Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

5 Mayıs 2015 Salı

İşid Haricilerinin Hakikati


İşid Haricilerinin Hakikati
Şeyh Halid b. Abdirrahman el-Mısrî
"Şeyhulislam İbn Teymiyye rahimehullah ve başka alimler harici fırkalarını açıklarken, onların bazısının her büyük günahtan değil, bazı büyük günahlardan dolayı tekfir ettiklerini zikretmişlerdir.
İnsanların çoğu “Ey ahi! Bunlar şu an zinadan dolayı, içki içmekten dolayı vs. tekfir etmiyorlar. Neden bunlara harici deniliyor?” diyorlar.
Bu problem insanlardan birçoğuna kapalı kalmaktadır. Çünkü haricilerden kimisinin büyük günahtan dolayı tekfir ettiklerini, bazısının büyük günahtan dolayı tekfir etmediklerini bilmiyorlar. Haricilerin bir sınıfı da yöneticileri tekfir edenlerdir.
Şuan Allah’ın indirdiğinden başkasıyla hükmetmek günahlardan bir günahtır. Sen zina edeni, içki içeni, zekat vermeyeni veya oruç tutmayanı tekfir etmiyorsan, işte Allah’ın indirdiğinden başkasıyla hükmetme günahından dolayı da tekfir etmemelisin.
Eğer Allah’ın indirdiğinden başkasıyla hükmetmekten dolayı tekfir ediyorsan, haricilerin mezhebindesin demektir. Haricilerin bir fırkası büyük günahlardan sadece bazısından dolayı tekfir etmekle diğer haricilerle ittifak etmektedir.
Haricilerin tekfir etmede ittifak ettikleri büyük günah; Allah’ın indirdiğinden başkasıyla hükmetme günahıdır. Bu yüzden Şeyhulislam İbn Teymiyye rahimehullah “Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyenler…” ayeti hakkında şöyle demiştir: “Bu ayetin umumi lafzıyla ancak hariciler delil getirirler.” Bu yüzden İmam İbn Baz rahimehullah şöyle demiştir: “Yöneticiye itaatten el çeken cemaatten huruç etmiştir, o bir haricidir.” El-Berbehari rahimehullah da şöyle demiştir: “Kim taatten el çekerse o bir haricidir.”
Demek ki kişinin bir harici olması için her büyük günahtan dolayı tekfir etmesi şart değildir.
İşid’in dini ve tevhidi ikame ettiği, büyük günahlardan dolayı tekfir etmedikleri söylenmektedir. Buna cevap olarak deriz ki:
Müslümanların öncelikle meseleleri ehline bırakmaları gerekir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Onlara  güven,  yahut  korku  verici  bir  haber  geldiği  zaman,  onu  hemen yaymışlardır. Halbuki o haberi Peygambere ve mü'minlerden olan emir sahiplerine götürselerdi,  onlardan (kendi ihtisasları dâhilinde) hüküm çıkaranlar, onu bilirler (ve daha iyi değerlendirirler)di. Allah'ın, sizin üzerinizdeki fazlu inayeti ve merhameti olmasaydı, çok azınız müstesna (hepiniz de) şeytana uyardınız.” (Nisa 83)
Müslümanlara karşı bir fitne çıkarıldığı zaman, güven veya korku verici bir iş geldiğinde alimlere müracaat edilmesi gerekir.
Şuan İmam Allame Fakih el-Fevzan ve diğer alimler “İşid haricilerdir, onlar fitne ehlidir, onlar kötülük ehlidir, Müslümanları boğazlıyolar” diyorlar.
Onlar, el-Bağdadînin emirliğini kabul etmiyen kimsenin bir kafir olduğunu söylüyorlar.  Nasıl olur da onların büyük günahtan dolayı tekfir etmedikleri söylenebilir?
İşid’e göre Bağdadi’nin emirliğini kabul etmeyenler kafirdir, yöneticileri tekfir ediyorlar ve yeryüzünün her tarafındaki Müslümanların yöneticilerinin hepsinin kafirler olduğunu söylüyorlar. Kanları helal sayıyor, boğazlıyorlar, ne mümini gözetiyorlar, ne zimmet ehlini! Eğer onlar hariciler değilse kim haricidir? Hariciler kim midir; Bağdadi’ye biat etmeyenin katli vacip bir kafir olduğunu ve Müslümanların bütün yöneticilerin kafirler olduklarını söyleyenler haricilerdir!
Eğer onlar asıl haricilerin ta kendileri değillerse yeryüzünde aslen harici olan bilmiyorum. Bu yüzden sana ilim ehlini tavsiye ederim. Özellikle de gençler! Gençler bilmiyorlar ve hisleriyle hareket ediyorlar!
Had cezalarını uygulamalarına ve şiarlara tazim etmelerine gelince, bu durum zaten haricilerin yapısında mevcut olan meşhur bir şeydir. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Sizden biriniz onlardan birinin namazı yanında kendi namazını, oruçları yanında kendi orucunu küçümser.” Buhârî (6163) ve Muslim (2456), Ebu Said el-Hudrî radıyallahu anh’den rivayet etmişlerdir.
Onlar namaz, zekat, had cezalarını uygulamak gibi dinin şiarlarını izhar etseler de akideleri bozuktur!
İlk hariciler Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in ashabı ile neden savaştılar? Hariciler dinin şiarını ilan ederek: “Hüküm ancak Allah’ındır” dediler. Ali radıyallahu anh ise: “Kendisiyle batılın arzu edildiği hak bir söz” dedi.
Bu eskiden beri haricilerin yoludur. Bundan sakınmak ve uyanık olmak, ilme hırs göstermek, sünnet ve hadis alimleriyle ve hadis ehlinin fakihleri ile irtibatlı olmak gerekir. Ta ki bu deccallerin tuzaklarına düşülmesin.
Halid b. Abdirrahman el-Mısrî’den tercüme eden: Ebu Muaz
Hariciler Tekfir Edilirler mi? 
Bazı sahabelerin savaşlarda öldürülen haricileri tekfir ettikleri sabit olmuştur.


Ebû Gâlîb dedi ki: “Ebû Umame radıyallahu anh dedi ki:Öldürülen Haricîler, gök tabakası altında öl­dürülenlerin en kötüleridir. Öldürülen insanların en hayırlısı da Ha­ricîlerin öldürdüğü kimselerdir. Hâriciler Ce­hennem ehlinin köpekleridir. Bunlar müslüman idiler sonra kâfir ol­dular.” Ebû Galib diyor ki: “Ben Ebû Umâme'ye:Bu söz, senin söylediğin bir şeydir!” dedim. Ebû Ümame radıyallahu anh: Hayır! Ben bu sözü Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'den işittim, dedi” İbn Mâce (176) el-Elbani hasen demiş, Şuayb el-Arnaut: sahih demiştir.
Şeddad b. Abdillah b. Ebi Ammar’dan: “Ebu Umame el-Bahili radıyallahu anh’ın Dımaşk kapısı yanında Haricilerin başında durduğuna ve şöyle dediğine şahit oldum: “Cehennem köpekleri! (Bunu üç defa söyledi) Onların öldürdüğü kimseler öldürülenlerin en hayırlılarıdır.” Gözleri yaşardı. Birisi ona: “Ey Ebu Umame! Onların cehennem köpekleri olduğunu söylemen, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den işittiğin bir şey mi yoksa kendi görüşün mü?” dedi. Ebu Umame radıyallahu anh dedi ki: “Şayet size söylediğimi Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den bir, iki, üç sefer (böylece yediye kadar saydı) işitmeseydim büyük bir cürette bulunmuş olurdum.” Adam: “Gözlerinin de yaşardığını gördüm” dedi. Dedi ki: “Onlar müminler iken imanlarından sonra küfre girdiler. Sonra “Fırkalara ayrılan ve kendilerine açık deliller geldikten sonra ihtilaf edenler gibi olmayın.” (Al-i İmran 105) ayetini okudu." (Hasen. Hakim (2/163) Taberani (8/267)
Hallal es-Sunne’de (s.145 no:111) Yusuf b. Musa’dan rivayet ediyor: Ebu Abdillah Ahmed b. Hanbel’e: “Hariciler kafirler midirler?” diye soruldu. Ahmed: “Onlar marikadır (okun yaydan çıktığı gibi çıkanlardır)” dedi. “Peki kafirler midirler?” denildi. Ahmed dedi ki: “Onlar okun yaydan çıktığı gibi dinden çıkanlardır.” Es-Sunne muhakkiki Dr. Atiyye ez-Zahrani: isnadı hasendir dedi.
Yine Hallal es-Sunne’de (no:112) Muhammed b. Ebi Harun’dan rivayet ediyor: “İshak dedi ki: Ebu Abdillah (Ahmed b. Hanbel’e) Haruriler ve marika tekfir edilirler mi? diye soruldu. Dedi ki: “Beni bu sorudan muaf tut ve hadiste geleni söyle.” Muhakkiki isnadının sahih olduğunu söylemiştir. Ayrıca İbn Hâni de bunu Mesail’inde rivayet etmiştir.
Şeyhulislam İbn Teymiyye Fetava’sında (28/518) şöyle demiştir: “Ümmet, Haricileri kötülemede ve onları sapık görme hususunda ittifak etmişlerdir. Fakat tekfir edilmeleri hususunda iki görüş üzerinde ihtilaf etmişlerdir. Malik, Ahmed ve Şafii’nin arasında onların tekfirleri hususunda ihtilaf vardır. Bu yüzden hariciler hakkında Ahmed’den ve başkalarından iki kavil vardır;
Birincisi: onlar bagilerdir.
İkincisi: onlar mürtedler gibi kafirlerdir, öldürülmeleri caizdir, onlardan esir alınanları öldürmek caizdir, kaçanları takip edilir, güç yetirilenleri mürtedler gibi tevbe ettirilir, tevbe etmezlerse öldürülürler.
 İmam Acurri rahimehullah eş-Şeria’da şöyle demiştir: “Eski ve yeni âlimler, haricilerin kötü bir topluluk olduklarında, namaz kılsalar da, oruç tutsalar da, ibadetlerde gayretli olsalar da bunların kendilerine faydası olmayıp, onların Allah Azze ve Celle’ye ve Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem’e isyan eden kimseler olduklarında ihtilaf etmemişlerdir.  İyiliği emredip kötülüğü yasaklamayı izhar etseler de bu onlara fayda vermez. Zira onlar Kur’an’ı hevalarına göre tevil eden bir kavimdir. Hariciler ve onların mezhebinde olan kimseler necis, pislik, şirret kimselerdir, eskide ve yenide bu mezhebin pisliklerine diğer hariciler varis olmuşlar, yöneticilere karşı huruç etmişler ve Müslümanların öldürülmesini helal saymışlardır.
Ümmetin cumhuru onların kafir olduklarına hükmetmiştir. Bu konudaki delil, gelen hadislerdir.
Alî b. Ebî Tâlib radıyallahu anh’den: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu işittim: “Âhir zamanda yaşları genç, akılları ermez bir kavim meydana çıkacak. Bunlar mahlûkatın en hayırlı sözlerini söyleyecek, Kur'ân okuyacaklar fakat okudukları Kur'ân gırtlaklarından aşağı geçmeyecek. Dînden, okun avı delip geçtiği gibi çıkacaklar. Böylelerine rastladınız mı hemen öldürün. Çünkü onları öldürenlere kıyamet gününde Allah indinde büyük ecir vardır." Buhârî (3611, 6930) Muslim (1066)
Ebû Saîd el-Hudrî radıyallahu anh’den: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Ümmetimde iki fırka meydana gelecek, bunların arasından biri dinden çıkacak. Bunların katlini hakka en yakın olan fırka üzerine alacaktır.”Muslim (1065, 151)



Abdullah b. Ömer Radıyallahu anhumâ'dan, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu,:

يَنْشَأُ نَشْءٌ يَقْرَءُونَ الْقُرْآنَ لَا يُجَاوِزُ تَرَاقِيَهُمْ، كُلَّمَا خَرَجَ قَرْنٌ قُطِعَ قَالَ ابْنُ عُمَرَ: سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَقُولُ: كُلَّمَا خَرَجَ قَرْنٌ قُطِعَ، أَكْثَرَ مِنْ عِشْرِينَ مَرَّةً، حَتَّى يَخْرُجَ فِي عِرَاضِهِمُ الدَّجَّالُ
Öyle genç bir cemâat türeyecek ki Kur'an okuyacaklar. Fakat okudukları Kur'an onların boğazlarının çemberlerinden öteye geçmeyecektir. Onlardan bir grup çıktıkça hemen kökleri kazınmalıdır.” İbn Ömer dedi ki: Ben Rasûlulah Sallallahu Aleyhi ve Sel­lem'den: “Onlardan bir grup çıktıkça hemen kökleri kazınmalıdır” fık­rasını yirmi defadan fazla işittim. İbn Ömer radıyallahu anhuma bundan sonra Rasûlullah'ın buyurduğu hadisin son parçasını şöyle nakletti: “Nihayet bu cemâatin sürdürdüğü hile ve aldatma esnasında veya onların askerleri arasında Deccal çıkıverecektir. (Sahih. İbn Mace (174) Elbani de sahih olduğunu belirtmiştir. Sahihu Camii’s-Sağir (6/362. Hadis no:8027) Zevâidu İbn Mace’de Hafız Busayri şöyle demiştir: Bunun senedi sahihtir. Buhari bunun bütün râvilerini hüccet saymıştır)
Hafız İbn Hacer, el-Feth’de (12/313) haricilerin kafir olduklarını söyleyen Buhârî gibi alimlerden bir topluluğu zikretmiştir. Haricileri tekfir edenlerden biri de Hafız Ebu Bekr İbnu’l-Arabi’dir. Hafzı İbn Hacer der ki: “Bu hususu Kadı Ebu Bekr b. el-Arabi, Tirmizi şerhinde açıklamış ve: “Doğrusu hariciler kafirlerdir. Zira hadiste “İslam’dan çıkarlar” buyruluyor. Yine: “Onlara yetişirsem Ad kavminin öldürüldüğü gibi onları öldürürdüm” buyrulmuştur. Bir lafzında “semud kavmi gibi” geçer. Her iki kavim de kafirler olarak helak edilmişlerdir. Yine hariciler hakkında: “Onlar mahlukatın en şerlileridir” buyrulmuştur. Bununla ancak kafirler nitelenir. “Onlar Allah’ın en çok buğzettiği kimselerdir” buyrulmuştur. Çünkü onlar kendilerinin itikadına muhalefet eden herkesi kafirlik ve cehennemde ebedi kalmakla suçlarlar. Bu ismi (kafir ismini) onlardan daha çok hak eden yoktur.”
Yine es-Subkî de haricileri tekfir edenlerdendir. Hafız İbn Hacer’in nakline göre es-Subki Fetvas’ında şöyle demiştir: “Haricilerin ve Gulat Rafizilerin kafir olduklarının göstergesi, meşhur sahabeleri tekfir etmeleri, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in onlar hakkındaki cennetlik olduklarına dair şahitliğini yalanlamalarıdır.” İbn Hacer dedi ki: bu bana göre sahih bir delil getirmedir.”
Yine İmam Kurtubi el-Mufhim’de: “Haricilerin tekfir edilmeleri hadisteki en açık husustur” demiştir.
Yine Kurtubi şöyle demiştir: “Haricilerin tekfir edilmeleri, onlarla savaşılması, mallarının ganimet edilmesi, Hadis ehlinden bir grubun görüşüdür. Haricileri tekfir etmeyenler, onların isyancı bagiler oldukları, çünkü birliği bozarak harp açtıkları görüşündedirler.”
Yine el-Hasen b. Muhammed b. Ali, bir rivayete göre Şafii ve İmam Malik ile Hadis ehlinden bir taife haricileri tekfir etmişlerdir. Bkz.: el-İbanetu’s-Suğra (152) eş-Şifa (2/1057) el-Mugni (12/239)
Muasırlardan ise Şeyh Abdulaziz b. Baz rahimehullah haricileri tekfir edenlerdendir.
Özetle: Haricilerin İslam'dan çıkacakları hadiste haber verilmiştir. Bu haber bazı hariciler hakkında gerçekleşmiş, Müslümanların kanlarını, mallarını ve namuslarını helal saymışlardır. Haricileri tekfir eden alimler de bu yüzden tekfir etmişlerdir. 
Işid gibi harici örgütler içerisinde meselelerin hükmü hakkında cahil olan samimi, mazur kimseler bulunabilir. Dolayısıyla muayyen olarak onlardan her birinin kafir olduğuna hükmedilemez. Lakin Işid'in saflarında yer alan herkese zahirlerine göre aynı hüküm verilir. Zira kim bir topluluğun kalabalığını artırırsa onlardandır buyrulmuştur. 
Allah Teala şöyle buyurmuştur: "Fitne  için   her  davet  olunuşlarında  onun  içine başaşağı dalarlar. Bu sebeple (böyleleri), sizden uzak durmazlar, barışı size bırakmazlar ve ellerini de çekmezlerse, onları bulduğunuz yerde tutup öldürün. İşte böylece sizi, onlara karşı (ve onların öldürülmeleri hususunda) açıkça yetkili kılıyoruz." (Nisa 91)

Ayakta Ayakkabı Giymenin Hükmü

Ayakta Ayakkabı Giymenin Hükmü
Ebû Muâz el-Çubukâbâdî
Bismillah.
Şüphesiz hamd Allah içindir. O’na hamd eder, O’ndan yardım ister, O’ndan bağışlanma dileriz. Nefislerimizin şerlerinden ve amellerimizin kötülüğünden Allah’a sığınırız. Allah kimi hidayet etmişse onu saptıracak yoktur, kimi de saptırdıysa onu hidayet edecek yoktur. Şehadet ederim ki Allah’tan başka ibadete layık hak ilah yoktur, yine şehadet ederim ki Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem O’nun kulu ve rasulüdür.
Bundan sonra; sözlerin en doğrusu Allah’ın kitabı, yolların en hayırlısı Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in yoludur. İşlerin en kötüsü dinde sonradan çıkarılanlardır. Dinde her sonradan çıkarılan bid’attir, her bid’at sapıklıktır ve her sapıklık da ateştedir.
İbn Kayyım rahimehullah şöyle demiştir: “Selef Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hadisine karşı re’y, kıyas, istihsan veya kim olursa olsun insanlardan birinin sözüyle itiraz edene şiddetle öfkelenerek karşı çıkarlar, bunu yapana darılıp terk ederler, ona karşı misal vereni inkâr ederler, teslim olup boyun eğmekten ve işitip itaatle kabul etmekten başkasına müsaade etmezlerdi. Onlar, hadisi kabul etme hususunda; birinin uygulaması olup olmadığı, kıyasa veya falan ile filanın sözlerine uygunluk gibi şeyleri bekleyerek duraklamayı hatırlarından geçirmezlerdi. Bilakis şu ayetlerle amel ederlerdi:
Allah ve rasulü bir işe hükmettikleri zaman iman etmiş erkek ve iman etmiş kadına artık başka bir seçenek yoktur.” (Ahzab 36)
Fakat hayır; Rabbine yeminler olsun ki onlar, aralarında çekiştikleri şeyler hakkında seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükümden dolayı içlerinde hiçbir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyet göstermedikçe îman etmiş olmazlar.” (Nisa 65)
Rabbinizden size indirilene uyun; O'nun dışındakileri dostlar edinip de onlara uymayın. Zaten ne kadar da az öğüt alıyorsunuz.” (A’raf 3)
Öyle bir zamana erdik ki, onlardan birine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den şöyle buyurduğu sabit oldu denildiğinde: “Bu görüşte olan kim var?” diyor ve hadisle amel etmeyi terk için o hadisle amel eden kimseyi bilmemesini engel kılıyor. Şayet nefsine karşı samimi olsaydı bu sözün en büyük batıllardan olduğunu ve Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetlerinin böylesine cehaletle reddedilmesinin helal olmadığını bilirdi. Özrü kabahatinden beter diğer bir çirkinlik; o sünnete muhalefet üzerinde icma olduğuna itikad etme cahilliğidir. Böylece Müslümanlar cemaatine kötü zanda bulunmuş, onlara Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetinin hilafına ittifak etme cürmünü nispet etmiştir. Bundan da çirkini bunun icma olduğunu iddia etmesidir. O cahilliği ve bu hadise göre hükmeden kimseyi bilmeyişi sebebiyle durumu ters çevirmiş, bu cahilliğini sünnetin önüne geçirmiştir. Yardım istenecek olan Allah’tır. Elbette hiçbir islam imamının; “Onunla amel eden kimseyi bilinceye kadar Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hadisiyle amel edilmez” dediği bilinmemektedir. Zira hadis ile amel eden kimsenin bilinmemesi sebebiyle o hadis ile ameli terk etmek helal değildir.”
Yine İbn Kayyım şöyle demiştir: “Şu söylenecek en güzel sözdür: Şaz görüş; Allah’ın kitabından ve Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetinden delili olmayan görüştür. Yeryüzündekilerin çoğunluğunun görüşü böyle olsa bile, şaz görüş işte budur! Ama ümmetten tek bir kişinin sözü olsa dahi, Allah’ın kitabından ve Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetinden delil ile söylenmişse bu şaz değildir. Söyleyeninin çokluğu veya azlığı hakkın ölçüsü değildir. İlimde köklü kimselerin yolu ancak sermayesi Allah’ın kitabı ve Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünneti olan kimselerin yoludur. İlmin ehli olan ilim ehline gelince, onlara göre şazlık ve çirkin muhalefet; kitap, sünnet ve sahabenin sözlerine aykırılıktır. Onlara göre Müslümanlar bir görüş üzerinde icma etmiş de icmaları kesin olarak biliniyorsa, buna muhalefet helal değildir."

3 Mayıs 2015 Pazar

Sahih Hadislerle Amel Etmenin Gerekliliği


Onunla Amel Eden Kimse Olmasa Bile Sahih Hadisle Amel Etmenin Gerektiği
Şeyh el-Elbani rahimehullah Temamu’l-Minne mukaddimesinde on dördüncü kaide olarak şöyle demiştir: “Onunla amel eden kimse olmasa bile sahih hadisle amel etmek gerekir:
İmam Şafii radıyallahu anh meşhur er-Risale’sinde şöyle demiştir: “Ömer b. el-Hattab radıyallahu anh baş parmaktan dolayı on beş deve diyete hükmetmişti. Amr b. Hazm ailesindeki mektupta Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in: “Her parmaktan dolayı on deve gerekir” hükmü bulununca buna göre amel etmeye başladılar. Amr b. Hazm ailesindeki mektubun Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in mektubu olduğu sabit oluncaya kadar kabul etmediler. Bu hadiste iki delalet vardır: Birincisi; haberin kabulüdür. Diğeri ise haberin sabit olduğu zaman kabul edilmesidir. İsterse kabul ettikleri böyle bir haberle daha önceden imamlardan hiçbirinin uygulaması olmasın. Yine imamlardan birinin bir uygulaması olsa, sonra Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’den bu uygulamaya aykırı bir haber bulunsa, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den gelen haber için bu uygulama terk edilir. Bu gösterir ki Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hadisi bizatihi sabit olur, kendisinden sonrakilerin ameliyle değil!”
İtiraz eden birisi şöyle diyebilir: “Bizim sahabe ve onlara güzellikle tabi olanlardan birinin ameli olmasa dahi bu hadisle amel etme hakkımız var mıdır?” Ona denilir ki: “Şayet hadis, hadis ehline göre güvenilir yollarla sabit olmuşsa onunla amel etmek gerekir. Dört imam ve başkaları gibi fıkıh imamlardan biri bu hadisle amel etmiş olsun veya olmasın fark etmez. Yine şayet bir kimse: “Biz bu hadisle amel eden bir sahabe veya tabiin bilmiyoruz” derse, ona denilir ki: Bizim bunu bilmiyor olmamız, böyle bir şey olmadığını bilmemiz demek değildir. Onlar amel etmiş, fakat bize nakledilmemiş olabilir. Allah Teâlâ dinini korumaya kefil olmuştur. O da Kitap ve Sünnettir. Sahabenin ameline gelince sahabi masum değildir, onun fiili bağlayıcı bir hüccet değildir. Ona vahiy gelmemektedir. Allah Teâlâ sahabinin fiilini bizim için korumaya kefil olmamıştır. Biz sahabinin, bildiği ve kendisine ulaşan hadis ile amel ettiğine hüsnü zan ederiz. Haberi vahid denilen şey bile olsa sahabi onunla amel ederdi. Nitekim kıblenin değiştirilmesi hakkındaki kıssa buna örnektir. Şayet haber nesh edilmiş veya tahsis edilmiş ise, nesh eden veya tahsis eden, yahut takyid eden delil bulunmalıdır. Böyle bir delil varsa bize nakledilir ki, bu da Allah’ın dinini korumasındandır.
Sahih sünnet ile amel etmeden önce buna aykırı bir rivayet bulunduğunu araştırmak gerekir mi?
Şeyh Abdulhayy b. es-Sıddık el-Gımarî el-Hasenî şöyle demiştir: Taklitçilerin Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den sabit olan sahih sünnetleri reddetmek için sebep olarak ileri sürdüğü mazeretlerden birisi de hadis ile amel etmenin, ona muarız (aykırı bir delil) bulunup bulunmadığını araştırmaya ihtiyacı olduğunu söylemeleridir. Bazen hadis bir şeyin farz veya haram yahut mendup olduğuna delalet eder, halbuki bunun aksini gösteren veya nesh edildiğini gösteren başka bir muarız bulunabilir derler. Böyle bir şeyin varlığını veya yokluğunu tahkik etmeye de imamlardan başkasının ehil olmadığını, onlardan sonra gelen alimlerin ise bunu bilmeye yolları bulunmadığını da söylerler.
Taklitçilerin Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetini arkalarına atmak ve hiçbir şekilde te’vil ihtimali olamayan apaçık bir nas bile olsa,  imamlarının sözlerini bunun önüne geçirmek için vesile edindikleri mazeretlerden biri budur.
Onların bu mazeretleri batıldır. Delilden yoksundur. Bu ancak taklitçilerin ve onların kuyruğu olan yeni yetmelerin cehaletleri, donuklukları ve taassuplarına dayalı heveslerinden ibarettir. Nitekim aşağıda gelecek deliller bunu gösterir:
Bu mazeretin batıl ve bozuk olduğunu gösteren birinci delil: İmam Takıyuddin es-Subkî’nin İmam Şafii rahimehullah’ın: “Hadis sahihse mezhebim odur” sözünün manası ile ilgili olarak yazdığı risalesinde söylediği şu sözlerdir: “Şüphesiz sahih hadislere muarız olan bir şeyin olmadığı üzerinde ittifak edilmiştir. Usulcüler haberi vahidin, mütevatir habere, Kur’an’a, icmaya veya akla çelişik olmasının ancak bir varsayım olduğunu, hakikatte böyle bir şeyin olmadığını söylemişlerdir. Kim böyle bir şey iddia ederse ona açıklar ve reddederiz demişlerdir.
Yine haberi vahidlerden birbirine çelişik olup araları cem edilemeyecek iki sahih haber bulunmamaktadır. Şafii hadisleri araştırıp bu neticeye ulaşmış, bir çok yerde bunu açıklamıştır. Amel etmek için sadece sıhhati hususunda duraklamış, muarızı bulunmayıp hadis sahih olduğu zaman onunla amel etmek gerektiğini açıklamıştır. Usulcülerin söylediği şudur: varsayımlar gerçek değildir. Bu önemli bir noktadır “Hadis sahih olduğu zaman mezhebim odur” sözü buna işaret etmektedir. Zira bunu mutlak olarak söylemiş ve sıhhati yanında başka bir şart zikretmemiştir. (Hafız Ebu’l-Feyz rahimehullah, Mine’l-Mesnevî ve’l-Bettar s.84, el-Envar baskısı)
Takıyuddin es-Subkî, araları bulunamayacak şekilde birbirine çelişik olan iki sahih hadisin bulunmadığını beyan etmiştir. Şafii rahimehullah da bunu bir çok yerde açıklamıştır. Bu yüzden hadisle amel etmek, o hadisin sahih olup olmamasına bağlıdır. Çünkü onun hakikatte bir muarızı yoktur. Usulcüler varsayımların hakiki olmadığını söylemişlerdir.
İşte bu bahsi geçen mazeretlerin batıl ve bozuk olduğuna delalet etmeye yeterlidir. Çünkü din ilimlerinde önemli bir konumları olan iki büyük imam bunu ifade etmektedirler. Bu iki büyük imamın söylediği şeyi destekleyen unsurlar şunlardır:
İkinci delil: Aslolan dinde çelişki olmamasıdır. Zira Allah Teâlâ dinini çelişkili olarak ve birbirine çelişmesi için indirmemiştir. Bilakis Kur’an’ı ve vahyi birbirini tasdik edici olarak indirmiştir.
Sünnet’in de Kur’an gibi olduğu hususunda icma vardır. Hatta sünnet, “Allah’ın kitabı” ismine dahildir. nitekim Hafız İbn Hacer Fethu’l-Bari’de Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in “Aranızda Allah’ın kitabıyla hükmedeceğim” deyip, onların aralarında ancak sünnetiyle hükmetmesi hakkında şöyle demiştir: “Çünkü hepsi de Allah Teâlâ katından vahiydir. O kendisine vahyedilen bir vahiyden başkası değildir. Bu, çelişki bulunmamasının asıl oluşuna ve sahih hadise tutunmak gerektiğine delildir. Nitekim fıkıh usulünde kararlaştırıldığı üzere nas bulunmadığı zaman asla tutunulur. Bu asıl, hadislerde çelişki bulunmamasıdır.
Üçüncü delil; sahih hadis yakîn ifade eder, ona çelişik olan şey ise varlığında şüphe bulunan bir ihtimaldir. Din usulündeki kaidelerden birisi, kesin olan şeyin (yakînin) muhtemel varsayımla terk edilemeyeceğidir.
Dördüncü delil:  Sahabe radıyallahu anhum’un ameli zikredilen bu şartın aksine olarak devam etmiştir. Zira onlar hiç duraklamadan ve muarızı olup olmadığını araştırmadan hadislerle amel ediyorlardı. Kendilerine bir hadis ulaştığı zaman ona tutunuyor ve gereğiyle amel ediyorlardı. Bu konudaki hükümleri çoktur. Şayet bunlar araştırılsa, İbn Kayyım rahimehullah’ın İ’lamu’l-Muvakki’inde dediği gibi cilt dolusu kitap çıkar.
Beşinci delil: Taklitçilerin, sahih hadisle amel etmeden önce, ona muarız bulunup bulunmadığını araştırmak gerektiği iddialarını kabul edecek olursak, imamların zamanına göre, şimdiki zamanımızda bunu bilmenin çok daha kolay olduğunu söyleriz. Zira bizim zamanımızda, yeni baskı teknolojisi sebebiyle sünnet kitapları sayılamayacak tür ve sayılarıyla mevcuttur. Araştırmacı kesin olarak muarız bulunup bulunmadığını ortaya koyabilir ve hiçbir tereddüt ve şüpheye yer kalmaksızın varılan hükme gönüller mutmain olur. Bilindiği gibi bu durum imamların zamanında mümkün değildi. Onlara ulaşan sünnet, bugünkü gibi tamamen tedvin edilmiş değildi, bilakis çeşitli ülkelere dağılmış olan ravilerinin sadırlarında ezberlenmiş olarak hıfzedilmiş idi.
Nitekim Mansur, İmam Malik rahimehullah’tan, insanların kendisinin kitabıyla amel etmeye zorlamak için muvafakat istediğinde, İmam bu mazereti gerekçe göstermiştir. İmam Malik bu fikri kabul etmemiştir. Zira sahabe hadisleri işitmişler, rivayet etmişler, raviler değişik beldelere dağılmışlardır. Halife er-Reşid yine anı şeye davet etmiş ve İmam Malik yine aynı gerekçeyi göstermiştir.
Altıncı delil: kendilerine tabi olunan mezheplerin imamları, sahip oldukları görüşlerin çoğuna Kur’an ve sünnetten umumî deliller veya mutlak ifadeler ile hükümde bulunarak tutunmuşlardır. Halbuki bu umumi ifadeleri tahsis eden (özelleştiren), mutlak ifadeleri takyid eden (kayda ve şarta bağlayan) deliller mevcuttur. İmamların sözlerinde özellikle de Ebu Hanife ve Malik’in görüşlerinde bunun örnekleri çoktur. Ahkam hadisleri konusunda bilgisi olan herkes bunu iyi bilir. Bu konuların baızısında özel araştırmalar yapılmıştır.
Onlar, görüşleri için açık bir delilin bulunmasına rağmen, muarızın bulunmasını araştırma gereği duymamışlar, hadisle amel etmek için böyle bir muarızı bilmeyi şart koşmamışlardır.
 Bu yüzden onların içtihatları birbirinden farklı olmuş, muarızlara vakıf olanlar, onların görüşlerine reddiye vermişlerdir. Nitekim muarızı reddetmemişler, tahsis veya takyid eden delil bulunduğunda, umumi ve mutlak delil ile amel etmeyi sürdürmemişlerdir!
İbn Kudame’nin el-Mugni’sine, Nevevi’nin el-Mecmu’una, Hafız İbn Hacer’in Fethu’l-Bari’sine, Şevkani’nin Neylu’l-Evtar’ına, Emir es-San’an’i’nin Subulu’s-Selam’ına ve imamların görüşlerini ve delillerini zikreden daha başka kitaplara bakanlar bu hakikati görürler ve ilimleri yakîne erer.
Bu sebepler, İmam Şafii’nin Irak’taki mezhebini terk edip Mısır’daki yeni mezhebine rücu etmesini gerektirmiştir. Bu da, bu hususu pekiştiren şeylerdendir.
Yedinci delil; muarız bulunmadığını bilmek, sünnet hakkında kapsamlı bilgiyi ve hükümleri idrak etmeyi gerektirir. Zira muarız bulunmadığını bilmek ve kesin olarak muarız bulunmadığına hükmetmek ancak bu özellikle mümkündür. Sünnet hakkında kapsamlı bilgi ya çok zor veya imkânsızdır. Nitekim bizzat imamların kendileri bunu açıklamışlardır. İkametu’l-Hucce Ala Ademi İhatatu Ehadin Mine’l-Eimmeti’l-Erbaa Bi’s-Sunne kitabında bu açıklanmıştır.
Bu da zorunlu olarak; ümmette içtihadı sahih ve makbul olan bir müçtehit bulunmamasını gerektirir. Bu şart ise batıldır ve gerektirdiği sonuç da batıldır.
Sekizinci delil: sünneti terk etmek için iller olarak öne sürülen bu mazeret donuktur. Bu mazeret, onların imamın sözlerini de terk etmelerini gerektirir. Zira imamın sözlerinde de birçok çelişki vardır. Aynı imamdan tek bir meselede hem haramlığına, hem caiz olduğuna, hem mekruh olduğuna dair sözler rivayet edilir. Fıkıh kitaplarından haberdar olanlar bunu bilir. Bu durum bütün mezheplerde bolca mevcuttur. Zira imamın birçok sözlerinde bu çelişkili ifadeler sabit olmuştur. Bütün sözlerinde de bu çelişkinin olması mümkündür!
Onlar böylece imamın sözüyle amel etmek için de o söze aykırı bir muarız bulunup bulunmadığını araştırmak zorunda kalırlar! Halbuki onlar bizzat, hadisin muarızını araştırmaya ehil olmadıklarını, kendilerinin itiraf ettikleri gibi araştırmaya ehil değildirler!  Onlar yalnızca imamın araştırmaya ehil olduğunu söylüyorlar!
Böylece azıcık aklı olan için hadisle amel etmemek için öne sürdükleri bu mazeretin aslında Allah’ın şeriatının tamamıyla amel etmeyi terk etmeyi gerektirdiği ortaya çıkmaktadır. İddia edilen bu mazeretin gereği olarak insanlar olaylarda, ibadetlerde, muamelelerde ne Allah’ın indirdiği kitapla ve sünnetle, ne de imamların sözleriyle sorumlu tutulamazlar, çünkü sünnette veya falan imamın sözünde buna çelişen bir muarızın bulunması ihtimali vardır! Subhanallah!
Bu düşüncenin batıllığını ve sapıklığını açıklamaya gerek bile yoktur!
Dokuzuncu delil; Onların durumları şaşırtıcı ve tuhaftır. Mazeretlerinin imamlarının sözleriyle amel etmeyi terk etmeyi de gerektirdiğinden ya gafiller ya da bilmezden geliyorlar. Onlar kitaplarında tek bir meselede imamlarının veya o imamın usulüne göre hareket eden tercih ashabının çelişkili sözlerini zikrederler, çelişkili olmasına rağmen bütün bunlarla amel edilmesini caiz ve hatta vacip görürler! Özellikle imamdan veya mezhep içindeki meşhur imamlardan birinden iki görüş rivayet edilse, o zaman tek bir meselede aynı şahıstan; farz kılan ve haram kılan veya caiz kılan ve haram kılan  her iki görüşte de sakınca yoktur!!
 Mezhepte meşhur olan birbirine çelişik görüşlerle amel etmek caiz, hatta vaciptir!! Aklî zorunluluk iki çelişik şeyin veya iki zıddın bir araya gelmesinin imkânsız olmasını gerektirir. Zira onlar kendi akıllarıyla düşünmüyorlar, ancak başkalarının akıllarıyla düşünüyorlar!!
İşte o taklitçilerin imamlarından rivayet edilen çelişkili sözlerdeki amelleri ve uygulamaları böyledir!!
Mezheplerine aykırı olan sahih bir hadis gördüklerinde, ona aykırı bir muarız bulunabileceği ihtimali sebebiyle, onunla amel etmenin caiz olmadığını iddia ederler!!
Hak karşısında inat eden ve batıl üzerinde donup kalan bu kimselerin akıllarına hayret! Nasılda meseleleri ters yüz edip, cehaletin yuva yaptığı akıllarıyla, “belki muarız vardır” ihtimaliyle,  hevasından konuşmayan, ancak vahiyle konuşan Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hadisiyle amel etmeyi terk etmeye hükmediyorlar! Hâlbuki hakikatte itiraz ederek reddettikleri ve amel etmekten yüz çevirdikleri hadislerin çoğunda böyle bir çelişki yoktur. Onlar yalnızca, delilleriyle açıklandığı üzere bâtılın en bâtılı olan hevâ ile itiraz ediyorlar!
İmamın veya mezhebindeki bazı âlimlerin çelişkili sözlerine gelince, bunlarla amel etmeyi terk etmek için muarız olarak görmüyorlar! Hâlbuki bu çelişkiler muhtemel veya zanni değil, mezhep kitaplarında şahit olunan sabit çelişkilerdir!
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetini reddedip onunla amel etmeyi terk etmelerine sebep olan “çelişki ihtimalinin ne olduğunu” da bilmiyor olmaları daha da hayret vericidir! Bununla beraber İmamın veya mezhebindeki âlimin, gereğiyle ameli vacip kabul ettileri sözündeki çelişkiyi ise bilmektedirler!
Onlar Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetini çelişkili görüyor, bu yüzden çelişki olup olmadığını araştırmadıkça onunla amel etmeyi caiz görmüyorlar, böylece bu amelleri günahkârlıktır!
İmamlarının sözlerini çelişkiden selamette görüyor ve bu yüzden hiç duraklamadan ve muarız araştırmadan onların sözüyle amel ediyorlar!
Şayet kişiye içtihat et, sonra mümkün olan en sapık şeyi ortaya çıkar denilse, bundan daha büyük bir sapıklık ve aptallık ortaya çıkaramazdı.
Bu deliller, sünnet ile amel konusunda muarız araştırmayı şart koşmanın batıl olduğunu kesin olarak ortaya koymaktadır. Kime lafzının delaletini bildiği bir hadis ulaşırsa, mantukundan, mefhumundan veya işaretinden gücü yettiği kadar anladığı şeyle hemen amel etmesi farzdır. Muarız bulunup bulunmadığını araştırması gerekmez. Eğer amel ettikten sonra ona muarız bir delil ortaya çıkarsa, fıkıh usulünde kararlaştırılan yok ile iki delilin çelişmesi halinde tutulacak yola koyulur.
Sahabe ve tabiinin üzerinde oldukları yok budur. Onlar işittikleri hadisle derhal amel ediyor, muarız bulunup bulunmadığını araştırmıyorlardı. Sonra kendilerine bir muarız ortaya çıkarsa gereğine göre amel ediyorlardı. Onların bu konudaki örnekleri çoktur.
Mezheplere uyanların sünnetle amel etmek için koştukları bu şartı sahabeden ve tabiinden hiç kimse öne sürmemiştir. Kur’an ve sünnet deliliyle onlar ümmetin en hayırlı ve en bilgili nesilleridir. Hakkatte bu sünnete itiraz ve onu arkaya atıp mezheplerle ameli öne geçirmek için utanç verici ve çirkin bir vesiledir!!
Ancak imamlarının çelişki, zahir, hakikat ve mecaz içeren sözlerine çelişen bir delil olup olmadığını araştırmayı şart koşmazlar!
Fıkıh kitaplarında aynı meselede hem cevaz, hem haramlık, hem mekruhluk hükümlerinin zikredildiği birçok konu sabittir. Bu, onların böyle bir şart koşmadaki, mezheplerini desteklemek ve onu Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetiyle amel etmenin önüne geçirmek şeklindeki habis maksatlarına apaçık bir delil değil midir? Bu yüzden Sünnetle amel etmemek için zayıf gerekçeler öne sürerler fakat imamlarının çelişkili sözleriyle amel etmeyi vacip görürler!
Şüphesiz onlar bu görüşleriyle sapıklıkta çok çok ileri gitmişilerdir. Bir de bunu “selefilik” olarak sunmaları yok mu, Allah hâinlerin ve münafıkların dillerini koparsın! Amin.
Utanmaz ahlaksız saptırıcılar, “Allah’ın indirdikleri ile hükmetmiyorlar” diye “Müslümanım” diyen kimseleri mürted ilan ediyor, Allah’a ve rasulüne iftira ederek, bu kimselerle savaşmaya cihad diyorlar! Böylece Allah'ın indirdiğine aykırı hükümler uyduruyorlar! Asıl cihad olan Yahudilerle ve diğer İslam düşmanlarıyla savaşmayı terk ediyorlar, dinleri konusunda da insanları saptırıp şirke davet ediyor, mezhep taklit ederek kendileri şirkin içinde bocalıyorlar.
Böyle ne yaptığını bilmeyen kalabalıklardan beslenen, kameralar karşısında poz verme sarhoşluğuna düşmüş hoca ve hatip taslaklarının yahut hükümetlerle oy ve seçim pazarlığına girmiş şaklabanların mı hakikate uyarmasını, ittiba tevhidine çağırmasını bekliyorsunuz? Bu davet asırlar önce geldi, bu asırlar içinde defalarca müceddidler tarafından tekrar edildi, lakin gaflete dalmayı, yaşadığı gibi inanmayı, “böyle gelmiş böyle gider”ci, hak ile bâtılı birbirine karıştırıp gri tonlar elde etmeyi pek seven bir ümmet olmakta ısrarcı olduğumuzdan mıdır, hakkın ifade edilmesi hiç işimize gelmiyor!

Hak Üzere Zahir Olan Taife Nerededir?

Kureyb es-Sehûlî, Murre el-Behzî radıyallahu anh’den rivayet ediyor: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
((لا تَزَالُ طَائِفَةٌ من أُمَّتِي على الْحَقِّ ظَاهِرِينَ على من نَاوَأَهُمْ وَهُمْ كَالإِنَاءِ بين الأَكَلَةِ حتى يَأْتِيَ أَمْرُ اللَّهِ وَهُمْ كَذَلِكَ)) قُلْنَا: يا رَسُولَ اللَّهِ، وَأَيْنَ هُمْ؟ قال: ((بِأَكْنَافِ بَيْتِ الْمَقْدِسِ))
Ümmetimden bir taife, kendilerine düşmanlık edenlere karşı hak üzere zahir olmaya devam eder, onlar yiyiciler arasında bir kap gibidirler. Taki onlar bu haldeler iken Allah’ın emri (kıyamet) gelir.” Dedik ki: “Ey Allah’ın rasulü! Onlar nerededir?” Şöyle buyurdu: “Beytu’l-Makdis etrafındadırlar.”
Bunu Buhârî el-Kuna’da (no:752) muallak olarak rivayet etmiş, Taberânî Mu’cemu’l-Kebir’de (20/317), Fesevî el-Marife ve’t-Tarih’te (2/171) İbn Asakir Tarihu Dımeşk’te (1/209-210) ve başkaları; Abbad er-Ramlî – Ebu Zur’a Yahya es-Seybâni – Abdurrahman b. Va’le – Kureyb es-Sehuli ki o İbn Ebrehe’dir – Ka’b b. Murre yoluyla mevsul olarak rivayet etmişlerdir. İsnadı sahihtir.
Abbad er-Ramli hakkında İbn Main, Fesevi, İbn Hibban ve el-Iclî: “sika” demişlerdir.
Ebu Zur’a Yahya b. Amr es-Seybani: sikadır.
Abdurrahman b. Va’le: Muslim’in ricalinden, sika bir ravidir.
Kureyb b. Ebrehe: el-Iclî ve İbn Hibban sika olduğunu söylemişlerdir. Tahavi onun rivayetini sahih saymıştır. Fesevi ve Ebu Zur’a ed-Dımeşki onun Şam’lı tabiîn’in yüksek tabakasından zikretmişlerdir. Bazıları onun sahabe olduğunu zikretmiştir lakin bu sahih değildir. İbn Yunus dedi ki: “Mısır Fethine ve el-Cize kuşatmasına katılmıştır. Ebu Reyhane’den ve Murre b. Ka’b’dan rivayette bulunmuştur. Şam’lı ve Mısır’lı bir çok kimse ondan rivayet etmişlerdir. Aralarında el-Heysem b. Halid, Şu’be eş-Şa’banî, Sevban b. Şehr ve başkaları da vardır. Abdulaziz b. Mervan onu İskenderiye kalesine vali tayin etmiştir…”
Allah en iyi bilendir. 

1 Mayıs 2015 Cuma

İçtihat Yetkisi Âlimlerin mi, Yoksa Kadı ve Yöneticilerin mi?

Çok defa “Falan içtihat etti ve hata etti, filan içtihat etti ve isabet etti” sözlerini duyarız. Yine “Âlim içtihat edip de isabet ederse ona iki ecir, hata ederse bir ecir vardır” derler.
Peki bu ifade doğru mudur? Yoksa yanlış anlayıp, yanlış mı kullanıyorlar?
Bırakın da Nebî sallallahu aleyhi ve sellem ne demiş ona bakalım:
Amr b. As radıyallahu anh’den: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki:
﴿إذا حكم الحاكمُ فاجتهد ثم أصاب فله أجرانِ، وإذا حكم فاجتهدَ ثم أخطأَ فله أجرٌ﴾
Hâkim hükmedip içtihat eder, sonra isabet ederse ona iki ecir vardır. Hükmeder ve içtihad eder de sonra hata ederse ona bir ecir vardır.” Sahihu’l-Buhârî (no: 7352) Sahihu Muslim (1716)
Ebû Hureyre radıyallahu anh’den: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki:
﴿إذا حكم الحاكمُ فاجتهد فأصاب فله أجران، وإذا اجتهد فأخطأ فله أجرٌ﴾
Hâkim hükmedip içtihat eder de isabet ederse ona iki ecir vardır. İçtihat edip hata ederse bir ecir vardır.” El-Elbani, Sahihu Suneni’n-Nesâî (5396) Sahihu Suneni Ebî Dâvûd (3574) Sahihu Suneni’t-Tirmizî (1326)
Amr b. As ve Ebû Hureyre radıyallahu anhuma’dan beraber rivayetleri aynı lafızla: el-Elbani, Sahihu’l-Cami (493)
Amr b. el-As radıyallahu anh’den aynı lafızla: Sahihu Suneni İbn Mâce (1886)
Ahmed’in rivayeti ise şöyledir:
﴿إذا قَضَى القاضي فاجتَهَدَ فأصابَ فلَهُ عشرةُ أجورٍ، وإذا اجتَهَدَ فأخطأَ كانَ لَهُ أجرٌ أو أجران﴾
Kadı yargıda bulunup içtihat eder ve isabet ederse ona on ecir vardır. İçtihat edip hata ederse ona bir ecir veya iki ecir vardır.”
Ahmed Şakir, Musnedu Ahmed tahkikinde (11/34) “İsnadı hasen” demiştir.
Bu konudaki hadislerin hepsi de âlimler hakkında değil, hâkim lafzıyla gelmiştir. Diğer hadiste geçtiği gibi, insanlar arasındaki kadâ (yargı) için âlime giderlerse, o zaman o âlim kadâ/yargıda bulunur ve içtihat eder, insanların problemini çözer. Bu ise bir teşri (din kanunu koyma), helal koyma veya haram koyma değildir.
 Nitekim bütün muhaddisler bu hadisi Kitabu’l-Akdiye’de; “Kadâ (yargı)” babına koymuşlardır. Şayet bu hadisin müçtehit âlimler hakkında olduğunu düşünselerdi elbette İlim ve Fazileti babına koyarlardı. İnsanların bu hadis hakkındaki anlayışları nasıl da âlimler hakkında olduğuna yönelmiş görüyor musunuz?
Birçok kimsenin meselelerinin çoğunu bu hadise dayandırdığını görmemiz bir musibettir. Kitaplarda “Falan içtihat etti ve hata etti” ifadesini görürüz. Sonra: 
“Bu konuda mazur görülür, kınanmaz” derler. 
Hatta birisi “Ref’ul-Melâm An Eimmeti’l-A’lam” adıyla kitap yazmış, diğeri “İ’lamu’l-Muvakkiin” adıyla kitap yazmıştır. Adeta âlimlerin şirk koşmalarında ve hükmünde Allah’a ortak olmalarında sakınca olmadığını açıklamışlardır!
Din tamamen bu hale gelmiş, her önüne gelen re’yiyle (şahsi görüşüyle) konuşmuş, sonra da onun hakkında “Sakınca yok, inşallah ona bir ecir var, çünkü o içtihat etmiştir” denilmiştir. Hayret!
“Hâkim” kelimesini işittiğimiz zaman hepimiz biliriz ki hâkim yönetici ve emirdir. O dinlenip itaat edilen kimsedir. O, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in “Ona isyan eden Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e isyan etmiştir” dediği kimsedir.  O, herkes tarafından bilinen tek şahıstır. Ama âlime gelince, onu alim kabul eden kimdir, yoksa alim değil midir, nasıl biliriz? Ta ki ondan sonra onun içtihat etmeye hakkı olduğunu söyleyelim!
 Mesela bana göre İmam Ahmed bir âlimdir, dolayısıyla içtihat edebilir. Ama Eşariler onu âlim görmezler! Onlara göre İmam Ahmed’in içtihat etmeye hakkı yoktur. Yine ben de onların âlimleri hakkında aynı şeyi söyleyebilirim… Böylece kaos çıkar. Durum asla kontrol altına alınamaz… Lakin şayet hadis, lafzına geçtiği gibi hâkime veya kadıya indirgenirse problem kalmaz. Herkes hâkimi (yöneticiyi) bilir. Onun hakkında ittifak vardır ve ona biat edilmiştir. O tek bir şahıstır, bilinen biridir. Allah Teâlâ da bize ona itaat etmeyi emretmiştir: “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, rasule itaat edin, sizden olan emir sahiplerine de.” (Nisa 59) Ama âlimler çoktur, farklıdır, çeşitlidir. Her biri diğerini kıskanır. Bu durumu bize köklü âlim, Kur’an tercümanı İbn Abbas radıyallahu anhuma şu sözüyle haber veriyor:
خُذُوْا العِلّمَ حَيْثُ وَجَدْتُمُوْهُ وَلا تَقْبَلُوْا قَوْلَ الفُقَهَاءِ بَعْضُهُمْ عَلَى بَعْضٍ ((فَإِنَّهُمْ يَتَغَايَرُوْنَ [أي يغارون] تَغَايُرَ التُّيُوْسِ)) فِي الزَّرِيْبَةِ﴾
“İlmi bulduğunuz yerde alın, fakihlerin birbirleri hakkındaki sözlerini kabul etmeyin. Zira onlar ağıldaki keçiler gibi birbirlerini kıskanırlar.” İbn Abdilberr, Camiu Beyani’l-İlm (no: 1090)
Âlimler çoktur, onlardan biri içtihat etse, diğer bir alim gelir, içtihat eder ve ilk içtihadı hatalı bulur! Onun tam aksini söyler… Avamın bunlar arasındaki durumu nedir? Şuna göre haram, şuna göre helal! Hatta durum o hale geldi ki fetvanın başında şu ifadeyi görürüz: “Bu mesele hakkında âlimler ihtilaf etmişlerdir”!!
Hâkime gelince, o tek bir şahıstır. İçtihat ettikten sonra hükmeder. İster hata etsin, ister isabet etsin, kimse ona muhalefet etmez. Bu yönetici hakkındadır. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem:
﴿أطيعوا أُمراءَكم ((مهما كان))...﴾
“(Vereceği hüküm) Ne olursa olsun yöneticilerinize itaat edin” buyurmuştur. El-Elbani, Tahricu Kitabi’s-Sunne’de (1048) sahih demiştir.
“mehmâ kâne” (ne olursa olsun)” yani, yönetici içtihad ettiği hükmünde hata etse de, isabet etse de itaat edin demektir.  Bu durum avam arasında kaosa yer bırakmaz.
Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
﴿القضاةُ ثلاثةٌ فرجلٌ قَضَى فَاجْتَهَدَ فأصابَ فلَهُ الجنةُ ورجلٌ قضى فاجْتَهَدَ فَأَخْطَأَ فله الجنةُ ورجلٌ قضى بجورٍ فَفِي النارِ﴾
Kadılar üçtür: Birisi yargıda bulunur, içtihat eder ve isabet eder, ona cennet vardır. Birisi yargıda bulunur, içtihat eder ve hata eder, ona da cennet vardır. Birisi de yargıda bulunur ve zulmeder. Ona da ateş vardır.” Heysemi Mecmau’z-Zevaid’de (4/198) ricali, sahihin ricalidir demiştir.
Sonra, şayet âlimin içtihat etmeye hakkı olsaydı, neden falan âlim bidatçi ve sapıktır diyoruz? Bilakis bizim: “Falan sadece bir ecir aldı” dememiz gerekmez miydi? Şayet onun alim olmadığını söylersen, sana: 
Bu sana göre böyledir, lakin bir topluluğa göre o bir alim ve müçtehittir, hata etse de ona bir ecir var” denilir!!
Bazı insanlar gelir ve Müslümanlara meseleleri karışık göstermek için şüphe atarlar: “Ebu Bekr radıyallahu anh zekât vermeyenlerle savaşma hususunda içtihat etmedi mi? Ömer radıyallahu anh hırsızın had cezasını iptal etmekle içtihat etmedi mi? Osman radıyallahu anh Kur’an’ı tek mushafta toplama hususunda içtihat etmedi mi? Ali radıyallahu anh içtihat etmedi mi?” derler.
Doğru, lakin onlar âlim oldukları gibi, aynı zamanda hâkim/yönetici idiler. İçtihat ettikleri zaman hükmettiler, bunları âlimler olarak değil, hâkimler olarak yaptılar. Şayet onların içtihatlarına bakarsan hepsinin de hükmettikleri zaman, buna hak sahibi oldukları zamanda içtihat ettiklerini görürsün. Mesela Osman radıyallahu anh’ın Ömer radıyallahu anh’ın halifeliği zamanında içtihat ettiğini göremezsin! Büyük âlimlerden olan, hakimlerden olmayan sahabelerden birinin içtihat ettiğini göremezsin.
Alkame b. Kays rahimehullah şöyle demiştir:
أنَّ قومًا أَتَوْا عبدَ اللهِ بنَ مسعودٍ، فقالوا لهُ: إنَّ رجلًا مِنَّا تزوَّجَ امرأةً ولم يَفْرِضْ لها صداقًا ولم يجمعها إليهِ حتى مات، فقال لهم عبدُ اللهِ رضيَ اللهُ عنهُ: ما سُئِلْتُ عن شيٍء منذُ فارقتُ رسولَ اللهِ ﷺ أشدَّ عليَّ من هذهِ، فأْتُوا غيري قال: فاختلفوا إليهِ فيها شهرًا، ثم قالوا لهُ في آخرِ ذلك: من نسألُ إذا لم نسألك وأنتَ أُخَيَّةُ أصحابِ محمدٍ ﷺ في هذا البلدِ ولا نجدُ غيرك، فقال: سأقولُ فيها بجهدِ رأيي، ((فإن كان صوابًا فمن اللهِ وحدَهُ لا شريك لهُ، وإن كان خطأً فمنِّي، واللهُ ورسولُهُ منهُ بريءٌ)) أرى أن أجعلَ لها صداقًا كصداقِ نسائها لا وَكْسَ ولا شَطَطَ ولها الميراثُ وعليها العِدَّةُ أربعةَ أشهرٍ وعشرًا قال: وذلك بسمعِ ناسٍ من أشجعَ فقاموا فقالوا: نشهدُ أنك قضيتَ بمثلِ الذي قضى بهِ رسولُ اللهِ ﷺ في امرأةٍ مِنَّا يقالُ لها بُروعُ بنتُ واشقٍ، قال ((فما رُئِيَ عبدُ اللهِ فرح بشيْءٍ ما فرح يومئذٍ إلا بإسلامِهِ))، ثم قال: اللهمَّ إن كان صوابًا فمنك وحدكَ لا شريكَ لكَ، وإن كان خطأً فمِنِّي ومن الشيطانِ واللهُ ورسولُهُ منهُ بريءٌ
“Bir topluluk İbn Mes’ud radıyallahu anh’e geldi ve dediler ki: “Bizden birisi, mehirini belirlemeden bir kadınla evlendi, ölünceye kadar da onunla ilişkiye girmedi.” İbn Mes’ud radıyallahu anh onlara dedi ki: 
“Sorduğunuz şey Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den ayrıldığımdan beri bana en şiddetli gelen meseledir. Benden başkasına gidin.” Bir ay İbn Mes’ud radıyallahu anh’e gidip geldiler, en sonunda ona dediler ki: 
Sen bizim memlekette yaşayan Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in ashabının en büyüklerindensin, sana sormaz isek kime soralım? Senden başkasını bulamıyoruz” dediler. O zaman Abdullah radıyallahu anh şöyle dedi: 
“Bu konuda kendi görüşümü söyleyeceğim eğer isabet edersem bu hiçbir ortağı olmayan Allah’tandır. Hata etmiş isem bu hata benimdir. Allah ve Rasûlü bu hatadan uzaktır. Bu konuda görüşüm şudur: 
“Kadına kendi kavmindeki kadınlara verilen kadar bir mehir verilmeli, ne az ne de çok olmalı, kadın kocasının mirasından almalı ve dört ay on gün iddet beklemelidir.” Ravi diyor ki: 
“Bu konuşma Eşca’ kabilesinden bir gurup insanın yanında yapılmıştı. Abdullah radıyallahu anh’ın bu fetvasını duydular ve ayağa kalkıp; “Bizden “Berva bt. Vaşık adındaki bir kadın hakkında da Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem böyle hüküm verdiğine biz şahitlik ederiz” dediler. Abdullah radıyallahu anh, Müslüman olduğu güne sevinmesi dışında, kendi görüşünün isabetli oluşuna sevindiği kadar bir şeye sevinmemişti.” Sonra şöyle dedi: 
"Allah'ım! eğer isabetli ise yalnız sendendir, Senin ortağın yoktur. Eğer hatalı ise, benden ve şeytandandır, Allah ve rasulü bundan uzaktırlar." Beyhaki, Sunenu’l-Kubra’da (7/245) “İsnadı sahih” demiştir. El-Elbani de Sahihu Suneni’n-Nesâî’de (3358) sahih demiştir.
Subhanallah! Onlara cevap vermeden nasıl da bir ay terk ediyor! Sonra onlara görüşünü söylüyor. O âlim bir sahabe idi. Sonra görüşünün Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sözüne uygun düşmesine nasıl seviniyor! Şayet âlimlerin içtihat etmeye hakları olsaydı, İbn Mes’ud radıyallahu anh’ın bütün bu korkusunun sebebi neydi?
En uygun olanı, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’den sonra sahabenin içtihat etmesi olurdu. Zira onlar insanların dini en iyi bilenleri idiler. Lakin görüyoruz ki sahabeler içtihat etmekten korkuyor ve bundan kaçıyorlardı. Mecbur kaldıkları zaman Allah ve rasulünü kendi fetvalarından berî kılıyorlardı! Onlar hata etmiş olabileceklerini kabul ediyorlar, fetvalarının doğruluğundan seni tereddüte düşürüyorlardı. Sonra: “İstersen fetvamı terk et, bundan dolayı sana bir şey gerekmez” diyorlardı. Peki zamanımızın müftüleri nerede? Onlardan birinin görüşüyle fetva verdiğinde semadan inen dinmiş gibi insanları sorumlu tuttuğunu görürsün!
Sahabeler meseleyi, asrın âlimlerinin bilmedikleri şekilde biliyorlardı. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
الْيَوْمَ أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ وَأَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتِي وَرَضِيتُ لَكُمُ الْإِسْلَامَ دِينًا
Bugün size dîninizi ikmal ettim ve üzerinizdeki nimetimi tamamladım. Ve dîn olarak, sizin için İslâm'ı seçtim.” (Maide 3)

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente estağfiruke ve etûbu ileyk" (Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)