Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

2 Şubat 2016 Salı

İslam'da Mezhep Var mı - Şeyh Muqbil


Şeyh Mukbil b. Hadi rahimehullah (14.03.1420 tarihinde) şöyle demiştir: “Kim belli bir mezhebe bağlanıp ondan başkasına aldırmazsa onun küfründen korkulur. Çünkü o mutlaka bazı delilleri reddeder.”

Yine şöyle demiştir: “İslam’da Malikî, Şafiî, Hanbelî ve Hanefî mezhebi yoktur. Kim bundan başkasını iddia ederse delil getirmek ona düşer. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Size rabbinizden vahyedilene uyun, O’ndan başka veliler edinip de onlara uymayın. Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz?” (A’raf 3)
Nakleden: Abdulhamid el-Hacuri Refu'l-Lisam (s. 25)

Kabirlerde Kurban Kesmenin Hükmü - Şeyh Mukbil


Şeyh Mukbil rahimehullah’a şöyle soruldu: “Kabirlerin yanında kurban kesmenin hükmü nedir?

Cevap: Eğer bu kurbanı kesen kişi kabir sahibine itikad besliyorsa o bir şirktir. Ama eğer teberrük ve tevessül için kesiyor ve kabirdeki şahsa itikad beslemiyorsa bu bir bid’attir ve büyük günahtır.

Nakleden: Abdulhamid el-Hacurî, Ref’ul-Lisam (s.23)

Demokrasi Taraftarları Müslüman mıdır? - Şeyh Mukbil


Şeyh Mukbil b. Hâdî rahimehullah’a şöyle soruldu: “Demokratlar müslüman mıdırlar?”

Cevap: Eğer demokrasinin manasını bildiği halde onu benimsiyor ve ona davet ediyorsa o bir kâfirdir. Ama eğer cahil ise kâfir olmaz.

Nakleden: Abdulhamid el-Hacurî, Ref’ul-Lisam (s.23)

Cahilin Mazur Oluşu - Şeyh Mukbil b. Hâdi


Şeyh Mukbil b. Hadi el-Vadi’î rahimehullah’a: “Allah’tan başkasına dua etmiş olarak ölen babalar için bağışlanma dilemek caiz midir?”

Şeyh Mukbil şöyle cevap verdi: “Caizdir. Çünkü genellikle onlar cahillikleri sebebiyle mazurdurlar. Allah Teâlâ: “Bir rasul göndermedikçe azap edici değiliz” (İsra 15) buyurur. Yine: “Allah'ın, sakınacakları şeyleri kendilerine açıklamadıkça, bir kavmi doğru yola ilettikten sonra sapıklığa düşürmesi olacak iş değildir. Allah, her şeyi hakkıyle bilendir” (Tevbe 115)

Nakleden: Ebu Muhammed Abdulhamid el-Hacurî, Ref’u’l-Lisam An Ba'di Fevaidi Durusi’l-Vadiî el-İmam (s.20)

31 Ocak 2016 Pazar

Şeyh Yahya b. Ali el-Hacurî Kimdir?

Şeyh Yahya b. Ali el-Hacurî Kimdir?
Tercüme: Ebu Muaz
Şeyh Yahya b. Ali el-Hacurî hafazahullah kısa biyografisini şöyle anlatmıştır:
 
Allah’a çokça, tayyib ve mubarek hamdler olsun. Şehadet ederim ki Allah’tan başka ibade layık hak ilah yoktur. O birdir, ortağı yoktur. Yine şehadet ederim ki Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) O’nun kulu ve rasulüdür. Bundan sonra.
Benden doğumum, ismim, beldem, yetişmem ve bunlarla ilgili bazı bilgiler talep edildi. Allah kendilerini aziz kılsın, bazı sevenler de bu talebi tekrar ettiler. Bu talebe cevap olarak bu satırları yazma gereği gördüm.
Allah’tan başarı dileyerek diyorum ki; İsmim Yahya b. Ali b. Ahmed b. Ali b. Ya’kûb el-Hacûrî’dir. Kuaydene dağı köylerinden el-Hancere köyündeki Vehan kabilesindenim. Allah’tan onlara Allah’ın kitabı ve rasulünün sünnetinin ilmini talep etmekle ikramda bulunmasını dilerim.
Sonra dedem Ahmed b. Ali b. Yakub oradan çok uzak bir mesafede olan ez-Zegayibe kabilesinin Ceber köyüne taşınmış ve onlardan evlenmiş. Onlar babamın dayıları olurlar. Onların arasında yetişmiş ve o da onlardan evlenmiş. Annem ez-Zegabiye kabilesinin köylerinden Ukal’dendir. Allah onların ölenlerine rahmet etsin, hayatta olanlarını ıslah etsin. Ben de yaklaşık kırk sene önce “Yemen Cumhuriyeti devrimi” denilen olaylar olduğu sıralarda doğmuşum. (Buna göre şeyh şu sıralar 49-50 yaşları civarındadır – Ebu Muaz)
Allah kendisini hıfzetsin ve ömrünü kendisine taatle uzun kılsın, babam çiftçidir. Buğday, susam ve daha başka mahsullerin ziraatiyle pekçok mala sahip olmuştur. Hatta kıtlık zamanında insanlar babamdan buğday ve et borç alırlardı. Aynı zamanda Allah kendisine davar ve sığır cinsinden mallar da lutfetmişti. Allah’a hamd olsun geçim bakımından iyi bir durumda idik.
 Beni ve kardeşimi kât, sigara, şemme ve daha başka alışkanlıklardan uzak bir şekilde yetiştirdiler. Bizim hakkımızda en çok kızdığı şey birimizi cemaatle namaz veya sünnet namazlar konusunda kusur ederken görmek idi. En çok istediği şey ise birimizin âlim olması idi. Burada sadece okullarda eğitim vardı. Beni “hoca okulu” denilen şey için o köyün güvenilen bir fakih ve hatibi olan Yahya el-Attabî rahimehullah’a gönderdi.
Bu öğretim, eski eğitimin durumu gibiydi. Mushafa bakarak Kur’ân kıraati ve yazı eğitimi veriliyordu. Oradan çıkan genellikle köyünün fakihi oluyor, imamlık ve hatiplik yapıyor, akidleri ve benzer şeyleri yazıyordu.
Fakih el-Attabi rahimehullah beni öğrencilerinin çoğundan daha fazla severdi. O okuldan yüzünden Kur’an okumayı ve yazı yazmayı öğrenerek çıktıktan sonra babam beni Zeydiyye şehrine göndermek istedi. Çünkü insanların arasında orasının ilim şehri olduğu yayılmıştı. Oradakiler talak, miraslar ve benzeri konularda fetva veriyorlardı.
Babam hafazahullah ilim ve dindarlığı, çokça oruç ve kıyamdan daha fazla seviyordu. Onun haramdan bir dirhem yediğini bilmem. Lakin bildiği şeyler Sufiler ve Şiilerden öğrendiği şeylerdi. Diğer sapık fırkalardan bir şey bilmiyordu. Onlare (Sufi ve Şiilere) saygı gösteriyor, onları çokça ziyaret ediyordu. Ziyaret ettiği kimseler de kendisine oldukça ikramda bulunuyorlardı. Allah Azze ve Celle beni o Sufilerin derslerinden annem (Allah onu hıfzeylesin ve sonunu güzel kılsın) vesilesiyle kurtardı. Çünkü o benim gitmemden ve memleketimden başka bir yerde küçücük halimle arkadaşım olmadan yalnız başıma kalmamdan dolayı ağlıyordu. Böylece babam beni koyun çobanı olarak yerimde bıraktı. Allah onu korusun, kendisi köyümüzde şu ana kadar devam eden ilk mescidi ahşaptan yapan kişidir. Bununla beraber orası kırk kadar kişinin sığabileceği küçük bir mesciddir. O zamanlar etrafındaki köylere nazaran burası bir cami sayılıyordu. Orası yıkılınca babam onu taştan yaptı, genişletti ve ben de o mescidin imamı oldum. Cuma günü beni koyun çobanlığından geri bırakıyorlar, ben de onlara hutbe veriyordum. Çoğunlukla hutbelerde el-Beyhanî rahimehullah’ın el-Futuhatu’r-Rabbaniyye kitabına dayanıyordum. Çok tekrar etmemden dolayı neredeyse o kitabı ezberledim.
Bundan sonra Suudi Arabistan’a gittim. Sabah namazından sonra faziletli şeyh, meşhur mukrî Ubeydullah el-Efgânî hafazahullah’ın halkasındaki kıraate katılıyordum. Onun yanında, kıraatten önce okumaya başladığı Sahihu Muslim’den bazı bölümleri dinledim. Sonra Mukrî şeyh Muhammed A’zam’ın yanına gittim. O Mescidu’l-Yahya’da Kur’an dersi veriyordu. Onun yanında A’raf suresine kadar okudum. Sonra yine şeyhin yanına yolculuk edip Hafs’ın Asım’dan rivayet ettiği kıraati Mukrî şeyh Muhammed Beşir’in yanında tamamladım. Allah’a hamd olsun.
İlme olan şiddetli arzuma rağmen o zamanlar beni Şeyh İmam İbn Baz veya Suudi Arabistan’ın eğitim veren diğer âlimlerine katılmaya irşad eden kimse bulamadım. Sonra Şeyh Allame Mukbil b. Hadi el-Vadiî rahimehullah’ın selefi bir âlim olup, Sa’ade beldelerinden Dammac köyünde (Allah orayı korusun ve halkını hayırlarda başarılı kılsın) Allah Azze ve Celle’nin kitabı ve Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetiyle ilgili ilimlerin derslerini verdiğini işittim. Bunun üzerine hicri 1405 yılında onun mübarek dârına katıldım.
Yanımda babam da geldi ve şeyh rahimehullah’a hakkımda hayır tavsiyesinde bulundu, sonra ayrıldı. Babam, ilim talebimde o andan sonuna kadar maddi yardımda bulunmaya devam etti.
O tarihten beri ilim talebinde kalmaya devam ettim. Çok yolculuk yapmayı ve vakitleri zayi etmeyi istemedim ki, Allah Azze ve Celle lütfuyla beni şeyhimiz allamme selefi muhaddis bereketli şeyh Mukbil b. Hadi el-Vadiî rahimehullah’ın elinde çeşitli ilimlerde çokça istifadeyle nasiplendirsin.
O mubarek yurtta durum böyle idi. Ben Yemen’deki selefî davet şeyhlerinden bir topluluk ile beraber, şeyhimiz Mukbil b. Hadi el-Vadiî rahimehullah’ın nahiv, akide, fıkıh derslerine katılıyordum. Bazı şeyhlerin yanında şeyhimiz İmam el-Vadiî rahimehullah’ın daru’l-hadis’teki birçok büyük talebeleri vardır. Allah hepsine hayırlı karşılık versin. Bundan sonra şeyhimiz Mukbil’i de Allah Firdevsu’l-A’la’ya yerleştirsin. O bana kendisi hastalandığı veya yolculuğa çıktığı zaman dersleri vermem hususunda vekâlet veriyordu. Eceli yaklaştığı zaman kendisinden sonra aynı şekilde halifesi olmamı vasiyet etti.
Bu Daru’l-hadisin düşmanları Şeyh rhç’ın ölümüyle bu davetin son bulacağı, burasının hayvan yemleme ve hüzün meclisi haline geleceği şeklinde kötü zanda bulunuyorlardı. Nitekim bunları daha önce Şeyhin hastalığı zamanında işitiyorduk. Allah, şeyh rahimehullah’ın vefatından sonra da kulların kalplerini bu hayra yönlendirince davet genişledi ve çoğaldı. İlim talebeleri, şeyhimiz imam el-Vadiî rahimehullah hayattayken bu darul-hadisi kurduğu zamanda olduğundan daha da fazlalaştı. Bu yüzden Şeyh rahimehullah’ın talebelerinden ve dünyalık amaçlar, fitneler ve hizipçilik peşinde olan başkalarından, haset hastalığına yakalananlar bu duruma öfkelendiler. Allah onların şerlerini uzaklaştırsın ve tuzaklarını başarısız kılsın.
Davet, hayırla devam etmektedir. Öncesinde ve sonrasında lutuf Allah’tandır. O, şöyle buyurur: “Size gelen her nimet Allah’tandır.” Allah Azze ve Celle’den bizi, dinimizi ve davetimizi korumasını, bizden, memleketimizden ve diğer müslümanların memleketlerinden açık ve gizli tüm fitneleri uzaklaştırmasını dileriz. Alemlerin rabbi Allah’a hamd olsun.
Yazan: Ebu Abdirrahman Yahya b. Ali b. Ahmed b. Ali b. Ya’kub el-Hacurî
19 Cemad’ul-Evvel 1428 hicrî

29 Ocak 2016 Cuma

Bid’at Ehline Karşı Sertlik Övülür mü, Kötülenir mi?


(Ubeyd el-Cabirî’nin “Selefî Menhece Karşı Temeyyu’ (Gevşeme) Cinayeti” adlı kitabında İmam Ahmed rahimehullah’ın sözüne, Şeyh Mukbil’in öğrencilerinden Şeyh Abdullatif b. Ahmed el-Kurdî’nin düştüğü notun tercümesidir)

Tercüme: Ebu Muaz

Bu eseri Zehebî, Siyeru A’lami’n-Nubelâ’da (7/450) şu şekilde zikreder: “İmam Ahmed b. Hanbel rahimehullah dedi ki:
“Bir kimsenin Hammad b. Seleme hakkında kaş göz ettiğini görürsen onu müslümanlığı hakkında itham et. Zira O bid’atçilere karşı şedid (sert) idi.”

Bid’atçilere karşı sertlik övüldüğüne göre bu, müslümanları bölücü değildir. Yine bazı hizipçi ve bid’atçilerin iddia ettikleri gibi bu müslümanları gıybet de değildir. Bid’atçiler, Ehl-i Sünnetten olan Selefî bir âlim veya davetçinin insanları bid’at ehlinin önderlerinden ve sapıklık davetçilerinden sakındırdığını görünce ondan işittiği şeyleri halk arasında çirkin göstererek iki bâtıl iddia ile suçlarlar:

Birinci suçlama:  “Bu müslümanların gıybetini yapmaktır.”

Bazıları facirlik edip yalan ve iftira ederek sapıklığında bocalamaya devam ediyor ve onların, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in: “İslam ehliyle savaşır, put ehlini bırakırlar” hadisinde nitelediği haricilerden olduğunu iddia ediyorlar. Bu özelliği selefiler hakkında kullanıyorlar.
Diyorlar ki: “Selefiler Laikleri ve ilhad ehlini bırakıp davetçileri eleştiriyorlar”
Vallahi bu zulümdür, yalandır, iftiradır. Bu doğru değildir. Ehl-i Sünnet alimleri ve davetçileri ister ilhad, nifak ve laiklik ehli olsun, ister bid’at, hizipçilik ve hurafe ehli olsun, bütün sapıklık davetçilerinden sakındırmaktadırlar. Ondan da sakındırırlar, şundan da sakındırırlar. Her biri için uygun mekan ve zamana göre hareket ederler. Ama putperestleri eleştirmeyi bıraktıkları iddiasına gelince, onları bırakmış değillerdir. Bilakis put ehlinden de sakındırırlar. Bu yüzden bu vasıf Ehl-i Sünnet hakkında tatbik edilemez. Bu özellik ancak Haricilere aittir. Sünnet ehli ise asla müslümanlara karşı savaşmaz. Bid’atçilerin hatalarına, sapmalarına, bid’atlerine ve şirklerine reddiye vermek onu öldürmek değil, bilakis bu hem ona hem müslümanlara hayat vermektir. Bu aynı zamanda müslümanlar için bir yardımdır. Bu birinci itham idi.

İkinci suçlama: “Selefiler müslümanların saflarını bölüyorlar”

Diyorlar ki: “Bu eleştirileri bırakın, vakit falan ve filandan sakındırma veya onları eleştirme vakti değildir. Bu zaman; söz birliği etmemiz ve tek safta toplanmamız gereken bir zamandır”

Deriz ki: Tevhid ehlinin söz birliği etmeleriyse evet, sünnet ehlinin söz birliği etmesi ise evet. Ama sadece Allah’a dua edenlerle, Allah’a şirk koşanların söz birliği kastediliyorsa, bu iki ayrı sözdür, nasıl bir araya gelir? Hayır ve asla!
Tevhid ehli ile şirk ve hurafe ehli tek saf olabilir mi? Kesinlikle hayır! Çünkü hurafeciler, bid’atçiler ve hizipçilerin Ehl-i Sünnet ile biraraya gelmeleri kuvveti, rahatı ve saadeti değil ancak başarısızlığı artırır.
Müslümanlar, şirk ehli, kabirciler, hurafeciler, aşırılar ve tekfirciler ile asla yardım göremezler. Söylediklerimizin delili yaşanan gerçeklerdir. Hariciler ve aşırılar İslam ve Müslümanlar için yıkım ve bozgunlardan başka ne getirdiler? Şeyhulislam İbn Teymiyye rahimehullah’ın dediği gibi; “Ne İslam’a yardım ettiler ne de düşmanları kırdılar! Ne dini uyguladılar ne de dünyayı bıraktılar!”

Öyleyse her iki suçlama da bâtıldır. Biz bid’atçiden sakındırdığımızda bizi gıybet etmekle itham ediyorlar. Bu gıybet değil, nasihattir.
İkinci suçlama olan; müslümanların arasında bölücülük iddiasına gelince; hayır vallahi bu bölücük değil, tayyib (iyi) ile habisi (kötüyü) ayırmaktır.
Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Allah, kötüyü iyiden ayırmadan, mü'minleri üzerinde bulunduğunuz şu hal üzere bırakacak değildir.” (Al-i İmran 179) Bu temyiz (ayrım) kaçınılmazdır.

Allah’a hamd, rasulüne salat ve selam olsun.”

Mutlak (Özgür) Kulların Özelliği - İbn Kayyım


İbn Kayyım Medaricu’s-Salikin’de (3/165) Herevî’nin: “İkinci alamet: “Herhangi bir isme nispet edilmezler” kavlini açıklarken şöyle der:

"Yani onlar insanlar katında meşhur olan ve tarikat ehlinin alameti haline gelen isimlerle bilinmezler. Yine onlar, onunla isimlenecek derecede tek bir amel ile kayıtlanmazlar. Hem o amelle, hem de diğer amellerle bilinirler. Şüphesiz bu, kullukta bir afettir. Bu kayıtlı kulluktur.
Ama mutlak kulluğa gelince; onun sahibi isimlerin manalarından belli bir isimle tanınmaz. Zira o türlerin farklılığına davetçidir. Onun her kulluk ehliyle beraber bir payı vardır. Herhangi bir rusum, alamet, şekil veya işaret ile kayıtlanmaz. Onun ıstılahı sonradan konulmuş bir tarikati de yoktur.

Bilakis eğer şeyhi sorulursa: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’dir” der.

Tarikati sorulursa: “İttiba” der.

Hangi (tarikatın) hırkasını giydiği sorulursa: “Takva libası” der.

Mezhebi sorulursa: “Sünnete muhakeme olmak” der.

Maksadın ve talebin nedir denilirse: “O’nun vechini isterler” (En’am 52) der.

Ribat ve dergâhı sorulursa: “İçinde Allah’ın yüceltilmesine ve sabah akşam tesbih edilerek Allah’ın isminin zikredilmesine izin verdiği evler” (Nur 36) der.

Nesebi sorulursa: “Eğer Kays ve Temim kabileleriyle övünürlerse, babam İslam’dır, başka babam yok” der…”

Tercüme: Ebu Muaz

İhtilafın Kısımları ve Muhaliflere Karşı Muamele

İhtilafın Kısımları ve Muhaliflerle Muamele Şekli
Şeyh Abdulhamid el-Hacurî hafazahullah
Tercüme: Ebu Muaz
Bismillahirrahmanirrahim.
Alemlerin rabbi, apaçık hak melik, yüce ve hikmet sahibi olan Allah’a hamd olsun. Şehadet ederim ki Allah’tan başka ibadete layık hak ilah yoktur. O birdir, ortağı yoktur. Yine şehadet ederim ki Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) O’nun kulu, rasulü ve mahlukatı arasından dost olarak seçtiğidir. Allah’ın salatı, O’nun, âlinin, ashabının ve onlara tâbî olanların üzerine olsun. Bundan sonra.
Şüphesiz Allah Azze ve Celle bizleri kendisine itaat ve ibadet etmemiz için yaratmış, şöyle buyurmuştur: “Cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zariyat 56)
“Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmadan ibadet edin.” (Nisa 36)
Bu yüce esasın gerçekleşmesi için rasuller göndermiş ve kitaplar indirmiştir. Şöyle buyurmuştur: “Her ümmete; Allah’a kulluk edin ve taguttan sakının diye bir rasul gönderdik.” (Nahl 36) Kendisine itaati emrettiği gibi, rasulüne itaati de emrederek şöyle buyurmuştur: “Allah’a ve rasule itaat edin ki merhamet olunasınız.” (Al-i İmran 132)
“Kim Allah ve rasule itaat ederse işte onlar Allah’ın kendilerine nimetler verdiği nebiler, sıddîklar, şehidlerve salihler ile beraberdir. Onlar ne güzel arkadaştır.” (Nisa 69)
Allah için sevmek ve Allah için buğz etmek de Allah Azze ve Celle’ye itaattendir. Nitekim Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’den sahih olarak rivayet edilen bir hadiste şöyle buyurmuştur: “İmanın en sağlam kulpu Allah için sevmek ve Allah için buğz etmektir.”
Allah Subhanehu ve Teâlâ için sevmek ancak Allah Azze ve Celle’nin dininin ve rasulü sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetinin gereklerini yerine getirmek, kitap ve sünnette gelenlere sarılmakla olur. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Allah’ın ipine hep birlikte sarılın ve ayrılmayın.” (Al-i İmran 103) Bu ayet, şu ayetten sonra gelmiştir:
“Kim Allah’a sarılırsa dosdoğru yola hidayet bulur.” (Al-i İmran 101)
Allah Azze ve Celle rahmet ettiği kimseler dışında kullarının ihtilaf etmelerini takdir etmiş ve şöyle buyurmuştur: “İhtilaf etmeye devam ederler. Ancak rabbinin rahmet ettikleri bundan hariçtir. Onları bunun için yaratmış ve rabbinin sözü tamamlanmıştır.” (Hud 118-119)
İhtilaf üç kısımdır:
Birinci tür: Tenevvu farklılığıdır. İbadetlerden tek bir tür üzerinde farklı deliller gelmesinden dolayı bu meydana gelir. Bazen şu delil ile, bazen diğeriyle amel edilir. Mesela namaza başlangıç şekli, teşehhüd lafızları, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e salat’ın farklı lafızları gibi. Bu farklılık kınanmaz. Bunlardan birini işleyen her iki durumda da delil ile amel etmekte, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den gelen rivayetlere tabi olmaktadır. Hatta her birinin türünü belirleyebilir, bütün delillerle amel eder, sünnetleri ortaya koyar, nefsi rahatlatır veya dinin maksatlarından bilinen daha başka şeyler olabilir.
İkinci tür: Anlayışların farklı olmasıdır. Bu da, hakkında nas gelen bir meselede bu nastan kastedilen manaya göre amel etme hususunda ihtilaftır. Mesela “kurû” kelimesi ile hayız mı yoksa temizlik mi kastediliyor, “Duburu’s-salat: namazın ardında” kavliyle namazın selamından öncesi mi yoksa sonrası mı kastediliyor? Sahabenin: “Allah’a ve ahiret gününe iman eden ikindi namazını ancak Beni Kurayza’da kılsın” hadisi karşısındaki tatbikatları böyledir. Nitekim onlardan bazısı hadisten yolculukta hızlı hareket etmenin kastedildiğini, namaz vakti nerede geldiyse orada kılınacağını, bazıları da vakti çıkmış olsa bile Beni Kurayza’da kılmak için namazın geciktirileceğini anladılar. Bu tür ihtilaf da yine mazur görülür. Çünkü bu anlamlardan biriyle amel eden günaha girmeksizin ecir alır. Ama isabet eden iki ecir, hakka ve doğruya ulaşmak için çabalayıp da isabet edemeyen ise bir ecir alır. Bunun delili Amr b. El-As radiyallahu anh hadisidir: “Hâkim hükmederken içtihad edip de isabet ederse ona iki ecir, hata ederse bir ecir vardır.”
Üçüncü tür: Zıtlık ihtilafıdır. Bu, hakkın tek olup bunun dışındakilerin bâtıl olduğu meselelerde ihtilaftır. Mesela Mu’tezile’nin el-Bârî Azze ve Celle’nin sıfatlarını inkarları gibi. Halbuki Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat Allah Azze ve Celle’nin kendisini Kitabında nitelediği ve Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetinde nitelediği sıfatlarla, keyfiyet belirlemeksizin, misal getirmeksizin, lafız veya manalarını bozmaksızın ve iptal etmeksizin nitelenmesi gerektiği hususunda icma etmişlerdir. Yine Hariciler, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in ümmetinden büyük günah sahiplerinin küfrüne ve cehennemde kalıcı olduklarına hükmederek Ehl-i Sünnet’e muhalefet etmişlerdir. Mu’tezile ise büyük günah işleyenlerin dünyada iki menzile arasında olduğunu, onun ne mü’min ne de kâfir olduğunu söyleyerek ve ahiretteki durumu hakkında ise Hariciler’in görüşünde olduğu gibi; onların cehennemde kalıcı olduklarını söyleyerek Ehl-i Sünnete muhalefet etmişlerdir.
Bu ihtilaf; Salih selefin (Allah onlardan razı olsun) üzerinde bulundukları şeyden ayrılıktır. Salih selefe göre Allah Azze ve Celle’ye şirk koşmak dışında büyük günah işleyen kişi; imanıyla mü’min ve günahıyla fâsıktır.
Rafiziler, Mu’tezile, Eşariler, Hariciler, Murcie, Kaderiyye, Cehmiyye ve diğer bâtıl ve bid’at ehlinin; hak ehli, taifetu’l-mansura ve fırkatu’n-naciye olan Ehl-i Sünnet selefîlere karşı ihtilafları da böyledir. İman, itikad, isimler ve sıfatlar meselelerinde Ehl-i Sünnete muhalif olanlar sapık bid’atçilerdir. Çünkü onlar açık naslara ve sahih akla, örümcek ağından daha zayıf şüphelerle muhalefet etmişler ve bu şüpheleri din edinmişlerdir. Nitekim Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bizleri bunları revaca getirenleri dinlemekten sakındırmıştır. Aişe radiyallahu anha’dan:
“Onun müteşabih olanlarına tabi olanları gördüğün zaman bil ki, işte onlar Allah’ın bahsettiği kimselerdir, onlardan sakının!” Sonra Allah Teâlâ’nın şu ayetini okumuştur:
“Kitab'ı  sana indiren O'dur. O kitabın bir kısmı muhkem  âyetlerdir; bunlar Kitab'ın aslıdır: diğerleri ise, muteşâbih âyetlerdir. Kalplerinde eğrilik bulunan kimseler, fitne çıkarmak ve te’vilini yapmak için müteşâbih olan âyetlere tâbi olurlar. Oysa müteşâbihin te’vilini Allah’tan başkası bilmez. İlimde  yüksek  dereceye  erişmiş olanlar ise,  “Biz  ona  inandık;  hepsi de rabbimiz katındandır” derler. Bunu, akıl sahiplerinden başkası düşünmez.” (Al-i İmran 7)
İhvanu’l-Muslimin, Sururîler ve Dernekçilerin; Allah’ın kitabına Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetine uyarak sarılan ve selefin yoluna tutunan Hadis, Eser, Fıkıh ve Nazar Ehli’ne karşı muhalefetleri de bu türdendir. İstersen git ve sana anlattığım bâtıl ehlinin sınırlı velâ ve berâ anlayışlarını gör! Kendileriyle beraber olan kişi Müslümanların fasıklarından bile olsa ona yakınlık gösterirler. Allah’ın kitabına Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yoluna sarılarak tutunan sünnet ehline ise düşmanlık ederler!
Yine selefin yoluna aykırı inançları da vardır. Fertleri arasında tekfircilik, huruc, biat, gizlilik, cahiliyye taassubu ve daha başka çeşitli itikatlar vardır. Bunlardan bazısı derlenip yayınlanmış kitaplarda yazılıdır, bazısı bunun dışında işitilen kayıtlardadır. Anlatılan işte bu sınıftır. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in yolu ve sünneti, hak ehlinden olan herkesin onların yollarından sakınmalarını gerektirir. Allah Azze ve Celle’nin yolu tek olup, onun dışındakiler batıldır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
“Bu, hiç şüphesiz, benim dosdoğru yolumdur; bu itibarla ona uyun; diğer yollara uymayın. Aksi halde sizi O'nun yolundan ayırır.” (En’am 153)
Muhaliflerin bu sınıfı hakkında konuşmak Allah Azze ve Celle yolunda cihaddır. Çünkü cihad dil ile de olur. Bu da hüccet ve burhân ile olur. Nitekim Allah Teâlâ, Nebisi sallallahu aleyhi ve sellem’e şöyle buyurmuştur:
“Ey nebi! Kâfirlerle ve munafıklarla cihad et, onlara sert davran.” (Tevbe 73)
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in münafıklara karşı cihadı dile ile olmuştur. Onları öldürdüğü varid olmamıştır! Ancak onların kusurları açıklanır, ateşleri söndürülür! Özellikleri ve kötülükleri anlatılır ki insanlar onlardan sakınsınlar. Böylece Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in yoluna tutunmuş ve sünnetine sarılmış oluruz. O’nun yoluna ve sünnetine muhalefet edenlere karşı cihad edenlerden, onların fikirlerinden uzaklaşanlardan oluruz. Böylece Allah’ın hak dini yücelir ve şeytan ile avanelerinin sancağı indirilir!
Uzak ya da yakın, âlim ya da cahil, uyan ya da muhalefet eden herkes bilsin ki, Allah Azze ve Celle şu ayetini indirmiştir:
“Bugün dininizi kemale erdirdim ve üzerinizdeki nimetimi tamamladım. Sizin için din olarak İslam’a razı oldum.” (Maide 3) Böylece kendisine tutunulmasını ve ondan başkasına muhalefet edilmesini istediği, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile kemale erdirdiği dini açıklamış, bu din hakkında şöyle buyurmuştur: “Kim İslam’dan başka bir din ararsa, ondan kabul edilmeyecektir ve o ahirette hüsrana uğrayanlardandır.” (Al-i İmran 85)
Din kâmildir, kapsamlıdır ve tamdır. Allah Azze ve Celle’nin dininden olmayan her söz, her fiil ve her inanç, sahibinin gözünde güzel de olsa, bâtıl bir dindir! Eğri bir yoldur ve hüsran sebebidir.
Şurası iyi bilinmelidir ki; “Nice hayrı isteyen vardır ki ona ulaşamaz.” Eğer sapıklık ve muhalefet üzerine kurulu ise, amel tek başına yeterli değildir. Nitekim Buhârî ve Muslim, Ali b. Ebi Tâlib radiyallahu anh’den, Haricilerin özellikleri hakkında şu hadisi rivayet ediyorlar:
“Yaşları genç, düşünceleri bozuk bir topluluk ki, sizin namazınız onların namazın yanında bir şey değildir, sizin orucunuz onların orucu yanında bir şey değildir! Sizin Kur’ân kıraatiniz, onların kıraati yanında bir şey değildir. Onlar okun yaydan çıktığı gibi dinden çıkarlar.” Başka bir yerde onlar hakkında: “Cehennem köpekleri” denilmiştir. Nitekim Ahmed b. Hanbel ve başkalarının Ebu Umame radiyallahu anh’den rivayet ettikleri hadiste böyledir. Din hak, sünnet açık, yol ortadadır. O; aşırılık, kabalık ve şiddet ile gevşeme arasındadır. Bu hususa dikkat edilmelidir!
Durum, Allah Azze ve Celle’nin şu ayetinde buyurduğu gibidir: “Hanginizin daha güzel amel edeceğini denemek için..” (Mulk 2)
Yine şöyle buyurmuştur: “Onu imtihan ediyoruz. Bu itibarla onu işitir ve görür kıldık.” (İnsan 2)
Kızıl bir altın gibi oluncaya kadar imtihandan çıkamaz! Ancak kim büyük ya da küçük, az ya da çok her meselesinde Allah Azze ve Celle’ye itaatten ayrılmaz ve rasulü sallallahu aleyhi ve sellem’in sünneti üzere giderse kurtulur, aksi halde helâk olur.
Dinde aşırılık edenler hakkında Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem üç defa: “Aşırılık yapanlar helak oldu” buyurmuştur. Bunu Muslim İbn Mes’ud radiyallahu anh’den rivayet etmiştir.
Yine aynı şekilde, bid’at sahipleri, zina, fücur, açılıp saçılanlar, yüzünü açan kadınlar, sarhoş edici içki içenler gibi isyankârlar gevşeme ve kabalık ehlidirler! Niceleri kulaklarını âşıkların, delilerin, şarkıcı kadın ve erkeklerin sesleri ile doldurarak sabahlar! Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Kimin duraklaması sünnetime göre olmuşsa doğru yolu bulmuştur. Kimin duraklaması da bundan başkasına göre ise helak olmuştur.”
Şu an müslümanların çoğunun durumuna bakan, her çirkinliği görür! Ahlâk, muameleler, inançlar, ibadetler! Bundan sonra onlardan birçoğunu görürüz ki yardım, imkan ve apaçık izzet umarlar!! Heyhat ki ne heyhat!
Çünkü yardım edilmesinin şartı yardım etmektir! “Eğer Allah’a (dinine) yardım ederseniz size yardım eder” (Muhammed 7)
Kendisine yol gösterecek biraz aklı olan veya kendisine uyacağı bir dindarlığı olan herkes bunu bilmelidir!
Ümmetin ulaştığı bu düşüş, başarısızlık ve zilletin sebebi nedir? Bunun sebebi ancak açıklaması geçen; dine aykırılıklar ve razı olunmayan yol tutuşlardır! Bu sonuca getiren öncüller ve bu sona hazırlayan girişler; âlemlerin rabbi olan Allah’ın dinine karşı cehalettir!
Cehalet bu mertebede olduğuna göre, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in daveti de ilme davettir. Nitekim Allah Azze ve Celle şöyle buyurmuştur: “Yaratan rabbinin adıyla oku” (Alak 1)
Nübüvvet, ilme davet ile başlamıştır! Ortası: “De ki: Rabbim, ilmimi artır” (Taha 114) duasıdır. Sonu ise ilmin kaldırılmasından sakındırmadır.
Zira Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in mirası ilimdir. Kim ondan pay alırsa büyük bir nasip almıştır.
Yüce Allah’tan bu ümmeti rüşdüne erdirmesini, onlardan içinde bulundukları belayı kaldırmasını dileriz. Yardım istenecek olan Allah’tır, tevekkülümüz O’nadır. Âlemlerin rabbi Allah’a hamd olsun.
Yazan: Ebu Muhammed Abdulhamid el-Hacurî
Kahire 12 Rebiu’s-Sânî 1430 hicrî.

28 Ocak 2016 Perşembe

Bid'at Ehlinin Bazı Ayırıcı Özellikleri

Bid’at Ehlinin Bazı Alametleri
Abdulhamid el-Hacuri hafazahullah.
Tercüme: Ebu Muaz
“Müslüman kardeşim! Birisi çıkıp şöyle diyebilir: “Bid’at ehlini çokça eleştiriyorsunuz fakat biz onların namaz kılıp oruç tuttuklarını, bazısının sakallı olduğunu, elbisesini kısalttığını, asaya dayanarak hutbe verdiğini ve buna benzer selefîlik alametlerini ve sünnet ehli simasını görüyoruz.”
Allah’tan başarı isteyerek deriz ki: Şeyh Mukbil rahimehullah’ın dediği gibi; “Bid’at, sahiplerinin başları üzerinde görünen bir boynuz değildir.”
Lakin bid’atçinin bazı alametleri vardır ve bunlardan en meşhurları şunlardır:
1- Sünnet ile amel edip, ona davet eden hadis ehline ve sünnet ehline hakaret etmeleri.
Ebu Hâtim er-Râzî rahimehullah şöyle der: “Bid’at ehlinin alameti eser (rivayet) ehline hakaret etmeleridir.”
Ahmed b. Sinan el-Kattan rahimehullah da şöyle demiştir: “Dünyada hadis ehline buğz etmeyen hiçbir bid’at ehli yoktur. Kişi bid’ate saptığı zaman onun kalbinden hadisin tadı çekilip alınır.”
Kuteybe b. Said rahimehullah şöyle demiştir: “Hadis ehline muhalefet edeni gördüğünüz de onun bir bid’atçi olduğunu anlayın.”
Ebu Osman es-Sabunî rahimehullah şöyle demiştir: “Bid’atlerin sahipleri üzerindeki alametleri açıktır. En açık alamet ve belirtileri ise Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in haberlerini yüklenen hadis ehline düşmanlık etmeleri, onlara hakaret etmeleri ve onları hafife almalarıdır.” (el-Cemal el-Harisî, Durru’l-Mensur s.85-86)
Sünnet ve hadis nuruyla konuşan bu imamlara Allah rahmet etsin. Peki ya onlar şayet İhvanu’l-Muslimun’un ehl-i hadis olan selefîlere buğzetmelerini, iliminin genişliği ve dosdoğru dine olan hizmetlerinin büyüklüğüne rağmen Şeyh el-Elbani rahimehullah’dan sakındırmalarını görselerdi ne derlerdi?
Yine Şeyhimiz Mukbil b. Hâdî el-Vadiî’nin derslerinden sakındırıp ilgisiz kalıyorlar. O’nun talebeleri, özellikle şeyhimiz Yahya el-Hacurî hafazahullah’ın derslerinden de aynı şekilde yasaklıyorlar. Bunun sebebi ise sadece şudur: Çünkü onlar insanları Allah Teâlâ’nın ve Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sözleriyle, Ebu Bekr, Ömer, Osman, Ali, diğer sahabeler ve tabiîn’in anlayışları üzere amel etmeye çağırıyor, demokrasi, seçimlere katılmak, kadın erkek karışıklığı, pantolon giymek, sakalı traş etmek gibi kâfirlere benzeşme içeren şeylerden sakındırıyorlar.
 Yine onlar “İslamî” isimlerle isimlendirilseler dahi faizli bankalardan, tamahkârlıktan, ayrılık ve parçalanmadan, kitap ve sünnete aykırı olan her şeyden sakındırmaktadırlar. Bu yüzden onlara düşmanlık ediyor, ilgisiz kalıyor, sertlik ve üslupsuzluk gibi türlü lakaplarla itham ediyorlar. Onlar hakkında Allah Teâlâ’nın şu gibi ayetlerinden korkarız: “De ki: Allah ile, O’nun ayetleriyle, ve rasulüyle mi alay ediyordunuz? Hiç mazeret beyan etmeyin, siz iman ettikten sonra inkâr ettiniz.” (Tevbe 65-66)
Yemen’de, Yemen dışında ve Yemen’deki diğer selefî köylerde onların en açık alametleri Şeyhimiz Mukbil rahimehullah’a ve onun halifesi el-Hacurî’ye dil uzatmalarıdır.
2- Kâfirlere benzeşmek. Bu da bid’at ehlinin alametlerindendir. Özellikle İhvanu’l-Muslimin’de ve onların yolunda giden Dernekçilerde bu durum mevcuttur. Görünüşte onlar muhtaçlara yardım ve yoksullara destek izhar ederler. İç yüzlerinde ise dine karşı hile yapmak, hizipçiliğe ve bâtıllara sürüklemek vardır. Hareket ve kuvvet ancak el-Alî ve el-Azîm olan Allah iledir. Onlar inanç ve görünüş olarak kâfirleri taklit eder ve onlara çokça benzeşirler.
Sakal traşı veya kısaltma konusunda kâfirleri taklit ederler. Hâlbuki her ikisinin de haram olduğunu gösteren hadisler vardır. Bunlardan birisi Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şu hadisidir: “Sakalı serbest bırakın, bıyıkları kesin.” Diğer rivayette: “Sakalı salıverin” şeklindedir.
Demokrasiye davet gibi birçok inanç konusunda kâfirlere benzeşirler. Seçimlere katılıp oy kullanma, helalden veya haramdan mal toplama gibi birçok konuda onlara benzeşirler.
İbn Muflih’in el-Adâbu’ş-Şer’iyye’de (1/237) naklettiğine göre İmam Ahmed şöyle demiştir: “Zamanındaki insanlar içinde İslam’ın yerini anlamak istiyorsan cami kapılarında ve vakfede lebbeyk diyerek kalabalık olmalarına bakma, bilakis din düşmanlarına uyum gösterip göstermediklerine bak.”
3- Sünnetin dışında adlar almaları. “Şu Şiidir, şu Sufidir, şu Tebliğ cemaatindendir, şu İhvancıdır, şu Sururi’dir” denilir.
Şeyh İbn Useymin, Şerhu’l-Lum’a’da (161) şöyle demiştir: “Onlar İslam ve sünnet dışında, uydurmuş oldukları sözlü, fiilî veya itikadî bid’atlere göre nitelenirler.”
4- Görüşlere ve şeyhlerinin görüşlerine taassup göstermeleri. Hak kendilerine apaçık belirse dahi ona dönmezler. Bunun sebebi damarlarına işlemiş olan hevâdır. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem hevâ sahiplerini nitelerken şöyle buyurmuştur: “Bu hevâlar kuduz hastalığının sahiplerine bulaşması gibi bulaşırlar.” Yine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Muhakkak ki Allah, her bid’at sahibinden tevbeyi engellemiştir.”
Eş-Şerh ve’l-İbane’de (123) rivayet edildiğine göre Ali radiyallahu anh şöyle demiştir: “Hevâ, haktan alıkoyar.”
Yine aynı yerde (131) İbn Sirin rahimehullah’ın şu sözü nakledilir: “Kişi bir bid’ati aldığında sünnete dönmez.”
5- Kitap ve sünnete çokça muhalefet etmeleri. İbn Muflih, el-Adâbu’ş-Şer’iyye’de (1/209), İmam Ahmed rahimehullah’ın şöyle dediğini nakleder: “Onlar kitap hususunda ihtilaf eder ve kitaba muhalefet ederler. Kitaba muhalefet hususunda ittifak etmişlerdir. Sözün müteşabih olanlarını konuşur ve insanların cahillerine, konuştukları müteşabihler sebebiyle hak ile batılı karışık hale getirirler.”
6- Allah Azze ve Celle’nin kitabının ve rasulü sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetinin ilmine ilgisiz kalmaları.
Bid’at ehli, Kur’ân’ı ezberlerseler dahi cehalette köklüdürler. Çünkü onlar kitap ve sünnetin ilmine ilgisiz, hatta bu konuda cahildirler. Onların “İlmî mucizeler” gibi sınırlı bazı konulara odaklandıklarını görürsün.
Gazete, dergi ve edebiyat okumalarına odaklanırlar. Allah’ın buyurduğu ve Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in buyurduğu delillerden uzaktırlar. Sermayeleri ucuzdur. Bunlar sahih, zayıf ve uydurma rivayetlerin karışık olduğu yazılardır. Bazen onlardan biri halkın ağzından duyduğu yahut anne ve babasından ezberlediği hadisi alır, sonra onu Allah Azze ve Celle’nin evleri olan mescidlerde konuşur.
Şeyhulislam İbn Teymiyye, Mecmuu’l-Fetavada (7/334-335) şöyle demiştir: “Kelamcılardan birçoğunda veya çoğunluğunda kitap, sünnet, sahabe, tabiin ve onlara güzellikle uyanların eserlerinden deliller konusunda bir bilgi yoktur. Bilakis İslam dini hatta müslümanların icmaı zannettikleri makaleleri desteklerler. Hâlbuki onu seleften hiçkimse de söylemiş değildir. Bilakis seleften sabit olanlar buna muhaliftir.”  
Hevâ ehlinin çoğunun hadisler, sahabe ve tabiin sözleri gibi konularda ilmi yoktur. Bu yüzden makale veya hikâyeler naklederler. Sünnet imamlarından aktardıkları sözler çok azdır. Okuyucu, müslümanların görüşlerinin bunlardan ibaret olduğunu zanneder. Yahut o konuda Ehl-i Sünnet’in selefinin söz ve görüşleri yok sanır.” (el-Ehvâ ve’l-Firak ve’l-Bid’a s.442)
Şatıbî, el-İ’tisam’da (1/322) şöyle der: “Taksimatta mana verilen ikinci vasıf; ilimde köklü olmayışlarıdır. İlimde kökleşmeyen herkes ise cehalete meyillidir. Cehalet yönünden ise sapma meydana gelir.”
7- Boş hamaset (heyecanlandırıcı sloganlar)
İhvanu’l-Muslimin’i ve onların yolunda giden dernekçileri gençleri boş sloganlarla heyecanlandırırlarken görürsün. Bununla dine destek olmayı değil, ancak bakışların kendilerine yönelmesini ve mal toplamayı arzularlar. Bazen Filistin, bazen Çeçenistan ve daha başka yerleri gündeme getirerek heyecanlandırmak isterler.
Bazen İslam düşmanlarına benzeşerek mitingler ve gösteriler yaparlar. Kitap ve sünneti yardımsız bırakan bu toplulukların dine destek olmaları nerede? Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Allah içinizden iman edenlere ve salih amel işleyenlere, kendilerinden öncekileri hükümran kıldığı gibi, onları da yeryüzünde hükümran kılacağını, kendileri için hoşnud olduğu dînlerini, yine onlar için iyice yerleştireceğini ve korkulu hallerini güvene çevireceğini va'ad etmiştir. Çünkü onlar, yalnız bana ibadet ederler ve hiçbir şeyi bana şirk koşmazlar. Bundan sonra her kim küfrederse, işte asıl fâsık olanlar onlardır.”
Onlar kendileri kitap, sünnet ve hak ehliyle harp halindeler iken nasıl galip gelebilirler?
8- Müslümanların yöneticilerine karşı ayaklanmak ve kürsülerde onlarla çekişmek.
Bu onların en meşhur alametleridir. Herhangi bir yol ile yönetime gelmek için çalışırlar ki bu ilk günlerinden beri Haricîlerin yoludur.
Allah, Ebu Kılabe el-Cermî’ye rahmet etsin, şöyle demiştir: “Bir kimse bir bid’at çıkardığı zaman mutlaka kılıçla ayaklanma görüşüne sapar.” (Darimi 1/44 isnadı sahihtir.)
El-Lâlkâî, Usulu’s-Sunne’de rivayet ediyor: Eyyub es-Sahtiyânî rahimehullah dedi ki: “Muhakkak ki Haricilerin isimleri farklı olsa da, kılıçla ayaklanma hususunda bir araya gelirler.”
Bu sözün manası şudur: Hevâ ehli grupların isimleri; Şiî, Haricî, Murciî, İhvanî, Sururî gibi farklı adlar olsa da, müslüman yöneticiye ayaklanma hususunda ittifak ederler.
9- Gizlilik. Bid’at ehli toplantılarını insanlardan gizlerler. Bu da onların meşhur alametlerindendir. Allah, Ömer b. Abdilaziz’e rahmet etsin, O şöyle demiştir: “Bir topluluğun dinleri hakkında halktan ayrı olarak gizlice konuştuklarını görürsen bil ki onlar bir sapıklık kurmaktadırlar.”
10- (delilsiz olarak) Görüşler değiştirmeleri. Bu gün bir şeyi haram görüp karşı çıkarken, yarın ona davet etmeye başlarlar. El-İbane’de (131) naklediliyor ki, Amir b. Abdillah şöyle demiştir: “Bir kimse bir bid’at çıkardığında mutlaka yarın, bugün karşı çıktığı şeyi getirir.”
Camiu Beyani’l-İlmi ve Fadlih’de (2/193) Huzeyfe radiyallahu anh’ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Muhakkak ki tam anlamıyla sapıklık; münker gördüğün şeyi meşru görmeye ve meşru gördüğün şeyi de münker görmeye başlamandır. Seni Allah’ın dininde renkten renge girmekten sakındırırım. Zira Allah’ın dini tektir.”
İbn Avn şöyle demiştir: “Hevâ kalbe galip geldiği zaman kişi daha önce çirkin gördüğü şeyi güzel görmeye başlar.”
Fudayl (b. Iyad) rahimehullah şöyle demiştir: “Kul, çirkin gördüğü şeyi güzel görmeye başlayıncaya kadar gizli kalmaya devam eder.”
İhvanu’l-Muslimin ve dernekçiler, bid’atçilerin anlatılan bu özelliklerine ne kadar da benziyorlar. Onlar demokrasi metodunu inkar ediyorlardı, şimdi ise savunuyorlar ve ona davet ediyorlar. Hatta onu “İslamî demokrasi” diye isimlendiriyorlar!
Bid’at ehlinin alametleri hakkında daha fazla bilgi isteyen, “el-Ehvâ ve’l-Firak ve’l-Bid’a ve Mevkifi’s-Selef Minha” adlı kitaba baksın.
11- Dernekler kılıfına bürünmeleri ve velâ ve berâyı (dostluk ve düşmanlığı) dernekleri için yapmaları.
Hizipçiliğin Rükünleri
Şeyhimiz Mukbil rahimehullah hizipçiliğin üç rüknünü şöyle saymıştır:
1- Yalan
2- Hile (aldatma)
3- Telbis (meseleleri karışık gösterme)
Derim ki: Bu rükünlerin en önemlisi, insan bid’ate düştüğü zaman dörtnala koştuğu şey olan; yalandır. Bugün bir söz söyler, sonra yarın onu inkâr eder. Zamanın garipliği hakkında şikâyetimiz Allah’adır.
 Onların telbislerinden birisi; onların kendilerini hak ehli olarak tanıtmalarıdır. Bid’ati sünnet, sünneti ise bid’at saymaları onların telbislerindendir. Meşru amellere bid’atler karıştırırlar. Kelimelerle oynayarak hakikatleri değiştirirler. Bazı sünnet alimlerinin kendilerinin mezhebinde olduğunu iddia etmeleri de bu hilelerindendir.
İhvanu’l-Muslimin ve dernekçiler kendilerinin hak ehli olduklarını iddia ederler. Onlara, şairin şu sözünde dediğini deriz:
O doğuya gitti, sen batıya, doğu ile batı ne kadar ayrı!
Davaların delilleri olmasa, sahipleri iddiacıdan ibarek kalır”
Yaptıkları, söylediklerine aykırıdır! Hak ehli olanın esaslarında hiç suret (video , fotoğraf), temsil (tiyatro, sinema), şarkılar ve seçimlere katılma bulunur mu?!
Dünya Fitnesi
Bundan sonra bil ki, Allah seni taatinde ve razı olduğu işlerde başarılı kılsın, günlerce Selef’in yolu üzere olan kimseler, saptılar, değiştiler ve değiştirdiler. Hayatta olanın fitnesinden emin olunamaz.
Gereken şey: şahıslara değil, Selefin menhecine tutunmaktır. Buharî ve Muslim’de gelen şu hadisten başkası olmasa yeterdi: İbn Mes’ud radiyallahu anh’den: “Onlardan kimisi cennetliklerin amelini işler, hatta cennet ile kendisi arasında bir dirsek boyu mesafe kalır, Allah’ın onun hakkındaki yazgısı öne geçer ve kişi cehhennemliklerin amelini işler, böylece ona girer.”
Muslim, Ebu Hureyre radiyallahu anh’den rivayet ediyor: “Kişinin mümin olarak sabahlayıp, kafir olarak akşamlayacağı, dünya malı karşısında dinini satacağı karanlık geceler gibi fitnelerden önce amellerde acele edin.”
Bizler dünya ve maddiyat hususunda azgınlık yapılan ve kalplerin dünyaya bağlandığı bir zamandayız. Rabbimin merhamet ettiklerinden başkası sapmıştır. Bu konuda Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Fakirlikten mi korkuyorsunuz? Nefsim elinde olana yemin ederim, dünya üzerinize öyle açılacak ki, birinizin kalbi ancak ona kayacaktır.” İbn Mace (5) bunu Ebu’d-Derda radiyallahu anh’den rivayet etmiştir.
Dünyaya tenezzül etmedikçe dünya ehline dünyalık verilmediğinden, bid’at ehli pekçok mal toplamışlardır ve bu dünyalık ancak onlara yakın olanlara verilmektedir. Onlara tenezzül edenler de ellerini dolduruyor. Böylece Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in şu hadisi gerçekleşiyor: “Elbette İslam halka halka eksilecektir.” Bir de bakmışız ki arkadaşlarımız fânî dünyanın molozları ardında soluk soluğa! Tenezzülden sonra tenezzül, ta ki hizipçiliğin kucağına düşüyor!
Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in şu hadisiyle amel etmek nerede kaldı?: “Her ümmetin bir fitnesi vardır. Ümmetimin fitnesi ise maldır.” Tirmizî, Malilk b. Iyad radiyallahu anh’den rivayet etmiştir.
Nebî sallallahu aleyhi ve sellem ümmetini sakındırarak şöyle buyurmuştur: “Dünyadan sakının! Kadınlardan sakının!” Bunu Muslim Ebu Said radiyallahu anh’den rivayet etmiştir.

Ehl-i Sünnet Selefîlerin Ayrıcalıklı Alâmetleri

Sünnet Ehlinin Bazı Alametleri
Şeyh Abdulhamid el-Hacurî Hafazahullah
Tercüme: Ebu Muaz
Rivayetlere tabi olan sünnet ehli selefîlerin pekçok özellikleri vardır. Bunlardan bazıları örnek olarak şu şekildedir:
1- Allah Azze ve Celle’nin kitabı ve Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetinden delillere özen gösterip bunlarla amel etmek.
2- Ders, öğretim ve hutbelerde tevhide önem vermek, şirkten, büyücülerden, hokkabazlardan, kâhinlerden, arrâflardan, salih kimseler hakkında aşırılıktan, kabirler etrafında tavaftan, Allah Azze ve Celle’den başkası adına kurban kesmekten ve rasullerin gönderiliş ve kitapların indiriliş sebebi olan tevhide aykırı olan diğer meselelerden sakındırmak.
3- Allah Azze ve Celle’nin kitabının ve Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetinin ilmine ezber, derleme, öğretim ve amel olarak ve ilmin diğer konularında özen göstermek. Zemmu’l-Kelam ve Ehlihi kitabında (s.337) nakledildiğine göre Vekî rahimehullah şöyle demiştir: “Kim hadisi geldiği gibi taleb ederse o sünnet ehlidir.”
El-Berbehari, Şerhu’s-Sunne’de (s.102) şöyle demiştir: “Allah sana rahmet etsin, bil ki ilim çok rivayet ve kitaplarla değildir. İlmi ve kitapları az olsa dahi âlim ancak ilme ve sünnetlere tâbi olandır. İlmi ve kitapları çok olsa dahi kitap ve sünnete muhalefet eden ise bid’at sahibidir.”
4- Sünnet ile ameli; giyiminde, inançlarında ve ibadetlerinde araştırmak. Onlar izar ve gömleklerinin eteğini baldırlarının yarısına kadar çekerler. Eğer daha uzatacak olurlarsa ancak ayak bileklerinin üzerine kadar salarlar. Sakallarını traş etmez ve kısaltmazlar. Pantolon giymezler. Ancak bazıları delili olmayan bazı fetvalara aldanmakta veya maaş için memur olmayı sünnete tercih etmektedirler. Onlara itibar edilmez.
El-Hasen b. Ali el-Berbeharî rahimehullah, Şerhu’s-Sunne (s.108) şöyle demiştir: “Bid’at sahiplerinin terk ettikleri sünnetleri ve onların ayrıldıkları hususları bilip o sünnetlere tutunan sünnet ashabından ve cemaattendir. Gerçekte o tabi olunmaya, yardım edilmeye ve korunmaya layık olandır ve Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in vasiyet ettiği şeylerdendir.”
5- İyiliği emretme ve kötülükten yasaklama konusunda ciddiyetle hareket eder ve Allah Teâlâ’nın şu kavliyle amel ederler: “İçinizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten yasaklayan bir ümmet bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Al-i İmran 104)
Onlar üç kısımda münkere karşı çıkarlar. Çocuklarına karşı ve fitne bulunmayan konularda elleriyle karşı çıkarlar. Şirk olan eylemler, demokrasi, seçimlere katılma, hizipçilik, zina, livata, sarhoş edici içkiler içme gibi fiillere dilleriyle sakındırarak karşı çıkarlar. El ve dil ile karşı çıkmaya güçleri yetmeyen hususlarda ise kalp ile karşı çıkarlar. Onlar Ebu Said el-Hudrî radiyallahu anh’ın Muslim’de (no:49) gelen şu hadisiyle amel ederler: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki: “İçinizden her kim bir münker görürse eliyle karşı çıksın. Eğer buna gücü yetmezse diliyle, buna da gücü yetmezse kalbiyle karşı çıksın ki, bu imanın en zayıfıdır.”
Onların münkere karşı çıkmadaki hırsları ve bu hususta kötülüğe meydan vermemeleri hakkında birisi şöyle bir beyit söylemiştir:
“Kim bir kötülüğe ondan daha kötüsüyle karşı çıkarsa, hayız kanını idrar ile yıkayan gibidir.”
Kötülük, zıddı ile değiştirilebiliyorsa bu en iyisidir. Eğer kötülük ancak ondan daha hafif bir kötülük ile değiştirilebiliyorsa bu da meşrudur. Eğer kötülük ancak kendisiyle eşit seviyede olan diğer bir kötülükle değiştirilebiliyorsa, bunun bir faydası yoktur. Bu kısım içtihada dayalı bir konudur. Ama eğer kötülük, ancak ondan daha kötü olan bir şeyle değiştirilebiliyorsa, bunu yapmak haramdır.
6-  Küçük ya da büyük her meselede Allah Azze ve Celle’nin kitabına ve Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetine muhakeme olurlar. Bu konuda Allah Azze ve Celle’nin şu ayeti ile amel ederler: “Rabbine yemin olsun ki, aralarında geçen meselelerde seni hakem kılıp, sonra da verdiğin hükümden dolayı gönüllerinde sıkıntı hissetmeden tam anlamıyla teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.” (Nisa 65)
(Şeyh Abdulhamid el-Hacuri dedi ki) Bu kısmı şeyhimiz Ebu Abdirrahman Yahya el-Hacuri’nin 14.2.1427 gecesi yaptığı dersten alarak bazı eklemeler yaptım.
7- Hiziplerden (gruplaşanlardan), ayrılıklardan, derneklerden ve dine aykırı olan herkesten sakındırırlar. El-Lâlekâî, (no:53) naklediyor: Ebu Bekr b. Ayyaş rahimehullah’a sünnet ehli kimdir diye sorulduğu zaman şöyle cevap verdi: “Hevâlar (kitap ve sünnete aykırı görüşler) zikredildiği zaman onlardan hiçbir şeye taassup göstermeyen kimsedir.”
8- Söz, fiil ve inançlarında kâfirlere benzemekten sakındırırlar. Bunun giyim, demokrasi, seçimlere katılmak, onların üzerinde bulundukları şeylere yakınlık ve sevgi göstermek gibi hususlarda olması fark etmez.
9- İster doğuda olsunlar, ister batıda, onlar ittifak halindedirler. Ebu’l-Kasım el-Esbehanî, el-Mahacce’de (2/226) şöyle demiştir: “Ehlu Hadis dini kitap ve sünnetten nakil yoluyla alırlar. Bunun neticesi olarak da ittifak ve uyum içindedirler.”
10- Ahmed, El-Evzaî, Malik, Şeyhulislam (İbn Teymiyye), eş-Şevkanî, Baz, Useymin, şeyhimiz Mukbil, el-Elbânî rahimehumullah gibi sünnet imamlarına sevgi beslerler ve kitap ile sünneti anlamada onların yolunda giderler. Cehm, Ma’bed el-Cuhenî, Bişr el-Merisî, Rafıziler, Hariciler, Sufiler, İhvanu’l-Muslimin, Sururîler ve Tebliğ cemaati gibi bid’at ehline de buğz ederler.
Ebu Osman es-Sabunî rahimehullah, Akidetu’s-Selefi Ehli’l-Hadis’te (171) şöyle demiştir: “Sünnet ehlinin alametlerinden birisi de sünnet imamlarını ve âlimlerini, sünnetin destekçilerini ve dostlarını sevmeleri, cehenneme davet eden ve ashablarına ateş yurdunu gösteren bid’at önderlerinden buğz etmeleridir. Nitekim Allah, lütfuyla, sünnet ehlinin kalplerini sünnet âlimlerinin sevgisi ile süslemiş ve nurlandırmıştır.”
11- Onlar cerh ve ta’dil menhecini ihya ederek hizipçiler ve diğer bâtıl ehlini cerh ederler, hak ehlini de ta’dil ederler. Böylece her mecruha karşı çıkan bu menhec, bu zamanlarda da onlardan alınır. Birincisi; Allah Azze ve Celle’nin dini hususunda cehalet sebebiyle o mecruh kimselere benzeyenler, ikincisi bâtıl ehline yakınlık gösterenler, üçüncü olarak da dine ve davete tuzak kuranlar ortaya çıkar.
12- Müslümanların yöneticilerine karşı ayaklanmazlar. Onlara karşı ister kışkırtmalar yoluyla, ister inkılaplar yoluyla olsun, her türlü ayaklananlara da karşı çıkarlar. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, rasule itaat edin ve sizden olan yetki sahiplerine de.” Nisa 59)
Sehl et-Tusterî’ye şöyle denildi: “Kişinin Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaatten oluşu ne zaman bilinir?” Dedi ki: “Kendisinde on haslet bulunduğu zaman…” bunlar arasında ümmete karşı kılıçla ayaklanmamasını da zikretmiştir. Bunu el-Lâlekâî (344) rivayet etmiştir.
Bu konuda delilleri Huzeyfe radiyallahu anh’ın Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den rivayet ettiği ve Buharî ve Muslim’de gelen şu hadistir: “Müslümanların cemaatinden ve imamlarından ayrılma.” Ali radiyallahu anh’den gelen rivayete göre de, günahı emretmedikleri sürece onlara itaat edilir. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “İtaat ancak meşrû olan konudadır.”
İbn Ebi Şeybe, el-Musannef’te (12/543) sahih bir sened ile Suveyd b. Gafele’den rivayet ediyor: “Ömer radiyallahu anh bana dedi ki: “Ey Ebâ Umeyye! Ben şu yılımdan sonra belki de seninle karşılaşmam. Başına toy bir habeşli köle dahi yönetici olsa dinle ve itaat et. Seni darb etse de sabret. Seni mahrum etse de sabret. Eğer dinini eksiltmeyi kastederse de ki: “dinleme ve itaat dinim hakkında değil, canım hakkındadır.” Sakın cemaatten ayrılma.”
13- Ehl-i Sünnet ruh taşıyan canlıların resimlerine karşı çıkarlar ve Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den bu konuda gelen delillerden dolayı bunu haram görürler. İçerdiği fesat, tasvir ve müzik gibi kötülükler sebebiyle televizyonu haram sayarlar.
14- İlmi Allah Azze ve Celle’nin evleri olan mescidlerde yaymaları onların alametlerindendir. Allah Azze ve Celle şöyle buyurmuştur: “Allah’ın, kendisinin yüceltilmesine ve içinde isminin zikredilmedine izin verdiği evlerde O’nu sabah akşam tesbih ederler.” (Nur 36)
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem mescidde öğretirdi. Selef de öyle. Ali radiyallahu anh şöyle demiştir: “Mescidler nebilerin meclisleridir ve şeytana karşı korunaktır.” (Camiu’l-Ahlaki’r-Ravi 1181)
İkrime b. Ammar şöyle demiştir: “Ömer b. Abdilaziz’in mektubunda şöyle dediğini işittim: “Bundan sonra. İlim ehline ilmi mescidlerinde yaymalarını emret. Zira sünnet öldürülmüştür.” (Ramehurmuzi, Muhaddisu’l-Fâsıl 601, el-Camiu’l-Ahlâki’r-Ravi (1183)
Eğer mescidlerde ilim öğretme imkânı olmazsa Allah’ın nasip ettiği şekilde ilmi yayarlar.
15- Taklidi terk ederler. İster kendi hocaları olsun, ister başkaları olsun herşeyi delili ile alırlar.
Özetle; sünnet ehli, Allah Azze ve Celle’nin şu ayetinde emrettiği gibi dine tüm olarak girmişlerdir: “Ey iman edenler! İslamâ tüm olarak girin. Şeytanın adımlarını izlemeyin. Zira o sizin için apaçık bir düşmandır.” (Bakara 208) Bu konuyu el-Vesaili’l-Celiyye Linasri’d-Da’veti’s-Selefiyye adlı kitabımda açıkladım. Hamd ve minnet Allah’adır.

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente estağfiruke ve etûbu ileyk" (Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)