İnsanların çoğunda eskiden beri bir tür kutsama kompleksi vardır ve bu durum taklit bataklığından kurtulamamalarına sebep olmaktadır. Taklit edenler, taklit ettikleri kimseleri oldukları mertebenin üzerine çıkarma ve onları kusursuz görme eğilimindedirler. Böylesi bozuk anlayış sahibi bir taklitçi, âlim kabul ettiği birisinde şayet beşeri bir kusur görürse bu defa onu yerin dibine batırma, olduğu mertebenin çok daha aşağılara indirme itiyadındadır. İşte bu taklit ruhu en çok sapık Yahudilerde sırıtan bir özellik idi. Abdullah b. Selam onların en değer verdikleri, yücelttikleri bir âlim iken, Abdullah b. Selam radıyallahu anh müslüman olunca, bu durum Yahudilerin hevâlarına uymadı ve derhal onu aşağılayabilecekleri en düşük sıfatlarla zikretmeye başladılar!
Yine Yahudilerin
taklidi din edinmiş bir topluluk olmaları sebebiyledir ki, Rasulullah
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
Ebu Hureyre radıyallahu anh’den: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem
şöyle buyurdu:
لَوْ
آمَنَ بِي عَشَرَةٌ مِنَ اليَهُودِ لآمَنَ بِي اليَهُودُ
“Şayet Yahudilerden on tanesi bana iman etseydi elbette bütün
Yahudiler bana iman ederlerdi.”[1]
İşte Tevbe 31.
Ayetinde bahsedilen, âlimlerini ve rahiplerini rabler edinen toplulukların
ahvali budur!
Taklit edilen âlimleri
kutsama kompleksi Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den sonra bazı
sahabilerde de zuhur etmişti:
Abbâd b. Abdillah b. ez-Zubeyr rahimehullah dedi ki:
لَمَّا قَدِمَ عَلَيْنَا مُعَاوِيَةُ حَاجًّا
قَدِمْنَا مَعَهُ مَكَّةَ قَالَ فَصَلَّى بِنَا الظُّهْرَ رَكْعَتَيْنِ ثُمَّ انْصَرَفَ
إِلَى دَارِ النَّدْوَةِ قَالَ وَكَانَ عُثْمَانُ حِينَ أَتَمَّ الصَّلَاةَ إِذَا قَدِمَ
مَكَّةَ صَلَّى بِهَا الظُّهْرَ وَالْعَصْرَ وَالْعِشَاءَ الْآخِرَةَ أَرْبَعًا أَرْبَعًا
فَإِذَا خَرَجَ إِلَى مِنًى وَعَرَفَاتٍ قَصَرَ الصَّلَاةَ فَإِذَا فَرَغَ مِنَ الْحَجِّ
وَأَقَامَ بِمِنًى أَتَمَّ الصَّلَاةَ حَتَّى يَخْرُجَ مِنْ مَكَّةَ فَلَمَّا صَلَّى
بِنَا مُعَاوِيَةُ الظُّهْرَ رَكْعَتَيْنِ نَهَضَ إِلَيْهِ مَرْوَانُ بْنُ الْحَكَمِ
وعَمْرُو بْنُ عُثْمَانَ فَقَالَا لَهُ مَا عَابَ أَحَدٌ ابْنَ عَمِّكَ بِأَقْبَحِ
مَا عِبْتَهُ بِهِ فَقَالَ لَهُمَا وَمَا ذَاكَ؟ قَالَ فَقَالَا لَهُ أَلَمْ تَعْلَمْ
أَنَّهُ أَتَمَّ الصَّلَاةَ بِمَكَّةَ قَالَ فَقَالَ لَهُمَا وَيْحَكُمَا وَهَلْ كَانَ
غَيْرُ مَا صَنَعْتُ؟ قَدْ صَلَّيْتُهُمَا مَعَ رَسُولِ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ
وَسَلَّمَ وَمَعَ أَبِي بَكْرٍ وَعُمَرَ رَضِيَ اللهُ عَنْهُمَا قَالَا فَإِنَّ ابْنَ
عَمِّكَ قَدْ كَانَ أَتَمَّهَا وَإِنَّ خِلَافَكَ إِيَّاهُ لَهُ عَيْبٌ قَالَ فَخَرَجَ
مُعَاوِيَةُ إِلَى الْعَصْرِ فَصَلَّاهَا بِنَا أَرْبَعًا
“Muaviye radıyallahu anh hac için bize geldiğinde biz de
onunla beraber Mekke’ye geldik. Bize öğle namazını iki rekat olarak kıldırdı,
sonra Daru’n-Nedve’ye doğru gitti. Osman radıyallahu anh Mekke’ye geldiğinde
öğle, ikindi ve yatsı namazlarını dörder rekat kıldırmıştı. Mina’ya ve Arafat’a
çıktığı zaman namazı kısalttı. Haccı bitirdiği zaman Mina’da kaldı ve Mekke’den
çıkıncaya kadar namazları tam kıldı. Muaviye radıyallahu anh ise bize öğle
namazını iki rekat kıldırınca Mervan b. el-Hakem ve Amr b. Osman hemen ona
giderek dediler ki:
“Amcaoğlunu (Osman radıyallahu anh’ı) senin ayıplamandan daha
çirkin bir şekilde kimse ayıplamadı!” Muaviye radıyallahu anh onlara:
“Bu da nedir?” dedi. Dediler ki: “Bilmez misin ki o (Osman radıyallahu
anh) Mekke’de namazı tam kılmıştı!” Muaviye radıyallahu anh dedi ki:
“İkinize yazıklar olsun! Ben başka bir şey mi yaptım? Rasulullah
sallallahu aleyhi ve sellem, Ebu Bekr ve Ömer radıyallahu anhuma ile beraber bu
namazları bu şekilde kıldım!” Onlar da dediler ki:
“Amcaoğlun (Osman radıyallahu anh) bu namazları tam
kılıyordu. Senin ona muhalefet etmen onu ayıplamak olur!” Bunun üzerine Muaviye
radıyallahu anh ikindi namazına çıktığında bize onu dört rekat olarak kıldırdı.”[2]
Bu da bir tür kabile
taassubundan kaynaklı muhalefetti. Taklid taassubu ile kabile taassubu
akrabadırlar.
Sonraki zamanlarda da
ilim ehline karşı aşırı tazim ve taassub, taklid ruhunu cahillerin gönüllerinde
beslemeye devam etti. Taklid ettikleri kimseleri yücelttiler. “Müctehid”
tabiri, adeta Nebî sallallahu aleyhi ve sellem ile eş değer yetki verilen,
dinde Allah adına hüküm koyma mertebesi verilen, rab edinilmiş alimler hakkında
kullanılır oldu. Madem bir alim müçtehittir, o halde Kuran’ın tamamını ezbere
bilmeli, bütün hadisleri olmasa da en azından şöyle beş altı yüz bin hadisi
isnadlarıyla ezbere bilmeli, yatsı abdestiyle sabah namazını kılmalı, geceleri
uykusuz, gündüzleri oruçlu geçirmeli, bazen havada bazen su üzerinde yürümeli
(bunlar abartı gelmesin, gerçekten imamları böyle niteleyenler var, bu tür
uydurma kıssalar için Bkz. Feridettin Attar Tezkiratul Evliya)
Dolayısıyla geçmişte
bir âlim imam müçtehid kabul edilmişse mutlaka bu özelliklere sahip olduğu için
öyledir diye inanılır olmuştur.
Bunun benzeri anlayış
geçmişteki nebiler hakkındaki aşırılıklarda da görülmektedir. Nebiler de beşer
vasıflarından soyutlanarak yüceltilir bazılarınca. Şuayb aleyhi's-selâm’ın kör
olduğu halde ölçü ve tartıda hile yapan bir kavme gönderilmesi, Musa
aleyhi's-selâm’ın konuşma problemi olan biri olması, Eyyub aleyhi's-selâm’ın
hastalığından ağırlaştığında kötü kokusundan yanına kimsenin yaklaşamıyor
olması, lokman aleyhisselamın hakir görülen bir siyahî olması ve buna benzer
örnekler gerektiği gibi tedebbür edilmez!
Akidede taklidin
yaraladığı bu sapmalarla dolu arkaplan mevcut olduğundan, âlimler hakkında da
böyle bir taassup hâkim olmuştur. Bu taassuba yenilenler artık şeytanın
avucunda oyuncaktır. İfrat ile tefrit arasında onlarla oynar durur. Eğer
geçmişte yaşamış âlimler söz konusuysa onlara karşı aşırı bir yüceltme,
neredeyse onları beşeriyetlerinden sıyrılmış masumlar gibi görme hâkimdir. Aynı
asırda yaşadığı, gözü önünde olan âlimlere gelince, onların daima beşer olduğu
gözü önünde olduğu için asla ona o kutsadığı, peygamberlerle bir konuma
oturttuğu âlimlik, müçtehitlik gibi vasıfları yakıştıramaz. Bu nasıl olabilir
ki, o da bizim gibi yiyor içiyor, gülüyor, ağlıyor, evleniyor, boşanıyor,
insanlarla beşeri munabetlerde, alışverişlerde bulunuyor, ticaret yapıyor,
ziraat yapıyor vs. vs…!
Sanki önceki âlimler
bundan farklı insanlardı! Hatta önceki nebiler bundan farklı insanlardı!
Zihninde oluşturduğu
kutsal çerçevelere sığdıramadıklarına karşı ise bu defa başka bir aşırılık
ortaya çıkıyor. Ya geçmişte tazim ettiği bir âlimin hata ettiği ortaya çıkınca
onu yerden yere vurmaya başlıyor, hatta bazıları tekfir bile ediyor! Ya da
muasırı olduğu ilim sahiplerini asla zihninde kutsallaştırdığı çerçevenin
yanına yaklaştırmıyor!
Hâlbuki her ilmin bir
usulü vardır, çok üstün faziletlere sahip bir âlim bu usullerde hata edebildiği
gibi, çok daha düşük mertebelerde bir ilim talebesi da hakka isabet edebilir.
Ne faziletli âlimin hatası onun mertebesini düşürür, ne de faziletsiz ilim
talebesinin isabeti onun mertebesini yükseltir! Allah katında üstünlük ancak
takva iledir.
Şimdi bu mukaddimeden
sonra, gelenekçi, taklitçi statükocu taassub ehlinin “Hocalarda yetişmemiş,
yeterli icazeti yok” diye sürklase etmeye çalıştıkları muhaddis
el-Elbani’nin, geçmişteki dağ gibi imamlar olan bazı muhaddislerin ciddi bir
vartasına uyarıda bulunduğu değerlendirmelerini tercüme ederek aşağıda
aktaracağım.
Biliyorum, bazı
yumurta tokuşturmacıları “Elbani nerede, İbn Kesir, Heysemi, Münziri, Suyuti
nerede!” diyerek meseleyi kişilere verdikleri fazilet ölçüleriyle
değerlendirmeye kalkışacak. Fakat hakikate talib olanlar, ilmin usullerine göre
değerlendirecek ve hak kimden gelirse gelsin kabul edilmesi, batıl da kimden
gelirse gelsin reddedilmesi esası üzerine hareket edeceklerdir:
El-Elbani ed-Daife’de
(no 867) dedi ki:
يقول الله عز وجل للعلماء يوم القيامة إذا
قعد على كرسيه لقضاء عباده إني لم أجعل علمي وحكمي فيكم إلا وأنا أريد أن أغفر لكم،
على ما كان فيكم، ولا أبالي
“Allah Azze ve
Celle kıyamet günü kulları arasında hüküm için kürsisine oturduğu zaman âlimlere
şöyle buyurur: “İlmimi ve hükmümü size ancak ne işlemiş olursanız olun
aldırmadan sizi bağışlamak için verdim.”
Bu şekliyle uydurmadır. Bunu Taberânî Mu'cemu'l-Kebîr’de
(1/137/2) şöyle rivayet etti: Bize Ahmed b. Zuheyr et-Tusteri tahdis etti, dedi
ki: bize el-A’lâ b. Mesleme tahdis etti, dedi ki: bize İbrahim et-Tâlikânî
tahdis etti, dedi ki: bize İbnu’l-Mubarek tahdis etti, o Sufyan’dan, o Simak b.
Harb’den, o Sa’lebe b. el-Hakem radıyallahu anh’den merfuan (Rasulullah
sallallahu aleyhi ve sellem’e dayandırarak) rivayet etti.
Bunu Ebu’l-Hasen el-Harbî, Hadis cüzünde (35/2) şöyle
rivayet etti: Bize el-Heysem b. Halef tahdis etti, dedi ki: bize el-A’lâ b.
Mesleme Ebu Mesleme Ebu Salim tahdis etti, dedi ki: bize İsmail b. el-Mufaddal
tahdis etti, dedi ki: bize Abdullah b. el-Mubarek haber verdi…
Derim ki: bu sened uydurmadır. El-A’lâ b. Mesele b. Ebi
Salim etrafında dönmektedir. Onun hakkında el-Mizan’da şöyle denilmiştir:
“el-Ezdî dedi ki: “Ondan rivayette bulunmak helal olmaz. O ne rivayet ettiğine
aldırış etmezdi.”
İbn Tahir dedi ki: “Hadis uydururdu.”
İbn Hibban dedi ki: “Güvenilir kimseler adına uydurma
hadisler rivayet ederdi.”
Et-Tehzib’de de bu şekilde geçer. Onu hiç kimse tevsik
etmemiştir. Bu yüzden Hafız (İbn Hacer) et-Takrib’de: “Metruktur, İbn Hibban
onu hadis uydurmakla itham etti” demiştir.
Onun kendisinden rivayette bulunduğu şeyhi hakkında da
ihtilaf edildi. Ahmed b. Zuheyr onun ismini “İbrahim et-Tâlikânî” şeklinde
zikrederken, el-Heysem b. Halef: “İsmail b. el-Mufaddal (veya Mugaffel)”
şeklinde zikretmiştir. Bunların kim olduklarını bilmiyorum.
(Ebu Muaz’ın notu: Aynı hadisi Hakim et-Tirmizî, er-Reddu
Ale’l-Muattıla kitabında (no 234); el-A’lâ b. Mesleme er-Ravvas – İsmail b.
Migrâ – Abdullah b. el-Mubarek… yoluyla rivayet etmiştir! Şayet burada bir
istinsah hatası yoksa yani İsmail b. Mugaffel ile İsmail b. Migra farklı
kişilerse, üçüncü bir meçhul kimseden daha rivayet etmiş demektir.)
Bu hadisin isnadı sâkıt olmakla beraber âlimlerden birçok
kimse ricalinin güvenilir bulunduğunu zikretmişler ve bu isnadı takviyeyle
kuvvetlendirmeye çalışmışlardır! Akıl sahibi ve dininde basiretli olan kimse bu
duruma hayret eder! İşte el-Munziri, et-Tergib’de (1/60) şöyle diyor: “Taberani
Kebir’de rivayet etti, ravileri sikadırlar.” (!!!)
Daha hafif bir hata olmakla beraber aynısını
el-Heysemi de el-Mecma’da (1/26) şu sözüyle ifade ediyor: “Bunu Taberani
el-Kebir’de rivayet etti, ricali tevsik edilmiştir” (!!!)
Böyle diyor! Muhakkak ki onun “Tevsik edilmiştir” sözü,
ricali hakkında bazısının muteber olmayan bir yolla tevsik edildiğine
işarettir. Yani raviyi bazı kimseler tevsik etmiş (bazıları tevsik etmemiş)
demektir. Halbuki az önce el-A’lâ b. Mesleme’nin zayıf sayılması hususunda
ittifak edildiğini öğrenmiştin!
Bu iki sözden (Münziri ve Heysemi’nin sözlerinden) doğrudan
daha uzak olanı da İbn Kesir’in Tefsirinde (3/141) hadis hakkında “İsnadı
ceyyiddir” demesidir!
Benzerini es-Suyuti el-Leali’de (1/221) şu sözüyle ifade
ediyor: “İsnadında bir sakınca yoktur.” (!!!) Sonra el-Heysemi’nin az önce
geçen sözünü nakletmiştir.
İbn Kesir ve Suyuti’nin bu sözleri, hadisi etmez. El-Munziri
ve el-Heysemi’nin sözleri de öyle! Heysemi’nin sözünün açısını öğrenmiş oldun.
Munziri’nin: “Ravileri güvenilirdir” şeklindeki sözü ise hadisin sıhhatinin
şartlarından biri olan hadisin senedi hakkında bir haberdir ve ravilerinin adil
ve sika olduklarını ifade eder. Bu tek başına hadisin sahih olmasını
gerektirmez, zira hadis ehli katında sahih hadisin tarifinde geçen bütün şartların
bir araya gelmesi zorunludur.
Özetle, bu hadis bu söz akışıyla uydurmadır. Metninde de çok
münker bir lafız olan “Allah Tebarek ve Teâlâ’nın kürsiye oturması” lafzı
geçer. Bu lafzın hiçbir sahih hadiste geçtiği bilinmemektedir. Özellikle çokça
ve mütevatir olan nüzul hadislerinde böyle bir lafız yer almaz. Nitekim Hafız
ez-Zehebî el-Uluv adlı kitabında (s.53, 59) bu konuyla ilgili bir cüz telif
etmiştir.
Bu lafız (kürsiye oturma lafzı) olmaksızın bu hadis hepsi de
zayıf olan başka yollardan gelmiştir ki, bunların zayıflıkları birbirinden
şiddetlidir. Bu rivayetlerin çokluğundan dolayı “Bunlar birbirini
kuvvetlendirir” diyerek aldanılmasın diye bu uyarıyı yapıyorum. Nitekim
bunların bazısını İbnu’l-Cevzi el-Mevduat’ta zikretmiştir.”
Elbani’den tercüme bitti. Burada son olarak şu uyarıyı
yapmak gerekir. Allah Azze ve Celle hakkında kuûd ve culûs (oturma) sıfatı hakkında
sahih bir rivayet sabit olmamıştır. Lakin seleften birçok imamlar bu konuda gelen
zayıf rivayetleri aktarmışlar ve bu sıfatı Allah Azze ve Celle’ye nispet etme
konusunda sükut etmişlerdir. Zira nefiy de, ispat da vahiyden sağlam bir delile
dayalı olmak zorundadır. Yani “Allah arşa oturmuştur” demek için de, “Allah
oturmaz” demek için de sahih ve sabit bir delil gerekir. Bu konuda sabit bir
delil olmadan nefiyde bulunmak da, ispatta bulunmak da büyük birer yanlıştır.
Zayıf hadislerin akide ve ahkâm konularında delil olamayacağı konusunda da
ittifak vardır. Fakat geçmişte ilim ehlinden bazılarının bu zayıf rivayetlere
dayanarak Allah Azze ve Celle’ye oturma sıfatı nispet etmeleri şeklindeki azim
sürçmeye bazı taklit ve taassup ehli tabi olmakta ısrar ediyorlar ve bu sıfatı
Allah Azze ve Celle hakkında ispat etmeyenleri de Cehmî’likle suçlayıp tekfire
kalkışıyorlar! Bu gibi hassas konularda ciddi vebale girmekten sakınmak, bu
konulara gelişigüzel dalmamak gerekir!