Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

25 Mart 2016 Cuma

Musibetler Karşısında İki Tür İnsan

Ebu Hureyre radiyallahu anh’den: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
مَثَلُ الْمُؤْمِنِ كَمَثَلِ الزَّرْعِ لَا تَزَالُ الرِّيحُ تُمِيلُهُ، وَلَا يَزَالُ الْمُؤْمِنُ يُصِيبُهُ الْبَلَاءُ، وَمَثَلُ الْمُنَافِقِ كَمَثَلِ شَجَرَةِ الْأَرْزِ، لَا تَهْتَزُّ حَتَّى تَسْتَحْصِدَ
Mü'minin misâli ekin gibidir. Ekini rüzgâr sallar durur. Mü'mine de belâ gelmekte devam eder. Münafığın misâli ise kavak ağacı gibidir. Kesil­medikçe yıkılmaz.”[1]
Bu hadis iki tür kimseyi anlatmaktadır. Bunlardan birisi mü’mindir ki, dünyada arzuladığı şeylerden mahrum edilmekle musibete uğrar. Arzusuna kavuşmayı ümit ettiği anlarda öyle musibetlerle karşılaşır ki onda helak olacağını zannetmeye başlar. Fakat helakin eşiğine yaklaştığı anlarda bile eğer hain nefsine arka çıkıp rabbine karşı gelmezse, ummadığı rızıklar görür ve beklemediği kapılar ona açılır:
Kim Allah’tan sakınırsa ona bir çıkış yolu gösterir. Ve onu hesaba katmadığı bir yönden rızıklandırır. Kim Allah’a tevekkül ederse O, kendisine yeter. Şüphesiz ki Allah emrini yerine getirendir. Allah her şey için bir kader tayin etmiştir.” (Talak 2-3)
Diğeri ise iman ettiğini iddia ederek dünyada müslüman gibi muamele gören kimsedir. Hakikatte o, nefsiyle rabbi arasında, kendi nefsinden taraf olmuştur ve rabbine karşı isyan içindedir. Dünyada arzuladığı pekçok şeye kavuşur, helak olunacak korkulardan kurtulması takdir edilerek, mutlu sona kavuşma ümidi iyice artar. Lakin kurtuluş ve hakiki saadetin eşiğindeyken helak olur!
el-Berâ radiyallahu anh'den: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
مَنْ قَضَى نَهْمَتَهُ فِي الدُّنْيَا حِيلَ بَيْنَهُ وَبَيْنَ شَهْوَتِهِ فِي الْآخِرَةِ، وَمَنْ مَدَّ عَيْنُهُ إِلَى زِينَةِ الْمُتْرَفِينَ كَانَ مُهِينًا فِي مَلَكُوتِ الدُّنْيَا، وَمَنْ صَبَرَ عَلَى الْقُوتِ الشَّدِيدِ صَبْرًا جَمِيلًا أَسْكَنَهُ اللَّهُ مِنَ الْفِرْدَوْسِ حَيْثُ شَاءَ
"Kim arzularını dünyada gerçekleştirirse, âhirette arzu ve isteklerine perde çekilir. Kim gözünü zenginlerin zinetine dikerse, göklerin melekûtûnda aşağılanır. Kim de kendisine ve­rilen az azığa karşı güzel bir sabır ve metanet gösterirse, Allah onu Firdevs cennetinde iste­diği yere yerleştirir."[2]
Dünya imtihanı ancak; musibetler karşısında, dünyanın, nefsin ve musibetlerin yaratıcısından taraf olmakla kazanılacak bir yurttur. Dünya musibetlerinde nefsine karşı rabbinden taraf olanlar, bu musibetlerin acısını hiç yaşamamış gibi olacak, dünyanın rahatı peşinde olanlar ise yaşayıp kavuştukları bütün mutlulukları unutacaklardır.
Enes b. Malik radıyallahu anh’den: Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
يُؤْتَى بِأَنْعَمِ أَهْلِ الدُّنْيَا مِنْ أَهْلِ النَّارِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ، فَيُصْبَغُ فِي النَّارِ صَبْغَةً، ثُمَّ يُقَالُ: يَا ابْنَ آدَمَ هَلْ رَأَيْتَ خَيْرًا قَطُّ؟ هَلْ مَرَّ بِكَ نَعِيمٌ قَطُّ؟ فَيَقُولُ: لَا، وَاللهِ يَا رَبِّ وَيُؤْتَى بِأَشَدِّ النَّاسِ بُؤْسًا فِي الدُّنْيَا، مِنْ أَهْلِ الْجَنَّةِ، فَيُصْبَغُ صَبْغَةً فِي الْجَنَّةِ، فَيُقَالُ لَهُ: يَا ابْنَ آدَمَ هَلْ رَأَيْتَ بُؤْسًا قَطُّ؟ هَلْ مَرَّ بِكَ شِدَّةٌ قَطُّ؟ فَيَقُولُ: لَا، وَاللهِ يَا رَبِّ مَا مَرَّ بِي بُؤْسٌ قَطُّ، وَلَا رَأَيْتُ شِدَّةً قَطُّ
Cehennemliklerden dünyada en çok nimetleneni kıyamet gününde getirilir ve cehenneme bir kere daldırılır. Sonra:
“Ey Âdemoğlu! Hiç bir hayır gördün mü? Sana hiç bir nimet uğradı mı?” denilir. O:
“Hayır! Vallahi Ya rabbi!” der. Bir de cennetliklerden dünyada iken insanların en çok sıkıntıya uğrayanı getirilir ve cennete bir kere daldırılır. Kendisine:
“Ey Âdemoğlu! Hiç sıkıntı gördün mü? Başından hiç şiddet geçti mi?” diye sorulur. O da:
“Hayır! Vallahi ya Rabbi! Başımdan hiç sıkıntı geçmedi. Hiç bir şiddet görmedim” der.”[3]




[1] Sahih. Muslim (2809)
[2] Hasen. Taberani Evsat (8/45) Taberani Sagir (1071) Beyhaki Şuab (9722) Kıvamu’s-Sunne el-Esbehani et-Tergib ve’t-Terhib (1602) Ebu Nuaym Tarihu İsbehan (s.343) Deylemi (5703) Taberani’nin isnadında çoğunluğun zayıf gördüğü İsmail b. Amr el-Becelî vardır. Fakat Kıvamu’s-Sunne rahimehullah bunun mutabiini; Ebu’l-Heysem Halid b. Abdirrahman – Şu’be – Adiy b. Sabit – Bera b. Azib radiyallahu anh yoluyla rivayet etmiştir.
[3] Sahih. Muslim (2807) Ahmed (3/203) İbn Mace (4321)

20 Mart 2016 Pazar

Düğün ve Bayram Dışında Erkeklerin Def Çalmalarının Hükmü


Bismillahirrahmanirrahim.

Çalgı aletleri umumen haram kılınmış olup, bundan yalnızca def istisna edilmektedir. Defin nikâhta ve bayramlarda çalınması müstehap olup bu konuda Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den gelen hadisler nettir. İhtilaf edilen konu ise iki açıdandır;

* Düğün ve bayram dışında def çalmak veya dinlemek caiz midir?

* Erkeklerin def çalması caiz midir?

10 Mart 2016 Perşembe

Su İle Rukye Yapmak

Daha önce Şeyh Muhammed Hamid el-Fakî'nin suya okuyarak rukye hakkında bir fetvasını tercüme etmiş ve sitede yayınlamıştım. Sonra suya okuyarak rukye yapmakla ilgili olarak şu hadisin tahkikini yaptım ve hadisin isnadının hasen olduğunu gördüm:

İbn Ebi Şeybe (5/44, 6/101); Abdurrahim b. Suleyman - Mutarrif (b. Tarif) - el-Minhal b. Amr - Muhammed b. Ali (İbnu'l-Hanefiyye) - Ali b. Ebi Talib radıyallahu anh isnadıyla rivayet ediyor:


بَيْنَا رَسُولُ اللهِ صَلى الله عَلَيه وَسَلم ذَاتَ لَيْلَةٍ يُصَلِّي, فَوَضَعَ يَدَهُ عَلَى الأَرْضِ, فَلَدَغَتْهُ عَقْرَبٌ, فَتَنَاوَلَهَا رَسُولُ اللهِ صَلى الله عَلَيه وَسَلم بِنَعْلِهِ فَقَتَلَهَا، فَلَمَّا انْصَرَفَ, قَالَ: لَعَنَ اللهُ الْعَقْرَبَ مَا تَدَعُ مُصَلِّيًا، وَلاَ غَيْرَهُ, أَوْ نَبِيًّا, أو غَيْرَهَ، ثُمَّ دَعَا بِمِلْحٍ وَمَاءٍ, فَجَعَلَهُ فِي إِنَاءٍ, ثُمَّ جَعَلَ يَصُبُّهُ عَلَى إِصْبَعَهِ حَيْثُ لَدَغَتْهُ وَيَمْسَحُهَا، وَيُعَوِّذُهَا بِالْمُعَوِّذَتَيْنِ

 
"Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem bir gece namaz kılarken elini yere koyunca bir akrep onu soktu. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem ayakkabısını alarak onu öldürdü. Namazı bitirdiği zaman şöyle buyurdu:

"Allah akrebe lânet etsin, ne bir namaz kılanı ne de başkasını (veya ne bir nebiyi ne de başkasını dedi) rahat bırakıyor." Sonra tuz ve su istedi, bunları bir kaba koydu, sonra akrebin soktuğu yere döküp parmağını sürerek mesh etti ve bu arada muavvizeteyni okudu." 

Bunu İbn Ebi Şeybe'nin tarikinden Beyhaki Şuabu'l-İman'da (no:2575) rivayet etmiştir.
Ebu Nuaym, Mutarrif b. Tarif'e ulaşan kendi isnadıyla Tarihu İsbehan'da (s.297), Tıbbu'n-Nebevî'de (572) ve Marifetu's-Sahabe'de (no: 4946) rivayet etmiştir.
el-Minhal b. Amr dışında bütün ravileri sika, sahihayn ricali ve isnadı muttasıldır. Minhal b. Amr ise Buhari ricalinden, saduk bir ravi olup bazen vehmeder.  Bu sebeple isnadı hasendir.
Şeyh el-Elbani rahimehullah ise Mişkat tahkikinde (no: 4567) sahih demiştir.
Allah en iyi bilendir.

8 Mart 2016 Salı

Ebu Bekr Sifil'in İstigase Şirkini Şirin Gösterme Çırpınışına Reddiye


Bir kardeşimiz Ebu Bekr Sifil’in bir konuşmasının linkini göndererek, onun istigase hakkında attığı bir şüpheyle ilgili cevap istedi.
Ebu Bekir Sifil Hafız Zehebî rahimehullah’tan bir kıssa naklederek istigase meselesinin ihtilaflı bir mesele sayılması gerektiğini, istigasenin şirk olduğu söylenirse, Taberani, Ebu’ş-Şeyh ve Ebu Bekr el-Mukri gibi imamların şirk işlemiş olduklarını söylemek gerektiğini söyleyerek yine zihinleri bulandırmayı amaçlamıştır. Doğrusu bu kıssayı ondan önce Yusuf en-Nebhani istigaseye delil getirmeye çalışmıştı.
Malum olduğu üzere dinde bağlayıcı delil yalnızca Allah’ın kitabı ve rasulü sallallahu aleyhi ve sellem’in sahih sünnetidir. Herhangi bir amelin şirk olduğunu Kur’ân ve sahih sünnet delilleriyle tespit ettikten sonra, sahabeden sonra gelenlerin yaptıkları yanlışlar sebebiyle vahyin delilinden sapılamaz. Dolayısıyla Ebu Bekr Sifil gibi saptırıcıların oluşturmaya çalıştıkları anlayış kökten bozuktur.
Bahsedilen kıssaya gelince,  İmam Zehebi Siyeru A’lam’da (16/400) ve Tezkiratu’l-Huffaz’da (3/122) şöyle zikreder: “Ebu Bekr b. Ebi Ali’den rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: “İbnu’l-Mukri dedi ki: “Ben, et-Taberani ve Ebu’ş-Şeyh, Medine’de idik… Yatsı vakti olunca kabrin yanında durdum ve: “Ey Allah’ın rasulü! Açlık!” dedim. Et-Taberani bana: “Otur, ya rızık gelir ya da ölüm” dedi. Ben ve Ebu’ş-Şeyh durduk. Kapıya Ali radiyallahu anh’ın soyundan biri geldi, ona kapıyı açtığımızda yanında iki delikanlı ve ellerinde iki kap dolusu yiyecek vardı. Dedi ki: “Beni Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e şikayet etmişsiniz, O’nu rüyada gördüm ve bunları size getirmemi emretti.”
Hafız Zehebi burada isnad zikretmediği gibi, “ruviye: rivayet edildiğine göre” şeklinde temriz sigası kullanmıştır. Bilindiği gibi bu siga, isnad zayıf olduğu zaman kullanılan bir sigadır. Kıssanın sıhhatine hükmedebilmek için de isnadın bilinmesi zorunludur. Yukarıda işaret ettiğim gibi, şayet kıssanın sahih bir isnadı olsaydı dahi istigasenin cevazına yine delil olmazdı.
Ebu Bekr Sifil’in aynı konuşmasında işaret ettiği; “Hastalanan kişi şifa verenin doktor olduğuna itikat etmeksizin doktora başvurduğunda nasıl bu caiz ise, tevessül edilen şahsın bizzat fail olduğuna itikat etmeksizin tevessül edildiğinde de bu caizdir” şeklindeki ilimden son derece uzak saptırmalarına gelince, bu konuda uzun söze hacet yoktur. Sadece ilimde mukarrer şu kaideyi zikretmek yeterlidir: İbadette asıl hürmet, eşyada asıl ibahadır. Yani vahyin naslarında hakkında sarih delil gelmeyen husus şayet ibadet konuları hakkında ise onda itibar edilecek hüküm; haram olmasıdır. Bu şey eşyadan, yani ibadet konularının dışında ise onda itibar edilecek hüküm; mubah olmasıdır.
Şifa için doktora tevessül; eşyadan olup bunun meşru olduğu hakkında naslar da sabit olmuştur.
Fakat şifa yahut başka bir hacet için kabirlere başvurmak ibadet türlerindendir ve bu konuda yasaklayan hiçbir delil gelmeseydi bile bu yine mezkur kaide gereği gayri meşru olurdu.   

3 Mart 2016 Perşembe

Re'y İle İçtihad Mecbur Kalınan Leş Hükmündedir

Ebu Şame el-Makdisi rahimehullah şöyle demiştir: “(Görüşle) içtihad etmeye ancak yöneticilerle ilgili hükümlerde mecbur kalınır. Hâkim (yönetici ve kadı) dışında kimsenin içtihat etmesiyle ilgili bir delil gelmemiştir. Muaz radiyallahu anh’den gelen;
“Allah’ın kitabında bulamazsam rasulünün sünnetine bakarım, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetinde de bulamazsam görüşümle içtihad ederim”[1] sözüne gelince, Muaz radiyallahu anh hâkim idi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in:
Hakkında bir şey indirilmemiş konularda aranızda görüşümle hükmedeceğim[2] hadisine gelince, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem hâkim (yönetici) idi.
Yine Allah Teâlâ’nın: “Davud ve Suleyman tarla hakkında hükmettiklerinde…” (Enbiya 78) kavline gelince, her ikisi de yönetici idiler. İçtihat leş hükmündedir.
Sa’lebî ve Şafiî dediler ki; “Kişi leşi ancak ölecek duruma geldiğinde yiyebilir.”[3] Hâkim olmayan kişinin görüşü ile içtihat etmesi, evinde oturan kişinin: “Falanın zaruret halinde leş yemesi caiz oluyorsa bana da caizdir” demesi gibidir.
Yine kişinin müçtehidin görüşüyle delil getirmesi caiz değildir. Çünkü müçtehit hata da edebilir, isabet de edebilir. Bir şeyde hata ve isabet ihtimali bulunuyorsa onun terk edilmesi daha uygundur. Bu tıpkı şüpheli yiyecekleri terk etmenin daha evlâ olması gibidir.”[4]


[1] Münker. Tayalisi (1452) Ahmed (5/230, 242) Ebû Dâvûd (3593) Tirmizî (1328) Dârimî (1/6) İbn Sa’d (2/347, 584) Ukayli ed-Duafa (76-77) hepsi de; Şu’be – Ebu’l-Avn – Muhammed b. Abdillah es-Sekafi – el-Haris b. Amr – Mugire b. Şube’nin kardeşi – Muaz radiyallahu anh’ın ashabı – Muaz radiyallahu anh yoluyla rivayet ettiler.
* Ahmed (5/236) Ebû Dâvûd (3592) Tirmizî (1327); Şu’be – Ebu’l-Avn – el-Haris b. Amr – Muaz radiyallahu anh’ın ashabı yoluyla, Muaz radiyallahu anh’ı zikretmeksizin rivayet ettiler. El-Haris b. Amr meçhuldür. Bkz.: Mizanu’l-İtidal (1/349) et-Takrib (1/143) Buhari Tarihu’l-Kebir’de (1/277) dedi ki: “Bu sahih değildir, bu mürsel yoldan başkasıyla da bilinmemektedir.” Bkz.: Telhisu’l-Habir (4/182-183) el-Elbani Silsiletu’l-Ahadisi’z-Zaife (881)
[2] Zayıf. Ebû Dâvûd (3585) Darekutni (4580) İbn Katan Beyanu’l-Vehm (4/520) isnadında Usame b. Zeyd el-Leysi zayıftır.
[3] Bkz.: İ’lamu’l-Muvakki’in (2/284)
[4] Ebu Şame el-Makdisi, el-Muhtasaru’l-Muemmel (s.38-39)

2 Mart 2016 Çarşamba

İhtilat Hakkında Bir Şüphe ve Cevabı


Şüphe: "Kadınların iffetleri örtülerinde ve ihtilattan uzak kalışlarında değil, nefislerindedir
Cevap: Şüphe yok ki, kadınların iffetleri yalnızca nefislerinde değil, bilakis örtünmelerinde ve ihtilattan (kadın-erkek karışıklığından) uzak durmalarındadır. Tesettür konusunda gevşeklik iffetleri lekeler.
Kadın, etkilenmeyen cansız bir varlık değildir. Bilakis, kadın zayıftır ve değişkenliği hızlıdır. Kadın-erkek ihtilatı sebebiyle etkilenmesinden emin olunamaz. İmanı kuvvetli olsa dahi o masume değildir. Nitekim Allah Azze ve Celle şöyle buyurur: “Şunu iyi bilin ki, Allah kişi ile kalbi arasına girer.”
Peki ya kadın erkek karışıklığının ve imanları zayıf olanların çok olduğu durumlar nasıl olur?
Erkekler kadınları etkilediği gibi, kadın da, erkekleri etkiler. Nitekim Yusuf aleyhi's-selâm’ı gören kadınlar ondan etkilenmişler ve fitneye düşmüşlerdir. Yusuf aleyhi's-selâm şöyle demiştir: “Rabbim! Zindan benim için, onların beni çağırdığı şeyden daha sevimlidir. Eğer onlann tuzaklarını benden uzak tutmazsan, onlara meyleder ve câhillerden olurum” (Yusuf 33)
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de şöyle buyurmuştur: “Biriniz bir kadın gördüğü zaman kendi eşine gitsin. Zira bu, nefsinde olan şeyi giderecektir.” (Muslim (1403) Cabir radiyallahu anh’den rivayet etmiştir.)
Peki ya erkek, sevdiği kadına, kadın sevdiği erkeğe bırakılırsa durum nasıl olur? O ikisi gün geçtikçe ihtilata devam ederse aralarındaki rağbet artıp, musibetleri büyümez mi?
Hem kadının iffetiyle kalmaya devam ettiğini düşünecek olursak, aç kurtlardan onu kim savunacak? Hilelerden ve şeytanî adımlardan nasıl selamette kalınacak?
İslam, erkeklerle kadınlar arasındaki ihtilatı haram kılarken, kadının iffetli olanı ile olmayanı arasında fark gözetmemiştir. Allah Azze ve Celle şöyle buyurur: “Allah ve Rasülü birşeye hükmettikleri zaman, mü'min erkek ve mümin kadının kendi işlerinde artık başka bir şeyi seçmeye hakları yoktur. Kim Allah'a ve Rasûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” (Ahzab 36)
O’nun emrine aykırı davrananlar; bir fitnenin kendilerine isabet etmesinden yahut can yakıcı bir azaba uğramaktan sakınsınlar.” (Nur 63)

İlkokullarda Kız-Erkek Karışık Eğitimin Hükmü


Soru: “Yedi yaşından küçük erkek ve kız çocukların aynı sınıfta din ve Kur’an dersi görmeleri caiz midir?”

Şeyh Ahmed b. Yahya en-Necmî’nin cevabı: “Böyle olmaması gerekir, tâ ki kız çocukları erkeklerle oturup konuşmaya alışmasınlar ve küçükler arasında ilgi başlamasın. Bunu terk etmek din için ve kızların erkeklerden uzak kalması için daha ihtiyatlıdır.”

Kaynak: Es’iletu Zilkarneyn el-Endenusi


Şeyh b. Baz şöyle demiştir: “el-Cezire dergisinin 3754 sayı ve 15.04.1403 tarihli yayınında bir yazarın, ilk okullarda erkeklerle kızların karışık okumalarının kötü sonuçları hakkında bir yazısından haberdar oldum ve şu hususlara uyarıda bulunma gereği duydum:

Muhakkak ki ihtilat (kadın-erkek karışıklığı) birçok şerrin ve büyük kötülüklerin vesilesi olup, caiz değildir. Nitekim Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Çocuklarınıza yedi yaşına geldiklerinde namazı emredin ve on yaşına geldiklerinde bundan dolayı dövün. Yataklarını da ayırın.” Nebî sallallahu aleyhi ve sellem onların yataklarının ayrılmasını ancak birinin diğerine on yaşlarında ve daha ileri yaşlarda yakınlaşıp da erkeklerle kızlar arasında meydana gelebilecek bir çirkinliği önlemek için emretmiştir. Şüphe yok ki ilkokullarda onların bir araya gelmeleri, hergün buna bir vesiledir. Yine bu, daha sonraki zamanlarda da ihtilat etmelerine bir vesiledir.

Her hâlukarda ilk okullarda erkeklerle kızlar arasında ihtilat münkerdir, sebebiyet vereceği türlü kötülüklerden dolayı caiz değildir. Nitekim din, şirk ve günaha sebep olacak kötülüklerin önünü tıkamasıyla da kâmil olarak gelmiştir. Buna delalet eden pekçok ayetler ve hadisler vardır. Şayet burada söz uzayacak olmasa elbette onlardan birçoğunu zikrederdim. Allame İbnu’l-Kayyım rahimehullah, İ’lamu’l-Muvakkiin kitabında bunlardan doksan dokuz delil zikretmiştir. Bu yazara ve diğerlerine nasihatim; müslümanlara kapalı olan şer kapılarını açmaya kalkmamalarıdır. Allah’tan herkes için hidayet ve başarı dilerim.”

29 Şubat 2016 Pazartesi

Sigara ve Tütünün Hakkındaki İhtilafın Beyanı

Tütün sonraki zamanlarda ortaya çıkmış bir bitkidir. İbnu’l-Menkur’un el-Fevakihu’l-Adide adlı eserinde (2/80) naklettiğine göre Ebu’l-Hasen el-Mısrî el-Hanefî şöyle demiştir:
“Tütün binli yılların başında ortaya çıkmıştır. İlk olarak Yahudi, Hristiyan ve Mecusilerin topraklarında yetiştirilmiştir. Hekim olduğunu iddia eden bir Yahudi onu Magrib diyarına getirmiş ve insanları buna çağırmıştır. Rum diyarına tütünü ilk getiren ise Etiklen adında bir Hristiyandır. Sudan diyarına onu ilk getirenler Mecusilerdir. Sonra Mısır, Hicaz ve diğer ülkelere yayılmıştır.”
Tütün hakkında Kitap ve sünnette açık bir nas gelmemiştir. Alevî b. Ahmed es-Sekkaf, “Kam’u’ş-Şehveti An Tenavuli’t-Tenbaki ve’l-Kefeteti ve’l-Kâti ve’l-Kahve adlı kitabının başında şöyle demiştir: “Allah beni de, seni de nuruyla desteklesin, şunu iyi bil ki, özellikle tütün kullanmanın helalliği veya haramlığına dair ne Allah’ın kitabında, ne de rasulü sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetinde sarih bir nas gelmiştir.” Bu yüzden tütünün hükmü hakkında ihtilaf edilmiş, onun hakkında çok söz söylenmiştir.
Delilu’t-Tâlib adlı meşhur eserin sahibi Allame Mer’î el-Kermî rahimehullah, “Tahkiku’l-Burhan Fi Şe’ni’d-Duhan” adlı risalesinde şöyle demiştir: “Bu meseleye âlim cahil herkes dalmış, onun hakkında risaleler yazılmıştır.”
İhtilafların sonucu üç görüş üzerinde ortaya çıkmıştır:
Birincisi: Mubah ve caiz olduğu görüşü. Bir topluluk bu görüştedir. Bunlardan bazıları:
Abdulgani en-Nablusi; es-Sulhu Beyne’l-İhvan Fi Hukmi İbaheti’d-Duhan kitabında,
Nuruddin el-Echurî; Gayetu’l-Beyan LiHilli Şurbu Ma La Yugayyib el-Akli Min ed-Duhan kitabında
Selame er-Razi eş-Şazeli; el-İ’lan Biademi Tahrimi’d-Duhan kitabında
Oğlu, Mahmud b. Selame; Te’yidu’l-İ’lan Biademi Tahrimi’d-Duhan kitabında
Ebu’l-Hasenat el-Leknevî; Tervihu’l-Cinan Biteşrihi Hukmi Şaribi’d-Duhan kitabında
Ebu’l-Vefa el-Aradî; Hukmu İsti’mali’d-Duhan kitabında
Subulu’s-Selam sahibi El-Emir Muhammed b. İsmail es-San’anî; Risaletun Fi Reddi Ala Men Harrame’d-Duhan kitabında
Abdusselam en-Nablusi; es-Sarimu’l-Madî Fi Rakabeti Fulan el-Kadî kitabında
Ve daha birçokları…
Eş-Şevkanî rahimehullah bu görüşü desteklemiş ve er-Resailu’s-Selefiyye içinde basılan “İrşadu’s-Sail İla Delaili’l-Mesail” kitabında (s.50-51) delillerini zikretmiştir. Orada şöyle der:
“Kur’ân-ı Kerim ve tertemiz sünnetin şahitlik ettiği asıl şudur ki; sarhoş ediciler ve öldürücü zehir gibi veya toprakta olduğu gibi hemen yahut daha sonra zarar verecek şey gibi, özel bir delilin istisna ettikleri dışında yeryüzündeki her şey helaldir. Delil olmadan bunlardan bir şey haram sayılamaz. Hakkında özel bir delil bulunmayan şey, helaldir. Bu beraati asliye ile ıstıshab ve Allah Teâlâ’nın: “Yeryüzündeki herşeyi sizin için yarattı” (Bakara 29) kavli gibi umumi delillere tutunmanın gereğidir. Yine Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
De ki: "Bana vahyolunanlar arasında, yiyen bir kimseye, ölü eti yahut akıtılmış kan yahut zaten bir pislik olan domuz eti, yahutta Allah'tan başkası adına kesilmiş fisk (hayvan eti) dışında yediği bir şeyin haram kıldığını göremiyorum.” (En’am 145)” Sonra Şevkani rahimehullah şöyle der:
“Bu anlaşıldıysa, bazılarının “tenbak”, bazılarının “tütün” dediği bu bitkinin haramlığına delalet eden bir delil gelmediğini öğrenmişsindir. Bu bitki sarhoş ediciler türünden değildir, zehirlerdende de değildir. Yine hemen yahut daha sonra zarar veren bir şey de değildir. Kim bunun haram olduğunu iddia ederse ona delil getirmek düşer. Mücerred dedikodular bir şey ifade etmez. Nitekim ilim ehlinden bazıları bunun haramlığına delil getirmek için şu ayeti zikrederler: “Onlara tayyibatı helal kılar, habaisi ise onlara haram kılar.” (A’raf 157) Sonra da usulde tedvin edilen illet yoluyla, tütünü habis şeyler arasına katar. Fakat burada apaçık bir yanlış yapmış olur. Zira tütünün habislerden olması tartışma konusudur. Bu ayeti buna delil getirmek, arzuladığı manaya göre yorumlamaktır. Tütünü habis görmek için, tütünü kullanan veya kullanmayanların düşüncesine başvurmak batıldır. Zira onu kullananlardan bazısına göre tütün habis şeylerden değil, tayyibattandır.”
Şevkani sonra şöyle der: “Nefsine karşı insaflı olan kişi, dinin meşru kıldığı birçok hayvanlar ve daha başka şeyler yahut beraati asliye ve delillerin umumu ile helal olan birçok şey bulur ki, insan bunlardan bazısını habis görür, bazısı da onu tayyib görür. Şayet mücerred olarak bazı şeyleri habis/pis görmek haram kılmayı gerektirseydi; çalışmak, deve eti, sığır eti, tavuk eti ve benzerleri de haramlardan olurdu. Çünkü insanlar arasında bunları habis gören ve tiksinenler vardır. Lazım batıl olunca melzum da aynı şekilde batıldır. Böylece anlaşılmaktadır ki, bazı insanlar pis görüyor ve tiksiniyor diye tütünü haram saymak yanlıştır veya bu bir mugalatadır.”
İkincisi: Haramlık söz konusu olmaksızın mekruh olduğu görüşü. Bir topluluk da bu görüştedir. Bkz.: Haşiyetu İbn Abidin (5/296) Haşiyetu’t-Tahtavi Ala Meraki’l-Felah (s.364)  Bu aynı zamanda dört mezhebin kabul ettiği kaidelerin gereğidir. Allame Mer’î el-Kermî rahimehullah Tahkiku’l-Burhan (s.104-106) şöyle der: “Bil ki doğruya en yakın olanı, mezheplerin – özellikle de dört mezhebin - benimsediği kaidelerin gerektirdiği hüküm şöyle denilmesidir: Duhan (sigara) içmek, barındırdığı kötülükler ve benzerleri sebebiyle tenzihen mekruh olmaya yakındır.”
Mer’î el-Kermî rahimehullah bu görüşü desteklemiş ve Tahkiku’l-Burhan’da (s.106 vd.) şu sözleriyle bunu delillendirmiştir: “Bu iki açıdandır; birincisi hoş olmayan kokusu sebebiyle soğan ve sarımsağa kıyasladır. Bu, akıl sahibinin abes ve faydasız bir şeyden korunması içindir. Ebu Eyyub radiyallahu anh, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e bir yiyecek göndermiş, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem ondan yememiştir. Bu kendisine sorulunca Nebî sallallahu aleyhi ve sellem:
İçinde sarımsak vardı” buyurmuştur. Ona:
“Ey Allah’ın rasulü! O haram mı?” diye sorulunca da:
Hayır! Lakin ben kokusundan dolayı ondan hoşlanmadım” buyurmuştur. Tirmizi dedi ki: “Bu hadis hasen, sahihtir.” Nitekim İmamlar, el-Mugni’de geçtiği gibi, mescide girme isteği olsun veya olmasın; soğan, sarımsak, pırasa, turp ve kötü kokulu herşeyin mekruh olduğunu belirtmişlerdir. Çünkü Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
Muhakkak ki melekler, insanın eziyet duyduğu şeylerden eziyet duyarlar.” Bunu İbn Mâce rivayet etmiştir. Yine Tirmizî sahih kaydıyla Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
Şu iki bitkiden yiyen namazgahımıza yaklaşmasın” bir rivayette: “Mescidimize yaklaşmasın.”
Dediler ki: Yasaklamadaki illet kokusuyla insanlara eza vermemek içindir. Hatta İmam Ahmed b. Hanbel’den bu bitkilerden yiyerek mescide gelmeyi günah gördüğü rivayet edilmiştir. Çünkü yasağın zahiri haramlık ifade eder ve müslümanlara eziyet haramdır. Bunda da onlara eza vermek vardır. Doğrusu bu illetin haramlık değil, mekruhluk ifade etmesidir. Bu illet sigarada da vardır. Hatta kokusu daha fahiştir.
İkincisi: Sigara içmede ateş ehline benzeme söz konusudur. İbn Abbas, İbn Ömer ve Zeyd radiyallahu anhum Allah Teâlâ’nın: “Göğün, insanları saran apaçık bir duman getireceği günü bekle. Bu acı bir azâbtır” (Duhan 10) ayeti hakkında şöyle dediler; “Bu kıyametten önceki dumandır. Bu duman kâfirlerin ve münafıkların kulaklarına dolacak, müminler bundan ancak nezle şeklinde etkilenecekler.”
Huzeyfe radiyallahu anh hadisinde, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Gök ile yeri, doğu ile batıyı dolduracak bir duman kıyamet alametlerindendir. Bu duman yeryüzünde kırk gün kalır. Mümin bu duman dolayı nezleye benzer şekilde etkilenecek, kâfir ise sarhoş gibi olacak. Duman onun burnundan, gözlerinden, kulaklarından ve kıçından çıkacaktır.”
Allame İbn Teymiyye dedi ki: “Nebî sallallahu aleyhi ve sellem bir adamda demirden bir yüzük görünce:
Neden üzerinde ateş ehlinin takısını görüyorum” dedi. Allah Teâlâ cehennem ehlini boyunlarında zincirler ile nitelemiştir. Çirkin işlerinde cehennem ehline benzemek mekruhtur. Şüphesiz mekruh, karşı çıkılan şeylerdendir. Zira Muaz radiyallahu anh namazı uzun tutunca Nebî sallallahu aleyhi ve sellem ona:
Sen fitneci misin ey Muaz?” demiştir. Yani dinden soğutan mısın demektir. İmamlar dediler ki: Bu hadiste mekruh olan bir şeye karşı çıkma vardır. Burası ittifak edilen bir alandır. İmam Ahmed dedi ki: “Demir yüzüğü mekruh görürüm. Çünkü o ateş ehlinin takısıdır.”
Derim ki: (bunu diyen Mer’î el-Kermî’dir) Buna göre sigara içmenin mekruh olması neredeyse kesindir. Geçen iki illetten ötürü biz ancak mekruh olduğunu söylemeye cesaret edebiliyoruz. Bu iki illet; kötü kokusu ve ateş ehline benzemedir. Kesinlikle sigaranın haram olduğunu mutlak olarak söylemeye cesaret edemeyiz. Dininde haram olmayan bir şeyi haram kılma hususunda Allah Teâlâ’dan korkar ve Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem’den hayâ ederiz.”
Sonra el-Kermî şöyle der: “Sigaranın haram olduğunu söyleyenlerin bu işi şaşırtıcıdır. Onun bakışı tam değildir. Biz çokça ve yorucu çabalardan sonra ancak mekruh olduğu görüşüne ulaşabildik.”
Sonra şöyle der: “Özetle: mutlak olarak sigaranın haram olmasını gerektiren ne bir delil ne de bir kıyas vardır.”
Mer’î el-Kermî rahimehullah’ın sigarayı tenzihen mekruh görmesinde dayanağı, yukarıda geçtiği gibi iki husustur.
Birincisi; sigaranın kokusunun soğan ve sarımsağın kokusuna kıyaslanmasıdır. Kıyas dinde hüccet olmadığı gibi, kıyas ehlinin kaidelerine göre de bu kıyas bâtıldır. Çünkü soğan ve sarımsağın kokusunun kötü olduğunu söyleyen Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’dir. Peki sigaranın kokusunu kötü bulan kimdir? Şayet insanların çoğu sigaranın kokusunu sevmiyor denilirse, insanların çoğunluğu hüccet midir? Sigaranın veya tütünün kokusunu güzel bulan birçok kimse de vardır. Aslen güzel olan bu koku, aleyhinde yapılan kötü propagandalar sebebiyle beşerin bilinçaltında çirkin olarak işlenmiş, otosujjeksiyon yoluyla birçok insan bu kokunun kötü olduğuna kendisini inandırmıştır. Meleklerin sigara kokusundan eziyet duyacaklarını iddia eden de bu iddiasını ispatlayamaz.
Diğer taraftan soğan ve sarımsak gibi bitkiler çiğ olarak yenildiğinde, kişi ağzını misvaklasa bile bunların kokusunu izale edemez.  Çünkü bu bitkilerin kokusu mideden gelmektedir. Sigara ise böyle değildir. Sigaranın elbiseye sinen kokusu da, ağızda yer eden kokusu da giderilmesi basit kokulardır. Dolayısıyla burada sigaranın bizatihi mekruh sayılmasını gerektirecek bir illet söz konusu değildir.
Kıyamet alameti olan duman ile ilgili olarak, ateş ehline benzemekten dolayı sigarayı mekruh görmek de oldukça yersiz bir benzetmedir. Zira bu duman kulların tercihine bırakılan bir şey değil, müminin de, kâfirin de muhatap olacağı bir durumdur. Demir yüzük hakkındaki hadis ise sahih değildir. Nitekim Buhari Sahih’inde demir yüzüğün caiz olması ile ilgili bir bab açmıştır. Bu ikinci illet de zorlama bir illettir.
Üçüncüsü: Bir topluluk da tütünün haram olduğu görüşündedir. Bunlardan bazıları;
Muhammed el-Cemmalî el-Magribi; Tenbihu’l-Gaflan Fi Men’i Şurbi’d-Duhan kitabında,
Abdulmelik el-Asamî; Risale Fi Tahrimi’d-Duhan kitabında
Suleyman el-Felati; Gayetu’l-Keşfi ve’l-Beyan Fi Tahrimi Şurbi’d-Duhan kitabında,
Muhammed b. Suleyman el-Maliki; el-Edilleti’l-Hisan Fi Beyani Tahrimi Şurbi’d-Duhan kitabında,
Muhammed et-Tarabişi; Manzumetu Ukudi’l-Cevahiri’l-Hisan Fi Beyani Hurmeti’t-Tebgi’l-Meşhur Bi’d-Duhan kitabında,
İbrahim el-Vaiz; Risaletun Fi Tahrimi’d-Duhan kitabında,
Ebu Sehl Muhammed el-Vaiz; Risaletun Fi Tahrimi’t-Tenbak Bi’z-Zanni Zannen ve Kerahetihi Bi’l-Kat’i Kat’an kitabında
Allame Muhammed b. Ali b. Allan es-Sıddıki, Tuhfetu Zevi’l-İdrak Fi’l-Men’i Mine’t-Tenbak kitabında
Muhammed es-Susi el-Magribi; Keşfu’l-Gasaki An Kalbi’l-Feta Fi’t-Tenbihi ala Tahrimi Duhan el-Varak kitabında,
Ve daha birçok kimse…
Sigara veya tütünün haram olduğunu savunanlar kokusu, israf olması, malı zayi etme, zararlı olması vb. tutarsız, ispattan yoksun iddialar ve örümcek ağından zayıf gerekçelerle istidlallerde bulunmuşlardır. Bu konuda sıhhati hakkında ihtilaf edilen; “Zarar vermek de zarara uğratmak da yoktur” hadisi en kuvvetli gerekçeleri olarak görünmektedir. Bu hadis, tamamı zayıf olan isnadlarla gelmiş olsa da, bir kısım muhaddislerin belirttikleri üzere, rivayet yollarının birbirini takviye etmesiyle hasen derecesine yükselmiştir. Lakin bu hadisin sıhhati, meseleyi sonuçlandırmış değildir.
1- Yaygın olarak bilinenin aksine, sigaranın zararı bugüne kadar somut olarak ispatlanamamıştır. Bilakis birçok faydası somut verilerle ispatlanmıştır. Ancak bu konuda yalancı ve abartıcı medya ile cahil taklitçi tabipler insanları subjektif düşünmeye itmiştir. Bu konuda ayrıntıları sigaranın hükmüne dair risalede açıklamış bulunuyorurm.
2- Hadiste “zarar vermek ve zarara uğratmak yoktur” buyrulmakta, fakat “zarar veren herşey haramdır” diye bir hüküm bulunmamaktadır. Şayet zarar veren herşey haram kılınmış olsaydı, ne bir gıda, ne su, ne ilaçlar, ne de kullanılan eşyalar bunun dışında kalırdı. Fakat düşüncesiz bazı fakih taslakları bu hadisten “zarar veren her şey haramdır” diye genel bir hüküm istinbat etmişler, sonra da bu hükmü nedense sadece sigaraya uygulamışlardır!
Sözü uzatmadan söylemek gerekir ki, sigaranın haram olduğuna dair kesinlikle hiçbir şer’î delil yoktur. Lakin insanların çoğu, vahyi ölçü alacaklarına, insanların çoğunluğunu taklit etmeyi tercih ettiklerinden, İslam ümmetini bu yüzkarası düşünceye gömmüşler, Allah’ın dini hakkında Allah’tan ve rasulünden bir hüccetleri olmaksızın gelişigüzel helal ve haram hükümleri konuşma cüretine kalkışmışlar, Allah’ın dışında edindikleri rablerin isimleri ve Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in dışında edindikleri rasullerin isimlerini sayarak “çokluk”la övünmüşlerdir!
* İsimlerini saydıkları alimler, kendilerini rab edinenlerin rab edinmelerinden elbette berîdirler *
 El-Merakeşi’nin el-A’lam kitabında (2/105) zikrettiğine göre Ahmed b. Ali es-Salimî, Aşebetu’d-Duhan kitabında, delillerin tearruzu sebebiyle hüküm belirtmeyip tevakkuf etme yolunu seçmiştir.
El-Hareketu’l-Fikriyyeti Bi’l-Magrib (1/256) kitabında zikredildiği üzere Şeyh Ali el-Echuri rahimehullah sigara içerdi. Yine Hicazda Allame Musnid Şeyh el-Fâdânî rahimehullah sigara içerdi. Hicaz halkı sigarayı çirkin görmezlerdi. Nitekim Mer’î el-Kermî rahimehullah Tahkiku’l-Burhan (s.132) şöyle der: “İşte Hicaz ehli, özellikle de Mekke halkı sigarayı habis görmemekteler!” Lakin Muhammed b. Abdilvehhab’dan sonra, onu taklit eden taklitçiler tarafından sigaranın haram olduğu görüşü Suudi Arabistan’da ve başka yerlerde yaygın bir hal almıştır.
Tütün veya sigaranın necaset veya taharet açısından hükmüne gelince, Malikiler ve Şafiiler tütün ve sigaranın temiz/tahir olduğunu açıklamışlardır. Ed-Derdir der ki: “Bütün türleriyle bitkiler temiz cisimlerdendir.” Es-Savi dedi ki: “Duhan (sigara) temiz şeylerdendir.” Nihayetu’l-Muhtac haşiyesinde Şebramellisi şöyle der: “Zamanımızda meşhur olan tütünün/sigaranın satışı sahihtir. Çünkü o kendisinden faydalanılan temiz şeylerdendir.” Haşiyetu’l-Cemel, Haşiyetu’ş-Şirvani ve Haşiyetu’l-Kalyubi’de de aynı husus belirtilir. El-Karafi de el-Furuk’ta kırkıncı farkta bu hususu zikretmiştir.
* Bu yazının sebebi, sigaranın helallik ya da haramlık bakımından hükmü hakkında icma varmış gibi davrananlara ikazdır. Üzerinde icma bulunan husus ise; Kur'ân ve sahih sünnetin bağlayıcı delil olup, bu ikisi dışında helal ve harama dair hüküm kaynağının bulunmamasıdır.

23 Şubat 2016 Salı

Nikah Talebinde Kadına Bakma Sınırı

Nikah Talebinde Kadına Bakma Sınırı
Ebu Muaz el-Çubukâbâdî
Ahmed (5/424); el-Hasen b. Musa – Zuheyr – Abdullah b. İsa – Musa b. Abdillah b. Zeyd – Ebu Humeyd (veya Ebu Humeyde) isnadıyla rivayet ediyor: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki:
Biriniz bir kadına talip olduğu zaman ona bakmasında sakınca yoktur. Eğer ancak ona talip olmak için bakacaksa, onun haberi olmadan da olsa bakabilir.”
Bu isnad sahihtir. Bunu ayrıca Taberani Evsat (1/280) ve Ebu Bekr en-Nisaburî, Ziyadat Ala Kitabi’l-Muzeni (no:402) rivayet etmiştir.
Muslim (3/580); İbn Ebi Ömer – Sufyan – Yezid b. Keysan – Ebu Hazim – Ebu Hureyre radiyallahu anh isnadıyla rivayet ediyor: “Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in yanındaydım. Bir adam ona geldi ve Ensar’dan bir kadınla evleneceğini söyledi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ona şöyle buyurdu:
Ona baktın mı?”
“Hayır” dedi. Buyurdu ki:
Git ona bak. Zira Ensar’ın gözlerinde bir şey vardır.”
Bunu ayrıca Nesâî (3234) rivayet etmiştir.
İbn Ebi Ömer: Muhammed b. Yahya el-Adenî’dir. Saduk, hafızdır.
Yezid b. Keysan: saduk, hata eder, hadisi hasendir. Buhârî Sahih’inde onunla ihticac etmemiş, Edebu’l-Mufred’de ondan rivayette bulunmuştır. Muslim ricalindendir.
Ebu Hazim: Selman el-Eşcai’dir. Sikadır. Sahihayn ricalindendir.
Nesâî Sunenu'l-Kubrâ’da (3/273) bunu; Ebu Bekr el-Mervezi – Ahmed b. Menî’ - Ali b. Haşim – Yezid b. Keysan – Ebu Hazim – Cabir radiyallahu anh isnadıyla rivayet etmiştir. Ebu Hureyre radiyallahu anh yerine Cabir radiyallahu anh’ın zikredilmesi vehimdir. Bu hatanın saduk bir ravi olan Ali b. Haşim’den kaynaklı olması ağır basmaktadır.
Nikâhlanacak kadına bakmaya dair diğer bazı rivayetler daha vardır ki, bunlardaki illetler sıhhat hükmü vermeyi engellemektedir:

1- Cabir b. Abdillah radiyallahu anh rivayeti

Ahmed (3/360); Yakub – babası – İbn İshak – Davud b. El-Husayn mevla Amr b. Osman – Vakid b. Amr b. Sad b. Muaz – Cabir b. Abdillah el-Ensarî radiyallahu anh isnadıyla rivayet ediyor: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu işittim:
Biriniz bir kadına talip olduğu zaman onun nikâhı arzulatan yerini görmeye gücü yeterse bunu yapsın.”
Bunu ayrıca Hâkim (2/165) ve Beyhaki (7/84) rivayet etmişlerdir. Ebû Dâvûd (2082) bunu; Davud – Vakid b. Abdirrahman yoluyla rivayet etmiştir. Yine aynı tarikle Ahmed (3/334) rivayet etmiştir.
Bu hadisin isnadında Ebu Davud’un rivayetinde muhalefet vardır. Nitekim O bunu; Davud b. El-Husayn – Vakid b. Abdirrahman tarikiyle rivayet etmiştir. Hafız İbn Hacer bunu et-Tehzib’de Vakid b. Abdirrahman’ın hal tercemesinde zikretmiştir. Yine ez-Zehebî de el-Mizan’da zikretmiş, fakat o bunu Vakid b. Amr’ın rivayeti olarak zikretmiştir. Yine Beyhaki ve Hâkim bunu; İbn İshak – Davud – Vakid b. Amr yoluyla rivayet etmişlerdir.
Abdulvahid b. Ziyad; İbn İshak – Davud – Vakid b. Abdirrahman yoluyla rivayet etmiştir. Çoğunluk bunu Vakid b. Amr’ın rivayeti olarak zikretmişlerdir.
Vakid b. Amr sikadır, fakat Vakid b. Abdirrahman meçhuldür.
İbn Kattan el-Fasi, Beyanu’l-Vehm’de (4/428) bu hadis sahih değildir demiştir.

2- Mugira b. Şube radiyallahu anh’ın Bir Kadına Talip Olması Kıssası

Sünen sahipleri, Ahmed ve başkaları; Ma’mer – Sabit – Bekr el-Muzenî – Mugira radiyallahu anh yoluyla rivayet ediyorlar; “Mugire bir kadına talip olunca Nebî sallallahu aleyhi ve sellem ona:
Ona bak. Zira bu aranızdaki uyuma daha elverişlidir” buyurdu.
Bu hadisin üç tariki vardır:
a- Ma’mer – Sabit – Enes yoluyla gelmiştir. (İbn Hibbân (9/351) Hâkim (2/179) Ziyau’l-Makdisi el-Muhtare (5/169) İbn Carud (676) İbn Mâce (1865)
b- Ma’mer – Sabit – Bekr b. Abdillah el-Muzenî– Mugira yoluyla gelmiştir. (İbn Mâce (1866) Abdurrazzak (10335) Taberânî (20/433)
c- Asım el-Ahvel – Bekr b. Abdillah – Mugira yoluyla gelmiştir. (İbn Carud (675) Ebu Avane (4036) Ahmed (4/244, 246) Nesâî (3235) Dârimî (2218) Said b. Mansur, Sunen’inde (518) Asım – Bekr b. Abdillah veya Ebu Kılabe diyerek şek ile rivayet etmiştir.
İlk iki tarik; Ma’mer’in Sabit’ten rivayeti olarak gelmiştir. Yahya b. Main’in belirttiği üzere; Ma’mer, Sabit’ten rivayetinde zayıftır.  İbn Hacer de Ma’mer b. Raşid’in sika, sebt olmakla beraber, Sabit’den rivayetinin zayıf olduğunu ikrar etmiştir.
Burada bir tarikin diğer tariki kuvvetlendirmesinden ve şahit olmasından bahsedilemez. Bilakis bu iki tarik birbirini illetli kılmaktadır. Nitekim İmam Darekutni rahimehullah bu rivayeti illetli bulmuş, bu rivayeti sahih görenlere itiraz ederek bunun vehim olduğunu, doğrusunun bunu Sabit’in Bekr b. Abdillah’tan mürsel olarak rivayet ettiğini belirtmiştir. (Bkz.: Darekutni el-İlel (1260)
İkinci ve üçüncü tarikte ayrıca Bekr el-Muzenî, Mugira’dan işitmemiştir. İbn Ebi Hayseme, Yahya b. Main’den, Bekr’in Mugiradan işitmediğini nakletmiştir. Darekutni, Bekr’in Mugira’dan işittiğini söylese de, bu rivayetin mahfuz olmadığını belirtmiştir.

3- Muhammed b. Mesleme radiyallahu anh Rivayeti

İbn Mâce (1864); İbn Ebi Şeybe – Hafs b. Gıyas – Haccac – Muhammed b. Suleyman – amcası Sehl b. Ebi Hasme - Muhammed b. Mesleme radiyallahu anh’den:
“Bir kadına talip oldum ve onu gizlice gözlemeye başladım. Ta ki onu bir hurmalıkta gördüm.” Ona denildi ki:
“Sen Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sahabesi olduğun halde böyle mi yaptın?” Dedi ki:
“Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu işittim: Allah bir kimsenin kalbine bir kadını nikâhlamayı düşürmüşse ona bakmasında sakınca yoktur.”
Abdurrazzak (10338); Yahya b. A’la – Haccac – Muhammed b.Suleyman – Sehl b. Ebi Hasme – Muhammed b. Mesleme yoluyla rivayet etmiştir.
Bunu ayrıca Ahmed (16028) Taberânî (c.19 no:501) Said b. Mansur (519) Tahavi Şerhu Muşkili’l-Asar (3/13-14) İbn Ebî Şeybe (5/356); Haccac – Sehl b. Muhammed b. Ebi Hasme – amcası Suleyman b. Ebi Hasme yoluyla rivayet etmişlerdir.
Bu rivayetin illetleri;
a - Hafs b. Gıyas ömrünün sonunda ihtilata uğramış, hafızası bozulmuştu. Lakin ona mutabaat sabit olmuş ve Hafs’tan kaynaklı illet zail olmuştur.
b- Haccac b. Ertat müdellis olup, tedlis sigası olan an’ane ile rivayet etmiştir. Ayrıca onda zayıflık vardır.
c- Sehl b. Muhammed b. Ebi Hasme meçhuldür. İbn Hibban’dan başkası onu tevsik etmemiştir.
d- Muhammed b. Suleyman’ı İbn Hibban’dan başkası tevsik etmemiştir. İbn Hibban’ın meçhul ravileri tevsik etmedeki gevşekliği malumdur.
Bu hadisi Ebû Ya'lâ’dan naklen Busayri İthaf’ta (4166) ve İbn Hibbân (4042); Ebu Hayseme – Muhammed b. Hazim – Sehl b. Muhammed b. Ebi Hayseme – amcası Suleyman b. Ebi Hasme yoluyla rivayet etmiş, bu isnaddan Haccac b. Ertat düşmüştür. Ancak doğrusu Haccac’ın bu isnadda var olduğudur. Nitekim Abdullah b. Yusuf ve Ebu Musa Muhammed b. El-Musenna’nın rivayetlerinde bu isnadda Haccac’ın adı geçmektedir.
Buhârî Tarih’inde (1/97); Ebu Muaviye Muhammed b. Hazim – Haccac – Sehl b. Muhammed b. Ebi Hasme – amcası Suleyman b. Ebi Hasme şeklinde gelmektedir.
Tayalisi (1186) ve Taberani (c.19 no:505); Hammad b. Seleme – Haccac – Muhammed b. Sehl b. Huneyf (!) – babası (!) yoluyla: “Muhammed b. Mesleme’yi gördüm…” şeklinde gelmektedir. Taberani’nin dediği gibi Hammad b. Seleme bu rivayette yanılarak insanlara muhalefet etmiştir.

Âlimlerin Açıklamaları

Begavi Şerhu’s-Sunne’de (9/17) dedi ki: “İlim ehli dediler ki: “Kişi bir kadını nikâhlamak istediğinde ona bakabilir. Bu es-Sevrî, Şafii, Ahmed ve İshak (b. Rahuye)nin görüşüdür. Kadının izni olsun veya olmasın fark etmez. Kadının sadece yüzüne ve ellerine bakabilir. Başı açık halde veya avretinden bir şeye bakması caiz değildir.  
El-Evzai dedi ki: “Sadece kadının yüzüne bakabilir.”
Malik: “İzni olmadan bakamaz” dedi.
Mugira hadisinde geçen: “Ona baktın mı?” kavli, erkeğin kadına bakışının talip olmadan önce olmasının müstehap olduğunun delilidir. Böylece onu görüp de beğenmediği zaman talip olmaktan vazgeçmesi kadına sıkıntı vermesin.”

Diğer âlimlerin de açıklamaları Begavi’nin özetlediği gibidir. Genellikle, sahih delillere aykırı şaz bir görüş olan; “Kadının yüzü ve elleri avret değildir” görüşünde olanlar, nikah talebinde kadının yalnız yüzüne ve ellerine bakılabileceğini söylemişlerdir. Bununla birlikte vahiyde el ve yüzün görülebileceğine dair bir delil mevcut değildir.
Bazıları daha ileri giderek el ve yüzden başka yerlerine de bakmasının caiz olduğunu iddia etmişlerdir. Bu görüş Davud ez-Zahirî’ye ve İbn Hazm’a da nispet edilmektedir. Fakat İbn Hazm, kadının el ve yüzünün avret olmadığı görüşünde olduğundan nikâh talebinde yalnızca bunlara bakılabileceğini savunmuştur. (Bkz.: el-Muhalla 10/31) Dolayısıyla bu görüşün Zahiri’lere nispeti sahih değildir.

Hulasa:
Dinde hüccet yalnızca Kur’ân ve sahih sünnetten ibaret olan vahiydir. Sahabe, tabiin ve sonrakilerin ihtilaf ettiği bu meselenin, Allah’a ve rasulüne döndürülmesi gerektiği açıktır. Nitekim Allah Teâlâ:
Eğer bir şeyde çekişirseniz onu Allah’a ve rasule döndürün. Allah’a ve ahiret gününe iman ediyorsanız hayırlı olanı ve en güzel açıklama budur” (Nisa 59) buyurmuştur.
Allah’a döndürmek; Kur’ân’a arz etmektir. Rasule döndürmek ise sünnete arz etmektir.
Kur’ân’a döndürdüğümüzde Nur suresi 31. Ayetinde kadının zinet yerlerini gösterebileceği kimseler tek tek sayılmıştır. İzin verilenler arasında kadına talip olan kişi mevcut değildir.
Sahih sünnete döndürdüğümüzde, erkeğe evlenmek istediği kadına bakması izni verilmesine rağmen, kadına kendisiyle evlenmek isteyen erkeğe karşı, emrolunduğu tesettürün dışında herhangi bir yerini göstermesine dair bir izin varid olmamıştır.
Bir hadiste Ensardan kadının gözlerine bakma tavsiyesi varid olmuştur. Kadının gözleri ise emrolunduğu tesettürün dışında kalan tek yeridir.
Talip olunan kadının el ve yüzünden başka yerlerine de bakılabileceğini söyleyenler, yukarıda illetinden bahsettiğim Cabir radiyallahu anh hadisine dayanmışlardır. Şayet bu hadis cumhurun dediği gibi hasen kabul edilirse, yine de bu görüşün sahiplerine delil olmazdı. Çünkü bu, muhkeme karşı müteşabihe tutunmak olurdu.
Zira söz konusu hadiste geçen: “Nikâhını arzulatacak yerine bakabilen baksın” ifadesinde kapalılık vardır. Şayet sözkonusu görüş sahiplerinin anladığı gibi olsaydı, bu konuda mutlaka kadınlara, kendilerine talip olanlara tesettürü açma izni gelmesi gerekirdi. Din kâmildir ve kadınlara böyle bir izin varid olmamıştır.
Diğer taraftan Ali ve Cerir radiyallahu anhuma’dan gelen hadislerde kadına bakmak yasaklanmış, görüldüğü zaman bakışın çevrilmesi emredilmiştir. Bu yasak, tam bir tesettürle emredilmiş olan örtülü kadının endamına ve tesettürden istisna edilen gözlerine dahi bakmaktan yasaklamayı ihtiva etmektedir.
Evlenilmek istenen kadına bakma hakkındaki bu izin ise, örtülü dahi olsa kadına bakma yasağını, talip olan erkek için istisna etmektedir.
Yani sonuç olarak şunu diyorum: Erkek, evlenmek istediği kadına, endamına ve gözlerine ancak örtülü olduğu halde bakabilir. Çünkü kadın tamamen avrettir ve kendisine talip olacağı kimseye elini ve yüzünü göstermesine dair bir izin gelmemiştir.
Kadının güzelliği, malı, soyu için değil, dindarlığı için tercih edilmesi teşvik edilmiştir. Dindarlığı yanında, kadının yüz güzelliğini de arzulayan kişi, akrabası olan kadınlar vasıtasıyla veya bir şekilde soruşturarak bundan haberdar olabilir.
Nitekim Enes radiyallahu anh şöyle demiştir: Nebî sallallahu aleyhi ve sellem bir kadınla evlenmek istediğinde bir kadını ona bakması için gönderir ve:
Yanaklarını kokla ve topuklarına bak” derdi.”
İsnadı hasendir. Bunu Hâkim (2/166) Ahmed (3/231) Abd b. Humeyd (1388) rivayet etmişlerdir. Bu hadisin isnadında ravilerinden Umare hakkında: "lehu menakir" denmesini gerekçe göstererek zayıf sayanlara İbn Katan İhkamu'n-Nazar adlı kitabında (s.479) cevap vermiş ve ravi hakkında söylenen: "lehu menakir" ile "munkeru'l-hadis" tabirleri arasındaki dakik farka dikkat çekmiştir. 
Allah en iyi bilendir.

21 Şubat 2016 Pazar

Tevhid Kelimesinin Azameti

İmran b. Husayn radiyallahu anh’den: “Nebî sallallahu aleyhi ve sellem müşriklere karşı Müslümanlardan müteşekkil bir ordu gönderdi. Askerler müşriklerle karşılaşınca, aralarında çok şiddetli bir savaş oldu. Müşrikler mağup oldular. Sonra benim yakınlarımdan bir adam müşriklerden birine mızrakla saldırdı. Müşrik hemen “Eşhedü en-Lâ İlâhe İllallâh, ben Müslümanım” dedi. Fakat Müslüman asker ona mızrağına saplayıp öldürdü. Bunun üzerine arkadaşım Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in yanına gelip:
“Helak oldum ey Allah’ın Rasulü!” dedi. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem de:
Ne yaptın?” deyince, adam da yaptığını anlattı. Bu defa Nebî sallallahu aleyhi ve sellem:
Kalbini yarıp da baktın mı?” dedi. Adam:
“Ey Allah ın Rasulü! Eğer kalbini yarsaydım içindekini bilebilir miydim?” diye sordu. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem:
Sen adamın hem sözünü kabul etmiyorsun, hem de kalbindekini bilmiyorsun. Olur mu böyle şey?” dedi. Sonra Nebî sallallahu aleyhi ve sellem adam hakkında bir şey söylemedi. Adam da az bir zaman yaşadı. Nihayet öldü. Biz onu defnettik. Ertesi günü adamın cesedi toprak üstünde görüldü. İnsanlar:
“Belki de bir düşman kabrini deşip eziyet için çıkarmıştır” dediler. Onu tekrar defnettik. Gençlerimize mezarı başında nöbet tutmalarını söyledik. Buna rağmen cesedi tekrar mezardan dışarı atıldı. Biz nöbetçi gençler uyumuş olabilir düşüncesiyle bir kere daha defnettik. Bu sefer mezarı kendimiz bekledik. Ertesi gün yine cesedi kabirden dışarı atıldı. Biz durumu Resûlullah a haber verdik. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem:
Bu toprak ondan daha şerir insanları kabul eder. Fakat Allah Teâla size Lâ İlâhe İllallâh kelimesinin hürmetini ve büyüklüğünü ders vermek istedi.” buyurmuşlardır. (İbn Mace, Fiten, 1 no 3930)
Busayrî Misbahu’z-Zucace’de ve el-Elbanî Sahihu Suneni İbn Mace’de hasen dediler.

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente estağfiruke ve etûbu ileyk" (Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)