Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

27 Kasım 2022 Pazar

Cinsel Sapma Olgusuna Karşı Uyarı


Makaleyi yazan: Ziyaeddin Abdullah Salih

Tercüme eden: Ebu Leyla Ali Karaçay


Hamd Allah’a salat ve selam Rasulullah’a, ailesine, ashabına ve onlara uyanlara olsun…

Bundan sonra;

“Ben müslüman ve eşcinselim” sözünü “Trend” denilen popüler bir medya sloganına dönüştürerek yayan, genelde bütün toplumların ahlaki ve insani değerlerini özelde ise Müslüman toplumları hedef alan, müstehcenliği ve ahlaksızlığı savunan organize bir küresel saldırının varlığı kimseye gizli değildir. Bu durumun tehlikesi dini, toplumsal ve insani değerlere, akıl, mantık ve selim fıtrata aykırı bir şekilde ahlak ve değerler sistemini tehdit edip onları kökten yok etme girişiminde yatmaktadır.

Eşcinsellik adı verilen sapkın cinsel ilişkilerin teşvik edilmesi ve propagandası, bunun tanıtımı ve pazarlanması için çeşitli platformların kullanılması, her eve giren gençlere ve çocuklara hitap eden sinema ve çizgi filmlerin bu fuhşiyata özendirmesi, bunun bireysel bir özgürlük olup bunda utanılacak bir ayıp veya haramlık olmadığını söyleyerek bu işin temize çekilmeye çalışılması da buna dâhildir. Spor müsabakalarını da bu ahlaksızlığa özendirmek için fırsat bilmekle beraber bu ahlaksızlığın mensuplarını simgeleyen ve tüm insanların bildiği güneş tayfının renklerinden esinlenerek oluşturulan renkli bayrağı da dalgalandırırlar. Hatta durum büyük ülkelerin başkanları tarafından bunun benimsenip bazılarının seçim programlarında bunun insani bir hak olduğunu belirterek eşcinsellere cinsel özgürlük çağrısı yapmasına kadar vardı. Sonunda onlar birçok batı ülkesinde ciddi bir güce sahip, hassas mevkilerde konumlanmış ve uluslararası ve ekonomik politikada söz sahibi baskı grupları haline geldiler.

Eşcinsellik olgusunu ve cinsel sapmayı erkeğin kadına olan doğal eğilimini bırakıp hemcinslerinden olan bir erkeğe yönelten veya bunun tam tersi olarak kadını hemcinsine yönelten insan genetiğinden kaynaklanan bir hastalıkla açıklanması da onların bu girişimindendir. Yani bize düşen onlar hasta oldukları için onları aşağılamak ve onlardan nefret eetmek değil, onlarla normal bir şekilde muamelede bulunmaktır (!) Bu nedenle 2014 senesinde bir Amerikan üniversitesinde bir grup araştırmacı doktor 400 eşcinsel erkeğin DNA testini içeren bilimsel bir çalışmayla bu iddianın yalan olduğunu kanıtladı. Doktorlar onların bu sapkın cinsel eğilimlerinden sorumlu olan tek bir gen bile bulamadılar.

İşte bu durum meselenin tıbbî veya ilmî bir boyutunun olmadığı, daha çok siyasi ve ahlakî bir boyutta olduğuna; bunun habis bir masonik plan olduğuna ve İslam şeriatına, Arap örf ve adetlerine yabancı olan bu projenin Arap İslam âleminin de çok uzağında olmadığına bir delildir.

Bütün şeriat ve dinler ile medeni ülkelerin beşeri kanunları bu fuhşiyatın yasaklanması, failinin cezalandırılması ve caydırıcı bir cezanın düzenlenmesi konusunda ittifak etmişlerdir. İster erkekler arasında isterse de kadınlar arasında olsun eşcinselliğin cezalandırılması konusunda arlarında hiçbir ihtilaf yoktur.

Bu fuhşiyat İslam fakihlerinin icma ettiği üzere haramdır. Bu nedenle fıkıh ve ahkâm kitaplarında bu “Fuhşiyat” olarak isimlendirmiştir. Her ne kadar bazıları Allah’ın nebisi Lut’un böyle bir cürme bağlantılı olarak anılmasından dolayı bu isimden hoşlanmasalar ve “bunu “Livata” değil de “Lut kavminin fiili” olarak isimlendirmek gerekir” deseler de bazı fıkıh kitapları da Lut kavminin fiiline nispetle onu “Livata” olarak isimlendirmiştir. Istılahda buna “Sapkınlık” ismi verildi. Sonraları “Eşcinsellik” ismi yayıldı. Ne şekilde isimlendirilmiş olursa olsun neticede şeriatta bunun ismi fuhşiyat veya haramdır. Bu, kebairden ve Kitap’ta ve şerefli nebevi Sünnet’te haramların en büyük ve en çirkinlerindendir.

Bu çirkin fiili haramlığını belirten birçok mübarek Kuran ayeti vardır:

 

«أَتَأْتُونَ الذُّكْرَانَ مِنَ الْعَالَمِينَ وَتَذَرُونَ مَا خَلَقَ لَكُمْ رَبُّكُمْ مِنْ أَزْوَاجِكُمْ بَلْ أَنْتُمْ قَوْمٌ عَادُونَ»

 

“İnsanlar içinden erkeklere mi yaklaşıyorsunuz? Rabbinizin sizler için yarattığı eşlerinizi bırakıyorsunuz! Doğrusu siz sınırı aşmış bir kavimsiniz!” (Şuara, 165-166)

«وَلُوطًا إِذْ قَالَ لِقَوْمِهِ أَتَأْتُونَ الْفَاحِشَةَ مَا سَبَقَكُمْ بِهَا مِنْ أَحَدٍ مِنَ الْعَالَمِينَ ۞ إِنَّكُمْ لَتَأْتُونَ الرِّجَالَ شَهْوَةً مِنْ دُونِ النِّسَاءِ بَلْ أَنْتُمْ قَوْمٌ مُسْرِفُونَ»

“Lut’u da (gönderdik). Hani kavmine demişti ki: “Sizden önce âlemlerden hiç kimsenin yapmadığı hayâsızlığı mı yapıyorsunuz? Siz gerçekten de kadınları bırakıp şehvetle erkeklere yaklaşıyorsunuz. Hayır, siz haddi aşan bir topluluksunuz.” (A’raf, 80-81)

«وَلَا تَقْرَبُوا الزِّنَا إِنَّهُ كَانَ فَاحِشَةً وَسَاءَ سَبِيلًا»

“Zinaya yaklaşmayın. Zira o, bir hayâsızlıktır ve çok kötü bir yoldur.” (İsra, 32)

«قُلْ إِنَّمَا حَرَّمَ رَبِّيَ الْفَوَاحِشَ مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَمَا بَطَنَ وَالْإِثْمَ وَالْبَغْيَ بِغَيْرِ الْحَقِّ وَأَنْ تُشْرِكُوا بِاللَّهِ مَا لَمْ يُنَزِّلْ بِهِ سُلْطَانًا وَأَنْ تَقُولُوا عَلَى اللَّهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ»

“De ki: “Rabbim ancak hayâsızlıkları, onlardan hem açık olanı, hem de gizli olanı, her türlü günahı, haksız yere isyanı, hakkında hiçbir delil indirmediği bir şeyi Allah’a ortak koşmanızı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır.” (A’raf, 33)

Şerefli nebevi sünnete gelince, orda da bu fuhşiyatın cezasına dair pek çok hadis varid olmuştur:

İbn Abbas radıyallahu anhumadan: Rasulullah sallallahu aleyhi ve selem şöyle buyurmuştur:

«مَنْ وَجَدْتُمُوهُ يَعْمَلُ عَمَلَ قَوْمِ لُوطٍ، فَاقْتُلُوا الْفَاعِلَ، وَالْمَفْعُولَ بِهِ»

“Lut kavminin amelini işleyeni bulursanız onu yapanı da kendisine yapılanı da öldürün” [1]

Ebu Hureyre radıyallahu anh Nebi aleyhissalatu vesselamın Lut kavminin amelini işlemiş birisi hakkında şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

«ارْجُمُوا الْأَعْلَى وَالْأَسْفَلَ، ارْجُمُوهُمَا جَمِيعًا»

“Lut kavminin amelini yapanı da kendisine yapılanı da recmedin” [2]

Cabir bin Abdillah radıyallahu anhuma Nebi aleyhissalatu vesselamın şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

«من عمل عمل قوم لوط فاقتلوه»

“Kim Lut kavminin amelini yaparsa onu öldürün” [3]

İbn Abbas radıyallahu anhumadan: Rasulullah sallallahu aleyhi ve selem buyurdu ki:

«اقْتُلُوا الفَاعِلَ وَالمَفْعُولَ بِهِ والذي يأتي البهيمة»

“Yapanı da yapılanı da öldürün. Hayvanlara yaklaşanı da öldürün” [4]

Ebu Musa el-Eşari radıyallahu anh Rasulullah sallallahu aleyhi ve selemden şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

«إِذَا أَتَى الرَّجُلُ الرَّجُلَ فَهُمَا زَانِيَانِ، وَإِذَا أَتَتِ الْمَرْأَةُ الْمَرْأَةَ فَهُمَا زَانِيَتَانِ»

“Erkek erkeğe yaklaşırsa ikisi zina etmiştir. Kadın kadına yaklaşırsa ikisi zina etmiştir” [5]

İbn Abbas radıyallahu anhumadan Nebi aleyhissalatu vesselamın şöyle buyurdu:

«لَعَنَ اللهُ مَنْ عَمِلَ عَمَلَ قَوْمِ لُوطٍ، لَعَنَ اللهُ مَنْ عَمِلَ عَمَلَ قَوْمِ لُوطٍ ثَلاثً»

“Lut kavminin amelini işleyene Allah lanet etsin!” Bunu üç kere tekrarladı. [6]

Nebi aleyhissalatu vesselamın laneti üç kere tekrarlaması bu fiilin ne kadar çirkin bir fiil olduğuna işarettir.

İbn Kayyım rahimehullah Cevabu’l Kafi (1/168) kitabında şöyle demiştir:

“Lutiliğin fesadı en büyük mefsedetlerden olduğu için onun dünya ve ahiretteki cezası da en büyük cezalardandır.”

Bu fuhşiyatın Hanif şeriattaki cezasına gelince;

Fakihler lezbiyenliğin haram ve kebairden olduğu, hakkında belirlenmiş bir had cezasının olmadığı, masiyetlerden ve büyük günahlardan olduğundan yöneticinin takdir ettiği caydırıcı bir ta’zir cezasıyla cezalandırılması gerektiği konusunda ittifak etmişlerdir.

Livatanın cezasında ise 3 görüş üzere ihtilaf etmişlerdir:

Birinci görüş:

Cumhur ister bekâr ister muhsan (evlilik yaşamış kimse), ister yapan ister yapılan olsun, livatanın cezasının mutlak olarak öldürülmek olduğu görüşündedir. Bu İmam Malik ve İmam Ahmed’in mezhebiyle İmam Şafii’nin kavlidir. Yine bu görüş, içlerinde Ebu Bekr es-Sıddık, Ömer b. El-Hattab, Ali b. Ebi Talib ve Abdullah b. Abbas radıyallahu anhum’un da içlerinde bulunduğu Sahabe-i Kiramdan bir topluluktan rivayet edilmiştir.

Hatta livatanın cezasının ölüm olduğunda sahabenin icma ettiği nakledilmiştir.[7]

İkinci Görüş:

Livatanın haddi aynı zina haddi gibidir. Muhsan ise öldürülür, değilse sopa vurulur. Çünkü bu erkek fercinin başka bir erkek fercine girmesidir. Bunda bir mülkiyet veya mülkiyet şüphesi de yoktur. Bu tıpkı erkek fercinin kadın fercine girmesi gibi bir zinadır. Eğer bunun da zina olduğu sabit olursa zinayla ilgili ayet ve rivayetlerin umumuna dâhil olur. Çünkü bu da bir fuhşiyattır, zina olur. Aynı kadın ile erkek arasındaki fuhşiyat gibidir.

Bunu Said b. el-Müseyyeb, Ata, Hasan, İbrahim en-Nehai, Katade, Evzai, Ebu Yusuf, Muhammed b. El-Hasen ve Ebu Sevr söylemiştir. Şafii’nin iki kavlinden meşhur olanı da budur.

Üçüncü görüş:

Bu, Ebu Hanife’nin görüşüdür. Hanefilere göre livata büyük ve çirkin bir günahtır ama zina gibi değildir. Dolayısıyla onun haddi de zina haddi değildir. Livata için ancak yöneticinin uygun gördüğü, bu çirkin fiilden caydırıcı bir ta’zir cezası vardır.

Sonuç

Geçenlerden eşcinsellik veya cinsel sapma olarak isimlendirilen şeyin bütün şeriatlarda, dinlerde ve beşeri kanunlarda yasaklanmış olduğu ve bunun bir fuhşiyat ve büyük günahlardan bir günah olduğu, selim bir fıtrata sahip olan bir insanın kınayacağı çirkin bir fiil olduğu ve bunun cezasının da âlimlerin cumhuru tarafından belirtildiği üzere öldürülmek olduğu sonucuna varmaktayız.

Bu tehlikeli olgunun yayılmasını sınırlamak adına hükümetlere ve devletlere düşen; caydırıcı kanunlar çıkarmak, bu sapkınlığı işleyenlerin cezalarını arttırmak, onların meşruiyet sağlamamak, derneklerine ve festivallerine izin vermemektir.

Aynı şekilde uluslararası kuruluşlar, İslamî cemaatler ve medya platformları da bu çirkin işe karşı uyarmalı, bunun propagandasını engellemeli, bireyin ve toplumun sağlığı, psikolojisi ve sosyal yaşamı üzerindeki tehlikeli etkilerini bu işten uzak durmaları ve onu kabule yanaşmamaları adına açıklamalı ve çeşitli bireysel ve toplumsal vesilelerle bu sapmayla mücadele etmek için çalışmalı, insanları bunun tehlikesi ve sonuçları hakkında bilinçlendirmeli ve insanlar arasında fuhşiyatın yayılmasının tehlikeli sonuçlarını onlara hatırlatmalı. Çünkü Nebi aleyhi’s-salatu ve’s-selam sahih bir hadiste şöyle buyuruyor:

«لم تظهَرِ الفاحشةُ في قومٍ قطُّ حتَّى يُعْلِنوا بها، إلَّا فشا فيهم الطَّاعونُ والأوجاعُ الَّتي لم تكُنْ مضَتْ في أسلافِهم الَّذين مَضَوا»

“Bir toplumda fuhşiyat açıkça ortaya çıktığında mutlaka aralarında taun hastalığı ve kendilerinden önce geçmiş kavimlerde meydana gelmemiş hastalıklar yayılır” [8]

Günümüzün en meşhur ve en yaygın tedavi türlerinden olan psikolojik tedavi gibi bu sapkınlık durumundan kurtulmaya vesile olacak tedavileri geliştirmeye de ilgi gösterilmeli. Doğru İslamî aile eğitimine odaklanılmalı. Büyük bir kısmı saptırılmış, cahil ve gafiller olan bu kimselere bu fiili haram kılan ve büyük günahlardan sayan şeri nasları bildirmek, onları tövbe edip Allah azze ve celleye dönmeye davet etmek onların bizim üzerimizdeki haklarındandır. Çünkü Allah Subhanehu ve Teâla bütün günahları bağışlar. Onlara Allah’ın şu kavlini hatırlatmalıyız:

«قُلْ يَـٰعِبَادِىَ ٱلَّذِينَ أَسْرَفُوا۟ عَلَىٰٓ أَنفُسِهِمْ لَا تَقْنَطُوا۟ مِن رَّحْمَةِ ٱللَّهِ ۚ إِنَّ ٱللَّهَ يَغْفِرُ ٱلذُّنُوبَ جَمِيعًا ۚ إِنَّهُۥ هُوَ ٱلْغَفُورُ ٱلرَّحِيمُ»

“De ki: “Ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin! Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O, Gafûr’dur, Rahîm’dir.” (Zümer, 53)

Allah en iyi bilendir…



[1] Ebu Davud (4/269), Tirmizi (4/57), İbn Mace (2/856), Ahmed (64/4), Müstedrek (4/395), Darekutni (3/124)

[2] İbn Mace (2/856), Ebu Yala (12/42)

[3] Haris b. Ebi Usame (2/566), Metalibu’l Aliye (9/35), Haraiti Mesaviu’l Ahlak (201/439), el-İstizkar (82/24), Zemmu’l Heva (s.163)

[4] Tirmizi (4/57), İbn Mace (2561), Ahmed (4/458)

[5] Beyhaki (406/8)

[6] Ahmed (5/83), Müstedrek (4/396)

[7] bknz: el-Mebsut, Serahsi el-Hanefi (9/77) Şerhu Muhtasar, Halil el-Hiraşi el-Maliki (8/87) el-Havi’l Kebir, Maverdi (9/821) el-Muğni (9/61)

[8] İbn Mace (2/1332), İbn Hıbban (10/259)

6 Ekim 2022 Perşembe

Yerli Oryantalistlerden Prof. Dr. Mehmet Kubat’ın Subjektif Selefilik Aleytarlığı Hakkında

 


Eceli gelen köpek cami duvarına işer diye bir mesel vardır. Allah’tan belasını acele vermesini isteyen her nasipsiz de Allah’ın dinine tuzak kurup Allah’a ve rasulüne yakın olmaya çalışanlara düşmanlık etmektedir. Allah’ın dostlarına düşmanlık edene de bizzat Allah Azze ve Celle harp ilan edeceğini bildirmiştir.,

Prof. Dr. Mehmet Kubat, İslam Mezhepleri Tarihi adıyla bir kitap yazmış, Mu'tezile, Kullabilik, Alevilik, Maturidilik gibi İslam’ın dışına çıkmış anlayışları aklamaya çalışmış, talebesi Ebu Yusuf’un dahi "Cehmî olarak öldüğünü" itiraf ettiği Ebu Hanife’nin Mürcie bile olmadığını iddia etmeye kalkışmıştır. 

Fakat asıl konu şu; Kubat, kitabını sanki sırf Selefiliğe saldırmak için yazmış gibidir. Ehli Sünneti Selefilik, Eşarilik ve Maturidilik başlıkları altında sayarak, diğer saptırıcı ilahiyatçılar gibi, Eşarilik ve Maturidilik sapkınlıklarını Ehli Sünnet çerçevesine monte etmeye çalışmış, sonra sünnet dışı bazı mezheplere dahi övgüde bulunurken, Selefiliğe yaylım ateşi(!) açmıştır! 

“Selefiyye’nin Müteşabihata İlişkin Tavrı” başlığı altında sadece Gazali’nin mufevvida akidesini selefe yakıştırmaya çalıştığı kitabı olan İlcamu’l-Avam’dan bir pasaj nakletmekle yetinmesi de aklınca selefi akideye hileli bir şekilde ayar verme girişimidir!

Selefi akide ve menheci aktarırken kaynakları ve dipnotları arasında hiçbir selefî kaynak yer almamaktadır! Selefî kaynaklara en yakın referansları da İbn Teymiyye ve İbn Kayyım’dır ki bu iki ismin selefî akide ve menhece kaynak gösterilmesi mümkün değildir. Çünkü İbn Teymiyye ve talebesi İbn Kayyım, kendilerini sapkınlığın yaygınlaştığı bir ortamda bulup güçleri yettiğince selefin menhecini tespit ve tâbi olmaya çalışmış birer nadide alimdirler. Yani selefi akide ve menhece kaynak referans olamazlar, bilakis kendileri akide ve menheclerini açıklarken seleften referanslara muhtaçtırlar. Şu halde yazar Mehmet Kubat, Selefiyye’yi açıklarken asla selefiliğin ilk kaynaklarını referans almamış, ya selefin menhecine düşman olan kelamcıların, ya muasır yazarların Selefilik hakkında söylediklerine dayanmış ya da İbn Teymiyye ve İbn Kayyım gibi selefiyyeye pek çok konuda intibak sağlamış müteahhirinden isimleri referans göstermiştir.

Sonra o da ne! Selefi Metodun Kifayetsizliği şeklinde bir başlık karşımıza çıkıyor! Bir sonraki başlık da: “Selefî Perspektifin Çıkmazları”(!)

Bu başlıkların altında ise Kubat küfrünü kusmuştur. Çünkü özetlemek gerekirse Kubat bu çirkin başlıklar altında Selefiyye’nin dini yalnızca Kur’an, Sünnet ve ashabın anlayışıyla sınırlamasından son derece rahatsız olmakta, Selefiliği; dini yalnızca ilk asırdaki din anlayışına hapsetmekle suçlamaktadır! Akli tefekkür ve felsefi düşünceye yer vermenin zorunlu olduğuna, re’y ile de dine hükümler eklemek gerektiğine vurgular yapmaktadır.

Mesela diyor ki: “İmamu’l-Harameyn Ebu’l-Meali el-Cuveyni’nin de işaret ettiği gibi “İslam’ı, Kur’an’ı ve Sünneti kabul etmeyen muhataba ayet ve hadislerle cevap vermek, deyim yerindeyse Müslüman âlimi trajikomik bir pozisyona düşürüyordu. Muhatabın iknası ancak akılla mümkündü.” Böylece Mehmet Kubat, İslam’ı ve davetini hiç anlamadığını ya da kabul etmediğini açıkça ortaya koyuyor!

Şimdi basitçe bu konuyu bir düşünelim: İslam davetinin sahibi olan Allah Azze ve Celle, küfre sapmış topluluklara daveti nasıl gönderiyor? Rasul gönderiyor, kitap indiriyor! İyi ama muhataplar kitabı ve rasulü kabul etmiyor zaten değil mi? O halde iman etmeyenlere felsefeciler mi davette bulunmalı? Halbuki nebi ve rasulllerin davetine öncelikle karşı çıkanlar “Allah ile kul arasına kimse giremez” diyen felsefeciler değiller miydi? İmamu’l-Harameyn dediği Mutezile sapığı da, onu referans alan Mehmet Kubat gibi sapkın ilahiyatçılar da aslında Allah’ın ve rasulünün davet metodunu eleştiriyorlar! Kelime oyunları yaparak habasetlerini “Selefiliğe eleştiri” maskesi altında gizliyorlar!

Aslen sarih aklı muhatap alan vahyi, fasit akılllarına/hevâlarına uyduramadıkları için kabullenemiyorlar! Her doğan İslam fıtratı üzere doğmuş, fakat bazıları fıtratından saparak batıl dinlere tabi olmuşlardır. Allah, rasullerini selim fıtratlara dönülmesini gerektiren davetlerle göndermiştir. Bu daveti kabul etmemekte inat eden, aslında Allah’ın kendisini üzerinde yaratmış olduğu fıtratına da muhalif davranmakta ısrar etmiştir. Bu yüzden zorla İslam’a boyun eğdirilmek üzere kendisiyle savaşılmasını hak etmiştir. Kur’an’ı, Allah’ın rasulünün yönlendirmeleri doğrultusunda okuyanlar bu hakikati gayet net görürler. Fakat kelamcıların yolunu tutanlar Kubat gibi ancak saçmalarlar!

Allah Azze ve Celle şöyle buyurmuştur:

Artık seninle tartışırlarsa de ki: “Ben bana uyanlarla birlikte yüzümü Allah’a teslim ettim.” Kitap verilen kimselere ve ümmilere de ki: “Teslim oldunuz mu?” Şayet teslim olurlarsa muhakkak hidayete ermiş olurlar. Yüz çevirirlerse artık sana düşen yalnızca tebliğdir. Şüphesiz Allah kullarını hakkıyla görendir” (Al-i İmran 20)

Delil olma yönü: Allah Azze ve Celle vahyi karşısında fasit akıl ve re’yleriyle tartışmaya kalkışanlara karşı tavrın ne olması gerektiğini açıklamıştır. Hidayetin ancak vahye teslimiyetle olacağını bildirmiş ve yüz çevirenlere karşı vazifenin; kelam ve felsefe yaparak ikna etmek değil, yalnızca tebliğ etmek olduğunu beyan etmiştir.

Allah Azze ve Celle şöyle buyurmuştur:

İnsanlardan bazısı, bir ilme, bir rehbere ve aydınlatıcı bir kitaba dayanmaksızın, Allah hakkında tartışır. Allah yolundan saptırmak için kasılarak Allah hakkında tartışmaya kalkar. Onun için dünyada bir rezillik vardır; kıyamet gününde ise ona yakıcı azabı tattıracağız.” (Hac 8-9)

Yine de, insanlar içinde, bilgisi, rehberi ve aydınlatıcı bir kitabı olmadığı halde Allah hakkında tartışan kimseler vardır.” (Lukman 20)

O’nun çağrısı kabul edildikten sonra, Allah hakkında tartışanların delilleri rableri katında geçersizdir. Onların üzerinde bir gazap vardır ve şiddetli bir azap onlaradır.” (Şura 16)

Delil olma yönü: Kelam ve felsefe yapanlar bu ayetlerde kınanan kimselerin ta kendileridir.

Allah Azze ve Celle şöyle buyurmuştur:

Ve: “Bizim ilahlarımız mı daha hayırlı, yoksa o mu?” dediler. Onu yalnızca bir tartışma konusu olsun diye örnek gösterdiler. Hayır, onlar tartışmacı ve düşman bir kavimdir. “ (Zuhruf 58)

Delil olma yönü: Müşrikler aklen çürütülmesi oldukça basit bir sözü ortaya atarak iman edenlerin akli kelam ve felsefeye dahil olmalarını arzu ettiler. Allah Azze ve Celle ise kelam ve felsefeye girmekten iman edenleri yasaklamıştır.

Kubat diyor ki: “Selefiyye’nin ilk dönem Müslümanlarının itikada ilişkin konularda nassın zahiri anlamıyla yetinip, akla yer vermeyen tutumundan esinlenerek “bilinçli bir tercihle itikadi konularda aklı kullanmaması, istidlali haram kabul etmesi ve kelam yöntemine karşı olumsuz bir tavır takınması, hem Mu’tezile mensupları, hem de İbn Kullab, el-Muhasibi ve el-Kalanisi ile başlayan Ehli Sünnet kelamcıları tarafından gerçekte nasların ruhuna aykırı bulunmuştur.”

Görüyor musunuz desise ve dolapları!

Burada eleştirilen keşke bazı selefilerin hataları olsaydı, o zaman anlayışla karşılanabilirdi. Lakin bu eleştiri ve saldırılar Allah’a ve rasulüne karşıdır. Bu yüzden Allah Azze ve Celle ve Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem’in asırlar önce verdiği cevabı aktarmakla yetinelim ki, Kubat’ın Selefilik hakkında tarihsel bir olgu iddiası da böylece yerle bir olsun:

Allah Azze ve Celle şöyle buyurmuştur:

Her kim kendisine doğru yol apaçık belli olduktan sonra Rasul’e aykırı davranır ve mü’minlerin yolundan başkasına uyarsa onu döndüğü halde bırakırız ve kendisini Cehenneme atarız; o ne kötü dönüş yeridir.” (Nisa 115)

Delil olan kısım: bu ayette mü’minlerin yolundan başkasına uyan tehdit edilmiştir ve bu ayetin ilk muhatabı olarak mü’minler sahabedir. Dolayısıyla kıyamet gününe kadar sahabenin yolundan başkasına uyan herkes bu tehditin muhatabıdır. Her fırka kabul eder ki sahabenin yolu naslara teslim olmak, kelam ve felsefeyi terk etmektir.

Allah Azze ve Celle şöyle buyurmuştur:

Eğer sizin ona iman ettiğiniz gibi iman ederlerse, şüphesiz doğru yolu bulmuş olurlar; yüz çevirirlerse doğrusu onlar ancak ayrılık içindedirler. Onlara karşı Allah sana yeter. Şüphesiz O Semi'dir, Alîm'dir.” (Bakara 137)

Delil olan kısım: Allah Azze ve Celle sahabelere hitaben: “Sizin iman ettiğiniz gibi iman ederlerse doğru yolu bulmuş olurlar” buyurmuştur. Bu hitap, Kur’ân’ın kendisine ulaştığı herkese ve her asrın mensuplarına diyor ki; doğru yolu bulmak ancak ve ancak bu ayetin ilk muhatapları olan sahabenin yani selefin iman ettiği gibi iman etmeye bağlıdır. Sahabenin imanı ise kelam ve felsefe yoluyla değil, vahye teslimiyet yoluyladır.

Allah Azze ve Celle şöyle buyurmuştur:

 Öne geçen Muhacir ve Ensâr ile onlara güzellikle uyanlardan Allah razı olmuştur. Onlar da O’ndan hoşnut olmuşlardır…” (Tevbe 100)

Delil olan kısım: Allah rızasını, Muhacir ve Ensara yani ashaba güzellikle uymaya bağlamıştır. Sonrakilerin uydukları kelam ve felsefe süprüntülerine değil!

Enes b. Malik radiyallahu anh’den: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

تَفْتَرِقُ هَذِهِ الْأُمَّةُ عَلَى ثَلَاثٍ وَسَبْعِينَ فِرْقَةً كُلُّهُمْ فِي النَّارِ إِلَّا وَاحِدَةً قَالُوا وَمَا تِلْكَ الْفِرْقَةُ؟ قَالَ مَا أَنَا عَلَيْهِ الْيَوْمَ وَأَصْحَابِي

Bu ümmet yetmiş üç fırkaya ayrılacak, biri dışında hepsi de ateşte olacak.” Dediler ki: “O (kurtulan) hangisidir?” Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki:

Bugün benim ve ashabımın üzerinde bulunduğumuz şey üzere olanlardır.”[1]

Artık bundan sonra Mehmet Kubat ve ona benzer ilahiyatçılara düşen ancak Kur’an ve Sünnet’e teslim olup tevbe etmek, her müslümanın selefî olmak zorunda olduğunu yani Kur’an ve Sünneti ashabın anlayıp uyguladığı gibi kabul etme zorunluluğunu itiraf etmektir, batıl mutezile sapıklığına daveti açıktan yaptıkları gibi tevbelerini ve hakka dönüşlerini açıktan yaparak ıslah etmektir.

 Ebu Muaz Seyfullah el-Çubukâbâdî



[1] Sahih. Taberânî Mu'cemu's-Sagir (724) Taberânî Mu'cemu'l-Evsat (4886, 7840) Ziyâu'l-Makdisî el-Muhtâre (7/277) Ukayli ed-Duafa (2/262) Eslem b. Sehl Bahşel Tarihu Vasit (s.196) el-Mustagfiri Delailu’n-Nubuvve (80) el-Elbani es-Sahiha (203, 204)

8 Eylül 2022 Perşembe

Korona Bahanesiyle Dinden Çıkan Yöneticileri ve Dinlerini Satan Hocaları Unutmayın!

 

Mescidlerin Kapatılmasının Zaruret Olduğu Yalanı!

Dr. Hâkim el-Mutayri 

25 Ramazan 1441

 Zaruret, islam fıkhında dine, cana, akla, ırza veya mala gelebilecek zarar ve telef korkusu hakkındaki şiddetli durumdur. Bunun ancak haram bir fiili işlemekle kalkması sözkonusudur. Buradaki şart, bu zaruretin iddia değil hakikat olmasıdır. Vehmî bir zarar değil, hakiki bir zarar söz konusu olmalıdır. Yine bu zarar, haram fiil ile eşit seviyede ya da def edilmemesi halinde daha büyük zarara girme sözkonusu olmalıdır.

Mescidlerin kapatılması, Cuma ve beş vakit namazdaki cemaatin, hac ve umrenin iptal edilmesinde zaruret olduğunu doğrulayan hiçbir şey söz konusu değildir! Böyle bir muhayyerlik halinde bunu yapmak küfür ve riddet (dinden çıkış) demektir!

Namaz kılan sıhhatli müslümanlar, kendilerinde mescidleri terk etmeye mecbur bırakacak bir şiddetli durum hissetmemişlerdir. Hatta onları bundan yasaklayan, mescidlere gidenleri suçlu gören, onları tutuklayan ve cezalandıran devletler dahi böyle bir durum hissetmemişlerdir! Nitekim dinin kökten reddettiği ve hakkında “Hastalık bulaşması ve uğursuzluk yoktur”, “İlkine bulaştıran kim?” ve “Bu ancak kaderdir” buyrulan, hastalığın bulaşacağı varsayılsa bile kendileri hakkında korona gribi hastalığından korkmaları da söz konusu değildir!

Virüsün isabet edeceği korkusunun zararı ve tehlikesi mevsimsel gripteki isabet ve ölüm oranlarından fazla değildir! Nitekim doktorların kendileri bu hastalıktan tedavisiz ve aşılama olmaksızın şifa bulma oranının %98’e ulaştığını teyit etmişlerdir. Ölüm oranı ise %1’den azdır. Bu da iddia edilen zaruret ve şiddetli meşakkat iddialarını yalanlamaktadır. Kendisi hakkında hastalıktan korkan kişiden Cuma ve cemaat vacibinin sakıt olması ruhsatı ile bunun def edilmesi mümkündür. Nas ve icma ile küfür olan; mescidleri kapatmak, Cuma ve cemaatleri iptal etmek, sağlıklı kimseleri Allah’ın kendilerine farz kıldığı şeyleri eda etmekten yasaklamak gibi haram olan işlere mecbur kalmak diye bir durum söz konusu değildir. Hiç farkına varmadıkları, görevlileri işlerinden, halkı çarşılarından engellemedikleri bir şeyden dolayı zaruret iddiası kabul edilemez. Hata bu haramı işlemenin zararı dine karşıdır. Dinin şiarlarını iptal etmek, virüs isabet etmesin diye – ki virüsün isabet etmesi hasta olmayı gerektirmez - cana gelecek zarardan daha şiddetlidir! Üstelik bu hastalıktan tıbbî tedaviye, doktora gitmeye, hastaneye gitmeye ihtiyaç duymadan şifa bulunmaktadır.  Hastanede ilaç tedavisinden dolayı ölenlerin miktarı da daha fazladır!

İsveç, Belarus gibi devletlerin korona sebebiyle doğal hayat gidişatını iptal etmeye mecbur kalmamaları bu konudaki zaruret iddiasının yalan olduğunu pekiştirmektedir. Yine bu durum, bütün arap dünyasında mescidleri kapatmayı, cemaat ve Cuma namazlarını iptal etmeyi zarureten gerektirdiği iddiasının yalan olduğunu da açıkça göstermektedir! Yine mescidleri kapatmayan Endonezya, Pakistan ve başka bazı İslam devletlerinde isabet oranının artmaması bu iddiaların batıl oluşunu ortaya koymaktadır.

Buradaki zaruret iddiası insanların kendi nefislerinde şahit olup hissettikleri bir büyüklenmedir. Arap dünyasında böylesi daha önce meydana gelmemiştir! Bu yalnızda haçlıların hamle kararlarını, işgalci Amerikalıların şu an İslami toplumlara laikliği ve batılılaşmayı dayatarak koştuğu şartları uygulamaktır.

Raşid Halifelerden Dahi Gelse Kitap ve Sünnete Aykırı Görüşler Reddedilir


Ebu Musa el-Eşari radıyallahu anh’den:

قَدِمْتُ عَلَى النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ بِالْبَطْحَاءِ وَهُوَ مُنِيخٌ فَقَالَ أَحَجَجْتَ؟ قُلْتُ نَعَمْ قَالَ بِمَا أَهْلَلْتَ قُلْتُ لَبَّيْكَ بِإِهْلاَلٍ كَإِهْلاَلِ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ أَحْسَنْتَ طُفْ بِالْبَيْتِ وَبِالصَّفَا وَالمَرْوَةِ ثُمَّ أَحِلَّ فَطُفْتُ بِالْبَيْتِ وَبِالصَّفَا وَالمَرْوَةِ ثُمَّ أَتَيْتُ امْرَأَةً مِنْ قَيْسٍ فَفَلَتْ رَأْسِي ثُمَّ أَهْلَلْتُ بِالحَجِّ فَكُنْتُ أُفْتِي بِهِ حَتَّى كَانَ فِي خِلاَفَةِ عُمَرَ فَقَالَ إِنْ أَخَذْنَا بِكِتَابِ اللَّهِ فَإِنَّهُ يَأْمُرُنَا بِالتَّمَامِ وَإِنْ أَخَذْنَا بِقَوْلِ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَإِنَّهُ لَمْ يَحِلَّ حَتَّى يَبْلُغَ الهَدْيُ مَحِلَّهُ

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Bathâ'da mola verdiği bir sırada yanına gittim. Bana:

“Hacc yapıyor musun?” diye sordu. Ben: “Evet!” dedim.

“Neye niyetlendin?” buyurdu. Ben: “Nebî sallallahu aleyhi ve sellem'in niyeti gibi niyetlendim” dedim. Buyurdu ki:

“İyi etmişsin. Beyt ile Safa ve Merve'yi tavaf et de ihram­dan çık!” Bunun üzerine ben, Beyti ve Safa ile Merve'yi tavaf ettim. Sonra Kays oğullarından bir kadının yanına vardım da başım bitlendi. Sonra hacca niyet ettim. Ömer radıyallahu anh hilâfete geçinceye kadar başkalarına da böyle fetva verirdim. Ömer radıyallahu anh dedi ki:

“Eğer Allah'ın kitabı ile amel edeceksek Allah’ın kitabı tamamlamayı emrediyor. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem'in sözüyle amel eder­sek o da hedy kurbanı yerini buluncaya kadar ihramdan çıkmamıştır.”[1]

* Muslim’in bir rivayetinde şu şekildedir:

فَقَالَ عُمَرُ قَدْ عَلِمْتُ أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَدْ فَعَلَهُ وَأَصْحَابُهُ وَلَكِنْ كَرِهْتُ أَنْ يَظَلُّوا مُعْرِسِينَ بِهِنَّ فِي الْأَرَاكِ ثُمَّ يَرُوحُونَ فِي الْحَجِّ تَقْطُرُ رُءُوسُهُمْ

Ömer radıyallahu anh dedi ki: “Biliyorum ki, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem ile ashabı bu­nu yapmıştır. Lâkin halkın Erâk denilen yerde kadınlarla cima ederek, sonra başlarından su damlar bir hâlde hacca gitmeye devam etmelerini istemedim.”[2]

Said b. El-Museyyeb rahimehullah dedi ki:

اخْتَلَفَ عَلِيٌّ وَعُثْمَانُ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا وَهُمَا بِعُسْفَانَ فِي المُتْعَةِ فَقَالَ عَلِيٌّ مَا تُرِيدُ إِلَّا أَنْ تَنْهَى عَنْ أَمْرٍ فَعَلَهُ النَّبِيُّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَلَمَّا رَأَى ذَلِكَ عَلِيٌّ أَهَلَّ بِهِمَا جَمِيعًا

“Ali ve Osman radıyallahu anhuma Usfan’da iken temettu hakkında ihtilaf ettiler. Ali radıyallahu anh dedi ki:

“Sen ancak Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in yaptığı bir şeyi yasaklamak istiyorsun.” Ali radıyallahu anh bunu görünce hac ve umre için birlikte ihrama girdi.”[3]

Mervan b. El-Hakem dedi ki:

شَهِدْتُ عُثْمَانَ وَعَلِيًّا رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا وَعُثْمَانُ يَنْهَى عَنِ المُتْعَةِ وَأَنْ يُجْمَعَ بَيْنَهُمَا فَلَمَّا رَأَى عَلِيٌّ أَهَلَّ بِهِمَا لَبَّيْكَ بِعُمْرَةٍ وَحَجَّةٍ قَالَ مَا كُنْتُ لِأَدَعَ سُنَّةَ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ لِقَوْلِ أَحَدٍ

“Osman ve Ali radıyallahu anhuma’ya şahit oldum. Osman radıyallahu anh temettu yapmaktan ve hac ile umreyi birleştirmekten yasaklıyordu. Ali radıyallahu anh bunu görünce:

“Umre ve hac için lebbeyk” diyerek ikisi için birden ihrama girdi ve dedi ki:

“Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetini herhangi bir kimsenin sözü için terk edecek değilim.”[4]

Abdullah b. Şakik rahimehullah’tan:

كَانَ عُثْمَانُ يَنْهَى عَنِ الْمُتْعَةِ وَكَانَ عَلِيٌّ يَأْمُرُ بِهَا فَقَالَ عُثْمَانُ لِعَلِيٍّ كَلِمَةً ثُمَّ قَالَ عَلِيٌّ لَقَدْ عَلِمْتَ أَنَّا قَدْ تَمَتَّعْنَا مَعَ رَسُولِ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَقَالَ أَجَلْ وَلَكِنَّا كُنَّا خَائِفِينَ

“Osman radıyallahu anh temettu haccından yasaklıyor, Ali radıyallahu anh de bunu emrediyordu. Osman radıyallahu anh Ali radıyallahu anh’e bir söz söyledi. Sonra Ali radıyallahu anh dedi ki:

“Sen de biliyorsun ki biz Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem ile beraber temettu haccı yaptık.” Osman radıyallahu anh dedi ki:

“Evet, lakin bizler korkuyorduk.”[5]

İmran b. Husayn radıyallahu anhuma’dan:

أُنْزِلَتْ آيَةُ المُتْعَةِ فِي كِتَابِ اللَّهِ فَفَعَلْنَاهَا مَعَ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَلَمْ يُنْزَلْ قُرْآنٌ يُحَرِّمُهُ وَلَمْ يَنْهَ عَنْهَا حَتَّى مَاتَ قَالَ رَجُلٌ بِرَأْيِهِ مَا شَاءَ

“Temettu hakkındaki ayet Allah’ın kitabında indirilmiştir. Biz de bunu Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem ile beraber yaptık. Kur’ân’da bunu haram kılan bir ayet inmediği gibi Nebî sallallahu aleyhi ve sellem vefat edinceye kadar bundan yasaklamamıştır. Bir adam çıkıyor ve görüşüyle dilediğini söylüyor!”[6]

* Buhârî’nin bir rivayetinde şu şekildedir:

تَمَتَّعْنَا عَلَى عَهْدِ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَنَزَلَ القُرْآنُ قَالَ رَجُلٌ بِرَأْيِهِ مَا شَاءَ

“Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in zamanında temettu haccı yaptık ve Kur’ân’da bu konuda ayet inmiştir. Bir adam da görüşüyle dilediğini söylüyor!”[7]

* Muslim’in rivayetinde şu şekildedir: Mutarrif rahimehullah dedi ki: İmran b. Husayn radıyallahu anhuma bana şöyle dedi:

إِنِّي لَأُحَدِّثُكَ بِالْحَدِيثِ الْيَوْمَ يَنْفَعُكَ اللهُ بِهِ بَعْدَ الْيَوْمِ وَاعْلَمْ أَنَّ رَسُولَ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَدْ أَعْمَرَ طَائِفَةً مِنْ أَهْلِهِ فِي الْعَشْرِ فَلَمْ تَنْزِلْ آيَةٌ تَنْسَخُ ذَلِكَ وَلَمْ يَنْهَ عَنْهُ حَتَّى مَضَى لِوَجْهِهِ ارْتَأَى كُلُّ امْرِئٍ بَعْدُ مَا شَاءَ أَنْ يَرْتَئِيَ

Sana, bugün öyle bir hadîs rivayet edeceğim ki Allah, seni, onunla bundan sonra faydalandıracak. Bilmiş ol ki Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem yakınlarından bir taifeye Zi'l-Hicce'nin bu günü zarfında um­re yapmayı mubah kılmış; bunu nesh eden bir âyet de inmemiştir. Ken­disi de vefatına kadar bundan yasaklamamıştır. Ondan sonra herkes is­tediği kadar kendi re'yi ile söz söyledi.”[8]

* Muslim’in diğer rivayetinde şu şekildedir:

ارْتَأَى رَجُلٌ بِرَأْيِهِ مَا شَاءَ يَعْنِي عُمَرَ

“Ömer radıyallahu anh'ı kastederek: “Bir adam, kendi re'yi ile dilediği kadar söz söyledi” dedi.”[9]

* Muslim’in diğer bir rivayetinde şu şekildedir:

بَعَثَ إِلَيَّ عِمْرَانُ بْنُ حُصَيْنٍ فِي مَرَضِهِ الَّذِي تُوُفِّيَ فِيهِ فَقَالَ إِنِّي كُنْتُ مُحَدِّثَكَ بِأَحَادِيثَ لَعَلَّ اللهَ أَنْ يَنْفَعَكَ بِهَا بَعْدِي فَإِنْ عِشْتُ فَاكْتُمْ عَنِّي وَإِنْ مُتُّ فَحَدِّثْ بِهَا إِنْ شِئْتَ إِنَّهُ قَدْ سُلِّمَ عَلَيَّ وَاعْلَمْ أَنَّ نَبِيَّ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَدْ جَمَعَ بَيْنَ حَجٍّ وَعُمْرَةٍ ثُمَّ لَمْ يَنْزِلْ فِيهَا كِتَابُ اللهِ وَلَمْ يَنْهَ عَنْهَا نَبِيُّ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ رَجُلٌ فِيهَا بِرَأْيِهِ مَا شَاءَ

İmrân b. Husayn radıyallahu anhuma vefat hastalığnda bana haber gönderdi ve dedi ki:

“Sana bir takım hadîsler söyleyeceğim! Umulur ki benden sonra Allah seni bundan faydalandırır. Şayet yaşarsam bunları benim adıma gizli tut. Ölürsem dilediğin takdirde (başkalarına) anlat! Bana gerçekten (melekler tarafından) selâm verilirdi. Bir de bil ki Nebî sallallahu aleyhi ve sellem bize hac ile umreyi birleştirmeyi emretmiştir. Sonra bu konuda ne Allah’ın kitabından bir ayet indi, ne de Nebiyullah sallallahu aleyhi ve sellem yasakladı. Bir adam bu husûsta kendi re'yi ile dilediğini söyledi!”[10]

Said b. Cubeyr rahimehullah’tan: İbn Abbas radıyallahu anhuma şöyle dedi:

تَمَتَّعَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَقَالَ عُرْوَةُ نَهَى أَبُو بَكْرٍ وَعُمَرُ عَنِ الْمُتْعَةِ فَقَالَ يَعْنِي ابْنَ عَبَّاسٍ أَرَاهُمْ سَيَهْلِكُونَ أَقُولُ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَيَقُولُ قَالَ أَبُو بَكْرٍ وَعُمَرُ

“Nebî sallallahu aleyhi ve sellem temettû haccı yaptı.” Urve b. ez-Zubeyr dedi ki:

“Ebû Bekr ve Ömer (radıyallahu anhuma) temettu haccından yasaklıyorlardı.” Bunun üzerine İbn Abbas radıyallahu anhuma şöyle dedi:

“Görüyorum ki, helak olacaklar. Ben Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem dedi diyorum, o ise Ebû Bekir ve Ömer dedi diyor!”[11]

Salim b. Abdillah rahimehullah’tan:

عَنْ سَالِمِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عُمَرَ أَنَّهُ حَدَّثَهُ أَنَّهُ سَمِعَ رَجُلا مِنْ أَهْلِ الشَّامِ وَهُوَ يَسْأَلُ عَبْدَ اللَّهِ بْنَ عُمَرَ عَنِ التَّمَتُّعِ بِالْعُمْرَةِ إِلَى الْحَجِّ فَقَالَ عَبْدُ اللَّهِ هِيَ حَلالٌ فَقَالَ الشَّامِيُّ فَإِنَّ أَبَاكَ يَعْنِي عُمَرَ نَهَى عَنْهَا فَقَالَ عَبْدُ اللَّهِ أَرَأَيْتَ إِنْ كَانَ أَبِي نَهَى عَنْهَا وَقَدْ صَنَعَهَا رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَتْبَعُ أَمْرَ أَبِي أَوْ أَمْرَ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ؟ فَقَالَ الرَّجُلُ بَلْ أَمْرَ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَقَالَ قَدْ صَنَعَهَا رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

“Şam’lı birinin Abdullah b. Ömer radiyallahu anhuma’ya umreyi hacca çevirerek temettu yapmak hakkında sorduğunu işittim. Abdullah b. Ömer radiyallahu anhuma dedi ki:

“Bu helaldir.” Şam’lı adam: “Muhakkak ki baban (yani Ömer radiyallahu anh) bundan yasakladı.” Abdullah b. Ömer radiyallahu anhuma dedi ki:

“Ne dersin, babam onu yasaklıyor, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de onu yapmışsa babamın emrine mi yoksa Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in emrine mi uyacaksın?” Adam: “Bilakis Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in emrine uyarım.” İbn Ömer radiyallahu anhuma dedi ki:

“Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bunu yapmıştır!”[12]

Sâlim b. Abdillah b. Ömer rahimehullah dedi ki:

كَانَ عَبْدُ اللهِ بْنُ عُمَرَ يُفْتِي بِالَّذِي أَنْزَلَ اللهُ عَزَّ وَجَلَّ مِنْ الرُّخْصَةِ بِالتَّمَتُّعِ وَسَنَّ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فِيهِ فَيَقُولُ نَاسٌ لِابْنِ عُمَرَ كَيْفَ تُخَالِفُ أَبَاكَ وَقَدْ نَهَى عَنْ ذَلِكَ؟ فَيَقُولُ لَهُمْ عَبْدُ اللهِ وَيْلَكُمْ أَلَا تَتَّقُونَ اللهَ إِنْ كَانَ عُمَرُ نَهَى عَنْ ذَلِكَ فَيَبْتَغِي فِيهِ الْخَيْرَ يَلْتَمِسُ بِهِ تَمَامَ الْعُمْرَةِ فَلِمَ تُحَرِّمُونَ ذَلِكَ وَقَدْ أَحَلَّهُ اللهُ وَعَمِلَ بِهِ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَفَرَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَحَقُّ أَنْ تَتَّبِعُوا سُنَّتَهُ أَمْ سُنَّةَ عُمَرَ؟ إِنَّ عُمَرَ لَمْ يَقُلْ لَكُمْ إِنَّ الْعُمْرَةَ فِي أَشْهُرِ الْحَجِّ حَرَامٌ وَلَكِنَّهُ قَالَ إِنَّ أَتَمَّ الْعُمْرَةِ أَنْ تُفْرِدُوهَا مِنْ أَشْهُرِ الْحَجِّ

“İbn Ömer radiyallahu anhuma Allah Azze ve Celle’nin temettu hakkındaki ruhsatı ve Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünneti ile fetva veriyordu. İnsanlar İbn Ömer radiyallahu anhuma’ya: “Babana nasıl muhalefet ediyorsun? O bundan yasaklardı!” dediler.  İbn Ömer radıyallahu anhuma dedi ki:

“Size yazıklar olsun. Allah’tan korkmuyor musunuz? Ömer radiyallahu anh bundan yasaklarken hayrı istedi ve umrenin tamamlanmasını gözetti. Allah’ın helal kıldığı ve Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in uyguladığı bir şeyi neden haram kılıyorsunuz? Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetine uymak mı daha layık yoksa Ömer’inki mi? Muhakkak ki Ömer radiyallahu anh size hac aylarında umre haramdır demedi! Lakin dedi ki: “Umrenin tam olması, onun hac aylarından ayrı yapılmasıdır.”[13]

Ebu Gatafan rahimehullah dedi ki:

أَنَّ ابْنَ عَبَّاسٍ كَانَ يَقُولُ فِي الْأَصَابِعِ عشرا عشرا فَأَرْسَلَ إِلَيْهِ مَرْوَانُ بن الحكم تَفْتِي فِي الْأَصَابِعِ عشرا عشرا وَقَدْ بَلَغَكَ عَنْ عُمَرَ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ فِي الْأَصَابِعِ؟ فَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ رَحِمَ اللهُ عُمَرَ رسول اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَحَقُّ أَنْ يُتَّبَعَ مِنْ قَوْلِ عُمَرَ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ

“İbn Abbâs radıyallahu anhuma parmakların diyeti hakkında: “Parmakların diyeti onar onardır” dedi. Mervân b. El-Hakem ona birini göndererek:

“Parmaklar hakkında onar onar diyete mi fetva veriyorsun? Hâlbuki sana Ömer radıyallahu anh’ın parmakların diyeti hakkında senin sözünün aksine fetvası ulaşmıştır” dedi. Bunun üzerine İbn Abbas radıyallahu anhuma şöyle dedi:

“Allah Ömer’e rahmet etsin. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sözü, Ömer radıyallahu anh’ın sözünden uyulmaya daha layıktır.”[14]

Said b. Cubeyr rahimehullah dedi ki:

كُنْتُ مَعَ ابْنِ عَبَّاسٍ بِعَرَفَاتٍ فَقَالَ مَا لِي لَا أَسْمَعُ النَّاسَ يُلَبُّونَ؟ قُلْتُ يَخَافُونَ مِنْ مُعَاوِيَةَ، فَخَرَجَ ابْنُ عَبَّاسٍ مِنْ فُسْطَاطِهِ فَقَالَ لَبَّيْكَ اللَّهُمَّ لَبَّيْكَ لَبَّيْكَ فَإِنَّهُمْ قَدْ تَرَكُوا السُّنَّةَ مِنْ بُغْضِ عَلِيٍّ

“İbn Abbas radıyallahu anhuma ile beraber Arafat’ta idim. Dedi ki:

“Neden insanların telbiye ettiklerini işitmiyorum?” Ben: “Muaviye’den korkuyorlar” dedim. Bunun üzerine İbn Abbas radiyallahu anhuma hemen çadırından çıktı ve şöyle dedi:

“Lebbeyk, Allahumme Lebbeyk. Onlar Ali radıyallahu anh’e kızgınlıklarından dolayı sünneti terk ediyorlar!”[15]

Ebu Hassan el-A’rac rahimehullah dedi ki:

قَالَ رَجُلٌ مِنْ بَنِي الْهُجَيْمِ لِابْنِ عَبَّاسٍ مَا هَذَا الْفُتْيَا الَّتِي قَدْ تَشَغَّفَتْ أَوْ تَشَغَّبَتْ بِالنَّاسِ أَنَّ مَنْ طَافَ بِالْبَيْتِ فَقَدْ حَلَّ؟ فَقَالَ سُنَّةُ نَبِيِّكُمْ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَإِنْ رَغِمْتُمْ

Beni Huceym kabilesinden bir adam İbn Abbâs radıyallahu anhuma'ya dedi ki:

“Halkın kalplerine işleyen yahut halkı fırkalara ayıran bu fetva nedir? Beyti tavaf eden ihramdan çıkarmış?” İbn Abbâs radıyallahu anhuma dedi ki:

“Patlasanız da yine Nebiniz sallallahu aleyhi ve sellem'in sünnetidir!”[16]



[1] Sahih. Buhârî (1795, 1559) Muslim (1221)

[2] Sahih. Muslim (1222)

[3] Sahih. Buhârî (1569) Muslim (1223)

[4] Sahih. Buhârî (1563)

[5] Sahih. Muslim (1223)

[6] Sahih. Buhârî (4518) Muslim (1226)

[7] Sahih. Buhârî (1571)

[8] Sahih. Muslim (1226)

[9] Sahih. Muslim (1226)

[10] Sahih. Muslim (1226)

[11] Muslim'in şartına göre sahih. İbn Hazm Haccetu’l-Vedâ’ (391) Ahmed (1/337) Ziyâu’l-Makdisî, el-Muhtâre (10/331) İbn Abdilberr Câmiu Beyâni’l-İlm (2/196) Hatîb el-Fakîh ve’l-Mutefekkih (373)

[12] Buhârî ve Muslim'in şartlarına göre sahih. Ebu Osman el-Buhayrî Fevaid (48) Tirmizî (824) Ebu Avane Musned (3366) Ebû Ya'lâ (9/341) Bezzar (12/264) Saydavi Mu’cemu’ş-Şuyuh (s.274) Tahavi Şerhu Meani’l-Asar (2/142) Hatib el-Muttefak ve’l-Mufterak (1415) İbn Hazm Haccetu’l-Veda (446-47) İbn Abdilberr et-Temhid (8/209) Mukbil b. Hadi Sahihu’l-Musned (759)

[13] Sahih mevkuf. Ahmed (2/95) Tahâvî, Şerhu Me‘âni’l-Ãsâr, (1/372) Ebû Ya‘lâ (3/1317) Tirmizî (824) Beyhakî (5/21) İbn Abdilberr, el-İstizkâr (4/61) et-Temhid (8/210) İbn Hazm, el-İhkâm (2/147)

[14] Muslim’in şartına göre sahih. İbnu’l-Munzir el-Evsat (9521) Beyhakî (8/93) el-Elbâni İrvau’l-Galil (2271)

[15] Sahih. Nesai (3006) İbn Huzeyme (2830) Hâkim (1/636) Ziyau’l-Makdisi el-Muhtare (10/378) Beyhakî (5/113)

[16] Sahih. Muslim (1244)

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente estağfiruke ve etûbu ileyk" (Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)