Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

9 Haziran 2026 Salı

Taklid ve Taassup Ruhunun Sancıları, Hakka Talip Olmanın Kurtarıcılığı

 

İnsanların çoğunda eskiden beri bir tür kutsama kompleksi vardır ve bu durum taklit bataklığından kurtulamamalarına sebep olmaktadır. Taklit edenler, taklit ettikleri kimseleri oldukları mertebenin üzerine çıkarma ve onları kusursuz görme eğilimindedirler. Böylesi bozuk anlayış sahibi bir taklitçi, âlim kabul ettiği birisinde şayet beşeri bir kusur görürse bu defa onu yerin dibine batırma, olduğu mertebenin çok daha aşağılara indirme itiyadındadır. İşte bu taklit ruhu en çok sapık Yahudilerde sırıtan bir özellik idi. Abdullah b. Selam onların en değer verdikleri, yücelttikleri bir âlim iken, Abdullah b. Selam radıyallahu anh müslüman olunca, bu durum Yahudilerin hevâlarına uymadı ve derhal onu aşağılayabilecekleri en düşük sıfatlarla zikretmeye başladılar!

Yine Yahudilerin taklidi din edinmiş bir topluluk olmaları sebebiyledir ki, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Şayet Yahudilerin âlimlerinden on tanesi bana tabi olsaydı bütün Yahudiler müslüman olurlardı.”

İşte Tevbe 31. Ayetinde bahsedilen, âlimlerini ve rahiplerini rabler edinen toplulukların ahvali budur!

Taklit edilen alimleri kutsama kompleksi Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den sonra bazı sahabilerde de zuhur etmişti. Muaviye radıyallahu anh, Mina’da namazın seferi kılınması sünnetini ihya etmek istediğinde, hemen etrafındakiler, o zaman Osman radıyallahu anh’e muhalefet etmiş olursun diyerek baskı yapmışlar ve bu sünnetin ihyasını engellemişlerdi! Bu da bir tür kabile taassubundan kaynaklı muhalefetti. Taklid taassubu ile kabile taassubu akrabadırlar.

Sonraki zamanlarda da ilim ehline karşı aşırı tazim ve taassub, taklid ruhunu cahillerin gönüllerinde beslemeye devam etti. Taklid ettikleri kimseleri yücelttiler. “Müctehid” tabiri, adeta Nebî sallallahu aleyhi ve sellem ile eş değer yetki verilen, dinde Allah adına hüküm koyma mertebesi verilen, rab edinilmiş alimler hakkında kullanılır oldu. Madem bir alim müçtehittir, o halde Kuran’ın tamamını ezbere bilmeli, bütün hadisleri olmasa da en azından şöyle beş altı yüz bin hadisi isnadlarıyla ezbere bilmeli, yatsı abdestiyle sabah namazını kılmalı, geceleri uykusuz, gündüzleri oruçlu geçirmeli, bazen havada bazen su üzerinde yürümeli (bunlar abartı gelmesin, gerçekten imamları böyle niteleyenler var, bu tür uydurma kıssalar için Bkz. Feridettin Attar Tezkiratul Evliya)  

Dolayısıyla geçmişte bir alim imam müçtehid kabul edilmişse mutlaka bu özelliklere sahip olduğu için öyledir diye inanılır olmuştur.

Bunun benzeri anlayış geçmişteki nebiler hakkındaki aşırılıklarda da görülmektedir. Nebiler de beşer vasıflarından soyutlanarak yüceltilir bazılarınca. Şuayb aleyhi's-selâm’ın kör olduğu halde ölçü ve tartıda hile yapan bir kavme gönderilmesi, Musa aleyhi's-selâm’ın konuşma problemi olan biri olması, Eyyub aleyhi's-selâm’ın hastalığından ağırlaştığında kötü kokusundan yanına kimsenin yaklaşamıyor olması, lokman aleyhisselamın hakir görülen bir siyahî olması ve buna benzer örnekler gerektiği gibi tedebbür edilmez!

Akidede taklidin yaraladığı bu sapmalarla dolu arkaplan mevcut olduğundan, âlimler hakkında da böyle bir taassup hakim olmuştur. Bu taassuba yenilenler artık şeytanın avucunda oyuncaktır. İfrat ile tefrit arasında onlarla oynar durur. Eğer geçmişte yaşamış alimler söz konusuysa onlara karşı aşırı bir yüceltme, neredeyse onları beşeriyetlerinden sıyrılmış masumlar gibi görme hakimdir. Aynı asırda yaşadığı, gözü önünde olan alimlere gelince, onların daima beşer olduğu gözü önünde olduğu için asla ona o kutsadığı, peygamberlerle bir konuma oturttuğu alimlik, müçtehitlik gibi vasıfları yakıştıramaz. Bu nasıl olabilir ki, o da bizim gibi yiyor içiyor, gülüyor, ağlıyor, evleniyor, boşanıyor, insanlarla beşeri munabetlerde, alışverişlerde bulunuyor, ticaret yapıyor, ziraat yapıyor vs. vs…!

Sanki önceki alimler bundan farklı insanlardı! Hatta önceki nebiler bundan farklı insanlardı!

Zihninde oluşturduğu kutsal çerçevelere sığdıramadıklarına karşı ise bu defa başka bir aşırılık ortaya çıkıyor. Ya geçmişte tazim ettiği bir alimin hata ettiği ortaya çıkınca onu yerden yere vurmaya başlıyor, hatta bazıları tekfir bile ediyor! Ya da muasırı olduğu ilim sahiplerini asla zihninde kutsallaştırdığı çerçevenin yanına yaklaştırmıyor!

Halbuki her ilmin bir usulü vardır, çok üstün faziletlere sahip bir âlim bu usullerde hata edebildiği gibi, çok daha düşük mertebelerde bir ilim talebesi da hakka isabet edebilir. Ne faziletli alimin hatası onun mertebesini düşürür, ne de faziletsiz ilim talebesinin isabeti onun mertebesini yükseltir! Allah katında üstünlük ancak takva iledir.

Şimdi bu mukaddimeden sonra, gelenekçi, taklitçi statükocu taassub ehlinin “Hocada yetişmemiş, yeterli icazeti yok” diye sürklase etmeye çalıştıkları muhaddis el-Elbani’nin, geçmişteki dağ gibi imamlar olan bazı muhaddislerin ciddi bir vartasına uyarıda bulunduğu değerlendirmelerini tercüme ederek aşağıda aktaracağım.

Biliyorum, bazı yumurta tokuşturmacıları “Elbani nerede, İbn Kesir, Heysemi, Münziri, Suyuti nerede!” diyerek meseleyi kişilere verdikleri fazilet ölçüleriyle değerlendirmeye kalkışacak. Fakat hakikate talib olanlar, ilmin usullerine göre değerlendirecek ve hak kimden gelirse gelsin kabul edilmesi, batıl da kimden gelirse gelsin reddedilmesi esası üzerine hareket edeceklerdir:

El-Elbani ed-Daife’de (no 867) dedi ki:

يقول الله عز وجل للعلماء يوم القيامة إذا قعد على كرسيه لقضاء عباده إني لم أجعل علمي وحكمي فيكم إلا وأنا أريد أن أغفر لكم، على ما كان فيكم، ولا أبالي

Allah Azze ve Celle kıyamet günü kulları arasında hüküm için kürsisine oturduğu zaman alimlere şöyle buyurur: “İlmimi ve hükmümü size ancak ne işlemiş olursanız olun aldırmadan sizi bağışlamak için verdim.”

Bu şekliyle uydurmadır. Bunu Taberânî Mu'cemu'l-Kebîr’de (1/137/2) şöyle rivayet etti: Bize Ahmed b. Zuheyr et-Tusteri tahdis etti, dedi ki: bize el-A’lâ b. Mesleme tahdis etti, dedi ki: bize İbrahim et-Tâlikânî tahdis etti, dedi ki: bize İbnu’l-Mubarek tahdis etti, o Sufyan’dan, o Simak b. Harb’den, o Sa’lebe b. el-Hakem radıyallahu anh’den merfuan (Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e dayandırarak) rivayet etti.

Bunu Ebu’l-Hasen el-Harbî, Hadis cüzünde (35/2) şöyle rivayet etti: Bize el-Heysem b. Halef tahdis etti, dedi ki: bize el-A’lâ b. Mesleme Ebu Mesleme Ebu Salim tahdis etti, dedi ki: bize İsmail b. el-Mufaddal tahdis etti, dedi ki: bize Abdullah b. el-Mubarek haber verdi…

Derim ki: bu sened uydurmadır. El-A’lâ b. Mesele b. Ebi Salim etrafında dönmektedir. Onun hakkında el-Mizan’da şöyle denilmiştir: “el-Ezdî dedi ki: “Ondan rivayette bulunmak helal olmaz. O ne rivayet ettiğine aldırış etmezdi.”

İbn Tahir dedi ki: “Hadis uydururdu.”

İbn Hibban dedi ki: “Güvenilir kimseler adına uydurma hadisler rivayet ederdi.”

Et-Tehzib’de de bu şekilde geçer. Onu hiç kimse tevsik etmemiştir. Bu yüzden Hafız (İbn Hacer) et-Takrib’de: “Metruktur, İbn Hibban onu hadis uydurmakla itham etti” demiştir.

Onun kendisinden rivayette bulunduğu şeyhi hakkında da ihtilaf edildi. Ahmed b. Zuheyr onun ismini “İbrahim et-Tâlikânî” şeklinde zikrederken, el-Heysem b. Halef: “İsmail b. el-Mufaddal” şeklinde zikretmiştir. Hakikatte bunlardan hangisinden rivayet etti bilemiyorum.

(Ebu Muaz’ın notu: Aynı hadisi Hakim et-Tirmizî, er-Reddu Ale’l-Muattıla kitabında (no 234); el-A’lâ b. Mesleme er-Ravvas – İsmail b. Migrâ – Abdullah b. el-Mubarek… yoluyla rivayet etmiştir!)

Bu hadisin isnadı sâkıt olmakla beraber alimlerden birçok kimse ricalinin güvenilir bulunduğunu zikretmişler ve bu isnadı takviyeyle kuvvetlendirmeye çalışmışlardır! Akıl sahibi ve dininde basiretli olan kimse bu duruma hayret eder! İşte el-Munziri, et-Tergib’de (1/60) şöyle diyor: “Taberani Kebir’de rivayet etti, ravileri sikadırlar.” (!!!)

  Daha hafif bir hata olmakla beraber aynısını el-Heysemi de el-Mecma’da (1/26) şu sözüyle ifade ediyor: “Bunu Taberani el-Kebir’de rivayet etti, ricali tevsik edilmiştir” (!!!)

Böyle diyor! Muhakkak ki onun “Tevsik edilmiştir” sözü, ricali hakkında bazısının muteber olmayan bir yolla tevsik edildiğine işarettir. Yani raviyi bazı kimseler tevsik etmiş (bazıları tevsik etmemiş) demektir. Halbuki az önce el-A’lâ b. Mesleme’nin zayıf sayılması hususunda ittifak edildiğini öğrenmiştin!

Bu iki sözden (Münziri ve Heysemi’nin sözlerinden) doğrudan daha uzak olanı da İbn Kesir’in Tefsirinde (3/141) hadis hakkında “İsnadı ceyyiddir” demesidir!

Benzerini es-Suyuti el-Leali’de (1/221) şu sözüyle ifade ediyor: “İsnadında bir sakınca yoktur.” (!!!) Sonra el-Heysemi’nin az önce geçen sözünü nakletmiştir.

İbn Kesir ve Suyuti’nin bu sözleri, hadisi etmez. El-Munziri ve el-Heysemi’nin sözleri de öyle! Heysemi’nin sözünün açısını öğrenmiş oldun. Munziri’nin: “Ravileri güvenilirdir” şeklindeki sözü ise hadisin sıhhatinin şartlarından biri olan hadisin senedi hakkında bir haberdir ve ravilerinin adil ve sika olduklarını ifade eder. Bu tek başına hadisin sahih olmasını gerektirmez, zira hadis ehli katında sahih hadisin tarifinde geçen bütün şartların bir araya gelmesi zorunludur.

Özetle, bu hadis bu söz akışıyla uydurmadır. Metninde de çok münker bir lafız olan “Allah Tebarek ve Teâlâ’nın kürsiye oturması” lafzı geçer. Bu lafzın hiçbir sahih hadiste geçtiği bilinmemektedir. Özellikle çokça ve mütevatir olan nüzul hadislerinde böyle bir lafız yer almaz. Nitekim Hafız ez-Zehebî el-Uluv adlı kitabında (s.53, 59) bu konuyla ilgili bir cüz telif etmiştir.

Bu lafız (kürsiye oturma lafzı) olmaksızın bu hadis hepsi de zayıf olan başka yollardan gelmiştir ki, bunların zayıflıkları birbirinden şiddetlidir. Bu rivayetlerin çokluğundan dolayı “Bunlar birbirini kuvvetlendirir” diyerek aldanılmasın diye bu uyarıyı yapıyorum. Nitekim bunların bazısını İbnu’l-Cevzi el-Mevduat’ta zikretmiştir.”

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente estağfiruke ve etûbu ileyk" (Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)