Duâ
1 Kasım 2018 Perşembe
31 Ekim 2018 Çarşamba
Taylasan Giyenin Selamını Almamak
Ziyad b. Hudeyr el-Esedî rahimehullah dedi ki:
قَدِمْتُ عَلَى عُمَرَ بْنِ الْخَطَّابِ
وَعَلَيَّ طَيْلَسَانُ وَشَارِبِي عَافٍ فَسَلَّمْتُ عَلَيْهِ فَرَفَعَ رَأْسَهُ فَنَظَرَ
إِلَيَّ وَلَمْ يَرُدَّ السَّلَامَ فَانْصَرَفْتُ عَنْهُ فَأَتَيْتُ ابْنَهُ عَاصِمًا
فَقُلْتُ لَهُ لَقَدْ رَمَيْت مِنْ أَمِيرِ الْمُؤْمِنِينَ فِي الرَّأْسِ فَقَالَ
سَأَكْفِيكَ ذَلِكَ فَلَقِيَ أَبَاهُ فَقَالَ يَا أَمِيرَ الْمُؤْمِنِينَ أَخُوكَ زِيَادُ
بْنُ حدير يُسَلِّمُ عَلَيْكَ فَلَمْ تَرُدَّ عَلَيْهِ السَّلَامَ فَقَالَ
إِنِّي قَدْ رَأَيْتُ عَلَيْهِ طَيْلَسَانًا وَرَأَيْتُ شَارِبَهُ عَافِيًا قَالَ فَرَجَعَ
إِلَيَّ فَأَخْبَرَنِي فَانْطَلَقْتُ فَقَصَصْتُ شَارِبِي وَكَانَ مَعِي بُرْدٌ شَقَقْتُهُ
فَجَعَلْتُهُ إِزَارًا وَرِدَاءً ثُمَّ أَقْبَلْتُ إِلَى عُمَرَ فَسَلَّمْتُ عَلَيْهِ،
فَقَالَ: وَعَلَيْكَ السَّلَامُ هَذَا أَحْسَنُ مِمَّا كُنْتَ فِيهِ يَا زِيَادُ
“Ömer b. el-Hattab radiyallahu anh’ın yanına geldim. Üzerimde
taylasan vardı ve bıyıklarım uzun idi. Ona selam verdim, başını kaldırıp bana
baktı ve selamını almadı. Onun yanından ayrıldım ve oğlu Asım’a geldim. Ona dedim
ki:
“Mü’minlerin emiri tarafından başımdan vuruldum.” Dedi ki:
“Senin için aracı olurum.” Babasıyla karşılaşınca dedi ki:
“Ey mü’minlerin emiri! Kardeşin Ziyad b. Hudeyr sana selam
vermiş, selamını almamışsın.” Ömer radiyallahu anh dedi ki:
“Ben onun üzerinde taylasan gördüm ve bıyıklarının uzun
olduğunu gördüm.” Asım bana döndü ve durumu haber verdi. Hemen bıyıklarımı
kısalttım. Yanımda bir bürde vardı, onu iki parça yapıp izar (bel altını örten
etek) ve ridâ (omuzların üzerinden atılan atkı) yaptım. Sonra Ömer radiyallahu
anh’e gittim ve selam verdim. Dedi ki:
“Ve aleyke’s-Selam! Bu önceki halinden daha güzel ey Ziyad!”[1]
* Taylasan, bugün Arap ülkelerinde sarık yerine adet
edindikleri bir musibet olan, başın üzerinden atılan örtülerdir. Yahudilerin dinî
kıyafetlerindendir. Aşağıdaki resimlerde görülen şal:
30 Ekim 2018 Salı
Fetih’ten Sonra Hicret Yok, Cihad ve Niyet Vardır Hadisi
Polen yayınları arasında çıkan Fethu’l-Bari muhtasarı tercümesinde
Sahihu’l-Buhari’deki 4309 nolu hadis şu şekilde tercüme edilmiştir:
عَنْ مُجَاهِدٍ، قُلْتُ لِابْنِ عُمَرَ رَضِيَ اللَّهُ
عَنْهُمَا: إِنِّي أُرِيدُ أَنْ أُهَاجِرَ إِلَى الشَّأْمِ، قَالَ: لاَ هِجْرَةَ، وَلَكِنْ جِهَادٌ، فَانْطَلِقْ فَاعْرِضْ
نَفْسَكَ، فَإِنْ وَجَدْتَ شَيْئًا وَإِلَّا رَجَعْتَ
“Mucahid: “İbn Ömer radiyallahu anhuma’ya “Ben Şam’a hicret
etmek istiyorum” dedim. O: “Hicret yoktur. Fakat cihad vardır. Git kendi durumunu
gözden geçir. Eğer (uygun) bir halde olduğunu görürsen (gidersin) değilsen
dönersin.”
Evet, eser bu şekilde tercüme edilmiştir ve tercüme
metinlerden içtihada kalkışan, ilim ehline müracaattan uzak duran avam bu gibi
hatalı tercümeler sebebiyle sapık bid’atçiler haline dönüşmektedir.
Bu yüzden
avamın kesinlikle tercüme edilmiş hadis şerh kitapları yerine hayatta olan ilim
ehliyle irtibatta olması zorunludur. Avam için hadis şerhi kitapları kadar
zararlı bir şey yoktur! Şerh kitaplarından ancak ancak ilim ehli istifade
edebilir. Avam ise âlimlerle istişare halinde yalnızca hadis metinleri okumalı,
anlamadığı konularda şerh kitaplarına değil, hayatta olan âlimlere müracaat
etmelidir.
İnegölde kalplerinde eğrilik bulunan, müteşabihlerin peşinde
koşan ve müslümların arasında fitne tohumları ekmek isteyen bazı sapıklar – ki Bursa
ve İnegöl fitne ve fesat tarlasıdır, salah eksen fesat biter – yukarıda aktardığım
hatalı tercüme sebebiyle yeni bir fitnenin peşine düşmüşlerdir.
Üzerlerine
vacip olan şeyleri değil de, ancak üstlerine vazife olmayan konularda,
hevâlarına uyan bir delil bulabilme arzusuyla yapılan kısır araştırmanın
neticesidir bu. Hâlbuki Allah bu fitne peşinde koşanları daha önce defalarca
imtihandan geçirmiş, her defasında fitne tarafında olmayı tercih etmişler,
suçları görmezden gelinmiş, yine de ibret almamışlardır.
“Onlar görmüyorlar mı ki, her sene, bir yahut iki defa
sınanıyorlar da, yine de tövbe etmiyorlar ve ibret almıyorlar” (Tevbe 126)
Gelelim Buhârî’de yer alan İbn Ömer radiyallahu anhuma
rivayetine:
İbn Hubeyre “Hicret yoktur. Fakat cihad vardır.” Kavlini
şöyle açıklamıştır: “Burada cihadın hicret diye adlandırılmasına karşı çıkma
söz konusudur.”[1]
Kastallanî, Zekeriyya el-Ensari ve Bedruddin el-Aynî Buhârî
şerhlerinde, “Eğer (uygun) bir halde olduğunu görürsen (gidersin) değilsen
dönersin” şeklinde tercüme edilen: “فَإِنْ وَجَدْتَ شَيْئًا وَإِلَّا
رَجَعْتَ” kavlini şöyle açıklamıştır: “Kendinde cihad için kuvvet
bulursan gidersin, aksi halde bu gücü kendinde bulamazsan geri dönersin.” [2]
Görünen o ki, Fethu’l-Bari mütercimleri İbn Ömer radiyallahu
anhuma’nın sözünü anlamamışlar ve bu şekilde hatalı anlayışlara sebep
olabilecek şekilde tercüme etmişlerdir.
Doğrusu şudur: “Mucahid rahimehullah Şam’a cihad etmek için
gitmek istiyordu. Bunu ifade ederken: “Şam’a hicret etmek istiyorum” dedi. İbn
Ömer radiyallahu anhuma da onun cihad yolculuğuna “hicret” ifadesini
kullanmasına karşı çıkarak: “Hicret yok, cihad vardır, git, kendini cihada
arz et, eğer kendinde buna kuvvet bulursan cihad et, aksi halde (güç
bulamazsan) geri dön” dedi.
Evet, cihada hicret demesine karşı çıktı, çünkü hicretten
dönmek irtidattır, cihaddan dönmek ise böyle değildir. Bu, selefin ıstılahları
yerinde kullanmaya gösterdikleri özene bir örnektir. Lakin bu rivayetin,
hicretin iptali manasında delil getiren eblehlerin akılları kalplerinden kilometrelerce
yukarıdadır! Onlar daha önce aktardığımız, Buhârî ve Muslim’in sahihlerinde, Haccac’ın,
Seleme radiyallahu anh’e: “Hicretinden irtidat etmişsin” demesine karşılık,
kendisinin Allah rasulünden izinli olduğunu mazeret göstermesini okumamışlar
mıydı? Haccac ile Seleme radiyallahu anh’ın bu konuşmasının, Fetihten yıllarca
sonra meydana gelmiş olduğunu hiç düşünmediler mi?
Lakin heyhat! Dertleri naslara tabi olmak değil, eğri ya da
doğru ellerinde bir şekilde sopa olsun istiyorlar. Allah’tan afiyet ve selamet
dileriz.
“Fetih’ten sonra hicret yoktur ancak cihad ve niyet
vardır” hadisine gelince, bu durum Kitap ve sünnet naslarında yeterince
açıktır:
Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “İman edip hicret eden ve
Allah yolunda canlarıyla ve mallarıyla cihad edenler ile barındırıp yardım
edenler var ya, işte onlar birbirlerinin velileridirler. İman edip hicret
etmeyenler de hicret edinceye kadar sizin için onların velayetlerinden hiçbir
şey yoktur. Fakat din konusunda sizden yardım isterlerse, yardım etmek sizin
üzerinize borçtur. Ancak sizinle kendileri arasında anlaşma bulunan bir toplum
aleyhine olması müstesna. Şüphesiz Allah yaptıklarınızı hakkıyla görendir.”
(Enfal 72)
Burayde radıyallahu anh’den: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve
sellem bir ordu veya müfreze gönderdiği zaman kendisine özellikle Allah
Teâlâ’dan sakınmasını, beraberindeki Müslümanlara da hayırla davranmasını
öğütlerdi. Sonra şöyle buyururdu:
“Allah Teâlâ’nın yolunda, O’nun adıyla savaşın ve
kâfirlerle çarpışın. Müşriklerden düşmanla karşılaştığın zaman onları üç şeye
davet et. Birini kabul ettiklerinde artık onları bırak.
Onları; İslam’a davet et. Şayet kabul ederlerse onlarla
savaşma. Sonra onlara kendi ülkelerini bırakıp muhacirlerin yurduna göçmelerini
teklif et ve bu durumda muhacirlerin lehine olan şeyin onların da lehine
olduğunu, muhacirlerin aleyhine olan şeyin onların da aleyhine olacağını söyle.
Eğer hicreti kabul etmezlerse bedevî Müslümanların hükmünde
olacaklarını, müminlere uygulanan Allah Teâlâ’nın hükümlerinin onların da
üzerine uygulanacağını bildir. Müslümanlarla birlikte savaşmadıkları sürece
ganimetten ve vergiden pay alamayacaklarını söyle. Şayet kabul etmezlerse
onlardan cizye iste.
Cizyeye razı olurlarsa onları bırak. Ama cizyeye de karşı
çıkarlarsa Allah Teâlâ’dan yardım dile ve onlarla savaş.
Kale halkını kuşatırsan ve senden Allah’ın zimmetini
(güvencesini) ve nebisinin zimmetini isterlerse onlara ne Allah’ın zimmetini ne
de nebisinin zimmetini ver. Lakin onlara kendi zimmetini ve arkadaşlarının
zimmetini ver. Zira sizlerin kendi zimmetinizi delmeniz, Allah’ın zimmetini ve
rasulünün zimmetini delmenizden ehvendir.
Bir kale halkını kuşatırsan ve senden Allah’ın hükmü üzere
muamele etmeni isterlerse onlara Allah’ın hükmü üzere muamele etme. Lakin
onlara kendi hükmün üzere muamele et. Zira onlar hakkında Allah’ın hükmüne
isabet edip etmediğini bilemezsin.”[3]
İbn Abbas radıyallahu anhuma’dan: “Hicret eden mümin hicret
etmeyen müminin velisi ve mirasçısı olamıyordu. Aynı şekilde hicret etmeyen
mümin de hicret eden müminin velisi ve mirasçısı olamıyordu. Bu uygulama, Mekke
feth edilip de insanlar akın akın İslam’a girince: “Sonradan iman
edip hicret edenler ve cihad edenler, işte onlar da sizdendir. Akrabalar
Allah’ın kitabına göre birbirlerine daha yakındır. Muhakkak ki Allah herşeyi
hakkıyla bilendir.”
(Enfal 75) Ayeti ile nesh edildi.”[4]
İbn Abbas radıyallahu anhuma’ya İbn Mes’ud radıyallahu
anh’ın akrabalar dışında azatlıların kişiye mirasçı olamayacaklarını söylediği
nakledilince şöyle dedi: “Heyhat, heyhat! Oysa hicret etmeyenler değil, hicret
edenler birbirlerine mirasçı olurlardı. Sonrasında ise Enfal 75 nazil oldu.”
Böylece İbn Abbas radıyallahu anhuma azatlıların kişiye mirasçı olacağını
söylemiştir.”[5]
Said b. Cubeyr rahimehullah dedi ki: “Bu ayet daha öncesinde
olan kardeşlik akdi, miras konusunda sözleşme ve hicretten dolayı varis olma
gibi uygulamaları nesh etmiştir ve terekenin paylaşımı akrabalara bırakılmıştır…”[6]
[1]
İbn Hubeyre el-İfsah Min Meaniyi’s-Sihah (4/246)
[2]
Kastallani İrşadu’s-Sari (6/400) Ayni Umdetu’l-Kari (17/292) Zekeriyya
el-Ensari Minhatu’l-Bari (7/409)
[3]
Sahih. Muslim (1731) Ahmed (22978)
[4]
Hasen. İbn Ebî Hâtim (9187, 9191,
9193) Ebu Ubeyd Nasihu’l-Kur’an (s.321)
[5]
Sahih. Hâkim (4/344) İbn Ebî Hâtim
(9209)
[6]
Hasen. İbn Ebî Hâtim (9208)
21 Ekim 2018 Pazar
Ölülerle Tevessülün Kâfirlerin Âdeti Olduğu ve Sahabenin Buna Karşı Çıkmaları
Kâfirlerin Danyal Aleyhi's-selâm’ın Cesediyle Tevessül
Etmeleri
Mutarrif b. Malik rahimehullah şöyle demiştir:
شَهِدْتُ
فَتْحَ تُسْتَرَ مَعَ الْأَشْعَرِيِّ فَأَصَبْنَا قَبْرَ دَانْيَالَ بِالسُّوسِ وَكَانُوا
إِذَا اسْتَسْقَوْا خَرَجُوا فَاسْتَسْقَوْا بِهِ فَذَكَرَ الْحَدِيثَ فِيمَا وَجَدُوا
فِيهِ وَكَانَ فِيمَا وَجَدُوا فِيهِ رَبْعَةً فِيهَا كِتَابٌ فَذَكَرَ الْحَدِيثَ
فِي أَجِيرٍ نَصْرَانِيٍّ يُسَمَّى نُعَيْمًا وُهِبَ لَهُ الْكِتَابُ ثُمَّ فِي إِسْلَامِهِ
ثُمَّ فِي قِرَاءَةِ ذَلِكَ الْكِتَابِ وَإِذَا فِيهِ {وَمَنْ يَبْتَغِ غَيْرَ الْإِسْلَامِ
دِينًا فَلَنْ يُقْبَلَ مِنْهُ وَهُوَ فِي الْآخِرَةِ مِنَ الْخَاسِرِينَ} فَأَسْلَمَ
مِنْهُمْ يَوْمَئِذٍ اثْنَانِ وَأَرْبَعُونَ حَبْرًا وَذَلِكَ فِي خِلَافَةِ مُعَاوِيَةَ
فَأَتْحَفَهُمْ وَأَعْطَاهُمْ
“(Ebu Musa) el-Eş’arî radiyallahu anh ile beraber
Tuster’in fethinde bulundum. Danyal aleyhi's-selâm’ın kabrini Sus’ta ele
geçirdik. Sus halkı Yağmur duasına çıkacakları zaman onu götürürler ve onu
vesile kılarak yağmur isterlerdi.” Ravi kabirde buldukları şeylerle ilgili
hadisi zikredip dedi ki:
“Kabirde buldukları şeylerden birisi de içinde bir
kitap bulunan bir kap idi.” Sonra Nuaym adındaki Hıristiyan bir işçiden,
kitabın ona verilmesinden ve adamın müslüman olmasından bahsedip kitapta şu
ayetin yazılı olduğunu söyledi:
“Kim İslâm’dan başka bir dine yönelirse, onunki
kabul edilmeyecektir. O âhirette de kaybedenlerdendir.” (Âl-i İmran 85)
Sonra dedi ki:
“O gün onlardan kırk iki bilgin müslüman oldu. Bu olay
Muaviye’nin hilafeti döneminde olmuştu ve Muaviye onlara hediyeler vermişti.”[1]
Sahabenin Danyal Aleyhi's-selâm’ın Cesediyle Tevessüle
Karşı Çıkmaları
İnsanların Danyal aleyhi's-selâm’ın cesediyle
tevessül etmeleri sebebiyle Ömer radiyallahu anh onun kimsenin bilmediği bir
yere gömülmesini emretmiştir:
Enes radiyallahu anh’den:
أَنَّهُمْ
لَمَّا فَتَحُوا تُسْتَرَ قَالَ وَجَدْنَا رَجُلاً أَنْفُهُ ذِرَاعٌ فِي التَّابُوتِ
كَانُوا يَسْتَظْهِرُونَ أَوْ يَسْتَمْطِرُونَ بِهِ فَكَتَبَ أَبُو مُوسَى إِلَى عُمَرَ
بْنِ الْخَطَّابِ بِذَلِكَ فَكَتَبَ عُمَرُ إِنَّ هَذَا نَبِيٌّ مِنَ الأَنْبِيَاءِ
وَالنَّارُ لاَ تَأْكُلُ الأَنْبِيَاءَ أَوْ الأَرْضُ لاَ تَأْكُلُ الأَنْبِيَاءَ فَكَتَبَ
إِلَيْهِ أَنْ انْظُرْ أَنْتَ وَرَجُلٌ من َأَصْحَابِكَ يَعْنِي أَصْحَابَ أَبِي مُوسَى
فَادْفِنُوهُ فِي مَكَان لاَ يَعْلَمُهُ أَحَدٌ غَيْرُكُمَا قَالَ فَذَهَبْتُ أَنَا
وَأَبُو مُوسَى فَدَفَنَّاهُ
“Tuster feth edildiği zaman tabut içinde burnu bir
zira’ kadar olan bir adam gördük. Tuster halkı onun hürmetiyle zafer diler ve
yağmur isterlerdi. Ebu Musa radiyallahu anh bu konuda Ömer b. el-Hattab
radiyallahu anh’e mektup yazınca Ömer radiyallahu anh şöyle cevap yazdı:
“Bu, nebilerden bir nebidir. Şüphesiz ateş veya toprak
nebilerin cesetlerini yemez. Arkadaşlarından birini al ve sizden başka kimsenin
bilmeyeceği bir yerde onu defnet.” Bunun üzerine ben ve Ebu Musa radiyallahu
anh onu götürüp defnettik.”[2]
Ebu’l-Âliye rahimehullah’tan:
لَمَّا
افْتَتَحْنَا تُسْتَرَ وَجَدْنَا فِي بَيْتِ مَالِ الْهُرْمُزَانِ سَرِيرًا عَلَيْهِ
رَجُلٌ مَيِّتٌ عِنْدَ رَأْسِهِ مُصْحَفٌ لَهُ، فَأَخَذْنَا الْمُصْحَفَ فَحَمَلْنَاهُ
إِلَى عُمَرَ بْنِ الْخَطَّابِ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ، فَدَعَا لَهُ كَعْبًا فَنَسَخَهُ
بِالْعَرَبِيَّةِ أَنَا أَوَّلُ رَجُلٍ مِنَ الْعَرَبِ قَرَأَهُ قَرَأْتُهُ مِثْلَ
مَا أَقْرَأُ الْقُرْآنَ هَذَا فَقُلْتُ لِأَبِي الْعَالِيَةِ مَا كَانَ فِيهِ؟ فَقَالَ
سِيرَتُكُمْ وَأُمُورُكُمْ وَدِينُكُمْ وَلُحُونُ كَلَامِكُمْ، وَمَا هُوَ كَائِنٌ
بَعْدُ قُلْتُ فَمَا صَنَعْتُمْ بِالرَّجُلِ؟ قَالَ حَفَرْنَا بِالنَّهَارِ ثَلَاثَةَ
عَشَرَ قَبْرًا مُتَفَرِّقَةً فَلَمَّا كَانَ فِي اللَّيْلِ دَفَنَّاهُ وَسَوَّيْنَا
الْقُبُورَ كُلَّهَا لِنُعَمِّيَهُ عَلَى النَّاسِ لَا يَنْبُشُونَهُ فَقُلْتُ وَمَا
تَرْجُونَ مِنْهُ؟ قَالَ كَانَتِ السَّمَاءُ إِذَا حُبِسَتْ عَلَيْهِمْ بَرَزُوا بِسَرِيرِهِ
فَيُمْطَرُونَ قُلْتُ مَنْ كُنْتُمْ تَظُنُّونَ الرَّجُلَ؟ قَالَ رَجُلٌ يُقَالُ لَهُ
دَانْيَالُ فَقُلْتُ مُذْ كَمْ وَجَدْتُمُوهُ مَاتَ؟ قَالَ مُذْ ثَلَاثِمِائَةِ سَنَةٍ
فَقُلْتُ مَا كَانَ تَغَيَّرَ شَيْءٌ؟ قَالَ لَا إِلَّا شُعَيْرَاتٌ مِنْ قَفَاهُ إِنَّ
لُحُومَ الْأَنْبِيَاءِ لَا تُبْلِيهَا الْأَرْضُ وَلَا تَأْكُلُهَا السِّبَاعُ
“Tuster’i feth ettiğimiz zaman Hurmuzan’ın
beytu’l-mâlinde üzerinde ölmüş bir adamın bulunduğu bir yatak gördük. Adamın
başının yanında bir kitap vardı. Kitabı alıp Ömer b. el-Hattab radiyallahu
anh’e götürdüğümüzde Kâbu’l-Ahbar rahimehullah’ı çağırıp onun Arapça bir
nüshasını çıkarttırdı. O kitabı Arapça olarak okuyan ilk kişi benim. Onu tıpkı
bu Kur’ân’ı okuduğum gibi okudum. Halid b. Dinar dedi ki:
“Ebu’l-Aliye rahimehullah’a o kitapta ne olduğunu
sorduğumda dedi ki:
“Sizin gidişatınız, işleriniz, sözleriniz ile ileride
meydana gelecek şeyler anlatılıyordu.” Ben:
“Adamı ne yaptınız?” diye sordum. Dedi ki:
“Halkın onu kabirden çıkarmaması için gündüz ayrı ayrı
on üç mezar kazdık. Gece olunca ise adamı defnedip bütün mezarları dümdüz
ettik.” Ben:
“Halkın ondan beklentisi neydi?” diye sordum. Dedi ki:
“Yağmur yağmadığı zaman halk onun cesedini dışarıya
çıkarıp bu şekilde yağmur isterlerdi.” Ben:
“Onun kim olduğunu düşünüyordunuz?” dedim. Dedi ki:
“Danyal denilen kişi olduğunu düşünüyorduk.” Ben:
“Ne kadar zaman önce öldüğünü düşünüyordunuz?” diye
sordum. Dedi ki:
“Üç yüz yıl önce” Ben:
“Adam bu sürede hiç değişmemiş mi?” dedim. Dedi ki:
“Arka tarafından bazı saç telleri değişmişti.
Nebilerin etini toprak çürütmez ve vahşi hayvanlar yemez.”[3]
[1] Buhârî ve Muslim'in şartlarına göre sahih.
Beyhakî Delailu’n-Nubuvve (1/390) İbn Ebî Şeybe (8/31) İbn Ebi Davud el-Mesahif
(s.364) İbn Hazm el-Muhalla (9/45) İbnu’l-Munzir el-Evsat (8171) İbn Asakir
Tarih (58/341, 344, 67/160)
[2] Muslim'in şartına göre sahih. İbn Ebî Şeybe
(8/32)
[3] Buhârî'nin şartına göre sahih. Beyhakî
Delailu’n-Nubuvve (1/381) İbn İshak Siyret (49) Nuaym b. Hammad el-Fiten (37)
Birgivî Ziyaretu’l-Kubur (s.30)
6 Ekim 2018 Cumartesi
Ebu Hanife’yi Savunan Haricî Tekfircilerin Öne Sürdükleri Rivayetlerin Durumu
Uyuz olup kaşınan Sırtlan taifesi ve kuduz olup hırlayan şirk
davetçisi Haricîler, içi hava, dışı hevâ dolu yazılarıyla Hadis Ehline sağdan
soldan saldırılarına devam ediyorlar. Hazmetmekte en çok zorlandıkları
unsurlardan birisi Ebu Hanife’nin, Selef imamları tarafından bid’atçilik ve
hadiste zayıflık ile itham edilmiş olmasıdır. Ebu Hanife Hakkında Sahih
Gerçekler adlı çalışmamda bu konuda selef imamlarından gelen sahih nakilleri aktarmış
bulunuyorum.
30 Eylül 2018 Pazar
İslam’da Cariyelik
Şu şekilde soruldu: “Kâfir birisi, kâfir kızını bize hibe etmesi durumunda bu
kız cariye statüsünde mi olur?”
Cevap: İslam’da bu şekilde bir cariye edinme meşru değildir. Bahsedilen kadın
şayet kitap ehli, tesettürlü, iffetli bir kâfire kadın ise ve kişi erkeğin
kadın üzerine hâkim olduğu, sözünü geçirebildiği bir ortamda yaşıyorsa, o kadın
ile hür bir kadın olarak evlenebilirdi.
Ancak
Müslüman bir erkeğin, mevcut şartlarda herhangi bir kâfir, fasık veya bid’atçi
bir kadınla evlenmesi de caiz değildir. Kitap ehli kâfir kadınlarıyla da mevcut
şartlarda evlenmek caiz değildir.
Zira
mevcut beşerî küfür kanunları, evlilik durumunda kadına, erkekle eşit velayet
haklarını tanımaktadır. İslam ise, Nisa 34. Ayetinde erkeklerin, kadınlar
üzerinde kavvam/söz sahibi olmasına hükmetmiştir.
Yine
kâfirleri velî edinmeyi, yani onlara müslümanlar üzerine yetki vermeyi
yasaklamıştır. İslam, kitap ehli kadınlarla evliliğe, erkeğin kadın üzerinde hâkim
olduğu durumlarda ve kadının iffeti muhafazası şartıyla cevaz vermiştir.
Günümüzde mevcut küfür yasaları, erkeği kadın üzerine hâkim kılmamaktadır.
Yine
kitap ehli kadınlardan tesettüre riayet edeni yok gibidir. Müslüman bir erkek,
tesettüre riayet etmeyen bir kitap ehli kadınla veya kendisini islama nispet
eden münafık bir açık kadınla yahut Allah’ın emrettiği şekilde değil de, örfe
göre örtündüğünü zanneden fasık bir kadınla evlenecek olsa, mevcut küfür
sisteminde ona tesettürü emretmeye bile gücü yetmeyecektir! Eşi açık saçık
gezmek istese, ona mani olamayacak, müslümanların ahlakının bozulmasında pay
sahibi olacak ve kendisi de deyyusluktan nasibini alacaktır!
Veya
bid’atçi (Haricî, Mürcie, Şia, Sufî, Kaderî, Cebrî, Mu'tezilî vb.) bir kadınla evlense, onun üzerinde hiçbir yaptırıma sahip olamayacak, çocukları
olması halinde, kadının o çocukları bâtıl akideler üzerine yetiştirmesine mani
olamayacaktır.
Kadın eğri kaburga kemiğine benzetilmiş, mevcut halinden
faydalanmak teşvik edilmiş, kendi halinde serbest bırakılırsa eğriliğin
artacağı, zorlandığı takdirde de kırılacağı, yani boşanma gerçekleşeceği haber
verilmiştir. Bu sebeple, evlenmeden önce kişinin eşini saliha, tevhid ehli biri
olarak seçmesi gerekir. “Evlendikten sonra düzelebilir” şeklindeki
düşünce boş bir kuruntudur.
Bu
sebeple, kişi tevhid ehli, saliha bir kadınla evlenme imkânına sahip olamıyorsa,
evlenmeden sabretmesi, oruçla korunması kendisi için daha hayırlıdır.
Cariyelik
müessesesi hakkında insanlar gerekli bilgiye sahip olmadıkları için aşağıda
özet bir bilgi aktarma ihtiyacı hâsıl olmuştur:
İslâm'da Cariyelik
Allah
Teâlâ şöyle buyurmuştur:
﴿ وَإِنْ خِفْتُمْ أَلَّا تُقْسِطُوا
فِي الْيَتَامَى فَانْكِحُوا مَا طَابَ لَكُمْ مِنَ النِّسَاءِ مَثْنَى
وَثُلَاثَ وَرُبَاعَ فَإِنْ خِفْتُمْ أَلَّا تَعْدِلُوا
فَوَاحِدَةً أَوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ ذَلِكَ أَدْنَى أَلَّا تَعُولُوا ﴾
“Yetim kızlar hakkında adaletsizlikten korkarsanız,
sizin için helal olan kadınlardan ikişer, üçer, dörder nikâhlayın. Yine
adaletsizlikten korkarsanız bir tane veya sağ ellerinizin sahip olduğu vardır.
İşte bu ayrılmamanız için daha uygundur.” (Nisa 3)
Allah Teâlâ’nın: “sağ ellerinizin sahip olduğu” kavli köle
edinilen cariyelerle alakalıdır. Bu mubah, meşru ve İslam’dan önce de yaygın
bir uygulama idi. Nitekim semavî kitaplarda zikredilmiştir. Hacer, İbrahim aleyhi's-selâm’ın
evlendiği bir cariye idi. İsmail aleyhi's-selâm onun neslindendir ve Muhammed sallallahu
aleyhi ve sellem de İsmail aleyhi's-selâm’ın neslinden gelmiştir.
Kadınların köle ve cariye edinilmeleri eskiden beri yaygın
bir uygulama idi bu uygulamanın üç şekli vardı:
Birincisi: Savaşlardır. İki devlet arasında savaş olduğunda
galip gelen devlet, yenilen devletin adamlarını ve gençlerini öldürür, geriye
kadınlar ve kızlar kalırdı. Onları kendi ülkelerine esir olarak götürür ve
satın almak isteyenlere satarlardı.
İkincisi: Fakirliktir. Fakirliğin şiddeti bazen bazı
babaların kızlarını satmalarına sürüklemiştir.
Üçüncüsü: El koyma (gasp)tır. Hırsızlar ıssız yollarda ticaret
kervanlarına saldırır veya deniz korsanları gemilere baskın yaparlar,
diledikleri kadınlara ve kızlara el koyarlar, onları şehirlere götürüp köle
pazarlarında satarlardı.
İslam gelince kadınların ve kızların satılması ve el
konulması gibi metotları haram kıldı. Savaş esirlerinden köle edinilmesi ise
caiz kıldı. Çünkü İslam’a düşmanlık eden devletler, İslam şehirlerine karşı
savaşıyor, erkekleri ve gençleri öldürüyor, kadınları ve kızları ise esir
ediniyorlardı. Esir alınan kadınları da satıyorlardı. Kâfir ve müşrik erkekler
diledikleri müslüman kadınları ve kızları alıyorlardı. Onlardan her biri mubah
bir mal haline geliyor, onlara zinakar kadınlar gibi muamele ediyorlardı. Nitekim
esir alınan müslüman kadınlar topluluğuna kişi, oğullarıyla, kardeşleriyle ve
arkadaşlarıyla beraber ortak oluyorlardı. Bundan dolayı İslam, buna bir
misilleme olarak, savaştan sonra esir alınan kâfire kadınları mubah kılmıştır.
Ancak burada müslümanların gayri muslim cariyelere muamelesi
ile kâfirlerin müslümanlardan esir aldıkları kadınlara muamelesi arasında büyük
bir fark vardır. İslam fıkhı, müslüman efendinin, erkek ya da kadın kölesine
nasıl davranması gerektiğini kurallara bağlamış, onlar için birçok haklar tayin
etmiştir. Özetle bunlardan bazısı şu şekildedir:
1- Efendinin kölesine Allah’a isyan olan bir şeyi emretmesi
veya onu Allah’a itaatten yasaklaması caiz değildir.
2- Kâfir olan kölesini müslüman olmaya zorlamaya hakkı
yoktur. Çünkü dinde zorlama yoktur.
3- Kölesini, istemediği bir kimseyle evlendirmeye ve eşini
boşaması için zorlama yapmaya hakkı yoktur.
4- Zımmî (yani Yahudî veya Hristiyan olan) kölesine içki
içmeyi, domuz eti yemeyi veya kiliseye gitmesini yasaklamaya hakkı yoktur. Zira
bunlar onun dinindendir.
5- Kölesine veya
cariyesine gücünün üzerinde zor işler yüklemeye hakkı yoktur.
6- Müslüman efendinin, kölesinin hayatını koruması gerekir. Kölesini
öldürmeye, yaralamaya veya kulağını, burnunu kesmek gibi organlardan bir şey
kesmeye hakkı yoktur. Eğer efendi, kölesine böyle bir şey yapacak olursa o
köleyi azat etmesi vacip olur. Yani kâdî, onu serbest bırakmasını emrederek bu
konuda zorlar.
7- Kölenin nafakası, yani ihtiyacına yetecek kadarıyla yiyeceği,
giyimi, barınma hakkı, efendisi üzerine vaciptir. Eğer efendi onun nafakasını
karşılamaya güç yetiremezse veya gücü yetmesine rağmen bunu yapmazsa kâdî, kölenin
nafakasını karşılayacak miktarı temin için o efendinin malından satabilir.
8- Köle hastalandığı veya herhangi bir sebepten iş göremez
hale geldiği zaman efendisinin ona infakta bulunması gerekir. Aynı şekilde
küçük yaştaki kölesine de infakta bulunması gerekir.
9- Efendinin kölesini iffetli kılması gerekir. Eğer köle bekâr
ise onun sapmasından sakınarak evlendirmelidir. Eğer köle bakire bir kadın ise
onu evlendirmeli veya onun sapmasından sakınarak kendisi onunla ilişkiye
girmelidir. Eğer köle evli ise, onun eşinden faydalanabilmesi için gece ona imkân
vermelidir.
10- Efendinin, evli olan cariyesini kocasından ayrılmaya
zorlamaya veya gece eşiyle beraber kalmasına mani olmaya hakkı yoktur.
İslam’ın
düşmanlarının müslümanlardan esir aldıklarına nasıl davrandıklarını ve
müslümanların kâfirlerden aldıkları esirlere davranış şeklini düşünün!
İslam,
cariyenin ortalık malı kılınmasını haram kılmış, cariye veya cariyeleri tek bir
kişinin mülkiyetine vermiştir. Onun efendisinden başkalarıyla cima etmesini
haram kılmıştır.
Yine
İslam, ona infak edilmesini, ihtiyacı olan yiyecek ve giyimin sağlanmasını
vacip kılmıştır. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem onların hür hanımlar
haline gelmeleri için onlarla evlendirerek ikram edilmesine teşvik etmiştir.
Yine onların eğitilip öğretilmesini teşvik etmiş, onların dövülmesini
yasaklamıştır. Nitekim Ebu Musa el-Eşarî radiyallahu anh’ın rivayet ettiği
hadiste Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
مَنْ كَانَتْ لَهُ جَارِيَةٌ فَعَلَّمَهَا
وَأَحْسَنَ إلَيْهَا، ثُمَّ أَعْتَقَهَا وَتَزَوَّجَهَا فَذَلِكَ لَهُ أَجْرَانِ
“Kimin cariyesi olur da ona öğretir, ona
iyi davranır ve sonra onu azat edip evlendirirse ona iki ecir vardır.”[1]
Bu
evlendirme ecri, öğretme ecri ve azat etme ecridir. Bu kural, onlar için
yollarda ve caddelerde kimsesir şekilde terk edilmelerinden daha hayırlıdır.
Yani İslam cariyelerin sahiplenilmesini meşru kılarak onların maslahatlarını
gözetmiş ve onların şereflerinin ve değerlerinin aşağılanmasından korumuştur.
Nitekim
bu kural, onların sahipsiz, gözeticisiz bir şekilde bırakılmaları halinde
meydana gelecek fesattan da ülkeleri korumaktadır.
İslam’ın
köle edinme ve cariyeler hakkında koyduğu bu kurallar, bu dinin yüceliğinden ve
merhametindendir. Köle ve cariye edinme ancak sebeplerinin mevcut olması
halinde söz konusudur. Zamanımızda ise bu sebepler bulunmamaktadır.
[1]
Sahih.
Buhari (2547) Muslim (154) Ru’yani (471) Ebu Avane (4223) Bezzar (8/7) Haraitî Mekarimu’l-Ahlak (520)
24 Eylül 2018 Pazartesi
Şehirlilerin Bedevîlere Benzemesi ve Bunun Aksi
Şeyh Ebu Muaz el-Çubukâbâdî dedi ki: “Şeyh Abdullah b. Ahmed
en-Nahibî (1428) bize umumî icazetle; Ömer b. Hamdan el-Mihrasî’den (1368), o;
Ebu’n-Nasr Muhammed b. Abdilkadir b. Salih ed-Dimeşkî el-Hatib’den (1324), o;
El-Vecih Abdurrahman b. Muhammed el-Kuzebrî’den (1262), o; Mustafa b. Muhammed
eş-Şamî er-Rahmetî’den (1205), o; Abdulganî b. İsmail en-Nablusî’den (1143), o
da Necmuddin el-Gazzî rahimehullah’tan rivayet etti. Şeyh Necmuddin el-Gazzî
rahimehullah, Husnu’t-Tenebbuh Lima Verade Fi’t-Teşebbuh (10/309 vd.) kitabında
dedi ki:
Hadarî ve Bedevî
El-Hadar, el-hudra, el-hâdira ve el-hadâre, bâdiyenin
aksidir. El-hadâret; şehirde ikamet etmektir. El-Kamus’ta böyle denilir.[1]
Yine orada denilir ki: el-Buduv, el-bâdiye, el-bâdât ve
el-bedâvet; hadarın (medeniyetin) aksidir. Tebdî; orada (badiyede)
ikamet etmektir. Tebâdî; onlara (bedevîlere) benzemektir.[2]
Es-Sihah’ta şöyle geçer: “el-bedâvet; badiyede ikamet
etmektir. El-bâdiye; hâdira’nın (şehrin) aksidir. Sa’leb dedi ki: “el-Bedâvet
kelimesini yalnızca Ebu Zeyd’den biliyorum.”[3]
El-Misbahu’l-Munir sahibi dedi ki: “Hadar kelimesi, el-buduvv’un
aksidir. Ona nispetle “hadarî” denilir. Hadar; şehirde ikamet
etmektir. El-Hadâret (veya el-Hidaret); şehirde yerleşmektir.[4]
Şehirlilerin bedevîlere benzemesine gelince, bunda kabalaşma
bulunduğu için aslen mekruhtur.
İmam Ahmed, Ebû Dâvûd, “Hasen” kaydıyla Tirmizî, Nesâî ve
Beyhakî, İbn Abbas radiyallahu anhuma’dan rivayet ediyorlar: Nebî sallallahu
aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Badiye’de (kırsalda) yerleşen kabalaşır. Avın peşini
takip eden gafil olur. İdarecilere giden fitneye düşer.”[5]
Ebû Dâvûd ve Beyhakî, Ebu Hureyre radiyallahu anh’den
rivayet ediyorlar: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Badiyede (kırsalda) yerleşen kabalaşır. Avın peşini
takip eden gafil olur. Yöneticilerin kapısına giden fitneye düşer. Kişi
yöneticiye yakınlaştıkça Allah’tan uzaklaşır.”[6]
Es-Sihah’ta şöyle denilmiştir: “Kim bâdiyede yerleşirse
kabalaşır” yani kırsalda yerleşen kaba saba hale gelir demektir.”[7]
Arap (Medenî) İle A’rabî (Bedevî) Arasındaki Fark
Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Bedeviler küfür ve nifak
bakımından daha beterdir. Allah’ın Rasulüne indirdiği sınırları bilmemeye de
onlar daha yatkın ve elverişlidir.” (Tevbe 97)
El-A’râb; araplardan bedevî olanlardır. Tekili; “A’rabî”dir.
O; Ebu Zeyd ve başkalarının dedikleri gibi; otluk, sulak, çayırlık yerleri
ziyaret demektir.
El-Ezherî şu açıklamayı eklemiştir: “İster araplardan olsun,
ister azatlılarından olsun her kim badiyede (kırsal alanda) yerleşir ve
bedevilere komşuluk ederse, onların kervanlarıyla konup göçerse onlar a’râb
(bedeviler)dir. Her kim taşra ve kırsalı terk eder de arap yerleşim yerleri ve
şehirlerinde yerleşirse o, fasih konuşanlardan olmasa da araptır.[8]
Kadı el-Beydâvî Tevbe 97. Ayeti hakkında dedi ki:
“Yabanilikleri, katılıkları, ilim ehliyle beraber olmamaları ve Kitap ve
sünnete kulak vermemeleri sebebiyle bedevîlerde küfür ve nifak şiddetlidir.”[9]
Bütün bunlar bedevileşmenin çirkinliğinin sebebini ortaya
koymaktadır.
Hadarî’nin (şehirlinin) bedevîye benzemesi, mertebe olarak
bir düşüş ve cehalet seviyesine iniştir. Bu da badiyede (kırsalda) yerleşmekle
ve bedevilerle beraber yaşamakla olur. Özellikle de ilim ve dinde fıkıh
öğrenmeden bu yapılırsa! Bu yüzden kişi şehirde yaşasa dahi, ilim ve edep
ehlinden uzaklaşmak, Kur’an ve sünnet öğreniminden tembellik ve eğlence
sebebiyle geri durmak, (….)[10]
Cahillerle vakit geçirmek bedevilere benzemeye girer. Şu an insanların genel
durumu bu şekildedir. Hatta onlar ilmî meselelerin küçüklerinden olup, her
dindar kimsenin anlayabileceği bir şey işitseler, buna tıpkı bedevilerin
şaşırdıkları gibi şaşırırlar.
Evet, âlim ve fakih kimsenin; cahil sufilerin ve
başkalarının onların mallarını ve sadakalarını almak için gitmeleri gibi değil
de, ilim ve fıkıh öğretmek üzere kırsala ve taşraya gitmesi kınanmış bedeviliğe
benzemek olmaz.
Nitekim İbn Ebi Hatim,
İkrime’den şöyle dediğini rivayet etmiştir: “Eğer topluca cihada çıkmazsanız Allah sizi can yakıcı bir
azapla azaplandırır.”
(Tevbe 39) ayeti nazil olunca bazı insanlar bedevilerin yanında onlara dini
öğretmek için Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’den geri kaldı. Münafıklar da:
“Bazıları bedevilerin yanında kalıp savaşa çıkmadı” demeye başladılar. Ayrıca:
“Bedevilerin yanında kalanlar helak oldu” dediler. Bunun üzerine:
“Mü’minlerin topluca çıkmaları gerekmez. Her topluluktan
bir kesim, dinde derin bir kavrayış edinmek ve kavimleri kendilerine geri
döndüğünde onları uyarmak için kalsalar! Umulur ki onlar da sakınırlar.”
(Tevbe 122) ayeti nazil oldu.”[11]
Ayette ilim öğrenmek ve öğretmek için yolculuk etmenin müstehap
olduğuna delil vardır. İlim öğrenmek için kırsaldan şehire yolculuk veya
öğretmek için şehirden kırsala yolculuk sahih olur.
Bundan dolayı bedevîlerin, bu zamandaki bedevilerin çoğunun
yaptıkları gibi; nimetlenmek, rahatlık ve bina yükseltmek için değil de, ilim
ve edep öğrenmek üzere şehirde yerleşerek şehirlilere benzemesi güzeldir.
Onlardan lüks ve rahat düşkünü olanlar kırsalı terk edip şehirlerde
yerleşiyorlar ve orada binalar yükseltiyorlar. Bu ise Ömer ve Ebu Hureyre
radiyallahu anhum’un Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’den rivayet ettikleri
Cibril hadisinde bildirdiği üzere kıyamet alametlerindendir.[12]
Bedevilerin şehirlilere bu konularda benzemeleri elbette
çirkin işlerdendir ve bundan yasaklanmaları haramlık derecesindedir.
Onların benzeşmelerinin ve şehirlilerin bedevilere
benzemesinin hükmü kasıt ve niyetlerine göre değişir. Muhakkak ki anlattığımız
durumlar mekruhtur. Bu, övülen bir benzeşme de olabilir. Durumunun örtüşmesinden
sonra, diniyle fitnelerden kırsala kaçan, fıkıh ve edeb öğrenerek durumunu
kemale erdirmek isteyen kimselerin yaptıkları gibi.
İmam Malik, Buhârî Ebû Dâvûd, Nesâî ve İbn Mâce; Ebu Said
el-Hudrî radiyallahu anh’den rivayet ediyorlar: “Nebî sallallahu aleyhi ve
sellem şöyle buyurdu:
““Müslümanın
en hayırlı malının, fitnelerden diniyle kaçarak peşinden dağ yamaçlarından
gittiği ve yağmur düşen yerleri izlediği koyun sürüsünün olması yakındır.”[13]
Ebu Nuaym, Zühd’de Beyhaki ve başkaları İbn Mes’ud radiyallahu
anh’den rivayet ediyorlar: “Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“İnsanlar üzerine bir zaman gelir, kişi dini hakkında
ancak dağ başlarından dağ başlarına kaçmakla veya tilkinin yavrularıyla beraber
yaptığı gibi, mağaralardan mağaralara kaçmasıyla selamet bulur.”[14]
Bu ahir zamanda, Allah’a isyan etmeksizin geçinmenin mümkün
olmadığı durumda olacaktır. Durum böyle olduğu zaman gurbet helal olur. O
zamanda kişinin helâkî, eğer varsa ana babasının, ana babası yoksa hanımı ve
çocuklarının, bunlar yoksa akrabalarının ve komşularının yüzündan olacaktır.
Onu geçim darlığından dolayı ayıplayacaklar, kendisini helak edecek işlere
sokmadıkça gücünün yetmediği şeylere zorlayacaklardır.[15]
Bedevilere en çok benzeşen insanlar şehir dışındaki küçük
köy ve kasabalarda yaşayanlardır. Çünkü onlar bedevilerle beraber olurlar.
Onlar tarım, çiftçilik ve ırgatlıkla uğraşırlar, “feddâd”dırla, yani aslen gür
sesli ve kabadırlar. Nitekim çobanlara; deveciler, inekçiler, eşekçiler
denilmiş, tarlalarında ziraat yapmak ve hayvanlarını otlatmak için çadır ve
kerpiç evlerde kalanlara, “fellahlar” denilmiştir. Devesini çoğaltan ve iki
yüzden bine kadar devesi olanlara da feddâdîn denilmiştir.
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Kabalık
ve katı kalplilik; Rebia ve Mudar kabilelerinden kıldan çadırlarda kalan,
develerin ve sığırların kuyruklarından tutunan feddadlarda bulunur.” Bunu
Buhârî Ebu Mes’ud el-Bedrî radiyallahu anh’den rivayet etmiştir.[16]
Ehlu’l-Veber (kıldan çadırlarda kalanlar); bedevilerdir.
Ehlu’l-Meder (çamur ve kerpiçten evde kalanlar) ise şehirlilerdir.
Diğer bir hadiste: “Feddadlar helak oldular”
buyrulmuştur. Bunu İbnu’l-Esir en-Nihaye’de zikreder.[17]
Buradaki feddadlar kelimesi, anlattığımız manalardadır.
“Helak oldular” sözünün anlamı ise şudur; onlar kendilerini helak edecek işe
soktular veya helake yaklaştılar demektir. Zira onlar hayvanları sebebiyle Cuma
ve cemaatlerden, ilim ve fıkıh öğrenmekten ve ibadetten meşgul olmuşlardır.
Açıkladığımız üzere bedevilerde kabalık ve katı kalplilik
hâkim olduğu için, Allah Teâlâ bedevilerden bir rasul göndermemiştir: “Biz
senden önce, ancak şehirler halkından kendilerine vahyettiğimiz adamlar
gönderdik.” (Yusuf 109) Çünkü onlar (şehirliler) daha bilgili ve kastedileni
daha iyi anlayan hilim sahibi kimselerdir. Bunu İbn Cerir (et-Taberî) ve İbn
Ebi Hâtim rivayet etmişlerdir.[18]
Allah Teâlâ’nın, Yusuf aleyhi's-selâm’dan naklettiği: “Sizi
badiyeden getirdi” (Yusuf 100) ayetine gelince, Mucahid ve başkaları şöyle
demişlerdir: “Yakub aleyhi's-selâm ve oğulları badiye halkına sahiptiler ve
kerpiçten evlerde oturuyorlardı. Bazen badiyeye (çöle, kırsala) çıkıyorlardı.
Yusuf aleyhi's-selâm onları Mısır’a getirttiği sırada badiyede (kırsalda)
idiler.”[19]
Bazı vakitler kırsala özellikle de ağaçlık alanlara, bahar
ayında tohumların yeşerdiği vakitlerde ve sonbaharda yaprakların solduğu
zamanlarda tefekkür ve ibret almak için çıkmakta sakınca yoktur.
Ebû Dâvûd ve Beyhakî, Aişe radiyallahu anha’dan şöyle
dediğini rivayet ettiler: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şu tepeliklerde geziye
çıkardı”[20]
Hadiste geçen “et-Tilâ’” kelimesi, tel’â kelimesinin
çoğuludur. Bu da tepelik yerler demektir. Denildi ki: “sulak yükseltiler
demektir.”
Tirmizî, Muaz radiyallahu anh’den rivayet ediyor: “Rasûlullah
sallallahu aleyhi ve sellem bahçelerde namazı hoş görürdü.”[21]
Hadiste geçen “el-Hiytân” kelimesi hâit kelimesinin
çoğuludur. Bu da duvarla çevrili bahçe demektir.
Kırlara, badiyelere ve sahralara düşünüp tefekkür etmek ve
ibret almak için çıkmanın müstehap olmasına delil olarak Allah Teâlâ’nın şu
ayeti yeter:
“Hiç yeryüzünde
dolaşmadılar mı? Zira dolaşsalardı elbette akledecek kalpleri ve işitecek
kulakları olurdu. Ama gerçek şu ki, gözler kör olmaz; lâkin göğüsler içindeki
kalpler kör olur.” (Hacc 46)
Onlar ibret almak ve
basiretle düşünmek dışında amaçlarla; topraklarda ilerliyor, arazilerde
geziyor, beldeleri boyluyorlar. Onlar bu bozuk gayeler için değil, faydalı
gayeler için dolaşmaya çağırılıyorlar.
Bil ki düşünmek ve
ibret almak, badiyelere, kırlara has değildir. Bilakis şehirlerde de bu talep
edilir. Zira bir şehirden diğerine gezmek, orada yerleşenler için bir tefekkür
sebebidir. Sonra oradan gider ve şu ayette işaret edildiği gibi terk eder:
“Onlar, yeryüzünde
gezip de kendilerinden öncekilerin âkibetlerinin nasıl olduğuna bakmadılar mı?
Onlar, kendilerinden daha güçlü idiler; yeryüzünü kazıp altüst etmişler, onu
bunların imar ettiklerinden daha çok imar etmişlerdi. Rasulleri, onlara da açık
deliller getirmişlerdi. Zaten Allah onlara zulmedecek değildi; fakat onlar
kendi kendilerine zulmetmekteydiler.” (Rum 9)
“Onlar yeryüzünde
gezip dolaşmadılar mı ki, kendilerinden öncekilerin sonu nasıl olmuştur,
görsünler! Öncekiler bunlardan daha çoktu, kuvvetçe ve yeryüzündeki eserleri
bakımından da daha sağlam idiler. Fakat kazandıkları şeyler onlara asla fayda
vermemiştir.” (Mu’min 82)
Bil ki, ayeti
kerimelerdeki ibret alma ve basirete dair yönlendirmeler ancak ilimle
anlaşılabilir. İnsanlar arasında ilim ehli de çok azdır. Zaman ilerledikçe de
azalmaktadır. Çoğunluk cehalet ve hevanın galip gelmesi sebebiyle hidayet
bulamazlar. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
“Hevâsını kendisine
ilah edinen kimseyi gördün mü? Sen ona koruyucu olabilir misin? Yoksa sen,
onların çoğunun gerçekten dinleyeceğini yahut düşüneceğini mi sanıyorsun?
Hayır, onlar hayvanlar gibidir, hatta onlar yolca daha da sapıktırlar.”
(Furkan 43-44)
“Fakat insanların
çoğu bilmezler. Onlar, dünya hayatının görünen yüzünü bilirler. Ahiretten ise,
onlar tamamen gafildirler. Kendi kendilerine, Allah'ın, gökleri, yeri ve
ikisinin arasında bulunanları ancak hak olarak ve belirli bir süre için
yarattığını hiç düşünmediler mi? İnsanların birçoğu, Rablerine kavuşmayı
gerçekten inkâr etmektedirler. Onlar, yeryüzünde gezip de kendilerinden öncekilerin
âkibetlerinin nasıl olduğuna bakmadılar mı? Onlar, kendilerinden daha güçlü
idiler; yeryüzünü kazıp altüst etmişler, onu bunların imar ettiklerinden daha
çok imar etmişlerdi.” (Rum 6-9)
Onları öncelikle kendi
nefisleri hakkında tefekkür etmeye irşad ediyor. Çünkü insana en yakın olan şey
nefsidir. Yaratılışı hakkında düşünmesine, basiret sahibi olmasına en uygun
olan da öncelikle nefsidir. Kendi nefsinde Allah’ın ayetlerini düşünür. Zira
Allah Teâlâ’nın insanı yaratışında kesin iman edenler için büyük ayetler
vardır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
“Yeryüzünde
kesin bir bilgiyle inanacak olanlar için ayetler vardır. Ve kendi
nefislerinizde de. Yine de görmüyor musunuz?” (Zariyat 20-21)
Sonra onları yeryüzünde dolaşmaya, oralarda kendisinden
önceki halkların akibetlerinin ne olduğunu düşünmeye çağırıyor.
Bu hakikatler ve hikmetler kula ancak ilimle açılır. Her
âlim ilmi oranında aydınlanır. İlmi arttıkça basireti artar. Basireti arttıkça
da Allah Teâlâ’ya yakınlığı artar. Bu yüzden Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “De
ki: Rabbim ilmimi artır.” (Taha 114)
[1]
Bkz.: Firuzabadî el-Kamusu’l-Muhit (s.481 hadar maddesi)
[2]
Bkz.: Firuzabadî el-Kamusu’l-Muhit (s.1269 buduv maddesi)
[3]
Bkz.: el-Cevherî, es-Sihah (6/2278 bedâ maddesi)
[4]
Bkz.: el-Feyyumî, el-Misbahu’l-Munir (1/140 hadar maddesi)
[5]
Ahmed (1/357) Ebû Dâvûd (2859) Tirmizî (2256) Nesâî (4309) Beyhakî Şuabu’l-İman
(9402)
[6]
Ebû Dâvûd (2860) Beyhakî Şuabu’l-İman (9403)
[7]
El-Cevheri es-Sihah (6/2278 bedâ maddesi)
[8]
El-Ezherî, Tehzibu’l-Luga (2/218 arab maddesi)
[9]
Tefsiru’l-Beydavi (3/167)
[10]
Burada kitabın orijinal el yazmalarında silik bir kelime vardır.
[11]
İbn Ebî Hâtim Tefsir (6/1798)
[12]
Hadisi Muslim Ömer radiyallahu anh’den (no:8) ve Ebu Hureyre radiyallahu
anh’den (no:10) rivayet etmiştir.
[13]
Malik Muvatta (2/970) Buhârî (19, 6677) Ebû Dâvûd (4267) Nesâî (5036) İbn Mâce
(3980)
[14]
Ebû Nuaym Hilyetu'l-Evliyâ (2/118) el-Hattabî el-Uzlet (s.10) el-Irakî
Tahricu’l-İhya’da (1/371) isnadının zayıf olduğunu söylemiştir. Beyhakî’nin
Zühd’ünde İbn Mes’ud radiyallahu anh’den bu rivayet mevcut değildir. Muhtemelen
müellif, Hafız Irakî’den nakil yapmış ve hata etmiştir. Zira el-Irakî şöyle
demiştir: “el-Hattabî el-Uzlet’te İbn Mes’ud radiyallahu anh’den benzerini
rivayet etti. Beyhakî de ez-Zuhd’de benzerini Ebu Hureyre radiyallahu anh’den
rivayet etti. Her ikisi de zayıftır.”
[15]
Bu, Beyhakî’nin Zühd’de (183) Ebu Hureyre radiyallahu anh’den rivayet ettiği
hadisin manasıdır.
[16]
Buhârî (3307)
[17]
Bkz.: İbnu’l-Esir en-Nihaye Fi Garibi’l-Hadis (3/419)
[18]
Taberî Tefsir (13/80) İbn Ebî Hâtim (7/2210) Katade rahimehullah’tan rivayet
ettiler.
[19]
Bkz.: Suyuti, Durru’l-Mensur (4/589)
[20]
Ebû Dâvûd (2478) İbn Hibbân (550) Zayıftır. Şureyk b. Abdillah'ın hafızası bozulmuştur ve bu lafızda tek kalmıştır.
[21]
Tirmizî (334) Tirmizî dedi ki: “Garibdir. Ancak el-Hasen b. Ebi’l-Cafer yoluyla
rivayetini biliyoruz. El-Hasen b. Ebi Cafer ise Yahya b. Said ve başkaları
tarafından zayıf görülmüştür.”
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente estağfiruke ve etûbu ileyk" (Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)

