“Sünnet menhecine intisap ettiğini bildiğim kardeşim ve Hocam Seyfullah Erdoğmuş, Allah Teâlâ hepimizi rızasına muvaffak kılsın, kalplerimizi tevhitte, lisanlarımızı edepte ve ayaklarımızı Selef-i Salihîn’in sahih menheci üzere sabitkadem eylesin. Hocam; tevhidin ikamesi, sahih hadislerin neşri ve ümmetin uydurma rivayetlerden, şirkiyyattan tasfiyesi yolunda verdiğin ilmî gayretleri bilmekteyim. Lakin geçtiğimiz günlerde neşrettiğin bazı satırları, hususiyle büyük âlimlere dair sarf ettiğin sözleri ve muhaliflerine karşı kullandığın üslubu okuduğumda, kalbimi derin bir hüzün kapladı. Sünnet müdafaası gibi ulvî bir davayı omuzlayan bir kalemin, nasıl olup da ilmî usulden, Selef’in ahlakından ve vakarı koruma kaidelerinden bu denli savrulduğunu görmek, beni ziyadesiyle üzdü. Bu satırları bir tartışma kapısı aralamak için değil; ahiret gününün dehşetinden, hesap gününde lisanımızın hasadından korkan bir müminin, kardeşine duyduğu şefkat ve ilmî bir mesuliyetin tezahürü olarak yazıyorum.
İki temel hususta, Ehl-i
Sünnet usulünden ve ilmin vakarından uyuşmadığını üzülerek müşahede ettim:
1. İlmî Vakarın Terki
ve Cerh Sınırlarının Aşılarak "Tahkir"e Girilmesi: Bid’at ehline veya sapkın fırkalara
reddiyeler yazarken takındığın üslup, şer'î "cerh" kaidelerini aşarak
nefsanî bir "tahkir, tezyif ve teşhir" halini almıştır. İlim
adamlarının lisanı, nübüvvet mirasıdır; pazar yerlerinin, sokakların veya
avamın diliyle kirletilemez. Karşındaki şahıs Ehl-i Bid'at dahi olsa, ismini
tahrif ederek "zübbe" gibi lakaplar takman veya ilmî bir metnin içine
"mal mal konuşuyorlar" gibi kelimeler dercetmen, savunduğun Sünnet
davasının izzetini ayaklar altına almaktadır.
Rabbimiz, muhkem
kitabında bizleri şöyle terbiye eder: "...Birbirinizi ayıplamayın ve
birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın. İmandan sonra fâsıklık ne kötü bir
isimdir! Kim tövbe etmezse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir." (Hucurât Suresi, 11)
Cerh ve Ta'dil ilmi,
dinin muhafazası için zarureten meşru kılınmıştır ve zaruretler kendi
miktarınca takdir edilir. Bir mübtedi'nin batılını nasslarla çürütmek haktır;
lakin ismini bozmak, argoyla alay etmek Selef-i Salihîn'in menhecinde yoktur.
Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: "Mümin;
insanları kötüleyen, lanetleyen, kaba ve çirkin sözlü kimse değildir." (Tirmizî, Birr 48; Ahmed b. Hanbel,
Müsned, I/405 - Sahih)
Kardeşim ve Hocam!
İmam Ahmed'in, İbn Maîn'in veya İbn Teymiyye'nin cerhlerine dönüp bir bakalım.
Onlar bid'ati yerle bir ederken, şahıslara avam diliyle sövmemişler, ilmî bir
vakarla batılı tahkik etmişlerdir. Eğri bir lisan ile doğru bir akide tebliğ edilemez.
2. İctihad Hukuku ve
Ehl-i Sünnet İmamlarını "Batıl" ile İtham Etme Vebali: Bu yazıyı yazmama sebep olan asıl hayal
kırıklığım ise, yeryüzünün şekli (küre dünya) meselesi üzerinden; ömürlerini
şirki ve bid'ati yok etmeye adamış asrımızın Sünnet imamlarına karşı sarf
ettiğin şu sözlerdir:
"Bu hakka
benzeyen, çürük istidlallere dayalı batıl yorumları, selefilik iddiasında olan
İbn Useymin, İbn Baz, Tuveycirî, el-Elbani, Abdulmuhsin el-Abbad, gibi
âlimlerin kitaplarında ve fetvalarında da görebilirsiniz."
Subhanallah! İnsan bu
satırları okurken haya ediyor ve Allah'a sığınıyor. Hocam; İbn Bâz, İbn
Useymîn, el-Elbânî ve el-Abbâd gibi ömrünü Sünnet'e vakfetmiş ilim dağlarını
"Selefilik iddiasında olanlar" sıfatıyla tebdi' edercesine küçümsemek
ve onların ictihadını "batıl yorumlar" olarak nitelemek, hangi ilmi
usule sığar? Dünyanın
şekli gibi kevnî ayetlerin tefsirinde ihtilaf edilmesi, bir "Akide ve
Usulü'd-Din" ihtilafı değildir ki, bu alimleri Selef menhecinden çıkarıp
"iddiacı" konumuna düşürsün. Bu husus, nassların fehmi (anlaşılması)
noktasındaki bir ictihad meselesidir. Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)
ictihad eden alimin hukukunu şu sahih hadisle anlatmıştır:
"Hâkim (alim)
hüküm verirken ictihad eder ve isabet ederse onun için iki sevap vardır. Eğer
hükmederken ictihad eder de hata ederse onun için bir sevap vardır." (Buhârî,
İ’tisâm 21; Müslim, Akdiye 15)
Hülasa-i Kelâm:
Seyfullah Hocam; bu
yazım, husumet veya tefrika gayesi gütmeyen, bilakis ilmî savrulmalara karşı
bir kardeşi Sünnet'in asil ve vakarlı menhecine davet gayretidir. Senden,
bir ilim talebesi ciddiyetiyle, yalnız kaldığında şu satırları tahkik etmeni;
kalemine bulaşan sokak lisanından ve Ehl-i Sünnet imamlarına yönelttiğin bu
cerhten dolayı Allah'a rücu etmeni niyaz ediyorum. Ehl-i Sünnet menhecinde
fazilet; hatada ısrar etmek değil, Hakk'ın nassı kendisine hatırlatıldığında
"İşittik ve itaat ettik" diyebilmektir. Allah Teâlâ hepimizi sevdiği ve razı
olduğu kullarından eylesin, kusurlarımızı affetsin ve bizleri Ahirette
Sünnet'in müdafileri olarak haşretsin. Âmin.
Selam, hidayete tâbi
olanların üzerine olsun. 9
Muharrem 1448 / 23 Haziran 2026
Sana dua eden ve
ilminden istifade eden bir kardeşin.
Cevap:
Öncelikle yapıcı
olmaya çalıştığınız eleştirileriniz için teşekkür ederim. Elbette hatasız
değilim. Lakin sözde ilim namına konuşan münafık karakterli, yağcı, gevşek ağızlı
hatiplerin çokça yaygın olması sebebiyle, Rasulullah sallallahu aleyhi ve
sellem’in siyreti, raşid halifelerin sünneti, ashabın ve onlara güzellikle
uyanların bâtıl sahiplerini reddetme konusundaki menheci hususunda cehalet
almış başını gitmiştir.
Bu yüzden salih
selefin güzel ahlâk ve menhecinden numunlere tabi olunarak bid’at ve sapıklık
ehli aşağılağında ve reddedildiğinde, mudahane ile bulamaç edilmiş nefisler,
selefin ahlak ve menhecini üslupsuzluk ve kabalık zannediyorlar. Cehaletin
yayıldığı bu zamanda bu yanlış zanlar normal karşılanabilir. Lakin kendi
şahsiyetlerine en ufak bir halel geldiğinde insanlıklarından çıkan, fakat Allah’ın
dinine, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetine karşı haince ve
fütursuzca ihlallerde bulunanlara karşı kılı kıpırdamayan, hatta muhaliflerine
çiçekler atan nifak takımının kaypaklığını asla kabul edemiyorum.
Nitekim bahsettiğim
münafıklığın bir numunesine şu yazımda işaret etmiştim:
Yine üslup ya da üslupsuzluğun ölçüsü hakkında çok daha önce
şu linkteki makalemi yayınlamıştım:
http://www.ebumuaz.blogspot.com/
دار السنة: Üslup Ya da Üslupsuzluğa Kim Karar
Veriyor?
1- “Cerh Sınırlarını Aşarak Tahkire Gidilmesi ve Selefin Ahlakına Aykırı
Hareket Edilerek Muhaliflerin İsimlerde Değiştirme Yapılması” İddiası
Sizin eleştirdiğiniz konu özelinde ise çok daha fazla
örnekler bulunsa da, aşağıda aktaracağım rivayetler, hızlıca hazırlayabildiğim
birkaç örnektir. Bu numuneler, bâtıl ehline hakaret etmenin, ilmi sokak ağzına
indirgeyerek değerini düşürme iddiasının yersizliğini, selefin menheci
konusunda bilgisizce hareket ederek, ilim ehline haksız kötü zanlarda
bulunulduğunu ve bâtıl bir suçlama yapıldığını, ortada Rasulullah sallallahu
aleyhi ve sellem’in hadisine aykırı davranışın değil, tahkir edilmesi gereken
bid’at ehline karşı hüsnüzannın ön plana çıkarılmaya çalışıldığını ortaya
koyacaktır.
Zeyneb bt. Ummi Seleme radiyallahu
anhuma dedi ki:
دَخَلْتُ عَلَى رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللهُ
عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَهُوَ يَغْتَسِلُ فَأَخَذَ حَفْنَةً مِنْ مَاءٍ فَضَرَبَ بِهَا
وَجْهِي وَقَالَ وَرَاءَكِ أَيْ لُكَاعِ
“Rasûlullah sallallahu aleyhi ve
sellem guslederken yanına girdim. Avucuyla su aldı ve yüzüme atıp şöyle
buyurdu:
“Geri çekil ey ahmak!”[1]
Mucahid rahimehullah
dedi ki:
رَأَى النَّبيُّ صَلى الله عَلَيه وسَلم رَجُلاً
أَسوَدَ الشَّعر قَد رَآهُ بِالأَمس أَبيَضَ الشَّعر قالَ مَن أَنتَ؟ قالَ أَنا فُلاَنٌ
قالَ بَل أَنتَ شَيطانٌ
“Nebî sallallahu
aleyhi ve sellem bir adamın sakallarının siyah olduğunu gördü. Hâlbuki bir önceki
gün onun sakallarını beyaz görmüştü. Ona:
“Sen kimsin?”
diye sordu. Adam: “Ben Ebu Fulan’ım” dedi. Rasulullah sallallahu aleyhi ve
sellem buyurdu ki:
“Bilakis sen bir
şeytansın!”[2]
Safiyye bt. Ebi
Ubeyd rahimehallah dedi ki:
وَجَدَ عُمَرُ
فِي بَيْتِ رَجُلٍ مِنْ ثَقِيفَ خَمْرًا وَقَدْ كَانَ جَلَدَهُ فِي الْخَمْرِ
فَحَرِّقَ بَيْتَهُ وَقَالَ مَا اسْمُكَ؟ قَالَ رُوَيْشِدٌ قَالَ بَلْ أَنْتَ
فُوَيْسِقٌ
“Ömer radıyallahu
anh daha önce içkiden dolayı sopa cezası uyguladığı Sakif’ten bir adamın evinde
sarhoş edici içki bulunca onun evini yaktı ve: “Senin ismin ne?” dedi. Adam: “Ruveyşid”
dedi. Ömer radıyallahu anh dedi ki:
“Bilakis sen “fuveysık/günahkâr”sın.[3]
Ali radıyallahu anh
bir kıssacıya “Sen kimsin?” diye sorunca adam: “Ebu Yahya’yım” dedi. Ali radıyallahu
anh dedi ki:
بَلْ أَنْتَ
أَبُو اعْرِفُونِي
“Bilakis sen “Ebu A’rifunî!”sin.”
Yani “Beni tanıyın, beni tanıyın diyorsun” dedi.”[4]
Ebu Said
el-Makburi rahimehullah dedi ki:
إِنِّي لَعِنْدَ
عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عُمَرَ إِذْ جَاءَهُ رَجُلٌ يُقَالُ لَهُ مَهْرٌ مَوْلًى لِآلِ
أَبِي نَمِرٍ فَقَالَ يَا أَبَا عَبْدِ الرَّحْمَنِ إِنَّهُ طَلَّقَ امْرَأَتَهُ
مِائَةَ مَرَّةٍ قَالَ مَا اسْمُكَ؟ قَالَ مَهْرٌ قَالَ بَلْ أَنْتَ مُهَيْرٌ
يُؤْخَذُ مِنْكَ ثَلَاثَةٌ وَسَبْعَةٌ وَتِسْعُونَ يُحَاسِبُكَ اللَّهُ عز وجل
بِهَا يَوْمَ الْقِيَامَةِ
“Ben Abdullah
b. Ömer radıyallahu anhuma’nın yanındaydım. Ona Ebu Nemr ailesinin azatlısı
olup kendisine “Mehr” denilen bir adam geldi ve dedi ki:
“Ey Ebu
Abdirrahman!” O karısını yüz talakla boşadığını söyledi. İbn Ömer radıyallahu
anhuma:
“Senin ismin
ne?” dedi. O da: “Mehr” dedi. İbn Ömer radıyallahu anhuma dedi ki:
“Bilakis sen
Muheyr’(devrik)sin! Bu talaklardan üçü senden alınır, kalan doksan yedisinden
dolayı da Allah Azze ve Celle seni kıyamet gününde hesaba çeker.”[5]
İmam Şafii rahimehullah
Ebu’l-Aliye rahimehullah’ın mürsel bir hadisi hakkında şöyle demiştir:
حديث أبي العالية الرياحي رياح
“Ebu’l-Aliye er-Riyahi’nin
hadisi riyah(rüzgârlar gibi)dir.”[6]
İmam Ahmed b. Hanbel rahimehullah şöyle demiştir:
«أَبُو
ثَوْرٍ كَاسْمِهِ»
“Ebu Sevr, ismi gibi sevr (öküz) idi.”[7]
Ebu Tahir es-Silefî kaderiyye görüşünde olan Sevr
b. Yezid hakkında şöyle demiştir:
«ثَوْرٍ
كَاسْمِهِ»
“İsmi gibi sevr (öküz)
idi.”[8]
Yahya b. Main, Reşid
el-Hecerî hakkında şöyle demiştir:
ليس برشيدٍ ولا
أبوه
“Ne kendisi ne de
babası reşîd idi.”[9]
İbn Hibban, el-Me’mun
b. Ahmed es-Sulemi el-Herevi hakkında şöyle demiştir:
والمأمون ليس
بمأمون
“el-Me’mun, me’mun
(güvenilir) değildi.”[10]
Ebu Salih ed-Darra
dedi ki:
حَكَيْتُ
لِيُوسُفَ بْنِ أَسْبَاطٍ عَنْ وَكِيعٍ شَيْئًا مِنْ أَمْرِ الْفِتَنِ فَقَالَ
ذَاكَ يُشْبِهُ أُسْتَاذَهُ يَعْنِي الْحَسَنَ بْنَ حُيَيٍّ قَالَتْ قُلْتُ
لِيُوسُفَ أَمَا تَخَافُ أَنْ تَكُونَ هَذِهِ غِيبَةٌ؟ فَقَالَ لِمَ يَا أَحْمَقُ
أَنَا خَيْرٌ لِهَؤُلَاءِ مِنْ أُمَّهَاتِهِمْ وَآبَائِهِمْ أَنَا أَنْهِي
النَّاسَ أَنْ يَعْمَلُوا بِمَا أَحْدَثُوا فَتَبِعَتْهُمْ أَوْزَارُهُمْ وَمَنْ
أَطْرَاهُمْ كَانَ أَضَرَّ عَلَيْهِمْ
“Yusuf b. Esbat rahimehullah’a
Veki’den fitnelerle ilgili bir şey naklettim. Dedi ki:
“O da hocası el-Hasen
b. Huyey’e benziyor!” Yusuf’a dedim ki:
“Bunun bir gıybet olmasından
korkmuyor musun?” Yusuf b. Esbat rahimehullah dedi ki:
“Neden öyle olsun ey
ahmak! Ben onlara annelerinden ve babalarından daha hayırlıyım. Ben insanları
şunların çıkardıkları şeylerle amel etmelerinden ve yalanlarına tabi olmaktan
sakındırıyorum. Onları övenler onlara daha çok zarar veriyorlar.”[11]
2- Alimlerimizin Hatalarını İtiraf
Edip Reddetmemizin, Onları Kutsayanlara Göre Cerh Kabul Edilmesi
Diğer meseleye
gelince, dünyanın düz olduğuna iman etmek, en önemli itikadî meselelerdendir. Modern
Bilimsel Hurafeler kitabımda bu konunun neden akidevî bir mesele olduğunu, bunu
akidevî mesele görmeyen asalakların ne denli düzenbaz kimseler olduklarını
ortaya koydum.
Vahyin açıkça
bildirdiği, selefin üzerinde icma ettiği bir konuda sonrakilerin saçma sapan
yorumlarına tabi olarak selefin yolundan ve akidesinden sapmak, son asırda
kâfirlerin yalanlarıyla başları döndüğü için vahye iman konusunda tereddütle
bocalayan, inançsız kâfirlere şirin görünmek için Kur’an, sünnet ve salih selefin
menhecini gizleyerek savsaklamaya çalışan gevşek ağızlı münafık hatiplerin
menheci haline gelmiştir.
İbn Useymin, İbn Baz,
Elbani ve diğerleri elbette hürmet ettiğimiz, ilimlerinden istifade ettiğimiz kıymetli
şahsiyetlerdir ve az önce söylediğim kimselerin menhecinden beridirler. Lakin
selefin menhecinde olma iddialarına rağmen kevnî hakikatler karşısında selefin
menhecinden saptıkları bir meselede uyarı ve sitemde bulundum.
Hak kimden gelirse kabul
edilir, bâtıl kimden gelirse reddedilir. Nefret ettiğimiz kimseler söylüyor
diye hakkı reddetmek, sevdiğimiz saydığımız kimseler söylüyor diye batılı
kabullenmek ve sükut etmek, kötü bir taassup ve bâtıl bir tarafgirliktir. Adı
geçen alimlere bir dil uzatma veya hakaret değil, selefilik iddiası ile
bağdaşmayan bir duruma itiraz söz konusudur.
Bütün bu garipsemeniz
beni bir ilim ehli değil de, ilim talebesi olarak kabul etmenizden
kaynaklanıyor ve “Bir ilim talebesi nasıl olur da âlimlere böyle itiraz
edebiliyor” diye düşünüyor olabilirsiniz. Elbette böylesi bir duygusal
yaklaşımla benim âlim olduğumu ve adı geçen âlimlere ilmi reddiye verebilecek
yetkinlikte olduğumu iddia etmemi kabul etmeyebilirsiniz. Yahut en azından adı
geçen âlimlerin yüksek konumları karşısında benim esamemin bile okunmayacak
olmasını öne sürebilirsiniz. Lakin hakkın ölçüsü kişiler değil, delillerdir.
Nice küçük yaştaki
sahabi, kendisinden ilimde üstün olan sahabilere, nice tabiin, sahabeye reddiye
vererek düzeltme yapmıştır. Kadınlardan birinin Ömer radıyallahu anh’e mehir hakkındaki
bir ayeti hatırlatarak uyarıda bulunması üzerine, Ömer radıyallahu anh hadislerle
sabit olan üstünlüğü gerekçesiyle veya itiraz eden kadının ilimdeki
mertebesinin bilinmiyor olması gerekçesiyle, getirilen delili reddetmemiş,
bilakis, “Kadın doğru söylüyor, Ömer yanıldı” diyerek hakkı teslim etmiştir.
Burada bu kadının itirazı ve düzeltmesi, bu kadının Ömer radıyallahu anh’den
daha üstün bir ilme sahip olduğunu göstermediği gibi, mertebesini de O’nun
önüne geçirmemiştir.
Zaten buradaki mesele
de, hâşâ benim şahsımın adı geçen alimlerden üstün olma davası değil, dinin önemli
bir meselesinde hata meydana gelen konuda bâtılın reddedilip, hakkın delilinin
ortaya konulması meselesidir.
"Nasların anlaşılması meselesindeki içtihad" denilmesi, bid'atler ve bid'at fırkaları hakkında tam bir cehalet eseridir! Hiçbir bid'at fırkası yoktur ki, nasların analaşılması üzerindeki içtihatlarıyla sapmış olmasınlar! Lakin Sünnet ehli, içtihatlarında selefin anlayışının dışına çıkmayanlardır. Bid'at ehli ise bu konuda salih selefin anlayışını hiç dikkate almadan özgürce takılmak isteyenlerdir!
Adı geçen alimlerin, selefe muhalif düştükleri anlayış hatasının eleştirilmesi, bu alimleri kutsayanlar nezdinde cerh gibi mi
anlaşılıyor acaba? İlimden uzak böyle duygusallıklar helak eder, dikkat edin!
Ömer radıyallahu anh, Ebu Hureyre radıyallahu anh hakkında zekat malları
konusunda kusurlu gördüğü bir davranış sebebiyle, bir anlık öfkeyle, “Allah’ın
düşmanı” ifadesini kullanmış, lakin ne Ömer radıyallahu anh, ne de insaf sahibi
bir başkası bunu Ebu Hureyre radıyallahu anh’e bir cerh olarak değerlendirmemiştir.
Hatta Ömer radıyallahu anh bu sözünden dolayı özür dileyip Ebu Hureyre radıyallahu
anh’e tekrar görev vermek istemiş, Ebu Hureyre radıyallahu anh, sorumluluk
almak istememiştir. Lakin hevâya dayalı duygusallığı din edinmiş olan Rafızi
zındıkları, tekfir ettikleri Ömer radıyallahu anh’ın bu sözünü, Ebu Hureyre radıyallahu
anh’ı cerh etmek için dillerine doluyorlar ve “Ehl-i sünnetin hadis
kitapları Allah’ın düşmanlarının rivayetleriyle dolu” iftirasını atarak iki
yüzlülük ve münafıklık yapıyorlar!
[1]
Hasen. Taberânî Mu'cemu'l-Kebîr
(24/281) Taberânî Mu'cemu'l-Evsat (9096) el-İsmailî Mu’cem (179)
[2]
Mürsel. İbn Sa’d (1/441)
[3]
Buhârî ve Muslim'in şartlarına göre sahih.
Abdurrazzak (6/76) İbn Kesir Musnedu’l-Faruk (78)
[4]
Sahih. Hazimî el-İtibar (s.4)
İbnu’l-Cevzi Nevasihu’l-Kur’ân (1/153) muhtasar olarak; Ebu Nuaym Tarihu
Esbehan (s.50) Abdurrazzak (3/220)
[5]
Sahih. Said b. Mansur Sunen (1066)
İbnu’l-Munzir el-Evsat (7641)
[6]
İbn Adiy el-Kamil (4/93)
[7]
İbn Kayyım Ahkamu Ehli’z-Zimme (2/817)
[8]
Siyeru A’lami’n-Nubela
[9]
Tarihu Yahya b. Main (326)
[10]
Es-Sikat (9/14)
[11]
Ukayli ed-Duafa (1/229)