Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

5 Ocak 2018 Cuma

Selefin Tekfir’den Sakınmaları

Tekfir meselesinde Harici ve Mürcie fırkalarının her birinin haktan sapmış bir yol tuttukları bilinmektedir. Günümüzde her iki sapık aşırılık mensuplarından kendisini selefiliğe nispet eden vardır. Bunların sapmalarını ve selefe muhalefetlerini Haricilik ve Mürcie Arasında Tekfir Sapması adlı kitabımda açıklamıştım. Burada, tekfir konusunda selefe muhalefet ettikleri halde selefilik iddia edenlerin çelişkilerini gösteren diğer bazı örnekler zikredeceğim.

Bu örneklere geçmeden önce şu uyarının yapılması gerekir: Günümüzdeki hariciler de, mürcie de, tebdî (bid’atçi sayma), tefsîk (Fasık sayma) ve tekfir (kafir sayma) arasındaki farkı ayırt etmedikleri için sapkınlığa düşmektedirler.

1- Harici meşrepliler, selefin ve müçtehit imamların; bid’atçiden teberri konusunda cehaleti, tevili mazur görmemeleri ve bu konuda hüccet ikamesinin şart olmadığı şeklindeki uygulamasını müslümanı tekfir edip mürtet sayma hususunda kullanarak Harici ekolüne sapmaktadırlar.

2- Mürcie meşrepliler ise, bir müslümanın mürtet olduğuna hükmetmek demek olan tekfir hükmünde şart koşulan hüccet ikamesi, istitabe uygulanması, cehalet, tevil, hata gibi tekfire mani hallerin değerlendirilmesi gibi şartları, bid’atçi veya bid’at sahibi hakkında da işletmeye çalıştıkları için sapmaktadırlar.

Selefin menheci olan hak şudur: La ilahe illallah Muhammedun rasulullah diyen, kendisini İslam’a nispet eden kimseler müslüman hükmünü alırlar. Böyle bir müslüman şayet küfür ve şirkte vuku bulursa, bunu ilim üzere mi, yoksa cehalet üzere mi işledi, hata üzere mi, yoksa kasıt üzere mi işledi, ikrah altında mı değil mi, mazur görülecek bir te’vili var mı, yok mu diye araştırılır. Bu araştırmadan sonra bu kişi, şayet bilmiyor veya geçersiz bir te’vil üzere ise ona hakkın hücceti sunulur. Hata veya ikrah altında bunu işlemişse tevbeye çağırılır. Şayet tevbe ederse eder. Bu tevbesinde samimi olup olmadığı da onunla Allah arasındadır. Bize düşen zahirine göre hareket etmektir.

Şayet tevbe etmezse veya hüccet ikame edildikten sonra küfür veya şirk ameline devam ediyorsa iki durumdan biri söz konusudur:

a- İslam devleti ve vahiyle hükmeden kadısı varsa, kadı bu kimseyi tevbe etmediği takdirde ölümüne hükmeder.

b- İslam devleti veya vahiyle hükmeden kadı yoksa ve mezkur şahıs, kendisine beyan edilen hüccete rağmen şirk veya küfür fiilinde ısrar ediyor, bununla beraber müslüman olduğunu iddia ediyorsa, ona zahiren müslüman muamelesi yapılır, o bir münafıktır. Yani kanı, malı, ırzı helal sayılmaz. Fakat münafıklardan nasıl sakınmak gerekiyorsa buna göre tavır takınılır.

Bid’at işleyen veya bid’at itikadını ortaya koyan kimselere gelince, bize düşen şey onun mazeretini araştırmaksızın ondan sakınmak, beraber oturmamak, selamlaşmamak vb. hecir uygulamaktır. Ona hakkı anlatıp tevbeye çağırmak değil, böyle kimselerden sakınmak emredilmiştir. Müslümanların alimleri bid’at olan itikad ve amellere reddiye verirler. Bir kimsenin veya topluluğun bid’at ehli olduğu, bid’ate çağırdıkları zahir olduktan sonra o kimselerle ilişkisini kesmeyen kimseye hecir uygulanır.

Tebdî ile Tekfir böylece birbirinden ayrı şeylerdir. Biri diğerine kıyaslanmaz. Zira tekfir hükmü, had cezalarından bir ceza olan mürtedin öldürülmesi hükmüyle alakalıdır. Bunu toplumun fertleri değil, yetkili kadılar uygular. Tıpkı zina, hırsızlık, içki içme vb. had cezalarında olduğu gibi. Yani bir kimse birisinin zina ettiğini gözleriyle görse, dört şahit bulunmadıkça bunu insanlar arasında yayması helal değildir, bilakis onun durumu kadıya arz edilse, kendisine iftira haddi uygulanır.

Tebdî, yani bidate hükmetme ise, had cezalarıyla alakalı değil, müslümanların bâtıldan korunması ile alakalı bir durumdur. Bu yüzden bid’ate ve bid’atçiye alimler hükmederler, avam ilse alimlerin bu şahitliklerine tabi olurlar. Bu konuda alimin yanılma ihtimalinin bulunması durumu değiştirmez. Nitekim İmam Buhari rahimehullah’ın sözünün yanlış bir manaya yorumlanması sebebiyle, selefin imamları, kendisine hüccet beyanı olmaksızın, cehalet, tevil, hata vb. mazeretleri söz konusu etmeksizin İmam Buhari hakkında hecir uygulamışlardır.

Bid’at sahipleri hakkında uygulanan hecri, tekfircilik olarak gören veya bid’at ehlini tevhid ehli olarak gören kimseler bu asrın mürcieleridir.

Neticede hariciler de, mürcie de İslam şeriatindeki “münafık” tabirini içi boş bir kavram olarak algılamaktadırlar. Haricilerin tekfir ederek kanını, malını mubah saydıkları kimselerin çoğu aslında mürtet değil, münafıklardır. Hariciler hissî hareket ettikleri için, mürtet saydıkları kimselere “Münafık” denmesini hazmedemiyorlar. Sanki bu kelimenin onları temize çekmek manasına geldiği gibi bir hevâya kapılıyorlar. Mürcienin de tevhid ve sünnet ehli saydıkları kimselerin çoğu aslında münafıklardır. Onlar da hissî hareket ederek, bu kimselere “münafık” veya “sapık bidatçi” denmesini, onların mallarını, canlarını, ırzlarını helal saymak manasına geldiği zannıyla karşı çıkıyor ve bunu bir tekfir olarak görüyorlar.

Her iki sapma da, kendilerini selefiliğe nispet eden, fakat ümmetin selefinin menheci hakkında tam bir cehalet içinde olan gafil toplulukların sapmasıdır. Allah’ın hakka hidayet ettiklerine gelince, onlar da ne kadar azdır!

Haricilerin Selefe Muhalif Oldukları Örnekler


1- Abdullah b. İsam el-Muzenî, babasından rivayet ediyor: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bir gün bizi Batnu Nahle’ye gönderdi ve buyurdu ki:

بَعَثَنا رَسولُ الله صَلى الله عَليه وسَلم يَومَ بَطن نَخلَةَ, فَقالَ: اقتُلوا ما لَم تَسمَعوا مُؤَذِّنًا أَو تَرَوا مَسجِدًا, إِذ لَحِقنا رَجُلاً, فَقُلنا لَهُ: كافِرٌ أَو مُسلِمٌ؟ فَقالَ: إِن كُنتُ كافِرًا فَمَه، قُلنا لَهُ: إِن كُنتَ كافِرًا قَتَلناكَ, قالَ: دَعوني أَقض إِلَى النِّسوان حاجَةً, قالَ: إِذ دَنا إِلَى امرَأَةٍ مِنهُنَّ فَقالَ لَها: اسلَمي حُبَيشُ عَلَى نَفَد العَيشِ:

أَرَيتَك إِذ طالَبتُكُم فَوَجَدتُكُم ... بِحَليَةَ أَو أَدرَكتُكُم بِالخَوانِقِ

أَما كانَ أَهلاً أَن يُنَوَّلَ عاشِقٌ ... تَكَلَّفَ إِدلاَجَ السُّرَى والوَدائِقِ

فَلاَ ذَنبَ لي قَد قُلتُ إِذ نَحنُ جيرَةٌ ... أَثيبي بِوُدٍّ قَبلَ إِحدَى الصَّفائِقِ

أَثيبي بِوُدٍّ قَبلَ أَن تَشحَطَ النَّوَى ... ويَنأَى أَميري بِالحَبيب المُفارِقِ

فَقالَت: نَعَم، حُيّيتَ عَشرًا، وسَبعًا وِترًا، وثَمانيًا تَترَى، قالَ: فَقَرَّبناهُ, فَضَرَبنا عُنُقَهُ، قالَ: فَجاءَت, فَجَعَلَت تَرشُفُهُ حَتى ماتَت عَلَيه

“Müezzini işitmediğinizde veya bir mescid görmediğinizde onları öldürün.” Bir adamı yakaladık ve ona:

“Kâfir misin, müslüman mısın?” dedik. O da:

“Kâfir olsam ne yapacaksınız?” dedi. Biz:

“Eğer kâfir isen seni öldüreceğiz” dedik. Dedi ki:

“Beni bırakın da kadınların ihtiyaçlarını göreyim.” Adam onlardan bir kadına yaklaşınca ona:

“Müslüman ol Hubeyş! Hayat bitti!” Sonra şu şiiri okudu:

“Eğer sizi arar ve bir takı ile sizi bulacak olursam,

Veya dar bir geçitte yetişirsem size,

Bir aşığın nail olması hakkı değil mi?

Gece sevgilisine gitmeyi göze alırsa.

Suçsuzum, sana komşu olduğumuzu söyledim

Dostça bana dön, musibetler başa gelmeden,

Birbirimizden uzaklaşmadan geri dön de gel,

Ayrı düşsek de sevgilimle, emirim benden uzaklaşmadan.” Kadın ona şöyle cevap verdi:

“Sana on ve yedi kez tek tek ve sekiz kez çift olarak selam olsun!’” Sonra adama yaklaşıp onun boynunu vurduk. O kadın adamın yanına geldi ve ona sarldı. Dövünerek oracıkta onun için öldü.”[1]
* İbn Abbas radıyallahu anhuma'dan aynı kıssa rivayet edilmiştir. kıssanın sonunda Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in, bu hadiseyi duyunca: "Aranızda merhametli hiç kimse yok muydu?" buyurduğu da geçer. Kaynağı dipnotta verilmiştir.

Açıklama:


1- Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in; “Müezzin işitmez veya bir mescid görmezseniz onları öldürün” buyurması, zahire itibar etmenin ve aksine bir delil bulunmadıkça bundan sapmamanın gerektiğine delildir.

2- Şüphe söz konusu olduğu zaman ayrıntının sorulması gerekir. Bu yüzden adamın müslüman mı, yoksa kafir mi olduğunu sormuşlar, Daru’l-Küfürde yaşayan biri olsa dahi, kafir olduğundan emin olmadıkça öldürmemişlerdir.

2- Tarik b. Şihab radiyallahu anh şöyle dedi:

كُنْتُ عِنْدَ عَلِيٍّ حِينَ فَرَغَ مِنْ قِتَالِ أَهْلِ النَّهْرَوَانِ فَقِيلَ لَهُ: أَمُشْرِكُونَ هُمْ؟ قَالَ: مِنَ الشِّرْكِ فَرُّوا فَقِيلَ: مُنَافِقُونَ؟ قَالَ: الْمُنَافِقُونَ لَا يَذْكُرُونَ اللَّهَ إِلَّا قَلِيلًا قِيلَ: فَمَا هُمْ؟ قَالَ: قَوْمٌ بَغَوْا عَلَيْنَا فَقَاتَلْنَاهُمْ

 “Ben, Nehrevan halkıyla savaşı bitirdikten sonra Ali radiyallahu anh’ın yanında idim. Ona:

“Onlar müşrikler midir?” denildi. Ali radiyallahu anh:

“Şirktan kaçtılar” dedi. Ona:

“Onlar münafıklar mıydılar?” denildi. Dedi ki:

“Münafıklar Allah’ı çok az zikrederler.” Denildi ki:

“Peki, onlar kimlerdir?” Ali radiyallahu anh dedi ki:

“Bize karşı isyan ettiler, biz de onlarla savaştık.”[2]

Açıklama:


Haricilerin sapıklığa batmış olduklarını herkes bilir. Bununla beraber sahabe radiyallahu anhum, Nehravan ehlinin müslümanlardan sayıldığı görüşünde idiler.

3- Haccac b. Yusuf es-Sekafî hakkında Asım b. Behdele rahimehullah dedi ki:

مَا بَقِيَتْ لِلَّهِ حُرْمَةٌ إِلَّا وَقَدِ انْتَهَكَهَا الْحَجَّاجُ

“Haccac, Allah Teâlâ’nın haram kılıp da kendisinin delmediği bir şey bırakmadı.”[3]

Açıklama:


Said b. Cubeyr, Şa’bî, Tavus, İbrahim en-Nehaî, Seleme b. Kuheyl ve başkaları Haccac’ı tekfir ediyorlardı. İbn Sirin, Amr b. Kays el-Mellâî, Meymun b. Mihran ve başkaları ise bunu kabul etmiyordu. Bu gruplardan biri diğerine “Tekfir ettiğimizi/tagutu tekfir etmiyor” diye tekfir etmemişlerdir, diğerleri bu sebeple vela ve bera uygulamamıştır.

Haccac’ın ortaya koyduğu çirkinlikler malumdur. Haccac hakkındaki bu ihtilafa rağmen Muasır hariciler ise onu tekfir ediyor ve onun tekfirinde duraklayanı da tekfir ediyorlar! Haccac’ın tekfir edilmesi, Abdulmelik ve el-Velid’in da tekfirini gerektirir. Nitekim bunlar, onun memuruydu. Onun yaptıklarını görüyor ve işitiyorlardı. Bu durumda o ikisi de buna razı idiler. Bununla beraber Haccac’ı tekfir eden imamlar, o ikisini de tekfir etmemişlerdir. Muasır Hariciler ise, kendi görüşlerinde olmayanı ve insanlara hüküm verme konusunda kendilerine muhalefet edenleri tekfir ediyorlar. Muhalifleri la ilahe illallah dese de, bunu bozan bir amelleri bulunmasa da, kendilerine muhalefet edeni tekfir ediyorlar. Hâlbuki had cezaları konusunda şüphelerin giderilmesi zorunludur. Hadlerde şüpheler muteberdir.

4- Abdullah b. Ahmed b. Hanbel rahimehullah şöyle dedi:

سمعت القواريري قبل أن يموت بعشرة أيام، وذكر ابن الثلجي، فقال: هو كافر. فذكرت ذلك لإسماعيل القاضي فسكت، فقلت له: ما أكفره إلا بشيء سمعه منه؟ قال: نعم

“el-Kavarirî’nin ölümünden on gün önce İbnu’s-Selcî hakkında: “O kâfirdir” dediğini işittim. Bunu İsmail el-Kadî’ye anlattım, sükût etti. Ona:

“Bizzat kendisinden bir şey işitilmedikçe o tekfir edilmez mi?” dedim. O da:

“Evet” dedi.[4]

Açıklama:


İbnu’s-Selcî’nin tekfiri için araştırma gerekli görülmüş ve el-Kavarirî’nin tekfiri ile hükmedilmemiştir. Peki kendisinden tevhidi bozan bir şey sadır olmayan ve kendisinde şirk bilinmeyen bir kimse nasıl olur? Muasır hariciler ise böyle birini tekfir etmeyeni tekfir ediyorlar!

5- Ebu Talib rahimehullah dedi ki:

سَأَلْتُ أَبَا عَبْدِ اللَّهِ: يُكْتَبُ عَنِ الرَّجُلِ، إِذَا قَالَ: مُعَاوِيَةُ مَاتَ عَلَى غَيْرِ الْإِسْلَامِ أَوْ كَافِرٌ؟ قَالَ: " لَا، ثُمَّ قَالَ: لَا يُكَفَّرُ رَجُلٌ مِنْ أَصْحَابِ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

“Ebu Abdillah (Ahmed b. Hanbel) rahimehullah’a: “Muaviye (radiyallahu anh) İslam’dan başka din üzere veya kâfir olarak öldü diyen kimseden hadis yazılır mı?” diye sordum. Ahmed b. Hanbel rahimehullah dedi ki:

“Hayır.” Sonra şöyle dedi:

“Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in ashabından hiçkimse tekfir edilemez.”[5]

Açıklama:


Bu, Muaviye radiyallahu anh’ı tekfir eden kimse hakkındadır. Peki ya sahabe hakkında ve başka konularda sahih itikad sahibi olan, zorunluluk sebebiyle Kâfir ülkesinde ikamet eden ve orada İslam’ın şiarlarını izhar eden, Allah’ın kendisine farz kıldığı şeyleri eda eden, şirkten ve müşriklerden buğz eden ancak buğzunu onlara açıkça ortaya koymaya gücü yetmeyen kimsenin tekfiri nasıl olur? Muasır hariciler ise böyle bir kimseyi tekfir ediyorlar. Hatta onları tekfir etmekten çekinenleri de tekfir ediyorlar!

6- Riyah b. el-Haris dedi ki: “Ammar b. Yasir radiyallahu anhuma şöyle dedi:

لَا تَقُولُوا كَفَرَ أَهْلُ الشَّامِ وَلَكِنْ قُولُوا فَسَقُوا أَوْ ظَلَمُوا

“Şam halkı kâfir oldu demeyin! Fasık oldular deyin veya zulmettiler deyin.”[6]

Açıklama:


Ali radiyallahu anh’ın bazı arkadaşlarındaki hisler ve gayretlilik, onları halifeye karşı savaşan Şam halkını tekfir etme düşüncesine götürmüştü. Ammar radiyallahu anh onlara tekfirin hislerle ve zanlarla yahut ihtimal taşıyan karinelerle olamayacağını, bilakis apaçık delillerle olabileceğini öğretmiştir.

7- Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in, etrafındaki münafıklara karşı tutumu hakkında İmam Şafii rahimehullah şöyle demiştir:

“Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem münafıklar hakkındaki sünneti şu hususlara delalet etmektedir:

a- İmanından sonra küfre giren tevbe izhar ettiğinde öldürülmez

b- Onlar Yahudilere, Hristiyanlara, Mecusilere veya izhar ettikleri başka bir dine dönmüyor, ancak İslam’ı (müslüman olduklarını) izhar ediyorlar, küfürlerini gizliyorlardı. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de zahirdeki hallerini kabul ediyor ve onlara müslümanların hükümlerini uyguluyordu. Onlar müslümanlarla nikâhlanıyor, müslümanlara varis oluyor, onlardan savaşlara katılanlar ganimetten pay alıyor, müslümanların mescidlerine bırakılıyorlardı. İmandan dönmekten daha şiddetli bir şey ve Allah Azze ve Celle’nin; imanından sonra küfre girdiğini haber vermesinden daha açık bir küfür yoktur.

Eğer birisi: “Allah Azze ve Celle onların sırlarını haber vermiştir” derse, İnsanlar bunu bilmeyebilirler. Onlardan bazısının imandan sonra kâfir olduğuna şahitlik edilmiştir. Kimisi bunu şahitlikten sonra, kimisi de şahitlik olmaksızın ikrar etmiştir. Kimisi de şahitlikten sonra inkâr etmiştir. Allah Azze ve Celle onlar hakkında açık bir haber vermiş ve şöyle buyurmuştur: “Münafıklar ve kalplerinde hastalık olanlar; Allah’ın ve rasulünün bize vaad ettikleri ancak aldatmadır dediler” Onların hepsi de söylediklerini söylemiş,  bu sözleri onlardan sabit olduktan sonra ya inkâr etmiş, ya kabul etmiş ve İslam’ı izhar etmiş, onları bu halleriyle öldürülmeden bırakılmışlardır.

Eğer birisi şöyle derse: “Allah Azze ve Celle: “Münafıklardan ölen bir kimsenin namazını sakın kılma” (Tevbe 84) buyuruyor. Eğer Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in namazı diğer Müslümanların namazından farklı ise biz Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den başkasının kimseye cenaze namazı kılmayacağını umarız. Nitekim Allah münafıkların cehennemin en alt tabasında olacağına hükmetmiştir. Allah Azze ve Celle şöyle buyurmuştur:

Onlar için bağışlanma dilesen de, dilemesen de birdir. Onlar için yetmiş defa bağışlanma dilesen dahi Allah onları bağışlamaz.” (Tevbe 80)

Eğer birisi şöyle derse: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in münafıklar için kılmaktan yasaklandığı cenaze namazı ile diğer Müslümanların namazı arasındaki farkın delili nedir?

Şüphesiz Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Allah’ın yasaklaması sebebiyle buna son verdi. Allah Azze ve Celle ve rasulü sallallahu aleyhi ve sellem (Müslümanları) bundan ve onların miraslarından yasaklamadı.

Eğer birisi: “Onların öldürülmesinin terk edilmesi Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e hastır. Başkaları bu hükme dahil değildir” derse, denilir ki:

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in öldürmediği kimseyi ona has sayarsan, öldürdüğü kimseyi de ona has say! Bir şeyin Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e has olduğuna dair delil getirilmedikçe, O’nun yaptıkları insanlara geneldir, uyulması gerekir. Ancak bir şeyin Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e has olduğuna dair delil veya haberin delaleti varsa o başka. Nitekim hidayet imamları olan Ebu Bekr, Ömer ve Osman radıyallahu anhum onlardan bazılarını biliyorlardı ve onlardan hiçbiri onlardan birini öldürmediler, onlar İslâm’ı izhar ettikleri için zahirde onlara islam hükmü uygulamaktan engellemediler.

Ömer radıyallahu anh bir kimse öldüğü zaman Huzeyfe b. el-Yeman radıyallahu anh’e gelir, eğer oturmasını işaret ederse otururdu. Bu işaretten ölen kimsenin münafık olduğunu anlardı. Müslümanların onun üzerine namaz kılmalarına ise engel olmazdı. Sadece Ömer radıyallahu anh namazı kılmadan otururdu. Çünkü cenaze namazını kılmadan oturmak, eğer başkaları onun cenaze namazını kılıyorlarsa, münafık olmayan kimsenin cenazesi için de mubahtır...”[7]

Son olarak:


Bekr b. Abdillah el-Muzenî rahimehullah, Galib el-Kattan’a şöyle demiştir:

إِنَّ مِنَ الْأُمُورِ أُمُورًا إِنْ صَدَقْتَ فِيهَا لَمْ يَكُنْ لَكَ فِيهَا أَجْرٌ، وَإِنْ كَذَبْتَ كُنْتَ كَذَّابًا، إِنَّكَ لَوْ قُلْتَ هَذَا حِمَارٌ، وَهَذَا فَرَسٌ، وَنَحْوَ هَذَا، لَمْ يَكُنْ لَكَ فِيهِ أَجْرٌ، وَلَوْ ذَهَبْتَ تَقُولُ لِلْحَصَى هَذَا طَيْرٌ، وَسَمَّيْتَهُ بِغَيْرِ اسْمِهِ كُنْتَ كَذَّابًا، فَإِيَاكَ أَنْ تَقُولَ لِرَجُلٍ مُسْلِمٍ كَافِرٌ، أَوْ لِرَجُلٍ كَافِرٍ مُسْلِمٌ

“Muhakkak bazı meseleler var ki eğer bunda doğru söylersen sana bir ecir söz konusu olmaz ve yalan söylersen yalancı olursu. Şayet sen: “Bu eşektir, şu attır” gibi sözler söylesen bunda sana bir ecir yoktur. Şayet gidip taş hakkında: “Bu bir kuştur” dersen onu isminden başka bir şeyle isimlendirmiş olur ve yalancı olursun. Müslüman bir kimse hakkında: “Kâfir” demekten veya kâfir birisi hakkında “Müslüman” demekten seni sakındırırım.”[8]



[1] Sahih ligayrihi. İbn Sa’d Tabakat (2/149) Nesâî Sunenu'l-Kubrâ (8787) Tirmizî (1549) Humeydi (820) Taberânî (17/177) Bezzar(Keşfu’l-Estar 1731) Ebu Nuaym Marife (5381) Beyhakî (9/182) Beyhakî Delail (5/116, 117) İbnu’l-Cevzi Zemmu’l-Heva (s.498)
* Abdullah b. Ebi Hadred radiyallahu anh’den: Taberî Tarih (3/68) Fesevi Ma’rife (1/406) Suheyli Ravdu’l-Unf (7/131) Beyhakî Delail (5/115) İbnu’l-Cevzi Zemmu’l-Heva (s.495)
* İbn Abbas radiyallahu anhuma’dan: Ziyau’l-Makdisi el-Muhtare (12/331)  Nesâî Sunenu'l-Kubrâ (8610) Taberânî (11/369) Beyhakî Delail (5/117) İbnu’l-Cevzi Zemmu’l-Heva (s.501) el-Elbani es-Sahiha (2594)
[2] Muslim'in şartına göre sahih. Muhammed b. Nasr el-Mervezi Tazimu Kadri's-Salat (591)
[3] Beyhaki Delail (6/489) İbn Asakir Tarih (12/188)
[4] Darimi En-Nakz Ale’l-Merisi (s.33) Hatib Tarih (3/315) Mizzi Tehzibu’l-Kemal (25/363)
[5] Hallal, es-Sunne (691)
[6] Sahih. İbn Ebi Şeybe (8/722) Mervezi Tazimu Kadri’s-Salat (600) Beyhaki (8/174) İbn Asakir Tarih (1/346) İbnu’l-Adim Bugyetu’t-Taleb (1/303)
[7] El-Umm (1/259-260)
[8] Firyabî el-Kader (391)

Mukallit Haricilerin Bâtıl Tekfirleri


Muhammed b. Abdilvehhab şöyle diyor: “Allah’ı birlese ve şirki terk etse dahi, müşriklere düşmanlığını açıkça ortaya koymadıkça bir kimsenin müslümanlığı düzgün olmaz.”
Bu söz, seleften bir imamı olmayan bir sözdür. Belli ki İbn Abdilvehhab rahimehullah, Velâ ve Berâ esasına vurgu yapmak istemiştir. Bu sözün mutlak alınması hatadır. Şüphesiz bu meselenin kayıtları ve şartları vardır. Vela ve Berâ'ya dair yazı ve sohbetlerimde bu meselenin ayrıntılarını takip edebilirsiniz.
Lakin Necid ulemasını taklid eden ve kendilerine “Vahhabiler” denilen hariciler, bu söze mutlak bir nas gibi tutunarak müşriklere düşmanlığını açıkça koymadıkları gerekçesiyle birçok müslümanı tekfir etmektedirler. Böylece bir çok konuda naslara ters düşmektedirler. Firavun’un karısı; kocasına ve onun adamlarına düşmanlığını açıkça ortaya koymamıştı. Firavun ailesinden mü’min olanlar, kavimlerine düşmanlıklarını açıkça ortaya koymamışlardı. Bilakis imanlarını gizlemişlerdi. Necaşi kavmine düşmanlığı açıkça ortaya koymamıştı.

Dünyanın Düz Olduğu Görüşünde İcma Vardır

İbn Teymiyye, dünyanın küre şeklinde olduğu görüşünü desteklemiş ve imamlıkla nitelediği ve “Rivayetleri bilmekle meşhur âlimlerden, din ilimleri ile ilgili büyük eserler sahibi, Ahmed’in ashabının ikinci tabakasından” dediği bir şahıstan nakilde bulunmuştur. Bu şahıs; Ahmed b. Cafer b. el-Munadi’dir.  O şöyle diyor: “Yeryüzünün karadan ve denizden bütün hareketlerinde küre gibi olduğunda icma ettiler.” İbn Hazm’dan da aynı şekilde nakil yapar. Şöyle diyor: “Müslümanlardan ilimde imamlık ismini hak eden imamlardan hiçbiri yeryüzünün küreselliğine karşı çıkmamıştır, onlardan bu sözü reddeden bir şey ezberlenmemiştir. Hatta Kur’an ve sünnetten deliller onun küreselliğini belirtmiştir.”  Ve arkasından uzayan sözler söylemiştir.
 Bunun sonradan çıkma bir görüş olması, onu reddetmeye yeter. İmamlardan hiçbir imam böyle bir şey (dünyanın küre olduğunu) söylememiş, Kur’an veya sünnetten de bunu zikreden bir şey gelmemiştir.
İbn Teymiyye, sapıklık önderlerinden olsa dahi bazı kimseleri imamlıkla nitelemiştir. İbnu’l-Munadî’yi de böyle niteliyor! Onun rivayetleri bilen ve din ilimlerinde büyük eserleri olan meşhur âlimlerden olduğunu söylemesine gelince, bu sırf malını revaca getirmek için süsleyen tüccarın tavrıdır. İbnu’l-Munadî’nin imam olması, meşhur bir âlim olması bir yana, aslen selefî olduğu da bilinmemektedir. Hatta İbnu’l-Munadi bu sözü İmam Ahmed’in kendisine nispet etse, ondan bu kabul edilmez, kitaptan veya sünnetten delil istenirdi. Kitapta ve sünnette bu görüşü destekleyen bir şey yoktur. Bilakis kitap ve sünnette, mücmel ve ayrıntılı olarak bu görüş reddedilmektedir.
İbn Hazm’a gelince, onun durumu malumdur. O, bir takım mutlak ifadeler kullanmıştır. Herhangi bir şey hakkında kitap veya sünnete dayalı bir icma veya ümmetin selefinden gelen sözler bulunması gerekir. Eğer böyle bir şey değilse o mücerret bir iddadan ibarettir. Bu mesele de böyledir.
Bu görüşün sahiplerinin geneli Allah Teâlâ’nın: “Geceyi gündüze dolar, gündüzü de geceye” (Zümer 5) kavlinin dünyanın küresel olduğunu gösterdiğini zannederek delil getirirler. Ayette dünyadan değil, gece ve gündüzden bahsedilmesiyle beraber, bu kimseler ayetin tefsiri hakkında da cahil kimselerdir. Selef imamlarının görüşlerinde ve tefsir âlimlerinin sözlerinde işaretle dahi olsa böyle bir açıklama yoktur. İbn Hazm’ın bu ayet hakkında: “Bu dünyanın yuvarlatıldığına dair bir nastır” sözü hayret vericidir!
Nitekim İbn Abbas radiyallahu anhuma bu ayetin tefsirinde:
يَحْمِلُ اللَّيْلَ عَلَى النَّهَارِ
“Geceyi gündüz üzerine yükler”[1] demiştir.
Mucahid rahimehullah:
يدهور الليل على النهار ويدهور النهار على الليل
“Geceyi gündüzün ardından, gündüzü de gecenin ardından getirir” demiştir.[2]
Es-Suddî rahimehullah:
يَجِيءُ بِالنَّهَارِ وَيَذْهَبُ بِاللَّيْلِ، وَيَجِيءُ بِاللَّيْلِ، وَيَذْهَبُ بِالنَّهَارِ
“Gündüzü getirip geceyi götürür, geceyi getirip gündüzü götürür” demiştir.[3]
Katade b. Diame rahimehullah:
هُوَ غشيان أَحدهمَا على الآخر
“Bu, birinin diğerini kaplaması demektir” demiştir.[4]
İbn Zeyd rahimehullah:
حِينَ يَذْهَبُ بِاللَّيْلِ وَيُكَوِّرُ النَّهَارَ عَلَيْهِ، وَيَذْهَبُ بِالنَّهَارِ وَيُكَوِّرُ اللَّيْلَ عَلَيْهِ
“Geceyi götürür ve gündüzü onun üzerine dolar, gündüzü götürür ve geceyi onun üzerine dolar” demiştir.[5]
Ed-Dahhak rahimehullah:
يُلْقِي هَذَا عَلَى هَذَا وَهَذَا عَلَى هَذَا. وَهَذَا عَلَى مَعْنَى التَّكْوِيرِ فِي اللُّغَةِ وَهُوَ طَرْحُ الشَّيْءِ بَعْضُهُ عَلَى بَعْضٍ
“Bunu onun üzerine, şunu da bunun üzerine atar” demiştir.[6] Kurtubi bunun ardından şöyle der: “Lügatte tekvîr; bir şeyin bir kısmını diğer kısmı üzerine atmak demektir.”
Mukatil, Taberi, Vahidi, Sem’ânî, İbn Ebi Zemeneyn, Maverdî, Begavî, İbn Atiyye, İbnu’l-Cevzi, Ebu Ubeyde, Kurtubî gibi sonraki müfessirler de bu minval üzere tefsir etmişlerdir.
Dünyanın küresel olduğuna bu ayeti delil getirenlerin bu iddiaları çürümüştür. Seleften hiç kimse bu ayetten böyle bir görüş çıkarmamıştır. Allah Teâlâ: “Bundan sonra yeri yaydı” (Naziat 30), “Yeryüzünü nasıl düzlediğimize baklmazlar mı?” (Gaşiye 20) buyurmuştur. Bu iki ayet yeryüzünün yayılmış ve düz olduğunun, küre şeklinde olmadığının en açık delillerindendir. Lügat ve tefsir alimleri bu hususta icma etmişlerdir. Nitekim sahabe, tabiin, müçtehit imamlar, dil uzmanları ve müfessirlerden ilgili nakilleri Modern Bilimsel Hurafeler kitabımda kaynaklarıyla aktardım.
İbn Atiyye, Gaşiye 20. Ayetinin tefsirinde şöyle demiştir: “Bu ayetin zahiri yeryüzünün küre değil, düz olduğunu göstermektedir. İlim ehlinin üzerinde bulunduğu görüş de budur. Küre şeklinde olduğunu söylemek dinin rükünlerinden bir rüknü eksiltmese de, din âlimlerinin sabit bulmadığı bir görüştür.”[7]


[1] Hasen. Taberî (20/159) İbn Ebî Hâtim (18375)
[2] Sahih. Tefsiru Mucahid (2/555) Taberî (20/160)
[3] Sahih. Taberî (20/160)
[4] Sahih. Abdurrazzak Tefsir (3/171) Taberî (20/160)
[5] Sahih. Taberî (20/160)
[6] Kurtubi (15/234)
[7] İbn Atiyye Muharraru’l-Veciz (5/475)

3 Ocak 2018 Çarşamba

İlim Meclisine Sarıksız Katılmak Uygun Değildir


Abdulaziz b. Abdillah el-Uveysî dedi ki: “Malik b. Enes rahimehullah şöyle dedi:
لَا يَنْبَغِي أَنْ تُتْرَكَ الْعَمَائِمُ، وَلَقَدِ اعْتَمَمْتُ وَمَا فِي وَجْهِي شَعْرَةٌ، وَلَقَدْ رَأَيْتُ فِي مَجْلِسِ رَبِيعَةَ بِضْعَةً وَثَلَاثِينَ رَجُلًا مُعْتَمًّا وَقَالَ مَالِكٌ: وَأَخْبَرَنِي عَبْدُ الْعَزِيزِ بْنُ الْمُطَّلِبِ أَنَّهُ دَخَلَ هَذَا الْمَسْجِدَ ذَاتَ يَوْمٍ بِغَيْرِ عِمَامَةٍ، قَالَ: فَسَبَّنِي أَبِي سِبَابًا شَدِيدًا، قَالَ: فَقَالَ لِي: إِنِّي أَكْرَهُ أَنْ أَذْكُرَ سِبَابَهُ إِيَّايَ، وَقَالَ: أَتَدْخُلُ الْمَسْجِدَ مُنْحَسِرًا لَيْسَ عَلَيْكَ عِمَامَةٌ، قَالَ مَالِكٌ: وَالْعَمَائِمُ وَالِانْتِعَالُ مِنْ عَمَلِ الْعَرَبِ الْمَاضِينَ لَا تَكَادُ تَعْمَلَهُ الْأَعَاجِمُ
“Sarıkların terk edilmesi uygun değildir. Ben yüzümde tüy bitmemişken sarık sarardım. Rebia b. Abdirrahman’ın meclisinde otuz küsür kimseyi sarıklı gördüm. Abdulaziz b. el-Muttalib bana şöyle haber verdi:
“O, bir gün mescide sarıksız olarak girince babası kendisine çirkin bir şekilde sövmüş. Dedi ki:
“Burada onun bana sövdüğü kelimeyi zikretmek istemiyorum. Babam bana şöyle dedi:
“Mescide sarıksız olarak, başı açık mı giriyorsun?” Malik dedi ki:
“Sarıklar ve ayakkabılar arabın devam edegelen amelidir. Acemler bunları neredeyse hiç kullanmazlar.”[1]


[1] Sahih maktu. Veki Muhammed b. Halef Ahbaru Kudat (1/202) Hatib Camiu’l-Ahlaki’r-Ravi (893)

29 Aralık 2017 Cuma

Meleklerle İstigasenin Hükmü

Soru:Sufiler, İmam Ahmed’in tevessül ve istigaseye inandığını iddia ediyorlar. Beyhaki Şuabu’l-İman’da (6/128, no:7697) Ebu Abdillah el-Hafız – Ahmed b. Selman el-Fakih – Abdullah b. Ahmed b. Hanbel isnadıyla rivayet ediyor:
“Babamın şöyle dediğini işittim: “İkisi binekli, üçü yaya olmak üzere veya üçü binekli, ikisi yaya olmak üzere beş defa hac yaptım. Hac yolunda yolu kaybettim. Yaya idim. Bunun üzerine:
“Ey Allah’ın kulları! Bana yolu gösterin” demeye başladım. Çok geçmeden yolu buldum.” Veya babam buna benzer bir şey söyledi.” İmam Ahmed’in Şuabu’l-İman’da geçen bu rivayetine ve İbn Abbas radiyallahu anhuma’dan gelen şu hadise dayanıyorlar: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki:
Muhakkak Allah Azze ve Celle’nin hafaza melekleri dışında bazı melekleri vardır. Ağaçtan düşen yaprakları dahi yazarlar. Biriniz ıssız bir arazide kaybolursa: “Ey Allah’ın kulları bana yardım edin, Allah size merhamet etsin” diye seslensin.” Bunu Bezzar; Hatim b. İsmail – Usame b. Zeyd – Eban b. Salih – Mucahid – İbn Abbas radiyallahu anhuma isnadıyla rivayet etmiştir. Bundan dolayı İmam Ahmed’in kavline göre duada Nebî sallallahu aleyhi ve sellem ile tevessül etmek mustehaptır diyorlar. En yakın zamanda cevabınızı bekliyorum.”
Cevap: Hamd Allah’adır.
Birincisi: Bezzar (4922); Usame b. Zeyd el-Leysî – Eban b. Salih – Mucahid – İbn Abbas radiyallahu anhuma isnadıyla merfu olarak rivayet ediyor (Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki):
إِنَّ لِلَّهِ مَلائِكَةً فِي الأَرْضِ سِوَى الْحَفَظَةِ ، يَكْتُبُونَ مَا سَقَطَ مِنْ وَرَقِ الشَّجَرِ ، فَإِذَا أَصَابَ أَحَدَكُمْ عَرْجَةٌ بِأَرْضٍ فَلاةٍ فَلْيُنَادِ : أَعِينُوا عِبَادَ اللَّهِ
Muhakkak ki Allah yeryüzünde hafaza dışında melekleri vardır, ağaçtan düşen her yaprağı yazarlar. Biriniz ıssız bir arazide kaybolursa “Bana yardım edin Allah’ın kulları!” desin.”
Bezzar dedi ki: “Bu sözü Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’den bu lafızla ancak bu yoldan ve bu isnad ile biliyoruz.” Musnedu’l-Bezzar (11/181)
Bu hadis iki illet ile illetlendirilmiştir:
Birincisi: İsnadı Usame b. Zeyd el-Leysî etrafında dönmektedir. O, cerh ve ta’dil âlimlerinin kendisi hakkında ihtilaf ettikleri bir ravidir. Kimisi sika derken kimisi zayıf der. Her halukarda hıfzı eleştirilmiştir.  İmam Ahmed dedi ki: “Onun rivayetlerini düşünürsen kendisindeki münkerliği anlarsın.” (İbn Adiy, el-Kamil Fi’d-Duafa 2/76) Hafız Zehebî Usame b. Zeyd el-Leysi hakkında şöyle demiştir: “Saduktur, bazen yanılır. Yahya el-Kattan’ın onun hakkındaki sözleri ihtilaflıdır. Ahmed: “Bir şey değildir” dedi. Nesai: “Kuvvetli değil” dedi. İbn Adiy: “Onda bir sakınca yoktur” dedi.” (el-Mugni Fi’d-Duafa 1/66) Hafız İbn Hacer de et-Takrib’de (s.98): “Saduktur, yanılır” dedi.
İkincisi: Usame b. Zeyd’den rivayet edenler de bu hadiste ihtilaf etmişlerdir. Kimisi Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sözü olarak merfuan, kimisi de İbn Abbas radiyallahu anhuma’nın sözü olarak mevkufen rivayet etmiştir. Nitekim merfuan rivayetinde Hatim b. İsmail tek kalmıştır. Bunu Bezzar, Musned’inde (4922) rivayet etmiştir. Şu dört ravi ise ona muhalefet ederek mevkuf rivayet etmişlerdir:
1- Abdullah b. Ferruh. Beyhakî Şuabu’l-İman (1/325)
2- Ravh b. Ubade. Beyhakî Şuabu’l-İman (10/140)
3- Cafer b. Avn. Beyhakî Şuabu’l-İman (10/140)
4- Ebu Halid el-Ahmer. İbn Ebî Şeybe Musannef (6/91)
Bunların hepsi de Usame b. Zeyd el-Leysî tarikiyle İbn Abbas radiyallahu anhuma’nın kendi sözü olarak rivayet etmişlerdir. Şüphe yok ki mevkuf olarak rivayeti tercihe şayandır. Çünkü ravileri sayı bakımından daha çok ve ezberleri daha kuvvetli, hata ve yanılmadan daha uzaktırlar. İmam Şafii şöyle demiştir: “Çok sayıdaki kimsenin rivayeti, ezber bakımından tek kişinin rivayetinden önceliklidir.” (İhtilafu’l-Hadis s.177)
Hafız Şemsuddin ez-Zehebî şöyle demiştir: “Hadisi sağlam bir ravi bir isnadla rivayet eder, veya mevkuf olarak ya da mürsel olarak rivayet eder de, onunla beraber aynı hadisi rivayet eden diğer sağlam raviler ona muhalefet ederlerse, sikaların sözbirliği ettiği rivayete itibar edilir. Zira tek kişi yanılabilir. Burada illetlendirme söz konusu olmaksızın onun hatası ortaya çıkar. Cemaatin rivayetine itibar edilir.” (el-Mukiza s.52)
Bu hadisin kabulüne hülmedersek tercih edileni, İbn Abbas radiyallahu anhuma’nın kavli olmasıdır. Bu hadis, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in sözü değildir.
Beyhakî dedi ki: “Bu, İbn Abbas radiyallahu anhuma’dan mevkuftur. Bunun doğruluğu tecrübe edildiğinden İlim ehlinden olan salihler katında bu hadisle amel edilmektedir.” Beyhakî, el-Adab (s.269)
Bu hadisle amel edenlerden birisi de İmam Ahmed b. Hanbel rahimehullah’tır. Abdullah b. İmam Ahmed dedi ki: “Babamın şöyle dediğini işittim:
حججْت خمس حجج ، منها ثنتين راكبًا ، وثلاثة ماشياً أو ثِنْتَيْنِ ماشياً وثلاثة راكبًا ، فضللت الطَّرِيق في حجَّة ، وكنت مَاشِيا ، فجعلت أقول : يا عباد الله دلوني على الطَّرِيق ، فلم أزل أقول ذلك حتى وقفتُ على الطريق
“Beş defa hac yaptım. Bunlardan ikisini binekli, üçünü yürüyerek veya ikisini yürüyerek, üçünü binekli olarak yaptım. Yürüyerek hac yaptığımda yolu kaybettim ve: “Ey Allah’ın kulları! Bana yolu gösterin” demeye başladım. Çok geçmeden yolu buldum.” Abdullah b. Ahmed, Mesailu’l-İmam Ahmed’de (s.245) rivayet etmiştir. Bkz.: İbn Asakir Tarihu Dimeşk (5/298)
İkincisi: Uyarıda bulunulması gereken önemli hususlardan birisi, istigasenin şirk olmasında şu kayıt vardır: Allah’tan başkasından sadece Allah’ın gücü yeten bir şeyi istemek şirktir.
Ama mahlûkun güçlerinin yettiği konuda istigase yapmak/yardım istemek hiçbir şekilde şirk değildir. Yukarıda zikredilen rivayette meleklerden bir sınıfın bulunduğu bildirilmiştir. Onlar diridirler. Tabiî hayatları kendilerine göredir. Allah onları arazilerde kaybolanlara yardım etmeleri ve onlara yolu göstermeleri için görevlendirmiştir. Kim onlardan yardım talep ederse, mahlûktan onların güçlerinin yettiği bir şeyi talep etmiş olur. Allah onları bu iş için görevlendirmiştir.
Bu, ölü olan veya gaip olan mahlûktan hastaya şifa talep etmekten, çocukla rızıklandırılmayı istemekten, eşinin doğumunun kolaylaştırılmasını istemekten, merhamet veya afiyet vermesini istemekten veya sadece Allah’ın gücünün yettiği benzer şeyleri talep etmekten tamamen farklıdır.
Şeyhulislam İbn Teymiyye şöyle demiştir: “İstigase; gavs talep etmektir. Bu da zorluğun giderilmesi demektir. İstinsar; destek talep etmek, istiâne; yardım istemek demektir. Mahlûktan, onların güçlerinin yettiği konularda bunlar talep edilebilir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Eğer dinde sizden destek isterlerse size düşen onlara destek olmaktır.” (Enfal 72) Yine Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
Birbirinize iyilik ve takva hususunda yardım edin.” (Maide 2) Ama yalnızca Allah’ın gücü yeten konularda bu, sadece Allah’tan talep edilebilir.” (Mecmuu’l-Fetava 1/103)
Yine İbn Teymiyye şöyle demiştir: “Sadece Allah Teâlâ’nın gücü yeten konulara gelince, bunun Allah Subhanehu’dan başkasından talep edilmesi caiz değildir. Bu, ne meleklerden, ne nebilerden, ne de başkalarından istenebilir. Allah’tan başkasına: “Beni bağışla”, “Bize yağmur yağdır”, “Kâfir topluluklara karşı bize destek ol” veya “Kalplerimizi hidayet et” demek caiz değildir. Ama beşerin gücü yeten konuda yardım istemek bu babdan değildir.” (Mecmuu’l-Fetava 1/329)
Yine şöyle demiştir: “Sünnet şöyle devam edegelmiştir: Hayatta olan kimseden, onun gücünün yettiği başka şeyler talep edilebildiği gibi, dua etmesi de talep edilebilir. Ama gaip olan ve ölü olan mahlûka gelince, ondan bir şey istenmez.” (Mecmuu’l-Fetava 1/344)
Yine şöyle demiştir: “Allah’tan başkasının gücünün yetmediği ve başkasından istenemeyecek şeylere örnek. Yağmuru indirmek, bitki bitirmek, sıkıntıları gidermek, sapıklıktan hidayet etmek, günahların bağışlanması gibi hususlardır. Şüphesiz bütün mahlûkattan hiçbiri bunlara güç yetiremez. Bunlara ancak Allah güç yetirir.” (Mecmuu’l-Fetava 1/370)
Şeyhulislam’dan bu konuda birçok nakiller yaptık. Çünkü heva ve bid’at ehlinin bu konularda karıştırmaları çoktur.
Şeyh Salih Âlu’ş-Şeyh şöyle demiştir: “Hadis, batıl ehlinin iddia ettikleri gibi ölülerden ve benzerlerinden yardım istemeye delalet etmemektedir. Bilakis açık bir şekilde yolu kaybeden kimselerin sesleneceği muhatapların melekler olduğu belirtilmektedir. Onlar kendilerine sesleneni işitirler ve rablerinin izniyle onlara cevap vermeye güç yetirirler. Çünkü onlar onlar yolu kaybetmiş kimselere yol göstermeye imkânları olan dirilerdir. Onlar Allah’ın kullarıdır. Hayattadırlar ve işitirler. Rablerinin kendilerine verdiği imkân ile cevap vermeye güç yetirirler. Bu da ıssız arazide yolu göstermedir. Bu rivayetlerden belli bir şahsa ismiyle seslenmeye delil getiren kimse Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem adına yalan söylemiş olur. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in sözünü iyi düşünüp anlamamıştır. Bu tavır ise hevâ ehlinin özelliğidir. Bu durum anlaşıldıysa;
Bu rivayet, zayıflığına rağmen kendisiyle amel edilmesi konusunda gevşeklik gösterilen zikirlerdendir. Çünkü dini esaslara uygundur, Kur’an naslarına ve nebevî hadislere aykırı değildir. Sonra, bu konu hakkında delil gelen konuya özeldir. Çünkü bu kıyasın caiz olmadığı bir konudur. Zira akideler ancak tevkif üzeredir. (Sadece vahyin naslarıyla belirlenir.)” (Hazihi Mefahimuna s.56)
Özetle: Yalnızca Allah’ın gücü yeten konular; ölüleri diriltmek, rızık vermek gibi Allah’ın rububiyetine dair özelliklerdir. Bütün bunlar Allah Subhanehu’dan başkasından istenemez. Kim bunlardan bir şeyi Allah’tan başkasından istigase yaparak isterse şirk koşmuş olur.
Mahlûkatın güçlerinin yettiği şeylere gelince, bunları, gücü yeten kimseden istemekte bir sakınca yoktur. Mahlûktan istigasede iki şart vardır: kendisinden istigase yapılan/yardım istenen kimsenin hayatta olması, hazır (orada) olması ve bunu yapmaya kâdir (gücü/imkânı) bulunmasıdır.
Allah en iyi bilendir.
Tercüme: Ebu Muaz
Ebu Muaz’ın notu: Usame b. Zeyd el-Leysî Muslim’in ricalindendir. Buhârî ta’likan ondan rivayette bulunmuştur. Hadisi hasen derecesinden aşağı kalmaz. Bu yüzden el-Elbanî rahimehullah, ed-Daife’de (2/111) yukarıda zikredilen İbn Abbas radiyallahu anhuma rivayeti hakkında; mevkuf olarak isnadı hasendir demiştir. Hafız İbn Hacer Netaicu’l-Efkâr’da merfu rivayeti hakkında hasen demiştir. (Futuhatu’r-Rabbaniye 5/151) es-Sehavî, el-İbtihac’da merfu rivayete hasen demiştir. Heysemi de Mecmau’z-Zevaid’de (no: 17104) “Ricali sikadır” demiştir. Doğrusu, fetvada da zikredildiği gibi mevkuf olarak hasen olmasıdır. Lakin hükmen merfudur. El-Elbani rahimehullah, İbn Abbas radiyallahu anhuma’nın bunu ehli kitaptan almış olabileceği gibi mücerret bir ihtimal ortaya atarak hükmen merfu sayılmayacağını söylese de, bu iddianın muteber olamayacağı ortadadır. Nitekim bu konuda sahih delil de sabit olmuştur. Bu önemli delil, yukarıda tercüme ettiğim fetvada zikredilmemiştir. Buhârî’nin uzunca rivayet ettiği İbrahim aleyhi's-selâm kıssasında Hacer aleyha's-selâm bir ses işitince:
أَغِثْ إِنْ كَانَ عِنْدَكَ خَيْرٌ
Ey sesin sahibi! Yardım edebilecek güçteysen bana yardım et” diye seslenerek Cibril aleyhi's-selâm’dan yardım istemiştir. (Buhârî 3365)
Fetvada zikredilen rivayet ve benzerleri hakkında el-Elbani rahimehullah şu açıklamayı yapmıştır:
1- İbn Mes’ud radıyallahu anh’den rivayet edilir: Nebi sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
Sizden biriniz boş bir arazideyken hayvanı kaçacak olursa: “Ey Allah’ın kulları! Benim için onu tutun, Ey Allah’ın kulları! Benim için onu tutun” diye seslensin. Zira Allah’ın yeryüzünde onu sizin için yakalamaya hazır kulları vardır” Zayıftır. Bkz.: Ed-Daife (655)
Açıklama:
Hafız Sehavi, el-İbtihac Biezkari’l-Musafiri ve’l-Hac” adlı kitabında (s.39) şöyle demiştir: “İsnadı zayıftır. Lakin Nevevi şöyle dedi: “Büyük şeyhlerimizden biri bunu tecrübe etmiştir.”
Derim ki: ibadetler tecrübelerden alınamaz. Özellikle de bu hadiste olduğu gibi gaybî olan konularda!.. Bu hadisin sahih olduğunu tespit için tecrübeye meyletmek caiz değildir! Bu nasıl olsun ki, nitekim bazıları sıkıntılı anlarda ölülerden istigase (yardım isteme) yapmanın caiz olduğu konusunda bu hadise dayanmaktadırlar. Hâlbuki bu katışıksız bir şirktir! Allah yardımcımız olsun.
El-Herevî’nin Zemmu’l-Kelam’da (4/68/1) şu rivayeti en güzel rivayetlerdendir:
“Abdullah b. Mubarek yolculuklarından birinde yolda kayboldu. Ona “zorda kalanın yahut yolunu kaybedenin korktuğu zaman: “Ey Allah’ın kulları! Bana yardım edin” diye seslenirse yardım görür” haberi ulaşmıştı. Bunun üzerine bu rivayetin isnadına bakmak için bu rivayetin yazılı olduğu cüzü aramaya başladı.” El-Herevî dedi ki: “İsnadını görmeden böyle bir dua yapmayı caiz görmemişti”
Derim ki: İttiba’nın işte böyle olması gerekir.
Güzellikte bunun bir benzeri, Allame Şevkanî’nin Tuhfetu’z-Zakirin’de (s.140) bu konuyla ilgili söylediği şu sözlerdir:
“Diyorum ki: Sünnet sırf tecrübe ile sabit olmaz. Bir kimsenin bir şeyi sünnet olduğuna inanarak işlemesi, o kimseyi bidatçilikten çıkarmaz. Duanın kabul edilmiş olması, kabul sebebinin Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den sabit olduğunu göstermez. Nitekim Allah sünnete tevessül etmeden dua edenin duasına da icabet etmektedir. O merhametlilerin en merhametlisidir. Bir istidrac olarak (yani kulun derece derece sapması için) duasına icabet etmiş olabilir.”
2- Utbe b. Gazvan radıyallahu anh’den: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
Sizden biriniz bir şey kaybeder de, kimsenin olmadığı bir yerde yardıma ihtiyacı olursa şöyle desin: “Ey Allah’ın kulları! Bana yardım edin, ey Allah’ın kulları bana yardım edin” Zira Allah’ın göremediğimiz bazı kulları vardır.” Zayıftır. Bkz.: ed-Daife (656)
Açıklama:
Bu hadis, önceki gibi zayıf olmakla beraber, ölmüş olan Salihlerden ve velilerden yardım istemenin caiz olduğuna dair bir delil bu hadislerde mevcut değildir. Zira her ikisinde de “Allah’ın kulları” ile kastedilenler insan dışındaki varlıklardır. Bunun delili, ilk hadiste geçen: “Zira Allah’ın sizin için onları yakalamaya hazır kulları vardır” sözüdür. Bu hadiste de onlar: “Zira Allah’ın göremediğimiz kulları vardır” sözüyle anlatılmıştır.
Bu nitelik ancak cinlere veya meleklere uyar. Çünkü adeten onları görmeyiz. Nitekim diğer bir hadiste onların meleklerden bir grup oldukları açıklanmıştır. Bezzar, İbn Abbas radıyallahu anhuma’dan şu lafızla rivayet ediyor:
Muhakkak ki Allah Teâla’nın yeryüzünde hafaza melekleri dışında, yere düşen her bir ağaç yaprağını dahi yazan melekleri vardır. Issız bir arazide biriniz bir sıkıntıya düşerse: “Ey Allah’ın kulları! Bana yardım edin” diye seslensin.”
…Eğer sahihse – bu hadis, ilk hadiste “Allah’ın kulları” sözüyle kastedilenin melekler olduğunu tayin etmektedir. Buna ister diri, ister ölü olsunlar, “Gayb erenleri” denilen veliler, Salihler gibi insanlardan veya cinlerden olan Müslümanları katmak caiz değildir. Zira onlarla istigâse (onlardan manevi yardım istemek) ve onlardan yardım talep etmek açık bir şirktir. Çünkü onlar duayı işitmezler, işitseler de buna cevap vermeye ve istekleri yerine getirmeye güç yetiremezler. Bu husus birçok ayetlerde açıkça belirtilmiştir. Bu ayetlerden birisi de Allah Azze ve Celle’nin şu buyruğudur:
O'ndan başka yalvardıklarınız, bir çekirdek lifine bile sahip değildirler. Eğer onlara duâ ederseniz, duanızı işitmezler; işitseler bile, size cevap veremezler. Kıyamet günü sizin ortak koşmanızı inkâr ederler. Her şeyden haberdâr olan Allah gibi hiç kimse sana haber veremez.” (Fâtır 13-14)
Hafız İbn Hacer’in hasen dediği İbn Abbas radıyallahu anhuma hadisini İmam Ahmed kuvvetli görmüş, bununla amel etmiştir. İmam Ahmed’in oğlu Abdullah, el-Mesail’de (217) şöyle demiştir:
“Babamın şöyle dediğini işittim: “İki defa binekli, üç defa da yaya olmak üzere veya iki defa yaya, üç defa binekli olarak beş defa hac yaptım. Yaya olarak yaptığım haclardan birinde yolu kaybettim. “Ey Allah’ın kulları! Bana yolu gösterin!” demeye başladım. Ben böyle demeye devam ederken yolu buluverdim.” Veya babam buna yakın bir şey söyledi.” Bunu Beyhaki eş-Şuab’da (2/455/2), İbn Asakir (3/72/1) Abdullah b. Ahmed yoluyla, sahih bir isnad ile rivayet etmişlerdir…”

27 Aralık 2017 Çarşamba

Akidemiz ve Davetimiz

İşte Akidemiz ve İşte Davetimiz
Telif: Şeyh Mukbil b. Hâdî el-Vadiî rahimehullah
Tercüme ve Şerh: Ebû Muâz el-Çubukâbâdî

Kitabı indirmek veya okumak için buraya tıklayın

25 Aralık 2017 Pazartesi

Re’y ve Kıyas Ashabı Bid’at Ehlidir


Hicri 280 yılında vefat eden, İmam Ahmed’in öğrencilerinden Harb b. İsmail el-Kirmani rahimehullah es-Sunne’de (no: 87-88) şöyle demiştir:
“Din ancak; Allah Azze ve Celle’nin kitabı, eserler, sünnetler ve sika kimselerden gelen sahih, kuvvetli ve meşhur haberler ve sahih rivayetlerdir. Sika ve meşhur kimse, sika ve meşhur kimseden rivayet ederek, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e veya ashaba yahut tabiine veya etba’ut-tabiîne yahut sonraki meşhur, kendilerine uyulan, sünnete tutunan, rivayetleri akleden, bid’at ile bilinmeyen, yalanla eleştirilmeyen ve muhalefetle suçlanmayan imamlara ulaşana kadar birbirini tasdik ederek gelmiştir. Onlar kıyas ve re’y ashabı değillerdir. Çünkü dinde kıyas batıldır. Re’y de öyledir, ondan daha batıldır. Dinde re’y ve kıyas ashabı bid’atçi, sapık cahillerdir. Ancak bu konuda güvenilir imamlardan olan seleften rivayet varsa, o rivayeti almak evlâdır.”
Hicri 241 yılında vefat etmiş olan Muhammed b. Abdilaziz rahimehullah şöyle demiştir: “Dinde re’y ve kıyas ashabı sapık bid’atçilerdir. Ümmetin dininden çıkmışlardır. Çünkü dinde re’y ve kıyas ashabı bununla kitabı ve sünneti batıl saymak, ilmi ve rivayeti iptal etmek, kendi görüş ve kıyaslarında teferrüt etmek isterler.” (er-Risaletu'l-Vadıha (2/269)
İmam Ahmed b. Hanbel rahimehullah şöyle demiştir: “Re’y (dinde şahsi görüşlere) bakıp da kalbinde fesat oluşmayan neredeyse hiç kimse yoktur.”
Yine şöyle demiştir: “İnsanlara düşen ancak Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den gelen rivayetlere tabi olmak, sahihini sakiminden ayırmak, bundan sonra aralarından ihtilaf yoksa Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in ashabının sözlerine bakmak, eğer ashab ihtilaf etmişlerse kitaba bakıp hangisinin sözü kitaba veya Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in sözüne uygunsa onu almak, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’den veya ashabından gelen bir şey yoksa tabiinin sözlerine bakmak, hangisinin sözü kitap ve sünnete uygunsa onu almak, onlardan sonra gelen insanların çıkardıkları şeyleri terk etmektir.” (Bedaiu’l-Fevaid (5/1428)
Yine Harb b. İsmail el-Kirmani rahimehullah, es-Sunne (no:109) şöyle demiştir: “Re’y ashabı bidatçi ve sapıklardır. Sünnetin ve eserin (seleften gelenlerin) düşmanıdırlar. Onlar dinde re’y, kıyas ve istihsan yapılmasını caiz görürler. Onlar seleften gelen rivayetlere muhaliftirler. Hadisi iptal ederler, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hadisini reddederler ve Ebu Hanife ve onun görüşünde olanları imam edinirler, onların dinini din edinir ve onların görüşüne uyarlar. Hangi sapıklık bundan daha açıktır veya bunun gibidir? Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ve ashabının sözlerini terk edip Ebu Hanife ve ashabının re’ylerine tabi oluyorlar! Sapıklık ve tuğyan olarak bu yeter!”
Taklid ve İttiba Terimleri Hakkında Uyarı: Önceki muhaddisler ve sünnet imamları taklid ile Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in ashabından ve onlara uyan selef âlimlerinden gelen eserlere tabi olmayı kastediyorlardı. Şüphesiz bu övülen bir durumdur. Sonrakiler ise taklid kelimesiyle, delilini bilmeden ve seleften rivayet söz konusu olmadan, sözü hüccet olmayan kimsenin sözünü almak manasında kullanmışlardır. Bu ittifakla kınanmıştır. Nitekim İbn Abdilberr rahimehullah gibi bazı âlimler, öncekilerle sonrakilerin taklid kelimesini farklı manada kullanmalarından dolayı karışıklığı kaldırmak için, öncekilerin taklid dedikleri şeye “ittiba” demişler, sonrakilerin taklid tanımını da kınanmış taklid olarak nitelemişlerdir.
Harb b. İsmail el-Kirmani rahimehullah es-Sunne’de (no:89) şöyle demiştir: “Taklidi uygun görmediğini ve dininde kimseyi taklid etmediğini iddia etmek fasık bid’atçinin sözüdür. Allah’ın, rasulünün, dininin, kitabının ve nebisi sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetinin düşmanıdır. Bu sözüyle ancak rivayetleri batıl saymak, ilmi iptal etmek, sünneti söndürmek, re’y, kelam, bid’at ve muhalefet ile tek kalmak ister. Bu görüşte olana Allah, melekler ve bütün insanlar lanet etsin. Bu, bid’atçilerin en pis sözüdür. Çirkinlik ve sapıklığa en yakın olanıdır, hatta sapıklığın kendisidir. Taklidi uygun görmediğini iddia eder, fakat dininde Ebu Hanife, Bişr el-Merisi ve ashabını taklid eder! Allah’ın dininin düşmanlarından hangisi sünnetleri söndürmek, rivayetleri iptal etmek isteyerek taklidi uygun görmediğini iddia eden, fakat dininde ismini verdiğim sapıklık imamları, bid’atlerin öncüleri ve muhaliflerin önderleri olan kimseleri taklid eden kimseden daha çok düşmandır? Bu görüşe Allah gazap eder.”
İmam İshak b. Rahuye rahimehullah şöyle demiştir: “Biz ittiba ashabıyız. Önceki imamlarımızı taklid ederiz. Allah onlara rahmet etsin. Allah’ın kitabında ve Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetinde bulunmayan, hiçbir imamın söylemediği bir sözü nakletmeyiz.” Hallal, es-Sunne’de (9712) rivayet etmiştir.
İmam el-Berbehari rahimehullah, Şerhu’s-Sunne’de (no:93) şöyle demiştir: “Şunu iyi bil ki din ancak takliddir. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in ashabını taklid etmektir.”
Yine Şerhu’s-Sunne (no:144)’te şöyle demiştir: “Nefsin hakkında Allah’tan sakın! Sana gereken şey seleften gelen rivayetler, eser ashabı ve takliddir. Zira din ancak takliddir. Yani Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’i, ashabı radiyallahu anhum’u ve bizden öncekileri taklid etmektir. Onlar bir karışıklık bırakmamışlardır. Onları taklid et ve rahata kavuş. Eseri ve eser ehlini (seleften gelen rivayetleri) aşma!”
Ed-Darimi rahimehullah, en-Nakz’da (s.298) şöyle demiştir: “Şureyh ve İbn Sirin şöyle demişlerdir: “Esere (seleften gelen rivayetlere) tutunduğumuz sürece sapmayız.” İbrahim (en-Nehai) dedi ki: “İş tamamen önceki duruma uymaktır. Şayet bize onlardan sadece tırnağı yıkadıkları ulaşsaydı onları aşmazdık. Bir kavmi hakir görmek olarak, onların amellerine muhalefet yeterlidir.” Rivayetlere uymak takliddir. Şayet Bişr el-Merisi’nin iddia ettiği gibi kişinin kendisinden önceki fakihlere uyması caiz olmasa, Allah Teâlâ’nın şu ayette zikrettiği ittibanın yeri nedir?: “Onlara güzellikle ittiba edenler” (Tevbe 100) Sahabe, tabiin ve onlardan sonrakilerden gelen rivayetleri ne yapardı? Kişi bunlarla amel etmezse bu rivayetlerin hilafına olarak aklıyla istinbat etmeye kalkmaz mı? O zaman da rivayetler boşa çıkar, haberler gider ve ilim ehlinden ilim talebinden mahrum kalınır, insanlar el-Merisi ve ashabının küfür olan aklî ürünlerine ve imkânsız tefsirlerine sarılırdı…”
İşte önceki ehl-i sünnet muhaddislerin taklid kelimesiyle kastettikleri ancak sözü hüccet olanın sözüne ittibadır. Bu, ehl-i sünnet ile bid’at ehli arasındaki ayrımdır.
Sünnet ehli, seleften rivayet edilen istinbatlara, hangi delilden istinbat edildiğini bilerek uyar, ittiba eder.
Bid’at ehli ise; “Onlar rical ise biz de ricaliz” der ve kendi görüşleriyle istinbat ederek selefe muhalefet ederler yahut re'y ehli olan Ebu Hanife gibi Selef'e muhalefet etmiş sapıkları imam edinerek, delillere aykırı istinbatları taklit ederler.
Ehl-i Sünnetin İmamı Ahmed b. Hanbel rahimehullah kitap ve sünnetten istinbat edilen hükümler hakkında: “Seni senden önce bir imamın bulunmayan meselede konuşmaktan sakındırırım” demiştir. Asrımızdaki bozuk menhec sahipleri İmam Ahmed'in bu sözünü, kendisine hadis ile hüccet getirildiğinde hevâlarına alet ederek kullanmakta ve hadise karşı: "Bu hadisle hangi alim amel etmiş, imamın var mı?" şekllinde sözler söyleyerek sapık bid'atçi Re'y ashabının yolunu tutmaktadırlar!

24 Aralık 2017 Pazar

Sigaranın 7 Faydası daha

1- Zayıflamaya faydası
Sigara içenlerin, içmeyenlere göre kiloları daha azdır. Yeme ve sigaradaki nikotin arasında ters ilişki vardır. Beyindeki doyma merkezini etkilemektedir.
2- Depresyona faydası
Sigara içen birçok kimse, sigaranın mutsuzluğa iyi geldiğini kabul etmiyorlar ve sigaradan kurtulmak gerektiğini düşünüyorlar. Lakin sigaranın mutsuzluğu giderdiği ortaya çıkmıştır. Psikolojik rahatsızlıklara ve depresyona iyi etkileri olduğu ve tedavinin yan etkilerinin atılmasına yardım ettiği açıklandı. Nikotinin beyin kimyasında değişikliklere neden olduğu bilimsel olarak ispatlanmıştır.
3- Unutkanlığa faydası
Sigaranın uzun sürede hafızayı etkilemesi bekleniyor. Lakin tuhaf bir biçimde nikotin beyni koruyor ve kısa sürede hafızayı iyileştiriyor.
4- Kolon iltihabına faydası
Sigara içmek apseli kolon iltihabından koruyor. Sigaranın kolonda diğer bir soruna sebep olması mümkündür. Lakin araştırmalar sigaradaki nikotinin hastalığın seyrini etkilediğini ve bu hastalığın sigara içenlerde görülmesini engellediğini göstermiştir. Yine günlük olarak içilen sigaradaki artışa göre bu koruma da artmaktadır. Sigara içmeyen kimseler de bunun yerine nikotin tabletleri kullanabilirler.
5- Parkinson hastalığına faydası
Parkinson hastalığı yaşlılar arasında yaygın bir hastalıktır ve sigara içmeyen insanlarda daha çok görülür. Çalışmalar, sigara içen yaşlıların parkinson hastalığından %75 oranında daha fazla korunduğunu, sigara içtikten sonra bırakanlar ise bu hastalıktan %50 oranında korunduğunu ortaya koymuştur. Avustralya’da hastalığın ilerleyen aşamalarındaki insanlarda test edilmiş ve sonuç alınmıştır. Ancak bu sonuçların sigarada bulunan nikotin sebebiyle mi, yoksa sigarada bulunan başka bir madde sebebiyle mi olduğunu bilememişlerdir.
6- Kanser hastalığına faydası
Sigara içenlerin menopozdan sonra miyom veya rahim kanserlerinden %30 daha fazla korundukları ortaya çıkmıştır. Bunun sebebi sigarada, hastalık nedeni olan östrojen hormonu karşısında aktif olan bir madde olabilir. Yine sigara cilt kanseri ve tiroitten de korumaktadır.
7- Gebelik zehirlenmesine faydası
Yüksek gebelik basıncı, ya da gebelik zehirlenmesi denilen preeklampsi sorunu gebeler için, doğum esnasında birçok problemlere sebeb olan en önemli sorunlardan biridir. Bununla beraber sigara, normal bir kimsenin basıncını artırır. Hamilelerdeki kan basıncını ise azaltmaktadır. Yani sigara içen bir gebenin basıncı %30 oranındadır. Bu konuda birçok araştırmalar vardır ve söz birliğine ihtiyaç yoktur.
Terüme: Ebu Muaz
 

23 Aralık 2017 Cumartesi

Sigaranın Çok Bilinmeyen Beş Faydası


Bilim adamları sigaranın beş faydasının bulunduğunu tespit etmişlerdir:
Birincisi: Sigara içmek diz ameliyatları ihtimalini düşürür. Bu hususta yapılan son araştırmalar sigara içen erkeklerin diz ameliyatlarına maruz kalmasının, hiç içmeyenlerden çok daha az olduğunu ortaya koymuştur.
Avustralya’da Adelaide Üniversite’sinde yapılan çalışmaya göre; sigara içenler nadiren koşu yapıyorlar. Dizin değiştirilmesine sebep olan ağır obezite gelişmesi ihtimali daha az.
Ayrıca sigara içmek, nikotinin eklem ve kıkırdağın bozulmasını azaltma kabiliyeti sebebiyle osteoporoz/kemik erimesi riskini de azaltmaktadır.
İkincisi: Sigara içmek parkinson hastalığına yakalanma riskini düşürür. Sigara içenlerle parkinson hastalığı arasında garip bir ters ilişki vardır. Sigara içen şahıslar her sigara ile parkinsona yakalanmaktan korunmaktadırlar. Harvard Üniversitesi sorumluları bunun sebebini bilememişlerdir.
Üçüncüsü: Sigara içmek obezite riskini azaltmaktadır. Tütünde mevcut olan nikotin, iştah engelleyicilerden sayılmaktadır. Kilo almak için verilen kurslarda sigarayı bırakmak tavsiye edilmekte, fakat içeriğinde mevcut olan toksik maddeler sebebiyle, zayıflamak isteyenlere tabipler sigarayı tavsiye etmemektedirler!
Dördüncüsü: Sigara içmek, kalp krizi sonra ölüm riskini azaltmaktadır. Sigara içenler, sigarada mevcut olan zehirli tahriş edici maddeler sebebiyle büyük oranda kalp rahatsızlıklarına maruz kalırlar.  Çünkü damarların iç duvarları yağ ve plaklar ile kaplanmaya ve daralmaya müsait olmaktadır. Sigara içenlerin ölüme daha az maruz olmalarını ve kalp hastalığına yakalandıktan sonra tedaviye daha çok cevap vermelerini bu durum açıklamaktadır. Çünkü sigara içenler, içmeyenlerden yaklaşık on sene daha erken bir şekilde kalbin ilk basıncından yardım almaktadırlar.
Beşincisi: Sigara içmek clopidogrel[1] maddesinin artmasına yardım eder. Günlük olarak içilen sigara en azından Clopidogrel etkinliğini artırmaktadır. Zira sigara bileşimindeki maddelerden biri, proteinlerden “Cytochromes” denilen belirli bir türü harekete geçirmekte ve Clopidogrel maddesinin etkinliğini artırmaktadır.

Kaynak: Times, Şam Haber Ajansı

Tercüme: Ebu Muaz
Link: http://www.alalam.ir/news/2012071/%D9%84%D8%A7-%D9%8A%D8%B5%D8%AF%D9%82------5-%D9%81%D9%88%D8%A7%D8%A6%D8%AF-%D9%84%D9%84%D8%AA%D8%AF%D8%AE%D9%8A%D9%86---%D8%AA%D8%B9%D8%B1%D9%81-%D8%B9%D9%84%D9%8A%D9%87%D8%A7---


[1] Klopidogrel Tienopridin grubu olan ve trombositlerin yüzeyindeki ADP reseptörlerini spesifik ve irreversibl (geri dönüşümsüz) olarak bloke eden bir antiagregan (Kan sulandırıcı) ilaç etken maddesidir

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente estağfiruke ve etûbu ileyk" (Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)