallahu aleyhi ve sellem’in söylediklerine gösterilir. Başkasına değil!