Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

1 Kasım 2018 Perşembe

Muhtaç Olduğumuz "Adamlık"

Muhtaç Olduğumuz "Adamlık"

Kitabı okumak için buraya tıklayın

31 Ekim 2018 Çarşamba

Taylasan Giyenin Selamını Almamak


Ziyad b. Hudeyr el-Esedî rahimehullah dedi ki:

قَدِمْتُ عَلَى عُمَرَ بْنِ الْخَطَّابِ وَعَلَيَّ طَيْلَسَانُ وَشَارِبِي عَافٍ فَسَلَّمْتُ عَلَيْهِ فَرَفَعَ رَأْسَهُ فَنَظَرَ إِلَيَّ وَلَمْ يَرُدَّ السَّلَامَ فَانْصَرَفْتُ عَنْهُ فَأَتَيْتُ ابْنَهُ عَاصِمًا فَقُلْتُ لَهُ لَقَدْ رَمَيْت مِنْ أَمِيرِ الْمُؤْمِنِينَ فِي الرَّأْسِ فَقَالَ سَأَكْفِيكَ ذَلِكَ فَلَقِيَ أَبَاهُ فَقَالَ يَا أَمِيرَ الْمُؤْمِنِينَ أَخُوكَ زِيَادُ بْنُ حدير يُسَلِّمُ عَلَيْكَ فَلَمْ تَرُدَّ عَلَيْهِ السَّلَامَ فَقَالَ إِنِّي قَدْ رَأَيْتُ عَلَيْهِ طَيْلَسَانًا وَرَأَيْتُ شَارِبَهُ عَافِيًا قَالَ فَرَجَعَ إِلَيَّ فَأَخْبَرَنِي فَانْطَلَقْتُ فَقَصَصْتُ شَارِبِي وَكَانَ مَعِي بُرْدٌ شَقَقْتُهُ فَجَعَلْتُهُ إِزَارًا وَرِدَاءً ثُمَّ أَقْبَلْتُ إِلَى عُمَرَ فَسَلَّمْتُ عَلَيْهِ، فَقَالَ: وَعَلَيْكَ السَّلَامُ هَذَا أَحْسَنُ مِمَّا كُنْتَ فِيهِ يَا زِيَادُ
“Ömer b. el-Hattab radiyallahu anh’ın yanına geldim. Üzerimde taylasan vardı ve bıyıklarım uzun idi. Ona selam verdim, başını kaldırıp bana baktı ve selamını almadı. Onun yanından ayrıldım ve oğlu Asım’a geldim. Ona dedim ki:
“Mü’minlerin emiri tarafından başımdan vuruldum.” Dedi ki:
“Senin için aracı olurum.” Babasıyla karşılaşınca dedi ki:
“Ey mü’minlerin emiri! Kardeşin Ziyad b. Hudeyr sana selam vermiş, selamını almamışsın.” Ömer radiyallahu anh dedi ki:
“Ben onun üzerinde taylasan gördüm ve bıyıklarının uzun olduğunu gördüm.” Asım bana döndü ve durumu haber verdi. Hemen bıyıklarımı kısalttım. Yanımda bir bürde vardı, onu iki parça yapıp izar (bel altını örten etek) ve ridâ (omuzların üzerinden atılan atkı) yaptım. Sonra Ömer radiyallahu anh’e gittim ve selam verdim. Dedi ki:
“Ve aleyke’s-Selam! Bu önceki halinden daha güzel ey Ziyad!”[1]
* Taylasan, bugün Arap ülkelerinde sarık yerine adet edindikleri bir musibet olan, başın üzerinden atılan örtülerdir. Yahudilerin dinî kıyafetlerindendir. Aşağıdaki resimlerde görülen şal:

 



[1] Sahih. Ebû Nuaym Hilyetu'l-Evliyâ (4/197) Belazuri Ensabu’l-Eşraf (11/206)

30 Ekim 2018 Salı

Fetih’ten Sonra Hicret Yok, Cihad ve Niyet Vardır Hadisi

Polen yayınları arasında çıkan Fethu’l-Bari muhtasarı tercümesinde Sahihu’l-Buhari’deki 4309 nolu hadis şu şekilde tercüme edilmiştir:
عَنْ مُجَاهِدٍ، قُلْتُ لِابْنِ عُمَرَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا: إِنِّي أُرِيدُ أَنْ أُهَاجِرَ إِلَى الشَّأْمِ، قَالَ: لاَ هِجْرَةَ، وَلَكِنْ جِهَادٌ، فَانْطَلِقْ فَاعْرِضْ نَفْسَكَ، فَإِنْ وَجَدْتَ شَيْئًا وَإِلَّا رَجَعْتَ
Mucahid: “İbn Ömer radiyallahu anhuma’ya “Ben Şam’a hicret etmek istiyorum” dedim. O: “Hicret yoktur. Fakat cihad vardır. Git kendi durumunu gözden geçir. Eğer (uygun) bir halde olduğunu görürsen (gidersin) değilsen dönersin.”
Evet, eser bu şekilde tercüme edilmiştir ve tercüme metinlerden içtihada kalkışan, ilim ehline müracaattan uzak duran avam bu gibi hatalı tercümeler sebebiyle sapık bid’atçiler haline dönüşmektedir.
Bu yüzden avamın kesinlikle tercüme edilmiş hadis şerh kitapları yerine hayatta olan ilim ehliyle irtibatta olması zorunludur. Avam için hadis şerhi kitapları kadar zararlı bir şey yoktur! Şerh kitaplarından ancak ancak ilim ehli istifade edebilir. Avam ise âlimlerle istişare halinde yalnızca hadis metinleri okumalı, anlamadığı konularda şerh kitaplarına değil, hayatta olan âlimlere müracaat etmelidir.
İnegölde kalplerinde eğrilik bulunan, müteşabihlerin peşinde koşan ve müslümların arasında fitne tohumları ekmek isteyen bazı sapıklar – ki Bursa ve İnegöl fitne ve fesat tarlasıdır, salah eksen fesat biter – yukarıda aktardığım hatalı tercüme sebebiyle yeni bir fitnenin peşine düşmüşlerdir.
Üzerlerine vacip olan şeyleri değil de, ancak üstlerine vazife olmayan konularda, hevâlarına uyan bir delil bulabilme arzusuyla yapılan kısır araştırmanın neticesidir bu. Hâlbuki Allah bu fitne peşinde koşanları daha önce defalarca imtihandan geçirmiş, her defasında fitne tarafında olmayı tercih etmişler, suçları görmezden gelinmiş, yine de ibret almamışlardır.
Onlar görmüyorlar mı ki, her sene, bir yahut iki defa sınanıyorlar da, yine de tövbe etmiyorlar ve ibret almıyorlar” (Tevbe 126)
Gelelim Buhârî’de yer alan İbn Ömer radiyallahu anhuma rivayetine:
İbn Hubeyre “Hicret yoktur. Fakat cihad vardır.” Kavlini şöyle açıklamıştır: “Burada cihadın hicret diye adlandırılmasına karşı çıkma söz konusudur.”[1]
Kastallanî, Zekeriyya el-Ensari ve Bedruddin el-Aynî Buhârî şerhlerinde, “Eğer (uygun) bir halde olduğunu görürsen (gidersin) değilsen dönersin” şeklinde tercüme edilen:  فَإِنْ وَجَدْتَ شَيْئًا وَإِلَّا رَجَعْتَ” kavlini şöyle açıklamıştır: “Kendinde cihad için kuvvet bulursan gidersin, aksi halde bu gücü kendinde bulamazsan geri dönersin.” [2]
Görünen o ki, Fethu’l-Bari mütercimleri İbn Ömer radiyallahu anhuma’nın sözünü anlamamışlar ve bu şekilde hatalı anlayışlara sebep olabilecek şekilde tercüme etmişlerdir.
Doğrusu şudur: “Mucahid rahimehullah Şam’a cihad etmek için gitmek istiyordu. Bunu ifade ederken: “Şam’a hicret etmek istiyorum” dedi. İbn Ömer radiyallahu anhuma da onun cihad yolculuğuna “hicret” ifadesini kullanmasına karşı çıkarak: “Hicret yok, cihad vardır, git, kendini cihada arz et, eğer kendinde buna kuvvet bulursan cihad et, aksi halde (güç bulamazsan) geri dön” dedi.
Evet, cihada hicret demesine karşı çıktı, çünkü hicretten dönmek irtidattır, cihaddan dönmek ise böyle değildir. Bu, selefin ıstılahları yerinde kullanmaya gösterdikleri özene bir örnektir. Lakin bu rivayetin, hicretin iptali manasında delil getiren eblehlerin akılları kalplerinden kilometrelerce yukarıdadır! Onlar daha önce aktardığımız, Buhârî ve Muslim’in sahihlerinde, Haccac’ın, Seleme radiyallahu anh’e: “Hicretinden irtidat etmişsin” demesine karşılık, kendisinin Allah rasulünden izinli olduğunu mazeret göstermesini okumamışlar mıydı? Haccac ile Seleme radiyallahu anh’ın bu konuşmasının, Fetihten yıllarca sonra meydana gelmiş olduğunu hiç düşünmediler mi?
Lakin heyhat! Dertleri naslara tabi olmak değil, eğri ya da doğru ellerinde bir şekilde sopa olsun istiyorlar. Allah’tan afiyet ve selamet dileriz.
Fetih’ten sonra hicret yoktur ancak cihad ve niyet vardır” hadisine gelince, bu durum Kitap ve sünnet naslarında yeterince açıktır:
Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “İman edip hicret eden ve Allah yolunda canlarıyla ve mallarıyla cihad edenler ile barındırıp yardım edenler var ya, işte onlar birbirlerinin velileridirler. İman edip hicret etmeyenler de hicret edinceye kadar sizin için onların velayetlerinden hiçbir şey yoktur. Fakat din konusunda sizden yardım isterlerse, yardım etmek sizin üzerinize borçtur. Ancak sizinle kendileri arasında anlaşma bulunan bir toplum aleyhine olması müstesna. Şüphesiz Allah yaptıklarınızı hakkıyla görendir.” (Enfal 72)
Burayde radıyallahu anh’den: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bir ordu veya müfreze gönderdiği zaman kendisine özellikle Allah Teâlâ’dan sakınmasını, beraberindeki Müslümanlara da hayırla davranmasını öğütlerdi. Sonra şöyle buyururdu:
Allah Teâlâ’nın yolunda, O’nun adıyla savaşın ve kâfirlerle çarpışın. Müşriklerden düşmanla karşılaştığın zaman onları üç şeye davet et. Birini kabul ettiklerinde artık onları bırak.
Onları; İslam’a davet et. Şayet kabul ederlerse onlarla savaşma. Sonra onlara kendi ülkelerini bırakıp muhacirlerin yurduna göçmelerini teklif et ve bu durumda muhacirlerin lehine olan şeyin onların da lehine olduğunu, muhacirlerin aleyhine olan şeyin onların da aleyhine olacağını söyle.
Eğer hicreti kabul etmezlerse bedevî Müslümanların hükmünde olacaklarını, müminlere uygulanan Allah Teâlâ’nın hükümlerinin onların da üzerine uygulanacağını bildir. Müslümanlarla birlikte savaşmadıkları sürece ganimetten ve vergiden pay alamayacaklarını söyle. Şayet kabul etmezlerse onlardan cizye iste.
Cizyeye razı olurlarsa onları bırak. Ama cizyeye de karşı çıkarlarsa Allah Teâlâ’dan yardım dile ve onlarla savaş.
Kale halkını kuşatırsan ve senden Allah’ın zimmetini (güvencesini) ve nebisinin zimmetini isterlerse onlara ne Allah’ın zimmetini ne de nebisinin zimmetini ver. Lakin onlara kendi zimmetini ve arkadaşlarının zimmetini ver. Zira sizlerin kendi zimmetinizi delmeniz, Allah’ın zimmetini ve rasulünün zimmetini delmenizden ehvendir.
Bir kale halkını kuşatırsan ve senden Allah’ın hükmü üzere muamele etmeni isterlerse onlara Allah’ın hükmü üzere muamele etme. Lakin onlara kendi hükmün üzere muamele et. Zira onlar hakkında Allah’ın hükmüne isabet edip etmediğini bilemezsin.”[3]
İbn Abbas radıyallahu anhuma’dan: “Hicret eden mümin hicret etmeyen müminin velisi ve mirasçısı olamıyordu. Aynı şekilde hicret etmeyen mümin de hicret eden müminin velisi ve mirasçısı olamıyordu. Bu uygulama, Mekke feth edilip de insanlar akın akın İslam’a girince: “Sonradan iman edip hicret edenler ve cihad edenler, işte onlar da sizdendir. Akrabalar Allah’ın kitabına göre birbirlerine daha yakındır. Muhakkak ki Allah herşeyi hakkıyla bilendir.” (Enfal 75) Ayeti ile nesh edildi.”[4]
İbn Abbas radıyallahu anhuma’ya İbn Mes’ud radıyallahu anh’ın akrabalar dışında azatlıların kişiye mirasçı olamayacaklarını söylediği nakledilince şöyle dedi: “Heyhat, heyhat! Oysa hicret etmeyenler değil, hicret edenler birbirlerine mirasçı olurlardı. Sonrasında ise Enfal 75 nazil oldu.” Böylece İbn Abbas radıyallahu anhuma azatlıların kişiye mirasçı olacağını söylemiştir.”[5]
Said b. Cubeyr rahimehullah dedi ki: “Bu ayet daha öncesinde olan kardeşlik akdi, miras konusunda sözleşme ve hicretten dolayı varis olma gibi uygulamaları nesh etmiştir ve terekenin paylaşımı akrabalara bırakılmıştır…”[6]




[1] İbn Hubeyre el-İfsah Min Meaniyi’s-Sihah (4/246)
[2] Kastallani İrşadu’s-Sari (6/400) Ayni Umdetu’l-Kari (17/292) Zekeriyya el-Ensari Minhatu’l-Bari (7/409)
[3] Sahih. Muslim (1731) Ahmed (22978)
[4] Hasen. İbn Ebî Hâtim (9187, 9191, 9193) Ebu Ubeyd Nasihu’l-Kur’an (s.321)
[5] Sahih. Hâkim (4/344) İbn Ebî Hâtim (9209)
[6] Hasen. İbn Ebî Hâtim (9208)

21 Ekim 2018 Pazar

Ölülerle Tevessülün Kâfirlerin Âdeti Olduğu ve Sahabenin Buna Karşı Çıkmaları


Kâfirlerin Danyal Aleyhi's-selâm’ın Cesediyle Tevessül Etmeleri

Mutarrif b. Malik rahimehullah şöyle demiştir:

شَهِدْتُ فَتْحَ تُسْتَرَ مَعَ الْأَشْعَرِيِّ فَأَصَبْنَا قَبْرَ دَانْيَالَ بِالسُّوسِ وَكَانُوا إِذَا اسْتَسْقَوْا خَرَجُوا فَاسْتَسْقَوْا بِهِ فَذَكَرَ الْحَدِيثَ فِيمَا وَجَدُوا فِيهِ وَكَانَ فِيمَا وَجَدُوا فِيهِ رَبْعَةً فِيهَا كِتَابٌ فَذَكَرَ الْحَدِيثَ فِي أَجِيرٍ نَصْرَانِيٍّ يُسَمَّى نُعَيْمًا وُهِبَ لَهُ الْكِتَابُ ثُمَّ فِي إِسْلَامِهِ ثُمَّ فِي قِرَاءَةِ ذَلِكَ الْكِتَابِ وَإِذَا فِيهِ {وَمَنْ يَبْتَغِ غَيْرَ الْإِسْلَامِ دِينًا فَلَنْ يُقْبَلَ مِنْهُ وَهُوَ فِي الْآخِرَةِ مِنَ الْخَاسِرِينَ} فَأَسْلَمَ مِنْهُمْ يَوْمَئِذٍ اثْنَانِ وَأَرْبَعُونَ حَبْرًا وَذَلِكَ فِي خِلَافَةِ مُعَاوِيَةَ فَأَتْحَفَهُمْ وَأَعْطَاهُمْ

“(Ebu Musa) el-Eş’arî radiyallahu anh ile beraber Tuster’in fethinde bulundum. Danyal aleyhi's-selâm’ın kabrini Sus’ta ele geçirdik. Sus halkı Yağmur duasına çıkacakları zaman onu götürürler ve onu vesile kılarak yağmur isterlerdi.” Ravi kabirde buldukları şeylerle ilgili hadisi zikredip dedi ki:

“Kabirde buldukları şeylerden birisi de içinde bir kitap bulunan bir kap idi.” Sonra Nuaym adındaki Hıristiyan bir işçiden, kitabın ona verilmesinden ve adamın müslüman olmasından bahsedip kitapta şu ayetin yazılı olduğunu söyledi:

Kim İslâm’dan başka bir dine yönelirse, onunki kabul edilmeyecektir. O âhirette de kaybedenlerdendir.” (Âl-i İmran 85) Sonra dedi ki:

“O gün onlardan kırk iki bilgin müslüman oldu. Bu olay Muaviye’nin hilafeti döneminde olmuştu ve Muaviye onlara hediyeler vermişti.”[1]
Sahabenin Danyal Aleyhi's-selâm’ın Cesediyle Tevessüle Karşı Çıkmaları

 İnsanların Danyal aleyhi's-selâm’ın cesediyle tevessül etmeleri sebebiyle Ömer radiyallahu anh onun kimsenin bilmediği bir yere gömülmesini emretmiştir:

Enes radiyallahu anh’den:

أَنَّهُمْ لَمَّا فَتَحُوا تُسْتَرَ قَالَ وَجَدْنَا رَجُلاً أَنْفُهُ ذِرَاعٌ فِي التَّابُوتِ كَانُوا يَسْتَظْهِرُونَ أَوْ يَسْتَمْطِرُونَ بِهِ فَكَتَبَ أَبُو مُوسَى إِلَى عُمَرَ بْنِ الْخَطَّابِ بِذَلِكَ فَكَتَبَ عُمَرُ إِنَّ هَذَا نَبِيٌّ مِنَ الأَنْبِيَاءِ وَالنَّارُ لاَ تَأْكُلُ الأَنْبِيَاءَ أَوْ الأَرْضُ لاَ تَأْكُلُ الأَنْبِيَاءَ فَكَتَبَ إِلَيْهِ أَنْ انْظُرْ أَنْتَ وَرَجُلٌ من َأَصْحَابِكَ يَعْنِي أَصْحَابَ أَبِي مُوسَى فَادْفِنُوهُ فِي مَكَان لاَ يَعْلَمُهُ أَحَدٌ غَيْرُكُمَا قَالَ فَذَهَبْتُ أَنَا وَأَبُو مُوسَى فَدَفَنَّاهُ

“Tuster feth edildiği zaman tabut içinde burnu bir zira’ kadar olan bir adam gördük. Tuster halkı onun hürmetiyle zafer diler ve yağmur isterlerdi. Ebu Musa radiyallahu anh bu konuda Ömer b. el-Hattab radiyallahu anh’e mektup yazınca Ömer radiyallahu anh şöyle cevap yazdı:

“Bu, nebilerden bir nebidir. Şüphesiz ateş veya toprak nebilerin cesetlerini yemez. Arkadaşlarından birini al ve sizden başka kimsenin bilmeyeceği bir yerde onu defnet.” Bunun üzerine ben ve Ebu Musa radiyallahu anh onu götürüp defnettik.”[2]

Ebu’l-Âliye rahimehullah’tan:

لَمَّا افْتَتَحْنَا تُسْتَرَ وَجَدْنَا فِي بَيْتِ مَالِ الْهُرْمُزَانِ سَرِيرًا عَلَيْهِ رَجُلٌ مَيِّتٌ عِنْدَ رَأْسِهِ مُصْحَفٌ لَهُ، فَأَخَذْنَا الْمُصْحَفَ فَحَمَلْنَاهُ إِلَى عُمَرَ بْنِ الْخَطَّابِ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ، فَدَعَا لَهُ كَعْبًا فَنَسَخَهُ بِالْعَرَبِيَّةِ أَنَا أَوَّلُ رَجُلٍ مِنَ الْعَرَبِ قَرَأَهُ قَرَأْتُهُ مِثْلَ مَا أَقْرَأُ الْقُرْآنَ هَذَا فَقُلْتُ لِأَبِي الْعَالِيَةِ مَا كَانَ فِيهِ؟ فَقَالَ سِيرَتُكُمْ وَأُمُورُكُمْ وَدِينُكُمْ وَلُحُونُ كَلَامِكُمْ، وَمَا هُوَ كَائِنٌ بَعْدُ قُلْتُ فَمَا صَنَعْتُمْ بِالرَّجُلِ؟ قَالَ حَفَرْنَا بِالنَّهَارِ ثَلَاثَةَ عَشَرَ قَبْرًا مُتَفَرِّقَةً فَلَمَّا كَانَ فِي اللَّيْلِ دَفَنَّاهُ وَسَوَّيْنَا الْقُبُورَ كُلَّهَا لِنُعَمِّيَهُ عَلَى النَّاسِ لَا يَنْبُشُونَهُ فَقُلْتُ وَمَا تَرْجُونَ مِنْهُ؟ قَالَ كَانَتِ السَّمَاءُ إِذَا حُبِسَتْ عَلَيْهِمْ بَرَزُوا بِسَرِيرِهِ فَيُمْطَرُونَ قُلْتُ مَنْ كُنْتُمْ تَظُنُّونَ الرَّجُلَ؟ قَالَ رَجُلٌ يُقَالُ لَهُ دَانْيَالُ فَقُلْتُ مُذْ كَمْ وَجَدْتُمُوهُ مَاتَ؟ قَالَ مُذْ ثَلَاثِمِائَةِ سَنَةٍ فَقُلْتُ مَا كَانَ تَغَيَّرَ شَيْءٌ؟ قَالَ لَا إِلَّا شُعَيْرَاتٌ مِنْ قَفَاهُ إِنَّ لُحُومَ الْأَنْبِيَاءِ لَا تُبْلِيهَا الْأَرْضُ وَلَا تَأْكُلُهَا السِّبَاعُ

“Tuster’i feth ettiğimiz zaman Hurmuzan’ın beytu’l-mâlinde üzerinde ölmüş bir adamın bulunduğu bir yatak gördük. Adamın başının yanında bir kitap vardı. Kitabı alıp Ömer b. el-Hattab radiyallahu anh’e götürdüğümüzde Kâbu’l-Ahbar rahimehullah’ı çağırıp onun Arapça bir nüshasını çıkarttırdı. O kitabı Arapça olarak okuyan ilk kişi benim. Onu tıpkı bu Kur’ân’ı okuduğum gibi okudum. Halid b. Dinar dedi ki:

“Ebu’l-Aliye rahimehullah’a o kitapta ne olduğunu sorduğumda dedi ki:

“Sizin gidişatınız, işleriniz, sözleriniz ile ileride meydana gelecek şeyler anlatılıyordu.” Ben:

“Adamı ne yaptınız?” diye sordum. Dedi ki:

“Halkın onu kabirden çıkarmaması için gündüz ayrı ayrı on üç mezar kazdık. Gece olunca ise adamı defnedip bütün mezarları dümdüz ettik.” Ben:

“Halkın ondan beklentisi neydi?” diye sordum. Dedi ki:

“Yağmur yağmadığı zaman halk onun cesedini dışarıya çıkarıp bu şekilde yağmur isterlerdi.” Ben:

“Onun kim olduğunu düşünüyordunuz?” dedim. Dedi ki:

“Danyal denilen kişi olduğunu düşünüyorduk.” Ben:

“Ne kadar zaman önce öldüğünü düşünüyordunuz?” diye sordum. Dedi ki:

“Üç yüz yıl önce” Ben:

“Adam bu sürede hiç değişmemiş mi?” dedim. Dedi ki:

“Arka tarafından bazı saç telleri değişmişti. Nebilerin etini toprak çürütmez ve vahşi hayvanlar yemez.”[3]



[1] Buhârî ve Muslim'in şartlarına göre sahih. Beyhakî Delailu’n-Nubuvve (1/390) İbn Ebî Şeybe (8/31) İbn Ebi Davud el-Mesahif (s.364) İbn Hazm el-Muhalla (9/45) İbnu’l-Munzir el-Evsat (8171) İbn Asakir Tarih (58/341, 344, 67/160)
[2] Muslim'in şartına göre sahih. İbn Ebî Şeybe (8/32)
[3] Buhârî'nin şartına göre sahih. Beyhakî Delailu’n-Nubuvve (1/381) İbn İshak Siyret (49) Nuaym b. Hammad el-Fiten (37) Birgivî Ziyaretu’l-Kubur (s.30)

6 Ekim 2018 Cumartesi

Ebu Hanife’yi Savunan Haricî Tekfircilerin Öne Sürdükleri Rivayetlerin Durumu

Uyuz olup kaşınan Sırtlan taifesi ve kuduz olup hırlayan şirk davetçisi Haricîler, içi hava, dışı hevâ dolu yazılarıyla Hadis Ehline sağdan soldan saldırılarına devam ediyorlar. Hazmetmekte en çok zorlandıkları unsurlardan birisi Ebu Hanife’nin, Selef imamları tarafından bid’atçilik ve hadiste zayıflık ile itham edilmiş olmasıdır. Ebu Hanife Hakkında Sahih Gerçekler adlı çalışmamda bu konuda selef imamlarından gelen sahih nakilleri aktarmış bulunuyorum.

30 Eylül 2018 Pazar

İslam’da Cariyelik

Şu şekilde soruldu: “Kâfir birisi, kâfir kızını bize hibe etmesi durumunda bu kız cariye statüsünde mi olur?”
Cevap: İslam’da bu şekilde bir cariye edinme meşru değildir. Bahsedilen kadın şayet kitap ehli, tesettürlü, iffetli bir kâfire kadın ise ve kişi erkeğin kadın üzerine hâkim olduğu, sözünü geçirebildiği bir ortamda yaşıyorsa, o kadın ile hür bir kadın olarak evlenebilirdi.
Ancak Müslüman bir erkeğin, mevcut şartlarda herhangi bir kâfir, fasık veya bid’atçi bir kadınla evlenmesi de caiz değildir. Kitap ehli kâfir kadınlarıyla da mevcut şartlarda evlenmek caiz değildir.
Zira mevcut beşerî küfür kanunları, evlilik durumunda kadına, erkekle eşit velayet haklarını tanımaktadır. İslam ise, Nisa 34. Ayetinde erkeklerin, kadınlar üzerinde kavvam/söz sahibi olmasına hükmetmiştir.
Yine kâfirleri velî edinmeyi, yani onlara müslümanlar üzerine yetki vermeyi yasaklamıştır. İslam, kitap ehli kadınlarla evliliğe, erkeğin kadın üzerinde hâkim olduğu durumlarda ve kadının iffeti muhafazası şartıyla cevaz vermiştir. Günümüzde mevcut küfür yasaları, erkeği kadın üzerine hâkim kılmamaktadır.
Yine kitap ehli kadınlardan tesettüre riayet edeni yok gibidir. Müslüman bir erkek, tesettüre riayet etmeyen bir kitap ehli kadınla veya kendisini islama nispet eden münafık bir açık kadınla yahut Allah’ın emrettiği şekilde değil de, örfe göre örtündüğünü zanneden fasık bir kadınla evlenecek olsa, mevcut küfür sisteminde ona tesettürü emretmeye bile gücü yetmeyecektir! Eşi açık saçık gezmek istese, ona mani olamayacak, müslümanların ahlakının bozulmasında pay sahibi olacak ve kendisi de deyyusluktan nasibini alacaktır!
Veya bid’atçi (Haricî, Mürcie, Şia, Sufî, Kaderî, Cebrî, Mu'tezilî vb.) bir kadınla evlense, onun üzerinde hiçbir yaptırıma sahip olamayacak, çocukları olması halinde, kadının o çocukları bâtıl akideler üzerine yetiştirmesine mani olamayacaktır.
Kadın eğri kaburga kemiğine benzetilmiş, mevcut halinden faydalanmak teşvik edilmiş, kendi halinde serbest bırakılırsa eğriliğin artacağı, zorlandığı takdirde de kırılacağı, yani boşanma gerçekleşeceği haber verilmiştir. Bu sebeple, evlenmeden önce kişinin eşini saliha, tevhid ehli biri olarak seçmesi gerekir. “Evlendikten sonra düzelebilir” şeklindeki düşünce boş bir kuruntudur.
Bu sebeple, kişi tevhid ehli, saliha bir kadınla evlenme imkânına sahip olamıyorsa, evlenmeden sabretmesi, oruçla korunması kendisi için daha hayırlıdır.
Cariyelik müessesesi hakkında insanlar gerekli bilgiye sahip olmadıkları için aşağıda özet bir bilgi aktarma ihtiyacı hâsıl olmuştur:
İslâm'da Cariyelik
Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
﴿ وَإِنْ خِفْتُمْ أَلَّا تُقْسِطُوا فِي الْيَتَامَى فَانْكِحُوا مَا طَابَ لَكُمْ مِنَ النِّسَاءِ مَثْنَى وَثُلَاثَ وَرُبَاعَ فَإِنْ خِفْتُمْ أَلَّا تَعْدِلُوا فَوَاحِدَةً أَوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ ذَلِكَ أَدْنَى أَلَّا تَعُولُوا
 Yetim kızlar hakkında adaletsizlikten korkarsanız, sizin için helal olan kadınlardan ikişer, üçer, dörder nikâhlayın. Yine adaletsizlikten korkarsanız bir tane veya sağ ellerinizin sahip olduğu vardır. İşte bu ayrılmamanız için daha uygundur.” (Nisa 3)
Allah Teâlâ’nın: “sağ ellerinizin sahip olduğu” kavli köle edinilen cariyelerle alakalıdır. Bu mubah, meşru ve İslam’dan önce de yaygın bir uygulama idi. Nitekim semavî kitaplarda zikredilmiştir. Hacer, İbrahim aleyhi's-selâm’ın evlendiği bir cariye idi. İsmail aleyhi's-selâm onun neslindendir ve Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem de İsmail aleyhi's-selâm’ın neslinden gelmiştir.
Kadınların köle ve cariye edinilmeleri eskiden beri yaygın bir uygulama idi bu uygulamanın üç şekli vardı:
Birincisi: Savaşlardır. İki devlet arasında savaş olduğunda galip gelen devlet, yenilen devletin adamlarını ve gençlerini öldürür, geriye kadınlar ve kızlar kalırdı. Onları kendi ülkelerine esir olarak götürür ve satın almak isteyenlere satarlardı.
İkincisi: Fakirliktir. Fakirliğin şiddeti bazen bazı babaların kızlarını satmalarına sürüklemiştir.
Üçüncüsü: El koyma (gasp)tır. Hırsızlar ıssız yollarda ticaret kervanlarına saldırır veya deniz korsanları gemilere baskın yaparlar, diledikleri kadınlara ve kızlara el koyarlar, onları şehirlere götürüp köle pazarlarında satarlardı.
İslam gelince kadınların ve kızların satılması ve el konulması gibi metotları haram kıldı. Savaş esirlerinden köle edinilmesi ise caiz kıldı. Çünkü İslam’a düşmanlık eden devletler, İslam şehirlerine karşı savaşıyor, erkekleri ve gençleri öldürüyor, kadınları ve kızları ise esir ediniyorlardı. Esir alınan kadınları da satıyorlardı. Kâfir ve müşrik erkekler diledikleri müslüman kadınları ve kızları alıyorlardı. Onlardan her biri mubah bir mal haline geliyor, onlara zinakar kadınlar gibi muamele ediyorlardı. Nitekim esir alınan müslüman kadınlar topluluğuna kişi, oğullarıyla, kardeşleriyle ve arkadaşlarıyla beraber ortak oluyorlardı. Bundan dolayı İslam, buna bir misilleme olarak, savaştan sonra esir alınan kâfire kadınları mubah kılmıştır.
Ancak burada müslümanların gayri muslim cariyelere muamelesi ile kâfirlerin müslümanlardan esir aldıkları kadınlara muamelesi arasında büyük bir fark vardır. İslam fıkhı, müslüman efendinin, erkek ya da kadın kölesine nasıl davranması gerektiğini kurallara bağlamış, onlar için birçok haklar tayin etmiştir. Özetle bunlardan bazısı şu şekildedir:
1- Efendinin kölesine Allah’a isyan olan bir şeyi emretmesi veya onu Allah’a itaatten yasaklaması caiz değildir.
2- Kâfir olan kölesini müslüman olmaya zorlamaya hakkı yoktur. Çünkü dinde zorlama yoktur.
3- Kölesini, istemediği bir kimseyle evlendirmeye ve eşini boşaması için zorlama yapmaya hakkı yoktur.
4- Zımmî (yani Yahudî veya Hristiyan olan) kölesine içki içmeyi, domuz eti yemeyi veya kiliseye gitmesini yasaklamaya hakkı yoktur. Zira bunlar onun dinindendir.
5-  Kölesine veya cariyesine gücünün üzerinde zor işler yüklemeye hakkı yoktur.
6- Müslüman efendinin, kölesinin hayatını koruması gerekir. Kölesini öldürmeye, yaralamaya veya kulağını, burnunu kesmek gibi organlardan bir şey kesmeye hakkı yoktur. Eğer efendi, kölesine böyle bir şey yapacak olursa o köleyi azat etmesi vacip olur. Yani kâdî, onu serbest bırakmasını emrederek bu konuda zorlar.
7- Kölenin nafakası, yani ihtiyacına yetecek kadarıyla yiyeceği, giyimi, barınma hakkı, efendisi üzerine vaciptir. Eğer efendi onun nafakasını karşılamaya güç yetiremezse veya gücü yetmesine rağmen bunu yapmazsa kâdî, kölenin nafakasını karşılayacak miktarı temin için o efendinin malından satabilir.
8- Köle hastalandığı veya herhangi bir sebepten iş göremez hale geldiği zaman efendisinin ona infakta bulunması gerekir. Aynı şekilde küçük yaştaki kölesine de infakta bulunması gerekir.
9- Efendinin kölesini iffetli kılması gerekir. Eğer köle bekâr ise onun sapmasından sakınarak evlendirmelidir. Eğer köle bakire bir kadın ise onu evlendirmeli veya onun sapmasından sakınarak kendisi onunla ilişkiye girmelidir. Eğer köle evli ise, onun eşinden faydalanabilmesi için gece ona imkân vermelidir.
10- Efendinin, evli olan cariyesini kocasından ayrılmaya zorlamaya veya gece eşiyle beraber kalmasına mani olmaya hakkı yoktur.
İslam’ın düşmanlarının müslümanlardan esir aldıklarına nasıl davrandıklarını ve müslümanların kâfirlerden aldıkları esirlere davranış şeklini düşünün!
İslam, cariyenin ortalık malı kılınmasını haram kılmış, cariye veya cariyeleri tek bir kişinin mülkiyetine vermiştir. Onun efendisinden başkalarıyla cima etmesini haram kılmıştır.
Yine İslam, ona infak edilmesini, ihtiyacı olan yiyecek ve giyimin sağlanmasını vacip kılmıştır. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem onların hür hanımlar haline gelmeleri için onlarla evlendirerek ikram edilmesine teşvik etmiştir. Yine onların eğitilip öğretilmesini teşvik etmiş, onların dövülmesini yasaklamıştır. Nitekim Ebu Musa el-Eşarî radiyallahu anh’ın rivayet ettiği hadiste Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
مَنْ كَانَتْ لَهُ جَارِيَةٌ فَعَلَّمَهَا وَأَحْسَنَ إلَيْهَا، ثُمَّ أَعْتَقَهَا وَتَزَوَّجَهَا فَذَلِكَ لَهُ أَجْرَانِ
 Kimin cariyesi olur da ona öğretir, ona iyi davranır ve sonra onu azat edip evlendirirse ona iki ecir vardır.”[1]  
Bu evlendirme ecri, öğretme ecri ve azat etme ecridir. Bu kural, onlar için yollarda ve caddelerde kimsesir şekilde terk edilmelerinden daha hayırlıdır. Yani İslam cariyelerin sahiplenilmesini meşru kılarak onların maslahatlarını gözetmiş ve onların şereflerinin ve değerlerinin aşağılanmasından korumuştur.
Nitekim bu kural, onların sahipsiz, gözeticisiz bir şekilde bırakılmaları halinde meydana gelecek fesattan da ülkeleri korumaktadır.
İslam’ın köle edinme ve cariyeler hakkında koyduğu bu kurallar, bu dinin yüceliğinden ve merhametindendir. Köle ve cariye edinme ancak sebeplerinin mevcut olması halinde söz konusudur. Zamanımızda ise bu sebepler bulunmamaktadır.   


[1] Sahih. Buhari (2547) Muslim (154) Ru’yani (471) Ebu Avane (4223) Bezzar (8/7) Haraitî Mekarimu’l-Ahlak (520)

24 Eylül 2018 Pazartesi

Şehirlilerin Bedevîlere Benzemesi ve Bunun Aksi

Şeyh Ebu Muaz el-Çubukâbâdî dedi ki: “Şeyh Abdullah b. Ahmed en-Nahibî (1428) bize umumî icazetle; Ömer b. Hamdan el-Mihrasî’den (1368), o; Ebu’n-Nasr Muhammed b. Abdilkadir b. Salih ed-Dimeşkî el-Hatib’den (1324), o; El-Vecih Abdurrahman b. Muhammed el-Kuzebrî’den (1262), o; Mustafa b. Muhammed eş-Şamî er-Rahmetî’den (1205), o; Abdulganî b. İsmail en-Nablusî’den (1143), o da Necmuddin el-Gazzî rahimehullah’tan rivayet etti. Şeyh Necmuddin el-Gazzî rahimehullah, Husnu’t-Tenebbuh Lima Verade Fi’t-Teşebbuh (10/309 vd.) kitabında dedi ki:
 
Hadarî ve Bedevî
El-Hadar, el-hudra, el-hâdira ve el-hadâre, bâdiyenin aksidir. El-hadâret; şehirde ikamet etmektir. El-Kamus’ta böyle denilir.[1]
Yine orada denilir ki: el-Buduv, el-bâdiye, el-bâdât ve el-bedâvet; hadarın (medeniyetin) aksidir. Tebdî; orada (badiyede) ikamet etmektir. Tebâdî; onlara (bedevîlere) benzemektir.[2]
Es-Sihah’ta şöyle geçer: “el-bedâvet; badiyede ikamet etmektir. El-bâdiye; hâdira’nın (şehrin) aksidir. Sa’leb dedi ki: “el-Bedâvet kelimesini yalnızca Ebu Zeyd’den biliyorum.”[3]
El-Misbahu’l-Munir sahibi dedi ki: “Hadar kelimesi, el-buduvv’un aksidir. Ona nispetle “hadarî” denilir. Hadar; şehirde ikamet etmektir. El-Hadâret (veya el-Hidaret); şehirde yerleşmektir.[4]
Şehirlilerin bedevîlere benzemesine gelince, bunda kabalaşma bulunduğu için aslen mekruhtur.
İmam Ahmed, Ebû Dâvûd, “Hasen” kaydıyla Tirmizî, Nesâî ve Beyhakî, İbn Abbas radiyallahu anhuma’dan rivayet ediyorlar: Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
Badiye’de (kırsalda) yerleşen kabalaşır. Avın peşini takip eden gafil olur. İdarecilere giden fitneye düşer.”[5]
Ebû Dâvûd ve Beyhakî, Ebu Hureyre radiyallahu anh’den rivayet ediyorlar: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
Badiyede (kırsalda) yerleşen kabalaşır. Avın peşini takip eden gafil olur. Yöneticilerin kapısına giden fitneye düşer. Kişi yöneticiye yakınlaştıkça Allah’tan uzaklaşır.”[6]
Es-Sihah’ta şöyle denilmiştir: “Kim bâdiyede yerleşirse kabalaşır” yani kırsalda yerleşen kaba saba hale gelir demektir.”[7]

Arap (Medenî) İle A’rabî (Bedevî) Arasındaki Fark

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Bedeviler küfür ve nifak bakımından daha beterdir. Allah’ın Rasulüne indirdiği sınırları bilmemeye de onlar daha yatkın ve elverişlidir.” (Tevbe 97)
El-A’râb; araplardan bedevî olanlardır. Tekili; “A’rabî”dir. O; Ebu Zeyd ve başkalarının dedikleri gibi; otluk, sulak, çayırlık yerleri ziyaret demektir.
El-Ezherî şu açıklamayı eklemiştir: “İster araplardan olsun, ister azatlılarından olsun her kim badiyede (kırsal alanda) yerleşir ve bedevilere komşuluk ederse, onların kervanlarıyla konup göçerse onlar a’râb (bedeviler)dir. Her kim taşra ve kırsalı terk eder de arap yerleşim yerleri ve şehirlerinde yerleşirse o, fasih konuşanlardan olmasa da araptır.[8]
Kadı el-Beydâvî Tevbe 97. Ayeti hakkında dedi ki: “Yabanilikleri, katılıkları, ilim ehliyle beraber olmamaları ve Kitap ve sünnete kulak vermemeleri sebebiyle bedevîlerde küfür ve nifak şiddetlidir.”[9]
Bütün bunlar bedevileşmenin çirkinliğinin sebebini ortaya koymaktadır.
Hadarî’nin (şehirlinin) bedevîye benzemesi, mertebe olarak bir düşüş ve cehalet seviyesine iniştir. Bu da badiyede (kırsalda) yerleşmekle ve bedevilerle beraber yaşamakla olur. Özellikle de ilim ve dinde fıkıh öğrenmeden bu yapılırsa! Bu yüzden kişi şehirde yaşasa dahi, ilim ve edep ehlinden uzaklaşmak, Kur’an ve sünnet öğreniminden tembellik ve eğlence sebebiyle geri durmak, (….)[10] Cahillerle vakit geçirmek bedevilere benzemeye girer. Şu an insanların genel durumu bu şekildedir. Hatta onlar ilmî meselelerin küçüklerinden olup, her dindar kimsenin anlayabileceği bir şey işitseler, buna tıpkı bedevilerin şaşırdıkları gibi şaşırırlar.
Evet, âlim ve fakih kimsenin; cahil sufilerin ve başkalarının onların mallarını ve sadakalarını almak için gitmeleri gibi değil de, ilim ve fıkıh öğretmek üzere kırsala ve taşraya gitmesi kınanmış bedeviliğe benzemek olmaz.
Nitekim İbn Ebi Hatim, İkrime’den şöyle dediğini rivayet etmiştir: “Eğer topluca cihada çıkmazsanız Allah sizi can yakıcı bir azapla azaplandırır.” (Tevbe 39) ayeti nazil olunca bazı insanlar bedevilerin yanında onlara dini öğretmek için Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’den geri kaldı. Münafıklar da: “Bazıları bedevilerin yanında kalıp savaşa çıkmadı” demeye başladılar. Ayrıca: “Bedevilerin yanında kalanlar helak oldu” dediler. Bunun üzerine:
Mü’minlerin topluca çıkmaları gerekmez. Her topluluktan bir kesim, dinde derin bir kavrayış edinmek ve kavimleri kendilerine geri döndüğünde onları uyarmak için kalsalar! Umulur ki onlar da sakınırlar.” (Tevbe 122) ayeti nazil oldu.”[11]
Ayette ilim öğrenmek ve öğretmek için yolculuk etmenin müstehap olduğuna delil vardır. İlim öğrenmek için kırsaldan şehire yolculuk veya öğretmek için şehirden kırsala yolculuk sahih olur.
Bundan dolayı bedevîlerin, bu zamandaki bedevilerin çoğunun yaptıkları gibi; nimetlenmek, rahatlık ve bina yükseltmek için değil de, ilim ve edep öğrenmek üzere şehirde yerleşerek şehirlilere benzemesi güzeldir. Onlardan lüks ve rahat düşkünü olanlar kırsalı terk edip şehirlerde yerleşiyorlar ve orada binalar yükseltiyorlar. Bu ise Ömer ve Ebu Hureyre radiyallahu anhum’un Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’den rivayet ettikleri Cibril hadisinde bildirdiği üzere kıyamet alametlerindendir.[12]
Bedevilerin şehirlilere bu konularda benzemeleri elbette çirkin işlerdendir ve bundan yasaklanmaları haramlık derecesindedir.
Onların benzeşmelerinin ve şehirlilerin bedevilere benzemesinin hükmü kasıt ve niyetlerine göre değişir. Muhakkak ki anlattığımız durumlar mekruhtur. Bu, övülen bir benzeşme de olabilir. Durumunun örtüşmesinden sonra, diniyle fitnelerden kırsala kaçan, fıkıh ve edeb öğrenerek durumunu kemale erdirmek isteyen kimselerin yaptıkları gibi.
İmam Malik, Buhârî Ebû Dâvûd, Nesâî ve İbn Mâce; Ebu Said el-Hudrî radiyallahu anh’den rivayet ediyorlar: “Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
Müslümanın en hayırlı malının, fitnelerden diniyle kaçarak peşinden dağ yamaçlarından gittiği ve yağmur düşen yerleri izlediği koyun sürüsünün olması yakındır.”[13]
Ebu Nuaym, Zühd’de Beyhaki ve başkaları İbn Mes’ud radiyallahu anh’den rivayet ediyorlar: “Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
İnsanlar üzerine bir zaman gelir, kişi dini hakkında ancak dağ başlarından dağ başlarına kaçmakla veya tilkinin yavrularıyla beraber yaptığı gibi, mağaralardan mağaralara kaçmasıyla selamet bulur.”[14]
Bu ahir zamanda, Allah’a isyan etmeksizin geçinmenin mümkün olmadığı durumda olacaktır. Durum böyle olduğu zaman gurbet helal olur. O zamanda kişinin helâkî, eğer varsa ana babasının, ana babası yoksa hanımı ve çocuklarının, bunlar yoksa akrabalarının ve komşularının yüzündan olacaktır. Onu geçim darlığından dolayı ayıplayacaklar, kendisini helak edecek işlere sokmadıkça gücünün yetmediği şeylere zorlayacaklardır.[15]
Bedevilere en çok benzeşen insanlar şehir dışındaki küçük köy ve kasabalarda yaşayanlardır. Çünkü onlar bedevilerle beraber olurlar. Onlar tarım, çiftçilik ve ırgatlıkla uğraşırlar, “feddâd”dırla, yani aslen gür sesli ve kabadırlar. Nitekim çobanlara; deveciler, inekçiler, eşekçiler denilmiş, tarlalarında ziraat yapmak ve hayvanlarını otlatmak için çadır ve kerpiç evlerde kalanlara, “fellahlar” denilmiştir. Devesini çoğaltan ve iki yüzden bine kadar devesi olanlara da feddâdîn denilmiştir.
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Kabalık ve katı kalplilik; Rebia ve Mudar kabilelerinden kıldan çadırlarda kalan, develerin ve sığırların kuyruklarından tutunan feddadlarda bulunur.” Bunu Buhârî Ebu Mes’ud el-Bedrî radiyallahu anh’den rivayet etmiştir.[16]
Ehlu’l-Veber (kıldan çadırlarda kalanlar); bedevilerdir. Ehlu’l-Meder (çamur ve kerpiçten evde kalanlar) ise şehirlilerdir.
Diğer bir hadiste: “Feddadlar helak oldular” buyrulmuştur. Bunu İbnu’l-Esir en-Nihaye’de zikreder.[17]
Buradaki feddadlar kelimesi, anlattığımız manalardadır. “Helak oldular” sözünün anlamı ise şudur; onlar kendilerini helak edecek işe soktular veya helake yaklaştılar demektir. Zira onlar hayvanları sebebiyle Cuma ve cemaatlerden, ilim ve fıkıh öğrenmekten ve ibadetten meşgul olmuşlardır.
Açıkladığımız üzere bedevilerde kabalık ve katı kalplilik hâkim olduğu için, Allah Teâlâ bedevilerden bir rasul göndermemiştir: “Biz senden önce, ancak şehirler halkından kendilerine vahyettiğimiz adamlar gönderdik.” (Yusuf 109) Çünkü onlar (şehirliler) daha bilgili ve kastedileni daha iyi anlayan hilim sahibi kimselerdir. Bunu İbn Cerir (et-Taberî) ve İbn Ebi Hâtim rivayet etmişlerdir.[18]
Allah Teâlâ’nın, Yusuf aleyhi's-selâm’dan naklettiği: “Sizi badiyeden getirdi” (Yusuf 100) ayetine gelince, Mucahid ve başkaları şöyle demişlerdir: “Yakub aleyhi's-selâm ve oğulları badiye halkına sahiptiler ve kerpiçten evlerde oturuyorlardı. Bazen badiyeye (çöle, kırsala) çıkıyorlardı. Yusuf aleyhi's-selâm onları Mısır’a getirttiği sırada badiyede (kırsalda) idiler.”[19]
Bazı vakitler kırsala özellikle de ağaçlık alanlara, bahar ayında tohumların yeşerdiği vakitlerde ve sonbaharda yaprakların solduğu zamanlarda tefekkür ve ibret almak için çıkmakta sakınca yoktur.
Ebû Dâvûd ve Beyhakî, Aişe radiyallahu anha’dan şöyle dediğini rivayet ettiler: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şu tepeliklerde geziye çıkardı”[20]
Hadiste geçen “et-Tilâ’” kelimesi, tel’â kelimesinin çoğuludur. Bu da tepelik yerler demektir. Denildi ki: “sulak yükseltiler demektir.”
Tirmizî, Muaz radiyallahu anh’den rivayet ediyor: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bahçelerde namazı hoş görürdü.”[21]
Hadiste geçen “el-Hiytân” kelimesi hâit kelimesinin çoğuludur. Bu da duvarla çevrili bahçe demektir.
Kırlara, badiyelere ve sahralara düşünüp tefekkür etmek ve ibret almak için çıkmanın müstehap olmasına delil olarak Allah Teâlâ’nın şu ayeti yeter:
Hiç yeryüzünde dolaşmadılar mı? Zira dolaşsalardı elbette akledecek kalpleri ve işitecek kulakları olurdu. Ama gerçek şu ki, gözler kör olmaz; lâkin göğüsler içindeki kalpler kör olur.” (Hacc 46)
Onlar ibret almak ve basiretle düşünmek dışında amaçlarla; topraklarda ilerliyor, arazilerde geziyor, beldeleri boyluyorlar. Onlar bu bozuk gayeler için değil, faydalı gayeler için dolaşmaya çağırılıyorlar.
Bil ki düşünmek ve ibret almak, badiyelere, kırlara has değildir. Bilakis şehirlerde de bu talep edilir. Zira bir şehirden diğerine gezmek, orada yerleşenler için bir tefekkür sebebidir. Sonra oradan gider ve şu ayette işaret edildiği gibi terk eder:
Onlar, yeryüzünde gezip de kendilerinden öncekilerin âkibetlerinin nasıl olduğuna bakmadılar mı? Onlar, kendilerinden daha güçlü idiler; yeryüzünü kazıp altüst etmişler, onu bunların imar ettiklerinden daha çok imar etmişlerdi. Rasulleri, onlara da açık deliller getirmişlerdi. Zaten Allah onlara zulmedecek değildi; fakat onlar kendi kendilerine zulmetmekteydiler.” (Rum 9)
Onlar yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki, kendilerinden öncekilerin sonu nasıl olmuştur, görsünler! Öncekiler bunlardan daha çoktu, kuvvetçe ve yeryüzündeki eserleri bakımından da daha sağlam idiler. Fakat kazandıkları şeyler onlara asla fayda vermemiştir.” (Mu’min 82)
Bil ki, ayeti kerimelerdeki ibret alma ve basirete dair yönlendirmeler ancak ilimle anlaşılabilir. İnsanlar arasında ilim ehli de çok azdır. Zaman ilerledikçe de azalmaktadır. Çoğunluk cehalet ve hevanın galip gelmesi sebebiyle hidayet bulamazlar. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
Hevâsını kendisine ilah edinen kimseyi gördün mü? Sen ona koruyucu olabilir misin? Yoksa sen, onların çoğunun gerçekten dinleyeceğini yahut düşüneceğini mi sanıyorsun? Hayır, onlar hayvanlar gibidir, hatta onlar yolca daha da sapıktırlar.” (Furkan 43-44)
Fakat insanların çoğu bilmezler. Onlar, dünya hayatının görünen yüzünü bilirler. Ahiretten ise, onlar tamamen gafildirler. Kendi kendilerine, Allah'ın, gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunanları ancak hak olarak ve belirli bir süre için yarattığını hiç düşünmediler mi? İnsanların birçoğu, Rablerine kavuşmayı gerçekten inkâr etmektedirler. Onlar, yeryüzünde gezip de kendilerinden öncekilerin âkibetlerinin nasıl olduğuna bakmadılar mı? Onlar, kendilerinden daha güçlü idiler; yeryüzünü kazıp altüst etmişler, onu bunların imar ettiklerinden daha çok imar etmişlerdi.” (Rum 6-9)
Onları öncelikle kendi nefisleri hakkında tefekkür etmeye irşad ediyor. Çünkü insana en yakın olan şey nefsidir. Yaratılışı hakkında düşünmesine, basiret sahibi olmasına en uygun olan da öncelikle nefsidir. Kendi nefsinde Allah’ın ayetlerini düşünür. Zira Allah Teâlâ’nın insanı yaratışında kesin iman edenler için büyük ayetler vardır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
Yeryüzünde kesin bir bilgiyle inanacak olanlar için ayetler vardır. Ve kendi nefislerinizde de. Yine de görmüyor musunuz?” (Zariyat 20-21)
Sonra onları yeryüzünde dolaşmaya, oralarda kendisinden önceki halkların akibetlerinin ne olduğunu düşünmeye çağırıyor.
Bu hakikatler ve hikmetler kula ancak ilimle açılır. Her âlim ilmi oranında aydınlanır. İlmi arttıkça basireti artar. Basireti arttıkça da Allah Teâlâ’ya yakınlığı artar. Bu yüzden Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “De ki: Rabbim ilmimi artır.” (Taha 114)



[1] Bkz.: Firuzabadî el-Kamusu’l-Muhit (s.481 hadar maddesi)
[2] Bkz.: Firuzabadî el-Kamusu’l-Muhit (s.1269 buduv maddesi)
[3] Bkz.: el-Cevherî, es-Sihah (6/2278 bedâ maddesi)
[4] Bkz.: el-Feyyumî, el-Misbahu’l-Munir (1/140 hadar maddesi)
[5] Ahmed (1/357) Ebû Dâvûd (2859) Tirmizî (2256) Nesâî (4309) Beyhakî Şuabu’l-İman (9402)
[6] Ebû Dâvûd (2860) Beyhakî Şuabu’l-İman (9403)
[7] El-Cevheri es-Sihah (6/2278 bedâ maddesi)
[8] El-Ezherî, Tehzibu’l-Luga (2/218 arab maddesi)
[9] Tefsiru’l-Beydavi (3/167)
[10] Burada kitabın orijinal el yazmalarında silik bir kelime vardır.
[11] İbn Ebî Hâtim Tefsir (6/1798)
[12] Hadisi Muslim Ömer radiyallahu anh’den (no:8) ve Ebu Hureyre radiyallahu anh’den (no:10) rivayet etmiştir.
[13] Malik Muvatta (2/970) Buhârî (19, 6677) Ebû Dâvûd (4267) Nesâî (5036) İbn Mâce (3980)
[14] Ebû Nuaym Hilyetu'l-Evliyâ (2/118) el-Hattabî el-Uzlet (s.10) el-Irakî Tahricu’l-İhya’da (1/371) isnadının zayıf olduğunu söylemiştir. Beyhakî’nin Zühd’ünde İbn Mes’ud radiyallahu anh’den bu rivayet mevcut değildir. Muhtemelen müellif, Hafız Irakî’den nakil yapmış ve hata etmiştir. Zira el-Irakî şöyle demiştir: “el-Hattabî el-Uzlet’te İbn Mes’ud radiyallahu anh’den benzerini rivayet etti. Beyhakî de ez-Zuhd’de benzerini Ebu Hureyre radiyallahu anh’den rivayet etti. Her ikisi de zayıftır.”
[15] Bu, Beyhakî’nin Zühd’de (183) Ebu Hureyre radiyallahu anh’den rivayet ettiği hadisin manasıdır.
[16] Buhârî (3307)
[17] Bkz.: İbnu’l-Esir en-Nihaye Fi Garibi’l-Hadis (3/419)
[18] Taberî Tefsir (13/80) İbn Ebî Hâtim (7/2210) Katade rahimehullah’tan rivayet ettiler.
[19] Bkz.: Suyuti, Durru’l-Mensur (4/589)
[20] Ebû Dâvûd (2478) İbn Hibbân (550) Zayıftır. Şureyk b. Abdillah'ın hafızası bozulmuştur ve bu lafızda tek kalmıştır.
[21] Tirmizî (334) Tirmizî dedi ki: “Garibdir. Ancak el-Hasen b. Ebi’l-Cafer yoluyla rivayetini biliyoruz. El-Hasen b. Ebi Cafer ise Yahya b. Said ve başkaları tarafından zayıf görülmüştür.”

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente estağfiruke ve etûbu ileyk" (Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)