İslam dininin ilk farzı olan La ilahe illallah Muhammedun Rasulullah şehadetinin en önemli şartlarından biri olan velâ ve berâ, âhir zamanda en çok ihmal edilen esaslardandır. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in “İslam garib başladı tekrar garibliğine dönecektir, müjdeler olsun o gariblere” diyerek müjdelediği gariblerle ilgili gelen hadisler bir arada düşünüldüğü zaman, söz konusu garibliğin ancak velâ ve bera ile ortaya çıktığı açıkça görülür. Zira o garibler insanların bozulduğu zaman düzgün kalmaya ve düzeltmeye çalışan, sünnetler terk edildiği ve bid’atlere uyulduğu zaman kor parçası avuçlamak pahasına sünnetlere temessükte sebat eden, bu uğurda kabilelerinden, akrabalarından, arkadaşlarından ayrılmak zorunda kalan kimseler olarak nitelenmektedir.
Sünnet ehli, her asırda, her konuda iki aşırılığın arasında
kalmaktadır. 72 sapıklık fırkası 36 meselede ya ifrata veya tefrite sapan
taifelerden oluşmaktadır. Bu sebeple her asırda 72 millet Ehl-i Sünnet’e ya
ifratlarıyla ya da tefritleriyle muhalefet ederek düşmanlık etmekte ve bunlar
arasında sünnet ehli doğal olarak garip kalmaktadır. Tabii ki bu durum, kişi
sünnet ehli olma konusunda samimi ise böyle olur. Yok eğer sünnet ehli olduğunu
iddia ettiği halde akide ve menhec uğruna ifrat ve tefrit ehline düşmanlığını
ortaya koymuyor, ilişkilerini devam ettiriyorsa o kimse münafığın önde
gidenlerindendir.
İşte bu ahir zamanda bu münafıklığın, omurgasızlığın alenî
olarak göstergesi kurtlarla kuzuların beraber gezmesidir. Görmez misiniz, başı
kapalı/modern tesettürlü(!) dedikleri münafık giyimlilerle, hatta başı
açıklarla dahi çarşaflıların bir arada gezdiğini, utanmadan sokaklara beraber
çıktıklarını, ortalıkta konuştuklarına, sarıklı sakallı erkeklerin baş açık
gezen erkeklerle, sakalsızlarla, hatta pantolon giyenlerle beraber dostluk
görüntüleri verdiklerine, beraber yemek yediklerine şahit olmaktayız!
Burada önemli bir ayrıntının ya dikkatlerden kaçması yahut
bilgisizlik sebebiyle bu nahoş görüntülerin ortaya çıktığını düşünüyorum. Bu
ayrıntı şudur: İslam dini, gayri müslimlerle belli kayıtlarla bazı sosyal
münasebetlere ruhsat vermiştir, lakin kendisini İslam’a nispet ettikleri halde
tevhide veya sünnete aykırılığı izhar eden bid’at ehliyle, en yakın akrabalar olsalar dahi, sosyal ilişkilerde
bulunmaya asla ruhsat vermemiştir!
Burada aslında bid’at ehli olan bazı taifelerin, dindarlık
izhar eden tarikatler, cemaatler, fırkalar gibi olmadıkları sebebiyle, dünyevî
fasıklardan zannedilerek bazıları tarafından bu kimselerle selamlaşmaya,
konuşmaya, görüşmeye devam edildiği görülmektedir.
Bu yüzden kendilerine hecr uygulanılması zorunlu olan, fakat
bir tarikatın, belli bir dinî fırkanın mensubu olmadıkları için de bid’at
ehlinden sayılmadıkları zannedilen dolayısıyla kendilerine hecr uygulanması
farzının ihmal edildiği taifelerin özelliklerini burada hatırlatma gereği duyuyorum:
Fikriyye Taifesi:
Bunlar fikirlerini, görüşlerini kitap ve sünnet nasları ile
ümmetin salih selefinin anlayışlarının önüne geçiren kimselerdir.
Allah Azze ve Celle şöyle buyurmuştur: “Ey iman
edenler, Allah’ın ve rasûlü’nün önüne geçmeyin ve Allah’tan sakının. Şüphesiz
Allah Semî’dir, Alîm’dir.” (Hucurat 1)
Bu taife, geçmişte akıllarına ibadet eden Mu’tezile’nin ta kendisidir.
Her kim aklını Allah’ın dininin önüne geçiriyorsa o aklına kulluk ediyor
demektir.
Yenilikçiler Taifesi:
Bunlar salih selefin üzerinde bulundukları usul ve kuralları
“zamanın ve vesilelerin değişmesi” iddiasıyla işlevsiz bırakmaya, asra uygun
(!) yeni usuller ortaya koymaya davet edenlerdir.
Bu taife geçmişteki Cehmiyye zındıklarının ta kendileridir.
Halbuki salih selefimizden olan fakihler, bu usullerin fıtrî ve mutlak aklî
olduğu, zaman veya mekanla bir alakasının olmadığı hususunda ittifak
etmişlerdir. Bu usullerin dayandıkları naslar, 2 ile 2’nin toplamının 4 etmesinin
zamanlara ve mekanlara göre değişmemesi gibi sabit naslardır. Mutlak olarak
gelen bir nassı ancak yine bir nas kayıtlar.
Mesela Allah Azze ve Celle şöyle buyurmuştur: “Doğrusu
Safa ile Merve Allah'ın alametlerindendir. Her kim beyti hacceder veya umre
yaparsa bu ikisini tavaf etmesinde kendisine hiçbir günah yoktur.” (Bakara 158)
Yani Allah Azze ve Celle Safa ve Merve’yi tavaf etmeyi
mutlak olarak zikretmiş, belli bir sayı sınırı zikretmemiştir. Sünnet ise bunu
yedi şavt ile kayıtlamıştır. Bu konuda “Kur’ân’da tavaf mutlak zikredilmiştir,
dilediğimiz gibi tavaf edebiliriz” denilebilir mi? Yahut salih selefin
söylediğinden başka bir şey söylememiz nasıl mümkün olabilir?!
Mesela şu gibi kaideler nasıl yenilenebilir: “Vacibin
ancak kendisiyle tamamlandığı şey de vaciptir.” Burada “Vacibin kendisiyle
tamamlandığı şey “menduptur” veya “haramdır” denilebilir mi? Ya da ne
söylenebilir?!
“Mefsedetleri def etmek, maslahatları celp etmekten
önceliklidir” kaidesi değişebilir mi?
“İtham edilen kişi suçu ispatlanmadığı sürece suçsuzdur”
kaidesi, “İtham edilen kişi, suçu ispatlanana kadar suçludur” diye
değiştirilebilir mi?
Bunun gibi nice kaidelerin insan aklının değişmesiyle veya
niyetinin bozulmasıyla değişikliğe uğraması söz konusu değildir!
İddia edilen bu yenilik davası, Kitap ve sünnetin ilk
muhataplarının naslar üzerindeki anlayışlarını terk edip değişen zaman ve mekânlardaki
insanların akıllarına ve anlayışlarına göre şekillendirilmesi davasıdır. Hâlbuki
Kur’ân onların lügati üzere nazil olmuş, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem
onların lehçesiyle onlara hitap etmiştir.
Zaman ve mekânın değişmesiyle bu nasları anlamanın
değiştirilmeye çalışılması da yeni dinler icad etmek demektir. Cehmiyye’nin tarihselci
yaklaşımı işte budur! Bu yüzden selefimiz Cehmiyye’yi tekfir etmişlerdir.
Siyasi Partilerin Mensupları:
Bunlar siyaset üzere bir araya gelen ve bu yüzden fırkalara
ayrılan kimselerdir. Allah Azze ve Celle’nin bize üzerinde birleşmemizi
emrettiği taifetu’l-mansura esasları üzere birleşmezler! Bu yüzden onlar saflarına
herkesi kabul ederler!
Akideleri düzgün olsun ya da olmasın, amelleri bozuk olsun ya
da olmasın herkesi partilerine/gruplarına kabul ederler. Onlar için önemli olan
yönetime ulaşmaktır. Bunun nebevî metod üzere olması ya da olmamasını hiç
önemsemezler. Gaye uğrunda her vesileyi mubah sayarlar. Demokratik seçimlere
katılmakta sakınca görmezler, küfür üzere olan laiklerle ittifak etmekte
sakınca görmezler, küfrî sembolleri, bayrakları yükseltmekte sakınca görmezler,
kadın erkek karışıklığında, hatta sakalı kesmekte, kadının yüzünü açmasında,
kravat takmakta, pantolon giymekte sakınca görmezler!
Onlara göre Allah’ın hükümlerinin bir kıymeti yoktur.
Onlar şeriatin hakikatini de asla idrak etmemişlerdir! Onlar
Allah’ın şeriatini; had cezalarını, kısası, recmi vs. uygulamak zannederler!
Halbuki bunlar iman gücünden önce otorite gücünü gerektiren hükümlerdir. Fakat
otorite gücü gerektirmeyen, her kula vacip olan Allah’ın hükümlerini uygulamayı
önemsemezler!
Onlar her alanda çokça bulunan laik partilerden etkilenirler
ve onlara uyarlar. Onların partilere bölündükleri gibi bunlar da bölünürler.
Menhecler bozuldukça bozulur. Mutlak olarak vesileleri mübah saymak suretiyle Nebî
sallallahu aleyhi ve sellem’in ve selefin yolunu duvarın arkasına atarlar!
Son olarak
Ehl-i Sünnet, kitap ve sünneti fıkhetme konusunda salih
selefe ittiba edenlerdir, akıllarını önder edinip de uydukları kimselerin
döndükleri gibi dönüşler yapanlar değillerdir!
İşte bu üç taife de kendilerine mutlak olarak hecr uygulanması,
her türlü alakanın kesilmesi gereken kimselerin başında gelenlerdir.
Ömer radıyallahu anh dedi ki: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem
şöyle buyurdu:
يَا عَائِشَةُ
{إِنَّ الَّذِينَ فَرَّقُوا دِينَهُمْ وَكَانُوا شِيَعًا} هُمْ أَصْحَابُ الْبِدَعِ
وَأَصْحَابُ الْأَهْوَاءِ وَلَيْسَ لَهُمْ تَوْبَةٌ أَنَا مِنْهُمْ بَرِيءٌ وَهُمْ
مِنِّي بِرَاءٌ
“Ey Aişe! Dinlerini parça parça edip gruplara ayrılanlar…” (En’am
159) ayetinde kastedilenler bu ümmetin bid’at, hevâ ve sapıklık ehlidir.
Bunların tevbesi yoktur. Ey Aişe! Bid’at ve hevâ ehli dışındaki her günâhkarın
tevbesi vardır. Sadece bunların tevbesi yoktur. Ben onlardan uzağım ve onlar da
benden uzaktır.”[1]
Aişe radiyallahu anha’dan: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle
buyurdu:
مَنْ
وَقَّرَ صَاحِبَ بِدْعَةٍ فَقَدْ أَعَانَ عَلَى هَدْمِ الْإِسْلَامِ
“Kim bir
bid’at sahibine saygı gösterirse İslam’ın yıkılmasına yardım etmiş olur.”[2]
Muaz b. Cebel radiyallahu anh’den: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve
sellem şöyle buyurdu:
مَنْ
مَشَى إِلَى صَاحِبِ بِدْعَةٍ لِيُوَقِّرَهُ فَقَدْ أَعَانَ عَلَى هَدْمِ
الإِسْلامِ
“Kim kendisine saygı olarak bir bid’at sahibine giderse İslam’ın
yıkılmasına yardım etmiş olur.”[3]
Hammad b. Zeyd rahimehullah’tan: “Ubeydullah b. Ebi Yezid rahimehullah
dedi ki:
رَآنِي
ابْن عَبَّاس وَأَنا أكلم رجلا من الْقَدَرِيَّة فَقَالَ من وقر صَاحب بِدعَة فَقَدْ
أَعَانَ عَلَى هَدْمِ الإِسْلامِ قلتُ يَا أَبَا الْعَبَّاس كَيفَ يوقره قَالَ تكيه
وتبدؤه بِالسَّلَامِ
“İbn Abbas radiyallahu anhuma beni Kaderiyye’den biriyle konuşurken gördü ve dedi ki:
“Kim bir bid’at sahibine saygı gösterirse İslam’ın yıkılmasına yardım etmiş olur.” Dedim ki: “Ey Ebu’l-Abbas! Ona saygı göstermek nasıl olur?” Dedi ki:
“Onunla
konuşman ve selam vermendir.”[4]
[1]
Hasen. Taberânî Mu'cemu's-Sagir (560)
Hakîm et-Tirmizî Nevadir (906) İbn Ebî Hâtim (8157) Ebû Nuaym Hilye (4/137)
Beyhakî Şuab (7239-40) İbn Batta el-İbane (140)
[2] Buhârî ve Muslim'in şartlarına göre sahih. Acurri eş-Şeria (2039-40) Taberânî Evsat (7/35) Herevi Zemmu’l-Kelam (938) Darekutni el-Mu’telef ve’l-Muhtelef (3/147) Ebu Osman el-Buhayrî el-Fevaidu’l-Muhrice (78) İbn Asakir Tarih (14/4, 6, 26/456, 48/348) İbnu’l-Mibred Cem’ul-Cuyuş (41)
[3]
Hasen. Taberânî (20/96) Taberânî
Musnedu’ş-Şamiyyin (413) Heysem b. Kuleyb eş-Şaşî Musned (1402) Ebû Nuaym
Hilyetu'l-Evliyâ (6/97) Herevî Zemmu’l-Kelam (939) İbn Asakir Tarih (29/320)
İbnu'l-Mibred Cem’ul-Cuyuş (42)
[4]
Buhârî ve Muslim'in şartlarına göre sahih.
Ebu Nasr es-Siczi’nin el-İbane kitabından naklen: Suyuti Lealiyu’l-Masnua
(1/232)