Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

3 Ocak 2015 Cumartesi

Bâtıl, Hak Suretinde Gelir, Lakin Hak Bâtıl Suretinde Gelmez



Bâtılı Hak Suretine Sokup İsmini Değiştirmeleri Bâtıl Ehlinin Batıllarını Sunma Vesilelerindendir.
Şeyh Muhammed Bazemul
Tercüme: Ebu Muaz
Riba’yı (faide) diye isimlendirmeleri, miting ve ayaklanmaları; iyiliği emir ve kötülüğü yasaklama olarak isimlendirmeleri, Mudahene’yi (yağcılığı); şer’î siyaset diye isimlendirmeleri gibi.
İbnu’l-Kayyım rahimehullah İgasetu’l-Lehfan’da (2/80-82) şöyle demiştir: “Batıl hileler; dinî akidleri faydasız, boş şeyler haline getirmiştir. Zira bu hileleri yapan kimse, bu hükümlerin koyulma sebeplerini kastetmez. Hatta onun bu hükümlerin hakikatini kastetmekle asla alakası olmaz. Onun amacı sadece yasaklanmış olan şeye ulaşmaktır. Böylece hileleri, yasaklanan kötülükleri işleyebilmek için bir örtü ve kendisiyle gizlenebileceği bir kalkan edinir. Böylece dini değiştirerek bu yasağın kapsamından çıkarır.
Nitekim Cehmîler yaptıkları ta’tile (Allah’ın isim ve sıfatlarını iptal etmeye); “tenzih” adını vermişlerdir.
Münafıklar, nifakın adını değiştirerek; ihsân (iyilik), uyumluluk, akıl ve geçim adını vermişlerdir.
Zalimler ve facirler zulüm ve düşmanlığın adını değiştirerek; siyaset ve suçluları cezalandırmak adını vermişlerdir.
Vergiciler ve haraççılar verginin/haracın adını değiştirip; mücahidlere yardım, cephelere destek ve kaleleri imar adını vermişlerdir.
Rafıziler ilhadın, küfrün,  Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hizbi, dostları ve yardımcıları olan sahabelere sövmenin adını değiştirerek; Ehli Beyt sevgisi adını, onlara taassup etmeye de; onlara dostluk adını vermişlerdir.
İbahîler ve tasavvufa nispet edilen fasıklar, bidatlerinin ve şatahatlarının adını değiştirerek; fakr, zühd, haller, marifetler, muhabbetullah ve benzer adlar vermişlerdir.
İttihatçılar (vahdeti vücutçular) en büyük küfür ve sapmanın adını değiştirerek; tevhid adını vermişlerdir. Varlık birdir, iki değildir, o da sadece Allah’tır, yaratıcı ve yaratılan diye iki ayrı varlık yoktur, rab ve kul diye bir şey yoktur, bilakis bütün varlık tek bir şeydir, o da rabbin hakikatidir” demişlerdir.
Kaderîler; Allah Teâlâ’nın bütün varlıklar, onların zatları ve fiilleri üzerindeki kapsamlı kudretini inkar etmenin adını değiştirerek adalet adını vermişler, şöyle demişlerdir; “Şayet rab, kullarının bütün fiillerini takdir etmiş olsaydı, onlara zulmetmiş olurdu” Böylece kaderi yalanlamalarına “adalet” adını vermişlerdir.
Cehmî’ler Allah Subahnehu’nun sıfatlarının kemâlini inkar etmeye “tevhid” adını vermişler ve şöyle demişlerdir: “Şayet Allah Subhanehu’nun işitme, göre, kudret, hayat, irade, kelam sıfatları olsaydı, O tek olmaz, birçok ilahlar olurdu”(!)
Şehvetlerine uyan fasıklar, günah ve isyanlarının adını değiştirerek; ümit, Allah Teâlâ’ya güzel zanda bulunmak, O’nun affetmeyeceği şeklinde kötü zanda bulunmamak adını vermişler ve şöyle demişlerdir: “İsyan ve şehvetlerden uzaklaşmak Allah Teâlâ’nın affediciliğine karşı kötü zan beslemektir. O’na cömertlik, kerem ve affediciliğin zıddını nispet etmektir.”
Hariciler yöneticilerle vuruşma ve onlara karşı ayaklanmanın adını değiştirerek; iyiliği emretme ve kötülüğü yasaklama (ya da bugün dedikleri gibi: cihad) adını vermişlerdir.
Bid’at sahiplerinin hepsi bid’atlerinin adını değiştirerek bid’atlerine göre farklı isimler vermişlerdir.
Müşrikler şirklerinin adını değiştirerek; “Allah için tazim, Allah’a yakınlaşmak için vesile ve şefaatçiler edinme” adını vermişler, edindikleri ilahların kendilerini Allah’a yaklaştırdığını iddia etmişlerdir.
Her bâtıl sahibi bâtılını revaca getirebilmek için ona hak olan isimler vermiştir.
Maksat; haram hilelerin ve tuzakların ehli, bâtıl olan unsurları meşru olan isimler altında sunmaktadır. Böylece hakikatleri ve maksatları yerinde olmaksızın bâtıllar icra edilmektedir.”

Hadis ve Fıkıh


Şeyh el-Elbani’ye şöyle soruldu: “Fıkıh ilminin hadis ilmiyle alakası nedir? Muhaddisin fakih olması mı yoksa sadece muhaddis mi olması gerekir?”
Cevap: Fakihin muhaddis olması gerekir fakat muhaddisin fakih olması gerekmez. Çünkü muhaddis tabiatiyle zaten fakihtir. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in ashabı fıkıh dersi yapıyor muydu, yapmıyor muydu? Dersini yaptıkları fıkıh ne idi? Onların Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den aldıkları neydi? Demek ki onlar hadis dersi yapıyorlardı.
 
Ama şu alimlerin sözlerini ve fıkıhlarını ders yapan fıkıhçılar Nebi’lerinin fıkhın kaynağı olan hadislerinin dersini yapmıyorlar! Onlara: “Hadis ilmini ders yapmanız gerekir” denilir. Çünkü biz hıfz, tashih ve tad’if olarak hadisi bilmeden bir fıkıh düşünemeyiz. Aynı zamanda fakih olmayan bir muhaddis de düşünemeyiz.
Her fıkhın kaynağı Kur’an ve sünnettir. Bugün adet olan fıkıh ise alimlerin fıkhıdır, kitap ve sünnet fıkhı değildir. Evet, bazısı kitap ve sünnette mevcuttur, bazısı da görüş ve içtihatlardan ibarettir. Lakin bunların çoğu hadise aykırıdır. Çünkü onlar hadis ilmini kuşatamamışlardır.”
Esale Dergisi, 7/71

2 Ocak 2015 Cuma

Hadis İnkârcıları Ebu Hanife’yi Neden Övüyor?


Hadis inkârcılarının en habislerinden olan tarihselciler, önlerini açabilmek için cahil halk indinde büyük bir revaç bulan Ebu Hanife’yi kullanmak isterler.
Devekuşu meşrepli sapık Sururî Abdullah Yolcu da ekmek parası için Ebu Hanife’nin yağından ve etinden faydalanmak için pazarlama yapmakta, muhaddislerin ittifakıyla hadiste zayıf ve menhec imamlarının ittifakıyla akidesi bozuk olan Ebu Hanife’yi aklamaya çalışarak: “Hâlif, tu’raf: muhalefet et tanınırsın” prensibiyle hareket etmektedir. Her ne kadar bu sözü kendisi aleyhimize kullanmaya çalışsa da aramızda fark var. Biz, bâtıla ve bâtıl ehline muhalefet edip ahirette tanınmak istiyoruz, o ise hakka ve hak ehline muhalefet edip dünyada tanınmak istiyor.
Son günlerde artık herhangi bir ima ya da kapalılık olmaksızın açıkça “Kur’an mahlûktur” şeklindeki küfür akidesini dile getirmeye cesaret bulan, “Kur’an’ı ilahlaştırıyorlar” diyen zındık M. İslamoğlu da Ebu Hanife’yi kullanmak isteyenlerin başında gelmektedir. Çünkü Kufe’de “Kur’an mahlûktur” sözünü ilk söyleyen Ebu Hanife idi.
Bu hususu İbn Hibban, el-Mecruhin adlı eserinde (3/61vd.) şöyle nakleder:
Bize Zekeriya b. Yahya es-Saci Basra’da rivayet etti, dedi ki: bize Bundar ve Muhammed b. Ali el-Mukaddemî rivayet etti, dedi ki; bize Muaz b. Muaz el-Anberi rivayet etti, dedi ki: Sufyan es-Sevri’nin şöyle dediğini işittim: “Ebu Hanife küfürden iki sefer tevbe ettirildi.”
Bize Ahmed b. Yahya b. Zuheyr Tuster’de haber verdi, dedi ki; bize İshak b. İbrahim el-Begavi rivayet etti, dedi ki: bize el-Hasen b. Ebi Malik, Ebu Yusuf’tan rivayet etti, dedi ki: “Kur’an’ın mahluk olduğunu söyleyen ilk kişi Ebu Hanife’dir.” Yani Ku’fe’de ilk söyleyen kişi demek istiyor.
Bize el-Huseyn b. İdris el-Ensari haber verdi, dedi ki: bize Sufyan b. Veki rivayet etti, dedi ki; bize Ömer b. Hammad b. Ebi Hanife rivayet etti dedi ki: “Babamı şöyle derken işittim: “Ebu Hanife şöyle derken işittim: “Kur’an mahlûktur.” Bunun üzerine İbn Ebi Leyla ona şöyle yazdı: “Ya bundan dön, ya da sana yapacağımı yaparım. O da: “Döndüm” dedi. Evine geldiği zaman dedim ki: “Baba, bu senin görüşün değil mi?” Ebu Hanife de dedi ki: “Evet ey oğlum! Şimdi de görüşüm budur. Lakin takiyyeden başkasına yol bulamadım.” 
Muhammed Hayyat el-Ensari, Mu’cemu’r-Rical ve’l-Hadis’te (1/228) Ebu Hanife hakkında söylenenleri oldukça özetleyerek şöyle toparlayıp aktarmıştır:
“Ebu Hanife Nu’man b. Sabit, Tirmizi ve Nesâî’nin ricalindendir. Kufe’lidir. Hicri 150 yılında ölmüştür.
Sufyan es-Sevri dedi ki: “Sika (güvenilir) değildir.”
Nesâî dedi ki: “Hadiste kavî değildir. Az hadis rivayet etmesine rağmen çokça yanlış ve hata yapardı.”
En-Nadr b. Şumeyl dedi ki: “Hadiste metruktür (şiddetli zayıflığından dolayı terk edilmiştir)
İbn Adiy dedi ki: “Rivayetlerinin genelinde yanlışlar, tashifler (kelime değişiklikleri) ve eklemeler vardır.”
İmam Malik b. Enes dedi ki: “İslam’da Müslümanlara karşı Ebu Hanife’den daha zararlı birisi doğmamıştır. Re’y’i (görüşü) kusurlu idi.”
Ali b. Haşrem dedi ki: Ali b. İshak es-Semerkandi’nin şöyle dediğini işittim: “(Abdullah) İbnu’l-Mubarek’i şöyle derken işittim: “Ebu Hanife hadiste yetimdir”. İbnu’l-Mubarek ömrünün sonlarında Ebu Hanife’yi (ondan rivayeti) terk etmiştir.”
Hammad b. Seleme, Ebu Hanife’ye lanet ederdi.
Şu’be, Ebu Hanife’ye lanet ederdi.
Ahmed b. Hanbel dedi ki: “İbnu Uyeyne’nin şöyle dediğini işittim: “Ebu Hanife küfürden iki defa tevbe ettirildi.”
Yusuf b. Esbat dedi ki: “Ebu Hanife fıtrat üzere doğmamıştır.” Yine şöyle dedi: “Ebu Hanife Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’den gelen dört yüz hadisi reddetmiştir.”
İbn Ebi Uveys dedi ki: “Dayım Malik b. Enes bana dedi ki: “Ebu Hanife şifa bulmaz bir derttir. O sünnetlere karşı çekişirdi.”
Vakıdî dedi ki: “Ebu Hanife hadiste zayıf idi. O re’y ashabı idi. Ebu Hanife tevhid hakkında ne söyleyebilir ki?”
Yahya b. Hamze ve Said b. Abdilaziz dediler ki: “Ebu Hanife’nin şöyle dediğini işittik: “Şayet bir kimse Allah’a yaklaşmak için şu katıra ibadet etse bunda sakınca görmem.”
Nübüvvet hakkında görüşü: İbn Uyeyne dedi ki: “Ebu Hanife’ye Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’den bir hadis rivayet ettim, “Hayır öyle olmaz” dedi.
Ebu Hanife dedi ki: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in anne ve babası küfür üzere öldüler.” Yine şöyle demiştir: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in annesi Amine bt. Vehb cehennemde ebedi kalıcıdır.”
Şureyk dedi ki: “Ebu Hanife ve ashabının mezhebi Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den gelen rivayetleri reddetmektir.”
Ebu Bekr radıyallahu anh hakkındaki görüşü: Abdullah b. Ahmed dedi ki: Bana İbrahim b. Said rivayet etti, dedi ki: Bize Ebu Tevbe rivayet etti, o Ebu İshak el-Fezari’den rivayet etti: “Ebu Hanife şöyle derdi: “İblisin imanı ile Ebu Bekr es-Sıddık (radıyallahu anh)ın imanı birdir. Ebu Bekr de: “Ya rab” diyor, İblis de: “Ya rab diyor.”
Kaynaklar: İbnu’l-Cevzi, ed-Duafa ve’l-Metrukin (3/163 no: 3539) İbn Sa’d, Tabakatu’l-Kubra (6/368) Abdullah b. Ahmed, es-Sunne (1/211 no: 345)
M. İslamoğlu gibi zındık Rasul düşmanlarının kinlerinden gebermesi için, yılışık dilleriyle haysiyetsizce sataştıkları, Ehl-i Sünnetin İmamı Ahmed b. Hanbel’in Cehmî sapkınlığına karşı ibretlik mücadelesini yâd edeyim:
Salih b. Ahmed b. Hanbel, babasının şöyle dediğini nakleder: “Ramazan ayının 17’sinde, beni sadece bir bağ ile bağladılar ve hapisten, İshak b. İbrahim’in evine nakledildim. Her gün yanıma iki adam geliyor – Ahmed bunların adını verdi. Ravi Ebu’l-Fadl “Bunlar Ahmed b. Rabah ve Ebu Şuayb el-Haccac idi” dedi – ve benimle konuşup münazara ediyorlardı. Gitmek istedikleri zaman bir bağ isteyip onunla beni bağlıyorlardı. Bu durumda üç gün geçirdikten sonra ayaklarımda dört bağ vardı.”
Bir gün konuşma arasında yanıma gelenlerden birine Allah’ın ilmi konusunda sorunca: “Allah’ın ilmi mahluktur” cevabını verdi. Ben: “Ey kafir! Küfre girdin” dedim. İshak tarafından gönderilen ve yanlarında olan kişi: “Bu kişi müminlerin emirinin elçisidir” deyince ben: “Bu kişi Allah’ın ilminin mahluk olduğunu iddia ediyor” dedim. Adam, Ahmed’e şaşkın bir şekilde baktı ve çekip gittiler.
Babam şöyle dedi: “Allah’ın isimleri Kur’an’da mevcuttur. Kur’an ise Allah’ın ilmindendir. Kur’an’ın mahluk olduğunu iddia eden kafirdir. Allah’ın isimlerinin mahluk olduğunu iddia eden de kafir olur.”
Babam şöyle anlattı: “Dördüncü gece yatsıdan sonra (Abbasi halifesi Mu’tasım) beni İshal b. İbrahim el-Mavsili’ye gönderdi. İshak’ın yanına girince bana: “Ey Ahmed! Vallahi sen canını tehlikeye atıyorsun. (Mu’tasım) seni kılıçla öldürmemeye yemin etti. Seni devamlı dövdürecek ve güneşi görmeyeceğin bir yere hapsedecek. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Doğrusu biz onu Arapça olarak okunacak bir Kur’an yaptık ki akıl erdiresiniz” (Zuhruf 3) buyurmuyor mu? Yapılan şey de mahluk değil mi?” deyince ben: “Sonunda onları yenilmiş ekin gibi yaptı” (Fil 5) ayetinde onları (Fil ordusunu) helak mı etti, yarattı mı?” dedim. Bunun üzerine İshak: “Bunu götürün” dedi.
Babam der ki: “Dicle kenarına indirildim. Babu’l-Bustan denilen yere götürüldüm. Yanımda Buga el-Kebir ve İshak’ın elçilerinden biri vardı. Buga, farsça olarak Muhammed b. El-Muharibi’ye: “Bu adamdan ne istiyorsunuz?” diye sorunca Muhammed: “Onun Kur’ân’ın mahluk olduğunu söylemesini istiyorlar” karşılığını verdi. Buga: “Ben bu sözlerden bir şey anlamam. Sadece Allah’tan başka ibadete layık hak ilah olmadığını, Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)in O’nun rasulü olduğunu ve müminlerinin emirinin Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in akrabası olduğunu bilirim” dedi.
Babam şöyle dedi: “Dicle kıyısına gelip kayıktan indirildiğim zaman neredeyse yüz üstü düşecektim. Beni eve götürüp odaya çıkardılar ve kapattılar. Kapıda bir adam görevlendirildi. Gece karanlığında kandilin olmadığı bir saatte abdest almam gerekti ve elimi bir şeyler bulma umuduyla uzattım. Elime içinde su ve leğen olan bir şey değdi. Namaz için hazırlanıp namaza durdum. Sabah olunca elçi gelip elimi tutarak beni avluya geçirdi. O oturmuş İbn Ebi Duad da orada idi. Arkadaşlarını toplamıştı ve ev tıkabasa doluydu. Yaklaştığım zaman selam verdim. Bana: “Yaklaş” dedi ve yanına varıncaya kadar beni yaklaştırdı.  Sonra “Otur” deyince oturdum. Üzerimdeki zincirler bana ağır gelmeye başlamıştı. Bir müddet bekledikten sonra: “Konuşmam için izin verir misin?” dedim. Bana: “Konuş” deyince ben: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem neye davet etti?” diye sordum. O: “Allah’tan başka hak ilah olmadığına” karşılığını verince ben: “Ben Allah’tan başka hak ilah olmadığına şahitlik ediyorum” dedim ve şöyle devam ettim: “Deden İbn Abbas (radıyallahu anhuma) şöyle anlatır: “Abdulkays’tan bir heyet Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e gelince onlara Allah’a iman etmelerini emretti ve “Allah’a iman etmenin ne olduğunu biliyor musunuz?” diye sordu. Onlar: “Allah ve rasulü daha iyi bilir” dediler. “Allah’tan başka hak ilah olmadığına, Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’in de O’nun rasulü olduğuna iman etmek, namaz kılmak, zekat vermek, ramazan ayında oruç tutmak ve ganimetten beşte birini vermeniz” buyurdu.
Ebu Hamza, İbn Abbas radıyallahu anhuma’dan şöyle nakleder: “Abdulkays heyeti Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e geldikleri zaman Allah’a iman etmelerini emretti… deyip hadisin devamını aktardı. Ebu’l-Fadl ekledi: “Babam şöyle dedi: “O zaman bana eğer seni benden önce olanın elinde bulmasaydım sana bir şey yapmazdım.” Sonra Abdurrahman b. İshak’a dönüp: “Ey Abdurrahman! Bundan zorluğu kaldırmanı emretmemiş miydim?” dedi.
Babam dedi ki: “Ben kendi kendime Allah en büyüktür. Bunda Müslümanlar için bir rahatlık vardır” dedim. Sonra: “Onunla münazara edip konuşun” deyip, “Ey Abdurrahman! Onunla konuş” dedi.
Abdurrahman bana: "Kur'ân hakkında ne diyorsun?" diye sordu. Ona cevap vermedim. Mutasım: "Ona cevap ver." deyince ben, Abdurrahman'a: "İlim hakkında ne diyorsun?" diye sordum. Abdurrahman sustu. Ben: "Kur'ân, Allah'ın ilmindendir. Her kim Allah'ın ilminin mahlûk olduğunu iddia ederse Allah'ı inkar et­miş olur." dedim. Abdurrahman sustu. Sonra halife Mutasım'la arala­rında şöyle konuştular: "Ey mü'minlerin emiri, bu adam hem seni hem de bizi tekfir etti." Ama Mutasım, onun bu sözüne iltifat etmedi. Abdurrahman: "Allah varken Kur'ân yoktu." dedi. Ben de: "Allah var­dı da o zaman ilim yok muydu?" diye sordum. Abdurrahman sustu. Şuradan buradan konuşanlar oldu. Ben de: " Ey Mü’minlerin emiri! Bana Allah’ın kitabından veya Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetinden sizin söylediklerinizi ispatlayan bir şey verin" dedim. İbn Ebi Duad: "Sen ancak Allah'ın kitabından ve Rasûlünün sünnetinden mi bahsedersin?" deyince ben ona şu karşılığı verdim: "Bu ikisi olmadan İslâmiyet ayakta durabilir mi?!"
İbn Ebi Duad: “Vallahi ey mu’minlerin emiri! Bu kişi sapıklığa düşmüş ve başkasını da saptıran bid’atçi biridir. İşte kadıların ve fakihlerin burada. Onlara sorabilirsin” deyince, “Onun hakkında ne dersiniz?” diye soruyor, onlar da: “Ey müminlerin emiri! Bu kişi sapık ve saptırıcı, bid’atçi biridir” diyorlardı. Benimle konuşmaya devam ediyorlar, fakat benim görüşüm onların görüşüne üstün geliyordu. Aralarından birisi şöyle dedi: “Allah Teâlâ: “Rablerinden kendilerine gelen her yeni (muhdes) uyarıyı ancak alaya alarak dinliyorlar” (Enbiya 21) buyuruyor. Muhdes olan şey de ancak yaratılmış demektir”
Ben adama: “Allah Teâlâ: “Sad. Zikr’li Kur’an’a yemin olsun” (Sad 1) buyuruyor. Kur’an, zikirdir. Zikr de Kur’an’ın kendisidir. Yazıklar olsun sana. Bunda (Zikr kelimesinde) elif lam da yoktur” dedim. İbn Semma’a ne dediğimi anlamayınca: “Bu ne diyor?” diye sormaya başladı. Oradakiler: “Şöyle şöyle diyor” dediler. İçlerinden biri Habbab’ın: “Gücünün yettiği ile Allah’a yaklaş. Allah’a O’nun kelamından daha güzel bir şeyle yaklaşamazsın” sözünü hatırlatınca ben: “Evet, dediğin gibidir” dedim. Bunun üzerine İbn Ebi Duad adama kızgın bir şekilde bakmaya başladı. İçlerinden biri: “Allah Teâlâ: “O her şeyin yaratıcısıdır” (En’am 102) buyurmuyor mu?” deyince ben: “Allah Teâlâ: “Rabbinin emri ile her şeyi yakar mahveder” (Ahkaf 29) buyuruyor. Halbuki kasırga ancak Allah’ın dilediğini mahvetti” dedim.
Birisi İmran b. Husayn’ın: “Allah zikri yazdı” hadisini, “Allah zikri yarattı” şeklinde zikredip: “Bu konuda ne dersin?” diye sorunca ben: “Bu okunuş yanlıştır. Bunu birden çok kişiden: “Allah zikri yazdı” şeklinde dinledik” dedim. Aralarında herhangi birinin söyleyecek sözü kalmayınca İbn Ebi Duad araya girip konuşuyordu... (Ebu Nuaym Hilye 9/197-204)

İbn Kesir el-Bidaye’de bunun devamını şöyle anlatıyor: “Mutasım, ikinci gün de onları huzurunda topladı. Yine İmam Ah-med b. Hanbel'le münazara ettiler. Üçüncü gün de bu münazaralar devam etti. Bütün bu münazaralar esnasında İmam Ahmed b. Hanbel'in sesi onlarınkinden daha yüksekti. Delili onların delillerini alt ediyordu. Sustuklarında İbn Ebi Duad konuşmayı başlatıyordu. O, arkadaşları arasında ilimden ve kelamdan yana en cahil olandı. Çe­şitli meselelerde tartıştılar. Nakil bilgileri yoktu, rivayetleri inkâr etme­ye ve onlarla ihticac edilemeyeceğini söylemeye başladılar.
İmam Ahmed b. Hanbel diyor ki: “Herhangi bir kimsenin söyleye­ceğini zannetmediğim sözleri onlardan duydum. İbn Gıyas, benimle uzun uzadıya konuştu. Cisimden ve diğer şeylerden, fayda vermeye­cek şekilde söz etti. Kendisine: "Ne dediğini anlamıyorum; yalnız şunu biliyorum ki, Allah birdir. Hiçbir şeye muhtaç değildir, her şey O’na muhtaçtır. Onun misli yoktur." dedim. O da sustu. Bana bir şey diyemedi. Ahirette Allah Teâlâ'nın görüleceğine dair hadisi onla­ra naklettim. Bu hadisin senedinin zayıf olduğunu ispatlamaya çalış­tılar. Bazı hadisçilerin sözlerinden alıntılar yaparak bu hadisi çürüt­mek istediler, ama ne gezer. Bunu yapamadılar. Mızraklarını uzak yerlerden hedefe nasıl ulaştıracaklardı?”
Bu esnada halife Mutasını, İmam Ahmed b. Hanbel'e lütufkâr davranıyor ve ona: "Ey Ahmed! Bu hususta bana icabet et ki, seni has adamlarım ve meclisimde bulunan arkadaşlarımın arasına katayım." diyordu. İmam Ahmed b. Hanbel de ona şu karşılığı veriyordu: "Ey mü'minlerin emiri! Bana bu hususta Allah'ın kitabından veya Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in sünnetinden deliller getirsinler ki görüşlerine muva­fakat edeyim."
Onlar rivayetleri inkâr ettikleri zaman, İmam Ahmed onlara karşı şu ayet-i kerimeleri delil olarak ileri sürdü:
"Babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve sana faydası olmayan bir şeye niçin tapıyorsun?" (Meryem, 42)
"Allah, Musa'ya hitab etmişti." (en-Nisâ, 164.)
"Şüphesiz ben Allah'ım. Benden başka hak ilah yoktur. Bana kulluk et." (Tâ-Hâ, 14.)
Karşısındakilerin artık ileri sürecekleri delilleri kalmayınca, bu defa halifenin otoritesini kullanmaya yönelip dediler ki: "Ey mü'min­lerin emiri! Bu adam kafir, sapık ve saptırıcıdır."
Bağdat valisi İshak b. İbrahim de halifeye şöyle dedi: "Ey mü'­minlerin emiri! Bu adamı serbest bırakıp da iki halifeyi mağlup etme­sine müsaade etmen, halifeliğin tedbirinden değildir." Onun bu sözü üzerine halife hamiyete gelip şiddetle gazaplandı. Oysa halife onlar arasında en yumuşak huylu biriydi. Kendini bir şey bilen ve doğru yolda olduğunu zanneden biriydi. O zaman halife, İmam Ahmed'e: "Allah sana lanet etsin. Bana icabet edeceğini ummuştum. Ama ica­bet etmedin." dedi. Sonra da görevlilere: "Şunu yakalayın, elbiselerini çıkarın ve sürüyüp götürün!" diye emir verdi.
İmam Ahmed b. Hanbel, olayın bundan sonrasını şöyle anlatıyor: “Yakalanıp elbiselerim çıkarıldı ve beni sürüyüp götürdüler. Son­ra işkenceciler ve kırbaççılar geldi. Ben onlara bakıyordum, yanımda elbisemin bir tarafına gizlenmiş Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in vücudunun birkaç tüyü vardı. Elbiselerimi çıkardılar, işkencecilerin önüne bıra­kıldım.
Dedim ki: "Ey mü'minlerin emiri! Allah'tan kork, Allah'tan! Zira Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki: "Allah'tan başka ilah bulunmadığına şahadet eden Müslüman bir kişinin kanı ancak şu üç şeyden biri ne­deniyle helal olur." Bu hadisin tamamını kendisine okudum sonra yi­ne dedim ki: “Ey mü'minlerin emiri! Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bir başka hadi­sinde de şöyle buyuruyor: "Allah'tan başka ilah yoktur deyinceye ka­dar insanlarla savaşmakla emrolundum. Eğer bu kelimeyi söylerlerse kanlarını ve mallarını benden korurlar." Şimdi sen, bu işlerden birini işlemediğim halde ne diye benim kanımı mubah kılıyorsun? Ey mü'­minlerin emiri! Benim şimdi senin huzurunda duruşum gibi senin de yarın Allah divanında duracağını düşün!"
Ben böyle dedikten sonra biraz çekinir gibi oldu. Sonra etrafında­kiler ısrarla ona: "Ey mü'minlerin emiri! Bu sapık, saptırıcı bir kafir­dir." dediler. O da emir verdi, beni işkencecilerin önüne götürdüler. Bir kürsü getirildi ve kürsünün üzerine oturtuldum. İşkencecilerden biri ellerimle iki tahtadan birini tutmamı bana emretti. Bunun sebe­bini anlamadım. Elbiselerimi çıkardılar. Kırbaççılar, kırbaçlarıyla geldiler. Onlardan biri bana iki kırbaç vurunca halife Mutasım ona: "Şiddetle vur! Allah senin elini koparsın!" dedi. Bir başkası geldi, o da bana iki kırbaç vurdu. Sonra bir başkası geldi, o da aynı şekilde beni kırbaçladı. Bana birkaç kırbaç vurmalarından sonra bayıldım. Aklımı defalarca kaybettim. Dayak durunca aklım başıma geliyordu. Muta­sım kalkıp yanıma geliyor ve adamlarının fikirlerini kabul etmemi is­tiyordu. Ben ise kabul etmiyordum. Onlar: "Yazıklar olsun sana, hali­fe senin yanı başmda duruyor!" demeye başladılar. Ben yine kabul et­meyince beni yine dövmeye başladılar. Halife Mutasım, tekrar yanı­ma geldi. Bu fikirleri kabul etmemi istedi. Ben kabul etmedim. Yine dövmeye başladılar. Üçüncü kez halife yanıma geldi. Beni bu fikirleri kabul etmeye davet etti. Ama dayağın şiddetinden onun dediklerini anlayamıyordum. Tekrar beni dövmeye başladılar. Aklım gitti, artık dayağın şiddetini hissedemiyordum. Şiddetli derecede dayak yediğim­den ötürü artık hissimi ve korkularımı kaybetmiştim. Halife Mutasım emir verdi. Beni serbest bıraktılar. Ama hiçbir şeyin farkında de­ğildim. Sonra evimin bir odasında olduğumu gördüm. Ayaklarımdaki bağlar çözülmüştü. Bu hadise, hicretin 221. senesinin ramazan ayı­nın 25. gününde vuku bulmuştu.
Sonra halife onun, ailesine verilmesini emretti. Ona toplam ola­rak 300 küsur kırbaç vurulmuştu. Seksen kırbaç vurulduğu da söylenir. Ama çok şiddetli darbeler yemişti.
İmam Ahmed b. Hanbel; uzun boylu, ince endamlı, esmer tenli, çok mütevazi bir kimseydi. Allah ona rahmet etsin.
Ahmed b. Hanbel, hilafet sarayından İshak b. İbrahim'in maka­mına götürülürken oruçluydu. Kendisine iftar etmesi için un bulama­cı getirdiler, ama orucunu bozmadı ve vaktine kadar tamamladı. Na­maz vakti geldiğinde onlarla beraber öğle namazını kıldı. Kadı İbn Semma'a ona: "Sen kanlı kanlı mı namaz kıldın?!" deyince; "Ömer radıyallahu anh de yarasından kan sızdığı halde namaz kıldı." dedi. Kadı İbn Sem­ma'a, onun bu cevabı karşısında sustu.
Rivayet olunduğuna göre dayağa çekilmek üzere yerinden kaldı­rıldığında şalvarının uçkuru kopmuştu. O da şalvarının düşmesinden ve avretinin açılmasından korktuğu için dudaklarını hareket ettire­rek Allah'a dua etmişti ve şalvarı eski haline dönmüş, sapasağlam ol­muştu. Başka bir rivayette anlatıldığına göre o esnada Allah'a şöyle niyazda bulunmuştu: "Ey imdat dileyenlerin imdadına yetişen! Ey âlemlerin ilahı! Eğer senin rızan için bu işi yaptığımı biliyorsan avre­timi açığa çıkarma ve beni rüsvay etme."
Evine döndükten sonra cerrah ve pansumancılar gelip vücudun­daki ölü bir parça eti kopardılar. Onu tedavi etmeye başladılar. Vali de her zaman gelip durumunu soruyordu. Çünkü halife Mutasım ona yaptığına çok pişman olmuştu. Halife Mutasım onun durumunu vali İshak'tan soruyor, vali İshak da durumunu halifeye bildiriyordu. Şifa bulduktan sonra halife Mutasım ve diğer Müslümanlar çok sevindi­ler. Allah kendisine şifa ihsan ettikten sonra bir süre daha ellerinin başparmakları soğuktan rahatsız oluyordu.
Kendisine eziyet eden herkese hakkını helal etti. Sadece bid'atçileri bağışlamadı. Bu hususta da şu ayet-i kerimeyi okuyordu: "Affetsinler, geçsinler." (en-Nûr, 22.)
Ve şöyle diyordu: "Müslüman kardeşin senin sebebinle azap gö­rürse bunun sana ne yararı olur? Oysa yüce Allah bir ayet-i kerimede şöyle buyuruyor: “Ama kim affeder ve barışırsa onun ecri Allah'a ait­tir. Doğrusu o, zulmedenleri sevmez.” (eş-Şûrâ; 40)
“Kıyamet günü, bir münadi şöyle seslenecektir: "Sevabı Allah'a ait olan kimse ayağa kalksın!" Bu durumda ancak affedenler ayağa kalkacaklardır.”
Salih b. Ahmed diyor ki: “Vefat edene kadar bazı yerlerinin ağrısı devam etti ve sırtındaki darbe izleri sırtından gitmedi.”
Ahmed b. Hanbel şöyle dedi: “Vallahi çekeceğim kadar acı çektim, ama buna rağmen kıyamet gününde ne lehime ne de aleyhime bir şey olmadan kurtulmayı dilerim”
Ebu’l-Fadl diyor ki: “Yanında bulunan bir adam bana şöyle dedi: “Onunla tartıştıkları günlerde dikkat ettim, bir kelime bile yanlış söylemedi. Onun cesaretine başka birinin sahip olacağını da zannetmiyorum.”
Bu mihnet kıssası uzunca Ebu Nuaym’ın el-Hilye adlı eserinde (9/197-204) anlatılmaktadır. Ayrıca bkz.: İbn Kesir el-Bidaye (Tercümesi: 10/556-561)
Allah Ahmed b. Hanbel’den razı olsun ve onun mücadelesini asrımızdaki sünnet mücahidlerine ibret kılsın.

24 Aralık 2014 Çarşamba

Cehaletin Mazeret Olması Hakkında - Şeyh Mukbil b. Hadi rahimehullah

Şeyh Mukbil rahimehullah'a şöyle soruldu:
"Küfür veya bid'at işleyene hüccet ikamesi şart koşulur mu? Halbuki Nebi sallallahu aleyhi ve sellem Zulhuveysira hakkında hükümde bulunmuş: "Bunun neslinden dinden ok gibi çıkan bir topluluk olacak" buyurmuştur. Yine: "Hariciler cehennem köpekleridir" buyurmuştur. Diğer hadiste de: "Kaderîler bu ümmetin Mecusileridir" buyurmuştur.
Şeyh Mukbil b. Hadi rahimehullah şöyle cevap verdi:
 
يحكم عليه بظاهر فعله، والعذر بالجهل بينه وبين الله سبحانه وتعالى، فنحن نؤمن ونعتقد أن الجاهلين يعذرون وربما يختبرون في عرصات القيامة، كما جاء في حديث أبي هريرة وفي حديث الأسود بن سريع.


"Fiilinin zahirine göre hüküm verlir. Cehaletin mazeret olması o kişiyle Allah Subhanehu ve Teala arasındadır. Biz iman ve itikad ediyoruz ki cahiller mazur olacak ve bazısı kıyamet meydanında imtihan edilecektir. Nitekim Ebu Hureyre ve el-Esved b. Surey' radıyallahu anhuma hadislerinde bu gelmiştir."
(Tuhfetu'l-Mucib s.100 soru: 104)


Münafık İthamı Tekfircilik midir?

Eğer bir kimse, üzerinde münafıklık alametlerini açıkça taşıyorsa, durumu tıpkı savaş sırasında mü'minlere karşı koymak üzere irtidat edenlerin durumuna benzer. Bu kimse mü'minleri arkadan vurmak suretiyle düşmanların toparlanmasını ve mü'minlerin de dağılmasını ister ve bunu sağlar, sonra da onlara: "Eğer biz bir savaşın varlığını bilseydik, kesinlikle size uyardık, size bağlı kalırdık." derler. Fakat müşriklerin üstün gelmeleri durumunda hemen onlara katılırlar ve onlarla birlikte hareket ederler. Müslümanların üstün gelmeleri durumunda ise, bu defa müslümanlardan yana tavır koyarlar.
Münafıklar kimi zamanlarda müşrikleri överler, mü'minleri bırakıp onlara velayet yetkisi verir, onları sever ve onlara destek verirler. İşte bu ve benzeri nitelikler Allah Teala'nın anlatmış olduğu münafıklara dair alametlerdir. Dolayısıyla durumları buna uyan ve böyle bir durum sergileyenlere mutlak manada münafık ve bu alametlere de nifak alametleri denir.
Nitekim sahabeler de -Allah kendilerinden razı olsun- çoğunlukla bunu  yapıyorlardı.
Huzeyfe radıyallahu anh şöyle diyor: "Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in henüz hayatta olduğu dönemde kişi bir söz konuşurdu, bu konuştuğu söz sebebiyle münafık olurdu." Hatta Avf b. Malik, bu çirkin sözü konuşana, sırf bu yüzden şöyle derdi: "Yalan söyledin. Çünkü sen münafıksın"
Ebu Nuaym Sıfatu'n-Nifak'ta (no 126) sahih isnad ile rivayet ediyor: "Birisi Huzeyfe radıyallahu anh'e münafık kimdir?" diye sordu. Dedi ki: "İslamı dile getiren, ama onunla amel etmeyen kimsedir."
Yine Huzeyfe radıyallahu anh şöyle demiştir: "Şimdiki munafıklar daha şerlidir. Zira Nebi sallallahu aleyhi ve sellem zamanında gizleniyorlardı, şimdi açıktan münafıklık yapıyorlar" (Bkz.: el-Muhalla (11/225)
Bu rivayette özellikle: "Şimdi açıktan münafıklık yapıyorlar sözü", onların küfür fiillerini işledikleri halde Müslüman olduklarını söylemelerine delildir.
Aynı şekilde Ömer radıyallahu anh de, Hatıb radıyallahu anh kıssasında şöyle demişti: "Ey Allah'ın Rasulü! Bırak beni de şu münafığın boynunu vurayım." Başka bir rivayette ise: "Bırak beni de, boynunu vurayım. Çünkü o münafıktır."
Bu konuda Rasulullah sallallahu aleyhi aleyhi ve sellem O'nun yanıldığını söylemesine rağmen bu ithamından dolayı Ömer radıyallahu anh'ı cezalandırmadı. Çünkü görünen alametler bunu gösteriyordu.
İşte bu ve bunun gibi bir çok örnek vardır. Aynı şekilde Useyd b. Hudayr radıyallahu anh, Sa'd b. Ubade radıyallahu anh’e: "Yalan söyledin, ancak sen münafıksın ve munafıklar adına mucadele ediyorsun" demişti (Buhari 2661) Muslim (2770)
Bu arada bilinmesi gereken bir husus da şudur: Gerek görünüş bakımından münafık olanlara, gerekse münafıklığını gizleyenlere mutlak anlamda nifak ya da münafık damgası vurmak caizdir. Buna göre, gerçekten münafık olmadığı halde nifak alametlerini üzerinde taşıyanlara da münafık adı verilebilir.
Bu türden bazı hususları yanlışlıkla işleyen, bunun farkında olmayan ya da herhangi bir şekilde ve maksatla söylemesi sebebiyle, münafık olmaktan çıkan bir kimseye mutlak anlamda münafık denilmesi durumunda, buna kimse karşı çıkamaz.
Useyd b. Hudayr radıyallahu anh'ın Sad b. Ubade radıyallahu anh’e 'münafık' demesi üzerine Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in buna karşı Useyd b. Hudayr'a bir şey demeyip, onu  uyarmaması buna örnektir.
Bilindiği gibi bu sahabi yani Sa'd b. Ubade radıyallahu anh münafık değildi. Böyle olmamasına rağmen Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem “O münafık değildir' türünden bir şey söylememiştir.
Böyle bir durumda sükut edilmesi, o kimsenin münafık olduğunu göstermeyebilir. Ancak sürekli bir oraya, bir buraya gidip gelen, ne müslümanlarla ne de müşriklerle tam birlikteliği olmayan kimse kesinlikle münafıktır. Heva ve hevesiyle hareket eden
kimselere ise, mutlak anlamda münafık adını vermek caiz değildir. Dünyevi meselelerde aralarında bulunan düşmanlık yüzünden veya sırf kızgınlığı nedeniyle ya da bazı meselelerde sürüp giden farklı düşüncelere sahip olmaları sebebiyle bir Müslümana mutlak anlamda yani kafir olduğunu kastederek münafık demenin caiz olmayacağı malumdur.
Selef, bid’at ehlini ve bid’at ehline yakınlık gösterenleri münafık olarak nitelemiştir. Daha önce bu konuyla ilgili birçok nakiller aktarmıştım.
Münafık ithamının tekfirden başka olduğunu gösteren hususlardan birisi de, kişinin kendisinin münafık olduğunu söylemesi caiz iken, kafir olduğunu söylemesinin caiz olmamasıdır.
Burayde radıyallahu anh’den: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:Kim kendisinin İslam’dan berî olduğuna sadık olarak yemin ederse bir daha İslâm’a selametle dönemez. Kim de bunu yalancı olarak söylerse o dediği gibi (İslam’dan berî)dir.” Sahihtir. Hakim (4/332) Ebu Davud (3258) İbn Mace (2100) Nesai (3772) Ahmed (5/355) Beyhaki (10/30) Bezzar (10/292)
Halbuki Hanzala radıyallahu anh “Hanzala münafık oldu” demiştir. Kıssa meşhur ve malumdur. Yine Abdurrahman b. Avf ve Ömer b. El-Hattab radıyallahu anh kendileri adına nifaktan korkmuşlardır.
Asrımızın cahil davetçilerinin zihinlerinde ve dillerinde münafık, kafir ve mürtet ıstılahları birbirine karışmıştır. Bazen münafığı mürtet ilan ederek (Sufileri genel olarak müşrik sayanlar ve Müslümanlık iddiasında olan yöneticileri tekfir edenler gibi) Haricilerle ittifak edenleri, bazen Müslümanda asla nifak bulunmayacağını, dolayısıyla nifak hasletlerine sahip olanı münafık diye nitelemeyi haricilik olarak görerek Mürcie ile ittifak edenleri görürüz. Bazen de amelî nifak ve itikadi nifak birbirine karışır.
Bu meselelerin biraz olsun aydınlanması için şunları izah etmemiz gerekir:
1- Her münafık kafir değildir. Bazı nifak hasletleri, imanla bağdaşmayan yalan, sözde durmamak, emanete hıyanet etmek, sevgide ve düşmanlıkta aşırılık ederek hakkın dışına taşmak gibi fiillerde vuku bulmaktır. Bunlar amelî yahut ahlakî nifaktır. Bu kimseler Allah indinde de, insanlar katında da müslüman kalmış olabilirler. Bunun nifakla nitelenmesi, sözle fiilin tutarsızlığı sebebiyledir.
2- Bazı münafıklar Allah katında kafirdir, lakin insanlar nazarında müslüman hükmü taşırlar. Tevhid kelimesini söylediği veya müslüman olduğunu iddia ettiği halde bilerek, kasten küfür ve şirk fiillerinde bulunanlar böyledir. Abdullah b. Ubey b. Selul gibi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem yaptırım sahibi bir kadı tarafından hüccet ikamesi ile kalplerindeki küfrün açığa çıkması haricinde bunların öldürülmesini yasaklamıştır. Allah’ın indirdiğinden başkasıyla hükmettikleri, demokrasi düzenlerini takip ettikleri halde müslüman olduklarını iddia edenler bu sınıftandır. Yine la ilahe illallah dedikleri halde kendilerine tebliğ edilen hüccete rağmen namaz kılmayanlar, şirk koşmaya devam eden sufiler de bu sınıftadırlar. Cehmî, Rafızî taifeleri de böyledir. Bunlardan pek çoğunun Allah katında kafir olduklarına dair kuvvetli zanlarımız, hatta yakînimiz olsa dahi, onlar müslüman olduklarını iddia ettikleri sürece ve istitabe edip hükmü uygulayacak yetkili İslam Kadısı bulunmadığı müddetçe onlara ancak münafık muamelesi yapabiliriz.
Ubeydullah b. Adiy b. el-Hıyar radıyallahu anh’den: “Ensardan biri kendisine (şöyle bir olay) anlattı: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem otururken bir kişi yanına geldi ve münafıklardan birini öldürmek için gizlice izin istedi. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem sesini yükselterek şöyle dedi: “Allah'tan başka ilâh olmadığına şehadet etmiyor mu?” Adam: “Evet ey Allah'ın Rasûlü! Ancak bu şehâdet değil.” “Muhammed'in Allah Rasûlü olduğuna şehadet etmiyor mu?” diye sordu. Adam: “Evet ey Allah'ın Rasûlü! Ancak bu (hakikî) şehâdet değil” dedi. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Namaz kılmıyor mu?” dedi. Adam: “Evet ey Allah’ın Rasûlü! Ancak bu namaz değil” deyince Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “İşte bu kişilere dokunmayı Allah bana yasakladı.” Sahihtir. Ahmed (5/432, 433) Malik (1/171) Şafii (1/13)
Evs radıyallahu anh’den: “Sakîf heyetiyle birlikte Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yanına geldim. Bir çadırda oturuyorduk. Bir müddet sonra ben ve Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem dışındaki herkes kalkıp gitti. Bir adam Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in yanına girdi ve gizlice bir şeyler söyledi. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem: “Git ve onu öldür!” dedi. Adam dönüp giderken yanına çağırdı ve: “O kişi 'Allah'tan başka ilâh olmadığına şehadet etmiyor mu?” diye sordu. Adam: “Evet şehadet ediyor, ama korunmak için söylüyor” dedi. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Onu bırakın (öldürmeyin)! İnsanlarla Lâ ilahe illallah' deyinceye kadar mücâdele etmekle emrolundum. Bunu kabul ederlerse işte o zaman (hukukî ceza dışında) canlarının ve mallarının dokunulmazlığı vardır.” Muhammed b. Cafer dedi ki: “Şû'be'ye sordum: “Hadiste; “O kişi 'Allah'tan başka ilâh olmadığına ve benim Allah Rasûlü olduğuma şehadet etmiyor mu?” şeklinde (risâlet cümlesi) geçmiyor mu?” O da: “Olduğunu zannediyorum, (ancak) tam bilemiyorum” dedi.” Sahihtir. Ahmed (4/8, 9) Nesai (7/80) Darimi (2/218)
3- Mürtet; İslam dininden çıktığını söz veya fiiliyle ilan ederek başka bir dine geçen yahut dinsizliği tercih eden yahut yaptırım sahibi kadı tarafından hüccet ikamesi yapılarak mürtet olduğu ilan edilen ve ölümüne hükmedilen kimsedir. Fıkıh kitaplarında kendilerine cehaletin mazeret olmadığı zikredilen sınıf da bunlardır. İslam dininden başka bir dine mensup olan için şüphesiz cehalet mazeret değildir. Allah katında mazur olsa dahi, insanlar nazarında mazur değildir. Tekfir edilmeleri vacip olanlar bu kimselerdir. Cehaletin tekfire mani olması ancak aslen Müslüman sayılan kimse hakkındadır.
Son asırlarda uzun zamandır İslam Davetçisi yahut Selefî davetçi olarak bilinen birçok kimsenin vahim yanlışlar içinde olduğuna uyarmak zorunludur. Suud’un meşhur ulemasından pek çok kimse dahi bâtıl bir uygulama içindedirler. Türkiye’de ve Avrupa’da selefilik daveti getirdikleri iddia eden birçok kimse de harici akidesiyle dirsek teması halindedirler. Her ne kadar onlar “hata eden kardeşlerimiz” olsalar da, Hariciler yeryüzündeki en şerli topluluktur. Onlara benzemekten teberri etmek gerekir. İslam’da kardeşlerimiz olsalar da, aynı menhec üzerinde bulunduğumuz “özel kardeşlik bağıyla kardeşlerimiz” yani dostlarımız değillerdir.
Nitekim bizler bid’at fırkalarını tekfir etmeyiz, istesek de istemesek de islam dinine mensup herkes dinde kardeşimizdir. Lakin bid’at ehline “kardeşim” diyemeyiz. Zira insanlara anlayacağı dilden hitap etmekle emrolunduk. Kardeş sözü dost anlamında kullanılmaktadır ve bid'ât ehline dost olmak münafıklıktır. Bid’at ehline hitaben “Kardeşim değilsin” demenin tekfircilik olduğunu lanse edenler ancak bulanık suda avlanmaya çalışan, hak ile bâtılı daha çok karıştırmayı arzulayan habis maksatlı ahlâk fukaralarıdır.

13 Aralık 2014 Cumartesi

Sigaranın Hükmü Üzerinden Sergilenen Aymazlıklar

Karanlığa Taş Atarak  Zaman Zaman Beni Mürcie, Suudcu, Tagut Taraftarı Gibi Delilden Yoksun İthamlarla Suçlayan Bir Sitenin Sigara Meselesi Hakkındaki Reddiyesine Cevaptır
Bismillah.
Muvahhid adı gibi tevhide önem verdiklerini hissettiren bir site, “şirk daveti” yaptığının farkında olmadan, taassupçu bir bakış açısıyla, idrakine ulaşamadıkları ilme düşmanlık etmekte, kendilerini hapsettikleri taassubun dar çerçevesinin dışında kalanları, delile dayanıp dayanmadığına aldırmadan bir çırpıda “sapık”, “kafir”, “müşrik”, “bel’am”, “mürcie” gibi dayanaksız ithamlarla akılları sıra bertaraf etmeye çalışmaktadır. Bahsi geçen sitede “Sigaranın Hükmü” başlıklı bir yazı ile daha önce sigaraya veya naslarda ismen yahut illeten haramlığı tayin edilmemiş herhangi bir şeye “haram” deyivermenin ne denli büyük bir tehlike olduğuna dikkat çekmek için bunun Allah’a ve rasulüne iftira olacağı uyarısını vurgulayan bir makaleme, ilmî usulden uzak bir tarzda, gûyâ cevap verildiği zannedilmiştir. Yazdıkları bu cevabın ilmî usulden uzak oluşunun hakiki sebebi, bu usulü bilmiyor oldukları mıdır, yoksa ilmin usulleri hevalarını beslemediğinden midir bilemeyeceğim. Her iki durumda da bu yaptıkları Allah'ın dinine karşı bir edepsizlik, cehalet veya suçtur.

12 Aralık 2014 Cuma

Ebu Duhan'a uyarı!

Sahih cihadı ve tevhid davetini baltalamak üzere Amerika patentli stratejilerden biri olan Harici akidesini fiilen hortlatan, dinî gayrete sahip Müslüman gençleri tek potada eritip bitirmeyi hedefleyen İşid düzmece İslam devletinin holiganlarından, farkında olmadan İslam düşmanlarının ekmeğine yağ süren Ebu Duhan künyeli bir safdil ikinci defadır sitemin domain adına saldırı yapmıştır. 
Ne oldum hastalığı ve bunalımı içerisinde şuursuzca sağa sola hırlayan bu tip, beni Suud'çu, hatta daha da tuhafı Abdullah Yolucu'nun talebesi (neuzu billah) gibi saçma sapan ithamlarla lanse etmektedir. Kaşınıyorsa buyursun, misafirim olsun ücretsiz pire tozu ikram edeyim.
Bu kör gidişinizle
Siz ancak conilerin cihad dediğine cihad dersiniz!
Siz ancak conilerin halife tayin ettiğine biat edersiniz!
Siz ancak conilerin gösterdiği hedeflere saldırırsınız!
Sonra da kalkar, Nebi sallallahu aleyhi ve sellem'in "Zalim yöneticiye sabretmek hercden (Müslümanlar arasında adam öldürmelerden) hayırlıdır" hadisine kulak tıkayıp, İslam'a asırlar boyunca Esed'den daha çok zarar veren Ebu Hanife akidesine, Seyyid Kutup fikriyatına, Mevdudice sapmalara, Bin Ladin'in sufiliğine kucak açarsınız!
Gerçekten hedefiniz Allah'ın kelimesini mi yüceltmek? Tuhaf, çok tuhaf!

1 Aralık 2014 Pazartesi

Suya Okuyarak Rukye Meşru mudur?

Şeyh Muhammed Hamid el-Fakî, Fethu’l-Mecid dipnotunda, suya okuyarak rukye yapma ve tedavi için hastaya bu suyu içirme hakkında şöyle demiştir:

“Bu gibi meselelerde Leys b. Ebi Suleym’in, İbn Kayyım’ın veya bir başkasının görüşüyle amel edilmez. Ancak Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den sabit olan bir sünnetle amel edilebilir. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den ise ne İbn Ebi Suleym’in ne de İbn Kayyım’ın dedikleri şey sabit olmuştur. Vehb b. Munebbih’ten nakledilen şey ise İsrailoğullarının adetidir. Rasullerinin hayırlısının yolu değildir. Bu konuda gevşeklik gösterilmesi, bid’atlere ve sonra büyük şirke bir kapıdır. Kendi nefsine karşı samimi olan mü’minin Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in ve raşid halifelerin – radıyallahu anhum – yoluna azı dişleriyle sarılması, kimden gelirse gelsin sonradan çıkarılan şeylerden uzak durması gerekir. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem dışında herkesin sözünü kabul etmek veya reddetmek mümkündür.”

Şeyh Muhammed Hamid el-Fakî'nin bu fetvasını tercüme ettikten sonra suya okuyarak rukye yapmakla ilgili olarak şu hadisin tahkikini yaptım ve hadisin isnadının hasen olduğunu gördüm:
İbn Ebi Şeybe (5/44); Abdürrahim b. Süleyman - Mutarrif (b. Tarif) - el-Minhal b. Amr - Muhammed b. Ali (el-Hanefiyye) - Ali b. Ebi Talib radıyallahu anh isnadıyla rivayet ediyor:
بَيْنَا رَسُولُ اللهِ صَلى الله عَلَيه وَسَلم ذَاتَ لَيْلَةٍ يُصَلِّي, فَوَضَعَ يَدَهُ عَلَى الأَرْضِ, فَلَدَغَتْهُ عَقْرَبٌ, فَتَنَاوَلَهَا رَسُولُ اللهِ صَلى الله عَلَيه وَسَلم بِنَعْلِهِ فَقَتَلَهَا، فَلَمَّا انْصَرَفَ, قَالَ: لَعَنَ اللهُ الْعَقْرَبَ مَا تَدَعُ مُصَلِّيًا، وَلاَ غَيْرَهُ, أَوْ نَبِيًّا, أو غَيْرَهَ، ثُمَّ دَعَا بِمِلْحٍ وَمَاءٍ, فَجَعَلَهُ فِي إِنَاءٍ, ثُمَّ جَعَلَ يَصُبُّهُ عَلَى إِصْبَعَهِ حَيْثُ لَدَغَتْهُ وَيَمْسَحُهَا، وَيُعَوِّذُهَا بِالْمُعَوِّذَتَيْنِ
"Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem bir gece namaz kılarken elini yere koyunca bir akrep onu soktu. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem ayakkabısını alarak onu öldürdü. Namazı bitirdiği zaman şöyle buyurdu:

"Allah akrebe lânet etsin, ne bir namaz kılanı ne de başkasını (veya ne bir nebiyi be de başkasını dedi) rahat bırakıyor." Sonra tuz ve su istedi, bunları bir kaba koydu, sonra akrebin soktuğu yere parmağını sürerek mesh etti ve bu arada muavvizeteyni okudu." 

Bunu İbn Ebi Şeybe'nin tarikinden Beyhaki Şuabu'l-İman'da (no:2575) rivayet etmiştir.
Ebu Nuaym, Mutarrif b. Tarif'e ulaşan kendi isnadıyla Tarihu İsbehan'da (s.297), Tıbbu'n-Nebevî'de (572) ve Marifetu's-Sahabe'de (no: 4946) rivayet etmiştir.
el-Minhal b. Amr dışında bütün ravileri sika, isnadı muttasıldır. Minhal b. Amr ise saduk bir ravi olup bazen vehmeder. Bu sebeple isnadı hasendir.
Şeyh el-Elbani rahimehullah ise Mişkat tahkikinde (no: 4567) sahih demiştir.
Allah en iyi bilendir.

Hadis Ehlinin Fıkıh Öğrenme Menhecinin Özellikleri

Birinci özellik: Hadis ehline göre hadis ile fıkıh arasında fark yoktur.
İkinci Özellik: Onlar hadisin sahihini araştırır ve nerede bulsalar ona tabi olurlar.  Eğer hadis sahabe ve onlardan sonrakiler indinde veya onlardan bir grup indinde amel edilen bir hadis ise onunla amel ederler. Zira Selef böyle bir hadis ile amel edileceğinde ittifak etmiştir.
Üçüncü özellik: Hadis ehlinin şiarı salih selefe tabi olmaktır.
Dördüncü özellik: Üzerine kaidelerin bina edildiği ve istinbatta bulunulan esaslar; kitap ve sünnetin lafız ve manaları ile sahabe ve tabiinin sözleridir.
Beşinci özellik: Tartışma, husumet ve dinde kelam yapmayı zemmederler.  Kelam ile kastedilen; Allah Teâlâ ve sıfatları, kader meseleleri gibi akide konularında nas haricinde yorum yapmaktır. Yine helal ve haram meselelerinde tartışmayı, çok soru sormayı, meydana gelmemiş olaylar hakkında sormayı kötülerler.
Altıncı özellik: Şerî naslara uygun düşsün veya düşmesin, aklî şartlar ve kaideler gibi sonradan çıkma ilimlere, kelamcıların ve felsefecilerin metotlarına karşı çıkarlar. Yine  batın ilimleri,  marifet, kalp amelleri, şahsi görüş (mücerred re’y), zevk, keşif gibi sonradan çıkma ilimlere de karşı çıkarlar.
Yedinci Özellik: Fıkıh öğrenme şu aşamalarla tamamlanır:
Birinci aşama: Sahih olanla sahih olmayanı ayırt etmek
İkinci aşama: Kitap ve sünnet naslarını zaptetmek
Üçüncü aşama: Nasların manaları ve anlaşılması üzerinde durarak içtihat etmek, Sahabe, tabiin ve onlara tabi olanlardan gelen rivayetleri değerlendirmek. Böylece faydalı ilme ulaşmak ki, bunun özel faydası Allah Teâlâ’nın haşyetidir.
Sekizinci Özellik: Din meselelerine görüşlerle ve akıl ile dalmamak.
* Deliller çeliştiği zaman mümkünse nasların araları bulunur (cem etmek)
* Eğer bu mümkün değilse ve şartları yerine gelmişse neshe hükmedilir.
* Eğer nesh söz konusu değilse tercihe gidilir.
Kitap ve sünnet naslarında tercih şöyle olur:
* Nas, zahire tercihe edilir
* Zahir, te’vil edilmiş olana tercih edilir.
* Mantuk, mefhuma tercih edilir.
* İspat eden, nefyedene tercih edilir.
* Asıldan nakleden, asıl üzere bırakana tercih edilir. Zira asıldan nakledende daha ziyade ilim vardır.
* Tahsis edilmemiş umum, tahsis girmiş olan umuma tercih edilir
* Kıssa sahibi, diğerlerine tercih edilir.
* Kat’î icma, zannî icmaya tercih edilir.

Hak Kendisine Açıkça Belli Olmayan Kimse Çoğunluğun Görüşüne Uyabilir mi?


Şeyh el-Elbanî rahimehullah el-Akidetu’t-Tahaviyye ta’likinde (80-81) şöyle demiştir: “Müslümanın delile aykırı olduğunu anladığı görüşlere muhalefet etmesi şazlık değildir. Yanılanların aksine, cumhurun görüşüne aykırı bile olsa bu şazlık değildir.  Zira ne kitapta ne de sünnette cumhurun (çoğunluğun), delil bulunmadığı durumda muhaliflerinden daha doğru yolda olacaklarını gösteren bir delil yoktur!

Evet, Müslümanlar bir şeyde, bildikleri bir ihtilaf olmaksızın ittifak ederlerse, buna tabi olmak gerekir. Zira Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Her kim, kendisi için doğru yol apaçık belli olduktan sonra,  rasule muhalefet eder ve mü'minlerin yolundan başka bir yola tâbi olursa, onu girdiği yolda bırakırız ve cehenneme sokarız. Orası ne kötü bir yerdir” (Nisa 115) Ama ihtilaf halinde kitap ve sünnete müracaat etmek farzdır. Hak kime belli olursa, ona tabi olması gerekir. Kime de belli olmazsa, ister cumhurun kavline uysun, ister aykırı olsun, kalbinden fetva istesin. Hiç kimsenin kendisine hakkın belli olmadığı her konuda cumhurî olabileceğine inanmıyorum. Bilakis gönlünün yatışmasına ve genişlemesine göre bazen cumhura uygun düşer, bazen muhalefet eder. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Müftüler sana fetva verse de sen kalbinden fetva iste” buyururken ne kadar da doğru söylemiş!

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente estağfiruke ve etûbu ileyk" (Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)