İnsanların çoğunda
eskiden beri bir tür kutsama kompleksi vardır ve bu durum taklit bataklığından
kurtulamamalarına sebep olmaktadır. Taklit edenler, taklit ettikleri kimseleri
oldukları mertebenin üzerine çıkarma ve onları kusursuz görme eğilimindedirler.
Böylesi bozuk anlayış sahibi bir taklitçi, âlim kabul ettiği birisinde şayet
beşeri bir kusur görürse bu defa onu yerin dibine batırma, olduğu mertebenin
çok daha aşağılara indirme itiyadındadır. İşte bu taklit ruhu en çok sapık
Yahudilerde sırıtan bir özellik idi. Abdullah b. Selam onların en değer
verdikleri, yücelttikleri bir âlim iken, Abdullah b. Selam radıyallahu anh
müslüman olunca, bu durum Yahudilerin hevâlarına uymadı ve derhal onu
aşağılayabilecekleri en düşük sıfatlarla zikretmeye başladılar!
Yine Yahudilerin
taklidi din edinmiş bir topluluk olmaları sebebiyledir ki, Rasulullah
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Şayet Yahudilerin âlimlerinden
on tanesi bana tabi olsaydı bütün Yahudiler müslüman olurlardı.”
İşte Tevbe 31. Ayetinde
bahsedilen, âlimlerini ve rahiplerini rabler edinen toplulukların ahvali budur!
Taklit edilen alimleri
kutsama kompleksi Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den sonra bazı
sahabilerde de zuhur etmişti. Muaviye radıyallahu anh, Mina’da namazın seferi
kılınması sünnetini ihya etmek istediğinde, hemen etrafındakiler, o zaman Osman
radıyallahu anh’e muhalefet etmiş olursun diyerek baskı yapmışlar ve bu
sünnetin ihyasını engellemişlerdi! Bu da bir tür kabile taassubundan kaynaklı
muhalefetti. Taklid taassubu ile kabile taassubu akrabadırlar.
Sonraki zamanlarda da
ilim ehline karşı aşırı tazim ve taassub, taklid ruhunu cahillerin gönüllerinde
beslemeye devam etti. Taklid ettikleri kimseleri yücelttiler. “Müctehid”
tabiri, adeta Nebî sallallahu aleyhi ve sellem ile eş değer yetki verilen,
dinde Allah adına hüküm koyma mertebesi verilen, rab edinilmiş alimler hakkında
kullanılır oldu. Madem bir alim müçtehittir, o halde Kuran’ın tamamını ezbere
bilmeli, bütün hadisleri olmasa da en azından şöyle beş altı yüz bin hadisi
isnadlarıyla ezbere bilmeli, yatsı abdestiyle sabah namazını kılmalı, geceleri
uykusuz, gündüzleri oruçlu geçirmeli, bazen havada bazen su üzerinde yürümeli (bunlar
abartı gelmesin, gerçekten imamları böyle niteleyenler var, bu tür uydurma
kıssalar için Bkz. Feridettin Attar Tezkiratul Evliya)
Dolayısıyla geçmişte bir
alim imam müçtehid kabul edilmişse mutlaka bu özelliklere sahip olduğu için
öyledir diye inanılır olmuştur.
Bunun benzeri anlayış
geçmişteki nebiler hakkındaki aşırılıklarda da görülmektedir. Nebiler de beşer
vasıflarından soyutlanarak yüceltilir bazılarınca. Şuayb aleyhi's-selâm’ın kör
olduğu halde ölçü ve tartıda hile yapan bir kavme gönderilmesi, Musa aleyhi's-selâm’ın
konuşma problemi olan biri olması, Eyyub aleyhi's-selâm’ın hastalığından
ağırlaştığında kötü kokusundan yanına kimsenin yaklaşamıyor olması, lokman
aleyhisselamın hakir görülen bir siyahî olması ve buna benzer örnekler
gerektiği gibi tedebbür edilmez!
Akidede taklidin
yaraladığı bu sapmalarla dolu arkaplan mevcut olduğundan, âlimler hakkında da
böyle bir taassup hakim olmuştur. Bu taassuba yenilenler artık şeytanın avucunda
oyuncaktır. İfrat ile tefrit arasında onlarla oynar durur. Eğer geçmişte
yaşamış alimler söz konusuysa onlara karşı aşırı bir yüceltme, neredeyse onları
beşeriyetlerinden sıyrılmış masumlar gibi görme hakimdir. Aynı asırda yaşadığı,
gözü önünde olan alimlere gelince, onların daima beşer olduğu gözü önünde
olduğu için asla ona o kutsadığı, peygamberlerle bir konuma oturttuğu alimlik,
müçtehitlik gibi vasıfları yakıştıramaz. Bu nasıl olabilir ki, o da bizim gibi
yiyor içiyor, gülüyor, ağlıyor, evleniyor, boşanıyor, insanlarla beşeri
munabetlerde, alışverişlerde bulunuyor, ticaret yapıyor, ziraat yapıyor vs. vs…!
Sanki önceki alimler
bundan farklı insanlardı! Hatta önceki nebiler bundan farklı insanlardı!
Zihninde oluşturduğu
kutsal çerçevelere sığdıramadıklarına karşı ise bu defa başka bir aşırılık
ortaya çıkıyor. Ya geçmişte tazim ettiği bir alimin hata ettiği ortaya çıkınca
onu yerden yere vurmaya başlıyor, hatta bazıları tekfir bile ediyor! Ya da
muasırı olduğu ilim sahiplerini asla zihninde kutsallaştırdığı çerçevenin
yanına yaklaştırmıyor!
Halbuki her ilmin bir
usulü vardır, çok üstün faziletlere sahip bir âlim bu usullerde hata edebildiği
gibi, çok daha düşük mertebelerde bir ilim talebesi da hakka isabet edebilir.
Ne faziletli alimin hatası onun mertebesini düşürür, ne de faziletsiz ilim
talebesinin isabeti onun mertebesini yükseltir! Allah katında üstünlük ancak
takva iledir.
Şimdi bu mukaddimeden
sonra, gelenekçi, taklitçi statükocu taassub ehlinin “Hocada yetişmemiş,
yeterli icazeti yok” diye sürklase etmeye çalıştıkları muhaddis el-Elbani’nin,
geçmişteki dağ gibi imamlar olan bazı muhaddislerin ciddi bir vartasına uyarıda
bulunduğu değerlendirmelerini tercüme ederek aşağıda aktaracağım.
Biliyorum, bazı
yumurta tokuşturmacıları “Elbani nerede, İbn Kesir, Heysemi, Münziri, Suyuti
nerede!” diyerek meseleyi kişilere verdikleri fazilet ölçüleriyle değerlendirmeye
kalkışacak. Fakat hakikate talib olanlar, ilmin usullerine göre değerlendirecek
ve hak kimden gelirse gelsin kabul edilmesi, batıl da kimden gelirse gelsin
reddedilmesi esası üzerine hareket edeceklerdir:
El-Elbani ed-Daife’de
(no 867) dedi ki:
يقول الله عز وجل للعلماء يوم القيامة إذا
قعد على كرسيه لقضاء عباده إني لم أجعل علمي وحكمي فيكم إلا وأنا أريد أن أغفر لكم،
على ما كان فيكم، ولا أبالي
“Allah Azze ve
Celle kıyamet günü kulları arasında hüküm için kürsisine oturduğu zaman
alimlere şöyle buyurur: “İlmimi ve hükmümü size ancak ne işlemiş olursanız olun
aldırmadan sizi bağışlamak için verdim.”
Bu şekliyle uydurmadır. Bunu Taberânî Mu'cemu'l-Kebîr’de (1/137/2)
şöyle rivayet etti: Bize Ahmed b. Zuheyr et-Tusteri tahdis etti, dedi ki: bize
el-A’lâ b. Mesleme tahdis etti, dedi ki: bize İbrahim et-Tâlikânî tahdis etti,
dedi ki: bize İbnu’l-Mubarek tahdis etti, o Sufyan’dan, o Simak b. Harb’den, o
Sa’lebe b. el-Hakem radıyallahu anh’den merfuan (Rasulullah sallallahu aleyhi
ve sellem’e dayandırarak) rivayet etti.
Bunu Ebu’l-Hasen el-Harbî, Hadis cüzünde (35/2) şöyle rivayet
etti: Bize el-Heysem b. Halef tahdis etti, dedi ki: bize el-A’lâ b. Mesleme Ebu
Mesleme Ebu Salim tahdis etti, dedi ki: bize İsmail b. el-Mufaddal tahdis etti,
dedi ki: bize Abdullah b. el-Mubarek haber verdi…
Derim ki: bu sened uydurmadır. El-A’lâ b. Mesele b. Ebi
Salim etrafında dönmektedir. Onun hakkında el-Mizan’da şöyle denilmiştir: “el-Ezdî
dedi ki: “Ondan rivayette bulunmak helal olmaz. O ne rivayet ettiğine aldırış
etmezdi.”
İbn Tahir dedi ki: “Hadis uydururdu.”
İbn Hibban dedi ki: “Güvenilir kimseler adına uydurma
hadisler rivayet ederdi.”
Et-Tehzib’de de bu şekilde geçer. Onu hiç kimse tevsik
etmemiştir. Bu yüzden Hafız (İbn Hacer) et-Takrib’de: “Metruktur, İbn Hibban
onu hadis uydurmakla itham etti” demiştir.
Onun kendisinden rivayette bulunduğu şeyhi hakkında da
ihtilaf edildi. Ahmed b. Zuheyr onun ismini “İbrahim et-Tâlikânî” şeklinde
zikrederken, el-Heysem b. Halef: “İsmail b. el-Mufaddal” şeklinde zikretmiştir.
Hakikatte bunlardan hangisinden rivayet etti bilemiyorum.
(Ebu Muaz’ın notu: Aynı hadisi Hakim et-Tirmizî, er-Reddu
Ale’l-Muattıla kitabında (no 234); el-A’lâ b. Mesleme er-Ravvas – İsmail b.
Migrâ – Abdullah b. el-Mubarek… yoluyla rivayet etmiştir!)
Bu hadisin isnadı sâkıt olmakla beraber alimlerden birçok kimse
ricalinin güvenilir bulunduğunu zikretmişler ve bu isnadı takviyeyle
kuvvetlendirmeye çalışmışlardır! Akıl sahibi ve dininde basiretli olan kimse bu
duruma hayret eder! İşte el-Munziri, et-Tergib’de (1/60) şöyle diyor: “Taberani
Kebir’de rivayet etti, ravileri sikadırlar.” (!!!)
Daha hafif bir hata olmakla beraber aynısını
el-Heysemi de el-Mecma’da (1/26) şu sözüyle ifade ediyor: “Bunu Taberani
el-Kebir’de rivayet etti, ricali tevsik edilmiştir” (!!!)
Böyle diyor! Muhakkak ki onun “Tevsik edilmiştir” sözü,
ricali hakkında bazısının muteber olmayan bir yolla tevsik edildiğine işarettir.
Yani raviyi bazı kimseler tevsik etmiş (bazıları tevsik etmemiş) demektir.
Halbuki az önce el-A’lâ b. Mesleme’nin zayıf sayılması hususunda ittifak
edildiğini öğrenmiştin!
Bu iki sözden (Münziri ve Heysemi’nin sözlerinden) doğrudan
daha uzak olanı da İbn Kesir’in Tefsirinde (3/141) hadis hakkında “İsnadı
ceyyiddir” demesidir!
Benzerini es-Suyuti el-Leali’de (1/221) şu sözüyle ifade
ediyor: “İsnadında bir sakınca yoktur.” (!!!) Sonra el-Heysemi’nin az önce
geçen sözünü nakletmiştir.
İbn Kesir ve Suyuti’nin bu sözleri, hadisi etmez. El-Munziri
ve el-Heysemi’nin sözleri de öyle! Heysemi’nin sözünün açısını öğrenmiş oldun.
Munziri’nin: “Ravileri güvenilirdir” şeklindeki sözü ise hadisin sıhhatinin
şartlarından biri olan hadisin senedi hakkında bir haberdir ve ravilerinin adil
ve sika olduklarını ifade eder. Bu tek başına hadisin sahih olmasını gerektirmez,
zira hadis ehli katında sahih hadisin tarifinde geçen bütün şartların bir araya
gelmesi zorunludur.
Özetle, bu hadis bu söz akışıyla uydurmadır. Metninde de çok
münker bir lafız olan “Allah Tebarek ve Teâlâ’nın kürsiye oturması” lafzı
geçer. Bu lafzın hiçbir sahih hadiste geçtiği bilinmemektedir. Özellikle çokça
ve mütevatir olan nüzul hadislerinde böyle bir lafız yer almaz. Nitekim Hafız
ez-Zehebî el-Uluv adlı kitabında (s.53, 59) bu konuyla ilgili bir cüz telif
etmiştir.
Bu lafız (kürsiye oturma lafzı) olmaksızın bu hadis hepsi de
zayıf olan başka yollardan gelmiştir ki, bunların zayıflıkları birbirinden
şiddetlidir. Bu rivayetlerin çokluğundan dolayı “Bunlar birbirini
kuvvetlendirir” diyerek aldanılmasın diye bu uyarıyı yapıyorum. Nitekim
bunların bazısını İbnu’l-Cevzi el-Mevduat’ta zikretmiştir.”