Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

23 Aralık 2019 Pazartesi

Muhaliflere Muamele Şekli

Selefin Menhecinde Muhaliflere Muamele Şekli

Selefin menhecine muhalif olan; bir kâfir, bir münafık, bir bid’atçi, bir putperest, bir mülhid, bir kitabî veya bir mürted olabilir. Yine bazı fer’î meselelerde selefin menhecine aykırı davranan bir kimse olabilir.
Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
لَقَدْ أَرْسَلْنَا رُسُلَنَا بِالْبَيِّنَاتِ وَأَنْزَلْنَا مَعَهُمُ الْكِتَابَ وَالْمِيزَانَ لِيَقُومَ النَّاسُ بِالْقِسْطِ وَأَنْزَلْنَا الْحَدِيدَ
Hiç şüphesiz ki biz rasullerimizi apaçık delillerle gönderdik ve insanlar adaleti ayakta tutsunlar diye, onlarla birlikte kitabı ve mizanı indirdik.” (Hadid 25)
Selefin menhecinden sapmalar, düzeltilmesi, tedavi edilmesi gerek unsurlardır. Bu tedavi de muhaliflere karşı takınılacak tavrı bilmeyi gerektirir. Bu dinî tavrın kayıtları ve temelleri vardır. Muhaliflerin kimisi açıktan muhalefet ederken, kimisi gizliden muhalefet eder. Açıkça muhalefer edenler; değişik dinlere mensup olanlardan bir mülhid, bir kâfir veya bir müşrik olabilir. Yine selefin menhecine veya genel olan dine gizliden muhalefet eden kişi İslam’ı izhar eder ve küfrünü gizler. İşte bu münafıktır.
Yine selefin yoluna ayrıntılarda fiilî, sözlü veya itikadî olarak muhalefet edenler vardır. Bazı insanlar bu asırda böylelerine “âhir” kelimesini kullanmaktadırlar. “Ahir” (başkaları); kâfir, putperest, mülhid, kitap ehli, mürted, münafık, bid’atçi veya bazı meselelerde muhalefet eden herkesi kapsayan bir kelimedir. Bunlardan her birinin durumuna uygun olarak takınılacak ayrı tavır vardır. Hepsine aynı tavır gösterilmez.

Muhaliflere Karşı Konumun Kayıtları

1- Muhalife karşı adaleti gözetmek ve zulümden kaçınmak:

Allah Subhanehu ve Teâla şöyle emretmiştir:
يَاأَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا كُونُوا قَوَّامِينَ لِلَّهِ شُهَدَاءَ بِالْقِسْطِ وَلَا يَجْرِمَنَّكُمْ شَنَآنُ قَوْمٍ عَلَى أَلَّا تَعْدِلُوا اعْدِلُوا هُوَ أَقْرَبُ لِلتَّقْوَى وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ
Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutan kimseler, adaletle şahitlik edenler olun! Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adaletli olun bu takvaya daha yakındır ve Allah’tan sakının! Muhakkak ki Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” (Maide 8)
 El-Beydavî bu ayetin tefsirinde dedi ki: “Yani müşriklere olan şiddetli buğzunuz sizi onlara karşı adaleti terk etmeye sebep olmasın. Onlara karşı kalplerinizdekini gidermek için taşkınlık ederek müsle, kadınları ve çocukları öldürmek, ahdi bozmak ve benzerleri gibi helal olmayan şeyi işlemeyin.”[1]
İbn Teymiyye şöyle demiştir: “Herkes için herkese adalet vaciptir. Zulüm mutlak olarak haramdır. Bir bir durumda mubah olmaz.”[2]

2- Bizim hakkımızda Allah’a isyan edene karşı, onun hakkında Allah’a itaat etmek:

Salih selefin menhecinin en önemli özelliklerinden birisi yakına karşı da uzağa karşı da kitap ve sünnetten ayrılmamak, insanların her türüne karşı Allah’a itaat etmektir. Muhalif, kendisi için zulüm yapmayı mubah saysa da ve bununla her yola ulaşsa da, bizim ona misilleme olarak isyan işlememize müsaade yoktur. Bilakis dinin kurallarından ayrılmadan muamelede bulunuruz. Dinin kuralları bazen ona Allah’ın had cezalarından birini uygulamayı, bazen karşılık vermeyi gerektirir. Lakin onlara karşı muamelede Allah’a isyan etmek söz konusu olmamalıdır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
وَقَاتِلُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ الَّذِينَ يُقَاتِلُونَكُمْ وَلَا تَعْتَدُوا
Sizinle savaşanlarla Allah yolunda savaşın, haddi aşmayın.” (Bakara 190)
Bu bir savaş olmakla birlikte haddi aşmak yasaklanmıştır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
إِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ الْمُعْتَدِينَ
Muhakkak ki Allah haddi aşanları sevmez.” (Bakara 190)
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
أد الأمانة إلى من ائتمنك ولا تخن من خانك
Sana güvenene emaneti eda et. Sana hainlik edene sen hainlik etme.”[3]
Ömer radiyallahu anh’ın şöyle dediği gelmiştir:
ما كافأت من عصى الله فيك مثل أن تطيع الله فيه
“Senin hakkında Allah’a isyan edene, onun hakkında Allah’a itaat etmenden daha uygun bir karşılık yoktur.”[4]
İbn Teymiyye rahimehullah, kendisi hakkında haddi aşan bir sufi olan el-Bekrî hakkında şöyle demiştir: “Onun cehaletine ve tekfirle iftirasına aynıyla karşılık verecek değiliz. Nitekim bir şahıs, başka bir şahıs hakkında yalan şahitlikte bulunsa veya ona çirkin bir yalanla iftirada bulunsa, bu kişinin de onun hakkında yalan şahitlik yapmaya veya çirkin iftirada bulunmaya hakkı yoktur.”[5]
Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
إِنَّ اللَّهَ مَعَ الَّذِينَ اتَّقَوْا وَالَّذِينَ هُمْ مُحْسِنُونَ
Muhakkak ki Allah sakınanlarla beraberdir. Onlar muhsinler (iyi davrananlar)dir” (Nahl 128)

3- Kötülüğe karşı mümkün mertebe iyilikle karşılık vermek:

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
وَلَا تَسْتَوِي الْحَسَنَةُ وَلَا السَّيِّئَةُ ادْفَعْ بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ فَإِذَا الَّذِي بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ عَدَاوَةٌ كَأَنَّهُ وَلِيٌّ حَمِيمٌ
İyilikle kötülük bir olmaz, Sen en güzel bir şekilde önle. O zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki candan bir dost olur.” (Fussilet 34)
İbn Abbas radiyallahu anhuma şöyle demiştir: “Allah Teâlâ müminlere öfke anında sabır göstermeyi, kaba bir davranış karşısında hilmi (hoşgörüyü), kötülüğe uğrama karşısında da affetmeyi emretmiştir. İşte böyle yaparlarsa Allah Teâlâ onları şeytandan korur ve düşmanları yakın dostlarıymış gibi onlara boyun eğer.”[6]
Sapmış bazı sufiler Şeyhulislam İbn Teymiyye rahimehullah’ın aleyhine toplanıp sözlü ve fiilî eziyetler vermişler, ona sövüp darp etmişlerdi. İbn Teymiyye’yi sevenler, öğrencileri ve arkadaşları toplanıp geldiler. Onlardan birisi dedi ki:
“Ey efendim! Huseynî’ler (yani Huseyn radiyallahu anh’ın soyundan, Ehl-i Beyt’ten oldukları için Huseyn radiyallahu anh’e nispet edilen kimseler)den seni seven bazıları gelip toplandılar. Şayet emredersen şehri onların üzerine yıkarlar.” İbn Teymiyye onlara dedi ki:
“Bunu ne için yapacaklar?” Adam dedi ki:
“Senin için! Biz sana eziyet verenlerin evlerine gidip çarpışır ve evlerini başlarına yıkarız.” İbn Teymiyye onlara dedi ki:
“Bu helal değildir!” Onlar dediler ki:
“Peki, onların sana yaptıkları helal mi? bu bizim sabredemeyeceğimiz bir şeydir. Mutlaka gidip onlarla çarpışacağız.” İbn Teymiyye onları bundan yasakladı. Onlar ısrar edince onlara dedi ki:
“Bu ya benim, ya sizin, ya da Allah’ın hakkıdır. Eğer benim hakkım ise ben affettim. Eğer sizin hakkınız ise, beni dinlemeyecek ve fetvama uymacaksanız dilediğinizi yapın. Eğer Allah’ın hakkı ise Allah dilerse onu dilediği şekilde alır.”[7]

4- Muhalifin muhalefetinin derecesini ve durumunu bilmek:

Selefin menhecine muhalefet eden insanlar tek derecede değildir. Uzaklıkları ve yakınlıkları bir değildir. Onlara nasıl muamele edileceğini bilmek için bu konumu takdir etmek gerekir. Öncelikle dinleri nedir, bağlandıkları görüşleri ve fiilleri nelerdir, dayanakları nedir, neyle hükmediyorlar bilinmesi gerekir.
Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
لَا يَنْهَاكُمُ اللَّهُ عَنِ الَّذِينَ لَمْ يُقَاتِلُوكُمْ فِي الدِّينِ وَلَمْ يُخْرِجُوكُمْ مِنْ دِيَارِكُمْ أَنْ تَبَرُّوهُمْ وَتُقْسِطُوا إِلَيْهِمْ إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُقْسِطِينَ * إِنَّمَا يَنْهَاكُمُ اللَّهُ عَنِ الَّذِينَ قَاتَلُوكُمْ فِي الدِّينِ وَأَخْرَجُوكُمْ مِنْ دِيَارِكُمْ وَظَاهَرُوا عَلَى إِخْرَاجِكُمْ أَنْ تَوَلَّوْهُمْ وَمَنْ يَتَوَلَّهُمْ فَأُولَئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ
Allah, din konusunda sizinle savaşmayanlara, sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilik yapmanızı ve onlara adaletli davranmanızı size yasaklamaz. Çünkü Allah adaletli davrananları sever. Allah, ancak din konusunda sizinle savaşanları, sizi yurtlarınızdan çıkaranları ve çıkarılmanız için arka çıkanları velî edinmenizi yasaklar. Kim onları velî edinirse, artık onlar zalimlerin kendileridir.” (Mumtehine 8-9)
Mucahid b. Cebr rahimehullah dedi ki: “Abdullah b. Amr radiyallahu anhuma’nın ailesi ona bir koyun kesti. İbn Amr gelince şöyle dedi:
“Yahudi komşumuza da ondan hediye ettiniz mi? Yahudi komşumuza da hediye ettiniz mi? Ben Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu işittim:
Cibril bana komşuyu o kadar çok tavsiye etti ki neredeyse onun varis kılınacağını zannettim.”[8]
Nebî sallallahu aleyhi ve sellem kendisine hizmet eden bir yahudi gencin evine giderek ona hasta ziyaretinde bulundu, başının yanında oturarak ona:
Müslüman ol” buyurdu. Genç, yanında bulunan babasına baktı. O da ona:
“Ebu’l-Kasım (sallallahu aleyhi ve sellem)’e itaat et” dedi. Bunun üzerine genç müslüman oldu. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem çıkarken şöyle buyurdu:
Onu ateşten kurtaran Allah’a hamd olsun.”[9]
İbn Abbas radiyallahu anhuma şöyle demiştir: “Müşrikler Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e ve müminlere karşı iki farkı konumda idiler. Harp ehli olan müşrikler savaşırlar ve kendileriyle savaşılırdı. Anlaşma ehli olan müşrikler ise savaşmazlar, onlarla da savaşılmazdı.”[10]

Anlaşma ehli kâfirler üç sınıftır:

Onlar Allah’ın kitabında ve nebevi sünnette; zimmet ehli olanlar, kendileriyle anlaşma bulunanlar ve eman sahipleri olarak üç sınıfta zikredilirler.
Zimmet ehli: Müslümanlar beldeleri feth ettiklerinde kâfirler verecekleri cizye karşılığında güvence altında tutulurlar. Onlar Müslümanların hükmü altında yaşayan ve beytu’l-mâle cizye ödeyen kâfirlerdir.
Kendileriyle anlaşma bulunanlar: Müslümanların yöneticisiyle barış anlaşması yapan, belli bir süreyle savaşmama kararı alan ülkelerdeki kâfirlerdir. Bazı âlimler böyle anlaşmaların on seneyi geçemeyeceğini belirtmişlerdir.
Eman sahipleri: Müslümanların ülkelerine özel izinle giriş yapan kâfirlerdir. Müslümanların yöneticisinin mektuplarını ulaştıran elçiler, ticaret yapmak için gelenler ve müslümanların maslahatları için ülkeye giriş yapanlar böyledir.
Amr b. el-Hamik radıyallahu anh’den: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
أَيُّمَا مُؤْمِنٍ أَمَّنَ مُؤْمِنًا عَلَى دَمِهِ فَقَتَلَهُ فَأَنَا مِنَ الْقَاتِلِ بَرِيءٌ
Herhangi bir mümin, herhangi bir mümine kanı hususunda eman verir ve onu öldürürse ben o katilden berîyim.”[11]
Allah Azze ve Celle şöyle buyurmuştur:
وَلَا تَكُونُوا كَالَّتِي نَقَضَتْ غَزْلَهَا مِنْ بَعْدِ قُوَّةٍ أَنْكَاثًا تَتَّخِذُونَ أَيْمَانَكُمْ دَخَلًا بَيْنَكُمْ أَنْ تَكُونَ أُمَّةٌ هِيَ أَرْبَى مِنْ أُمَّةٍ إِنَّمَا يَبْلُوكُمُ اللَّهُ بِهِ وَلَيُبَيِّنَنَّ لَكُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ مَا كُنْتُمْ فِيهِ تَخْتَلِفُونَ
Bir ümmetin, bir ümmetten sayıca daha çok olması dolayısıyla, aranızdaki yeminleri hile kılarak, ipini iyice büktükten sonra bozan kadın gibi olmayın. Zira Allah, bununla sizi imtihan etmektedir. Kıyamet günü de, üzerinde ihtilaf ettiğiniz şeyleri size elbette açıklayacaktır.” (Nahl 92)
Mücahid, bu âyet-i kerimeyi şöyle izah etmektedir: “Cahiliye döneminde insanlar birbirleriyle anlaşma yapıp taraftarlar edinirlerdi. Anlaşmayı yaptıktan sonra, kendileriyle anlaşma yaptıkları topluluklardan daha güçlü ve sayıca da daha çok olanlarını bulunca, öncekilerle olan anlaşmalarını bozup o güçlü ve sayıca çok olanlarla anlaşma yaparlardı. Böylece, kendileriyle daha önce anlaşma yaptıkları insanları, Allaha söz verdikleri halde aldatmış olurlardı. Allah Teâlâ onların bu hallerini, ipliğini iyice eğirdikten sonra onu tekrar çözen kadının haline benzetmiş ve Müslümanlara, yaptıkları anlaşmayı, başkalarına yaranmak için bozmamalarını emretmiştir.”[12]
Müslümanın harp halinde olmayan kâfirlerden birine, bedenine vurarak, öldürerek veya başka bir şekilde saldırması haramdır.[13]
Nitekim Buhari, Abdullah b. Amr radıyallahu anhuma’dan merfuan şu hadisi rivayet etmiştir:
مَنْ قَتَلَ مُعَاهَدًا لَمْ يَرَحْ رَائِحَةَ الْجَنَّةِ وَإِنَّ رِيحَهَا لَيُوجَدُ مِنْ مَسِيرَةِ أَرْبَعِينَ عَامًا
Kim bir anlaşmalı (kâfiri) öldürürse cennetin kokusunu alamaz. Hâlbuki cennetin kokusu kırk senelik mesafeden duyulur.”[14]
Hişam b. Hâkim b. Hizam Şam’daki Nabıtalara uğrayıp onları güneşte ayakta bekletildiklerini gördü. “Mesele nedir?” diye sorunca, “Cizyeyi vermediler” dediler. Dedi ki: “Şehadet ederim ki, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu duydum: “Muhakkak ki Allah dünyada insanlara azab edenlere azap eder.”[15]
İmam Ahmed ve Nesai, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in ashabından birinden, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu rivayet etmişlerdir:
Zimmet ehlinden birini öldüren, cennetin kokusunu dahi alamaz.”[16]
Müslümanın, harbî olmayan kâfirlerden birini alışverişte aldatması veya haksız yere mallarından bir şey alması haramdır ve onlara emanetlerini iade etmesi vaciptir.[17] Nitekim Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğu sabit olmuştur:
Dikkat edin! Kim bir anlaşmalıya zulmederse, onun hakkından eksiltirse, gücünün üstünde yük yüklerse veya rızası olmadan ondan bir şey alırsa kıyamet günü ondan ben davacı olurum!”[18]
Müslümanın harbî olmayan kâfirlerden birini sözle kötülemesi, onlara yalan söylemesi haramdır. Zira Allah Teâla’nın şu kavli umumidir: “İnsanlara iyi (söz) söyleyin” (Bakara 83)[19] Hatta onlara yumuşak söz söylemesi, onunla sevgi izharı olmayacak şekilde ve onlara zillet gösterip onları Müslümana tercih etmeyecek şekilde bütün güzel ahlaklar ile muhatap olması gerekir.
El-Karafi zimmet ehline iyilik kaidesi ile onlara sevgi kaidesi arasındaki farkı açıklarken şöyle demiştir: “İçten sevgi olmaksızın emredilen yumuşaklık; zayıflarına rıfk ile davranmak, fakirlerinin ihtiyaçlarını gidermek, açlarını doyurmak, çıplaklarını giydirmek, onlara korku ve zillet yoluyla değil, lütuf ve merhamet yoluyla yumuşak söz söylemek, komşuluklarında verdikleri ezaları izale etmeye yetecek güç bulunduğu halde, onlara korku ve saygıdan değil, lütuf olarak eziyetlerine tahammül etmek, onların hidayeti ve saadet ehlinden olmaları için dua etmek, dinleri ve dünyaları ile ilgili bütün meselelerinde nasihat etmek, biri onlara eziyet ettiğinde gıyaplarında onları korumak, mallarını, ailelerini, ırzlarını ve bütün hukuk ve maslahatlarını korumak, onlardan zulmün giderilmesinde ve haklarının onlara ulaştırılmasında yardım etmek, düşmanına en üstününden en düşüğüne bütün iyilikleri yapmak, bütün bunlar üstün ahlaktandır.”[20]
İmam Şafii rahimehullah şöyle demiştir: “Daru’l-harbe eman (vize) ile giren müslümanın onların mallarına veya canlarına zarar vermeye hakkı yoktur. Çünkü onlar buna eman verdikleri zaman, kendisi de onlara eman vermiş olur. Bu konuda bir ihtilaf bilmiyoruz.”[21]
İmam Nevevi rahimehullah şöyle demiştir: “Müslüman daru’l-harbe (kâfir ülkesine) güvence ile girdiği zaman onlardan bir şey borç alarak veya çalarak daru’l-islama dönerse bu malı iade etmesi gerekir.”[22] İbn Kudame rahimehullah da el-Mugni’de benzerini zikretmiştir.

Kâfirlerin Mallarını Almanın Caiz Olduğu Haller

Kâfir eman ile girmezse veya harbî olan kâfir kendi ülkesinden çıktığında ona galip gelinirse malını almak caiz olur. Ama eğer kendileriyle barış anlaşması bulunan kâfirlerden ise mallarını almak caiz değildir.

Kâfirlerle Dünyevî Muameleler

Kâfirlerle ticari alışverişler gibi mubah olan muamelelerde bulunmak caizdir. Aişe radiyallahu anha şöyle demiştir: “Nebî sallallahu aleyhi ve sellem bir Yahudiden belli bir vadeyle yiyecek satın aldı ve demirden zırhını da rehin olarak verdi.”[23]
Onlarda bulunan dünyevi ilimlerden faydalanmakta bir sakınca yoktur. Nitekim Nebî sallallahu aleyhi ve sellem ve Ebu Bekr radiyallahu anh, müşriklerden Beni Dîl’den bir adamı rehber olarak ücretle tutmuşlardır.[24]

5- Muhaliflerin zahirlerine göre muamele edilir, sırların velisi Allah’tır:

Zahirde bir delil olmaksızın niyetler üzerinden hükmetmek, zanlarla fasık saymak caiz değildir.
Usame b. Zeyd radiyallahu anhuma şöyle demiştir: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bizi Araplardan düşman bir kavim olan Huraka’ya gönderdi. Sabah onlara baskın yaptık ve hezimete uğrattık. Ben, Ensar’dan biriyle beraber onlardan bir adama yetiştik. Onu yere indirdiğimizde adam:
“La ilahe illallah” dedi. Ensarî olan adamı öldürmekten çekinerek elçekti. Bunun üzerine mızrağımı saplayıp adamı öldürdüm. Döndüğümüzde bu durum Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e ulaşınca buyurdu ki:
Ey Usame! La ilahe illallah dedikten sonra onu öldürdün mü? Kıyamet gününde la ilahe illallah sözüyle geldiğinde ne yapacaksın?” Ben dedim ki:
“Adam silahtan korkusundan sığınmak için bunu söyledi, sözü gerçek değildi.” Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki:
Onun kalbini yarıp bunu gerçekten mi söylüyor, yoksa silah korkusundan mı söylüyor diye bakmadın mı?” Bu sözü o kadar çok tekrar etti ki, o günden önce müslüman olmamış olmayı temenni eder oldum. Çünkü İslam kendisinden öncekileri silip atar. Bu andan önce müslüman olmamış olmayı, o adamı öldürdükten sonra müslüman olmamı ve islamımın bundan öncekileri silmiş olmasını temenni ettim.”[25]
 İbn Teymiyye rahimehullah şöyle demiştir: “Harbî bir kâfir kılıcı görünce müslüman olduğunda ister bağlı, ister serbest olsun, onun islamının sahih olduğu hususunda müslümanlar arasında bir ihtilaf yoktur. Onun küfürden tevbesi kabul edilir. O kişinin iç durumu zahirinin aksine dahi olsa böyledir.”[26]
İmam Şafii rahimehullah şöyle demiştir: “Kullar ancak zahirde olan söz ve fiillerle mükelleftirler. Sırların (gizli hallerin) doğrusunu ancak Allah bilir.”[27]
İbn Hacer el-Askalanî rahimehullah dedi ki: “İmanı izhar etmek öldürülmekten korur. Âlimler dünya hükümlerinin zahire göre olduğu, sırların velisinin Allah olduğu ve kıyamet gününde buna göre hesaba çekeceği hususunda icma etmişlerdir.”[28]
Nitekim Buhârî’nin Sahih’inde Enes radiyallahu anh’den Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğu sabit olmuştur:
Kim namazımızı kılar, kıblemize yönelir, kestiğimizi yerse o müslümandır. Allah’ın zimmeti ve rasulünün zimmeti onun hakkında geçerlidir. Allah’ın zimmetini delmeyin, aşmayın ve Allah’ın ahdini bozmayın.”[29]
Hafız İbn Hacer rahimehullah şöyle demiştir: “İnsanların durumları zahirlerine göre yorumlanır. Kim dinin şiarını yani la ilahe illallah sözünü izhar ederse, bunun aksini izhar etmediği sürece onun ehlinin hükümleri ona uygulanır.”[30]
O halde hükmün dayanağı zahirdir. Küfür, şirk veya zındıklık izhar ederse meselenin hükmü buna göre değişir.
Mesela bir kimse ayağını mushafın üzerine koyduğu halde “la ilahe illallah” derse onun zahirinin tevhid ve islam olduğu söylenemez! Çünkü onun diğer bir zahiri bu sözü nakzetmektedir.
Allah’tan başkasından manevi yardım talebinde bulunan ve Allah’tan başkasına seslenerek şirk koşan bir kimse “la ilahe illallah” derse, bu kimseye “Senin zahirin İslam üzeredir” denmez. Çünkü diğer bir zahir onu nakzetmektedir. Böyle kimselerin nifakı küfür olan nifaktır. İslam kadısı böyle kimseleri tevbeye çağırır, tevbe etmedikleri takdirde küfür veya şirklerinden dolayı mürtet haddi uygular.
Lakin la ilahe illallah deyip de kendisinden bu sözü bozan bir zıt zahir olmayan kimseler, canı ve malı koruma altında olan müslümanlardır. Allah’ın zimmeti ve rasulünün zimmeti bu kimseler hakkında geçerlidir.

6- İslam ile gururlanmak ve onunla üstünlük duymak:

Bizler hak üzerinde olduğumuza, kâfirlerin ise batıl üzere olduğuna itikad ediyoruz. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
وَإِنَّا أَوْ إِيَّاكُمْ لَعَلَى هُدًى أَوْ فِي ضَلالٍ مُبِينٍ
O halde biz veya siz, ya doğru yol üzerinde veya açık bir sapıklık içindedir.” (Sebe 24)
Kim yüzünü Allah’a teslim etmişse o hak üzeredir, kim de yüz çevirmişse o da bâtıl üzeredir. Şu halde kâfirlere karşı muamelenin esası, öncelikle üzerinde bulunduğumuz hak ile gururlanmamız, iman ile üstünlük duymamızdır. Dünya ve ahirette müslüman ile kâfiri eşit göremeyiz. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
أَفَنَجْعَلُ الْمُسْلِمِينَ كَالْمُجْرِمِينَ*مَا لَكُمْ كَيْفَ تَحْكُمُونَ
Biz müslümanları o günahkârlar gibi kılar mıyız hiç? Size ne oluyor, nasıl hüküm veriyorsunuz?” (Kalem 35-36)
لا يَسْتَوِي أَصْحَابُ النَّارِ وَأَصْحَابُ الْجَنَّةِ أَصْحَابُ الْجَنَّةِ هُمْ الْفَائِزُونَ
Ateş halkı ile cennet halkı bir olmaz. Cennet halkı umduklarına kavuşup mutluluk içinde olanların ta kendileridir.” (Haşr 20)
إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ وَالْمُشْرِكِينَ فِي نَارِ جَهَنَّمَ خَالِدِينَ فِيهَا أُوْلَئِكَ هُمْ شَرُّ الْبَرِيَّةِ
Gerçek şu ki, ister kitap ehlinden, ister müşriklerden olsun, inkâr edenler, cehennem ateşindedirler, orada daimidirler. İşte onlar, yaratılmışların en kötüleridir.” (Beyyine 6)
وَمَنْ يَبْتَغِ غَيْرَ الإِسْلامِ دِيناً فَلَنْ يُقْبَلَ مِنْهُ وَهُوَ فِي الآخِرَةِ مِنْ الْخَاسِرِينَ
Kim İslam’dan başka bir din ararsa, ondan asla kabul edilmeyecektir. Muhakkak ki o ahirette de hüsrana uğrayanlardandır!” (Âl-i İmran 85)
وَلا تَهِنُوا وَلا تَحْزَنُوا وَأَنْتُمْ الأَعْلَوْنَ إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ 
Gevşemeyin ve üzülmeyin; eğer mü’minler iseniz en üstün olan sizsiniz!” (Al-i İmran 139)
Ebu Hureyre radıyallahu anh’den: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
وَالَّذِي نَفْسُ مُحَمَّدٍ بِيَدِهِ لَا يَسْمَعُ بِي أَحَدٌ مِنْ هَذِهِ الْأُمَّةِ، وَلَا يَهُودِيٌّ، وَلَا نَصْرَانِيٌّ، ثُمَّ يَمُوتُ وَلَمْ يُؤْمِنْ بِالَّذِي أُرْسِلْتُ بِهِ إِلَّا كَانَ مِنْ أَصْحَابِ النَّارِ
Muhammed’in (sallallahu aleyhi ve sellem) nefsi elinde olan Allah’a yemin olsun ki, şu Yahudi ve Hristiyanlardan, beni işitip de haberdar olan, sonra beraber gönderilmiş olduğum hükümlere inanmadığı halde ölen bir kimse yoktur ki cehennem ashabından olmasın!”[31]
İbn Abbas radıyallahu anhuma şöyle demiştir: “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki:
مَا مِنْ أَحَدٍ يَسْمَعُ بِي مِنْ هَذِهِ الْأُمَّةِ وَلَا يَهُودِيٌّ وَلَا نَصْرَانِيٌّ وَلَا يُؤْمِنُ بِي إِلَّا دَخَلَ النَّارَ فَجَعَلْتُ أَقُولُ أَيْنَ تَصْدِيقُهَا فِي كِتَابِ اللَّهِ؟ حَتَّى وَجَدْتُ هَذِهِ الْآيَةَ {وَمَنْ يَكْفُرُ بِهِ مِنَ الْأَحْزَابِ فَالنَّارُ مَوْعِدُهُ} قَالَ: الْأَحْزَابُ الْمِلَلُ كُلُّهَا
Bu ümmetten Yahudi ve Hristiyan kim beni işitip de bana iman etmeyecek olursa mutlaka cehenneme girer.” İbn Abbas radıyallahu anhuma dedi ki:
“Ben Allah’ın kitabında bunu doğrulayan nerede demeye başladım. Sonunda şu ayeti buldum:
Artık bu gruplardan kim onu tanımaz ve inkâr ederse bilsin ki ona vaad edilen yer ateştir.” (Hud 17) Gruplar (ahzab) ise bütün din mensuplarıdır.”[32]
Kadı Iyaz rahimehullah şöyle demiştir: “Bu yüzden müslümanların dininden başka bir dine boyun eğen herkesi veya onlar hakkında duraklayıp tereddüt eden yahut onların yolunu doğru gören herkesi tekfir ederiz.”[33]
Yani Budist, Hinduist, Yahudi, Hristiyan, Mecusi gibi İslam’dan başka bir dine mensup herkes tekfir edilir. Bir kimse bu din mensuplarının tekfirinde duraklarsa kafir olur. Çünkü bu hiçbir gizliliği olmayan açık bir hakikattir. Onlar hakkında Allah’ın hükmüyle hükmetmemiş olur. Bundan dolayı Şeyh Muhammed b. Abdilvehhab rahimehullah İslam’ı bozan maddeler arasında:
“Müşrikleri tekfir etmeyen, onların kâfir oluşunda tereddüt eden veya onların mezhebini doğru gören kimsenin kâfir olacağında icma vardır” der.
Ne dünya hükümlerinde ne de ahiret hükümlerinde müslüman ile kâfir eşit değildir. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
لا يقتل مسلم بكافر
Bir müslüman kâfire karşılık (kısas olarak) öldürülemez.”[34]
Aynı ülkede yaşamaları sebebiyle müslümanlarıla kâfirlerin eşit haklara sahip oldukları görüşü sapmış bir görüştür.
El-Lecnetu’d-Daime şöyle fetva vermiştir: “Yahudiler, Hristiyanlar ve diğer kâfirlerle müslümanlar arasında vatandan başka fark görmeyen, onların hükümlerini bir tutan kâfirdir.”[35]
Bu yüzden münafıklar din üzerine kurulu hükümlerde farklılık gözetilmesine karşı çıkarlar. Müslüman kadının hristiyan erkekle evlenmesini caiz görürler ve derler ki: “Aynı ülkenin vatandaşı oldukları zaman vatandaşlık hükümlerinde eşittiler.” Böylece Allah’ın dinine ters düşerek müslüman ile kâfiri eşit sayarlar.
Müslüman erkeğin kitap ehli kadınlarla evlenmesi mubah olup müslüman kadının kitap ehli erkekle evlenmesi haramdır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
وَالْمُحْصَنَاتُ مِنْ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ مِنْ قَبْلِكُمْ
Sizden önce kitap verilenlerden iffetli kadınlar… sizin için helâldir.” (Maide 5)
وَلا تُنكِحُوا الْمُشْرِكِينَ حَتَّى يُؤْمِنُوا 
Müşrik erkekleri de iman edinceye kadar nikâhlamayın.” (Bakara 221)
Âiz b. Amr radıyallahu anh’den: Nebi sallallahu aleyhi ve sellem de şöyle buyurmuştur:
   الإِسْلامُ يَعُلُوْ وَلا يعُلَى عَلَيْهِ
İslam üstün gelir, ona üstün gelinmez.”[36]
Ömer radıyallahu anh’den: Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: 
إِنَّ هَذَا الدِينَ يَعْلُو وَلا يعُلَى
Muhakkak ki bu din üstün gelir, ona üstün gelinmez.”[37]
İbn Abbas radıyallahu anhuma şöyle demiştir:  “Hristiyan veya Yahudi bir erkeğin nikâhı altında bulunan bir kadın Müslüman olursa, araları ayrılır. İslam üstün gelir, ona üstün gelinmez”[38]
İslam’a giren kâfir kutlanır ve İslam’dan irtidat eden müslüman öldürülür.

7- Kâfirlere benzememek ve onlara muhalefet etmek.

Nitekim kâfirlere benzemek yasaklanmıştır. İbn Ömer radıyallahu anhuma’dan: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
بُعِثْتُ بَيْنَ يَدَيِ السَّاعَةِ بِالسَّيْفِ حَتَّى يُعْبَدَ اللهُ وَحْدَهُ لَا شَرِيكَ لَهُ وَجُعِلَ رِزْقِي تَحْتَ ظِلِّ رُمْحِي وَجُعِلَ الذِّلَّةُ وَالصَّغَارُ عَلَى مَنْ خَالَفَ أَمْرِي وَمَنْ تَشَبَّهَ بِقَوْمٍ فَهُوَ مِنْهُمْ
Kıyametin önünde, kılıçla gönderildim ki hiçbir şey ortak koşulmadan yalnızca Allah’a ibadet edilsin. Rızkım mızrağımın gölgesi altında kılındı. Emrime muhalefet edenlere zillet ve küçüklük yazıldı. Kim kendini bir kavme benzetirse onlardandır.”[39]
İbn Teymiyye şöyle demiştir: “Hadisin zahiri onlara benzeyenin küfrünü gerektirse de, bu tehditin en düşük derecesi onlara benzemeyi haram kılmasıdır.”[40]
Es-San’ani bu hadisi şerh ederken şöyle demiştir: “Âlimler dediler ki; görünüşte kâfire benzemek ve onun gibi itikad etmek küfürdür. Eğer onun gibi itikad etmezse bu hususta fakihler arasında ihtilaf vardır. Hadisin zahirinde geldiği üzere “kâfir olur” diyen de, “kâfir olmaz fakat te’dip edilir” diyen de vardır.”[41]
Kâfirlere has olan özelliklerinde, adetlerinde ve ibadetlerinde onlara her türlü benzeyiş haramdır. Adetlerle kastedilen, onları başkalarından ayıran, kendilerinin alameti olan konulardır. Nitekim Nebî sallallahu aleyhi ve sellem sakalını kesip bıyığını uzatmış olan mecusiye karşı çıkmıştır. İbn Teymiyye rahimehullah şöyle demiştir:
“Dış görünüşlerdeki şekil benzerliği, iç âlemdeki benzerliği de beraberinde getirir.”[42]
Cabir radıyallahu anh’den: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
مَنْ تَشَبَّهَ بِغَيْرِنَا فَلَيْسَ مِنَّا وَلَا تُسَلِّمُوا بِتَسْلِيمِ الْيَهُوَدِ وَالنَّصَارَى فَإِنَّ تَسْلِيمَ الْيَهُوَدِ بِالْأَكُفِّ وَتَسْلِيمَ النَّصَارَى بِالْإِشَارَةِ
“Kendisini bizden başkalarına benzeten bizden değildir. Yahudi ve Hristiyanların selamıyla selam vermeyin. Zira Yahudilerin selamı avuç içiyle selamlamalarıdır. Hristiyanların selamı ise işarettir.”[43]
İbn Abbas radıyallahu anhuma’dan: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Mekke’yi feth ettiği zaman şöyle buyurdu:
إِنَّ اللهَ عَزَّ وَجَلَّ وَرَسُولَهُ حَرَّمَ عَلَيْكُمُ الْخَمْرَ وَثَمَنَهَا وَحَرَّمَ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةَ وَثَمَنَهَا وَحَرَّمَ عَلَيْكُمُ الْخَنَازِيرَ وَأَكْلَهَا وَثَمَنَهَا وقال قُصُّوا الشَّوَارِبَ وَاعْفُوا اللِّحَى وَلَا تَمْشُوا فِيَ الْأَسْوَاقِ إِلَّا وَعَلَيْكُمُ الْأُزُرُ إِنَّهُ لَيْسَ مِنَّا مَنْ عَمِلَ بِسُنَّةِ غَيْرِنَا
Şüphesiz Allah Azze ve Celle ve rasulü size sarhoş edici içkileri ve onun ücretini haram kılmıştır. Ölü etini ve ücretini size haram kılmıştır. Domuzları, onu yemeyi ve ücretini size haram kılmıştır.” Yine şöyle buyurdu:
Bıyıkları kısaltın, sakalı serbest bırakın. Üzerinizde izar olmadıkça çarşılarda yürümeyin. Muhakkak ki bizden başkasının sünnetiyle amel eden bizden değildir.[44]
Abdullah b. Amr radıyallahu anhuma'dan rivâyet olunduğuna göre, o şöyle demiştir:
مَنْ مَرَّ بِبِلاَدِ الْأَعَاجَمِ (وفي رواية بَنَى بِأَرْضِ الْمُشْرِكِينَ) فَصَنَعَ نَيْرُوزَهُمْ وَمِهْرَجَانَهُمْ وَتَشَبَّهَ بِهِمْ حَتَّى يَمُوتَ وَهُوَ كَذَلِكَ حُشِرَ مَعَهُمْ يَوْم الْقِيَامَة
"Her kim, acemlerin ülkesinden geçerse (başka bir rivâyette: Müşriklerin diyârında ikâmet ederse), onlarla beraber onların Nevruz ve Mihricân bayramlarını kutlar ve ölünceye kadar bu hâl üzere onlara benzerse, kıyâmet günü onlarla beraber haşrolur."[45]
İbn Ömer radıyallahu anhuma şöyle demiştir:
خَالِفُوا سُنَنَ الْمُشْرِكِينَ
“Müşriklerin âdetlerine muhalefet edin.”[46]

8- Kâfirlerin şirk ve küfürlerinden teberrî etmek, onlara yakınlık göstermemek:

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
وَأَذَانٌ مِنْ اللَّهِ وَرَسُولِهِ إِلَى النَّاسِ يَوْمَ الْحَجِّ الأَكْبَرِ أَنَّ اللَّهَ بَرِيءٌ مِنْ الْمُشْرِكِينَ وَرَسُولُهُ
Ve büyük hacc günü, Allah ve rasulünden insanlara Allah ve rasulünün, müşriklerden kesin olarak uzak olduklarına dair bir ilandır.” (Tevbe 3)
لا تَجِدُ قَوْماً يُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ يُوَادُّونَ مَنْ حَادَّ اللَّهَ وَرَسُولَهُ وَلَوْ كَانُوا آبَاءَهُمْ أَوْ أَبْنَاءَهُمْ أَوْ إِخْوَانَهُمْ أَوْ عَشِيرَتَهُمْ
Allah’a ve ahiret gününe iman eden hiç bir kavmin, Allah’a ve rasulü’ne muhalefet eden kimselere, babaları, oğulları, kardeşleri veya aşiretleri olsa bile sevgi beslediklerini göremezsin.” (Mucadele 22)
وَمَنْ يَتَوَلَّهُمْ مِنْكُمْ فَإِنَّهُ مِنْهُمْ
Sizden her kim onları veli edinirse muhakkak o da onlardandır.” (Maide 51)
İbn Teymiyye rahimehullah şöyle demiştir: “Velayet, adavetin (düşmanlığın) zıddıdır. Velayetin aslı sevgi ve yakınlıktır. Adavetin aslı ise nefret etmek ve uzaklaşmaktır.”[47]
Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
وَلا تَرْكَنُوا إِلَى الَّذِينَ ظَلَمُوا فَتَمَسَّكُمْ النَّارُ وَمَا لَكُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ مِنْ أَوْلِيَاءَ ثُمَّ لا تُنصَرُونَ
Bir de zulmedenlere meyletmeyin, yoksa size ateş dokunur. Sizin Allah’tan başka velileriniz yoktur, sonra yardım göremezsiniz.” (Hud 113)
Devam edecek inşaallah...


[1] Beydavî Envaru’t-Tenzil (2/303)
[2] Minhacu’s-Sunne (5/79)
[3] Sahih. Ebû Dâvûd (3536) Tirmizî (1264) Ahmed (15462) el-Elbani Sahihu’l-Cami (240)
[4] Ebû Dâvûd Zühd (83) İbn Hibbân Ravdatu’l-Ukala (90)
[5] Er-Reddu Ale’l-Bekri (2/494)
[6] Hasen mevkuf. Taberî (20/432) Buhârî (muallak olarak 3/184) Fethu’l-Bari (8/423) Beyhaki (7/45)
[7] El-Ukudu’d-Durriyye Min Menakibi Şeyhi’l-İslam Ahmed b. Teymiyye (303)
[8] Muslim'in şartına göre sahih. Tirmizî (1943) Ebû Dâvûd (5152) Beyhakî Ma’rife (8157-58) Mukbil b. Hadi Sahihu’l-Musned (791)
[9] Sahih. Buhârî (1356)
[10] Sahih. Buhârî (62)
[11] Hasen. Ahmed (5/223, 437) İbn Hibban (13/320) Bezzar (6/285) Taberani Evsat (8/5) İbnu’l-A’rabî, Mu’cem (612)
[12] Taberi (17/284)
[13] Bkz.: el-Veciz (2/201, 202) ez-Zevacir (403. Büyük günah) Mevahibu’l-Celil (3/360) Abdulaziz b. Baz Mecmuu fetava (3/1039, 1047) İhtilafu’d-Dareyn (s.123, 124, 130)
[14] Sahih. Buhari (3166)
[15] Sahih. Muslim (2613)
[16] Sahih. Ahmed (4/237, 5/369) Nesai (4763) Elbani Gayetu’l-Meram (450)
[17] bkz.: Abdurrazzak (6/91-94) Fetava’l-Lecneti’d-Daime (2/73)
[18] Sahih. Ebu Davud (3052) Beyhaki (9/205) birbirini destekleyen birçok isnadlarla rivayet etmişlerdir. El-Iraki ve es-Sehavi isnadını kuvvetli görmüşlerdir. Bkz.: Mekasidu’l-Hasene (1044) es-Silsiletu’s-Sahiha (445)
[19] Bkz.: Şeyh Abdulaziz b. Baz Fetava (3/1047)
[20] el-Furuk (3/15 fark 119) Bkz.: Fetava’l-Lecneti’d-Daime (2/21, 43, 62)
[21] El-Umm (4/275)
[22] Ravzatu’t-Talibin (10/291)
[23] Sahih. Buhârî (2068, 2386) Muslim (1603)
[24] Sahih. Buhârî (2263)
[25] Sahih. Buhârî (4269) Muslim (288)
[26] Es-Sarimu’l-Meslul (5/31-32)
[27] El-Umm (1/259)
[28] Fethu’l-Bari (12/273)
[29] Sahih. Buhârî (391)
[30] Fethu’l-Bari (1/496)
[31] Sahih. Muslim (153) Hemmam b. Munebbih, Sahife (90) Ebu Avane (1/97) Ahmed (2/317, 350) Şerhus Sünne (1/104) İbni Mende İman (88) İbni Mende Tevhid (s.194) Tayalisi (43) Taberi (2/235) Ebu Nuaym Hilye (4/308)
* Ebu Musa radıyallahu anh’den Buhari ve Muslim’in şartlarına göre sahih isnadla. Nesai el-İgrab (24) Nesai, Sunenu’l-Kubra (11241) Tayalisi (509) Ahmed (4/396, 398) Said b. Mansur, Sunen (5/341) Said b. Cubeyr’in Ebu Musa radıyallahu anh’den işitmediği şeklinde illetlendirilmiştir. Ancak el-Herevî, Zemmu’l-Kelâm’da (no:1455) hadisin Berid b. Abdillah b. Ebi Burde – Ebu Burde b. Ebi Musa – Ebu Musa radıyallahu anh tarikiyle sabit olduğunu zikretmiştir
[32] Buhârî'nin şartına göre sahih. Hâkim (2/372)
[33] Kadı Iyaz eş-Şifa (2/286)
[34] Sahih. Buhârî (84)
[35] Fetva’l-Lecneti’d-Daime (1/782)
[36] Hasen. Halife b. Hayyat Musned (39) Ziyau’l-Makdisi el-Muhtare (8/240) Beyhaki (6/205) Darekutni (3/252) er-Ru’yani (783) Ebu Nuaym Tarihu İsbehan (1/38) İbn Hacer, et-Taglik (2/489)
* Muaz b. Cebel radıyallahu anh’den şahidi: Bahşel, Tarihu Vasıt (1/155)
[37] Sahih. Taberani Evsat (6/126) Abdurrahman el-Makdisi, Hadisu İsa b.Meryem ve’t-Tayr ve’d-Dub (el yazma no: 2) İbn Asakir Tarih (4/383) Beyhaki Delailu’n-Nubuvve (6/37) Ebu Nuaym Delail (275)
[38] Sahih mevkuf. Tahavî Şerhu Meani’l-Asar (3/257) Ebu Ubeyd el-Emval (327) İbn Zencuye el-Emval (506)
[39] Sahih. Ahmed (2/50, 92) Ebu Davud (4031) İbn Ebi Şeybe (4/212) Taberani Musnedu’ş-Şamiyyin (216) Tahavi Muşkilu’l-Asar (231) Abd b. Humeyd (848). El-Elbani, el-İrva (1269) Ebu Davud ve Ahmed b. Hanbel’in isnadlarında hakkında ihtilaf edilen Abdurrahman b. Sabit b. Sevban bulunmasından dolayı Şuayb el-Arnaut zayıf demiştir. Lakin Ahmed b. Hazlem’in, Hadisu’l-Evzai cüzünde (s.31 no:30) ve Tahavi’nin Muşkilu’l-Asar adlı eserinde (1/238) İbn Ömer radıyallahu anhuma’dan rivayetinde İbn Sabit yerinde el-Evzai vardır. Bu mutabi ile hadis sahihtir. Ayrıca hadisin şahitleri de vardır. Bu hadisi muhaddislerin geneli hasen ve sahih olarak değerlendirmişlerdir. Bkz.: Darekutni el-İlel (9/272) Iraki el-Muğni (1/217) İbn Hacer Fethu’l-Bari (10/271) Busayri İthafu’s-Sadetil-Mahera (4/484) Zehebi Siyeru A’lami’n-Nubela (15/509) Suyuti Camiu’s-Sagir (8593) Elbani (Sahihu Ebi Davud, Gayetu’l-Meram, Cilbabu’l-Mer’e)
[40] el-İktiza (1/241)
[41] Subulu’s-Selam (4/338)
[42] İktizau’s-Sirat (1/548)
[43] Hasen. Taberani Musnedu’ş-Şamiyyin (1/289 no: 503) Bkz.: Nesai Sunenu’l-Kubra (6/92)
[44] Hasen ligayrihi. Taberani (11/152) Deylemi (5268) el-Elbani Sahihu’l-Cami (5439)
[45] Sahih mevkuf. Beyhakî (9/234) Hakîm et-Tirmizi Nevadiru’l-Usul (1/255) Dulabi el-Kuna (3/1048) İbn Kayyım, Ahkamu Ehli’z-Zimme (1/723-724)
[46] Sahih mevkuf. İbn Ebi Şeybe (7/119).
[47] Mecmuu’l-Fetava (11/160)

Ehli Hadis İddiası Altında Zındıklık Yapanlar Hakkında Uyarı

Son günlerde kendilerini "Ehl-i Hadis" gibi takdim etmeye çalışan bazı sünnet inkarcısı ve Harici köpeği zındıklar türemiş, güya hadis isnad kritiği yapıyormuş gibi, hak ile beraber hakikatle alakası olmayan birçok bâtılları karıştırmaktadırlar. Fetret ehlinin kıyamet gününde imtihanı, hariciler hakkındaki hadisler, şevvalden altı gün orucu, fırkalar hakkındaki hadisler gibi mütevatir hadislerle beraber daha birçok hadisleri sözde illetler uydurarak inkar etmeye çalışmaktadırlar.
Bunların başında "Ebu Abdullah Huzai" takma adını kullanan şahıs gelmektedir. Kulağı delinmiş hayvanın kurban olamayacağına dair hadisi de inkar için de bir risale yazmış ve internet ortamında yayınlamaktadır. Tamamen heva üzere giriştiği bu risalede, tıpkı diğer hadisleri inkar için yaptığı dalavelerde olduğu gibi, birçok ilmi çarpıtma ve tedlislerle hakikatin üzerini örtmeyi amaçlamıştır.
Muhaddis imamlar bir ravi hakkında "saduk" tabirini kullanmışsa bu yazar "sika değildir" diye nakletmekte, sikalığı meşhur bazı ravilerin zayıf, bazılarının meçhul olduğunu iddia etmiştir. Mesela Buhari ve Muslim ricalinden sikalığıyla meşhur Zekeriya b. Ebi Zaide'nin zayıf olduğunu, yine Buhari ve Muslim ricalinden sika ravi Abde b. Suleyman'ın ve  sika oluşunda ittifak bulunan diğer bir ravi Ali b. Salih b. Hay''in meçhul olduğunu iddia etmekten hiç çekinmemiştir!
Kulağı delik hayvanın kurban olamayacağına dair İbn Ebi Hatim, el-İlel'de Cerrah b. Dahhak - Ebu İshak - İbnu'l-Eşva - Şurayh b. Nu'man - Ali b. Ebi Talib yoluyla merfu olarak gelen rivayeti, en sahih tarik olarak tercih etmiş olmasına rağmen, adı geçen Huzai takma adlı şahıs İbn Ebi Hatim ve diğer muhaddislerin bu hadisi sabit bulmadıkları gibi bir intiba oluşturmaya çalışmıştır. 
Cerrah b. Dahhak hakkında Ebu Hatim: "Salihu'l-hadis, onda sakınca yok" demiştir. Tirmizi, Buharinin Cerrah hakkında: "Mukaribul hadis" dediğini rivayet emiştir. yani hadisi ceyyiddir. Ebu Nuaym Fadl b. Dukeyn de Cerrah b. Dahhak'ı övgüyle anmıştır. İbn Hacer bu ravinin saduk olduğunu belirtmiştir.
Konuyla ilgili yazılarımda Şurayh b. Nu'man hakkında birçok yoldan tevsikin sabit olduğunu zikretmiş olmama rağmen yazar hala Şurayh'ın meçhul olduğunu iddia etmekte ısrar etmektedir!
Şurayh b. Nu'man hakkında: Ebu İshak es-Sebii ve  Ebu Davud es-Sicistani: "Saduk" demişlerdir. Müteşeddidlerden olan Abdurrahman b. Yusuf b. Hıraş'ın bu ravi hakkında "saduk" demesi başlı başına bir tevsiktir. Yine İbn Halfun Şurayh hakkında "sika" demiştir. Bunu Hatib rivayet etmiştir. İbn Hacer ve Mizz: "Saduk" dediler. Zehebi: "Sika görüldü" dedi.
 Şurayh'e mutabaat eden diğer raviler bulunmasına rağmen, o ravilerin de yalnızca aleyhinde varit olanlar nakletmiş, bu ravilerin ta'dili hakkında gelenleri görmezden gelmiştir! Mesela Huceyye b. Adiy, Curey b. Kuleyb, Hubeyre b. Yerim gibi raviler hakkında meçhullük ve zayıflığı hakkında söylenenleri naklediyor, lakin bu ravileri tevsik edenleri gizliyor! 
Huceyye b. Adiy hakkında: Muhammed b. İbrahim el-Buşenci: "Sika, me'mun" demiştir. el-İclî: sika demiştir. Diğer münekkidlerin de değerlendirmelerinden sonra İbn Hacer ve Zehebi bu ravinin saduk olduğu hükmüne varmışlardır.
Curey b. Kuleyb hakkında: Katade b. Diame övgüyle zikretmiştir. mutesahillerden olan el-İclî: sika demiştir. İbn Hacer "makbul" demiştir. Yani bu ravinin rivayeti şahit ve mutabaata elverişlidir.
Hubeyre b. Yerim hakkında Ahmed b. Hanbel: "Salih bir kimse, hadisinde sakınca yok" demiştir. İbn Adiy: "Onda bir sakınca olmadığını umarım" demiştir. İbn Hibban, el-İclî, İbn Hacer el-Askalani ve Zehebi de bu ravinin sika olması yönündeki değerlendirmeleri tercih etmişlerdir. 
Görüldüğü gibi Şurayh b. Nu'man sika olmasına rağmen bu rivayette tek kalmamış yukarıda isimleri ve değerlendirmeleri aktarılan, hadisleri hasen mertebesinden aşağı kalmayacak üç ravi de Şurayh'e mutabaat etmişlerdir. Dolayısıyla Ali radıyallahu anhden gelen, kulağına müdahalede bulunulmuş hayvanın kurban edilmesini yasaklayan hadis hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak şekilde sabittir. Lakin meseleye heva ve sünnet düşmanlığı ile tasallut etmeye çalışan iblis askerleri düzmece illetler ile şüphe uyandırmaya çalışarak hadis ve sünnet inkarcılığına yeni bir boyut getirmeye çalışmaktadırlar!

18 Aralık 2019 Çarşamba

Mezhepçiler, Kitap ve Sünneti Mezhep Süzgecinden Geçiriyorlar!


İslam’ın özü ve hakikati Kur’an ve Sünnet’e uymaktır. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem bundan başka bir sebeb için gelmemiştir. Âlimler ve (müçtehit) imamlar da bundan başka bir şeyle emrolunmamışlardır. Bu durumu baş aşağı ters çevirmek caiz midir? Falan ve filanı taklit etmeyi ve bu yolda kitap ve sünnete muhalefet etmeyi dinin özü ve esası haline getirmek caiz midir?
Bugün mezhep âlimlerinin gerçeği malesef budur. Onlar mezhebin görüşlerini temel ve asıl olarak kabul edip, kitap ve sünneti buna tabi kılmaktadırlar. Kitap ve sünnetin görüşlerine uygun olduğunu görürlerse sevinip büyüklenirler. Eğer kitap ve sünnetin, görüşlerine muhalif olduğunu görürlerse daralıp şaşırırlar.
Mezhebimizin bu ayet ve hadise bakışı sorunludur” demeleri gerekirken onun yerine
Bu ayet ve bu hadis mezhebimize göre problemlidir” derler. Sonra onların naslar üzerine hile yapmaya kendilerini zorladıklarını, kendilerinin koydukları usul kaidelerine muhalefet ettiklerini, delilleri tevil ettiklerini ve delillleri olmaksızın bunların nesh olduğunu iddia ettiklerini görürsün.
Bütün bunları, mezheplerinin görüşlerine karşı çıkanlardan kurtulmak için yapmaktadırlar. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hadislerine karşı çıkmalarında ve onu karalamalarında onlar için ne bir engel, ne bir zorluk ve ne de bir daralma vardır. Kendileri de bilirler ki, yaptıkları karalama, ilim ve insaf açısından doğru değildir.
Bazen de mezhep imamının görüşü hadise uygun olur, bununla beraber mezhep âlimlerinin, sonraki âlimlerden birinin görüşü sebebiyle hadisi ve imamın sözünü terk ettiklerini görürsün.
Hatta bazen kim olduğu bilmedikleri birinin görüşü sebebiyle de bunu yapabilmektedirler. Nitekim el-Ma’sûmî rahimehullah, Türkistan ve Buhara halkından olan hanefîlerin şu kıssasını anlatmıştır:
“Onlar namazdaki teşehhüt oturuşunda işaret parmağıyla işaret etmiyorlardı. Çünkü el-Keydânî ve el-Mes’udî gibi son dönem hanefilerinden bazıları işaret parmağıya işaret etmeyi namazın yasaklarından saymışlardır. Hâlbuki bu fiil, bizzat Ebu Hanife’den ve onun bütün öğrencilerinden sabit olmuştur. İmam Muhammed b. el-Hasen bunu “Muvatta”’ında belirtmiştir. Tahâvî, “Meâni’l-Âsâr” isimli kitabında, İbnu’l-Humâm “Fethu’l-Kadir”’de ve daha başkaları bunu zikretmişlerdir. Yine bu fiil, bütün imamlardan ve müçtehitlerden sabit olmuş, onlar, namazda işaret parmağıyla işaret etmenin sünnet olduğunu söylemişlerdir. Zira bu fiil, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’den ve bütün sahabelerinden sabit olmuştur.
Kültürlü Bir Müslüman, Mezhebinin Kur’an ve Sünnet’e Muhalif Olduğunu Gördüğünde Ne Yapmalıdır?
Edepler veya din hakkındaki İslâmî kitapları inceleyerek yirmi yılını geçirmiş, Hanefî mezhebine mensup bir müslümanın, Kur’ân’ı okurken şu ayetle karşılaştığını varsayalım:
Yoksa, iman edenleri ve salih amel işleyenleri, yeryüzünde fesat çıkaranlar gibi mi tutacağız? Yahut da Allah’tan korkanları, kötülük işleyenler gibi mi tutacağız.” (Sad 28) Yine şu sahih hadisi okur:
Müslüman, bir kafire karşılık olarak öldürülemez.”[1] Bu şahıs, Hanefî mezhebinde, bir kâfire karşılık, müslümanın öldürülebileceğini öğrenmişti. Ondan ne yapmasını istersin?
Kur’an ve hadis’ten yüz mü çevirsin? Halbuki bu ikisini reddeden kafir olur! Allah Teâlâ, bizleri kitap ve sünnete muhalefet etmekten sakındırmış, ihtilaf ettiğimiz her şeyi kitap ve sünnete götürmemizi emretmiş ve bunu imanın şartı kılmıştır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
Eğer bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz; Allah’a ve ahiret gününe inandığınız taktirde onu, Allah’a ve peygambere arz edin.” (Nisa 59)
Yoksa ona, Kur’an’a ve Sünnet’e uymasını ve mezhebine muhalefet etmesini mi emredersin?
Eğer: “Mezhebini terk etsin, âyet ve hadise uysun” dersen, davetimize uymuş olursun. Böylece bizimle münakaşan ve davetimize karşı çıkışın iptal olur. Çünkü bizim davetmizin özü budur. Şayet:
Mezhebini taklit etsin, ayet ve hadisten yüz çevirsin” dersen, o zaman apaçık bir şekilde sapıtmış olursun. Hatta dinden çıkarak kafir de olabilirsin!
Şafiiler İçin Diğer Bir Örnek:
Sahihu Muslim’i açtığını ve şu hadisi okuduğunu düşün: “Câbir b. Semura radıyallahu anh'den:
“Birisi Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'e:
“Koyun eti yedikten sonra abdest alayım mı?” diye sordu. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:
İstersen al, istersen alma” buyurdu. Adam:
“Deve eti yedikten sonra abdest alayım mı?” diye sordu. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: 
Evet, deve eti yedikten sonra abdest al” buyurdu...”[2]
Şafiî mezhebinde deve eti yemekten dolayı abdestin bozulmadığını biliyoruz. Bu hadis ise, deve etinin abdesti bozduğuna açık ve net bir delildir.
Şimdi ne yapacaksın? Hadisi duymamak için kulaklarını tıkayıp gözlerini mi kapatacaksın? Dikkate almayıp, red mi edeceksin?
Bu, Allah’ın, ihtilaf anında muhakeme olmak için, kendisine başvurmanı emrettiği ve muhalefet etmekten sakındırdığı peygamberinin sözüdür!
Şüphesiz bu hadis sahih olup, sıhhatinde eleştirilecek bir yönü yoktur. Sahihu Müslim hadisidir ve delalet ettiği şey bakımından da tartışılmayacak şekilde açıktır. Deve eti yenmesinden dolayı abdest almanın farz olduğunu açıkça ifade etmektedir.
Hatta İmam Nevevi, Müslim’in Şerhinde (4/94) herhangi bir kapalılık olmaksızın bunu açıkça ilan etmekten başka bir şey yapamamış ve:
“Delili en kuvvetli olan görüş budur” demiştir. Sen bunu sırf mezhebine aykırı olduğu için red mi edeceksin?
Size göre asıl olan; Allah’ın ve rasulünün kelamı mı, yoksa mezhep mi? Biz kesin olarak biliyoruz ki mezhebinizin imamı, bu hadis kendisine göre hüccet olan bir rivayet yolundan ulaşmış olsaydı, onu alıp kabul etmekte bir an tereddüt etmezdi. Ne o, ne de diğer imamlar (Allah onlardan razı olsun) hadisi reddetmezlerdi.
Mezheplerin Son Asırlardaki Hataları:
Son asırlarda mezheplerin maruz kaldığı, karşı çıktığımız ve ıslah edilmesine davet ettiğimiz; bozulma, kusur ve yanlışlıkların en önemlileri şunlardır:
1- Mezhep taassubu sebebiyle Kitap ve Sünnetin sabit naslarına muhalefet etmek, bazen kişisel görüşten ibaret olan sözleri Kitap ve sünnetin önüne geçirmek.
2- Mezhepleri zayıf ve uydurma hadislerle doldurmak, bunları delil almak ve bunlardan hüküm çıkarmak.
3- Sonraki âlimlerin görüşlerini, önceki müçtehit imamların sözlerinin önüne geçirmektir.
4- Bir mezhebe hapsolarak, mezhep taassubu sebebiyle diğer mezheplerin ilminden, âlimlerinin çabalarından ve kitaplarından faydalanmamak.
5- Mezhep kitaplarının birçoğunun şer’i delillerden yoksun olması ve birçok kimsenin Kitap ve Sünnet araştırmalarından yüz çevirmesi.
6- Taklit ve katılığın yaygınlaşması, içtihat kapısının kapanması.
7- Hayâlî meselelere dalmak, saçma varsayımlarla meşgul olmak.
8- Dini yükümlülüklerden kurtulmak için, haram olan hile yollarına başvurmak.
9- Müslümanların arasında ihtilaf ve bölünmenin yayılması, bunun fitnelerin ve âfetlerin meydana gelmesine sebep olması.
10- Şartlar ve siyasi menfaatler gerekçesiyle yapılan müdahaleler, mezheplerden birinin yayılmasına ve diğerlerinin gerilemesine sebep olmuştur.
11- Delilin bir kısmını alıp diğer bir kısmını terk etmek.
12- Bizzat Kabul ettikleri usûle, fıkhî ayrıntılarda muhalefet etmeleri
13- İçtihatlarında çirkin hatalara düşmeleri
14- İnsanlara sıkıntı veren bazı meselelerde sert ve katı davranmaları.
15- Kitap yazma metodunda bozukluk ve anlaşılmaz üslup kullanılması.
16- Mezhep taklitçilerinin, kendi mezheplerine ait kitaplarında geçenlere aykırı davranmaları


[1] Buhârî: (3047)

[2] (Müslim:360)

Bir Selefî İle Hanbelî Taklitçisi Arasındaki Diyalog


Selefî birisi, mecazen alim olan, İmam Ahmed’in mezhebini taklid eden biriyle karşılaşır ve ona şöyle sorar:
“Elbiseden ya da bedenden necaseti nasıl temizlersin?” Taklitçi ona şöyle cevap verir:
“Bizim mezhebimize göre onu yedi kere yıkar.” Selefî ona şöyle der:
“Bu konudaki delilin nedir?” Taklitçi ona şöyle cevap verir:
“Benim delilim İbn Ömer radıyallahu anhuma’dan gelen rivayettir. O, şöyle demiştir:
“Necasetleri yedi kere yıkamakla emrolunduk.” İbn Ömer radıyallahu anhuma’nın sözü merfu hükmündedir.” Selefî ona şöyle der:
“Lakin bu hadisin sünnet kitaplarında aslı yoktur.” Taklitçi şöyle der:
“Fakat bu (hadis) İbn Kudame’nin el-Muğni adlı kitabında var.” Selefî ona şöyle der:
“Lakin İbn Kudâme hadisi senetsiz bir şekilde zikretmiştir ve sünnet kitaplarından her hangi birine de dayandırmamıştır. Bu delil değildir.” Taklitçi şöyle der:
“Sahih başka deliller olabilir.” Selefî şöyle der:
“O delil nedir?” Taklitçi:
“Bilmiyorum” diye cevap verir. Selefî şöyle der:
“Mezhebinin İmamı Ahmed b. Hanbel’den rivayet olunmuştur ki, necaset bulaşan şeyin üç kez yıkanması gerekir. Bunun sebebi, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in, uykudan kalkan kimsenin ellerini üç kez yıkamasını emretmesidir. Çükü kişi, ellerinin nerede gecelediğini bilmez. Niçin bunu söylemiyorsun?” Taklitçi şöyle cevap verir:
“Şeyh Mer’î b. Yusuf el-Makdisî’nin “Delilu’t-Tâlib” adlı kitabında ve “Menâru’s-Sebîl” şerhinde (1/50) geçtiği üzere o yedi kere yıkamayı şart koşmaktadır. Biz de böyle söylüyoruz.” Selefî ona şöyle der:
“Ben sana bunun hilafına olan delilleri zikrettim ve ayrıca (mezhep) İmamının kendisinden de bunun zıttı rivayet edilmiştir.” Taklitçi şöyle der:
“Belki de sonraki âlimler, önceki âlimlerin delillerine muhalif olan delillere ulaşmışlar ve o yüzden bu şekilde söylemişlerdir.” Selefî ona şöyle der:
“Sahih hadisi, (mezhep) imamının sözünü ve âlimlerin çoğunun sözlerini sonradan gelen bazı mezhep âlimlerinden dolayı terk mi ediyorsun?” Taklitçi şöyle der:
“Ben mezhebimin görüşünü alırım. Delili bilmek ya da bilmemek bana zarar vermez. Sorumluluk onların (mezhep imamlarının)dır.” Selefî ona şöyle der:
“Sahih hadise muhalefet etse de mezhebinin görüşünü mü alacaksın?” Taklitçi şöyle cevap verir:
“Mezhebim benden daha iyi bilir.” Böylece sünnete ve doğruya muhalif olmasına rağmen, bu taklitçi kendi görüşünde ısrar ve mezhebinde inat eder.

Bir Selefî İle Şafiî Taklitçisi Arasındak Diyalog

Bir Selefî, Şafiî mezhebini taklit eden (mecazen) âlim bir kimse ile karşılaşır ve ona şöyle der:
“Namaz kılmakta olan bir kimsenin, içerisinde secde ayeti bulunan bir sureyi bilerek okuması hakkındaki görüşün nedir?” Taklitçi şöyle der:
“Bunu kasten yapması iyi değildir.” Selefî ona şöyle der:
“Söylenecek söz sadece bu amelin iyi olmadığı mı, yoksa gerçekte caiz olmadığı mıdır?” Taklitçi, tedirgin bir şekilde şöyle der:
“Doğru, biz diyoruz ki namaz kılan bir kimsenin namazında içerisinde secde ayeti bulunan bir sureyi bilerek okuması caiz değildir.” Selefî ona şöyle der:
“Cuma günü sabah namazında secde suresini okuması ile alakalı görüşün nedir?” Taklitçi şöyle cevap verir:
“Böyle yapmasında bir sakınca yoktur. Hatta Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in çokça yaptığı bir şey olduğu için müstehaptır.” Selefî ona şöyle der:
“Namaz kılan şahsın, Cuma günü sabah namazında secde etmek için kasten Secde Suresi’ni okumasına ne dersin?” Taklitçi şaşırır ve şöyle der:
“Bir sakınca olmadığını zannederim.” Selefî ona şöyle der:
“İçerisinde secde ayeti olan bir sureyi Cuma günü sabah namazında okumanla diğer namazlarında okuman arasındaki fark nedir?” Taklitçi şöyle der:
“Cuma günü sabah namazında secde suresini okumak Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’den sabittir ve bundan dolayı bunu müstehap görürüz. Ama başka namazlarda caiz değildir.” Selefî ona şöyle der:
“Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’den Cuma sabahı dışında da, içerisinde secde ayeti bulunan sure okuduğu sabittir.” Selefî burada Sahihu Müslim’i açar ve ona Ebû Râfi’ hadisini rivayet eder: Ebû Râfi radıyallahu anh şöyle dedi:
“Ebû Hureyre radıyallahu anh ile yatsı namazını kıldım. O, namazda İnşikak sûresi’ni okudu ve secde yaptı. Ben O’na: “Bu secde nedir?” dedim. Bana dedi ki: “Ebu’l-Kâsım sallallahu aleyhi ve sellem’in arkasında namaz kılarken bu surede secde ettim ve O’na kavuşuncaya kadar da bunu yapmaya devam edeceğim”[1] Selefî şöyle devam eder:
“Peki buna ne dersin?” Taklitçi şöyle cevap verir:
“Belki de Nebî sallallahu aleyhi ve sellem secde etme kastı olmaksızın (bu sûreyi) okumuştur.” Selefî ona şöyle der:
“Sure bölünmez bir bütün olup, secde de ona dâhil değil midir?” Taklitçi:
“Evet, öyledir” der. Fakat buna rağmen:
“Ben bilmem, mezhebim benden daha iyi bilir” der.
Taklitçilerin çoğunluğu, sahih hadisle amel etmeye ancak mezhep taassubundan dolayı itiraz ederler. Hâlbuki diğer imamların, bunların sadece şahsi görüşle itiraz ettikleri bu hadise uygun görüş belirttiklerini de bilmektedirler.


[1] Buhârî (766); Muslim (578); Ebû Dâvûd (1408)

Bir Selefî ile Hanefî Taklitçisi Arasındaki Bir Diyalog:


Selefîlerden biri, Ebû Hanife’nin mezhebini taklit eden avamdan veya (mecazen) âlim olan birine şöyle der:
“Neden ellerini rükûya giderken ve rükûdan doğrulurken kaldırmıyorsun?” Taklitçi:
“Mezhebim bu görüşte değil” der. Selefî ona şöyle der:
“Fakat sahih hadislerde Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in ellerini rükûya eğilirken ve rükûdan doğrulutken kaldırdığı gelmiştir. Bunu, içlerinde raşit halifelerin de bulunduğu on beş kadar sahabe rivayet etmişlerdir. Peki, buna ne diyeceksin?” Taklitçi şöyle der:
“Mutlaka imamım bunlardan haberdar idi ve herhangi bir sebep yüzünden terk etti. Ben de bu yüzden terk ediyorum.” Selefî ona şöyle der:
“İmamının hadisi terk etmesini gerektiren bu sebep nedir?” Taklitçi:
“Bilmiyorum” der. Selefî ona şöyle der:
“Ben Ebû Hanife’nin bu hadisleri neden terk ettiğini biliyorum. İbnu’l-Humâm, bu sebebin, Süfyân es-Sevrî ile Ebû Hanîfe’nin arasında geçen şu kıssa olduğunu zikreder: Süfyân, Ebû Hanîfe’ye:
“Niçin ellerini rükuya giderken ve rükûdan kalkarken kaldırmıyorsun?” diye sorar. Ebû Hanife:
“Çünkü Allah’ın Resul’u sallallahu aleyhi ve sellem’den bu konuda sahih olan bir şey yoktur” der ve senediyle birlikte Abdullah b. Mes’ud radıyallahu anh’den rivayet olunan şu hadisi zikreder:
“Size Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in namaz kıldığı gibi namaz kıldırayım mı?” dedi ve ihram (namaza başlama) tekbirini alırken ellerini kaldırdı, sonra bunu bir daha tekrarlamadı.” Selefî şöyle devam eder:
“Görünen o ki, elleri kaldırmayı ispat eden bu sahih hadisler, Ebû Hanîfe’ye göre hüccet ifade eden bir yol ile kendisine ulaşmamıştır. Bu yüzden bunlarla amel etmemiş ve kendisine ulaşan İbn Mes’ud radıyallahu anh’ın hadisiyle amel etmiştir. O, bu meselede mazeret sahibidir ve ecrini de almıştır. Fakat sizlere gelince, bu hadisler size sahih yollardan ulaşmıştır. Sizlerin bu hadislerle amel etmeyi terk etmeniz caiz olur mu? Bu konuda mazeretiniz nedir?” Taklitçi şöyle der:
“Biz Abdullah b. Mes’ud’un hadisine tabi oluruz.”  Selefî ona şöyle der:
“Sizin de kabul ettiğiniz ilmî usul kaidelerine göre; müsbet (bir şeyin varlığını ispat eden delil), menfî olandan (o şeyin yokluğunu ifade eden delilden) önceliklidir. Abdullah b. Mes’ud radıyallahu anh burada, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den gördüğüne göre bildiğini zikretmiştir. Diğer sahabelerin hepsi de Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in ellerini kaldırdığını kesin bir şekilde belirtmişlerdir. Öyleyse neden müspet olan (yani elleri kaldırmayı ispat eden) haberi, menfî olan (yani elleri kaldırmamaya delalet eden) haberin önüne geçirmiyorsun? Hâlbuki elleri kaldırmayı ispat eden sahabeler on beş kişidir ve İbn Mesud radıyallahu anh tek başına, aksini rivayet etmiştir.” Taklitçi susar fakat inadında ısrar etmeye devam eder.

Bir Selefî ile Mâlikî Taklitçisi Arasındaki Diyalog:


Sünnet davetçilerinden biri, İmam Mâlik’in mezhebini taklit eden âlim(!)lerden biri ile karşılaşır. Onun ellerini salarak namaz kıldığını görür ve ona:
“Niçin namazda ellerini bağlamıyorsun?” diye sorar. Taklitçi ona:
“Ben Mâlikî mezhebi’ni taklit ediyorum. Mezhep ellerin namazda salınması görüşündedir” diye cevap verir. Selefî ona şöyle der:
“Fakat senin mezhebinin imamı olan İmam Mâlik rahimehullah’ın bizzat kendisinden, namazdayken sağ elini sol elinin üzerine koyduğu rivayet edilmiştir. Bu, O’nun kitabı olan Muvatta’da, kendisi tarafından zikredilmiştir.” Taklitçi der ki:
“Sonraki Mâlikî’ler bunun aksini söylüyorlar.” Selefî ona şöyle der:
“Sonrakilerin görüşü, Allah’ın Resulu sallallahu aleyhi ve sellem’in hadisinden ve mezhebinin imamının görüşünden daha mı doğru veya tercihe daha mı şayandır?” Taklitçi:
“Belki de benim bilmediğim şeyler biliyorlardır” der. Selefî ona şöyle der:
“Onların bildikleri bu şey nedir ki, onu Allah’ın Resul’u sallallahu aleyhi ve sellem’in hadisinin ve İmam Malik’in sözünün önüne geçirdiler?” Taklitçi:
“Bilmiyorum” der. Selefî der ki:
“Sen, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sahih hadisini bildiğin halde onu terk mi ediyorsun? Hâlbuki müçtehit imamlar bununla amel etmişlerdir. Bütün bunları, sonrakilerin bildiklerini zannettiğin, ama hadis midir, yoksa görüş müdür ne olduğunu bilmediğin şey yüzünde mi terk ediyorsun? Hem onların bildikleri bu şey hadis ise, sahih mi, değil mi, bunu da bilmiyorsun. Sahih olsa bile o hadisin maksada delalet edip etmediğini, önceki hadisin hükmünü kaldırıp kaldırmadığını da bilmiyorsun!
Bu, Allah’ın Resul’u sallallahu aleyhi ve sellem’e tabi olan bir müslümandan beklenecek bir davranış mıdır? Allah Azze ve Celle O’nun yolunun ne olduğunu bize açıklamış ve şöyle buyurmuştur:
De ki: İşte bu, benim yolumdur. Ben ve bana tabi olanlarla birlikte, basiretle Allah’a davet ediyorum. Ve ben asla müşriklerden değilim.” (Yusuf 108)
Taklitçi susar, fakat taklitte ısrar eder. Halkı ve kalabalıkları kışkırtamasa da, cahilleri Selefî’ye eziyet vermede başarılı olur.

Belli Bir Mezhebe Bağlanmak Bid’attır!




Şu sebeplerden dolayı bir mezhebe bağlı olmak dinde yanlıştır ve bid’attır:

1- Şüphesiz asıl olan; bir mezhebe bağlı olmamaktır. Bu,  hem en kolayı hem de Allah Azze ve Celle’nin muradını doğru anlamaya en yakın olanıdır. Çünkü Allah bilmeyenin ilim ehline sormasını emrettiğinde ona, belli bir âlime gitmesini emretmemiş, bilakis bu mutlak bırakılmıştır. Bilindiği gibi mutlak ifadeyi sınırlayan bir delil gelmediği sürece mutlak olarak kalır.

2- Bir mezhebe bağlı olmamak farzdır. Bu, masum olan Allah Resulu sallallahu aleyhi ve sellem’e tabi olmak ile masum olmayana tabi olmak arasında ayrım yapmaktır. Çünkü bir mezhebe bağlı olan kişi hakikatte, masum olan Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e tabi olmakla, masum olmayıp bazen hata, bazen de isabet eden fakihe tabi olmayı aynı seviyeye getirmiş olur. Bu konuda İmam Mâlik şöyle demiştir:

”Fazilet sahibi olsa dahi, bir kimsenin söylediği her söze tabi olunmaz. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Sözü dinleyip de güzeline uyan kullarımı müjdele” (Zümer 18).”[1]

İbn Abbâs radiyallahu anhuma, el-Hakem İbn Uteybe, Mücahid, İmam Mâlik ve Ahmed şöyle demişlerdir:

“Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den sonra her sözü alınıp, terk edilemeyecek kimse yoktur. Her sözü alınacak olan yalnız Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’dir.”[2]

Âlimlerden birisi, Allah Azze ve Celle’nin şu sözünü bu mânâda tefsir etmiştir: “Muhacirlerden ve ensardan (islam yolunda) yarışanların öncüleriyle, onlara güzellikle tabi olanlardan Allah hoşnut olmuş, onlarda Allah’tan hoşnut olmuşlardır.” (Tevbe 100) Şöyle demiştir:

“Güzellikle tabi olanlar” sözündeki; ”ihsân” kelimesinin anlamı, tâbi olanların şer’î delillere uygun gördüklerini almaları ve her hususta bu delillere muhalif olduğunu öğrendikleri şeylere tabi olmayıp, terk etmeleridir.

Bu ayetin manası şu ayetle örtüşmektedir: Sözü dinleyip de güzeline uyan kullarımı müjdele” (Zümer 18)

 Allah, bu ayette her söze tabi olanları değil, sözlerin en güzeline; yani Kur’ân ve Sünnet’e en uygun ve en yakın sözlere tâbi olanları övmüştür.

3- Belirli bir mezhebe bağlanmanın yanlış olduğunu gösteren hususlardan biri de, kendilerini örnek almakla emrolunduğumuz faziletli üç nesilden olan sahabe ve sâlih selefin uygulamalarının belli bir mezhebe bağlanmamak şeklinde olmasıdır. Onlar arasında şer’î delillerden hükümler çıkarmayı bilmeyen bir kimse, belirli bir kimseyi tayin etmeksizin, âlimlerden herhangi birine sorardı. Sahabîlerde âlimlerinin mezheplerine göre bölünme ve her âlime insanlardan bir grubun tâbi olması gibi bir durum söz konusu değildi.  Bekirciler, Ömerciler, Mes’udcular, Muazcılar, Ali radıyallahu anh’ı taklid eden Şia gibi gruplar yoktu.

Hafız İbn Abdilber belirli bir mezhebe bağlanmayı gerekli görenlere karşı ikna edici delillerle cevap vermiş ve şöyle demiştir:[3]

”Taklidi savunana denir ki “Niçin selefe muhalefet edip taklit ediyorsun çünkü onlar taklit etmediler” denildiğinde o:

Taklit ettim çünkü Allah'ın Kitabı’nın yorumunu bilmem ve Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetini kavrayamam. Taklid ettiğim kimse ise bunu bilmektedir. O benden daha iyi bildiği için onu taklit ettim” derse ona şöyle denir:

“Eğer âlimler Allah'ın Kitabı’nın yorumunda, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünneti’nin rivayetinde veya bunlara göre açıkladıkları görüşlerinde söz birliği etmişlerse bunun doğruluğunda şüphe yoktur. Lakin taklid ettiğin konuda ihtilaf etmişlerse, o âlimlerin bir kısmını taklit ederken bir diğer kısmını terk etmenin gerekçesi nedir? Onların her biri de âlimdir!” Belki de görüşünü terk ettiğin alim, taklit ettiğin kimseden daha iyi bilmektedir?!” Şayet:

Onun isabet ettiğini anladığım için onu taklit ettim” derse bu defa:

“Bunu Kitap, sünnet veya icma’dan bir delil ile mi anladın?” diye sorarız. Böylece taklit iptal olur ve ondan iddiasının delili talep edilir. Eğer:

O benden daha iyi bildiği için taklit ettim” derse ona:

 “Eğer sebep sırf onun sen daha iyi bilmesi ise, şu halde senden iyi bilen herkesi taklid et. Zira senden iyi bilen birçok kimse bulursun. Onlar arasından yalnızca taklid ettiğin kimseyi özel kılma” denilir. Şayet:

İnsanların en iyi bileni olduğu için onu taklid ettim” derse,

“Öyleyse o kimse sahabelerden de mi dahai iyi biliyor?” denilir. Bu gibi sözler, bu iddianın çirkinliğine yeter... Sözün doğruluğu, söyleyenin faziletiyle değil, ancak delilin desteklemesiyle bilinir.” Sonra İmam Malik’in daha önce geçen şu sözünü rivayet eder:

”Fazilet sahibi olsa dahi, bir kimsenin söylediği her söze tabi olunmaz. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Sözü dinleyip de güzeline uyan kullarımı müjdele” (Zümer 18).”

Muhakkak ki insanların gruplara bölünüp, her grubun sadece belirli bir imamı taklit etmesi bid’attir. Bu, ne sahabe, ne tabiun ve ne de onlardan sonra gelenlerin zamanında mevcuttu. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

Bundan sonra: Şüphesiz sözlerin en üstünü Allah’ın Kelam’ı, yolların en hayırlısı Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in yoludur. İşlerin en kötüsü sonradan çıkarılanlarıdır ve her bid’at sapıklıktır.“[4]

Aişe radıyallahu anha’dan: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

Kim şu emrimizde ondan olmayan bir şey çıkarırsa, o reddolunur.”[5]

İbn Mes’ud radıyallahu anhden Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu;

Allah’ın benden önce kendilerine bir peygamber gönderdiği hiçbir ümmet yoktur ki, o peygamberin sünnetine tutunan ve emrine seçkin havarileri ve ashabı bulunmasın. Bunlardan sonra ise yapmadıklarını söyleyen ve emrolunmadıklarını işleyen kimseler geldi. Artık onlarla eliyle cihad eden mümindir, diliyle cihad eden mümindir, kalbiyle cihad eden mümindir. Bu kadarını da yapmayan kimsede artık hardal tanesi kadar bile iman yoktur.“[6]

Bu hadislerin tamamı, bid’atlerin haram olduğunu, onları reddedip terk etmenin farz olduğunu ve bidatlerin sapıklık olduğunu açıkça göstermektedir. Sünnetleri öldürmesi, bid’atlerin zararını açıklamaya yeter. Nitekim büyük tabiî Hassan b. Atiyye rahimehullah şöyle demiştir:  

“Dinlerinde bid’at çıkaran hiçbir topluluk yoktur ki, Allah onların sünnetlerinden bir mislini çekip almasın.”[7]

Mezhepçilik bidatinin birçok zararları ve kötülükleri vardır.

* Bu zararların en önemlisi, mezhebi taklit ederek Kitap ve sünnetin sahih ve açık naslarına muhalefet etmektedir.

* Zayıf ve uydurma hadisler üzerine hükümler bina etmek,

* Bizzat kendileri tarafından sonraki âlimlerin görüşlerinin, müçtehit imamların görüşlerinin önüne geçirilmesi,

* Mezhep taklidi sebebiyle Müslümanların bölünmesi, onların aralarında fitnelerin ve felaketlerin yayılması,

* Dinin hükümlerinden kaçmak için hile kapısının açılması,

* Hayalî ve varsayımlara dayalı meselelere dalınarak gülünç ahmaklıklara düşülmesi

* İçtihat kapısının kapanarak taklidin yaygınlaştırılması. Şüphesiz müslümanların ilmî ve fikrî açıdan gerilemesinde bunun büyük bir etkisi vardır.

* Her mezhep taklitçisinin, diğer mezheplerin çalışmalarından faydalanamaması…

Bu büyük ve tehlikeli kötülüklerden bir tanesinin dâhi varlığı, bu bidatin kötülüğünü ve zararını göstermeye yeter. Yine bu husus, mezhep taklidi bid’atinin terk edilip Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in övdüğü en üstün asrın sünnetine dönüş yapmanın farz olduğunu gösterir. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

İnsanların en hayırlıları benim asrımda olanlar, sonra onlardan sonra gelenler sonra da onlardan sonra gelenlerdir.”[8]

Şüphesiz onların yolu ve sünnetleri, kendilerinden sonra gelenlerin yollarından ve sünnetlerinden üstündür. Onların yoluna dönmenin, sonrakilerin yolunda ve bid’atlerinde kalmaktan daha öncelikli ve daha layık olduğunda en ufak bir kuşku yoktur.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Ümmetimden bir taife hak üzerinde galip olmaya devam edecek, muhalefet edenler, onlara zarar veremeyecektir. Nihayet onlar bu halde iken Allah’ın emri (kıyamet) gelecektirBuhâri (7311) Muslim (1920)

Şüphesiz, herhangi bir zaman dilimi, hakkı bilen, ona tabi olan ve hakkı tavsiye eden gerçek âlimlerin cesur ve kuvvetli haykırışlarından boş kalmamıştır. Allah yolunda eziyet ve baskı görmüşler, davetleri hoş görülmemiş, buna rağmen hakkı haykırmaktan geri kalmamışlardır.

Muhakkik alimlerden bir topluluk müslümanları Kitap ve Sünnete dönmeye, mezheplerde mevcut olan bu iki kaynağa aykırı görüşleri terk etmeye davet etmişlerdir.

Magrib’in Hafızı; Ebû Ömer Yusuf İbn Abdilberr,

İmam Ebu Muhammed Ali b. Hazm,

Âlimlerin sultanı İzzeddin b. Abdisselâm,

Hafız Takıyuddin b. Dakîk el-Iyd,

Şeyhülislam Takiyyuddin b. Teymiyye,

Öğrencisi; İmam Ebu Bekr ibn-u l’Kayyım El-Cevziyye,

Hafız, müfessir, tarihçi İbn Kesir,

Hafız araştırmacı ez-Zehebî,

Hucetullahi’l-Baliğa isimli kitabın müellifi allâme Veliyyullah ed-Dehlevî,

“Neylül Evtâr” adlı kitabın müellfi İmam Şevkânî,

“Sübülü’s Selam” adlı kitabın müellifi el-Emir es-San’ani,

“er-Ravdu’l-Basim Fi’z-Zebbi An Sünneti Ebi’l-Kâsım” adlı kitabın müellifi Muhammed b. İbrahim el-Vezîr,

“er-Ravdatu’n-Nediyye” ve “ed-Dinu’l-Halis” kitaplarının müellifi allâme Sıddik Hasen Hân,

“el-Alemu’ş-Şâmih fi Tafdîli’l-Hakki Ale’l-Âbâi ve’l-Meşâyih” isimli kitabın müellifi allâme Salih b. Mehdî el-Mukbilî,

“Î’kazu’l-Himemi U’li’l-Ebsâr” isimli kitabın müellifi Şeyh Salih b. Muhammed el-Fullâni,

İmam Muhammed Reşid Rıza,

Allâme muhaddis Ahmed Muhammed Şakir,

Üstad Seyyid Sabık

Şeyh Muhammed Nasıruddin el-Elbani

Şeyh Mukbil b. Hadi

Şeyh Yahya el-Hacuri,

Şeyh Abdulhamid el-Hacuri

ve başkaları bunlar arasındadır.

İmam Şevkâni şöyle demiştir: ”Şu mezhepleri, ancak taklitçilerin avamı, kendileri için çıkarmışlardır. Müçtehit imamlar onlara bunun için izin vermemiştir. Nitekim Halîfe Reşid’in İmam Mâlik’e, insanları onun mezhebine bağlamak istediğini söylemesi üzerine, İmam Malik’in bundan yasakladığı mütevatir olarak rivayet edilmiştir. Bu kıssa İmam Malik’in biyografisinin zikredildiği bütün kitaplarda mevcuttur… Bu mezhepleri ortaya çıkaran ve bu taklit bidatini işleyenlerin, sadece taklitçilerden oldukları kabul edildiğine göre, usulde kararlaştırıldığı gibi, onlar icmaya dâhil edilmezler. İcma hususunda görüşlerine itibar edilecek olanlar yalnızca müçtehitlerdir.



[1] Câmi'u Beyâni'l-İlm (2/144)
[2] El-Elbânî, Sıfatu Salâti’n-Nebî (s.28)
[3] Câmiu Beyâni’l-İlm (2/143-144).
[4] Muslim, (867) ve Nesâî Cabir radıyallahu anh’den rivayet etmişlerdir.
[5] Müslim (1718), Buhârî (2697)
[6] Müslim (50)
[7] Dârimî (1/98) rivayet etmiştir. el-Elbânî el-Mişkât’te (1/66) “Senedi sahihtir” demiştir.
[8] Buhârî (2652); Müslim (2533)

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente estağfiruke ve etûbu ileyk" (Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)