Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

14 Kasım 2020 Cumartesi

Zorba Yöneticilerin Şirk Dayatmaları Karşısında İman Ehlinin Sebatları


قَالَ الطبراني حَدَّثَنَا إِسْحَاقُ بْنُ إِبْرَاهِيمَ بْنِ أَبِي حَسَّانَ الْأَنْمَاطِيُّ ثنا هِشَامُ بْنُ عَمَّارٍ ثنا الْوَلِيدُ بْنُ مُسْلِمٍ حَدَّثَنِي بُكَيْرُ بْنُ مَعْرُوفٍ عَنْ مُقَاتِلِ بْنِ حَيَّانَ عَنِ الْقَاسِمِ بْنِ عَبْدِ الرَّحْمَنِ عَنْ أَبِيهِ عَنْ عَبْدِ اللهِ قَالَ قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَا ابْنَ مَسْعُودٍ قُلْتُ لَبَّيْكَ ثَلَاثًا قَالَ هَلْ تَدْرُونَ أَيُّ عُرَى الْإِيمَانِ أَوْثَقُ؟ قُلْتُ اللهُ وَرَسُولُهُ أَعْلَمُ قَالَ الْوَلَايَةُ فِي اللهِ وَالْحُبُّ فِي اللهِ وَالْبُغْضُ فِي اللهِ قَالَ يَا ابْنَ مَسْعُودٍ قُلْتُ لَبَّيْكَ يَا رَسُولَ اللهِ قَالَ أَيُّ الْمُؤْمِنِينَ أَفْضَلُ؟ قُلْتُ اللهُ وَرَسُولُهُ أَعْلَمُ قَالَ إِذا عَرَفُوا دِينَهُمْ أَحْسَنُهُمْ عَمَلًا ثُمَّ قَالَ يَا ابْنَ مَسْعُودٍ هَلْ تَدْرِي أَيُّ الْمُؤْمِنِينَ أَعْلَمُ؟ قُلْتُ اللهُ وَرَسُولُهُ أَعْلَمُ قَالَ إِذَا اخْتَلَفُوا - وَشَبَّكَ بَيْنَ أَصَابِعِهِ - أَبْصَرُهُمْ بِالْحَقِّ وَإِنْ كَانَ فِي عَمَلِهِ تَقْصِيرٌ وَإِنْ كَانَ يَزْحَفُ زَحْفًا ثُمَّ قَالَ يَا ابْنَ مَسْعُودٍ هَلْ عَلِمْتَ أَنَّ بَنِي إِسْرَائِيلَ افْتَرَقُوا عَلَى اثْنَتَيْنِ وَسَبْعِينَ فِرْقَةً لَمْ يَنْجُ مِنْهَا إِلَّا ثَلَاثُ فِرَقٍ فِرْقَةٌ أَقَامَتْ فِي الْمُلُوكِ وَالْجَبَابِرَةِ فَدَعَتْ إِلَى دِينِ عِيسَى فَأُخِذَتْ فَقُتِلَتْ بِالْمَنَاشِيرِ وَحُرِّقَتْ بِالنِّيرَانِ فَصَبَرَتْ حَتَّى لَحِقَتْ بِاللهِ ثُمَّ قَامَتْ طَائِفَةٌ أُخْرَى لَمْ تَكُنْ لَهُمْ قُوَّةٌ وَلَمْ تُطِقِ الْقِيَامَ بِالْقِسْطَ فَلَحِقَتْ بِالْجِبَالِ فَتَعَبَّدَتْ وَتَرَهَّبَتْ وَهُمُ الَّذِينَ ذَكَرَهُمُ اللهُ فَقَالَ {وَرَهْبَانِيَّةً ابْتَدَعُوهَا مَا كَتَبْنَاهَا عَلَيْهِمْ إِلَّا ابْتِغَاءَ رِضْوَانَ اللهِ} إِلَى {وَكَثِيرٌ مِنْهُمْ فَاسِقُونَ} وَفِرْقَةٌ مِنْهُمْ آمَنَتْ فَهُمُ الَّذِينَ آمَنُوا وَصَدَّقُونِي وَهُمُ الَّذِينَ رَعَوْهَا حَقَّ رِعَايَتِهَا وَكَثِيرٌ مِنْهُمْ فَاسِقُونَ وَهُمُ الَّذِينَ لَمْ يُؤْمِنُوا بِي وَلَمْ يُصَدِّقُونِي وَلَمْ يَرْعَوْهَا حَقَّ رِعَايَتِهَا وَهُمُ الَّذِينَ فَسَّقَهُمُ اللهُ

Abdullah b. Mes’ud radiyallahu anh’den: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki:

Ey İbn Mes’ud!” Ben üç defa: “Buyur” dedim. Buyurdu ki:

Bilir misin imanın en sağlam kulpu nedir?” Ben: “Allah ve rasulü daha iyi bilir” dedim. Buyurdu ki:

Allah için dostluk etmek, Allah için sevmek ve Allah için buğzetmektir.” Sonra:

 Ey İbn Mes’ud!” dedi. Ben de: “Buyur ey Allah’ın rasulü” dedim. Buyurdu ki:

Mü’minlerin en üstünü hangisidir?” Ben: “Allah ve rasulü daha iyi bilir” dedim. Buyurdu ki:

Dinlerini bildikleri zaman en güzel amel edenidir.” Sonra:

Ey İbn Mes’ud! Mü’minlerin en bilgilisi hangisidir bilir misin?” buyurdu. Ben: “Allah ve rasulü daha iyi bilir” dedim. Buyurdu ki:

İhtilaf ettikleri zaman – parmaklarını birbirine geçirdi – hakkı en iyi görenidir. Ameli az da olsa ve sürünüyor olsa dahi.” Sonra dedi ki:

Ey İbn Mes’ud! İsrailoğullarının yetmiş iki fırkaya ayrıldığını ve onlardan sadece üç fırkanın kurtulduğunu bilir misin? Bir fırka krallara ve zorbalara ikame edip İsa aleyhi's-selâm’ın dinine çağırdılar, yakalandılar, testerelerle öldürüldüler ve ateşlerde yakıldılar. Allah ile karşılaşıncaya kadar sabrettiler. Sonra kuvvetleri olmayan bir taife ikame etti, hakkıyla yerine getiremediler ve dağlara çekilip ibadet ettiler ve ruhbanlık yaptılar. Bunlar Allah Teâlâ’nın şu ayette zikrettiği kimselerdir:

Allah’ın rızasını kazanmak için uydurdukları fakat gereği gibi uymadıkları ruhbanlığı onlara yazmadık. Bununla birlikte onlardan iman edenlere ecirlerini verdik, onlardan birçoğu da fasıklardır.” (Hadid 27) Onlardan iman eden diğer fırka; iman edip beni tasdik edenlerdir. Onlar hakkıyla gözetenlerdir. Onlardan fasık olan çoğu ise bana iman etmeyen ve beni tasdik etmeyenlerdir. Onlar (ruhbanlığı) hakkıyla gözetmemişlerdir ve Allah onların fasıklar olduğunu belirtmiştir.”[1]

قَالَ الطبري رَحِمَهُ اللَّهِ فِي جامع البيان عن تأويل آي القرآن حَدَّثَنَا الْحُسَيْنُ بْنُ الْحُرَيْثِ أَبُو عَمَّارٍ الْمَرْوَزِيُّ قَالَ حَدَّثَنَا الْفَضْلُ بْنُ مُوسَى عَنْ سُفْيَانَ عَنْ عَطَاءِ بْنِ السَّائِبِ عَنْ سَعِيدِ بْنِ جُبَيْرٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ كَانَتْ مُلُوكٌ بَعْدَ عِيسَى بَدَّلُوا التَّوْرَاةَ وَالْإِنْجِيلَ وَكَانَ فِيهِمْ مُؤْمِنُونَ يَقْرَأُونَ التَّوْرَاةَ وَالْإِنْجِيلَ فَقِيلَ لِمَلِكِهِمْ مَا نَجِدُ شَيْئًا أَشَدَّ عَلَيْنَا مِنْ شَتْمٍ يَشْتُمُنَاهُ هَؤُلَاءِ أَنَّهُمْ يَقْرَأُونَ {وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَا أَنْزَلُ اللَّهُ فَأُولَئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ} هَؤُلَاءِ الْآيَاتِ مَعَ مَا يَعِيبُونَنَا بِهِ فِي قِرَاءَتِهِمْ فَادْعُهُمْ فَلْيَقْرَأُوا كَمَا نَقْرَأُ وَلْيُؤْمِنُوا كَمَا آمَنَّا بِهِ قَالَ فَدَعَاهُمْ فَجَمَعَهُمْ وَعَرَضَ عَلَيْهِمُ الْقَتْلَ أَوْ يَتْرُكُوا قِرَاءَةَ التَّوْرَاةِ وَالْإِنْجِيلِ إِلَّا مَا بَدَّلُوا مِنْهَا فَقَالُوا مَا تُرِيدُونَ إِلَى ذَلِكَ فَدَعُونَا قَالَ فَقَالَتْ طَائِفَةٌ مِنْهُمُ ابْنُوا لَنَا أُسْطُوَانَةً ثُمَّ ارْفَعُونَا إِلَيْهَا ثُمَّ أَعْطُونَا شَيْئًا نَرْفَعُ بِهِ طَعَامَنَا وَشَرَابَنَا فَلَا نَرِدُ عَلَيْكُمْ وَقَالَتْ طَائِفَةٌ مِنْهُمْ دَعُونَا نَسِيحُ فِي الْأَرْضِ وَنَهِيمُ وَنَشْرَبُ كَمَا تَشْرَبُ الْوحُوشُ فَإِنْ قَدَرْتُمْ عَلَيْنَا بِأَرْضِكُمْ فَاقْتُلُونَا وَقَالَتْ طَائِفَةٌ ابْنُوا لَنَا دُورًا فِي الْفَيَافِي وَنَحْتَفِرُ الْآبَارَ وَنَحْتَرِثُ الْبُقُولَ فَلَا نَرِدُ عَلَيْكُمْ وَلَا نَمُرُّ بِكُمْ وَلَيْسَ أَحَدٌ مِنْ أُولَئِكَ إِلَّا وَلَهُ حَمِيمٌ فِيهِمْ قَالَ: فَفَعَلُوا ذَلِكَ فَأَنْزَلَ اللَّهُ جَلَّ ثَنَاؤُهُ {وَرَهْبَانِيَّةً ابْتَدَعُوهَا مَا كَتَبْنَاهَا عَلَيْهِمْ إِلَّا ابْتِغَاءَ رِضْوَانِ اللَّهِ فَمَا رَعَوْهَا حَقَّ رِعَايَتِهَا} الْآخَرُونَ قَالُوا: نَتَعَبَّدُ كَمَا تَعَبَّدَ فُلَانٌ، وَنَسِيحُ كَمَا سَاحَ فُلَانٌ وَنَتَّخِذُ دُورًا كَمَا اتَّخَذَ فُلَانٌ وَهُمْ عَلَى شِرْكِهِمْ لَا عِلْمَ لَهُمْ بِإِيمَانِ الَّذِينَ اقْتَدَوْا بِهِمْ قَالَ فَلَمَّا بُعِثَ النَّبِيُّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَلَمْ يَبْقَ مِنْهُمْ إِلَّا قَلِيلٌ انْحَطَّ رَجُلٌ مِنْ صَوْمَعَتِهِ وَجَاءَ سَائِحٌ مِنْ سِيَاحَتِهِ وَجَاءَ صَاحِبُ الدَّارِ مِنْ دَارِهِ وَآمَنُوا بِهِ وَصَدَّقُوهُ، فَقَالَ اللَّهُ جَلَّ ثَنَاؤُهُ {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَآمَنُوا بِرَسُولِهِ يُؤْتِكُمْ كِفْلَيْنِ مِنْ رَحْمَتِهِ} قَالَ أَجْرَيْنِ لِإِيمَانِهِمْ بِعِيسَى وَتَصْدِيقِهِمْ بِالتَّوْرَاةِ وَالْإِنْجِيلِ وَإِيمَانِهِمْ بِمُحَمَّدٍ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَتَصْدِيقِهِمْ بِهِ قَالَ {وَيَجْعَلْ لَكُمْ نُورًا تَمْشُونَ بِهِ} الْقُرْآنَ وَاتِّبَاعِهِمُ النَّبِيَّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَقَالَ {لِئَلَّا يَعْلَمَ أَهْلُ الْكِتَابِ أَلَّا يَقْدِرُونَ عَلَى شَيْءٍ مِنْ فَضْلِ اللَّهِ وَأَنَّ الْفَضْلَ بِيَدَ اللَّهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَاءُ وَاللَّهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ}

İbn Abbas radiyallahu anhuma dedi ki: “İsa aleyhi's-selâm’dan sonra Tevrat ve İncil’i değiştiren krallar vardı. Aralarında Tevrat ve İncil’i okuyan mümin kişiler bulunmaktaydı. Krallara: “Şunların bize sövmelerinden daha ağır bir küfür görmüyoruz. Çünkü onlar:

Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir… Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler, fasıkların ta kendileridir…” (Maide 44-47) ayetlerini okumaktadırlar. Bunları okumalarıyla beraber işlediğimiz amelleri ayıplamaktadırlar. Siz onları çağırın da bizim okuduğumuz gibi okuyup bizim inandığımız gibi inansınlar” denildi. Kral onları çağırıp topladı ve;

“Ya değiştirilen kısmı hariç Tevrat ve İncil’i okumayı bırakın ya da öldürüleceksiniz” dedi. Onlar da: “Bizi bırakın da istediğiniz şeyi düşünelim” dediler. Müminlerden bir grup:

“Bize bir kule inşa edip bizi üzerine çıkarın. Sonra da kendisiyle yiyeceğimizi ve içeceğimizi yanımıza çıkaracak bir şey verin. Bir daha yanınıza dönmeyiz” dedi. Başka bir grup: “Bizi bırakın, yeryüzünde seyahat edip vahşi hayvanların yediği gibi yiyip, içtiği gibi içelim. Eğer bundan sonra da bizi topraklarınızda yakalarsanız öldürün” dedi. Diğer bir grup ise:

“Siz bize çöllerde manastır yapın. Biz kuyular kazıp baklalar ekelim. Sizden başka bir şey istemiyoruz. Bir daha sizin yanınıza uğramayız” dedi. Fakat onların her kabilede dostları vardı. Onlar böyle yapınca da Allah Teâlâ:

Allah’ın rızasını kazanmak için uydurdukları fakat gereği gibi uymadıkları ruhbanlığı onlara yazmadık” (Hadid 27) âyetini indirdi. Diğerleri ise şirk ehlinin taptığı şeylere tapan kişilerdi. Onlardan da ölenler ölünce:

“Biz de filan kişinin ibadet ettiği gibi ibadet eder, filan kişinin seyahat ettiği gibi seyahat eder ve filan kişi gibi manastır ediniriz” dediler. Onlar şirkleri üzerinde idi ve kendilerine uydukları kişilerin imanlarından habersiz idiler. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem gönderildiği zaman onlardan az bir kısım kalmıştı. Seyahatte olan seyahatinden ve manastırda olan manastırından gelerek Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e iman edip kendisini tasdik ettiler. Bu sebeple Allah Teâlâ:

Ey iman edenler, Allah’tan sakının ve rasulüne iman edin ki rahmetinden size iki pay versin” (Hadid 28) buyurmaktadır. Bu da İsa aleyhi's-selâm’a iman edip nefisleriyle mücadele etmeleri, Tevrat’a, İncil’e ve Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e iman edip tasdik etmelerinden dolayıdır.

Sizin için aydınlığıyla yürüyeceğiniz bir nur versin” (Hadid 29) kavli de Kur’an’a ve Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e tabi olmalarıdır.”[2]

قَالَ الطَّبَرَانِيُّ حَدَّثَنَا الْفَضْلُ بْنُ مُحَمَّدِ بْنِ الْقَاسِمِ أَبُو اللَّيْثِ (اللَّيْثُ أَبُو الْقَاسِمِ) النَّحْوِيُّ الْعَسْكَرِيُّ حَدَّثَنَا الْهَيْثَمُ بْنُ خَارِجَةَ حَدَّثَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ عَبْدِ الرَّحْمَنِ بْنِ يَزِيدَ بْنِ جَابِرٍ سَمِعْتُ الْوَضِينَ بْنَ عَطَاءٍ يُحَدِّثُ عَنْ يَزِيدَ بْنِ مَرْثَدٍ عَنْ مُعَاذِ بْنِ جَبَلٍ عَنِ النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ قَالَ خُذُوا الْعَطَاءَ مَا دَامَ عَطَاءً فَإِذَا صَارَ رِشْوَةً عَلَى الدِّينِ فَلَا تَأْخُذُوهُ وَلَسْتُمْ بِتَارِكِيهِ يَمْنَعُكُمُ الْفَقْرُ وَالْحَاجَةُ أَلَا إِنَّ رَحَى بَنِي مَرَحٍ قَدْ دَارَتْ وَقَدْ قُتِلَ بَنُو مَرَحٍ أَلَا إِنَّ رَحَى الْإِسْلَامِ دَائِرَةٌ فَدُورُوا مَعَ الْكِتَابِ حَيْثُ دَارَ أَلَا إِنَّ الْكِتَابَ وَالسُّلْطَانَ سَيَفْتَرِقَانِ فَلَا تُفَارِقُوا الْكِتَابَ أَلَا إِنَّهُ سَيَكُونُ أُمَرَاءُ يَقْضُونَ لَكُمْ فَإِنْ أَطَعْتُمُوهُمْ أَضَلُّوكُمْ وَإِنْ عَصَيْتُمُوهُمْ قَتَلُوكُمْ قَالَ يَا رَسُولَ اللَّهِ فَكَيْفَ نَصْنَعُ؟ قَالَ كَمَا صَنَعَ أَصْحَابُ عِيسَى ابْنِ مَرْيَمَ نُشِرُوا بِالْمَنَاشِيرِ وَحُمِلُوا عَلَى الْخَشَبِ مَوْتٌ فِي طَاعَةٍ خَيْرٌ مِنْ حَيَاةٍ فِي مَعْصِيَةِ اللَّهِ عَزَّ وَجَلَّ

Muaz b. Cebel radıyallahu anh’den: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

Bağışı sadece bir bağış olarak kaldığı sürece alın. Ama dinden dolayı verilen bir rüşvet haline geldiği zaman almayın! Ama siz bunu bırakamazsınız. Çünkü ihtiyaç ve fakirlik sizi almamaktan alıkoyar. Dikkat edin Merah oğullarının çarkı dönmüştür. Merah oğulları katledildiler. Dikkat edin! İslam’ın çarkı da döner. Nereye dönerse siz Kitab ile beraber dönün. Dikkat edin! Kur’ân ile yönetim birbirinden ayrılacaktır. Sizler Kitaptan ayrılmayın. Dikkat edin! Sizin için hükümde bulunacak idareciler olacak. Eğer onlara itaat ederseniz sizi saptırırlar. Karşı çıkarsanız sizi öldürürler.” Dediler ki:

“Ey Allah’ın rasulü! O zamana ulaşırsak ne yapalım?” Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

İsa b. Meryem (aleyhime's-selâm)’ın ashabının yaptığı gibi yapın. Onlar testere ile biçildiler, darağaçlarına çekildiler. Allah Azze ve Celle’ye itaat üzere ölmek, O’na isyan üzere yaşamaktan iyidir.”[3]

قَالَ ضِيَاءُ الدِّينِ الْمَقْدِسِيُّ أَخْبَرَنَا أَبُو جَعْفَرٍ مُحَمَّدُ بْنُ أَحْمَدَ بْنِ نصر أَن فَاطِمَة بنت عبد الله أَخْبَرتهم أبنا مُحَمَّد بن عبد الله أبنا سُلَيْمَانُ بْنُ أَحْمَدَ الطَّبَرَانِيُّ ثَنَا جَعْفَرُ بْنُ سُنَيْدِ بْنِ دَاوُدَ ثَنَا أَبِي ثَنَا حَجَّاجُ بْنُ مُحَمَّدٍ ثَنَا شُعْبَةُ عَنِ الْحَكَمِ عَنْ مَيْمُونِ بْنِ أَبِي شَبِيبٍ عَنْ عُبَادَةَ بْنِ الصَّامِتِ قَالَ ذَكَرَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ الأُمَرَاءَ فَقَالَ يَكُونُ عَلَيْكُمْ أُمَرَاءُ إِنْ أَطَعْتُمُوهُمْ أَدْخَلُوكُمُ النَّارَ وَإِنْ عَصَيْتُمُوهُمْ قَتَلُوكُمْ فَقَالَ رَجُلٌ مِنْهُمْ يَا رَسُولَ اللَّهِ سَمِّهُمْ لَنَا لَعَلَّنَا نَحْثُوا فِي وُجُوهِهِمُ التُّرَابَ فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ لَعَلَّهُمْ يَحْثُونَ فِي وَجْهِكَ وَيَفْقَئُونَ عَيْنَكَ

Ubade b. Samit radiyallahu anh’den: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem yöneticilerden bahsetti ve şöyle buyurdu:

Üzerinize bazı idareciler gelecek. Şayet onlara itaat ederseniz sizi ateşe sokacaklar. İsyan ederseniz sizi öldürecekler.” Orada bulunan bir adam dedi ki: “Ey Allah’ın rasulü! Onların isimlerini bize bildir ki, onların yüzlerine toprak saçalım.” Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

Belki de onlar senin yüzüne toprak saçacak ve gözünü oyacaklar!”[4]

Dine Muhalif Konularda Yöneticilere İtaat Edilmez

قَالَ الطَّبَرَانِيُّ حَدَّثَنَا حَفْصُ بْنُ عُمَرَ بْنِ الصَّبَاحِ الرَّقِّيُّ حَدَّثَنَا فَيْضُ بْنُ الْفَضْلِ الْبَجَلِيُّ حَدَّثَنَا مِسْعَرُ بْنُ كِدَامٍ عَنْ سَلَمَةَ بْنِ كُهَيْلٍ عَنْ أَبِي صَادِقٍ عَنْ رَبِيعَةَ بْنِ نَاجِدٍ عَنْ عَلِيٍّ كَرَّمَ اللَّهُ وَجْهَهُ فِي الْجَنَّةِ قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ الْأَئِمَّةُ مِنْ قُرَيْشٍ أَبْرَارُهَا أُمَرَاءُ أَبْرَارِهَا وَفُجَّارُهَا أُمَرَاءُ فُجَّارِهَا وَلِكُلٍّ حَقٌّ فَآتُوا كُلَّ ذِي حَقٍّ حَقَّهُ وَإِنْ أُمِّرَ عَلَيْكُمْ عَبْدٌ حَبَشِيٌّ مُجَدَّعٌ فَاسْمَعُوا لَهُ وَأَطِيعُوا مَا لَمْ يُخَيِّرْ أَحَدَكُمْ بَيْنَ إِسْلَامِهِ وَبَيْنَ ضَرْبِ عُنُقِهِ فَإِنْ خُيِّرَ بَيْنَ إِسْلَامِهِ وَبَيْنَ ضَرْبِ عُنُقِهِ فَلْيَمْدُدْ عُنُقَهُ ثَكِلَتْهُ أُمُّهُ فَلَا دُنْيَا وَلَا آخِرَةَ بَعْدَ ذَهَابِ إِسْلَامِهِ (دِينِهِ)

Ali radiyallahu anh’den: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

İmamlar Kureyş’tendir. İyileri, iyilerinin imamıdır. Günahkârları günahkârlarının imamıdır. Her birinin hakkı vardır. Her hak sahibine hakkını verin. Başınıza kolu kesik bir Habeş’li bir köle dahi emir olsa, sizden birinizi İslâm’ı ile boynunun vurulması arasında tercihte bırakmadığı sürece onu dinleyip itaat edin. Eğer İslam’ı ile boynunun vurulması arasında tercihte bırakırsa boynunu uzatsın. Zira İslam’ı (dini) gittikten sonra onun için ne dünyası kalır ne âhireti.”[5]

قال ابن أبي شيبة في المصنف حَدَّثَنَا وَكِيعٌ  قَالَ حدَّثَنَا سُفْيَانُ عَنْ إِبْرَاهِيمَ بْنِ عَبْدِ الأَعْلَى عَنْ سُوَيْد بْنِ غَفَلَةَ قَالَ قَالَ لِي عُمَرُ يَا أَبَا أُمَيَّةَ إِنِّي لاَ أَدْرِي لَعَلِّي لاَ أَلْقَاك بَعْدَ عَامِي هَذَا فَاسْمَعْ وَأَطِعْ وَإِنْ أُمِّرَ عَلَيْك عَبْدٌ حَبَشِيٌّ مُجْدَعٌ إِنْ ضَرَبَك فَاصْبِرْ وَإِنْ حَرَمَك فَاصْبِرْ وَإِنْ أَرَادَ أَمْرًا يَنْتَقِصُ دِينَك فَقُلْ سَمْعٌ وَطَاعَةٌ دَمِي دُونَ دِينِي فَلاَ تُفَارِقَ الْجَمَاعَةَ

Suveyd b. Gafele rahimehullah’tan: “Ömer radiyallahu anh bana dedi ki: “Ey Ebâ Umeyye! Ben şu yılımdan sonra belki de seninle karşılaşmam. Başına toy bir habeşli köle dahi yönetici olsa dinle ve itaat et. Seni darb etse de sabret. Seni mahrum etse de sabret. Eğer dinini eksiltmeyi kastederse de ki:

“Dinlemek ve itaat dinim hakkında değil, canım hakkındadır.” Sakın cemaatten ayrılma.”[6]

قال البخاري في صحيحه حَدَّثَنَا مُسَدَّدٌ حَدَّثَنَا يَحْيَى عَنْ عُبَيْدِ اللَّهِ قَالَ حَدَّثَنِي نَافِعٌ عَنِ ابْنِ عُمَرَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا عَنِ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ح وحَدَّثَنِي مُحَمَّدُ بْنُ صَبَّاحٍ حَدَّثَنَا إِسْمَاعِيلُ بْنُ زَكَرِيَّاءَ عَنْ عُبَيْدِ اللَّهِ عَنْ نَافِعٍ عَنْ ابْنِ عُمَرَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا عَنِ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ السَّمْعُ وَالطَّاعَةُ حَقٌّ مَا لَمْ يُؤْمَرْ بِالْمَعْصِيَةِ فَإِذَا أُمِرَ بِمَعْصِيَةٍ فَلاَ سَمْعَ وَلاَ طَاعَةَ

İbn Ömer radıyallahu anhuma’dan: Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu

 Müslüman kişinin günah ile emredilmediği sürece itaat etmesi bir haktır. Günah ile emredildiğinde ise dinlemek de yoktur, itaat de.”[7]

قال ابن ماجه في سننه حَدَّثَنَا سُوَيْدُ بْنُ سَعِيدٍ قَالَ حَدَّثَنَا يَحْيَى بْنُ سُلَيْمٍ ح وحَدَّثَنَا هِشَامُ بْنُ عَمَّارٍ قَالَ حَدَّثَنَا إِسْمَاعِيلُ بْنُ عَيَّاشٍ قَالَا حَدَّثَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ عُثْمَانَ بْنِ خُثَيْمٍ عَنِ الْقَاسِمِ بْنِ عَبْدِ الرَّحْمَنِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ مَسْعُودٍ عَنْ أَبِيهِ عَنْ جَدِّهِ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ مَسْعُودٍ أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ سَيَلِي أُمُورَكُمْ بَعْدِي رِجَالٌ يُطْفِئُونَ السُّنَّةَ وَيَعْمَلُونَ بِالْبِدْعَةِ وَيُؤَخِّرُونَ الصَّلَاةَ عَنْ مَوَاقِيتِهَا فَقُلْتُ يَا رَسُولَ اللَّهِ إِنْ أَدْرَكْتُهُمْ كَيْفَ أَفْعَلُ؟ قَالَ تَسْأَلُنِي يَا ابْنَ أُمِّ عَبْدٍ كَيْفَ تَفْعَلُ؟ لَا طَاعَةَ لِمَنْ عَصَى اللَّهَ

Abdullah b. Mes’ûd radıyallahu anh’den: Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

Benden sonra işlerinizi sünneti öldüren ve bid’atle amel eden kimseler üstlenecektir. Namazları da vakitlerinden erteleyecekler." Ben: “Ey Allah’ın rasulü! Onlara yetişirsem nasıl yapayım?” dedim. Buyurdu ki:

Nasıl yapacağını bana mı soruyorsun ey Ummi Abd’in oğlu! Allah’a isyan edene itaat yoktur[8]

قال أَبُو يعلى في مسنده حَدَّثَنَا أَبُو بَكْرِ بْنُ زَنْجَوَيْهِ حَدَّثَنَا أَبُو الْمُغِيرَةِ عَبْدُ الْقُدُّوسِ بْنُ الْحَجَّاجِ حَدَّثَنَا الْأَوْزَاعِيُّ حَدَّثَنِي الزُّهْرِيُّ عَنْ أَبِي سَلَمَةَ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ سَيَكُونُ بَعْدِي خُلَفَاءُ يَعْمَلُونَ بِمَا يَعْلَمُونَ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ وَسَيَكُونُ بَعْدِي خُلَفَاءُ يَعْمَلُونَ بِمَا لَا يَعْلَمُونَ وَيَفْعَلُونَ بِمَا لَا يُؤْمَرُونَ فَمَنْ أَنْكَرَ عَلَيْهِمْ بَرِئَ وَمَنْ أَمْسَكَ يَدَهُ سَلِمَ وَلَكِنْ مَنْ رَضِيَ وَتَابَعَ

Ebu Hureyre radiyallahu anh’den: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

Benden sonra bildikleriyle amel eden ve emrolunduklarını yapan halifeler olacaktır. Yine benden sonra bilmedikleri şeylerle amel eden ve emrolunmadıkları şeyleri yapan halifeler olacaktır. Kim onlara karşı çıkarsa berîdir. Kim elini (gayri meşru konularda onlara itaat etmekten) çekerse selamettedir. Lakin razı olup tabi olan (helak olur).”[9]

قال البيهقي أَخبَرنا أَبُو عَبْدِ اللهِ الْحَافِظُ أَخبَرنا أَبُو عَبْدِ اللهِ مُحَمَّدُ بْنُ عَلِيٍّ الصَّنْعَانِيُّ حَدَّثَنَا إِسْحَاقُ بْنُ إِبْرَاهِيمَ أَخبَرنا عَبْدُ الرَّزَّاقِ أَخبَرنا مَعْمَرٌ عَنِ ابْنِ خُثَيْمٍ عَنْ عَبْدِ الرَّحْمَنِ بْنِ سَابِطٍ عَنْ جَابِرِ بْنِ عَبْدِ اللهِ أَنَّ النَّبِيَّ صَلى الله عَلَيه وَسَلم قَالَ لِكَعْبِ بْنِ عُجْرَةَ أَعَاذَكَ اللهُ يَا كَعْبُ بْنَ عُجْرَةَ مِنْ إِمَارَةِ السُّفَهَاءِ قَالَ وَمَا إِمَارَةُ السُّفَهَاءِ؟ قَالَ أُمَرَاءُ يَكُونُونَ بَعْدِي لاَ يَهْدُونَ بِهِدَايَتِي وَلاَ يَسْتَنُّونَ بِسُنَّتِي فَمَنْ صَدَّقَهُمْ بِكَذِبِهِمْ وَأَعَانَهُمْ عَلَى ظُلْمِهِمْ فَأُولَئِكَ لَيْسُوا مِنِّي وَلَسْتُ مِنْهُمْ وَلاَ يَرِدُونَ عَلَيَّ حَوْضِي وَمَنْ لَمْ يُصَدِّقْهُمْ عَلَى كَذِبِهِمْ وَلَمْ يُعِنْهُمْ عَلَى ظُلْمِهِمْ فَأُولَئِكَ مِنِّي وَأَنَا مِنْهُمْ وَسَيَرِدُونَ عَلَيَّ حَوْضِي يَا كَعْبُ بْنَ عُجْرَةَ الصَّوْمُ جُنَّةٌ وَالصَّدَقَةُ تُطْفِئُ الْخَطِيئَةَ وَالصَّلاَةُ قُرْبَانٌ أَوْ قَالَ بُرْهَانٌ يَا كَعْبُ بْنَ عُجْرَةَ إِنَّهُ لاَ يَدْخُلُ الْجَنَّةَ لَحْمٌ نَبَتَ مِنْ سُحْتٍ أَبَدًا النَّارُ أَوْلَى بِهِ يَا كَعْبُ بْنَ عُجْرَةَ النَّاسُ غَادِيَانِ فَمُبْتَاعٌ نَفْسَهُ فَمُعْتِقُهَا أَوْ بَائِعٌ نَفْسَهُ فَمُوبِقُهَا

Cabir b. Abdillah radıyallahu anhuma’dan: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Ka’b b. Ucra radıyallahu anh’e dedi ki:

Ey Ka’b b. Ucra! Ben seni sefihlerin idareciliğinden Allah’a sığındırırım.” Ka’b radiyallahu anh: “Sefihlerin idareciliği nedir?” dedi. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki:

Benden sonra gelecek bazı idarecilerdir. Benim hidayetime uymazlar ve sünnetlerime tabi olmazlar. Onların yalanlarını tasdik eden ve zulümlerinde onlara yardım eden benden değildir, ben de ondan değilim. O havzıma gelemez. Kim onların yalanlarını tasdiklemez ve onlara zulümlerinde yardım etmezse onlar bendendir, ben de onlardanım. Onlar havzıma geleceklerdir. Ey Ka’b b. Ucra! Oruç bir kalkandır, sadaka hataları giderir, namaz yakınlık veya burhandır. Ey Ka’b b. Ucra! Haramdan beslenmiş bir beden cennete asla gitmeyecektir, cehennem ona daha layıktır. Ey Ka’b b. Ucra! İnsanlar sabah çıktıklarında canını ya kendilerini azat edecek olana ya da cezalandıracak olana satarlar.”[10]

Müslümanlara Maske Takmama Cezası Gibi Haksız Cezalar Yazan Zalim Hükümetlerde Bakan, Hâkim, Devlet Hocası, Polis, Zabıta, Asker ve Vergi Tahsildarı Olanların Vebali

قال ابن حبان أَخْبَرَنَا أَحْمَدُ بْنُ عَلِيِّ بْنِ الْمُثَنَّى قَالَ حَدَّثَنَا إِسْحَاقُ بْنُ إِبْرَاهِيمَ الْمَرْوَزِيُّ قَالَ أَخْبَرَنَا جَرِيرُ بْنُ عَبْدِ الْحَمِيدِ عَنْ رَقَبَةَ بْنِ مَصْقَلَةَ عَنْ جَعْفَرِ بْنِ إِيَاسٍ عَنْ عَبْدِ الرَّحْمَنِ بْنِ مَسْعُودٍ عَنْ أَبِي سَعِيدٍ وَأَبِي هُرَيْرَةَ قَالَا قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ لَيَأْتِيَنَّ عَلَيْكُمْ أُمَرَاءُ يُقَرِّبُونَ شِرَارَ النَّاسِ وَيُؤَخِّرُونَ الصَّلَاةَ عَنْ مَوَاقِيتِهَا فَمَنْ أَدْرَكَ ذَلِكَ مِنْكُمْ فَلَا يَكُونَنَّ عَرِيفًا وَلَا شُرْطِيًا ولا جابيا ولا خازنا

Ebu Said ve Ebu Hureyre radıyallahu anhuma’dan: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu

 İnsanlar üzerine bir zaman gelecek, sefihler yöneticileri olacak, insanların şerlilerini öne geçirecekler ve hayırlılarını geri bırakacaklar. Namazları da vakitlerinden geciktirecekler. İçinizden kim buna yetişirse arîf (milletvekili) olmasın, şurtî (polis, asker, zabıta vb.) olmasın, vergi tahsildarı olmasın ve muhasebeci olmasın.”[11]

قَالَ الطَّبَرَانِيُّ حَدَّثَنَا عَلِيُّ بْنُ مُحَمَّدِ بْنِ عَلِيٍّ الثَّقَفِيُّ الْبَغْدَادِيُّ قَالَ نا مُعَاوِيَةُ بْنُ الْهَيْثَمِ بْنِ الرَّيَّانِ الْخُرَاسَانِيُّ قَالَ نا دَاوُدُ بْنُ سُلَيْمَانَ الْخُرَاسَانِيُّ قَالَ نا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ الْمُبَارَكِ عَنْ سَعِيدِ بْنِ أَبِي عَرُوبَةَ عَنْ قَتَادَةَ عَنْ سَعِيدِ بْنِ الْمُسَيِّبِ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَكُونُ فِي آخِرِ الزَّمَانِ أُمَرَاءُ ظَلَمَةً وَوُزَرَاءُ فَسَقَةً وَقَضَاةٌ خَوَنَةٌ وَفُقَهَاءُ كَذَبَةٌ فَمَنْ أَدْرَكَ مِنْكُمْ ذَلِكَ الزَّمَانَ فَلَا يَكُونَنَّ لَهُمْ جَابِيًا وَلَا عَرِيفًا وَلَا شُرْطِيًّا

Ebu Hureyre radiyallahu anh’den: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

Ahir zamanda zalim yöneticiler, günahkâr bakanlar, hain hâkimler, yalancı fakihler olacak. İçinizden kim onlara yetişirse o zamanda onların vergi memuru olmasın, milletvekili olmasın ve güvenlik gücü olmasın.”[12]



[1] Hasen. Taberânî Mu'cemu'l-Kebîr (10/172, 220) Taberânî Mu'cemu'l-Evsat (4479) Taberânî Mu'cemu's-Sagir (624) Hâkim (2/522) Herevi Zemmu’l-Kelam (1480) Ebu Zerr el-Herevî Fevaid (1) İbn Ebî Şeybe Musned (321) Tayalisi (378) Fesevi Marife (3/384) Heysem b. Kuleyb eş-Şaşî Musned (772) Hakîm et-Tirmizî Nevadiru’l-Usul (40) Vahidi el-Vesit (1168) İbn Bişran Emali (774) Şeceri Emali (2135) İbn Şahin Şerhu Mezahibi Ehli’s-Sunne (39) Hatib el-Fakih ve’l-Mutefakkih (741) Ebû Nuaym Hilyetu'l-Evliyâ (4/177) Mervezi es-Sunne (54) Beyhakî (10/233) Beyhakî Şuab (7/69) el-Hasen b. Ruşeyk el-Askerî Cüz (92) İbn Abdilber Camiu Beyani’l-İlm (1500) İbn Asakir Tarih (36/197)

[2] Buhârî'nin şartına göre sahih. Taberî Tefsir (22/429) Nesâî (5400) Ziyau’l-Makdisi el-Muhtare (10/270) Hakîm et-Tirmizî Nevadiru’l-Usul (1/84) Sa’lebî el-Keşfu ve’l-Beyan (9/249) el-Elbani Sahihu Suneni’n-Nesâî (4490)

[3] Sahih ligayrihi. Taberani Mucemu’s-Sagir (749) Taberânî Mu'cemu'l-Kebîr (20/90) Taberani Musnedu’ş-Şamiyyin (658) Hatib Tarih (3/398) Ebu Nuaym Hilye (5/165) Şeceri Emali (2830) İbn Hacer Metalibu’l-Aliye (4416) Ebu’l-A’la el-Hemedani Futya ve Cevabuha (6) Ravileri güvenilirdir. Ancak Yezid b. Mersed, Muaz radıyallahu anh’den işitmemiştir.

[4] Hasen. Ziyau’l-Makdisi el-Muhtare (8/345) İbn Ebi Şeybe (7/461)

[5] Hasen. Taberânî Mu'cemu's-Sagir (425) Taberânî Mu'cemu'l-Evsat (3521) Hâkim (4/85) Ziyau’l-Makdisi el-Muhtare (2/73) İbn Ebî Şeybe (7/737) İbnu’l-A’rabi Mu’cem (2320) Ebû Nuaym Hilyetu'l-Evliyâ (7/242) el-Hallal es-Sunne (63) el-Muhrevaniyyat (100) Ebu Amr ed-Dani Sunenu’l-Varide Fi’l-Fiten (203) Rafii et-Tedvin (2/422) el-Elbani İrvau’l-Galil (2/298)

[6] Muslim'in şartına göre sahih. İbn Ebi Şeybe, el-Musannef (6/544) Beyhakî (8/159)

[7] Sahih. Buhârî (2955) Muslim (1839)

[8] Buhari’nin şartına göre sahih. İbn Mâce (2865) Ahmed (1/400) Taberani (10/173) Ebu Muhammed el-Fakihi Fevaid (131) Beyhaki (3/124) İbn Asakir Tarih (63/240)

[9] Buhârî ve Muslim'in şartlarına göre sahih. Ebû Ya'lâ (10/308) İbn Hibbân (15/41, 42) Taberânî Musnedu’ş-Şamiyyin (643) İbn Bişran Emali (14) Tarsusi Musnedu Ebi Hureyre (14) Beyhakî (8/158) Beyhakî Delâilu’n-Nubuvve (6/521) İbn Asakir (7/223, 36/214, 63/268)

[10] Muslim'in şartına göre sahih. Beyhakî Şuabu’l-İman (7/46) El-Hattabi el-Uzlet (224) Bezzar (Keşfu’l-Estar 1609) İbn Hibban (5/11, 10/372) Hâkim (1/152, 3/546, 4/141, 469) Ahmed (3/321, 399) Taberani (19/142, 145, 146, 156, 161) Haris b. Ebi Usame Musned (618) Ma’mer b. Raşid Cami (1330) Begavi Şerhu’s-Sunne (2029) Begavi Mu’cem (2833) Abd b. Humeyd (1138) Tahavi Şerhu Muşkili’l-Asar (1345) el-Esbehani et-Tergib (2106) Ebû Nuaym Hilyetu'l-Evliyâ (8/247)

[11] Muslim'in şartına göre sahih. İbn Hibban (10/446) Ebu Ya’la (2/362)

[12] Sahih. Taberânî Mu'cemu'l-Evsat (4190) Taberânî Mu'cemu's-Sagir (564) Hatib Tarih (12/63)

Hakka Karşı Körlüğün ve Başarısızlığın Sebebi


Kulun Allah Teâlâ tarafından başarıya ulaşmasının ve zor kararlarında rüşdünün ilham edilmesinin en önemli yolu, Allah Teâlâ’dan sakınmak/takvâdır. Nitekim Allah Teâlâ kendisinden sakınana, kendisiyle yürüyebileceği bir nur kılacağı ve ona hak ile batılı, zararlı olanla faydalı olanı ayırt edecek bir furkan vereceğini vaad etmiştir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

يَاأَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ تَتَّقُوا اللَّهَ يَجْعَلْ لَكُمْ فُرْقَانًا وَيُكَفِّرْ عَنْكُمْ سَيِّئَاتِكُمْ وَيَغْفِرْ لَكُمْ وَاللَّهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ

Ey iman edenler! Allah’tan sakınırsanız o size bir furkan (çıkış yolu) verir, kötülüklerinizi örter ve sizi bağışlar. Şüphesiz Allah büyük lütuf sahibidir.” (Enfal 29)

İbn Abbas radıyallahu anhuma dedi ki: “Ayette geçen furkân kelimesi; çıkış yolu demektir.”[1]

Urve b. Ez-Zubeyr dedi ki: “Furkan hak ile bâtılı ayıracak anlayıştır. Allah hakkı ortaya çıkararak size muhalefet eden bâtılı söndürür”[2]

İbn Kesir rahimehullah bu ayetin tefsirinde şöyle demiştir: “Her kim, Allah'ın emirlerini işle­mek, yasaklarını terk etmek suretiyle Allah'tan sakınırsa; hakkı bâtıl­dan ayırma bilgisine sahip olmuş olur. Bu da dünya işlerinde kurtuluşa, bir çıkış yeri bulmaya ve yardıma sebeptir. Ayrıca kıyamet günü mutlu olmasına, günâhlarının bağışlanmasına ve günâhlarının insan­lardan gizlenmesine sebeptir. Bunun yanında Allah'ın bol sevabına nail olmasına da bir sebep teşkil eder.”

Nitekim Allah Teâlâ, başka bir âyette şöyle buyurmaktadır:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَآمِنُوا بِرَسُولِهِ يُؤْتِكُمْ كِفْلَيْنِ مِنْ رَحْمَتِهِ وَيَجْعَلْ لَكُمْ نُوراً تَمْشُونَ بِهِ وَيَغْفِرْ لَكُمْ وَاللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ

Ey îmân edenler, Allah'tan sakının ve rasulüne iman edin ki, size rahmetini iki kat versin, size ışığında yürü­yeceğiniz nûr lutfetsin ve sizi bağışlasın. Allah Gafûr'dur, Rahîm'dir.” (Hadîd, 28)

İbn Abbas radiyallahu anhuma: “Sizin için aydınlığıyla yürüyeceğiniz bir nur versin” kavli hakkında: “Kur’an’a ve Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e tabi olmalarıdır.” demiştir.[3]

Allah Teâlâ’dan sakınmanın faziletini ve bunun hayra muvaffak kılınma ve şerden korunma sebebi olduğunu gösteren birçok ayetler vardır. Bu ayetlerden bazıları şu şekildedir: Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَمَنْ يَتَّقِ اللَّهَ يَجْعَلْ لَهُ مَخْرَجًا * وَيَرْزُقْهُ مِنْ حَيْثُ لَا يَحْتَسِبُ وَمَنْ يَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ فَهُوَ حَسْبُهُ

Kim Allah’tan sakınırsa ona bir çıkış yolu gösterir. Ve onu hesaba katmadığı bir yönden rızıklandırır. Kim Allah’a tevekkül ederse O, kendisine yeter.” (Talak 2-3)

وَمَنْ يَتَّقِ اللَّهَ يَجْعَلْ لَهُ مِنْ أَمْرِهِ يُسْرًا 

Kim Allah’tan sakınırsa, ona işinde kolaylık kılar.” (Talak 4)

وَمَنْ يَتَّقِ اللَّهَ يُكَفِّرْ عَنْهُ سَيِّئَاتِهِ وَيُعْظِمْ لَهُ أَجْرًا

Kim Allah’tan sakınırsa, onun günahlarını örter ve mükâfâtını büyütür.” (Talak 5)

وَاتَّقُوا اللَّهَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ 

Allah’tan sakının, umulur ki kurtulursunuz.” (Bakara 189)

إِنَّ اللَّهَ مَعَ الَّذِينَ اتَّقَوْا

Muhakkak ki Allah sakınanlarla beraberdir.” (Bakara 194, Nahl 128)

وَإِنْ تَصْبِرُوا وَتَتَّقُوا لَا يَضُرُّكُمْ كَيْدُهُمْ شَيْئًا

Eğer sabreder ve sakınırsanız onların hileleri size hiçbir şeyle zarar veremez.” (Âl-i İmran 120)

وَلَوْ أَنَّ أَهْلَ الْقُرَى آمَنُوا وَاتَّقَوْا لَفَتَحْنَا عَلَيْهِمْ بَرَكَاتٍ مِنَ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ وَلَكِنْ كَذَّبُوا فَأَخَذْنَاهُمْ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ

O ülkelerin halkı iman edip sakınsalardı elbette onların üzerine gökten de yerden de bereketler açardık, fakat onlar yalanladılar, biz de onları kazanmakta oldukları sebebiyle yakalayıverdik.” (A’raf 96)

إِنَّ الَّذِينَ اتَّقَوْا إِذَا مَسَّهُمْ طَائِفٌ مِنَ الشَّيْطَانِ تَذَكَّرُوا فَإِذَا هُمْ مُبْصِرُونَ

Sakınanlara şeytandan bir vesvese geldiğinde iyice düşünürler ve o takdirde hemen görürler.” (A’raf 201)

إِنْ أَوْلِيَاؤُهُ إِلَّا الْمُتَّقُونَ وَلَكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ

O’nun (Allah’ın) velileri ancak sakınanlardır, fakat onların pekçoğu bilmez.” (Enfal 34)

وَاللَّهُ وَلِيُّ الْمُتَّقِينَ 

Allah, sakınanların velîsidir.” (Casiye 19)

إِنَّ لِلْمُتَّقِينَ مَفَازًا

Şüphe yok ki sakınanlar için bir kurtuluş vardır.” (Nebe 31)

Kul, Allah’ın emirlerini yerine getirerek ve yasaklarından uzak durarak Allah’tan sakınmayı gerçekleştirmeye hırs göstermelidir. Zira Allah’ın başarı vermesi ve kula rüşdünün ilham edilmesi buna bağlıdır.

Allah Takvayı İlham Eder

فَأَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقْوَاهَا

Sonra hem kötülüğünü hem de sakınmasını ona ilham edene yemin olsun.” (Şems 8)

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle dua ederdi:

اللهُمَّ آتِ نَفْسِي تَقْوَاهَا

Allah’ım! Nefsime takvâsını ver…”[4]

Allah Sakınılacak Şeyleri Açıklamadan Kimseyi Saptırmaz

وَمَا كَانَ اللَّهُ لِيُضِلَّ قَوْمًا بَعْدَ إِذْ هَدَاهُمْ حَتَّى يُبَيِّنَ لَهُمْ مَا يَتَّقُونَ

Allah kendilerine hidayet verdikten sonra, sakınacakları şeyleri kendilerine açıklayıncaya kadar bir kavmi sapıklığa sürüklemez.” (Tevbe 115)

وَمَا آتَاكُمُ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهَاكُمْ عَنْهُ فَانْتَهُوا

Rasul size ne verirse onu alın, sizi neden sakındırırsa ondan sakının.” (Haşr 7)

Körlerin Zıddı Olan Ulu’l-Elbâb/Akıl Sahipleri; Allah’tan Sakınanlardır

أَفَمَنْ يَعْلَمُ أَنَّمَا أُنْزِلَ إِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ الْحَقُّ كَمَنْ هُوَ أَعْمَى إِنَّمَا يَتَذَكَّرُ أُولُو الْأَلْبَابِ * الَّذِينَ يُوفُونَ بِعَهْدِ اللَّهِ وَلَا يَنْقُضُونَ الْمِيثَاقَ * وَالَّذِينَ يَصِلُونَ مَا أَمَرَ اللَّهُ بِهِ أَنْ يُوصَلَ وَيَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ وَيَخَافُونَ سُوءَ الْحِسَابِ

Rabbinden sana indirilenin hak olduğunu bilen kimse, kör kimse gibi olur mu? Ancak akıl sahipleri anlar. Onlar, Allah'ın ahdini yerine getirenler ve verdikleri sözü bozmayanlardır. Onlar Allah'ın gözetilmesini emrettiği şeyleri gözeten, rablerinden sakınan ve kötü hesaptan korkan kimselerdir.” (Ra’d 19-21)

Vahyin Nasları Ancak Sakınanlara Fayda Verir

فَإِنَّمَا يَسَّرْنَاهُ بِلِسَانِكَ لِتُبَشِّرَ بِهِ الْمُتَّقِينَ وَتُنْذِرَ بِهِ قَوْمًا لُدًّا

Biz Kur'an'ı, sadece, onunla Allah'tan sakınanları müjdeleyesin ve doğru yola gelmeyen bir topluluğu uyarasın diye senin dilinle kolaylaştırdık.” (Meryem 97)

Sakınanlara Basiret Verilir

İbn Mes’ud radiyallahu anh’den gelen rivayette Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

أَتَدْرِي أَيُّ النَّاسِ أَعْلَمُ حَتَّى قَالَهَا ثَلَاثًا قُلْتُ اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَعْلَمُ قَالَ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَعْلَمُهُمْ أَبْصَرُهُمْ بِالْحَقِّ إِذَا اخْتَلَفَ النَّاسُ وَإِنْ كَانَ مُقَصِّرًا فِي الْعَمَلِ وَإِنْ كَانَ يَزْحَفُ عَلَى اسْتِهِ

İnsanların en bilgilisi hangisidir bilir misin?” Bunu üç defa söyledi. Ben: “Allah ve rasulü daha iyi bilir” dedim. Buyurdu ki:

En bilgilisi; insanlar ihtilaf ettikleri zaman hakkı en iyi görenleridir. Ameli az da olsa ve kıçı üzerinde emeklese bile.”[5]



[1] Hasen. Taberî (11/127) İbn Ebî Hâtim (8989)

[2] Hasen. İbn Ebî Hâtim (8990)

[3] Sahih. Nesâî (5415) Ziyau’l-Makdisi el-Muhtare (10/269, 270) Hakîm et-Tirmizî Nevadiru’l-Usul (1/84) Taberî (22/429)

[4] Sahih. Muslim (2722)

[5] Hasen. Taberânî Mu'cemu'l-Kebîr (10/172, 211, 220) Taberânî Mu'cemu'l-Evsat (4479) Taberânî Mu'cemu's-Sagir (624) Herevi Zemmu’l-Kelam (1480) Ebu Zerr el-Herevî Fevaid (1) İbn Ebî Şeybe Musned (321) Tayalisi (378) Fesevi Marife (3/384) Heysem b. Kuleyb eş-Şaşî Musned (772) Hakîm et-Tirmizî Nevadiru’l-Usul (40) Ebû Nuaym Hilyetu'l-Evliyâ (4/177) Mervezi es-Sunne (54) Beyhakî (10/233) Beyhakî Şuab (7/69) İbn Abdilber Camiu Beyani’l-İlm (1500) Taberanî iki ayrı isnad ile rivayet etmiştir. İsnadlarından biri hasendir.

10 Kasım 2020 Salı

Dünya Çapında Cemaatle Namazı Yasakladılar, Bu Yasağı Onaylayanların Durumu?!

 

Şeyh Hamd b. Atik rahimehullah şöyle demiştir: “Şirk yaygın ise mesela Kâbeye, makama, hatime dua etmek, nebilere ve salihlere seslenip dua etmek gibi şirkler, şirke tabi olan; zina, faiz ve çeşitli zulümlerin yaygınlaşması, sünnetin geriye atılıp bid’at ve sapıklıkların yaygınlaşması, zalim yöneticilere ve müşriklerin vekillerine muhakeme olunması, Kur’ân ve sünnet dışındaki şeylere davet edilmesi, herhangi bir beldede bunlar söz konusu olduğu zaman en küçük bir şüphe olmaksızın böyle bir beldenin küfür ve şirk beldesi olduğuna hükmedilir. Özellikle de Tevhid ehline düşmanlık ediliyorsa ve dinlerinin yok olması için çaba gösteriliyorsa, İslam beldelerinin tahrip edilmesi için yardımlaşılıyorsa böyledir. Eğer buna delil sunulması istenirse Kur’ân’ın tamamı bunu gösterir. Nitekim alimler bunda icma etmişlerdir ve her alim katında bu durum zorunlu olarak bilinmektedir.

Ne dersiniz, şayet sizden birisi; Kabe’ye, Makam’a, Hatim’e, bir rasule veya sahabeden birine seslenerek dua eden birine: “Ey falan! Allah’tan başkasına dua etme! Aksi halde sen bir müşriksin” dese, ne yaparlar zannedersiniz? Ona müsamaha (hoşgörü) mü gösterirler, yoksa onun aleyhine tuzaklar mı kurarlar? Bilin ki onlar Allah’ı tevhid etmek üzere değildirler. Vallahi tevhidi tanımadıkları gibi Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in dinini de gerçekleştirmezler!

Muhakkiklerin kararlaştırdıkları şey şudur: Bir ülkede şirk zahir olursa, orada haramlar açıkça işlenirse, dinin alametleri iptal edilirse orası küfür beldesi olur. Oranın halkının malları ganimet edinilir ve kanları mubahtır.

Nitekim bu ülkenin halkı bunlara bir de dine sövmeyi eklemiştir ve halk üzerinde uygulamak için Allah’ın kitabına ve nebisinin sünnetine aykırı kanunlar koymuşlardır. Bunlardan bir tanesi bile bunu işleyenin İslam’dan çıkmasına yeten şeylerdendir. Bundan dolayı diyoruz ki: “Mustazaf olduğundan dolayı bâtında bu ülkenin küfrüne hükmetmeyen kimse bulunabilir. Ama zahirde durum açıktır. Hamd Allah’adır.

Cahillerin üzerinde olduğu duruma ve şüphe ehlinin söylediklerine aldanma! Nitekim bana ulaştığına göre bazı insanlar şöyle diyorlarmış: “Ahsâ şehrinde dinini izhar edenler vardır. Çünkü mescidlere ve namaza gidenleri geri çevirmiyorlar.” Onlara göre bu dini izhar etmekmiş! Bu çirkin bir yanlıştır! Gayesi şudur: “Bağdat halkı, Bunâ halkı ve Mısır halkı onlara göre dinlerini izhar ediyorlarmış! Çünkü namaz kılana mani olmuyorlarmış! Mescidlere gideni geri çevirmiyorlarmış!

Ey Allah’ın kulları! Akıllarınız nerede? Bizimle onlar arasındaki çekişme namaz hakkında değildir, Tevhid ve bunun emredilmesi, şirkin kötülenmesi ve yasaklanması hakkındadır!

(ed-Dureru’s-Seniyye Fi’l-Ecvibeti’n-Necdiyye kitabından.)

Bu satırların sahibi bu günleri görseydi, cemaatle namazların yasaklandığını, sahih namazın yerine uyduruk mesafeli ve maskeli namazlar uydurulduğunu vs. görseydi ne derdi demeyeceğim, bu zaten malum, asıl şaşılacak durum şurası: Sırf mescidlerde namaz sebebiyle dinin izhar edilmesinin yeterli olduğunu iddia eden muhalifler, cemaatle namazların yasaklanmasından sonra hangi bahanenin ardına saklanıyorlar da nefislerini tatmin edebiliyorlar?

Türkiye'deki namaz yasağını onaylayan, virüse inanan ve korona yalanına revaç veren sapık davetçiler, hakeza Arap şeyhlerinden mürtet olanlar, hükümetlerine doğrudan veya dolaylı olarak yalakalık yapanlar, kendi nefislerini dinden çıkmadıklarına nasıl ikna edebiliyorlar acaba?!

8 Kasım 2020 Pazar

Amelî Küfür ve İtikadî Küfür Meselesi - 2 -

 

Dr. Halid el-Anberî, Şeyh el-Elbanî’ye şöyle sormuştur: “Küfür yalnızca kalp ile mi yoksa hem kalp, hem dil ve hem amelle birlikte mi gerçekleşir? Diğer bir ifadeyle; küfür yalnızca itikadla mı gerçekleşir, yoksa itikad, söz ve amelle mi?”

Şeyh el-Elbanî rahimehullah şöyle cevap verdi:  Bu sorudan anladığım kadarıyla küfürde asıl olan kalbî olmasıdır. Lakin bazı sözler ve ameller vardır ki kişinin kalbinde yer eden küfürden dolayı meydana gelirler. Lakin bizler kalbindeki küfürle amelinin mutlaka bir araya gelmesini zorunlu görmeyiz. Bu ikisi bir araya da gelebilir, birbirinden ayrı da olabilir. Yani; münafığın kalbindeki küfür ile ortaya koyduğu amel uygun olmayabilir. Zira o müslümanların amelini işler. Bu yüzden Kur’ân’da bedevilere nispetle bu durum açıkça ifade edilmiştir. Bana görünen o ki, burada şöyle sorulması lazım; "küfür kalp ve amelle mi gerçekleşir?" Bu olabilir, lakin amelin kalpteki küfürle birlikte bulunması şart değildir. Çünkü asıl olan kalbin küfrüdür…”

Bu meclisin sonlarında Dr. Halid el-Anberî şöyle demiştir: “Şu halde sizden anladığım kadarıyla küfür itikad ile meydana geldiği gibi sözle de meydana gelebilir.” Şeyh el-Elbani burada araya girerek şöyle demiştir: 

“Evet, amel ile de meydana gelebilir. Lakin açıklığa kavuşturmak için diyorum ki; Bu amel kalpte bulunan küfre delalet ediyor olmalıdır. Niçin bu amelin küfür olduğunu söyleriz? Çünkü kalpte olan küfre delalet eder.”

Şeyh el-Elbanî, el-Kufru Kufrân adlı kasette Samî adında, tekfircilerin şüphelerinden etkilenmiş biriyle konuşması esnasında şöyle soruyor: “Mesela faiz yiyen kimsenin hükmü nedir? Dinden çıkmış bir kafir midir?" diye sorsam hayır diyeceksin öyle değil mi?”

Samî: Evet

Şeyh el-Elbani: Ben senin bu sözün gibi söylemiyorum. Ben diyorum ki, bu da olabilir. Yani faizi ameliyle helal saydığı gibi kalbiyle de helal sayıyorsa bu dinden çıkaran bir küfürdür ve cehenneme gider. Ama eğer: “Allah tevbemizi kabul eder, yaşamak zorundayız” gibi sözler ediyorsa onun iman ettiğini, hevasına uyarak Allah’a ve rasulüne isyan ettiğini düşünürüz. Sayın müslüman kardeşim, misal olarak faiz yemek suretiyle Allah’a isyan eden kimse ile Allah’ın indirdiğinden başkasıyla hükmederek Allah’a isyan eden kimse arasında fark yoktur! Şimdi çok basit bir örnek daha vereyim: Diyorum ki: “Şer’î kadı hükmediyor, her zaman söylediğimiz gibi, kitap ve sünnetle, yani şeriatla hükmediyor demiyorum, lakin hükümete bağlı bir mahkemede iki kişi arasında hükmediyor, zalimin lehine, mazlumun aleyhine hüküm veriyor. Bu Allah’ın indirdiği hüküm müdür?

Samî: Ben cevap veririm, lakin senin tecrübelerle cevap vermenden önce açıklamanı isterim. Bu kadı bu hükmü din kılıyor mu? Misal verelim; İnsan hırsızlık yapar ve Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyen bu kadıya gelir lakin bu meselede heva sebebiyle yahut akrabalık sebebiyle “Elinin kesilmesini gerektirecek bir şey görmedim, ona sopa vurulması görüşündeyim. Hırsızlıkta el kesmenin şartları bir araya gelmemiştir” der, lakin başka durumlarda el kesmeye hükmeder. Bunun küfür olduğunu söylemeyiz. Bu konu hakkında İbn Abbas radiyallahu anhuma’nın dediği gibi “Küfrün altında bir küfür” deriz. Ama hırsızlığın cezasını hapis veya başka bir ceza olarak tayin edene gelince, bu küfürdür. Çünkü mücerret kendi hükmünü tabi olunan bir din kılmıştır ve kendisini Allah’a denk kılmıştır.”

Şeyh el-Elbanî: Allah sana bereket versin, peki sen neden bana karşı çıkıyorsun, sen okuduğun ibareleri onaylıyorsun, sana bir şey ifade etmeyecek bir açıklama için sözümü kesiyorsun. Ben şöyle diyeceğim: Zalimin lehine ve mazlumun aleyhine hükmeden bu şahıs Allah’ın diniyle mi hükmetmiştir? Senin “Hayır” dediğini varsayarak konunun sonuna gelelim, bundan sonra senin söylediğinle bir alakası varsa onu söylersin. Bu müslüman ve adeten Allah’ın indirdiğiyle hükmeden kadı, bu meselede Allah’ın indirdiğinden başkasıyla hükmediyor. Müslüman bir kimsenin mücerret olarak ondan kaynaklanan ve dine aykırı olan hükümle hükmetmesinden dolayı onun kâfir olduğuna hükmedeceğini sanmam. Bunu hiç kimsenin yapacağını sanmam. Demek istiyorum ki, başka bir meselede daha, bir sebepten dolayı bu durum tekrar etse veya başka bir sebep söz konusu olsa, yine Allah’ın indirdiğinden başkasıyla hükmetse yine ben derim ki onun itikadî küfürle kafir olduğunu, dinden çıktığını söyleyemem. Bu ne kadar tekrar ederse etsin, beş defa, on defa, yüz defa… tekrar etse de. Onun sadece ameliyle değil, dinden çıkaran küfürle kafir olduğunu ne zaman söyleyebilirim? Eğer onun kalbinde yer eden küfür ortaya çıkarsa, onun kalbinde küfrün yer etmiş olduğunu gösteren bir durum ortaya çıkarsa o zaman küfrünün dinden çıkaran küfür olduğu söylenir...

 Konuşma bu şekilde devam eder ve Şeyh el-Elbani şöyle özetler:

“Geçenlerin özeti şudur: Senin de cevabında söylediğin gibi, itikadî küfre dönüşebilen amelî küfürde bunun itikadî küfürle bağlantılı olması zorunludur. Ama kalbi iman etmiş olduğu halde hükmü itikadî küfür gibi olan yani dinden çıkaran amelî bir küfür İslam’da mevcut mudur? Şimdi buyur açıkla.”

Sami: Biz burada ister mü’min olsun, ister olmasın, itikada bakmaksızın dinden çıkaran bir amelî küfür olduğuna itikad etmiyoruz. Bu konuda bizim selefimiz vardır. Şeyhulislam İbn Teymiyye’nin Fetava’daki sözleri bunlardandır.

El-Elbani: Bize delil göster?

Sami: Küfür kelimesini söyledikleri halde söylemediklerine dair Allah adına yemin edenler.

El-Elbani: Ey kardeşim, benim dediğime geldin. Sana az önce dedim ki: “İtikadî küfrün merkezi kalptir. Kalpte olanı ya sözü veya hal dili ortaya koyar. Sen ise küfür sözünü söylemediklerine yemin edenlere dair ayeti delil getiriyorsun, Subhanallah!

Sami: Allah Azze ve Celle onların helal sayıp saymadıklarını açıklamaksızın mutlak olarak söylüyor!

El-Elbani: Ey kardeşim, Allah seni hidayet etsin. Ben sana açık bir arapça ile söylüyorum: Mü’minin imanına onun sözüyle hükmedilmez mi?

Sami: Evet.

El-Elbani: Güzel, kafire neyle hükmedilir? Sözüyle değil mi? Bunu senden önce ben söyledim zaten. Kalpte yer eden küfürde biz kalbe hükmedemeyiz. Lakin iki yoldan birisi bizi buna ulaştırır: ya sözüyle ya da hal diliyle (ameliyle). Hal diline gelince, benimle iki durumun arasını ayırıyor. Sen ise şimdi ayeti delil getiriyorsun. Halbuki bu ayet benim lehime bir delildir…”

Şeyh el-Elbanî rahimehullah itikadi ve amelî küfür ile Allah’ın indirdiklerinden başkasıyla hükmetme meselesini herkesin anlayabileceği şekilde böylece açıklamıştır ve el-Elbanî rahimehullah’ın açıklamaları salih selefin itikadının dışına çıkmamıştır.

Şeyh el-Elbani’nin bu meselede söylediklerinin özeti şu şekildedir: Küfür iki kısımdır: İtikadî küfür sahibini İslam dininden çıkarır ve tevbe etmeden öldüğü takdirde cehennemde ebedî olarak kalmasına sebep olur. Bunun yeri kalptir. Kalpte olan bu küfür ya sözlü ifadeyle yahut hal dilinin ifadesiyle ortaya çıkar. Sözüyle, işlemiş olduğu küfrü ikrar eden kimsede küfür kesinleşir. Hal diliyle ifade edenin durumu ise münakaşa ve ihtimal konusudur.

Diğeri amelî küfürdür. Bu ise büyük günahlardandır ve sahibini İslam dininden çıkarmaz ve cehenneme girerse orada kalıcı olmasına sebep olmaz. Yeri azalardır. Lakin bozuk akideye delalet eden karineler bulunursa sahibi tekfir edilir. Lakin böyle bir durumda bu, zahirinde amelî olsa dahi itikadi küfürden sayılır. Kalbinin imanına veya sahih itikadına rağmen, sözünün zahiri veya amelinin zahiri sebebiyle bir kimseyi tekfir etmek mümkün değildir. Bu, konunun bir yönüdür.

Diğer yönden, itikadî küfrün şartı; müslümanın itikadında kafire benzemesidir. Amelî küfrün şartı; müslümanın amelinde kâfire benzemesidir. Bu, küfrün büyük ve küçük küfür diye taksiminden daha incelikli bir tabirdir. Çünkü büyük küfür ve küçük küfür şeklindeki taksimde sınırlar belirgin değildir. Bu yüzden şeyh el-Elbani rahimehullah itikadi küfür ve amelî küfür şeklindeki taksimin üzerinde durmuştur. Bununla beraber her iki taksim de seleften nakledilmiştir ve makbuldür.

 Dinden çıkaran küfrün itikadî küfür olarak isimlendirilmesi, büyük küfür diye isimlendirilmesinden daha açıklayıcıdır. Çünkü küfre düşüren haller, “nevakız” diye isimlendirilmiştir. Çünkü bunlar kalpte bulunan iman düğümlerini çözen unsurlardır. İtikad kelimesi ise arap dilinde; akd kelimesinden türemiştir. Bu da sıkıca bağlamak demektir. Bunun zıddı “hall (çözme), nakz (bozma), ibtâl (boşa çıkma) ve ifsâd (bozulma)” kelimeleridir. İp ya bağlı olur ya da çözük olur.  Bağlı olan ip ise ya sağlam bağlıdır ya da gevşek bağlıdır. Sağlam bağlı olana araplar “ukde” derler. Gevşek bağlı olana ise “rihve” derler. Buna göre ipin üç hali vardır: çözük, sağlam bağlı ve gevşek bağlı olması.

İslam akidesi Allah’ın sağlam ipidir. Bu ip İslam’ın bağları (urveler) ile sağlam bağlanmıştır. Bu bağların en sağlamı tevhid kelimesidir. İnsanlar bu konuda ahiret hükümleri bakımından üç kısımdırlar: kâfir, mü’min ve imanında bozulmalar olan mü’min.

Akd’in yani bağlamanın yeri kalptir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

لَا يُؤَاخِذُكُمُ اللَّهُ بِاللَّغْوِ فِي أَيْمَانِكُمْ وَلَكِنْ يُؤَاخِذُكُمْ بِمَا عَقَّدْتُمُ الْأَيْمَانَ

Allah sizi yeminlerinizdeki lağvden dolayı sorumlu tutmaz. Ancak bağlandığınız yeminler sebebiyle sorumlu tutar.” (Maide 89)

لَا يُؤَاخِذُكُمُ اللَّهُ بِاللَّغْوِ فِي أَيْمَانِكُمْ وَلَكِنْ يُؤَاخِذُكُمْ بِمَا كَسَبَتْ قُلُوبُكُمْ

Allah sizi yeminlerinizdeki lağiv sebebiyle sorumlu tutmaz; fakat kalplerinizin kazandığından sorumlu tutar.” (Bakara 225)

Yine nakz’ın (yani çözülmenin) yeri de kalptir. Çünkü düğüm kalpte olduğuna göre bu düğümün çözülmesi de orada söz konusudur. Bunun anlamı; İslam’ı bozan ve imanı iptal eden unsurların, kalpte bulunan akide düğümlerinin çözüldüğü yerde olmasıdır. Çözen amel işlenmiş olmasına rağmen düğümün kalıcı olması imkansızdır.

Küfrün aslının kalpte olması, imanın aslının kalpte olması gibidir. İman iki mertebede olduğu gibi, küfür de iki kısımdır. Çünkü küfür, imanın zıddıdır. İmanın mertebeleri; asıl ve kemâldir. Küfür de; aslın zıddı olan küfür ve kemâlin zıddı olan küfür olmak üzere iki kısımdır. İmam Mervezi rahimehullah Hadis Ehli’nin İslam ve İman isimleri hakkındaki iki görüşünü tartışırken Tazimu Kadri’s-Salat kitabında (2/120) şöyle demiştir:

“Lakin biz deriz ki; imanın aslı ve fer’i vardır. imanın zıddı her manada küfürdür. İmanın aslı ikrar ve tasdik, fer’i ise; kalp ve beden ile ameli tamamlamaktır. İmanın aslı olan ikrar ve tasdikin zıddı; Allah’ı ve söylediklerini inkar etmek, Allah’ı ve söylediklerini tasdik etmemektir. Amel olan imanın zıddı ise; Allah’ı inkar etmeksizin gerçekleşen, dinden çıkarmayan küfürdür. Lakin bu ameli zayi ederek gerçekleşir. Nitekim Allah’ı ikrar olmaksızın amel, iman adını almaz.”

Yani amelî küfür dinden çıkarmaz, çünkü bu imanın kemalinin zıddıdır. Bununla beraber, küçük küfür ve amelî küfür, tek bir manayı ifade eden iki isimlendirmedir. Her ikisi de sahibini dinden çıkarmayan küfrü ifade eder.

Eğer bu konuda muhalefet etmekte ısrar eden kimseler, ameli küfrün ayrıntısına girerlerse, itikadî küfürde de ayrıntı istenir. Çünkü müslümanın büyük küfürle tekfir edilmeyeceği bazı itikadlar vardır. Mesela riyanın azı, temime (nazarlık, muska gibi şeylere itikat beslemek), uğursuzluk inancı gibi küçük şirk çeşitleri sahibinin büyük şirkle itham edilmeyeceği, müslümanı İslam dairesinden küfre çıkarmayan itikadî unsurlardır. İtikadî küfürlerden imana zıt olanlar ve olmayanlar demek zorunda kalacaklardır. Onlar bunu söylemezler!

Amelin küfür olması ile amelî küfür arasında fark vardır. Birincisi küfrün türlerindendir ve bu imanın kemâlinin zıddıdır. İkincisi ise küfrün sebeplerinden bir sebeptir. Zahir olan söz veya zahir olan amel, dinde küfür olarak gelmişse, bu dinden çıkaran bir küfürdür. Çünkü bu, kalpte iman bulunmamasını gerektirir. Bu da ya kalbin sözü olan marifet ve tasdikin ortadan kalkmasıyla ya da kalbin ameli olan sevgi, boyun eğme ve tazimin ortadan kalkmasıyla yahut her ikisinin birden ortadan kalkmasıyla olur.

Şeyhu’l-İslam İbn Teymiyye rahimehullah Mecmuu’l-Fetava’da (14/120) şöyle demiştir: “Putlara secde etmek, rasule sövmek gibi zahiri küfür olan amellere gelince; bunun böyle olması ancak içteki küfrün zorunlu sonucu olarak bu amellerin meydana gelmesinden dolayıdır. Aksi takdirde şayet kişinin putun önünde secde etmesi halince onun kalbinde ona secde etmeyi kastetmediği, bilakis kalbiyle Allah için secde etmeyi kastettiği takdir edilirse, bu durumda bu bir küfür olmaz. Nitekim müşriklerin arasında canı hakkında korkan bir kimsenin fiilinin zahirinde onlara muvafık görünmesi ve kalbiyle Allah için secde etmeyi kastetmesi mubah olabilir.”

Şeyh Hafız el-Hakemî rahimehullah, A’lamu’s-Sunneti’l-Menşura kitabında şöyle demiştir: “Küfür iki kısımdır. Büyük küfür imandan tamamen çıkarır ki bu itikadî küfürdür. Kalbin sözü ve ameline yahut ikisinden birine aykırıdır. Küçük küfür ise imanın kemaline aykırıdır, bu da amelî küfürdür. Bu kalbin sözünü veya amelini bozmaz.”

Bir şüphe: “Madem amelî küfür, küçük küfür olarak tarif ediliyor, peki puta secde etmek, Kur’an’ı aşağılamak, rasule sövmek, dinle alay etmek gibi amelî küfürler neden dinden çıkaran küfür olarak sayılıyor?

Cevap: Bu sayılanlar ve benzerleri insanlara göründüğü kadarıyla yalnızca azalar tarafından meydana geldiği için amelî küfürden görünebilir, lakin bunlar ancak kalbin ameli, niyeti, ihlâsı, muhabbeti ve inkıyadı yok olduktan sonra ortaya çıkabilecek amellerdir. Bunlar amel olarak gerçekleşse de ancak itikadî küfürden dolayı meydana gelirler. Bizler küçük küfrü mutlak olarak yalnızca amelî küfür olarak tarif etmeyiz. Bilakis itikadı gerektirmeyen, kalbin söz veya amelini bozucu olmayan, sırf azaların amelinden ibaret olan küfürle kayıtlarız.

Tekrar ifade edelim ki, “küfrün mahalli kalptir” sözünden, küfrün zahirdeki sözle veya zahirdeki amelle gerçekleşmeyeceği anlaşılmamalıdır! Bilakis küfür itikadla olabileceği gibi, sözle veya amelle de gerçekleşebilir. Nitekim Şeyh el-Elbanî rahimehullah bunu açıkça belirtmiştir. Sahih itikadla veya kalpteki imanla beraber sözlü veya amel ile küfrün bir araya gelmesi mümkün değildir.

 Bu yüzden bu asırdaki muhaliflerin “İtikad söz konusu olmaksızın küfür, sözle ve amelle meydana gelir” sözü üzerinde dönüp durmaları çok gariptir! Eğer “Amel olmaksızın kalbin tasdikiyle, küfür söz veya amelle meydana gelir” demek istiyorsa bu haktır ve Ehl-i Sünnetin görüşüdür. Kim Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e söverse veya mushafı pisliğe atarsa, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’i yalanlamasa ve Kur’ân’ı inkar etmese bile kafir olur. Böyle bir kimse sövmeyi ve mushafı pisliğe atmayı helal görmese bile kafirdir. Bu kimse risaleti ve vahyi inkar etmese bile kafirdir. Lakin eğer maksadı; “Sahih bir itikad üzere olsa da veya kalbinde mü’min olsa da bunu yapan kimse tekfir edilir” demekse, bu sözü batıldır ve bu Mürcie’nin görüşüdür. (Hariciliği; tekfir etmek, Mürcie’liği de tekfir etmemekten ibaret zanneden birçok muasırın, fırkalar ve görüşleri konusunda koyu bir cahillikleri vardır.)

Kalbin sözü ve ameli konusunun detayları için İbn Kayyım rahimehullah’ın es-Salat ve Hukmu Tarikuha adlı kitabına bakılabilir. Bu kitap iki defa Türkçe’ye de tercüme edilmiştir ve baskılarından birisi piyasada hala bulunabilir haldedir.

İbn Teymiyye rahimehullah, Şerhu’l-Umde’de (4/72) İmam İbn Batta rahimehullah’ın şu sözlerini nakleder: “Ehli sünnetin esaslarından brisi de şudur: Onlar, Haricilerin aksine olarak; ehli sünnetten hiç kimseyi günah sebebiyle tekfir etmezler ve amel sebebiyle İslam’dan çıkarmazlar. Küfür ancak itikadlarla olur.”

İbn Abdilhadi rahimehullah Ukudu’d-Durriyye’de (s.114) şöyle der: Ehl-i Sünnet der ki: İmanın füru’unu terk eden kimse, imanın aslını terk etmedikçe kafir olmaz. İmanın aslı da itikaddır.”

Bu konuda önceki ve sonraki alimlerden birçok nakillerle söz uzatılabilir, lakin aklı ve kalbi olana bunlar yeterlidir. Bu bahsi Şeyhu’l-İslam İbn Teymiyye’nin Mecmuu’l-Fetava’daki (35/388) şu sözleriyle kapatalım:

“Muhakkak ki hakim dindar olup ilimsiz bir hükümde bulunursa ateş ehlinden olur. Eğer bilir de bildiği hakka aykırı hüküm verirse ateş ehlinden olur. Eğer adaletsiz ve ilimsiz hükmederse ateş ehlinden olmaya daha layıktır. Bu, belli bir meselede hükmeden şahıs hakkındadır. Ama müslümanların dini hakkında genel bir hükümde bulunan, hakkı batıl, batılı hak, sünneti bid’at, bid’ati sünnet, marufu münker, münkeri maruf kılan, Allah’ın ve rasulünün emrettiklerini yasaklayan, Allah’ın ve rasulünün yasakladıklarını emreden kimseye gelince, bu başka bir türdür. Onun hakkında alemlerin rabbi, gönderilen rasullerin ilahı, din gününün sahibi, başında ve sonunda hamdin kendisine ait olduğu, hükmün kendisine döndürüleceği, rasulünü hidayetle gönderen ve hak dini diğer dinlere üstün kılacak olan, şahit olarak yeterli olan Allah hükmedecektir. Hamd alemlerin rabbi olan Allah’adır. Allah’ın salatı ve selamı Muhammed’e, âline ve ashabının üzerine olsun.”

7 Kasım 2020 Cumartesi

İtikâdî Küfür ve Amelî Küfür Meselesi

Şeyh Nasıruddin el-Elbanî rahimehullah’ın küfrü itikadî küfür ve amelî küfür şeklinde iki kısımda zikretmesi muasır birçok bid’ât ehli tarafından şüpheyle, hatta inkâr ile karşılanmış, iman ve küfür meselelerini idrak edebilecek bir istidata sahip olmayan, konuyu ilmî olmaktan çok magazin yönüne çekmeye çalışan, sözlerini yalan ve çarpıtmalarla süslemeyi marifet zanneden Abdulkadir Polat gibi cühela gençler El-Elbanî’yi bu yüzden tekfir etmişler, El-Elbanî’yi müslüman görenlerin dahi kafir olduklarını iddia etmişlerdir.

Hiçbir zaman kendimi Allame el-Elbanî rahimehullah’ın avukatlığını yapmak durumunda görmedim. Lakin el-Elbanî, son asırda benim de aralarında bulunduğum birçok müslümanın, çalışmalarından istifade ettiği önemli âlimlerden biridir ve onun ismi üzerinden hem el-Elbanînin şahsına zulmedilmektedir, hem de çok önemli bir akide meselesi Haricîler tarafından el-Elbanî’nin ismi üzerinden manipüle edilmektedir.

Bu yüzden bu yazıda el-Elbanî’nin şahsını savunmak gibi gayem yoktur. Lakin el-Elbanî üzerinden saptırılan önemli bir akide meselesinden bahsedeceğim.

El-Elbanî’nin küfrü; itikadî ve amelî küfür olarak iki kısma ayırması önceki selefin ve sonraki âlimlerin sözlerinin dışına çıkan bir söz değildir. Bilakis bu taksim, el-Elbanî’nin akide meselesinde köklü bir ilme sahip olduğuna delalet eder. Şeyh el-Elbanî rahimehullah şöyle demiştir:

Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir”, “zalimlerin ta kendileridir” ve “fasıkların ta kendileridir” şeklindeki üç ayetin, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hükmü hakkında: “Eğer size arzuladığınız hükmü verirse öyle hükmedin, eğer sakındığınız hükmü verirse o hükmü kabul etmeyin” diyen Yahudiler hakkında nazil olduğunu öğrendin. Nitekim bu ayetlerin öncesinde: “Eğer size (kırbaç cezası) verilirse, onu kabul edin; eğer bu ceza verilmez (recm cezası verilir) se, ondan da sakının" derler.” (Maide 41) buyrulmuştur. Bunu anladıysan, bu ayetlerin Allah’ın indirdiği dışında beşerî kanunlarla hükmeden, müslümanların bazı yöneticileri ve kadıları hakkında yorumlanması caiz değildir. Yine eğer Allah’a ve rasulüne iman ettikleri takdirde onların bu yüzden dinden çıktıklarına hükmedilerek tekfir edilmeleri caiz değildir.

Onlar Allah’ın indirdiğinden başkasıyla hükmetmekle suçlu (günahkâr) olsalar da tekfir edilmeleri caiz değildir. Çünkü zikredilen (hükmetme) açısından Yahudiler’e benzemiş olsalar da, diğer bir açıdan Yahudilere muhaliftirler. Bu da onların Allah’ın indirdiklerine iman ve tasdik etmeleridir. Yahudiler ise daha önce geçen “Eğer size (kırbaç cezası) verilirse, onu kabul edin; eğer bu ceza verilmez (recm cezası verilir) se, ondan da sakının" derler.” (Maide 41) ayetinde geçen sözlerinde açıkça görüldüğü gibi hükmü inkar ediyorlardı. Buna bir de onların aslen müslüman olmayışları da eklenebilir.

Bunun sırrı şudur: Muhakkak ki küfür iki kısımdır: İtikadî küfür ve amelî küfür. İtikadî küfür; kalp ile ikrar edilendir. Amelî küfrün yeri ise azalardır. Kimin ameli dine aykırı bir küfür olur da bu küfür kalbinde yerleşik olana mutabık olursa bu itikadî küfürdür. Allah böyle bir küfrü bağışlamaz ve sahibi cehennemde ebedî olarak kalır. Yalnız amelde gerçekleşen ve kalbinde ikrar ettiği şeye muhalif olana gelince, o rabbinin hükmüne iman etmiştir, lakin amelinde muhalefet etmiştir. Bunun küfrü yalnızca amelî küfürdür, itikadî bir küfür değildir. Böyle bir kimse Allah Teâlâ’nın dilemesi altındadır, dilerse azap eder, dilerse bağışlar. Müslümanlardan bazılarının işlediği bazı günahlar hakkında hadislerde kullanılan küfür ifadeleri, küfrün bu türüne hamledilir. Bu hadislerden bazısını zikretmekte sakınca yoktur:

İnsanlarda bulunan iki şey küfürdür; soylara hakaret etmek ve ölü üzerine ağıt yakmak.” Muslim rivayet etmiştir.

Kur’ân hakkında tartışmak bir küfürdür.”

Müslümana sövmek fasıklık, onu öldürmek bir küfürdür.”

Soyundan teberri eden Allah’a kafir olmuştur.”

Allah’ın nimetlerini anlatmak şükür, bunu yapmamak ise bir küfürdür.”

Benden sonra birbirlerinin boyunlarını vuran kafirlere dönmeyin.” Buhârî ve Muslim rivayet etmişlerdir.

Şuan hepsini sayamayacağım bunlar gibi daha birçok hadisler vardır. Müslümanlardan bir kimse bu günahlardan birini işleyecek olursa onun küfrü amelî bir küfürdür. Yani kâfirlerin amelini işlemiştir. Ancak onu helal sayar ve bunun günah olduğunu kabul etmezse o zaman kanı helal olan bir kâfir olur. Çünkü itikadında da kâfirlere katılmıştır.

Allah’ın indirdiğinden başkasıyla hükmetme konusu da bu kuralın dışına asla çıkmaz. Nitekim Selef’ten gelenler bu minval üzeredir. “Bu, küfrün altında bir küfürdür” dediği Kur’ân’ın tercümanı Abdullah b. Abbas radiyallahu anhuma’dan sahih olarak gelmiştir. Sonra bu sözü tabiinden bazıları ve daha başkaları alıp kabul etmişlerdir…”

Sonra el-Elbanî rahimehullah, Maide 44. Ayetinin tefsiri hakkında bunun küçük küfür olduğunu ifade eden rivayetleri nakleder.

Nitekim İmam İbn Cerir et-Taberî de tefsirinde ilgili ayet hakkında sözlerin sahiplerine ulaştığı isnadları zikrettikten sonra şöyle demiştir: “Bu sözlerden bana göre isabete en uygun olanı; bu ayetlerin kitap ehli kâfirler hakkında nazil olduğunu söyleyenlerin sözüdür. Çünkü bu ayetlerin öncesi ve sonrasındaki ayetler de onlar hakkında inmiştir ve onlar kastedilmektedir. Şayet birisi şöyle diyecek olursa: Muhakkak ki Allah Teâlâ bu haberi Allah’ın indirdiklerinden başkasıyla hükmeden herkes hakkında umumî olarak zikrediyor, nasıl olur da kitap ehline has kabul edilir?” Cevap olarak denilir ki: “Muhakkak ki Allah haberi Allah’ın kitabında zikrettiği hükmü inkâr eden bir topluluk hakkında umumi olarak zikretmiştir. Onların kendisinin indirdiği ile hükmetmeyi terk etme şekillerinin inkâr suretinde olduğunu bildirmiştir. Aynı şekilde Allah’ın indirdiğini inkâr ederek bununla hükmetmeyen herkes de bu hükme dâhildir. İbn Abbas radiyallahu anhuma’nın dediği gibi o Allah’ı inkâr etmiştir. Çünkü Allah’ın kitabında indirmiş olduğu hükmünü öğrendikten sonra inkar etmek, bir nebinin nebi olduğunu öğrendikten sonra onun nübüvvetini inkar gibidir.” (Taberî Tefsiri 8/469)

El-Elbani, Taberî’nin bu sözlerini de aktardıktan sonra şöyle devam eder:

“Özetle: ayet, Allah’ın indirdiği hükmü inkâr eden Yahudiler hakkında nazil olmuştur. Kim bu inkârda onlara katılırsa o da itikadî küfürle kâfirdir. Onlara inkâr konusunda iştirak etmeyip yalnız amelinde iştirak edenin küfrü ise amelî küfürdür. Bu kimse onların amelini işlediği için suçlu bir günahkârdır. Lakin İbn Abbas radiyallahu anhuma’dan gelen nakilde geçtiği gibi, bununla dinden çıkmaz. Nitekim bunu İmam Hafız Ebu Ubeyd el-Kasım b. Sellam Kitabu’l-İman’da genişçe açıklamıştır. Daha fazla ayrıntı isteyen oraya baksın.

Geçen bu açıklamaları yazdıktan sonra Şeyhulislam İbn Teymiyye rahimehullah’ın bu ayetin tefsiri hakkında Mecmuu’l-Fetava’da (26/3) şu sözlerini gördüm:

“Bu, Allah’ın indirdiğinden başkasıyla hükmetmeyi helal sayan hakkındadır.” Sonra (Mecmuu’l-Fetava’da 7/254) şöyle zikretmiştir:

“İmam Ahmed’e bu ayette (Maide 44) zikredilen küfür hakkında sorulunca şöyle demiştir: “Bir kısmına iman edip bir kısmına iman etmeyenin yaptığı gibi imandan çıkaran bir küfür değildir…”

Yine (Mecmuu’l-Fetava 7/312) şöyle demiştir: “Selefin görüşü; “bir kimsede iman ile nifak bir arada bulunabilir” ve yine onların sözleri: “kişide iman ve küfür bir arada bulunabilir” şeklinde olduğuna göre, bu dinden çıkaran bir küfür değildir. Nitekim İbn Abbas ve ashabı Allah Teâlâ’nın: “Kim Allah’ın indirdikleriyle hükmetmezse işte onlar kâfirlerin ta kendileridir” ayeti hakkında dinden çıkarmayan bir küfür demişler, İmam Ahmed ve diğer sünnet imamları bu konuda onlara tabi olmuşlardır.”

El-Elbani rahimehullah’ın es-Sahiha (6/110) kitabında zikrettiği sözleri bu şekildedir.

Allame İbn Kayyım rahimehullah da Kitabu’s-Salat ve Hukmu Tarikuha kitabında küfrün itikadî ve amelî olmak üzere iki kısım olduğunu, amelî olanın imana zıt olanı ve olmayanı olduğunu zikretmiş, sonra şöyle demiştir: “Putlara secde etmek, mushafı aşağılamak, nebiyi öldürmek ve sövmek imana zıt olanlardandır. Ama Allah’ın indirdiğinden başkasıyla hükmetmek ve namazı terk etmek kesin olarak amelî küfürdendir.”

Şeyh el-Elbani rahimehullah Hukmu Tariki’s-Salat kitabında (s.38) İbn Kayyım’ın bu sözlerine şöyle bir not düşmüştür: “Derim ki, bunun mutlak söylenmesinde itiraz konusu vardır. Çünkü bu bazen itikadî küfür olabilir. Mesela bununla beraber akidesinin bozuk olduğuna delalet eden unsurlar bulunabilir, namazla ve namaz kılanlarla alay etmek, hâkim namaza kılmaya davet ettiğinde öldürülmeyi namaz kılmaya tercih etmek gibi. Bu noktayı iyi düşün, çünkü önemlidir!”

Şeyh el-Elbani rahimehullah et-Tahzir Min Fitneti’t-Tekfir (s.70) adlı risalesinde şöyle demiştir: “Şu halde itikadî küfrün mücerret amelle esasen bir alakası yoktur. en büyük alaka kalp iledir.” Sonra bunun dipnotunda şöyle demiştir: “Muhakkak ki amellerden bazısı vardır ki sahibini itikadî bir küfürle kafir yapar. Çünkü bu ameller onun küfrüne kesin olarak delalet eder. Onun bu fiili, adeta küfrünü dile getirir. Mesela mushafı bilerek ve kasten pisliğe atmak gibi.”

Yine aynı risalede şöyle der: “Bütün günahlar özellikle de şu zamanda yaygınlaşmış olan; amelî olarak helal sayılan faiz, zina, sarhoş edici içkiler içmek vb. bunlar amelî küfürlerdir. Bu günahlara batmış kişileri mücerret olarak bu günahları işledikleri için tekfir etmek caiz değildir. Ancak gönüllerinde yer eden şeyin Allah’ın ve rasulünün haram kıldıklarını haram görmemek şeklinde bir itikad olduğu ortaya çıkarsa o zaman onların bu kalbî muhalefetlerinin dinden çıkaran bir küfür olduğunu anlarız. Ancak bunu bilmezsek onların küfrüne hükmetmemize bir yol yoktur. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in “Kişi kardeşine ey kâfir derse bu söz ikisinden birine döner” hadisindeki tehditin kapsamına girmekten korkarız.”

- İnşaallah devam edecek -

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente estağfiruke ve etûbu ileyk" (Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)