Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

26 Haziran 2015 Cuma

Yetmiş İki Fırka ve Ehl-i Sünnet

Şeyhulislam İbn Teymiyye rahimehullah’a şöyle soruldu:
Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in: “Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacak" sözündeki fırkalar hangileridir? Her bir fırkanın temel akideleri nelerdir?
Cevap: Hamd, Allah'a mahsustur. Bu hadîs sahih olup Sünen'lerde ve Müsned'lerde meşhurdur. Meselâ Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesâî ve diğer hadîs imamları bu hadîsi tahric etmişlerdir. Hadîsin tamamı şöyledir:
"Yahudiler, yetmiş bir fırkaya ayrıldılar. Bu yetmiş bir fırkadan sadece birisi hariç diğerlerinin tamamı cehennemdedir. Hristiyanlar ise, yetmiş iki fırkaya bölündüler. Bunların da sadece biri müstesna diğerlerinin hepsi ateştedir. Bu ümmet de, yetmiş üç fırkaya ayrılacak. Bu yetmiş üç fırkadan, sadece birisi dışında diğerleri tamamen cehennemliktir.” Diğer bir rivayette: "Bu ümmet, yetmiş üç millete ayrılacak" buyurulmuştur. Bir başka varyantta ise şunlar nakledilir:  "Sordular: “Ey Allah'ın Resulü! Bu kurtulan fırka kimlerdir?” Cevaben:
Bugün benim ve ashabımın bulunduğu yol üzere olanlardır” buyurdu.”
Diğer varyantta bu cevap şöyledir: "Kurtulan fırka el-cemâat’tir. Allah'ın eli, cemâat üzerinedir."[1]
Nebî sallallahu aleyhi ve sellem'in bu cevabından dolayı fırkay-ı nâciye, "Ehl-i Sünnet ve'l-Cemâat" olarak vasıflandırılmıştır ki, onlar bu ümmetin büyük çoğunluğunu meydana getirmektedir.
Kalan fırkalar ise, şâz görüş, tefrika ve bid'at sahibi kimseler olup bu fırka mensuplarının adedi, fırkay-ı nâciye'ye denk olmak bir tarafa, onun toplamına bile yaklaşamaz.
Bu sapık fırkalardan her birinin mevcudu, son derece azdır. Bu sapık fırkaların şîârı, Kur'an'a, Sünnet'e ve icmâ-ı ümmet'e muhalefet edip bunlardan uzaklaşmaktır. Kitap, Sünnet ve icmâ-ı ümmete tâbi olup bunları benimseyen kimse Ehl-i Sünnet ve'l-Cemâat'tendir.
Bu sapık fırkaların tâyin ve tespiti mes'elesine gelince; âlimlerimiz bunlar hakkında, birtakım eserler yazmışlar ve makâlât (görüşler ve mezheblerle ilgili) kitaplarında bunlardan bahsetmişlerdir.
Ancak vasfedilen bir fırkanın dalâlette olan yetmiş iki fırkadan birisi olduğuna kesinlikle karar verip bunu beyân edebilmek için mutlaka delillere sahip olmak gerekir. Çünkü Allah Teâlâ genel olarak, bir konuda bilgi sahibi olmaksızın ileri-geri söz etmeyi, özel olarak da zât-ı Bârî'si üzerinde bilgisi bulunmaksızın konuşmayı haram kılmıştır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:
"De ki: 'Rabbim, ancak kötülükleri, gerek açığını, gerek gizlisini, günahı ve haksız yere saldırmayı; hakkında hiçbir delil indirmediği bir şeyi Allah'a ortak koşmayı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyler söylemenizi haram etmiştir" (A'râf 33)
"Ey insanlar, yeryüzünde bulunan helâl ve temiz şeylerden yeyin, şeytanın adımlarını izlemeyin; çünkü o, sizin apaçık düşmanınızdır. O size dâima kötülük ve çirkin iş (yapmanızı), Allah hakkında bilmediğiniz şeyler söylemenizi emreder" (Bakara 168-169),
"Bilmediğin bir şeyin ardına düşme" (İsrâ 36)  
Öte taraftan insanlardan pek çoğu, bu fırkalardan zan ve hevâ hükümlerine göre bahsetmekte ve kendisine dost edindiği bu fırkalardan bir grubu ve onun reisinin müntesiplerini Ehl-i Sünnet ve'l-Cemâat'ten saymakta; bunlara muhalif olanları bid'at ehli kabul etmektedir, işte bu da apaçık bir sapıklıktır.
Çünkü hak ve sünnet bağlılarının önderi ve reisi, ancak ve ancak Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem’dir ki O, hevâdan konuşmaz; O'nun söylediği sözler, kendisine vahyedilen vahiyden başka bir şey değildir. O, öyle bir önderdir ki, haber verdiği bütün hususların şüphesiz tasdik edilmesi, verdiği bütün emirlerde mutlaka itaat olunması gerekir.
Bu mertebe, O'nun dışında hiçbir imam, hiçbir müctehid ve hiçbir önder için söz konusu olamaz. Aksine insanlardan her bir şahsın sözü alınır da, terk edilir de... Ancak Allah Resulü bunun dışındadır.
Artık kim, Resûlullah dışında herhangi bir şahsı sevenleri ve ona muvafakat edenleri Ehl-i Sünnet ve'l-Cemâat'ten kabul ederken, ona muhalefette bulunanları ehl-i bid'at ve'l-firkat sayarsa -ki bu duruma, dinî hususlarda kelâmdaki ve diğer dallardaki imamların etbâından bazı gruplarda rastlanmaktadır-, kendisi bid'at, dalâlet ve tefrika ehlinden olur.
Böylelikle ortaya çıkmaktadır ki; insanlar içinde fırkay-ı nâciye'den olmaya en ziyâde hak sahibi olanlar hadîs ve sünnet ehlidir.
Ki onların, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem dışında, kendisine bağlandıkları hiçbir önderleri yoktur; onlar, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in sözlerini ve hâllerini insanların en iyi bilenleri, ona isnat edilen sözlerden hangilerinin gerçek, hangilerinin yakıştırma olduğunu birbirinden en güzel ayıranları ve bu hususlarda anlayış ve kavrayış sahibi imamlarıdır.
Onlar, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in sözleri ve davranışlarının mânâlarını en iyi bilen kişiler ve tasdik etme, uygulama, bu esaslara dostluk gösterenleri dost bilme ve onlara sevgi gösterme, düşmanlık besleyenleri düşman edinme gibi yönlerden Sünnet'e en fazla uyan kimselerdir.
Onlar, mücmel ve mübhem olan sözleri ve görüşleri, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in getirdiği Kitab ve Sünnet'e arz ederler.
Eğer bir söz ve görüş, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem'in getirdiği esaslar içinde mevcut değilse onu asla dinin temel konularından saymaz ve sözlerinin hülâsası kılmazlar. Bilâkis kendisiyle Nebî sallallahu aleyhi ve sellem'in gönderildiği Kitab ve Sünnet'i, itikad ve itimat ettikleri asıl kabul ederler.
İnsanların ihtilâf ettikleri, ilâhî sıfatlar, kader, vâid, esmâu’l-husnâ, emr-i bi'l-ma'rûf ve nehy-i ani'l-münker gibi mes'eleleri Allah ve Resulüne arz ederler.
Tefrika ve ihtilâf sahiplerinin ihtilâf ettikleri mücmel lâfızları tefsir eder; bunların mânâlarından Kitab ve Sünnet'e uygun olanları kabul edip, Kitab ve Sünnet'e aykırı olanları red ve iptal ederler.
Asla zanna ve nefislerin arzuladığı hevâya uymazlar. Çünkü zanna tâbi olmak cehalet, Allah'tan bir hidâyet olmaksızın nefsin hevâsının peşine takılmak da zulümdür.
Cehalet ve zulüm, şerrin bir araya gelmesi demektir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
"Biz emaneti, göklere, yere ve dağlara sunduk; onu yüklenmekten kaçındılar, on(un sorumluluğun)dan korktular. Onu insan yüklendi; (bununla beraber onun hakkını tam yerine getirmedi.) Çünkü o, çok zâlim, çok câhildir..." (33 Ahzâb 72)
Allah Teâlâ bu âyetin devamında her insanda mutlaka cehalet ve zulmün bulunduğunu, mü'min kul için dâima, bilmediği bir hakkın ortaya çıkacağını ve bu kulun zulüm içinde bulunduğunu bir amelden böylece rücû edeceğini, zât-ı ilâhîsinin de dilediklerinin tevbesini kabul edeceğini bildiği için tevbeyi zikretmiştir. (Bkz. Ahzâb 73)
İnsanoğlunun en hafif zulmü, kendine olan zulmüdür. Rabbimiz Azze ve Celle şöyle buyurur:
Allah iman edenlerin velisidir. Onları karanlıklardan nura ulaştırır. Kâfirlerin velileri (ise) tağuttur. Onları nurdan karanlıklara ulaştırır. İşte onlar ateş ehlidirler. Orada ebedi kalacaklardır. (Bakara 257)
"Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için kuluna açık açık âyetler indiren O'dur" (Hadîd 9)
"Elif lâm râ. (Bu) bir Kitab'dır ki, Rablerinin izniyle insanları karanlıklardan aydınlığa O güçlü ve övgüye lâyık (Allah)'ın yoluna çıkarman için O'nu sana indirdi" (İbrâhîm 1)
Burada şunu da bilmek gerekir ki, usûlü'd-dîn ve kelâmda şahsiyetlere bağlı zümreler, derece derecedirler. Bunlar arasında birçok usûl konusunda Sünnet'e muhalefet etmiş olanlar vardır, sadece ince birtakım mes'elelerde Sünnet'e muhalif olmuş olanlar vardır.
Bir de Sünnet'i kendisinden daha ziyâde terk etmiş olanları reddetmiş olanlar vardır ki, bunlar reddettikleri bâtıl ve söyledikleri hak hususlarda övülürler; fakat bunlar diğer taraftan birtakım hak unsurları red ve inkâr, bâtıl hususları da kabul ve ifâde etmek suretiyle bu redlerinde adalet ve itidal ölçülerini aşmış; büyük bir bid'ati, ondan biraz daha hafif bir bid'atle, bir bâtılı, ondan biraz daha hafif bir bâtılla reddetmişlerdir. İşte bu durum, Ehl-i Sünnet ve'l-Cemâat'e mensup kelâmcıların birçoğunda görülmektedir.
Böyleleri, ortaya koydukları bid'ati, Müslümanların cemaatini parçalayan ve ona göre dost edinip, ona göre düşman bildikleri bir görüş haline getirmedikleri takdirde bu, bir hata kâbilindendir ve Allah Teâlâ, böyle durumlarda mü'minlerin hatalarını bağışlar.
Bu ümmetin selefi ve imamlarından birçoğu böyle durumlara düşmüştür. Onların, bir içtihad neticesinde ileri sürdükleri birtakım görüşleri vardır ve bunlar, Kitab ve Sünnet'te sabit olan esaslara muhaliftir. Ama kendilerine muvafakat edenleri dost bilen, muhalif kalanlara düşmanlık besleyenlerle, Müslüman cemaatin arasına tefrika sokan, içtihâd ve görüşe dayalı mes'elelerde kendisiyle uyuşanları değil de, muhalif kalanları kâfirlik ve fâsıklıkla itham eden, yine muvafıklarıyla değil de muhalifleriyle savaşmayı dahi helâl sayanların durumu farklıdır, işte bunlar, tefrika ve ihtilâf ehli kimselerdir.
Bundan dolayıdır ki, Müslümanlar içinde cemaatinden ayrılıp uzaklaşan ilk bid'at ehli, Hak'tan uzaklaşan Hâriciler olmuştur. Hâriciler hakkında Nebî sallallahu aleyhi ve sellem'den on vecihle sahih hadîs vârid olmuştur ki, bunları İmam Müslim, "Sahih"inde tahric etmiştir. İmam Buhârî de birden fazla vechi tahric etmiştir.
Nebî sallallahu aleyhi ve sellem'in ashabı, Emîru'l-Mü'minîn Ali b. Ebî Tâlib'in yanında bu Hâricilerle çarpışmış, onlar arasında, Cemel ve Sıffîn olaylarında ortaya çıkan fitnede çarpışma konusunda düştükleri ihtilâf, Haricîlerle çarpışma konusunda asla çıkmamıştı.
Ashâb-ı Kiram, Cemel ve Sıffîn'de çarpışma konusunda üç gruba ayrılmıştı:
* Bir grup, Ali radıyallahu anh ve taraftarları safında çarpışmış,
* Diğer bir grup karşı tarafta yer almış;
* Bir başka grup ise savaştan el çekip bir kenarda oturmuşlardı ki, aslında bu durumun tercih edilmesi gerektiğine dair nâslar vârid olmuştur.
Şimdi bu Haricîler, Müslümanların cemaatinden ayrılıp onları kâfir kabul ederek onlarla çarpışmayı helâl sayınca Sünnet, bu Haricîler hakkında vârid olmuş bazı beyânları ihtiva etmiştir. Meselâ Nebî sallallahu aleyhi ve sellem'in şu hadîsini nakledelim:
"Sizden biriniz, onların namazı yanında kendi namazını, onların orucu yanında kendi orucunu ve onların kıraati yanında kendi kıraatini küçük görür, önemsiz sayar. Onlar Kur'an'ı okurlar, ama gırtlaklarından öteye geçmez. Bunlar okun, avı delip sür'atle geçip gittiği gibi İslâm'dan sür'atle uzaklaşırlar. Nerede karşılaşırsanız bunları öldürünüz! Çünkü bunların öldürülmesinde kıyamet günü Allah nezdinde, bunları öldüren kimse için ecir ve mükâfat vardır"[2]
İlk Haricî, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem döneminde çıkmıştı. Bu adam, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in (Huneyn Gazvesi'nde elde edilen ganimetleri) taksimini görünce:
"Ey Muhammed! Adaletli davran; âdil taksimat yapmadın!" deme küstahlığında bulunmuş, buna karşılık Allah Resulü:
"Eğer ben âdil davranmamışsam ziyan ve hüsrana uğramışım demektir" buyurmuştu.  (Hadîsin bu kısmı muhatap siğası ile: "Şayet ben âdil davranmamışsam, sen (âdil davranmayan birine tâbi olmakla) ziyan ve hüsrana uğramışsın demektir" şeklinde de rivayet olunmuştur.)
Durumu gören bir sahâbî, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e:
"Ey Allah'ın Resulü, müsaade et de şu münafığın boynunun vurayım" demiş; Nebî sallallahu aleyhi ve sellem ise:
"Bunun soyundan öyle kimseler çıkacak ki, sizden biriniz bunların namazı yanında kendi namazınızı, bunların orucu yanında kendi orucunu ve bunların kırâatı karşısında kendi kıraatinizi küçük ve önemsiz görecek..." buyurmuştu.[3]
Görüldüğü gibi bid'atlerin kaynağı zan ve hevâya göre Sünnet'e ta'n ve hücum etmektir.
Nitekim İblis de, re'yi ve hevasına göre Rabbinin emrine ta'n etmişti.
Helakte olan fırkaların tâyin ve tesbiti mes'elesine gelince; öncelikle, bu fırkaların dalâlette sayılmaları konusundaki açıklamaları bize ulaşan zatları; Yûsuf b. Esbât ve Abdullah b. el-Mubârek'i zikredelim. Müslümanların bu kadri büyük iki imamı demektedirler ki:
"Bid'atin temelleri dörttür: Râfızîler, Hâriciler, Kaderiyye ve Mürcie.”
Bunun üzerine İbnu'l-Mubarek'e soruldu: "Peki Cehmiyye'ye ne dersiniz?" Cevaben, onların ümmet-i Muhammed'den olmadıklarını ifâde etti. Abdullah b. el-Mubârek şöyle derdi:
"Biz, Yahudilerin ve Hristiyanların sözlerini naklederiz; ama Cehmiyye'nin sözlerini anlatıp nakledemeyiz.”
Onun bu sözlerine İmam Ahmed'in ashabından ve diğer zevattan bir grup âlim tâbi olmuş ve demişlerdir ki: "Cehmiyye mensupları kâfirdir; yetmiş iki fırka içerisine, aynen küfürlerini gizleyip Müslüman olduklarını söyleyen münafıkların dâhil olmadığı gibi, giremezler; onlar zındıktırlar.”
İmam Ahmed'in ashabından ve diğer zevattan bir başka grup ise Cehmiyye'nin yetmiş iki fırkanın içine dâhil olduğunu ifâde etmiş ve böylece Cehmiyye ile bid'atin temellerini beşe çıkarmışlardır. Bunların görüşüne göre bid'atçi beş ana gruptan her birisi (kendi içinde) on iki fırkadan oluşmaktadır.
İlk görüş sahiplerine göre ise bid'atçi dört ana gruptan her biri kendi içinde on sekiz fırkaya ayrılmaktadır.[4]


[1] Ebû Dâvud, Sünnet, 1; Tirmizî, İmân, 18; İbn Mâce, Fiten, 17; Dârimî, Siyer, 75; Ahmed, 2/332; 3/120, 145
[2] Buhârî, Menâkıb, 25, İstitâbe, 6, 7; Müslim, Zekât, 147, 148; İbn Mâce, Mukaddime, 12; Ahmed, 3/23
[3] Buhârî, Meğâzi, 61; Menâkib, 25; Edeb, 95; Müslim, Zekât, 142-148; İbn Mâce, Mukaddime, 12
[4] Şeyhülislâm İbn Teymiye'nin bu beyânına göre ilk görüş sahiplerine nispetle yetmiş iki sapık fırka tamam olmaktadır (4x18=72). Fakat bid'atçi beş ana grubun her biri on iki fırkaya ayrıldığında geride on iki sapık fırka daha kalması gerekir (5x12=60; 72-60= 12). Bu on iki sapık fırkanın kimlerden oluştuğuna, ya da bu hesap açığına ibn Teymiye burada temas etmemiştir.

22 Haziran 2015 Pazartesi

Yönetime Münafıklar Geçerse Nasıl Muamele Edilir?

Genel Yönetimlerin Münafıklara Verilmesinin Hükmü
Bir önceki yazıda Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in dünya hükümlerinde münafıklara, Müslümanlara davrandığı gibi davrandığı geçmişti. Lakin bildiğimiz kadarıyla onlardan hiçbirine ümmetin maslahatları için güvenip de genel vazifeler vermemiş, onlara malların bekçiliği, savaş komutanlığı, insanlar arasında yargı, namazda imamlık ve Müslümanların meselelerinde tedbiri gerektiren diğer görevleri vermemiştir.
Bunun sebebi onların Allah ve rasulüne kâfir olmaları, Allah’a, rasulüne ve mü’minlere harb etmeleridir. Buna bir de Müslümanların yönetimlerinin esası olan güvenilirlik vasfına sahip olmamaları da eklenir.
Güvenilirlik Müslümanlar ve gayri müslimler indinde temel esastır. Nitekim Medyen’in kızları Sâlih babalarından Musa aleyhi's-selâm’ı işçi tutmasını isterken bütün insanlar için toplumlarında önemli olan iki özelliğini zikretmişlerdir:
Birincisi: Güvenilirlik
İkincisi: Kuvvet.
Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: Kadınlardan biri de şöyle demişti: "Ey babacığım! Onu ücretli tut; ücretli tuttuğun kimselerin en hayırlısı, kuvvetli ve güvenilir olandır” (Kasas 26)
Güvenilirlik, gayri muslim olmasına rağmen Mısır kralının aradığı en üstün özellik idi. Yusuf aleyhi's-selâm kendi zamanında en önemli yönetim vazifesi olan yeryüzü hazinelerine atanmıştı. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
Kral şöyle demişti: "Onu bana getirin de kendime has (müşavir) yapayım.” Onunla konuşunca da demişti ki: “Bugün artık sen, nezdimde güvenilir bir mevki sahibisin.” Yûsuf da demişti ki: “Beni, ülkenin hububat anbarının bakımına memur et. Zira ben çok iyi bir koruyucu ve bilgili bir idareciyim.” (Yusuf 54-55)
Allah Subhanehu ve Teâlâ emanetleri sahiplerine vermeyi farz kılarak şöyle buyurmuştur:
Allah size emanetleri ehline vermenizi, insanlar arasında hükmettiğiniz zaman da adaletle hükmetmenizi emrediyor. Allah bununla size ne güzel öğüt veriyor. Şüphe yoktur ki Allah, her şeyi hakkıyla işiten, hakkıyla görendir” (Nisa 58)
Kurtubi rahimehullah şöyle demiştir: “Bu ayet, dinin bütününü içeren ana hükümlerdendir.” Sonra bu ayetin muhatapları hakkındaki ihtilafı zikredip, hitabın genel olduğunu tercih eder ve şöyle der: “Âyette daha zahir olan, onun bütün insanlar hakkında umumi ol­duğudur. Bu âyet bir taraftan yönetici ve kamu görevlilerini, elle­rinde bulunan malları paylaştırıp, haksızlıkları gidermek, hüküm vermek ha­linde adaleti gözetmek gibi emanet olan bütün hususları kapsamaktadır.”[1]
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem emanetin zayi edilmesinin kıyamet alametlerinden olduğunu haber vermiştir. Emanetin zayi edilmesinin en bariz şekli ise işlerin ehli olmayanlara verilmesidir. Nitekim Ebu Hureyre radıyallahu anh’ın rivayet ettiği hadiste Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
Emanet zayi edildiği zaman kıyameti bekle!” Ebu Hureyre radıyallahu anh dedi ki: “Onun zayi edilmesi nasıl olur ey Allah’ın rasulü!” Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “İşler ehli olmayanlara verildiği zaman kıyameti bekle” buyurdu.”[2]
Ebu Musa el-Eşarî radıyallahu anh rivayet ediyor: Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: Kendisine verilen emri gönül hoşluğuyla yerine getiren güvenilir hazine bekçisi sadaka verenlerden biridir.”[3]
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem kendisine verilen emri gönül hoşluğu ile yerine getiren güvenilir hazine bekçisini övmüş ve onu sadaka veren kimselerden saymıştır. Halbuki o kendi malından sadaka vermemiştir, sadece hazine bekçisidir. Hazinenin görevlisi olduğundan ve yönetiminde insanların haklarını gönül hoşluğuyla eda ettiğinden bu şekilde güvenilirlikle takdir edilmeyi hak etmiştir.
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Ebu Ubeyde b. el-Cerrah radıyallahu anh’ı güvenilirliğinden dolayı övmüştür. Enes b. Malik radıyallahu anh’den: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: Her ümmetin bir emîni vardır. Bizim eminimiz de ey ümmet! Ebu Ubeyde b. el-Cerrah’tır.”[4]
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Ebu Ubeyde radıyallahu anh’ı Necran’a göndermek istediği zaman onu seçmesindeki en bariz liyakat özelliği olarak güvenilirliğini zikretmiştir. Ashabı radıyallahu anhum bu şerefe nail olmak istemişlerdi.
Huzeyfe radıyallahu anh’den: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Necran halkına şöyle buyurdu: Muhakkak ki size hakkıyla emin olan bir kimseyi göndereceğim.” Ashabı bu şerefe nail olmak istediler, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Ebu Ubeyde radıyallahu anh’ı gönderdi.”[5]
Güvenilirlikle nitelenmeyen kimse bunun zıddı olan hıyanet ile nitelenir ki hıyanet nifak alametlerindendir. Münafık, Müslümanların işlerinde yöneticiliğe layık değildir.
Bu yüzden Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem münafıklara dış görünüşlerine göre diğer Müslümanlara davrandığı gibi muamele yapardı. Lakin ümmetinin işlerinde onlara yönetim görevi vermezdi. Çünkü onları hıyanet ile vasıfladığı için onlara güvenilmez.
Ebu Hureyre radıyallahu anh’den: Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Münafığın üç alameti vardır…” Bunlar arasında şunu da zikretmiştir: “Kendisine güvenildiği zaman ihanet eder.[6]
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem mümini insanları kanları ve malları konusunda kendisinden emin kılan kimse olarak tarif etmiş, emanete ihanet eden kimseden vacip olan imanın kemalini nefyetmiştir. Ebu Hureyre radıyallahu anh’den: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
Müslüman; Müslümanları dilinden ve elinden selamette kılan kimsedir. Mu’min ise kanları ve malları konusunda insanları güvende kılan kimsedir.”[7]
Enes b. Mâlik radıyallahu anh’den: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
Mü’min; insanları güvende kılan kimsedir. Müslüman; Müslümanları dilinden ve elinden selamette kılan kimsedir. Muhacir; kötülükleri terk eden kimsedir. Nefsim elinde olana yemin ederim ki bir kul, komşusunu kötülüklerinden güvende kılmadıkça cennete giremez.”[8]
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem komşusuna hainlik eden, kötülüklerinden onu güvende kılmayan kimseden imanı nefyederek yemin etmiştir.
Ebu Şureyh ve Ebu Hureyre radıyallahu anhuma’dan: Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
Vallahi iman etmemiştir, vallahi iman etmemiştir, vallahi iman etmemiştir!” Denildi ki: “Kim ey Allah’ın rasulü?” Şöyle buyurdu: “Komşusunu kötülüklerinden emin kılmayan kimse[9]
Bu hadislerin manası, samimi iman sahibinde ancak insanlara iman amellerini izhar ettirir. İmanının samimiyetinin en bariz göstergelerinden birisi de insanları kanları, malları ve sırları konusunda güvencede kılmak ve emanete ihanet etmemektir. Kişinin imanının samimi olduğunu iddia etmesi yeterli değildir.
Münafıklar güvenilirliği kaybettikleri gibi samimiyeti de kaybetmişlerdir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
Şu münafıklık edenleri görmüyor musun? Kitap ehlinden inkâr eden Yahudilere diyorlar ki: “Eğer siz yurdunuzdan çıkarılacak olursanız, muhakkak biz de sizinle beraber çıkarız. Size karşı hiç kimseye itaat etmeyiz. Sizinle savaşırlarsa mutlaka size yardım ederiz.” Allah şâhitlik eder ki onlar muhakkak yalancıdırlar.” (Haşr 11)
Münafıklar sana gelince, "şâhitlik ederiz ki sen, Allah'ın Rasûlüsün" derler. Allah da senin kendi Rasûlü olduğunu elbette bilmektedir. Ve şuna da şâhitlik etmektedir ki, münafıklar muhakkak yalancıdırlar. Onlar, yeminlerini bir kalkan edinmişler ve Allah'ın yolundan başkalarını da çevirmişlerdir. Onların yapmış oldukları bu şey ne kötüdür.” (Munafikun 1-2)
Hain, yalancı ve aldatıcı kimsenin insanların maslahatlarının idaresi ve sırları konusunda güvenecekleri makama getirilmesi caiz değildir. Çünkü daha önce geçtiği gibi onlar Müslümanlara karşı ancak kötülük ve tuzak gizlerler. Onlar kâfir kardeşlerinin dostlarıdırlar, Müslümanlara karşı kâfirlere yardım ederler. Onlar adına casusluk yaparlar. Müslüman yöneticinin münafıklara herhangi bir yönetim sorumluluğu vermesi helal olmaz. Çünkü onlar Müslümanlara zarar verirler.

Münafıkların Yönetimlerinde İşledikleri Çirkinliklere Karşı Çıkmak

Müslümanların işlerinde münafıkları görevlendirmemek esastır. Çünkü onlar Müslümanların meselelerini idare etmede güvenilir değillerdir. Lakin Müslümanların rızaları olmadan, münafıkların kuvvet kullanmaları ve yönetimi gasp etmeleri suretiyle münafıkların yönetimlerine müptela olurlarsa veya Yahudi, Hristiyan ve putperest kâfirlerle anlaşarak İslâmî halklar üzerine otorite kurarlarsa; Müslümanlara gereken şey onların Allah’ın kitabına ve rasulünün sünnetine aykırı olan işlerine, iyiliği emir ve kötülüğü yasaklama mertebelerini gözeterek karşı çıkmalarıdır. Burada emretme ve yasaklama hususunda maslahat ve mefsedetlerin de gözetilmesi gerekir.
İyiliği emretmek ve kötülüğü yasaklamak İslam’ın ihmal edilmesi caiz olmayan en önemli kurallarından ve farz-ı kifâyelerdendir. Eğer terk edilirse İslâm ümmetinden bunu yerine getirmeye gücü yeten herkes günahkâr olur. Fakat bunu yerine getiren bulunursa yeterli olur.
Küfür işleyen belirli bir şahıs kendisine hüccet ikame edilmeden tekfir edilemeyeceği gibi, Müslümanların buna sessiz kalıp onun Müslüman olduğunu zannettirmeleri de mubah değildir. Bilakis onlara gereken; o kimseye küfrün hüccet ikamesi yapıldıktan sonra sahibini dinden çıkaracağını ve böyle bir kimsenin bu halde ölmesi halinde cehennemde kalıcı olacağını açıklamalarıdır.
Bunun örneklerinden birisi; Allah’ın diniyle hükmetmek ve ona muhakeme olmak gerektiğine inanmak gibi dinde vacip olduğunun bilinmesi zorunlu olan bir şeyi inkâr etmektir. İslam fıkhı konularında dinde bilinmesi zorunlu olan birçok mesele vardır. İslam’ın şartları, had cezalarının uygulanması, varisler arasında Kur’an’da nazil olduğu gibi miras taksimi gibi meseleler bunlardandır.
Yine dinde haram olarak bilinmesi zorunlu olan sarhoş edici içki içmek, leş yemek, zina etmek gibi haramları helal saymak böyledir.
Bütün bu hususlarda Müslümanların, özellikle de âlimlerin bu sıfatlara sahip olan kimselere karşı çıkarak beyan etmeleri gerekir. Eğer karşı çıkar, beyan ederler ve hüccet ikame olursa, Allah’a tevbe etmeyen, O’nun hükmüne teslim olmayan kimse bizatihi tekfiri hak eder.
Bilinmesi gerekir ki muhalefet şiddetli oldukça ona karşı çıkmak da daha büyük olur. Kötülüğe karşı çıkmaya güç yettikçe bunu yerine getirmenin gereği de şiddetlenir. Emir ve yasaklamadaki maslahatlar, mefsedetlerinden daha fazla olduğu zaman, bunu yerine getirmek daha çok gerekli olur.
Bu meselelerin gerçekleşmesi için maslahatlar ve mefsedetlerin tartılması gerekir. Bu görev ümmetin âlimleri, akıl sahipleri ve çeşitli alanlarda uzmanlık sahibi olan ileri gelenlerinden oluşan ehlu’l-hâl ve’l-akd (çözüm ve karar merci’î)ne aittir.
Bu iş sıradan insanların, cahillerin, sefihlerin, ümmete faydadan çok zarar veren zapt edilmemiş hissiyat sahibi kimselerin işi değildir.
İbn Teymiyye rahimehullah şöyle demiştir: “Bunun özü şu genel kuralın kapsamı içindedir: “Maslahatlar ile mefsedetler ve iyiliklerle kötülükler çatıştığı zaman yahut bir araya geldiği zaman bunlardan ağır basanın tercih edilmesi gerekir. Şüphesiz emir ve yasaklama eğer maslahatın elde edilmesini ve mefsedetin uzaklaştırılmasını içeriyorsa çelişen bir şey var mı diye bakılır. Eğer maslahatlar elden gidecek veya daha büyük mefsedetler meydana gelecekse, bu sorumlu olunan bir şey değildir, bilakis eğer mefsedeti maslahatından daha fazla olursa (iyiliği emretmek ve kötülüğü yasaklamak) haram olur.”[10]
İbnu’l-Kayyım rahimehullah kötülüğe karşı çıkmanın dört derecesini zikretmiştir:
“Kötülüğe karşı çıkmak dört derecedir:
Birincisi: Kötülüğü giderip yerine zıddını getirmek.
İkincisi: Kötülüğün tamamı giderilemiyorsa azaltmak.
Üçüncüsü: Onun yerine dengi bir kötülük getirmek.
Dördüncüsü: Ondan daha beter bir kötülük getirmek.
İlk iki derece meşrudur. Üçüncü derece içtihat konusudur. Dördüncü derece ise haramdır.”[11]

Küfür ve Nifak Kelimelerini Uzunca Açıklamanın Sebepleri

Küfür, tekfir ve nifak kelimelerinin manasını ve bunun tehlikesini açıklamada sözü uzattım. Bunun sebepleri şunlardır:
Birinci sebep: Müslümanlardan bu din için hamasetli, hislerinin galeyana getirdiği gençlerden oluşan fert ve cemaatler öne çıkmışlar, İslâmî halklara hükmedenlerin geneli ile hayatlarında ve halklarında şeriatin uygulanması için harp ediyorlar. Bu konuda Gayri Muslim İslam düşmanlarıyla da beraber hareket ediyorlar.
Onların geneli Allah’ın kitabına ve rasulünün sünnetine aykırı hükümlerin bulunduğu beşerî kanunları uyguladıklarını, zulmün yaygınlaştığını, adaletin kalmadığını, birçok İslâmî ahlakın kaybolduğunu, bozuk ahlakın hâkim olduğunu, büyük günahların işlendiğini, haramların mubah sayıldığını, İslam davetçilerinin ve ümmetin âlimlerinin aşağılandığını, onlara baskı yapılıp hapislere atıldıklarını, sürgün edildiklerini görüyorlar.
Hatta onlardan birçoğunun, “La ilahe illallah’ın manasını tatbik” etmeye davetten başka işledikleri bir suç olmadığı halde öldürüldüğünü, topraklarını düşmanların işgal edip ırzları çiğnediklerini, cihad farizasının ümmetin en çok ihtiyacı olduğu bir zamanda iptal edildiğini görüyorlar. İslamî halkların gemlerini ve kilitlerini elinde tutan ümmetin âlimlerinden birçoğuyla da nasihatleşmekten sessiz kaldıklarını görüyorlar.
Afgan cihadında uygulamalı olarak Allah’ın kitap ve sünnet vahyini destekleyen hususları da gördüler. Allah’ın inatçı kâfir düşmanlarına karşı cihad için hazırlıklar yapmak gerektiğini, taşkınlık yapan düşmanlardan kurtuluşun ancak bununla olacağını da gördüler.
Bu cemaatler ve bu fertler ümmetin bu üzücü durumuna karşı sabrederek beklemeye güç yetiremediler, iki tehlikeli silaha sarıldılar:
Birincisi silah: Akide ve fikir silahı
İkinci silah: Kuvvet ve infaz silahı.
Akide ve fikir silahı İslamî halklara hükmedenlerin genel olarak ve ayrıntılı olarak, İslam dininden çıkmış kâfirler olduklarına inanmak şeklinde ortaya çıktı. Genel olarak yani; yöneticiler kâfirlerdir diye inandılar. Ayrıntılı olarak yani; her fert bizzat ve ismen kâfirdir diye inandılar.
Hatta bu cemaatlerden bazısı devletin bütün memurlarının kâfir olduğuna hükmettiler. Bu tekfir ettiklerinin arasında “sultan âlimi” adını verdikleri âlimler de vardı. Onların yöneticilere küfürlerinde destek oldukları gerekçesiyle onları tekfir ettiler. Hatta bazıları hükümetlerin küfürlerine sükût edip razı oluyorlar diye halkları dahi tekfir etmişlerdir.
 Bu yüzden İslâmî ülkelerin çoğunda bu itikada sahip birçok cemaatler bulunmaktadır. Her ülkede bu cemaatler azlık veya çokluk bakımından farklılık gösterirler. Bu cemaatlerden bazıları itikatlarının tehlikeli sonuçlarını gördükten sonra bazı konumlarından dönüş yapmışlardır.
Kuvvet ve infaz silahına gelince, bu silah taşımak, yöneticilerden, memurlardan ve halklardan kâfir olduğuna inandığı kimseyi öldürmeyi helal saymak şeklinde ortaya çıkmıştır.
Bunun sonucu olarak da Müslümanların ülkelerinde canlar alınmış, binalar yıkılmış, mallar heder edilmiş, hatta bazıları bazı ülkelerde Müslüman kızları cariye edinmeye cüret edebilmişlerdir.
İkinci Sebep: Bu gençler ve bu cemaatler görüşlerinde kendilerine muhalefet edenleri ve görüşlerine itibar edip muvafakat etmeyenleri tekfir etmişler, İslam ülkelerinde istişare edilip görüşüne başvurulacak kimse bulunmadığı görüşüne sahip olmuşlardır.
Allah’ın kullarına farz kıldığı cihadı yerine getirmek görüşündeler. Zira o iptal edilmiş ve sancağı indirilmiştir. Bu sebeple de kâfirler bazı İslâm ülkelerini işgal etmişler veya yöneticilerine tahakküm etmişler, böylece İslâmî halklara Allah’ın kitabına ve rasulünün sünnetine aykırı hükümler uygulanmıştır.
Bundan dolayı bu farzın ayağa kaldırılması, savaş ve silah eğitimleri yapılması, kâfirlerin ülkelerine savaş yapılması yani kâfirlerin öldürülmesinin, mallarının ifsat edilmesinin, maslahat gerektirdiği zaman ülkelerinin tahrip edilmesinin ve savaşanlar için kalkan olarak kullanıldıklarında savaşmayan kimselerin dahi öldürülmesinin mubah olduğu ve “talep cihadı” denilen cihadın yerine getirilmesine karar verdiler. 
Meşru kudretin mal, eğitim, silahlanma ve silah kullanma bakımından kendilerinde toplanmış olduğuna itibar ettiler. Yaptıkları işlerin İslâm ümmetinin doğusunda ve batısında getirdiği vahim sonuçlarına dair tedbir almayı düşünmediler. Çünkü onlar bu ümmeti kötü sonuçlardan koruyabilecek ve tedbir alacak güçte değildiler.
Maslahatlar ile mefsedetler arasında muvazene yapmak ve aralarını bulmak mümkün olmadığında, iki maslahattan üstün olanını tercih etmek ve her ikisini de terk etmek mümkün olmadığında iki mefsedetten büyük olanını terk etmek gerektiği daha önce geçmişti.
Üçüncü sebep: Bu konuyu araştıran kimsenin tehlikeli tecrübeler geçirmesi. Bugün Müslüman gençler bunu yaşıyorlar. Öğüt almaları için onlara tecrübenin anlatılması gerekir.
Şeyh Abdullah Kadirî el-Ehdel tekfirle ilgili tecrübesini şöyle anlatıyor:
Evet ben bu tecrübeyi 1374 (miladi 1954) yılında yaşadım. Tam anlamıyla konunun açıklığa kavuşması 1383 (miladi 1964) yılında oldu. Yani bu tecrübe yaklaşık on sene sürdü.
Yemen halkının çoğunun genel kapsamlı bir cehalet döneminde olduğu malumdur. Dinin usulü ve füru’u hakkında genel ve halkın genelini kuşatan bir cahillik… Maksadım bu iki durumun ayrıntılarına girmek değildir. Sadece tecrübeyle alakalı olanı anlatacağım.
İnsanlar kabirlerle teberrük ediyorlardı. Özellikle de babalarının ve dedelerinin kabirleriyle. Ölülerden yardım istiyor ve Allah’ın dışında onlara da dua ediyor, onlardan sadece Allah’tan istenebilecek şeyleri istiyorlardı. Mesela kısır kadın ölüden çocukla rızıklandırılmasını talep ediyor, ölü için kurbanlar kesiyor ve kuraklıkta onlardan yağmur indirmesini istiyorlardı.
Ben Suudi Arabistan’ın güney batısında yer alan “Samita” kasabasında ilim talebine başladığım zaman bu işlerin çoğunun dinden çıkaran büyük şirk olduğunu anladım. Muayyen (belirli) bir şahsın hüccet ikame edilmedikçe tekfir edilmesinin caiz olmadığını bilmiyordum.
Oradaki Müslümanların kafirler olduklarına inandım. Tekfirimin kapsamına ilk girenler ailem oldu. Ben annemin karnında iken ölmüş olan babamın kafir olduğuna, ben küçükken ölen annemin kafir olduğuna, neredeyse beni öldürecek gibi olan kardeşlerimin kafirler olduklarına, itikad ettikleri her şeyi reddedip yeniden Müslüman olduklarını ilan etmeyen bütün insanların kestiklerinin haram olduğuna inandım.
Sonra bir şiir yazdım. Üzerine bazı tevhid kitaplarından notlar düştüm. Adını da “Behcetu’l-Kulub Fi Tevhidi Allami’l-Guyub/Gaybleri bilenin birlenmesiyle kalplerin güzelleşmesi” koydum. Orada bu şirk amellerini zikrettim ve bunu yapanları şahıslarıyla tekfir ettim. Şiirde onları isimleriyle zikrettim. Bu basıldı ve Yemen’in birçok kasabasında dağıtıldı. Özellikle de Tihame’de.
Medine İslam üniversitesine gelmemden önce el-Kasîm şehrinin allâmesi Şeyh Abdurrahman b. Nâsır es-Sa’dî rahimehullah’ın yayınlanan kitaplarını okuyordum. Bunlardan birisi de “Teysiru’l-Kerimi’r-Rahman Fî Tefsiri Kelâmi’l-Mennân” kitabı idi. Kitaplarında Şeyhulislam İbn Teymiyye’nin kitaplarından ve sözlerinden çokça nakil yapıyordu. Bu şahsın üslubunun kolaylığından ve itidalinden etkilendim… Lakin ben bu okumalarda zihnimdeki tekfirle alakalı bir şey hatırlamıyorum.
Gittiğimde İslam üniversitesinde ders gördüm ve Kitabu’t-Tahaviyye şerhinde sahip olduğum görüşe aykırı şeyler gördüm. Üstadımız muhaddis Şeyh Nasıruddin el-Elbânî rah.’a bunu sordum. Dedi ki: “Muhakkak ki muayyen (belirli) kâfir İslâm’a girmemiş, Müslümanlığını ilan etmemiş kimsedir. Ona dünyada bütün küfür hükümlerini uygularız. Lakin bizler (hüccet ikame edilmedikçe) onun ahirette cennetlik veya cehennemlik olduğuna hükmetmeyiz, durumunu rabbine bırakırız. Çünkü bizler insanların ahiretteki durumuna hükmetmekle sorumlu değiliz.”
Allah ona rahmet etsin, benimle onun arasında konuşma uzadı. O, lütuf, sabır ve diyalog olarak birçok üstattan farklı idi. İkna edici kuvvette delil getirirdi. Belirli bir şahıs küfür dahi işlese ona hüccet ikame etmedikçe tekfir edilmesinin caiz olmadığına, delil ikame edilmedikçe belirli bir şahsın cehennemde kalıcı olduğuna ve hiç kimse için cennetlik olduğuna hükmetmenin caiz olmadığına beni de ikna etti.
Bana İbn Teymiyye rahimehullah’ın kitaplarını çokça okumamı nasihat etti, ben de bu nasihatini yerine getirdim. Hicri 1385 yılında üniversite eğitimim bittikten sonra Mecmuu’l-Fetava’nın yirmi cildini okudum. Orada taşkınlık yapmış olduğumu gördüm. Bu tecrübede hata ettiğim ortaya çıktı. İbn Teymiyye rahimehullah’ın sözlerinden bazı ifadelerini eserlerimde zikretmiştim. Nitekim “el-İmanu Huve’l-Esas: İman esastır” adlı kitabımda da bunları zikrettim.  Bilmediğim hakkı bana ortaya çıkardığı için Allah’a hamd ettim. Bu cahillik sebebiyle bana en yakın kimseler olan ana babamı tekfir etmiştim ve onlar için bağışlanma dilemiyordum…
Bu tecrübemi, nefislerine dönmeleri ve İslâm fakihlerini anlamanın akıllarına ağır geldiği tekfircilerin ardından gitmemeleri gereken hamasetli genç çocuklarımıza aktarıyorum. Onlar ilim kaideleri ve usulünü temkin sahibi hocaların ellerinde okuyacak bilgileri kendilerinde toplamamışlardır. Nitekim İmam eş-Şâtıbî’nin şu sözü daha önce geçmişti: “İlime ve gayeyi gerçekleştirmeye ulaştıran yolların en faydalılarından birisi ilmi, onu kemaliyle gerçekleştiren ehlinden almaktır… Çok azı dışında, haktan kayan hiçbir fırka ve sünnete muhalefet eden hiçbir kimse görmezsin ki bu vasıftan ayrılmış olmasın .”

[1] Camiu Ahkami’l-Kur’ân (5/255, 257)
[2] Buhârî (7/188)
[3] Buhârî (3/47) Muslim (2/710)
[4] Buhârî (4/216)
[5] Buhârî (4/216)
[6] Buhârî (1/14) Muslim (1/78)
[7] Tirmizî (2627) Tirmizî: “Hadis hasen sahihtir” dedi.
[8] Hakim (no: 25)
[9] Buhârî (5670) Muslim (46)
[10] Mecmuu’l-Fetava (28/129)
[11] İ’lamu’l-Muvakkiin (3/4)

17 Haziran 2015 Çarşamba

10 Haziran 2015 Çarşamba

Şeyhulislam'dan Menhec Parolaları


Şeyhulislam İbn Teymiyye Rahimehullah’tan Özlü Sözler

Tercüme: Ebu Muaz

1- “Sonrakilerden olup, öncekilerden bağımsız olarak ortaya konan, öncekilerden hiç kimsenin söylemediği her görüş hatadır. Nitekim İmam Ahmed b. Hanbel rahimehullah: “Seni imamın olmayan bir mesele hakkında konuşmaktan sakındırırım” demiştir.” (İkametu’d-Delil Ala İbtali’t-Tahlil 2/308)

2- “Selef’in mezhebini ortaya koyup, kendisini ona nispet eden kınanmaz. Bilakis bunun ittifakla kabul edilmesi gerekir. Zira selefin mezhebi haktan başkası değildir.” (Mecmuu’l-Fetava 4/194)

3- “En büyük keramet istikametten ayrılmamaktır.” (el-Mustedrak Ala Mecmui’l-Fetava 1/129)

4- “Kendisini batıl ile yücelten kişi, hatalı bile olsa her söylediğinin desteklenmesini isteyen kişidir.” (Mecmuu’l-Fetava 10/292)

5- “Mü’min, diğer mümine karşı biri diğerini yıkayan iki el gibidir. Bazı kirler ancak bir tür sertlikle giderilir. Lakin bu temizlik için şarttır. Bununla beraber bu sertliği övmeyiz.” (Mecmuu’l-Fetava 28/53)

6- “Fitneye ancak Allah’ın emrettiği şeyin terk edilmesi sebebiyle düşülür. Çünkü Allah Subhanehu hakkı emrederken sabrı da emretmiştir. Fitne ise ya hakkı terk etmekten ya da (hak üzerinde) sabrı terk etmekten dolayı olur.” (el-İstikamet 1/39)

7- “Hidayet nerede olursa Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ve ashabıyla beraber döner.  O’ndan başkasının ashabı ise her yere dönerler.” (Minhacu’s-Sunne 5/182)

8- “Bid’at ehline reddiye veren kişi mucahiddir.” (Mecmuu’l-Fetava 4/13)

9- “Hiç kimsenin bir bid’ati diğer bir bid’at ile reddetmeye ve bir bâtılı diğer bir bâtıl ile karşılamaya hakkı yoktur.” (Minhacu’s-Sunne 3/77)

10- “Kim delilden ayrılırsa yoldan sapar. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in getirdiğinden başka da delil yoktur.” (el-Mustedrak Ala Mecmui’l-Fetava 2/1)

11- “Kulların hidayete olan ihtiyaçları, rızka ve yardıma olan ihtiyaçlarından daha büyüktür.” (Mecmuu’l-Fetava 22/402)

12- “Kesinlikle belirtiriz ki, iyice düşünülürse, bid’at ehlinin vahiyden veya aklî olanlardan getirdiği delillerin neredeyse tamamı kendilerinin aleyhine bir delildir.” (Mecmuu’l-Fetava 6/254)

13- “Faziletli nesepler övülür. Çünkü bu hayırlı amelin beklendiği bir yerdir.” (Mecmuu’l-Fetava 4/284)

14- “Hayâ sahibi kimsede kötülükten etkilenme ortaya çıksa da onun çirkin fiilleri engelleme isteği vardır. Arsız kimse ise hayâlı değildir. Onda hayâ olmadığı gibi kendisini bundan alıkoyacak iman da yoktur.” (Mecmuu’l-Fetava 10/93)

15- “İlhad ve bid’at ehliye, onların arkasını kesecek bir münazara yapmamış olan kimse İslam’ın hakkını vermemiş ve ilim ile imanın gereğini yerine getirmemiş demektir. Onun sözlerinden gönüllere şifa ve nefislere itminan hasıl olmadığı gibi, sözleri ilim ve yakîn de ifade etmez.” (Der’u Tearuzi’l-Akli ve’n-Nakl 1/207)

16- “Kulun duada rabbinden olmamış bir şeyi yapmasını istemesi duada aşırılıktandır.” (Mecmuu’l-Fetava 1/130)

17- “Asıl hapis olan kalbini Rabbi Teâlâ’dan hapseden kimsedir. Asıl esir ise hevasının esiri olandır.” (el-Mustedrak Ala Mecmui’l-Fetava 1/154)

18- “Allah’ın kelamına ve rasulünün kelamına aklıyla kulak veren, kalbiyle tedebbür eden kimse onda, başka bir nazım veya nesir sözde bulamadığı anlayış, lezzet, hidayet, kalplere şifa, bereket ve faydayı bulur.” (İktidau’s-Sırati’l-Mustakim 1/284)

19- “Sünnet ve taat ehlinin yüzleri büyüdükçe güzellik ve değeri artar. Hatta onlardan birinin büyüklüğü, küçüklüğünden daha güzel olur.” (el-İstikamet 2/365)

20- “Hakka boyun eğmekten büyüklenen kimse bâtıla boyun eğmekle müptela olur.” (Mecmuu’l-Fetava 5/36)

21- “Ümmet, her ilim dalında ilimle dolmuştur. Allah kimin kalbini nurlandırırsa buna ulaştırmakla onu hidayet eder. Kimi de kör ederse kitaplar arttıkça şaşkınlığını ve sapıklığını artırır.” (Mecmuu’l-Fetava 10/665)

Zındıklar (Münafıklar) ve Mürtedler Arasındaki Ayrım - İbn Teymiyye


İbn Teymiyye rahimehullah, el-İman kitabında şöyle demiştir:

4 Haziran 2015 Perşembe

Suretleri Mubah Sayan Hevâ Ehli Muasırlara Reddiye


Şeyh Hamud b. Abdillah et-Tuveycirî şöyle demiştir: “Ukaz dergisi 11 Safer 1409 Perşembe tarih, 8111 sayısında ilme nispet edilen yedi kişinin Allah’ın rasulü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in diliyle haram kıldığı tasviri (ruh taşıyan canlıların resimlerinin yapılmasını) mubah saydıklarına dair fetvalarını yayınladı. İnşaallah az sonra bahsedilecek ve batıllığı açıklanacak olan şüphelere teşebbüs etmişlerdir. Bu fetva, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’den sabit olan, genel olarak tasvirin şiddetle haram kılındığına dair hadislerine açıkça aykırıdır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Allah’tan bir hidayet olmaksızın hevasına tabi olandan daha sapık kimdir? Muhakkak ki Allah zalimler topluluğunu hidayet etmez.”
Dergi sahipleri, aykırılıklar ve Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in suretlerin yok edilmesine dair emrine muhalefet üzerine kurulu olan bu fetvayı yayınlarken şu başlık altında iddiada bulunmuştur: “Alimler, maslahat üzerinde icma ettiler” ve “Tasvir haram değildir” Dergi sahipleri bu batıl başlığı koymakla büyük bir hata yapmış avamdan ve avama benzeyen kimselerden olan basiretsizlerin; “Alimler arasında maslahat için tasvirin mubah olduğunda ve haram olmadığında icma ettiler” zannetmelerine sebep olmuşlardır. Bu, kitap ve sünnete tutunan önceki ve sonraki alimlere yapılan iftiralardandır. Zira o alimler tasvirden yasaklıyor, bu konuda şiddet gösteriyor ve bundan şiddetle yasaklayan hadislere saygı gösteriyorlardı. Gevşek davranan ve iyice araştırmadan fetva vermede acele edenlere ise itibar edilmez. Zira tertemiz şeriatte kesinlikle tasvirin (ruh taşıyan canlıların suretlerini yapmanın) ne maslahat için ne başka bir şey için mubah olduğuna dair bir şey gelmemiştir. Bilakis bu mutlak olarak ve şiddetle haram kılınmış, yapanlar lanetlenmiş ve cehennem ile tehdit edilmiştir. Şayet hakkında nas olmayan meselelerden birinde bu yedi alim icma etselerdi, bu yalnızca onların görüşü olurdu ve bu bağlayıcı bir icma sayılmazdı. Bilakis bu konuda diğer alimlerin sözlerine de bakılır ve Kitap veya sünnetin desteklediği görüş alınırdı.
Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’den tasviri haram kılan ve bu konuda şiddetli tehditlerin sabit olduğu naslara aykırı olan görüşe gelince, buna bakmak gerekmez. Bu görüş Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in sözüyle karşılaştırılamaz. Bilakis alınıp duvara çarpılması gerekir. Çünkü Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sözü yanında kimsenin sözü olamaz. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “İman etmiş hiçbir erkek veya iman etmiş hiçbir kadının, Allah ve rasulü bir meseleye hükmettiği zaman başka seçenekleri yoktur. Kim Allah’a ve rasulüne asi olursa uzak bir sapıklıkla sapmış olur.” (Şeyh Hamud et-Tuveycirî, Tahrimu’t-Tasvir ve’r-Reddu Ala Men Ebaheh)
Allame Şeyh Ahmed en-Necmî şöyle demiştir: “Kamerayla tasvir caiz değildir. İtikadım ve Allah’ın din kıldığı budur. Evet, el ile yapılsın, kamerayla yapılsın, suret caiz değildir.” (Ta’likatu’n-Necmiyye Ale’l-Akideti’l-Vasitiyye s.104-105)
Şeyh Rebi b. Hâdi el-Medhali, konferansının videoya alınmasını talep eden birine: “Neden videoya alınsın?” dedi. O da: “İlim ve davet video ile yayılsın diye ey şeyh!” dedi. Şeyh Rebi dedi ki: “Vallahi ey oğul! Bu davet video ile değil önce Allah’ın lütfuyla, sonra sahabe ve onlara güzellik ve ihlas ile uyanların Allah yolundaki cihadı ile yayıldı… Vallahi bizler bu davetin şu videoların çıkmasından beri darboğaza girdiğini gördük.” (Şebeketu’s-Sehabi’s-Selefiyye’de Ebu İshak’ın makalesinden)
Şeyh Rebi el-Medhali şöyle demiştir: “Şarku’l-Evsat dergisi sorumlularının Allah’tan korkmalarını, akide, menhec ve ahlak olarak İslam’a bağlı kalmalarını, dergilerinde sapıklık ve batıl şeyler yayınlamamalarını, ancak Allah’ın razı olacağı ve İslam’ın davet ettiği şeyler yayınlamalarını öğütlerim. Suretler yayınlamaktan Allah’a tevbe etmeleri gerekir. Özellikle de müstehcen resimlerden! İslam, tasviri şiddetle haram kılmıştır. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Muhakkak ki kıyamet gününde Allah katında insanların en şiddetli azap görecek olanları suret yapanlardır.” (Buhârî 5950 ve Muslim 2109 İbn Mes’ud radıyallahu anh’den rivayet etmişlerdir.) Yine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Şu suretleri yapanlar kıyamet gününde azap olunacak ve onlara: “Yarattıklarınıza can verin” denilecektir. Muhakkak ki içinde suret bulunan eve melekler girmez.” (Buhârî 2105 ve Muslim 2107 Aişe radıyallahu anha’dan rivayet etmişlerdir.)” (Kaynak: Şeyh Rebi’nin; “Dr. Muhammed Abdussettar Aristo’yu, Felsefesini ve sapkın mantığını övüyor” başlıklı makalesi)

Salih el-Fevzan’a şöyle soruldu: “Eğitim aracı olarak fıkıh, tefsir daha başka dini dersler için video ve sinema kullanmak caiz midir? Bunda dinen bir sakınca var mıdır?

Cevap: Bunu caiz görmüyorum. Çünkü bu tasvir olur ve tasvir ise haramdır. Burada bunu gerektiren bir zaruret söz konusu değildir. “(el-Munteka 513)

Yine Fevzan şöyle demiştir: “Suretun savveraha ifadesi, ister resim, ister oyma, ister aletle çekme şeklinde olsun bütün suretleri kapsar. Aletle çekilen suret, sonuç bakımından daha hızlı resmeder. Bütün bunlarda tek sonuç ortaya çıkar ki, o da suret ortaya koymaktır. Oyma yapan veya heykel yapan suret çıkarmayı amaçlar. Resim yapan suret ortaya koymayı amaçlar. Kamerayla çeken de suret ortaya koymayı amaçlar. Neden bunlar arasında fark gözetelim? Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem “Her suret yapan ateştedir” buyuruyor!! (Fark gözetmenin) delili nedir? Ancak felsefecilerden aldıkları görüşler… Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sözünü kendi kafalarına göre tahsis etmek istiyorlar… Heykel veya resmedilmiş suretlerin sakıncaları, fotoğraf suretlerindeki sakıncayla aynıdır… sakınca tektir… o da şirke vesile olmasıdır… Allah Teâlâ’nın yaratmasına benzetme vardır. Hepsi de musavvirdir, sonuç birdir, amaç birdir. Kamerayla suret çekeni diğerlerinden neden tahsis ediyorlar? Sırf kamerası olduğu için mi? Kamerayla resim çeken kişi daha güzel ve daha renkli olarak suret yaptığı için mi? Mana birdir, bu zorlamanın gereği yok!.. Bilinmektedir ki Allah’ın kelamını veya Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in kelamını, Allah’ın kelamından veya Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in kelamından bir delil olmadan tahsis etmek caiz değildir. Beşerin içtihatlarıyla, zorlamalarıyla ve felsefeleriyle yapılan tahsis, sahibine reddedilir… Bu hadis usulünden ve tefsir usulünden bilinir. Umum, (genel ifade) delil olmadan tahsis edilemez. Umum (genel ifadeli naslar) insanların içtihatlarıyla tahsis edilemez… Bunun, üzerinde icma edilmiş bir kaide olduğunu söylemelerine rağmen, onlara ne oluyor da bu kaideyi unutup “fotoğraf makinesiyle çekilen suretler yasağın kapsamına girmez” diyorlar?.. Bu, ilim ehli katında ve usulcülere göre hiçbir değeri olmayan boş bir sözdür… Bunların hepsi de bildikleri halde usul kaidelerinden yüz çeviriyorlar. Lakin Subhanallah, hevâ ile mugalata yaparak, uzak bir yol tutuyorlar. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Her suret yapan ateştedir” buyuyor, falan kişi bunu kabul etmiyor ve: “Fotoğrafla suret yapan ateşte değildir” diyor! Delilin nedir ey miskin? Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem her suret yapan ateşte diyor, sen ise fotoğraf sureti yapan ateşte değildir diyorsun! Bu büyük bir tehlikedir! (İanetu’l-Mustefid 2/369-371)

Yine Fevzan el-İ’lam Binakdi Kitabi’l-Helali ve’l-Haram’da (s.50) şöyle demiştir: “Fotoğraf suretini suretlerden yasaklayan nasların umumi kapsamından çıkaran nedir? Ona suret denildiği sürece buna imkan yoktur. Bu işe tasvir (suret yapma) denir ve yapan kişiye de “musavvir (suret yapan)” denir.”

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente estağfiruke ve etûbu ileyk" (Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)