Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

15 Mayıs 2025 Perşembe

Dünyanın Şekli Konusunda Devekuşu Yumurtası Yalanı

 SoruMerhabalar. Naziat Suresi 30. ayette geçen 'dehaha' kelimesinin deve kuşu yumurtası anlamına geldiği ve buradan da dünyanın küre şeklinde olduğu sonucu çıkartılıyor. Dehaha kelimesini bana sağlam kaynaklar vererek açıklayabilir misiniz?

CevapBazı kimseler, dünyanın yuvarlak olduğu teorisine Kur’an’ı uydurabilmek için “dahaye” kelimesinin deve kuşu yumurtası anlamına geldiğini ve bu kelimenin dünyanın küre şeklinde olduğunu ifade ettiğini söylemişlerdir.

Zaglul Neccar, Seyyid Kutub, Abdulmecid Zindanî Süleyman Ateş, Mustafa İslamoğlu, Yaşar Nuri Öztürk, Caner Taslaman, Edip Yüksel Gibi Zındık Yazarların “Dehâ” Kelimesi Hakkındaki Yalanları!

Arap dilinde böyle bir anlam kesinlikle yoktur. Bilakis, Arap dilinde, udhiye kelimesi; deve kuşu yumurtasının kendisi değil, yumurtanın yayılmış yeri anlamına gelmektedir. Bu bâtıl iddiayı dile getirenlerden biri olan Süleyman Ateş, bu yalana kaynak olarak İbn Manzur’un Lisanu’l-Arab kitabını gösteriyor. Caner Taslaman gibi ilimden hiçbir nasibi olmayan kimseler de, bu iddiayı gerçek zannederek Süleyman Ateş’i kaynak göstermektedirler!

Hâlbuki Lisanu’l-Arab’da şöyle denilmektedir:

يقال دَحَا يَدْحُو ويَدْحَى أَي بَسَطَ ووسع والأُدْحِيُّ والإدْحِيُّ والأُدْحِيَّة والإدْحِيَّة والأُدْحُوّة مَبِيض النعام في الرمل وزنه أُفْعُول من ذلك لأَن النعامة تَدْحُوه برِجْلها ثم تَبِيض فيه وليس للنعام عُشٌّ ومَدْحَى النعام موضع بيضها وأُدْحِيُّها موضعها الذي تُفَرِّخ فيه

“Dahâ, yedhâ, yedhû ve yedhâ denilir. Yani yaymak ve genişletmek demektir. El-Udhiyyu, el-idhiyyu, el-Udhiyye, el-idhiyye ve udhuvve; deve kuşunun kumda yumurtasını bıraktığı yerdir. Vezni: uf’ûl şeklindedir. Çünkü deve kuşu ayağıyla yer yapar, sonra oraya yumurtlar. Deve kuşunun yuvası yoktur. Medhâ; deve kuşunun yumurtasını bıraktığı yerdir. Yaydığı o yere yerleşir.”[1]

Bütün Arap dili kaynak lügatlerinde de aynı husus belirtilmektedir. Muhammed Emin Şankıtî de Advau'l-Beyan'da şöyle der:

 “Deha kelimesinde küre haline getirme ve yuvarlama manası yoktur. Lügat kitaplarına baktığımızda hepsinin de ed-Dahv kelimesini; yaymak, atmak, gidermek ve düzlemek manasında açıkladıklarını görürüz… Udhiye; iddia ettikleri gibi deve kuşunun yumurtası değil, yumurtasını bıraktığı yerdir. Çünkü yuvası olmadığından, ayağıyla yeri düzler ve oraya yumurtasını bırakır. Lügat kitaplarında ed-Dahv kelimesinin tekvir/yuvarlama manasına delaleti söz konusu değildir.”[2]

 Devekuşunun, yumurtaları için hazırladığı yer yukarıdaki resimde görüldüğü gibi; bir düzlüktür  ve bu düzlüğe arapçada “udhuvve” denilir.

Müfessirlerin “Dehâ” kelimesini yaymak, sermek ve düzlemek manasında açıkladıklarına dair nakilleri aşağıda aktaracağım. Ancak hevâsına uyan Süleyman Ateş gibi bazı tahrifçi yazarlar, batılılara şirin görünebilmek için kelimeleri yerinden oynatarak, kelimeyi, “deve kuşu yumurtasının kendisi” diye, taşlarla oynanan bir oyuna; “medhât” denilmesini; taşların yuvarlaklığı manasıyla değiştirerek şarlatanlık yapmıştır!

Böyle bir saptırmayı Seyyid Kutup adlı cahil sapık da yapmıştır! Hâlbuki İbn Manzur Lisanu’l-Arab’da, çocukların bir tahta parçasıyla yeri düzlediklerinden ve bu tahtaya “medhât” dediklerinden bahsetmiştir. Bu yüzden yolu düzleyen silindirlere “Medha”/düzleyen denilmektedir!

İbn Manzur'un bizzat kendisi “dahave” kelimesini yaymak diye açıklarken, ona bu iftirayı yapmak, akıl almaz bir zorlamadır. Arap dili ve iştikaklarından bu denli cahil olan kimselerin tefsir yapmaya kalkışması ise asrımızın tuhaflıklarındandır![3]

Naziat Suresi 30. Ayetinin Tefsiri Konusunda Sahih Olarak Gelenler

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَالْأَرْضَ بَعْدَ ذَلِكَ دَحَاهَا

Bundan sonra da yeryüzünü yaydı.” (Naziat 30)

İbn Abbas radıyallahu anhuma şöyle demiştir:

وَضَعَ الْبَيْتُ عَلَى الْمَاءِ عَلَى أَرْبَعَةِ أَرْكَانٍ قَبْلَ أَنْ يَخْلُقَ الدُّنْيَا بِأَلْفَيْ عَامٍ ثُمَّ دُحِيَتِ الْأَرْضُ مِنْ تَحْتِ الْبَيْتِ

 “Kâ’be, dünya yaratılmadan iki bin sene önce su üzerinde dört direk üzerine kuruldu. Sonra yeryüzü Kâ’benin altından yayıldı”[4]

Abdullah b. Amr radıyallahu anhuma dedi ki:

وُضِعَ الْبَيْتُ قَبْلَ الْأَرْضِ بِأَلْفَيْ سَنَةٍ فَكَانَ الْبَيْتُ زُبْدَةً بَيْضَاءَ حين كَانَ الْعَرْشُ عَلَى الْمَاءِ وَكَانَتِ الْأَرْضُ تَحْتَهُ كَأَنَّهَا حَشَفَةٌ فَدُحِيَتْ مِنْهُ

“Kâbe yeryüzünden iki bin sene önce konuldu. Kâbe beyaz bir köpük idi. Arş da su üzerinde idi. Yeryüzü onun altında deniz taşı gibiydi. Yeryüzü ondan yayıldı.”[5]

Ebu Hureyre radiyallahu anh şöyle demiştir:

إِنَّ الْكَعْبَةَ خُلِقَتْ قَبْلَ الْأَرْضِ بِأَلْفَيْ سَنَةٍ، وَهِيَ مِنَ الْأَرْضِ، قَالَ: إِنَّهَا كَانَتْ حَشَفَةً عَلَى الْمَاءِ، يَعْنِي زَبَدًا عَلَى الْمَاءِ، عَلَيْهَا مَلَكَانِ مِنَ الْمَلَائِكَةِ يُسَبِّحَانِ اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ أَلْفَيْ سَنَةً. قَالَ: فَلَمَّا أَرَادَ اللَّهُ تَعَالَى أَنْ يَخْلُقَ الْأَرْضَ دَحَاهَا مِنْهَا فَجَعَلَهَا فِي وَسَطِ الْأَرْضِ

“Muhakkak ki Kâbe yeryüzünden iki bin sene önce yaratıldı. O yeryüzündendir. Kâbe su üzerindeki bir köpük gibiydi. Üzerinde meleklerden iki melek, iki bin sene boyunca gece gündüz tesbih ettiler. Allah Azze ve Celle yeryüzünü yaratmayı dileyince yeri Kâbe’den yaydı, Ka’be’yi yeryüzünün ortasında kıldı.”[6]

Tabiin’in müfessir imamı Mucahid rahimehullah dedi ki:

وُضِعَ الْحَرَمُ قَبْلَ الْأَرْضِ بِأَلْفَيْ سَنَةٍ، وَمِنْهُ دُحِيَتِ الْأَرْضُ

“Kâbe yeryüzünden iki bin sene önce konuldu. Yeryüzü oradan yayıldı.”[7]

Tabiin’in müfessir imamlarından Katade b. Diâme rahimehullah dedi ki:

وَالأرْضَ بَعْدَ ذَلِكَ دَحَاهَا: أَيْ بَسَطَهَا

“Bundan sonra da yeryüzünü yaydı” dehâhâ; yayıp sermek demektir.[8]

Katade rahimehullah diğer rivayette şöyle demiştir:

بَلَغَنِي أَنَّ الْأَرْضَ دُحِيَتْ مِنْ مَكَّةَ

“Bana ulaştığına göre dünya Mekke’den yayılmıştır”[9]

Aynısını İbrahim en-Nehâî[10] ve Atâ[11] rahimehumallah da söylemişlerdir.

Tabiinden Mucâhid b. Cebr rahimehullah şöyle demiştir:

جُعِلَتِ الْأَرْضُ لِمَلَكِ الْمَوْتِ مِثْلَ الطَّسْتِ يَتَنَاوَلُ مِنْهَا حَيْثُ يَشَاءُ، وَجُعِلَتْ لَهُ أَعْوَانٌ يَتَوَفَّوْنَ الْأَنْفُسَ ثُمَّ يَقْبِضُهَا مِنْهُمْ

“Yeryüzü ölüm meleği için bir leğen kılınmıştır. İstediği taraf­tan alır. Onun için canları alan yardımcılar vardır. O da onlardan bu ruh­ları teslim alır.”[12]

Tabiinden el-Hakem b. Uteybe rahimehullah şöyle demiştir:

الدُّنْيَا بَيْنَ يَدَيْ مَلَكِ الْمَوْتِ بِمَنْزِلَةِ الطَّسْتِ بَيْنَ يَدَيِ الرَّجُلِ

“Dünya ölüm meleğinin eli altında, adamın eli altındaki leğen gibidir.”[13]

Tebau’t-tabiinden Anbese b. Said rahimehullah (Eş’âs b. Cabir rahimehullah’tan naklederek) dedi ki:

وَدُحِيَتْ لَهُ الْأَرْضُ فَتُرِكَتْ مِثْلَ الطَّسْتِ يَتَنَاوَلُ مِنْهَا حَيْثُ شَاءَ

 “Ölüm meleği için yer düzlenmiş ve bir leğen gibi bırakılmıştır. Ondan istediği yerden alır.”[14]

Bu rivayetler de dünyanın çevresinin yuvarlak ve zemininin düz olduğunu göstermektedir. Zira dünya halkaya ve leğene benzetilmiştir.

Bir adam İbn Abbas radiyallahu anhuma’ya: “Allah’ın kitabında iki ayet birbirine muhaliftir” dedi. İbn Abbas radıyallahu anhuma: “Sen bunu ancak görüşünle söylüyorsun, oku bakalım” dedi. Adam:

De ki: “Arzı iki günde yaratan Allah'ı siz mi inkâr ediyor ve O'na ortaklar koşuyorsunuz?” (Fussilet 9) ayetinden

“Çeşitli rızıklarını arayıp soranlar için tam dört günde takdir etmiş, sonra yaratmak için, gaz halinde bulunan gökyüzüne yönelmiştir” (Fussilet 11) ayetine kadar okudu. Sonra da: “Bundan sonra da yeryüzünü yaydı” (Naziat 30) ayetini okudu. İbn Abbas radıyallahu anhuma şöyle cevap verdi:

خلق الأَرْض قبل أَن يخلق السَّمَاء ثمَّ خلق السَّمَاء ثمَّ دحا بعد مَا خلق السَّمَاء وَإِنَّمَا قَوْله: دحاها بسطها

“Yer, gök yaratılmadan önce yaratıldı. Sonra sema yaratıldı, sonra yer, sema yaratıldıktan sonra yayıldı. “Dehaha” sözü ancak yaymak, sermek demektir.”[15]

Kurtubi (v.671 h.) der ki: “Araplar, bir şeyi yaymaları halinde: “O şeyi yaydım, onu yayıyorum, yaymak” derler. Deve kuşunun yuvasına da yeryüzü üzerin­de yayılması dolayısıyla 

النَّعَامَةِ أُدْحَيُّ” denilir. 

Umeyye b. Ebi's-Salt da şöyle demiş­tir:

وَبَثَّ الْخَلْقَ فِيهَا إِذْ دَحَاهَا * فَهُمْ سُكَّانُهَا حَتَّى التَّنَادِي

“Ve o orayı yayıp döşedikten sonra mahlûkatı yaydı orada Onlar kıyamet gününe kadar oranın sakinleri olarak kalacaklardır.” 

el-Müberred de şu beyiti zikretmektedir:

دَحَاهَا فَلَمَّا رَآهَا اسْتَوَتْ * عَلَى الْمَاءِ أَرْسَى عَلَيْهَا الجبالا

“Onu yaydı, onun suyun üzerinde kurulduğunu görünce Bu sefer üzerine dağları bıraktı.” 

(دَحَاهَا) kelimesinin, (سَوَّاهَا) “orayı düzledi” anlamında olduğu da söylenmiştir. 

Zeyd b. Amr'ın şu sözlerinde de bu anlamdadır:

وَأَسْلَمْتُ وَجْهِيَ لِمَنْ أَسْلَمَتْ * لَهُ الْأَرْضُ تَحْمِلُ صَخْرًا ثِقَالَا

دَحَاهَا فَلَمَّا اسْتَوَتْ شَدَّهَا * بِأَيْدٍ وَأَرْسَى عَلَيْهَا الْجِبَالَا

“Yüzümü teslim ettim, ağır kayalar taşıyan arzın teslim olduğu o kimseye; Orayı mükemmel düzledi ve orası mükemmelleşince kudretiyle sağlamlaştırdı onu ve üzerlerine dağları bıraktı."[16]

 



[1] İbn Manzur, Lisanu’l-Arab (2/1338)

[2] Şankitî Advau’l-Beyan (8/425)

[4] Hasen mevkuf. Taberi Tefsir (2/553, 24/93) Taberi Tarih (1/49) Ebu’ş-Şeyh el-Azamet (898)

[5] Buhârî ve Muslim'in şartlarına göre sahih. Taberânî (13/341, 342) Taberi Tefsir (5/591, 24/93) Taberî Tarih (1/49) İbnu’l-Munzir Tefsir 712) Hâkim (2/563) Beyhaki Şuab (3/431) Beyhakî Delail (2/44) İbn İshak es-Siyra (1/27) Hattabi Garibu’l-Hadis (2/495)

[6] Hasen mevkuf. İbnu’l-Munzir Tefsir (711) İbn Bişran Emali (663) Ebu Ali es-Savvaf Cüz (el yazma no: 32) Ebu Abdillah en-Na’lî Fevaid (8) Muhammed b. Osman b. Ebi Şeybe Zikru Halki Âdem (el yazma no: 55)

[7] Sahih maktu. Fakihî Ahbaru Mekke (1503) Abdurrazzak (5/94)

[8] Sahih maktu. Taberi (24/95)

[9] Sahih maktu. Taberi (9/403) Abdurrazzak Tefsir (2/213)

[10] İbnu’l-Munzir’in Tefsiri’den naklen: Durru’l-Mensur (8/412)

[11] Abd b. Humeyd’in Tefsirin’den naklen: Durru’l-Mensur (8/412)

[12] Hasen maktu. Tefsiru Mucahid (1306) Taberi (11/411, 20/175) Abdurrazzak Tefsir (785) Ebu Nuaym Hilye (3/286) Ebu’ş-Şeyh el-Azamet (433) İbn Ebi Zemeneyn Usulu’s-Sunne (77)

[13] Hasen maktu. Ebu’ş-Şeyh, el-Azamet (469)

[14] Sahih maktu. İbn Ebi’d-Dunya Zikru’l-Mevt (235) Ebu’ş-Şeyh el-Azamet (443)

[15] Abd b. Humeyd ve İbn Ebî Hâtim’den naklen: Durru’l-Mensur (8/412) Sıddık Hasen Han, Fethu’l-Beyan (15/66)

[16] Kurtubi (19/204, 205)

5 Mayıs 2025 Pazartesi

İbrahim Aleyhi's-Selam'ın Babasının Adı Âzer midir?

 Soru: “Sahih Tefsir’de En’am suresi 74. Ayetin tefsirinde, İbn Abbas radıyallahu anhuma’nın şu sözü zikrediliyor: “Ayetin anlamı; İbrahim, babasına dedi ki; “Azer’i putlar ve ilahlar mı ediniyorsun?” demektir. Zira Âzer puttur. İbrahim Aleyhi's-selâm’ın babasının adı Târeh’dir...” Hâlbuki Buhârî’nin Ebu Hureyre radıyallahu anh’den rivayet ettiği hadiste Nebî sallallahu aleyhi ve sellem, İbrahim aleyhi's-selâm’ın babasının adını “Azer” olarak ifade etmektedir. Buna göre İbn Abbas radıyallahu anhuma’nın sözü Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in bu hadisine aykırı değil midir?”

Cevap: İbn Abbas radıyallahu anhuma’dan bu sözü hasen bir isnad ile İbn Ebî Hâtim Tefsir’inde (no:7489) rivayet etmiştir.

Benzer ifadeler Mucahid b. Cebr rahimehullah’tan da sabit olmuştur. Bkz. Taberî Tefsir (9/343-344)

İbrahim aleyhi's-selâm’ın babasının ismi konusunda müfessirler, tarihçiler ve soybilimciler ihtilaf etmişler, çeşitli açıklamalar yapmışlardır. Ancak İbn Abbas radıyallahu anhuma ve Mucahid rahimehullah’tan sabit olan açıklamayı tercih ettim. Zira İbn Abbas radıyallahu anhuma Tercümanu’l-Kur’ân’dır, tefsirde başkalarından önceliği vardır.

Ebu Hureyre radıyallahu anh’den rivayet edilen hadise gelince, kıssanın aslı Ebu Hureyre radıyallahu anh’den çeşitli rivayet yolları ile sabit olmuştur, ancak İbrahim aleyhi's-selâm’ın babasının isminin Azer şeklinde zikredildiği tek tarik İsmail b. Abdillah b. Ebi Uveys yoluyla gelmiştir.

İsmail b. Ebi Uveys ise hafızasından yaptığı rivayetlerde yanılmaları olan saduk bir ravidir. Bu hadiste İbrahim aleyhi's-selâm’ın babasının isminin zikredilmesi şazdır. Bunun anlaşılması için tarikleri zikredeyim:

Buhârî, (no:3350) İsmail b. Abdillah (İbn Ebi Uveys) – kardeşi Abdulhamid – İbn Ebi Zi’b – Said el-Makburî – Ebu Hureyre – Nebî sallallahu aleyhi ve sellem tarikiyle şöyle rivayet etti:

يَلْقَى إِبْرَاهِيمُ أَبَاهُ آزَرَ يَوْمَ القِيَامَةِ وَعَلَى وَجْهِ آزَرَ قَتَرَةٌ وَغَبَرَةٌ فَيَقُولُ لَهُ إِبْرَاهِيمُ أَلَمْ أَقُلْ لَكَ لاَ تَعْصِنِي فَيَقُولُ أَبُوهُ فَاليَوْمَ لاَ أَعْصِيكَ فَيَقُولُ إِبْرَاهِيمُ يَا رَبِّ إِنَّكَ وَعَدْتَنِي أَنْ لاَ تُخْزِيَنِي يَوْمَ يُبْعَثُونَ فَأَيُّ خِزْيٍ أَخْزَى مِنْ أَبِي الأَبْعَدِ؟ فَيَقُولُ اللَّهُ تَعَالَى إِنِّي حَرَّمْتُ الجَنَّةَ عَلَى الكَافِرِينَ ثُمَّ يُقَالُ يَا إِبْرَاهِيمُ مَا تَحْتَ رِجْلَيْكَ؟ فَيَنْظُرُ فَإِذَا هُوَ بِذِيخٍ مُلْتَطِخٍ فَيُؤْخَذُ بِقَوَائِمِهِ فَيُلْقَى فِي النَّارِ

İbrahim aleyhisselam kıyamet gününde babası Azer’le karşılaşır. Azer’in yüzü toz toprak içindedir. İbrahim (aleyhisselam) ona der ki: “Bana isyan etmemeni sana söylemedim mi?” Babası: “Artık bugün sana isyan etmem” der. İbrahim (aleyhisselam):

Ey Rabbim! İnsanların diriltileceği günde beni utandırmayacağını vaad etmiştin. Rahmetten ol­dukça uzaklaşmış olan babamdan daha utanç verici bir şey var mıdır?” der. Bunun üzerine Allah Teâlâ:

“Ben Cenneti kâfirlere haram kıldım” diye buyurur. Sonra da İbrahim’e: “Ey İbrahim! Ayaklarının altındaki nedir?” denir. Bir de bakar ki, kanlar içerisinde kalmış bir sırtlan görür. Sırtlanın ayakla­rından tutulup cehenneme atılır.”

Buhârî (4769); İsmail (b. Ebi Uveys) – kardeşi (Ebu Bekr Abdulhamid) – İbn Ebi Zi’b – Said el-Makburi – Ebu Hureyre radıyallahu anh – Nebî sallallahu aleyhi ve sellem yoluyla şu lafızla rivayet etti:

يَلْقَى إِبْرَاهِيمُ أَبَاهُ فَيَقُولُ يَا رَبِّ إِنَّكَ وَعَدْتَنِي أَنْ لاَ تُخْزِيَنِي يَوْمَ يُبْعَثُونَ فَيَقُولُ اللَّهُ إِنِّي حَرَّمْتُ الجَنَّةَ عَلَى الكَافِرِينَ

İbrahim aleyhi's-selâm babasıyla karşılaşınca der ki: Ey Rabbim! İnsanların diriltileceği günde beni utandırmayacağını vaad etmiştin” der. Bunun üzerine Allah Teâlâ: “Ben Cenneti kâfirlere haram kıldım” diye buyurur.”

Buhârî bu lafzı aynı tarikten rivayet etmiştir, ancak burada Azer ismi geçmemektedir. Fakat burada Buhârî’nin hadisi muhtasar olarak zikretmesinden kaynaklı bir tasarrufu olduğu için İbrahim aleyhi's-selâm’ın babasının isminin zikredildiği kısmı almamış olabilir.

Azer isminin İsmail b. Ebi Uveys'ten başkası tarafından zikredilmemiş olduğunu gösteren deliller ise şu şekildedir:

Nesâî Sunenu’l-Kubra’da (no:11375); Ahmed b. Hafs b. Abdillah – babası – İbrahim b. Tahman – Muhammed b. Abdirrahman (İbn Ebi Zi’b) – Said b. Ebi Said el-Makburi – babası – Ebu Hureyre radıyallahu anh isnadıyla: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

إِنَّ إِبْرَاهِيمَ رَأَى أَبَاهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ عَلَيْهِ الْغَبَرَةُ وَالْقَتَرَةُ فَقَالَ لَهُ قَدْ نَهَيْتُكَ عَنْ هَذَا فَعَصَيْتَنِي قَالَ لَكِنَّنِي الْيَوْمَ لَا أَعْصِيكَ وَاحِدَةً قَالَ أَيْ رَبِّ وَعَدْتَنِي أَلَّا {تُخْزِنِي يَوْمَ يُبْعَثُونَ} فَإِنْ أَخْزَيْتَ أَبَاهُ فَقَدْ أَخْزَيْتَ الْأَبْعَدَ قَالَ يَا إِبْرَاهِيمُ إِنِّي حَرَّمْتُهَا عَلَى الْكَافِرِينَ فَأُخِذَ مِنْهُ فَقَالَ يَا إِبْرَاهِيمُ أَيْنَ أَبُوكَ؟ قَالَ أَنْتَ أَخَذْتَهُ مِنِّي قَالَ انْظُرْ أَسْفَلَ مِنْهُ فَنَظَرَ فَإِذَا ذِيخٌ يَتَمَرَّغُ فِي نَتَنِهِ فَأُخِذَ بِقَوَائِمِهِ فَأُلْقِيَ فِي النَّارِ

Muhakkak ki İbrâhîm aleyhi's-selâm kıyamet günü babasının yüzü bozbulanık ve karmakarışık bir halde görüp, ona:

“Ben seni bundan menetmiştim de, sen bana karşı gelmiştin” diyecek. Babası: “Fakat bu­gün, bir kerre dahi olsa sana karşı gelmeyeceğim” diyecek. İbrâhîm aleyhi's-selâm:

“Rabbim! Diriltilecekleri günde beni rüsvây etmeyeceğini  (Şuara 87) bana vaad et­miştin. Babasını rüsvây edersen oğlunu da rüsvây etmiş olursun” diye­cek. Rab Teâlâ buyuracak ki:

“Ey İbrâhîm! Şüphesiz Ben cenneti kâfirtere haram kılmışımdır.” İbrahim aleyhi's-selâm’ın babası ondan alınacak ve ona:

“Ey İbrahim! Baban nerede?” buyuracak. O da: “Onu benden almıştın” di­yecek. Allah Teâlâ:

“Aşağı tarafına bak” buyuracak. Bakıp görecek ki kendi pisliği içinde bir sırtlan, ayaklarından tutulmuş ateşe atılıyor.”

Buhari bunu (no:4768) İbrahim b. Tahman yoluyla aynı tarikten, muhtasar olarak rivayet etmiştir. Bu rivayette İbrahim aleyhi's-selâm’ın babasının ismi zikredilmemiştir. İbrahim b. Tahman, İbn Ebi Üveys’ten saha sikadır.

Bezzar (17/213) Meymun b. el-Asbag – Adem b. Ebi İyas – Hammad b. Seleme – Eyyub – Muhammed b. Sirin – Ebu Hureyre radıyallahu anh – Nebî sallallahu aleyhi ve sellem isnadıyla aynı kıssayı rivayet etmiştir. Ancak bu rivayetin metni şöyledir:

يَلْقَى رَجُلٌ أَبَاهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فَيَقُولُ يَا أَبَتِ هَلْ مُطِيعِي الْيَوْمَ؟ أَوْ هَلْ أَنْتَ تَابِعِي الْيَوْمَ؟ فَيَقُولُ نَعَمْ فَيَأْخُذُ بِيَدِهِ فَيَنْطَلِقُ بِهِ حَتَّى يَأْتِيَ بِهِ اللَّهَ تَبَارَكَ وَتَعَالَى وَهُوَ يَعْرِضُ الْخَلْقَ أَيْ رَبِّ إِنَّكَ وَعَدْتَنِي أَنْ لا تُخْزِيَنِي فَيُعْرِضُ اللَّهُ تَبَارَكَ وَتَعَالَى عَنْهُ ثُمَّ يَقُولُ مِثْلَ ذَلِكَ فَيَمْسَخُ اللَّهُ أَبَاهُ ضِبْعَانًا فَيَهْوِي فِي النَّارِ فَيَقُولُ أَبُوكَ فَيَقُولُ لا أَعْرِفُكَ

Adam, kıyamet gününde babasıyla karşılaşır ve der ki: “Ey babacığım! Bu gün bana itaat eder misin (veya “Bugün bana tabi olur musun” dedi)?” O da: “Evet” der ve onun elinden tutup götürür. Allah Tebarek ve Teâlâ’ya getirir, O halka görünür. Adam der ki: “Ey rab! Muhakkak ki beni utandırmayacağını vaad etmiştin.” Allah Teâlâ ondan yüzçevirir. Sonra yine aynısını söyler. Bunun üzerine Allah onun babasının şeklini sırtlana çevirir ve cehenneme atar. Babası: “Senin babanım” der. O da: “Seni tanımıyorum” der.”

Bu rivayet de ne İbrahim aleyhi's-selâm’ın adı, ne de babasının adı zikredilmiştir.

Bunu aynı tarikten Hakim de el-Mustedrek’te (4/632) rivayet etmiş, Zehebi Telhis’te “Muslim’in şartına göre sahih” demiştir. Dediği gibi, Muslim'in şartına göre sahihtir.

Taberani de Mu’cemu’l-Evsat’ta (no:3599) aynı hadisi Zekeriya b. Yahya es-Saci – Hudbe b. Hâlid – Hammad b. Seleme – Sabit el-Bunani – Abdullah b. b. Rabah el-Ensari radıyallahu anh yoluyla ve; Zekeriyya b. Yahya es-Saci – Hudbe b. Hâlid – Hammad b. Seleme – Eyyub ve Hişam – Muhammed b. Sirin – Ebu Hureyre – Nebî sallallahu aleyhi ve sellem tarikiyle biraz daha uzun metinle rivayet etmiştir. Bu rivayetin sonunda Muhammed b. Sirin rahimehullah: 

“Bu rivayette geçen kişinin İbrahim aleyhi's-selâm olduğunu konuşurduk” demiştir. Nitekim el-Makburi’nin Ebu Hureyre radıyallahu anh’den rivayetinde bu kıssada geçen kişinin İbrahim aleyhi's-selâm olduğu tasrih edilmiştir.

Bezzar (Keşfu’l-Estar no:94); Ahmed b. el-Mikdam el-İcli – el-Mu’temir b. Suleyman – babası – Katade – Ukbe b. Abdilgafir – Ebu Said el-Hudrî radıyallahu anh isnadıyla rivayet ediyor: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki:

لِيَأْخُذَنَّ رَجُلٌ (بِيَدِ أَبِيهِ) يَوْمَ الْقِيَامَةِ لِيَقْطَعَ بِهِ النَّارَ يُرِيدُ أَنْ يُدْخِلَهُ الْجَنَّةَ قَالَ فَيُنَادَى أَوْ يُنَادِي (يَعْني) مُنَادٍ: إِنَّ الْجَنَّةَ لَا يَدْخلُهَا مُشْرِكٌ قَالَ فَيَقُولُ أَيْ رَبِّ! أَبِي فَيَتَحَوَّلُ فِي غَيْرِ صُورَتِهِ فَيَتْرُكُهُ قَالَ: فَكَانَ أَصْحَابُ مُحَمَّدٍ [صلى الله عليه وسلم] يَرَوْنَهُ إبْرَاهِيمَ، فَلَمْ يَزِدْ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم عَلَى ذَلِكَ

Bir adam kıyamet gününde cehennemlik olduğuna hükmedilen babasının elinden tutar ve onu cennete sokmak ister. Bunun üzerine bir münadi: “Muhakkak ki cennete bir müşrik giremez” diye seslenir. O da der ki: “Ey rabbim! Babam!” Bunun üzerine onun sureti başka bir şekle döndürülür, o da onu terk eder.” (Ebu Said radıyallahu anh) dedi ki:

“Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in ashabı bu adamın İbrahim aleyhi's-selâm olduğu görüşündeydiler. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem bundan fazla bir şey söylememiştir.”

Bunu ayrıca Ebu Ya’la (2/315, 533) Hakim (4/631) ve İbn Hibban (6/234) rivayet etmiş olup, isnadı sahihtir.

Bütün bu tariklerde görüldüğü üzere, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, İbrahim aleyhi's-selâm’ın babasının isminin Âzer olduğunu söylememiştir. Bu ifade yalnızca İsmail b. Ebi Uveys’in rivayetinde yer almıştır ve o hafızasından yaptığı rivayetlerde yanılgıları olan bir ravidir. Bu rivayette de kendisinden daha sika kimselerin zikretmedikleri bir ziyadeyi rivayet metni içinde zikrederek hata etmiştir. Dolayısıyla bu rivayette İbrahim aleyhi's-selâm’ın babasının isminin “Azer” şeklinde zikredilmesi şaz bir müdrec, hatta belki münker bir ziyadedir.

Allah en iyi bilendir.

3 Mayıs 2025 Cumartesi

Cemaatten Geri Kalma Konusunda Güncel Mazeretlere Dair İbn Hazm’ın Nefis Açıklamaları

 İbn Hazm el-Muhalla’da (3/118-121) şöyle demiştir

486. Mesele: Kişinin mesciddeki cemaatten geri kalmasındaki mazeretler; hastalık, korku, yağmur, soğuk, malın zayi olması korkusu, yemeğin hazır olması, hastanın veya ölünün zayi olması korkusu, imamın arkasındakilere zarar verecek şekilde namazı uzatması, kokuları devam ettiği sürece sarımsak, soğan veya pırasa yemiş olmak – bunları yiyen mescide katılmaktan engellenir ve çıkarılmaları zorunludur – Bunların dışında bir kimsenin; cüzzamlının, ağzı kokan kimsenin, bir hastalık sahibinin veya yanında küçük çocuk bulunan kadının mescidden engellenmeleri caiz değildir! Hastalık ve korkunun mazeret olması hakkında bir ihtilaf yoktur. Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

{لا يُكَلِّفُ اللَّهُ نَفْسًا إِلا وُسْعَهَا}

Allah hiçbir nefsi gücünün yettiğinden başkasıyla mükellef kılmaz.” (Bakara 286)

{وَقَدْ فَصَّلَ لَكُمْ مَا حَرَّمَ عَلَيْكُمْ إِلا مَا اضْطُرِرْتُمْ إِلَيْهِ}

Hâlbuki O, şüphesiz - onlara zaruret sebebiyle ihtiyaç duymanız müstesna - haram kıldığı şeyleri size ayrı ayrı açıklamıştır.” (En’am 119)

{إِلا مَنْ أُكْرِهَ}

Ancak zorlanan hariç” (Nahl 106)

Aynı şekilde malın zayi olması da böyledir. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem malı zayi etmekten yasaklamıştır. Bize Abdullah b. Yusuf tahdis etti, dedi ki: bize Ahmed b. Feth tahdis etti, dedi ki: bize Abdulvehhab b. İsa tahdis etti, dedi ki: bize Ahmed b. Muhammed tahdis etti, dedi ki: bize Ahmed b. Ali tahdis etti, dedi ki: bize Muslim b. el-Haccac tahdis etti, dedi ki: bize Muhammed b. Abbad tahdis etti, dedi ki: bize Hâtim b. İsmail tahdis etti, o Ya’kub b. Mucahid Ebi Hazre’den, o İbn Ebi Atik’den rivayet etti, o mü’minlerin annesi Aişe radıyallahu anha’nın şöyle dediğine şahitlik etti: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’i şöyle buyururken işittim:

لَا صَلَاةَ بِحَضْرَةِ طَعَامٍ وَلَا وَهُوَ يُدَافِعُهُ الْأَخْبَثَانِ

Yemek hazırken ve iki habis (büyük veya küçük abdest bozma ihtiyacı) sıkıştırmışken namaz olmaz.”

Bize Abdullah b. Rebî tahdis etti, dedi ki: bize Muhammed b. Muaviye tahdis etti, dedi ki: bize Ahmed b. Şuayb tahdis etti, dedi ki: bize İshak b. Mansur haber verdi, dedi ki: bize Yahya b. Said el-Kattân haber verdi, o İbn Cureyc’den rivayet etti, dedi ki: bize Atâ tahdis etti, o Cabir b. Abdillah radıyallahu anhuma’dan şöyle dediğini rivayet etti: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki:

مَنْ أَكَلَ مِنْ هَذِهِ الشَّجَرَةِ قَالَ أَوَّلَ يَوْمٍ الثُّومِ ثُمَّ قَالَ الثُّومِ وَالْبَصَلِ وَالْكُرَّاثِ فَلَا يَقْرَبْنَا فِي مَسَاجِدِنَا فَإِنَّ الْمَلَائِكَةَ تَتَأَذَّى مِمَّا يَتَأَذَّى مِنْهُ الْإِنْسُ

Kim şu bitkiden – ilk gün sarımsak dedi, ikinci gün sarımsak, soğan ve pırasa dedi – yemişse mescidlerimize yaklaşmasın. Zira melekler insanların eziyet duydukları şeyden eziyet duyarlar.”

Bize Abdullah b. Rebi tahdis etti, dedi ki: bize Muhammed b. Muaviye tahdis etti, dedi ki: bize Ahmed b. Şuayb tahdis etti, dedi ki: bize Muhammed b. el-Musenna haber verdi, dedi ki: bize Yahya b. Said el-Kattân tahdis etti, dedi ki: bize Hişam ed-Dustuvâî tahdis etti, dedi ki: bize Katade tahdis etti, o Salim b. Ebi’l-Ca’d’dan, o Ma’dân b. Ebi Talha’dan, Ömer b. el-Hattab radıyallahu anh’ın şöyle dediğini rivayet etti:

إنَّكُمْ أَيُّهَا النَّاسُ تَأْكُلُونَ مِنْ شَجَرَتَيْنِ مَا أُرَاهُمَا إلَّا خَبِيثَتَيْنِ هَذَا الْبَصَلُ وَالثُّومُ لَقَدْ رَأَيْتُ نَبِيَّ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم إذَا وَجَدَ رِيحَهُمَا مِنْ الرَّجُلِ أَمَرَ بِهِ فَأُخْرِجَ إلَى الْبَقِيعِ

“Ey insanlar! Muhakkak ki sizler benim ancak iki habis olarak gördüğüm iki bitkiden; soğan ve sarımsak yiyorsunuz! Halbuki ben Nebî sallallahu aleyhi ve sellem birisinden bunların kokusunu duyduğu zaman el-Bakî’ye kadar çıkarılmasını emrederken görmüşümdür.”

Bu kimselerden başkası çıkarılamaz. Çünkü Allah Teâlâ şayet bunlardan başkasının mescidlerden çıkarılmasını dileseydi elbette bunu açıklardı.

{وَمَا كَانَ رَبُّكَ نَسِيًّا}

Rabbin unutucu değildir!” (Meryem 64)

Eğer birisi Ebu Hureyre radıyallahu anh hadisinde Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in:

لَا عَدْوَى وَلَا طِيَرَةَ وَفِرَّ مِنْ الْمَجْذُومِ فِرَارَكَ مِنْ الْأَسَدِ

Hastalık bulaşması ve kötümserlik yoktur. Cüzzamlıdan aslandan kaçar gibi kaç” hadisini hatırlatacak olursa, bunun anlamı tıpkı Allah Teâlâ’nın şu sözü gibidir:

{اعْمَلُوا مَا شِئْتُمْ}

Dilediğinizi yapın!” (Fussilet 40) Yani cüzzamlıdan aslandan kaçar gibi kaçsan da hastalık bulaşması yoktur, o sana bulaşacak değildir! Ondan kaçmanın sana takdir edilen şey konusunda bir faydası olmaz. Şayet bunun anlamı böyle olmasaydı elbette hadisin ikinci kısmı, baş tarafıyla çelişkili olurdu. Bu ise imkansızdır.

Yine şayet burada (cüzzamlıdan) kaçmak emredilmiş olsaydı elbette bu emir genel kapsamlı olurdu, bu durumda da ondan karısının da, çocuklarının da, bütün herkesin de, o açlıktan ölünceye kadar kaçmaları vacip olurdu! Yine tıpkı aslana yapıldığı gibi onun ihtiyaçlarının da önüne atılması gerekirdi. Bu ise kesinlikle bâtıl bir mana çıkarmadır! Hiç kimse bu konuda şüphe etmez! Nitekim Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in asrında cüzzamlılar vardı ve kimse onlardan kaçmıyordu.

Böylece Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in bu hadisteki maksadının zikrettiğimiz şekilde olduğunun doğruluğu ortadadır.

Bize Abdurrahman b. Abdillah el-Hemedanî tahdis etti, dedi ki: bize İbrahim b. Ahmed el-Belhî tahdis etti, dedi ki: bize el-Firebrî tahdis etti, dedi ki: bize el-Buhârî tahdis etti, dedi ki: bize Said b. Ufeyr tahdis etti, dedi ki: bana el-Leys tahdis etti, dedi ki: bana Ukayl b. Hâlid tahdis etti, o İbn Şihab’dan rivayet etti, dedi ki: bana Mahmud b. Rebi el-Ensarî haber verdi, dedi ki:

أَنَّ عِتْبَانَ بْنَ مَالِكٍ - مِمَّنْ شَهِدَ بَدْرًا مِنْ الْأَنْصَارِ - أَتَى إلَى رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَقَالَ: يَا رَسُولَ اللَّهِ، قَدْ أَنْكَرْتُ بَصَرِي، وَأَنَا أُصَلِّي لِقَوْمِي، فَإِذَا كَانَتْ الْأَمْطَارُ سَالَ الْوَادِي الَّذِي بَيْنِي وَبَيْنَهُمْ لَمْ أَسْتَطِعْ أَنْ آتِيَ الْمَسْجِدَ وَوَدِدْتُ يَا رَسُولَ اللَّهِ أَنَّكَ تَأْتِينِي فَتُصَلِّي فِي بَيْتِي فَأَتَّخِذُهُ مُصَلًّى؟ فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم: سَأَفْعَلُ إنْ شَاءَ اللَّهُ قَالَ عِتْبَانُ: فَغَدَا عَلَى رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم وَذَكَرَ الْحَدِيثَ

“Ensar’dan olup Bedir savaşına da katılmış bulunan İtbân b. Mâlik radıyallahu anh, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e geldi ve dedi ki: “Ey Allah’ın rasulü! Gözlerim görmez oldu, ben kavmime namaz kıldırıyorum. Yağış çok olup benimle onlar arasındaki vadiyi sel kapatınca mescide gelmeye güç yetiremiyorum. İstedim ki ey Allah’ın rasulü, sen bana gelsen, evimde namaz kıldırsan, ben de orayı namazgah edinsem olmaz mı?” Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki:

Bunu yapacağım inşâallah.” İtbân radıyallahu anh dedi ki: “Ertesi gün Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem…” Böylece hadisi zikretti.

Yine aynı isnadla: Buhârî dedi ki: bize Musedded tahdis etti, dedi ki: bize Yahya b. Said el-Kattân tahdis etti, o Ubeydullah b. Ömer’den, dedi ki: bana Nafi tahdis etti, dedi ki:

أَذِنَ ابْنُ عُمَرَ فِي لَيْلَةٍ بَارِدَةٍ بِضَجِنَانَ ثُمَّ قَالَ أَلَّا صَلُّوا فِي رِحَالِكُمْ فَأَخْبَرَنَا أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم كَانَ يَأْمُرُ مُؤَذِّنًا يُؤَذِّنُ، ثُمَّ يَقُولُ عَلَى إثْرِهِ أَلَا صَلُّوا فِي الرِّحَالِ؟

“Soğuk bir gecede ezan okudu, sonra; “Namazı konaklarınızda kılamaz mısınız?” dedi ve bize Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in müezzine ezan okumasını emrettiğini, sonra ardından: “Namazı konak yerlerinde kılamaz mısınız?” dediğini haber verdi.

Bize Humâm tahdis etti, dedi ki: bize İbn Muferric tahdis etti, dedi ki: bize İbnu’l-A’râbî tahdis etti, dedi ki: bize ed-Deberî tahdis etti, dedi ki: bize Abdurrazzak tahdis etti, o Sufyan es-Sevri’den, o Halid el-Hazzâ’dan, o Ebu Kılabe’den, o Ebu’l-Melih b. Usame’den, o babası Usame b. Umeyr el-Huzelî radıyallahu anh’den rivayet etti:

أَنَّهُ قَالَ لَهُ رَأَيْتُنَا مَعَ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم زَمَنَ الْحُدَيْبِيَةِ وَمُطِرْنَا مَطَرًا فَلَمْ تَبُلَّ السَّمَاءُ أَسْفَلَ نِعَالِنَا فَنَادَى مُنَادِي النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم أَنْ صَلُّوا فِي رِحَالِكُمْ

Usame b. Umeyr radıyallahu anh, oğlu Ebu’l-Melih rahimehullah’a dedi ki: “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem ile el-Hudeybiye zamanını gördük. Yağış vardı ve yağmur ayakkabılarımızın altını bile ıslatmamıştı. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in müezzini; “Namazı konaklarda kılın” diye seslendi.”

Aynı isnadla; Abdurrazzak dedi ki: bize İbn Curayc tahdis etti, o Nafi’den, o İbn Ömer radıyallahu anhuma’dan, o Nuaym b. en-Nehhâm radıyallahu anh’den şöyle dediğini rivayet etti:

أَذَّنَ مُؤَذِّنُ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم لَيْلَةً فِيهَا بَرْدٌ وَأَنَا تَحْتَ اللِّحَافِ فَتَمَنَّيْتُ أَنْ يُلْقِيَ اللَّهُ عَلَى لِسَانِهِ وَلَا حَرَجَ، فَلَمَّا فَرَغَ قَالَ وَلَا حَرَجَ

“Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in müezzini soğuk bir gecede, ben de battaniyemin altında bulunurken ve Allah’ın onun diline: “Sakınca yok” demeyi atmasını temenni ettiğim sırada ezanı bitirip: “(Namazı evlerde kılmanızda) Sakınca yok” dedi.”

Bize Abdullah b. Rebi tahdis etti, dedi ki: bize Muhammed b. İshak b. es-Suleym tahdis etti, dedi ki: bize İbnu’l-A’râbî tahdis etti, dedi ki: bize Ebû Dâvûd tahdis etti, dedi ki: bize Musedded tahdis etti, dedi ki: bize İsmail b. Uleyye tahdis etti, dedi ki: bize ez-Ziyadî’nin arkadaşı Abdulhamid tahdis etti, dedi ki: bize Muhammed b. Sirin rahimehullah’ın amcasının oğlu Abdullah b. el-Haris tahdis etti, dedi ki:

أَنَّ ابْنَ عَبَّاسٍ قَالَ لِمُؤَذِّنِهِ فِي يَوْمٍ مَطِيرٍ إذَا قُلْت أَشْهَدُ أَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللَّهِ فَلَا تَقُلْ حَيَّ عَلَى الصَّلَاةِ قُلْ صَلُّوا فِي بُيُوتِكُمْ وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ قَدْ فَعَلَ هَذَا مَنْ هُوَ خَيْرٌ مِنِّي إنَّ الْجُمُعَةَ عَزْمَةٌ وَإِنِّي كَرِهْت أَنْ أُحْرِجَكُمْ فَتَمْشُونَ فِي الطِّينِ وَالْمَطَرِ

İbn Abbas radıyallahu anhuma, yağmurlu bir günde müezzinine şöyle dedi: “Eşhedu enne Muhammeden rasululullah” dediğin zaman “Hayye ale’s-salat” deme, “Namazı evlerinizde kılın” de.” İbn Abbas radıyallahu anhuma dedi ki:

“Nitekim bunu benden hayırlı olan da yapmıştır. Muhakkak ki Cuma namazı azimettir. Sizi çıkarıp da çamurda ve yağmurda yürütmek istemedim.”

Bize Yusuf b. Abdillah en-Nemerî tahdis etti, dedi ki: bize Abdullah b. Muhammed b. Yusuf el-Ezdî el-Kâdî tahdis etti, dedi ki: bize İshak b. Ahmed tahdis etti, dedi ki: bize el-Ukaylî tahdis etti, dedi ki: bize Musa b. İshak el-Ensarî tahdis etti, dedi ki: bize Ebu Bekr b. Ebi Şeybe tahdis etti, dedi ki: bize Yahya b. Said el-Kattan tahdis etti, o Said b. Ebi Arube’den, o Katade’den, o Kesir Mevla İbn Semure’den şöyle dediğini rivayet etti:

مَرَرْت بِعَبْدِ الرَّحْمَنِ بْنِ سَمُرَةَ وَهُوَ عَلَى بَابِهِ جَالِسٌ فَقَالَ مَا خَطْبُ أَمِيرِكُمْ؟ قُلْت أَمَا جَمَعْت مَعَنَا؟ قَالَ مَنَعَنَا هَذَا الرَّدْغُ

“Abdurrahman b. Semura radıyallahu anh’e uğradım. O kapısının önünde oturuyordu. Dedi ki:

“Emiriniz ne hutbe yaptı?” Ben dedim ki: “Bizimle Cuma namazı kılmadın mı?” Dedi ki:

“Beni şu çamur alıkoydu.”

İşte İbn Ömer, İbn Abbas, Abduurahman b. Semura radıyallahu anhum, diğer sahabilerin de bulunduğu ortamda çamur sebebiyle Cuma namazını ve başka namazları (cemaatle kılmayı) terk etmişler, müezzine: “Namazı evlerinizde kılın” demesini söylemişlerdir. Bu konuda sahabe radıyallahu anhum’den buna muhalefet eden kimse bilmiyoruz.

Namazı uzatan imam konusuna gelince, Muaz radıyallahu anh hadisini ve onun arkasında namazdan ayrılan kimseyi zikretmiştik. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem namazdan ayrılan adama karşı çıkmamıştır.

Bize Abdullah b. Yusuf tahdis etti, dedi ki: bize Ahmed b. Feth tahdis etti, dedi ki: bize Abdulvehhab b. İsa tahdis etti, dedi ki: bize Ahmed b. Muhammed tahdis etti, dedi ki: bize Ahmed b. Ali tahdis etti, dedi ki: bize Muslim b. el-Haccac tahdis etti, dedi ki: bize Yahya tahdis etti, dedi ki: bize Huşeym tahdis etti, o İsmail b. Ebi Hâlid’den, o Kays b. Ebi Hâzim’den, o Ebu Mes’ud el-Ensari radıyallahu anh’den şöyle dediğini rivayet etti:

جَاءَ رَجُلٌ إلَى رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَقَالَ إنِّي لَأَتَأَخَّرُ عَنْ صَلَاةِ الصُّبْحِ مِنْ أَجْلِ فُلَانٍ مِمَّا يُطِيلُ بِنَا فَمَا رَأَيْتُ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم غَضِبَ فِي مَوْعِظَةٍ قَطُّ أَشَدَّ مِمَّا غَضِبَ، فَقَالَ يَوْمَئِذٍ يَا أَيُّهَا النَّاسُ إنَّ مِنْكُمْ مُنَفِّرِينَ فَأَيُّكُمْ أَمَّ النَّاسَ فَلْيُوجِزْ فَإِنَّ مِنْ وَرَائِهِ الْكَبِيرَ وَالضَّعِيفَ وَذَا الْحَاجَةِ

“Bir adam Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e gelip dedi ki: “Ben falan yüzünden sabah namazını (cemaatle kılmaktan) geri kalıyorum. Çünkü bize namazı uzun tutuyor.” Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in öğüt verirken bu kadar şiddetli öfkelendiğini görmemiştim. O gün şöyle buyurmuştu:

Ey insanlar! Muhakkak ki aranızda nefret ettirenler var! Hanginiz insanlara namaz kıldırıyorsa onu kısa tutsun. Zira arkanızda yaşlı, zayıf ve ihtiyaç sahibi kimseler vardır.”

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem imamın namazı uzatmasından dolayı farz namazı cemaatle kılmaktan geri kalan adama karşı çıkmamıştır!

Cüzzamlı ve ağzı (duman) kokan, turp veya başka şeyler yemiş olan kimselere gelince, şayet bu kimseleri mescidlerden alıkoymak caiz olsaydı Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem bunu açıklamaktan gaflet etmezdi!

{وَمَا كَانَ رَبُّكَ نَسِيًّا}

Rabbin unutucu değildir.” (Meryem 64)”

İbn Hazm rahimehullah’tan terceme tamam oldu elhamdulillah. Bu müdellel açıklamalar, 

* "Bulaşıcı olduğu" iddia edilen hastalıklar sebebiyle kimsenin mescidlerde cemaatten alıkonamayacağını

* Ağzı pırasa, soğan ve sarımsak dışındaki bir şey kokan kimselerin - ki özellikle "ebhur" kelimesi ağzı duman kokan kimseyi ifade eder - mescidde cemaatten alıkonamayacağını - turp yiyenin mescidden uzak durması hakkındaki rivayet zayıftır - 

* Cüzzamlıdan aslandan kaçar gibi kaç hadisinin anlaşılması gereken doğru anlamını, bulaşıcı bir hastalığın olmadığını 

* Soğuk havada veya yağmur şiddetli olmasa dahi cuma ve cemaat namazına katılmama konusunda geçerli bir mazeret olduğunu,

* Namazı uzatarak eziyet veren imamın arkasında namazın terk edilebileceğini

* Malı ve canı konusunda endişesi olanın cemaatle namazdan geri kalabileceğini 

* Yemek hazırken veya abdesti sıkışık olanın cemaatle namazdan geri kalabileceğini 

* Dinde re'ye (kişisel görüşlerle yorum ve içtihada) yer olmadığını ortaya koymaktadır

Allah en iyi bilendir.

Ebu Muaz el-Çubukâbâdî

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente estağfiruke ve etûbu ileyk" (Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)