Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

9 Eylül 2026 Çarşamba

Talak Suresi 4. Ayeti Hakkında Sapan Üç Sınıf

 İslâm’ı, Kur’ân’ı ve Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’i çoğunluğun fıtratlarının bozulmuş olduğu bu asrın ters yüz edilmiş idrakine yorumlattırarak din hakkında şüphe oluşturmak isteyenlerin dillerine doladıkları ayetlerden birisi Talak Suresi 4. Ayetidir.

Önce Talak Suresi 4. Ayetini ve Sahih Meal’de vermiş olduğum tercümeyi aktarayım:

وَاللَّائِي يَئِسْنَ مِنَ الْمَحِيضِ مِنْ نِسَائِكُمْ إِنِ ارْتَبْتُمْ فَعِدَّتُهُنَّ ثَلَاثَةُ أَشْهُرٍ وَاللَّائِي لَمْ يَحِضْنَ وَأُولَاتُ الْأَحْمَالِ أَجَلُهُنَّ أَنْ يَضَعْنَ حَمْلَهُنَّ وَمَنْ يَتَّقِ اللَّهَ يَجْعَلْ لَهُ مِنْ أَمْرِهِ يُسْرًا

“Kadınlarınızdan artık hayızdan kesilmiş olanlarla asla hayız olmayanların hakkında şüphe ederseniz, onların iddeti üç aydır. Henüz adet görmeyenler de böyledir. Hamile olanların iddetleri ise, yüklerini bırakmalarıdır. Kim Allah’tan sakınırsa O, işinde kolaylık verir.” (Talak 4)

Ayetin nüzul sebebi olarak, Taberî, Beyhakî, İbn Ebî Hâtim, Sahih kaydıyla Hâkim, İbn Merduye, Sa’lebî ve İbnu’l-Munzir, Ubey b. Ka’b radıyallahu anh’den şu şekilde rivayet etmişlerdir:

لَمَّا نَزَلَتْ عِدَّةُ النِّسَاءِ فِي سُورَةِ الْبَقَرَةِ فِي الْمُطَلَّقَةِ وَالْمُتَوَفَّى عَنْهَا زَوْجُهَا قَالَ: قَالَ أُبَيُّ بْنُ كَعْبٍ: يَا رَسُولَ اللهِ إِنَّ أُنَاسًا مِنْ أَهْلِ الْمَدِينَةِ يَقُولُونَ قَدْ بَقِيَ مِنَ النِّسَاءِ مَا لَمْ يُذْكَرْ فِيهِ شَيْءٌ قَالَ: " وَمَا هُوَ؟ " قَالَ: الصِّغَارُ وَالْكِبَارُ ذَوَاتُ الْحَمْلِ قَالَ: فَنَزَلَتْ {وَاللَّائِي يَئِسْنَ مِنَ الْمَحِيضِ مِنْ نِسَائِكُمْ إِنِ ارْتَبْتُمْ فَعِدَّتُهُنَّ ثَلَاثَةُ أَشْهُرٍ وَاللَّائِي لَمْ يَحِضْنَ وَأُولَاتُ الْأَحْمَالِ أَجَلُهُنَّ أَنْ يَضَعْنَ حَمْلَهُنَّ}

“Bakara suresinde boşanmış kadınların ve kocası ölen kadınların iddeti nazil olunca Ubey b. Ka’b radıyallahu anh dedi ki: “Ey Allah’ın rasulü! Medine halkından bazı insanlar diyorlar ki: “Haklarında bir şey zikredilmeyen kadınlar da var” Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem: “O nedir?” buyurdu. Dedi ki: “Küçükler, yaşlılar ve hamile olanlar.” Bunun üzerine Talak suresi 4. Ayeti nazil oldu.”

Bu ayette hayız görmemiş olan kadınların iddetinden bahsedilmesi sebebiyle İslâm’da, hayız görme çağına gelmemiş küçük yaştaki kızların evlilik akdinin geçerli oluşuna delil vardır.

Böyle bir akdin geçerli olması hususunda kimsenin tuhafına gidecek bir durum olmasa gerekir. Nitekim müslümanların örflerinde böyle bir uygulama eskiden de vardı, beşik kertmesi dedikleri âdetler sonraki zamanlarda da meydana gelmiştir. Bu durumda büluğa ermemiş kızın velisi, kızı küçük yaşta iken biriyle nikâhlar ve zikredilen ayet, böyle bir nikâhın geçerli olduğuna delil getirilir.

Lakin öküz altında buzağı arayan zihniyet, bahsettiğim bu hakikat üzerinden bozuk bir fikir yürüterek İslam’ın buluğa ermemiş kızlarla cinsel ilişkiye cevaz verdiği şeklinde bir çıkarımda bulunuyor veya bu şekilde lanse etmek istiyorlar!

Bu çirkin girişim neticesinde üç çeşit sapma meydana gelmiştir.

1- Bir kısmı İslam düşmanlarının bu iftiraları sebebiyle İslam’da buluğa ermemiş kızla evlenmek caizse, onunla buluğa ermeden ilişkiye girmenin de caiz olduğunu sanmaktadır!

2- Bir kısmı Talak suresindeki ayeti tahrif etmekte, “hayız görmemiş olanlar” ifadesiyle, yalnızca hastalık sebebiyle hayız göremeyenlerin kastedildiğini, küçük yaşta evlenenlerin bu ayetin kapsamında olamayacağını düşünmektedir!

3- Bir kısmı da bu sebeple Kur’an ve sünneti inkâr edip ateist ya da deist olmayı tercih etmektedir!

Bu üç sınıf da bilgisizlikleri sebebiyle söz konusu saptırıcı iftiranın kurbanı olmuşlardır.

Birinci Kısmın Sapması:

Öncelikle bilinmesi gerekir ki, küçük yaştaki kızların evlilik akdinin geçerli olması, buluğa ermeden önce onlarla ilişkinin caiz olmasını gerektirmez. Bu konuda belirleyici olan, müslümanların örfüdür.

İslam tarihinde hiç kimse bu ayete dayanarak buluğa ermemiş kızla ilişkiyi meşru görmemiştir. Bilakis bu konuda ihtilam çağını veya kızın kendisiyle ilişkiye musait olduğu çağa gelmesini şart koşmuşlardır.

Bu konudaki icmayı İbn Battal Şerhu’l-Buhârî’de (7/172) el-Begavi’den şu şekilde nakletmiştir: “Âlimler, babaların beşikte olsalar bile küçük kızlarını evlendirmelerinin caiz olduğu, ancak kocalarının onlar ilişkiye uygun hale gelmedikçe ilişkiye girmelerinin caiz olmadığı hususunda icma (sözbirliği) etmişlerdir.” 

Dolayısıyla kendisiyle evlilik akdi yapılmış küçük kızla, ilişkiye uygun çağa gelmeden ilişkiye girmeyi caiz görmek müslümanların icmaına aykırı, bozuk bir iddiadır!

Bazı kimseler kızlarda buluğ çağının yalnızca hayız görmekle gerçekleşeceği şeklinde yanlış bir zanna kapılmışlardır.

Bu meselenin aslı ise şudur: Hayız, bir kızın buluğa ermesinin alametlerinden birisidir. Lakin hayız görmeden önce de ihtilam olabilir yahut daha başka buluğ alametleri gelişebilir. Bazı kızlar ihtilam olmadan önce hayız görmeye başlayabilir. Bazıları da hayız görmeden önce ihtilam olabilir. Buluğun hayızdan başka alametleri de vardır. Bunlardan hangisi önce meydana gelirse kız o zaman buluğa erer. Dolayısıyla ayette “hayız görmemiş olanlar” ifadesi geçiyor diye, buluğa ermemiş kızlarla ilişkiye girmenin cevazı anlaşılmaz.

Allah Teala şöyle buyurmuştur:

وَابْتَلُوا الْيَتَامَى حَتَّى إِذَا بَلَغُوا النِّكَاحَ

"Yetimleri nikâh çağına ulaşıncaya kadar deneyin." (Nisa 6)

Bu ayette bulugu'n-nikâh/nikâh çağına ulaşmak zikredilmiştir. Bu sebeple bazı ilim ehli, evlilik akdinin sahih olması için buluğ çağını şart koşmuşlardır. Lakin bu görüş hem Talak suresi 4. Ayetine hem Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetine hem de selefin anlayışına aykırıdır.

Yine Allah Azze ve Celle şöyle buyurmuştur:

وَإِذَا بَلَغَ الْأَطْفَالُ مِنْكُمُ الْحُلُمَ فَلْيَسْتَأْذِنُوا كَمَا اسْتَأْذَنَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ

"Çocuklarınız ergenlik çağına girdiklerinde, kendilerinden öncekiler izin istedikleri gibi onlar da izin istesinler." (Nur 59)

Bu ayette de egenlik çağı diye tercüme ettiğim kısım “hulm” kelimesiyle ifade edilmiştir ki bu da ihtilam çağıdır. Bu ise erkek ya da kız çocuğunun meni görmeye başladığı zamandır.

Nitekim çokça manipüle edilmeye çalışılan Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in Aişe radıyallahu anha ile evliliğine bakılırsa, onunla 6 yaşında iken evlenmiş, 9 yaşında ise zifafa girmiştir.

Muasırların fıtratları saptırarak buluğ ya da reşit olma yaşını 18 olarak tayin etmeleri toplumların ifsat olmasında büyük etkiler meydana getirmiştir. 9-10 yaşlarında ihtilam olan dolayısıyla libido ile imtihan olunan gençlerin meşru evlilik yapmalarının yasaklanması, zina ve daha başka cinsel sapkınlıkların yaygınlaşmasına sebep olmakta, fakat fıtratları bozulmuş çoğunluk gençlerin hatta ilkokul çağındaki çocukların dahi evlilik dışı ilişkilerini karşı çıkılacak bir şey olarak görmemekte hatta bazı aileler çocuklarını bu pisliklere, sevgili edinmeye teşvik bile etmektedir! Sonra da bu kimselerin 18 yaşından önce evliliğe şiddetle karşı çıktıklarını görürüz! İdraklerin nasıl ters yüz edildiğini görmüyor musunuz?!

İkinci Kısmın Sapması

Burada özellikle ikinci kısmın ayeti bilgisizce saptırmalarına değineceğim. Çünkü bu kimseler diyorlar ki: “Ayette “lem yahidne” ifadesi geçiyor, bu “hiç hayız görmeyenler” demektir ve “lem” edatı onların ileride de hiç hayız görmeyen kimseler olduklarını ifade eder. Şayet “henüz hayız görmeyenler” kastedilseydi, “lemmâ” edatı kullanılırdı. Nitekim İhlas suresinde de “lem yelid, ve lem yûled/doğurmamış, doğurulmamıştır” buyruluyor. Bundan dolayı lem edatı müstakbelin nefyini de içerir. “Lem yahidne” kavlinde kastedilenler de geçmişte hayız görmedikleri gibi, ileride de hayız görmeyecek olan kimselerdir…”

Bu bozuk anlayış Uluslararası Kur’ân Araştırmaları sitesinde, akletme ve tefekkür etme iddiasında bulunan kimselerin şu linkinde savunuluyor:

 ﴿وَاللَّائِي لَمْ يَحِضْنَ﴾ – المعهد الدولي للدراسات القرآنية

Bu saptırıcı yorum, sırf İslam düşmanlarına cevap arama endişesiyle cehalet denizine düşünce sarılınan bir yılandır!

 Adetâ Arap diline de Kur’ân’ın ilk muhataplarının da bilmediği yeni kurallar uyduruyorlar! Öyle ki bu asra gelinceye kadar herkes bu ayeti yanlış anlamışlar ve bunlar semantik bir hatayı tespit etme şerefine nail olmuşlar gibi sunum yapıyorlar!

Hevasına uyduramadığı sünnetleri inkâr eden, sonra Kur’ânı çürük Arap dili bilgisiyle açıklamaya çalışan, bunda da beceremeyip eline yüzüne bulaştıran kimseler de sık sık böyle yalpalamalara düşüyorlar! 

Suleymaniye Vakfı'nın Arapça yayın yaptığı şu linkte “lem yahidne” kavlinin “henüz hayız görmemiş olanlar” şeklinde tercüme edilmesinin tahrif olduğu iddia ediliyor:

واللائي لم يحضن، والتحريف المقصود - حبل الله  

Altay Cem Meriç gibi ehil olmayan kelam ve felsefe sevdalısı kişiler de bu zırvayı essah sanarak aynı argümanı kullanmaktadırlar!

Muhalifin itirazı: “Bu ayeti “henüz adet görmeyenler” diye tercüme etmek yanlıştır. Şayet öyle olsaydı, “lemmâ yahidne” denilirdi.”

Cevap: Kur’ân’da Allah Azze ve Celle, hepsini burada zikredemeyeceğim kadar çok ayette “lem” nefiy edatını henüz olmamış ama bir süre sonra olacak şeyler hakkında kullanmıştır. Henüz olmamış şeyler hakkında lem edatının kullanılamayacağını iddia etmeniz sizin cehaletinizdir. Bu konuda saptırma yaparak muhataplarınızı yanıltmaya çalıştığınızı açıkça ortaya koyan birkaç örnek şu ayetlerde mevcuttur:

Allah Azze ve Celle şöyle buyurmuştur:

وَبَيْنَهُمَا حِجَابٌ وَعَلَى الْأَعْرَافِ رِجَالٌ يَعْرِفُونَ كُلًّا بِسِيمَاهُمْ وَنَادَوْا أَصْحَابَ الْجَنَّةِ أَنْ سَلَامٌ عَلَيْكُمْ لَمْ يَدْخُلُوهَا وَهُمْ يَطْمَعُونَ

“Onların arasında perde vardır ve a’raf üzerinde hepsini yüzlerinden tanıyan adamlar vardır. Cennet ehline: “Selamun aleykum” diye seslenirler ki bunlar ummakla birlikte henüz oraya girememişlerdir.” (A’raf 46)

Şayet “lem” edatı, muhalifin iddia ettiği gibi, henüz olmamış ama bir süre sonra olacak bir şey hakkında kullanılamayacak, yani müstakbeli de nefyeden bir edat olsaydı bu ayette anlatılan a’râf ashabı cennete hiç giremeyecek kimseler olurlardı. Hâlbuki A'raf 49. ayetinde onların cennete girecekleri ifade edilmektedir.

Allah Azze ve Celle şöyle buyurmuştur:

قَالَتِ الْأَعْرَابُ آمَنَّا قُلْ لَمْ تُؤْمِنُوا وَلَكِنْ قُولُوا أَسْلَمْنَا وَلَمَّا يَدْخُلِ الْإِيمَانُ فِي قُلُوبِكُمْ وَإِنْ تُطِيعُوا اللَّهَ وَرَسُولَهُ لَا يَلِتْكُمْ مِنْ أَعْمَالِكُمْ شَيْئًا إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ

“Bedeviler dedi ki: “İman ettik.” De ki: “Siz iman etmediniz; fakat ‘Müslüman olduk’ deyin. İman henüz kalplerinize girmiş değildir. Eğer Allah’a ve rasûlü’ne itaat ederseniz, O, sizin amellerinizden hiç bir şeyi eksiltmez. Şüphesiz Allah Ğafûr’dur, Rahîm’dir.” (Hucurat 14)

Şayet muhalifin iddiası doğru olsaydı, bu ayette zikredilen bedevilerin iman etmeleri mümkün olmazdı. Nitekim ayetin devamı, lem edatının, burada lemmâ edatı ile aynı anlamda kullanıldığını açıkça ortaya koymuş, “İman henüz kalplerinize yerleşmedi” buyrulurken bu defa “lemma” edatı kullanılmıştır.

Allah Azze ve Celle şöyle buyurmuştur:

وَإِذَا كُنْتَ فِيهِمْ فَأَقَمْتَ لَهُمُ الصَّلَاةَ فَلْتَقُمْ طَائِفَةٌ مِنْهُمْ مَعَكَ وَلْيَأْخُذُوا أَسْلِحَتَهُمْ فَإِذَا سَجَدُوا فَلْيَكُونُوا مِنْ وَرَائِكُمْ وَلْتَأْتِ طَائِفَةٌ أُخْرَى لَمْ يُصَلُّوا فَلْيُصَلُّوا مَعَكَ …

“Sen de aralarında bulunup onlara namaz kıldırırken onlardan bir kısmı seninle beraber dursun ve silahlarını da alsınlar. Secde ettikleri zaman arkanızda bulunsunlar. Namaz kılmamış olan diğer grup gelip seninle beraber namaz kılsınlar...” (Nisa 102)

Bu ayet de, muhalifin iddiasını tamamen boşa çıkarmaktadır. Savaş halinde kılınan korku namazının anlatıldığı bu ayette “namaz kılmamış olan diğer grup” lem edatıyla anılmıştır, yani ayetin anlamı; henüz namaz kılmamış olanlar demektir. Şayet muhalifin iddiası doğru olsaydı lem edatıyla namaz kılmamış oldukları belirtilen bu gruba “Seninle beraber namaz kılsınlar” diye emretmenin ne anlamı kalırdı?!!

Allah Azze ve Celle şöyle buyurmuştur:

فَلَمَّا فَصَلَ طَالُوتُ بِالْجُنُودِ قَالَ إِنَّ اللَّهَ مُبْتَلِيكُمْ بِنَهَرٍ فَمَنْ شَرِبَ مِنْهُ فَلَيْسَ مِنِّي وَمَنْ لَمْ يَطْعَمْهُ فَإِنَّهُ مِنِّي إِلَّا مَنِ اغْتَرَفَ غُرْفَةً بِيَدِهِ فَشَرِبُوا مِنْهُ إِلَّا قَلِيلًا مِنْهُمْ…

“Talut ordularla ayrıldığında dedi ki: “Şüphesiz Allah sizi bir nehirle imtihan edecektir. Kim ondan içerse benden değildir; kim de - eliyle bir avuç aldığı dışında - onu tatmazsa şüphesiz o bendendir.” - İçlerinden pek azı müstesna - ondan içtiler...” (Bakara 249)

Bu ayette de imtihan edildikleri bu nehirden içmeyenler hakkında “lem” edatı kullanılmıştır. Bu edatın kullanılması, bu imtihandan sonra da onların bu nehirden bir daha hiç içmeyecekleri anlamında değildir!

Allah Azze ve Celle yüz sene ölü bırakıp da sonra dirilttiği şahsın – ki bunun Uzeyr aleyhi's-selâm olduğu rivayet edilir – kıssasında şöyle buyurmuştur:

…فَانْظُرْ إِلَى طَعَامِكَ وَشَرَابِكَ لَمْ يَتَسَنَّهْ وَانْظُرْ إِلَى حِمَارِكَ وَلِنَجْعَلَكَ آيَةً لِلنَّاسِ…

“…Yiyeceğine ve içeceğine bak! Hiç bozulmamış. Bir de eşeğine bak! Seni insanlara ayet kılmamız için...” (Bakara 259)

Bu ayette yiyecek ve içeceğinin bozulmamış olması lem edatıyla ifade edilmiştir. Bu yiyecek ve içeceklerin bozulmayacağı anlamına gelmez, henüz bozulmamış anlamındadır!

Bunun gibi, muhalifin iddiasını tamamen boşa çıkaran, lem edatının mustakbeli nefyetme anlamında kullanılmadığı daha onlarca ayet vardır. Şu ayetler de bunlardan bazılarıdır:

كَمَا أَرْسَلْنَا فِيكُمْ رَسُولًا مِنْكُمْ يَتْلُو عَلَيْكُمْ آيَاتِنَا وَيُزَكِّيكُمْ وَيُعَلِّمُكُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَيُعَلِّمُكُمْ مَا لَمْ تَكُونُوا تَعْلَمُونَ

“Nitekim sizden olan ve içinizde bulunan, size ayetlerimizi okuyan, sizi arındıran, size kitap ve hikmeti öğreten, size bilmediğiniz şeyleri öğreten Rasûlü gönderdik.” (Bakara 151)

فَإِنْ خِفْتُمْ فَرِجَالًا أَوْ رُكْبَانًا فَإِذَا أَمِنْتُمْ فَاذْكُرُوا اللَّهَ كَمَا عَلَّمَكُمْ مَا لَمْ تَكُونُوا تَعْلَمُونَ

“Eğer korkarsanız, yaya olarak veya binek üzerinde, güvene kavuştuğunuz zaman size bilmediğiniz şeyleri öğrettiği gibi Allah'ı anın!” (Bakara 239)

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَذَرُوا مَا بَقِيَ مِنَ الرِّبَا إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ * فَإِنْ لَمْ تَفْعَلُوا فَأْذَنُوا بِحَرْبٍ مِنَ اللَّهِ وَرَسُولِهِ وَإِنْ تُبْتُمْ فَلَكُمْ رُءُوسُ أَمْوَالِكُمْ لَا تَظْلِمُونَ وَلَا تُظْلَمُونَ

“Ey iman edenler, Allah’tan sakının! Mü'minler iseniz ribadan kalanı bırakın! Şayet yapmazsanız artık Allah ve Rasûlü'nün size savaş açmış olduğunu kesinlikle bilin! Tevbe ederseniz anaparanız size aittir. Ne zulmediniz ne de zulme uğrayınız.” (Bakara 278-279)

فَرِحِينَ بِمَا آتَاهُمُ اللَّهُ مِنْ فَضْلِهِ وَيَسْتَبْشِرُونَ بِالَّذِينَ لَمْ يَلْحَقُوا بِهِمْ مِنْ خَلْفِهِمْ أَلَّا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ

“Allah’ın fazlından kendilerine verdikleri ile ferah içindedirler, arkalarından kendilerine katılmamış olanlar için hiç bir korku olmadığını ve üzülmeyeceklerini müjdelemek isterler.” (Al-i İmran 170)

وَأَنْزَلَ اللَّهُ عَلَيْكَ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَعَلَّمَكَ مَا لَمْ تَكُنْ تَعْلَمُ وَكَانَ فَضْلُ اللَّهِ عَلَيْكَ عَظِيمًا

“... Çünkü Allah sana kitap ile hikmeti indirmiş ve sana bilmediğin şeyleri bildirmiştir. Şüphesiz ki Allah’ın senin üzerindeki lütfu çok büyüktür!..” (Nisa 113)

وَعُلِّمْتُمْ مَا لَمْ تَعْلَمُوا أَنْتُمْ وَلَا آبَاؤُكُمْ قُلِ اللَّهُ ثُمَّ ذَرْهُمْ فِي خَوْضِهِمْ يَلْعَبُونَ

“…Üstelik sizin bilmediğiniz atalarınızın da bilmediği şeyler size öğretilmiştir.” Sen: “Allah’tır” de sonra onları bırak daldıkları batakta oynayadursunlar.” (En’âm 91)

لَمْ يَكُنِ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ وَالْمُشْرِكِينَ مُنْفَكِّينَ حَتَّى تَأْتِيَهُمُ الْبَيِّنَةُ

“Kitap ehlinden ve müşriklerden inkâr edenler, kendilerine apaçık delil gelinceye kadar, ayrılacak değillerdi.” (Beyyine 1)

Faide: Şayet Talak 4. ayette “lemmâ yahidne” denilseydi, hastalık gibi sebeplerle hiç hayız görmeyecek olanlar kapsam dışı kalırdı. Yine muhalifin iddia ettiği şekilde, sadece ileride de asla hayız görmeyecek kimseler kastedilseydi,  “len yahidne” denilirdi. Fakat mazi ve muzariyi nefyeden “lem” edatı kullanılarak hem daha önce hayız görmemiş olan küçükler, hem de hastalık gibi sebeplerle hiç hayız görmeyecek olanlar bu ayetin kapsamında zikredilmiş olmaktadır. Şüphesiz bu, Kur’ân’ın belagatindendir.

Üçüncü Kısma Gelince:

Yani bu mesele sebebiyle dinden çıkmayı tercih edenlere gelince, Allah’ın saptırdığını kimse hidayet edemez.

Allah Azze ve Celle şöyle buyurmuştur:

إِنَّ اللَّهَ لَا يَسْتَحْيِي أَنْ يَضْرِبَ مَثَلًا مَا بَعُوضَةً فَمَا فَوْقَهَا فَأَمَّا الَّذِينَ آمَنُوا فَيَعْلَمُونَ أَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْ وَأَمَّا الَّذِينَ كَفَرُوا فَيَقُولُونَ مَاذَا أَرَادَ اللَّهُ بِهَذَا مَثَلًا يُضِلُّ بِهِ كَثِيرًا وَيَهْدِي بِهِ كَثِيرًا وَمَا يُضِلُّ بِهِ إِلَّا الْفَاسِقِينَ

“Doğrusu Allah bir sivrisineği veya ondan üstün herhangi bir şeyi misal vermekten çekinmez. Gerçekten iman edenler bilirler ki, o kesinlikle Rablerinden bir haktır. Küfredenler ise: “Allah bu misal ile neyi kastetmiştir?” derler. Onunla pek çoğunu saptırır. Birçoğunu da onunla hidayete erdirir. Onunla fasıklardan başkasını saptırmaz.” (Bakara 26)

Bu ayet iyi tefekkür edilirse, o dinden çıkanlar iyi ki dinden çıkmışlar, Allah onları saptırmakla müslümanlara büyük lütufta bulunmuş deriz ve “Allah ancak fasık olanları saptırır” sözüne teslim oluruz.

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente estağfiruke ve etûbu ileyk" (Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)