Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

12 Haziran 2022 Pazar

Küfre Düşüren Duâlardan Sakınmak!

 Kâfir için rahmet dilemek veya onun için cenaze namazı kılmanın haramlığında icma edilmiştir. Bu aynı zamanda duâda haddi aşmaktır. Allah Teâla şöyle buyurmuştur:

مَا كَانَ لِلنَّبِيِّ وَالَّذِينَ آمَنُوا أَنْ يَسْتَغْفِرُوا لِلْمُشْرِكِينَ وَلَوْ كَانُوا أُولِي قُرْبَى مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمْ أَنَّهُمْ أَصْحَابُ الْجَحِيمِ 

Kendilerine cehennemlikler oldukları açıklandıktan sonra yakınları dahi olsa müşrikler için bağışlanma dilemeleri Nebi’ye de, iman edenlere de yaraşmaz.” (Tevbe 113)

Şeyhulislam İbn Teymiyye rahimehullah Mecmuu’l-Fetava’da şöyle demiştir: “Allah Teâlâ:

ادْعُوا رَبَّكُمْ تَضَرُّعًا وَخُفْيَةً إِنَّهُ لَا يُحِبُّ الْمُعْتَدِينَ

 Rabbinize yalvararak ve gizlice dua edin. Muhakkak ki O haddi aşanları sevmez” (A’raf 55) buyurmuştur. Bu duada haddi aşmak hakkındadır. Kulun Rab’den yapmayacağı bir şeyi istemesi de duada haddi aşmaktandır. Mesela kendisi nebilerden olmadığı halde nebilerin makamını istemesi, müşrikler için bağışlanma dilemesi ve benzerleri böyledir…”

Bu mesele tehlikelidir. Çünkü icmaya aykırıdır. Bazı ilim ehli bunu yapanın tekfirini de zikretmiştir. El-Karafî  el-Furuk’ta (4/260 vd.) şöyle demiştir:

“Küfre varan dua dört kısımdır:

Birinci kısım: Dua eden kimsenin kitap ve sünnetten vahyin kesin delaletiyle sabit olmuş bir şeyin nefyini talep etmesidir.

Birinci örnek: “Allah’ım! Seni inkar edene azap etme veya onu bağışla” demektir. Nitekim vahyin kesin delili, Allah Teâlâ’ya kafir olarak ölen herkesin azap göreceğine delalet etmektedir. Allah Teala şöyle buyurmuştur: “Muhakkak ki Allah kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz.” (Nisa 48) Ve daha başka naslar da vardır. Bu durumda böyle bir istek küfür olur. Çünkü Allah Teala’nın haber verdiği şeyi yalanlamasını talep etmektir. Böyle bir talep ise küfürdür. Bu dua bir küfürdür.

İkinci örnek: “Allah’ım! Falan kafiri cehennemde kalıcı kılma” demektir. Hâlbuki kesin naslar her bir kâfirin cehennemde kalıcı olduğuna delalet etmektedir. Bu durumda böyle dua eden kimse Allah Teâlâ’nın verdiği haberi yalanlamayı talep etmektedir ve duası bir küfürdür.

Üçüncü örnek: Allah Teâlâ’ya dua eden kimsenin yeniden dirilmemeyi, böylece kıyamet gününün şiddetli hallerinden muaf olmayı istemesidir. Hâlbuki Allah Teâlâ insan ve cinlerden herkesin öldükten sonra diriltileceklerini haber vermiştir. Bu durumda böyle bir dua küfürdür. Çünkü Allah Teala’dan verdiği haberi yalanlaması istenmektedir.

İkinci kısım: Dua eden kimsenin vahyin kesin olarak nefyettiği bir şeyi ispat etmesini Allah Teâlâ’dan istemesidir. Bunun örnekleri de şu şekildedir:

Birinci örnek: “Allah’ım! Düşmanım olan falan Müslümanı cehennemde kalıcı kıl” demesidir. Halbuki o kimsenin kötü bir akıbetle öldüğünü bilmemektedir. Allah Teâlâ ise hiçbir mü’minin cehennemde kalıcı olmadığını, mutlaka cennete gireceğini haber vermiştir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَمَنْ يُؤْمِنْ بِاللَّهِ وَيَعْمَلْ صَالِحًا يُدْخِلْهُ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الأَنْهَارُ

Kim Allah’a iman edip salih amel işlerse onu içinde ebedi ve daimi olmak üzere kalacakları altından nehirler akan cennetlere sokar.” (Talak 11)

Bu durumda böyle bir dua Allah Teâlâ’nın verdiği haberi haberi yalanlamayı gerektirdiğinden küfür olur.

İkinci örnek: “Allah’ım! Beni ebedi olarak yaşat ki ölüm sekeratı ve sıkıntılarından selamette olayım” diye dua etmek. Allah Teâlâ:

كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ

Her nefis ölümü tadıcıdır” (Al-i İmran 185) buyurarak onun öleceğini haber vermiştir. Bu durumda bu dua, bu haberi yalanlamayı gerektirdiğinden küfür olur.

Üçüncü örnek: “Allah’ım! İblisi bana ve âdemoğullarına dost ve nasihatçı kıl da fesat azalsın, kullar rahat etsin” demek. Hâlbuki Allah Subhanehu şöyle buyurmuştur:

إِنَّ الشَّيْطَانَ لَكُمْ عَدُوٌّ فَاتَّخِذُوهُ عَدُوًّا

Muhakkak ki şeytan sizin için düşmandır. Siz de onu düşman edinin.” (Fâtır 6) Bu durumda böyle bir dua bu haberi yalanlamayı gerektirdiğinden küfür olur. Buna benzer dualar da bunun gibidir.

 Üçüncü kısım: Dua eden kimsenin Allah Teala’dan aklın kesin delaletiyle sabit olan bir şeyi Rububiyet celalini ihlâl edecek şekilde nefyetmesini istemesidir.

Birinci örnek: Kulun, Allah’tan kadim ilmini kaldırmasını, böylece işlediği çirkinlikleri ve ayıpları rabbinin bilmemesini istemesi. Kesin aklî deliller göstermektedir ki Allah Teâlâ’nın ilmi ezelî ve ebedîdir. Bu durumda bu şekilde dua eden kimse Allah Teâlâ’nın zatında cehalet meydana gelmesini talep etmektedir ki bu küfürdür.

İkinci örnek:  Allah Teâlâ’dan kıyamet gününde kadim kudretini kaldırmasını, böylece sorumlu tutulmaktan güvende olmayı istemek. Nitekim kesin aklî deliller Allah Teâlâ’nın ezelî ve ebedî kudretinin vacip olduğunu, değişme ve yok olma kabul etmediğini göstermektedir. Böyle bir talep Allah Teâlâ için acizlik talebidir ki küfürdür.

Üçüncü örnek: Allah Teâlâ’dan hakimiyetini, kaza ve kaderini kaldırmasını istemek, böylece kulun nefsi hakkında tasarrufunda bağımsız olmasını, kaza açısından da kötü sondan emin olmayı istemek. Halbuki kesin aklî deliller Allah Teâlâ’nın irade ve hakimiyetinin bütün kainatı kapsadığını göstermektedir. Böyle bir dua bunun ortadan kalkmasını talep etmektir. Bu yüzden böyle bir dua ve benzerleri küfür olur.

Dördüncü kısım: Dua eden kimsenin Allah Teâlâ’dan, kesin akli delillerin nefyettiği şeyi rububiyet celalini ihlâl edecek şekilde isbat etmesini istemesidir.

Birinci örnek:  Dua eden kimsenin Rabbine arzusunu büyütmesi, hatta onun mahlukatından birine hulul etmesini, böylece onunla bir araya gelmeyi istemesi veya Allah Teâlâ’dan korkusunu büyütmesi, bu yüzden Allah Teâlâ’dan kendisi hakkında güvence vermesini, korkusunu ünsiyete çevirmesini istemesidir. Halbuki kesin aklî delil bunun Allah hakkında mümkün olmamasını göstermektedir. Böyle bir talep küfürdür.

İkinci örnek: Dua eden kimsenin ahmaklığını ve cüretini büyüterek Allah Teâlâ’dan dünyadaki bazı işleri kendisine bırakmasını istemesidir. Bunlar kudrete ve rabbani iradeye has olan var etme, yok etme, hükmetme ve gerçekleştirme gibi işlerdir. Kesin akli deliller böyle bir şeyin Allah Teâlâ’dan başkası için söz konusu olmasının imkansız olduğunu göstermektedir. Böylece bu talep Allah ile beraber mülkünde ortaklık talep etmektir ve küfürdür. Nitekim cahil sufilerden bir topluluk bu küfre düşüyorlar ve “Falana ol deme yetkisi verildi” diyorlar! Ona “ol” deme yetkisi verilmesini istiyorlar. Bu Allah Teâlâ’nın:

إِنَّمَا قَوْلُنَا لِشَيْءٍ إِذَا أَرَدْنَاهُ أَنْ نَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ

Biz, bir şeyin olmasını istediğimiz zaman, ona sözümüz sadece “Ol!” dememizdir. Hemen oluverir.” (Nahl 40) ayetindeki sözüdür. Allah Teâlâ’nın kelamındaki bu sözün manasını bilmezler ve böyle bir yetkiyi başkasına vermenin manasını da bilmezler! Hayalci sufiler bir yana, ihlaslı alimler hakkında dahi böyle istek gerçeklikten çok uzaktır. Fark etmedikleri bir yönden helak oluyorlar ve bu hayalci sufilerin Allah Teâlâ’ya yakın kimseler olduklarına inanıyorlar! Halbuki onlar Allah’tan uzaktırlar. Allah Teâlâ bizleri fitnelerden, fitne sebeplerinden, cahilliklerden ve benzerlerinden korusun!

 Üçüncü örnek: Dua eden kimsenin rabbinden kendisiyle O’nun arasında nesep kılmasını, böylece dünya ve ahirette mahlukata karşı şeref kazanmayı istemesidir. Kesin akli delil böyle bir neseb ve soy bağının olmasının imkansız olduğunu göstermektedir. Böyle bir dua Allah Teâlâ hakkında doğum yoluyla nesep oluşması isteği olduğundan küfürdür. Buna benzer dualar da buna katılır. Bütün bunlar rububiyet celalini ihlal eden şeyler olup kulların cahil olanlarında ve şeytanın kendileriyle alay ettiği kimselerde meydana gelmektedir….” Karafi'den nakil bitti. 

Mevsuatu’l-Fıkhiyye’de şöyle gelmiştir: “Fakihler kâfir için bağışlanma dilemenin sakıncalı olduğunda ittifak etmişlerdir. Hatta bazıları ileri giderek “Muhakkak ki kâfir için bağışlanma dilemek, bunu dileyenin küfre girmesini gerektirir. Çünkü bu Allah Teala’nın kendisine şirk koşanı veya küfür üzere öleni bağışlamayacağını, onun cehennemlik olduğunu ifade eden nasları yalanlamaktır” demiştir.”

Tekfirin ise ilim ehli tarafından bildirilen şartları ve manileri vardır. Buna onlar hükmederler. Küfrü gerektiren bir amelde bulunan herkesin küfrüne hüküm vermek gerekmez. Tekfir mutlak olup, muayyen şahısların tekfirinde durum farklılık gösterebilmektedir.

Bundan dolayı Müslümanın dininde fakih olmaya çalışması, küfre düşüren amellerden ve büyük günahlardan öncelikle kendi nefsinin kurtuluşu için sakınması gerekir. Nitekim bütün devletler hastalık bulaşması bahanesiyle İslam’ın en önemli şiarları olan cemaatle namaz, hac ve umre gibi farzları yasaklayarak daru’l-küfre dönmüş, Müslüman olduğunu iddia eden milyonlar maske takarak şeytana kul olmuş ve müşrikleşmişlerdir. Ne tarafa baksan bakışların müşriklere çarptığı bu zamanda kafir ve müşrik olarak ölenler hakkında “Allah rahmet etsin” demenin, onların cenaze namazlarını kılmanın imanı nasıl bir tehlikeye attığını hatırdan çıkarmamak gerekir.

Bu sakıncalara düşen kardeşini de gücü yettiği kadarıyla sakındırması gerekir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَمَا كَانَ الْمُؤْمِنُونَ لِيَنْفِرُوا كَافَّةً فَلَوْلَا نَفَرَ مِنْ كُلِّ فِرْقَةٍ مِنْهُمْ طَائِفَةٌ لِيَتَفَقَّهُوا فِي الدِّينِ وَلِيُنْذِرُوا قَوْمَهُمْ إِذَا رَجَعُوا إِلَيْهِمْ لَعَلَّهُمْ يَحْذَرُونَ 

Mü’minlerin topluca çıkmaları gerekmez. Her topluluktan bir kesim, dinde derin bir kavrayış edinmek ve kavimleri kendilerine geri döndüğünde onları uyarmak için kalsalar! Umulur ki onlar da sakınırlar.” (Tevbe 122)

11 Haziran 2022 Cumartesi

Kadın ve Erkeklerin Dar Elbise ve Pantolon Giymelerinin Hükmü - el-Elbani

 

Soru: Buluğa ermiş genç kızların mahremleri önünde dar elbise ve pantolon giymelerinin hükmü nedir?

Şeyh el-Elbani dedi ki: “Soru sahibinin bunu genç kızlarla sınırlamasının sebebi nedir? Onu buluğa ermiş olmakla kayıtlasa yeter. Buluğa ermiş kadın da evli olabilir veya olmayabilir. Yine evli olan ve çocuk sahibi olan bir anne de olabilir. Dolayısıyla bunların hükmü aynıdır, aralarında fark yoktur. Öncelikle buluğa ermiş kızların hiçbirinin evlerinde avretlerini belli eden elbise giymeleri caiz değildir. Onlar ister buluğa ermiş kızlar olsun, ister evli kadınlar veya anneler olsunlar, bu hiçbirine caiz değildir. Hatta erkeklere de evlerinde dar elbiseler giymeleri caiz değildir. Çünkü erkeklerin giyimlerinde de avreti örtücü olması şarttır. Bu elbiseler şeffaf veya dar olmamalıdır. Bu konuda erkeklerle kadınların hükmü aynıdır… Size Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’İn hadislerinden ilmî ve gaybî bir mucize olan bir hadisi rivayet edeyim. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem sanki bu günleri görmüş gibi bize anlatıyor! Bu hadis şudur: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki:

لا تقوم الساعة حتى يكون رجال يركبون على سروج كأشباه الرحال - أي السيارات - ينزلون بها على أبواب المساجد ، نساؤهم كاسيات عاريات مائلات مميلات، لو كان بعدكم أمة من الأمم لخدمتهم نساؤكم كما خدمتكم نساءهم

Erkekler deve semerleri gibi minderler – yani arabalar – üzerine binip mescidlerin kapılarında inmedikçe kıyamet kopmaz. Kadınları da giyinmiş çıplaklardır, meylederler ve kendilerine meylettirirler. Şayet sizden sonra ümmetlerden bir ümmet olacak olsaydı başka milletlerin kadınları size (cariye olarak) hizmet ettikleri gibi elbette sizin kadınlarınız da onlara (cariye olarak) hizmet ederlerdi.”

Bu hadis Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şaşırtıcı hadislerindendir. “Erkekler semer gibi minderler üzerine binmedikçe kıyamet kopmaz” buyuruyor. Bu hadiste geçen rihâl (rahl kelimesinin çoğulu) deve üzerine konan ve birden fazla kimsenin binmesine imkan veren hevdec demektir. Onların vasıflarını: “Mescidlerin kapılarında inerler” diye tamamlıyor. Bugün bu iki durumun hadiste bildirilenle birebir örtüştüğünü görüyorum. Bunlardan birincisi diğerinden daha açıktır. Cenaze olduğu zaman kadın evinden arabayla çıkıyor. Arabalar grup halinde geliyor ve mescidin kapısında cenaze arabadan indirilip, cenazeyi teşyi eden topluluk da mescidin kapısında iniyorlar… Bu erkekler o erkeklere benziyor, peki ya kadınları? Kadınları giyinmiş çıplaklardır, meyleder ve meylettirirler! Diğer bir hadiste: “Başlarını deve hörgücü gibi yaparlar” şeklindedir. “Kadınları giyinmiş çıplaklardır. Onlara lanet edin, zira onlar lanetliktirler. Şayet sizden sonra bir ümmet olsaydı…” hadis böyle devam ediyor.

Bu erkekler maalesef bize karşı Müslüman görünüyorlar ve cenazeye arabalarla çıkarak mescide geliyorlar. Mescidi bilmezler, cenazeleri mescidlerin kapılarından indirinceye kadar arabada otururlar. “Kadınları da giyinmiş çıplaklardır. Onlara lanet edin zira onlar lanetliktirler. Şayet sizden sonra ümmetlerden bir ümmet olsaydı sizin kadınlarınız – ey Müslümanlar! – onlara (cariye olarak) hizmet ederdi. Tıpkı onların kadınlarının size hizmet ettikleri gibi!”

Burada Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in nebilerin sonuncusu olduğuna işaret olduğu gibi, ümmetinin de ümmetlerin sonuncusu olduğuna işaret vardır. O bütün ümmetin nebisidir. Muhammedî ümmet; davet ümmeti ve icabet ümmeti olarak iki kısma ayrılır. “Seni ancak bütün insanlara gönderdik” buyrulmuştur. O bütün insanlara gönderilmiştir ve bütün insanlar ona nebi ve rasul olarak iman etmeye davetlidirler. Dolayısıyla hepsi Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in davete muhatap ümmetinden sayılırlar. Burada ümmetin nispet edilmesi, davete muhataplık bakımındandır. Lakin onlardan kimisi davete icabet etmiştir ki onlar Müslümanlardır. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in ümmetinden sonra başka bir ümmet yoktur. Şayet Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in ümmetinden sonra bir ümmet olsaydı onlar sizi köle edinir, kadınlarınızı da esir alarak hizmetçi edinirlerdi, başka ümmetlerin kadınlarının size hizmet ettikleri gibi sizin kadınlarınız da onlara (cariye olarak) hizmet ederdi buyurmaktadır. Lakin Allah Tebarek ve Teâlâ bu ümmete merhamet etmeyi dilemiş ve ümmetlerin sonuncusu kılmıştır. Bu ümmetin nebisi olan nebimiz sallallahu aleyhi ve sellem de nebilerin sonuncusudur.

 Özetle: Avretleri belli eden elbiseler ister erkek elbisesi olsun, ister kadın elbisesi olsun İslam’da caiz değildir. Sayımızın çok olmasına rağmen zayıflığımızı, zilletimizi ve gevşekliğimizi şikayet ettiğimizde hatırlamak gerekir ki, şayet bizler gerçek Müslümanlar olsaydık elbette Allah Tebarek ve Teâlâ bize yardım ederdi. Çare kolaydır. Çarenin zoru ise öncelikle dinimizi sahih bir anlayışla anlamamızdır. İşte bu bizim derslerimizde çokça üzerinde durduğumuz bir konudur. İkinci olarak öğrendiğimizle amel etmemiz, bizden sonrakilere bu sahih ilmi bırakabilmemizdir. Aksi halde yenik düşmeye, gerilemeye ve zelil olmaya devam ederiz. Ta ki Rabbimiz Azze ve Celle hidayeti getirir ve bu sayede Allah’ın rahmetini ve yardımını hak ederiz. Hamd alemlerin rabbi Allah’a’dır."

Link: الشيخ محمد ناصر الالباني-متفرقات-011-2 (alathar.net)

9 Haziran 2022 Perşembe

Hastalık Bulaşmasından Korkmak ve Bu Yüzden Maske Takmak Şirktir - el-Elbani

 

El-Elbani rahimehullah dedi ki: “Bugün tabiplerin çoğu veya Müslümanların tabiplerinin çoğu sanki ilk cahiliyye ehli gibidirler. Bu hastalığın mutlaka bulaşması gerekmediğine aldırmıyorlar! Bu ancak Allah Tebarek ve Teâlâ’nın dilemesiyle meydana gelir veya meydana gelmeyebilir. Bu sahne, bütün doktorlarda hatta Suriye’lilere dahi görülmektedir. Hiçbir bulaşıcı hastalık belirtisi olmayan bir hastayı muayene ederken ellerini yıkıyor, ağzını ve burnunu maskeyle örtüyor ve sonra ellerini ispirtoyla (alkolle) yıkıyor! Bunu ne din ne de tıp onaylar! Çünkü bu korunmada aşırılıktır. Şüphe yok ki sağlık açısından böyle (gereksiz)dir. Benim görüşüm şu ki, bu tıp ehli ile ilgili bir vesvese sebebiyledir. Halbuki onlar bu tür vesveselerden daha uzak olmalıydılar. Çünkü onlar bulaşan ve bulaşmayan hastalıkların hakikatini bilirler.  Din açısından ise durum daha açık ve ortadadır. Çünkü bu kuruntulara tutunmaktır! Din tıyeradan (uğursuzluk inancından) ve temimelerden (muska, nazarlık gibi asılan şeylerden) yasaklarken bunların hepsini şirkten saymıştır. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in şu hadisi gibi:

Muhakkak ki rukye (cahiliyye okumaları), tivele (sevgi muskası) ve temimeler (koruyacağı inancıyla takılan şeyler) şirktir.”

Hikmet sahibi din koyucu bütün bunları haram kılarak vesvesenin ve kuruntuların önünü kesmiştir. Şu halde doktorların kendileri bu kuruntulara düşmektedirler! Bu, Müslümanın uzak olması gereken bir türdür…."

Elbani'nin bu fetvasının orjinal metniyle tamamını dinlemek veya okumak için link:

الشيخ محمد ناصر الالباني-متفرقات-024-2 (alathar.net)

29 Mayıs 2022 Pazar

Şia'nın İddia Ettiği "Akşam Vakti İçin Doğuda Kızıllığın Kaybolması" Şartı Hakkında

 

Sonraki Şiiler nezdinde akşam namazının ve dolayısıyla iftar vaktinin tayini hakkında güneşin kaybolmakla beraber doğu tarafında karanlığın da hâkim olması veya doğudaki kızıllığın kaybolmasını şart koşan görüş itibar görmekte, sünnet ehli olduğunu zanneden bazı cahil veya bozuk menhec sahibi kimseler de bu görüşe şiddetle meyletmektedirler. Sünnet ehli olduğunu iddia ettiği halde güneşin batı ufkunda kaybolmasını yeterli görmeyen kimselere Ehl-i Sünnet’in kaynaklarından birçok delillerle defaatle yazılar yayınlamıştım. Sonra Şia taifesinin eski kaynaklarında da güneşin gözden kaybolmasını yeterli gördüklerine dair rivayetler gördüm. Hatta muasır bazı Şii araştırmacılar da Şia kaynakları nezdinde bu meselenin tartışmasını gündeme getirmişlerdir.

Üstad eş-Şehidî diye bilinen muasır bir Şii alimi, Kitabu’s-Salat adlı eserinde Şia’nın bu mesele ile ilgili ihtilafını incelemiş ve sonuç olarak tercihini sunmuştur. Ben de faydasına binaen Şia ilim ehli tarafından sahih kabul edilen, metni de sarih olan üç rivayeti tercüme edeceğim. eş-Şehidî bahsi geçen risalesinde her iki tarafın delillerini ve cevaplarını zikretmiş sonra tercih edilmesi gereken görüş olarak şöyle demiştir: “Akşam namazının vaktinin doğudaki kızıllığın kaybolması olduğu görüşü meşhurdur. Biz ise güneşin yuvarlağının perdelenmesinin yeterli olduğuna delalet eden rivayetleri kabul ediyoruz. Güneş dairesinin perdelenmesinin yeterli olduğunu gösteren sahih ve sarih rivayet bulunmaktadır….” Sonra eş-Şehidî bu rivayetleri te’vil etmeye çalışanlara reddiye vermiş, doğu tarafında kızıllığın kaybolmasını şart koşan rivayetlerin sahih olmadığını açıklamıştır.

Bu konuda Şia’nın sahih kabul ettiği rivayetler şu şekildedir:

روى الصدوق في الأمالي عن مُحَمَّدُ بْنُ الْحَسَنِ بْنِ أَحْمَدَ بْنِ الْوَلِيدِ قَالَ حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ الْحَسَنِ الصَّفَّارُ عَنِ الْعَبَّاسِ بْنِ مَعْرُوفٍ عَنْ عَلِيِّ بْنِ مَهْزِيَارَ عَنِ الْحَسَنِ بْنِ سَعِيدٍ عَنْ عَلِيِّ بْنِ النُّعْمَانِ عَنْ دَاوُدَ بْنِ فَرْقَدٍ قَالَ: سَمِعْتُ أَبِي يَسْأَلُ أَبَا عَبْدِ اللَّهِ الصَّادِقَ (عليه السلام) مَتَى يَدْخُلُ وَقْتُ الْمَغْرِبِ فَقَالَ إِذَا غَابَ كُرْسِيُّهَا قَالَ وَ مَا كُرْسِيُّهَا قَالَ قُرْصُهَا قَالَ مَتَى تَغِيبُ قُرْصُهَا قَالَ إِذَا نَظَرْتَ فَلَمْ تَرَهُ

Es-Saduk, Emali’sinde Muhammed b. El-Hasen b. Ahmed b. El-Velid’den şöyle dediğini rivayet etti: bize Muhammed b. El-Hasen es-Saffar tahdis etti, o el-Abbas b. Ma’ruf’tan, o Ali b. Mehziyar’dan, o el-Hasen b. Said’den, o Ali b. En-Nu’man’dan, o Davud b. Ferkad’dan şöyle dediğini rivayet etti:

“Babamı Ebu Abdillah (Cafer) es-Sadık aleyhi’s-selam’a: “Akşamın vakti ne zaman girer?” diye sorarken işittim. Cafer es-Sadık dedi ki: “Güneşin kürsisin kaybolmasıdır.” Babam dedi ki: “Onun kürsisi nedir?” dedi ki: “Yuvarlağıdır.” Babam: “Yuvarlağı ne zaman kaybolur?” dedi. Dedi ki: “Ona baktığın zaman görememendir.”[1]

Eş-Şehidî dedi ki: “Rivayetin isnadı sahihtir. Davud b. Ferkad’ın babasının sika oluşunun sabit olmaması zarar vermez. Çünkü Davud b. Ferkad babasının, Ebu Abdillah aleyhi’s-selam’a sorusunu işitmiştir.”

Güvenilir biri dedi ki:

قلت لأبي عبد الله عليه السلام: في المغرب إنا ربما صلينا و نحن نخاف أن تكون الشمس باقية خلف الجبل، أو قد سترنا منها الجبل، قال: فقال: ليس عليكم صعود الجبل

“Ebu Abdillah (Cafer es-Sadık) aleyhi’s-selam’a dedim ki: “Akşam bazen namaz kılıyoruz ve güneşin dağın arkasında duruyor olmasından veya onu dağın perdelemiş olmasından endişe ediyoruz.” Dedi ki: “Sizin dağa çıkmanız gerekmez.”[2]

Eş-Şehidî dedi ki: “es-Saduk’un (ismi belirtilmeyen) güvenilir kişiye kadar isnadı muteberdir.”

Es-Saduk, Ebu Usame Zeyd eş-Şehham’dan şöyle dediğini rivayet etti:

صَعِدْتُ مَرَّةً جَبَلَ أَبِي قُبَيْسٍ وَ اَلنَّاسُ يُصَلُّونَ اَلْمَغْرِبَ فَرَأَيْتُ اَلشَّمْسَ لَمْ تَغِبْ إِنَّمَا تَوَارَتْ خَلْفَ اَلْجَبَلِ عَنِ اَلنَّاسِ فَلَقِيتُ أَبَا عَبْدِ اَللَّهِ عَلَيْهِ اَلسَّلاَمُ فَأَخْبَرْتُهُ بِذَلِكَ فَقَالَ لِي «وَ لِمَ فَعَلْتَ ذَلِكَ بِئْسَ مَا صَنَعْتَ إِنَّمَا تُصَلِّيهَا إِذَا لَمْ تَرَهَا خَلْفَ اَلْجَبَلِ غَابَتْ أَوْ غَارَتْ مَا لَمْ يَتَجَلَّلْهَا سَحَابٌ أَوْ ظُلْمَةٌ تُظِلُّهَا فَإِنَّمَا عَلَيْكَ مَشْرِقُكَ وَ مَغْرِبُكَ وَ لَيْسَ عَلَى اَلنَّاسِ أَنْ يَبْحَثُوا

“Bir defasında insanlar akşam namazını kılarlarken Ebu Kubeys dağına çıktım ve güneşin kaybolmamış olduğunu gördüm. Yalnızca dağın arkasında kaldığı için insanlar görememişlerdi. Ebu Abdillah (Cafer es-Sadık) aleyhi’s-selam ile karşılaştım ve ona bunu haber verdim. Bana dedi ki:

“Neden böyle yaptın? Ne kötü bir şey yapmışsın! Akşam namazı ancak güneş dağ arkasında kaldığı için görmediğinde veya onun önündeki bulutlar açılmadıkça yahut onu gölgeleyen karanlık çekilmedikçe kılınır. Sana düşen ancak senin doğun ve senin batındır. İnsanların araştırmaları gerekmez.”[3]

Bu rivayet hemen hemen bütün Şia fıkıh kitaplarında zikredilmektedir. İbn Şehid es-Sani bunu Şia nezdinde sahih kabul edilen hadisleri derlediği Munteka’l-Cuman kitabında isnadıyla zikretmiştir. Ancak isnadında Ebu Cemile Mufaddal b. Salih Şia münekkidlerince eleştirilmiştir. Ehl-i Sünnet indinde de Mufaddal b. Salih’i Ebu Hatim, Buhari, İbn Hibban, Tirmizi gibi imamlar zayıf görmüşler, Hâkim onun rivayetini şahit rivayet olarak getirmiştir. Darekutni  Ebu Cemile Mufaddal b. Salih hakkında: “Salih” demiştir. İbn Adiy ise el-Hasen b. Ali’den münker bir rivayeti dışında diğer rivayetlerinin müstakim olduğunu söylemiştir.



[1] Şeyh Saduk Emali (s.79)

[2] Vesailu’ş-Şia (4/198)

[3] Men La Yahduruhu’l-Fakih (1/22) Vesailu’ş-Şia (4/198) İbn Şehidi’s-Sani Munteka’l-Cuman Fi’l-Ahadisi’s-Sihah ve’l-Hisan (1/415)

3 Mayıs 2022 Salı

Hastalıklar, Musibetler ve Yakîn İle Alakası


Ebu Hureyre radıyallahu anh’den: Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

قَالَ اللَّهُ تَعَالَى إِذَا ابْتَلَيْتُ عَبْدِيَ الْمُؤْمِنَ وَلَمْ يَشْكُنِي إِلَى عُوَّادِهِ أَطْلَقْتُهُ مِنْ أَسَارِي ثُمَّ أَبْدَلْتُهُ لَحْمًا خَيْرًا مِنْ لَحْمِهِ وَدَمًا خَيْرًا مِنْ دَمِهِ ثُمَّ يُسْتَأْنَفُ الْعَمَلَ

Allah Teâlâ şöyle buyurdu: “Mü’min kulumu belaya uğrattığım zaman beni ziyaretçilerine şikâyet etmezse onu esirlerim arasından azat ederim, sonra onun etini daha hayırlı bir etle ve kanını ondan daha hayırlı bir kanla değiştiririm. Sonra yeniden amel etmeye başlar.”[1]

Kıvamu’s-Sunne İsmail el-Esbahani’nin diğer bir tarikle Ebu Hureyre radiyallahu anh’den merfuan rivayetinde lafzı şu şekildedir:

إِذا مَرِض العَبد بَعَث الله إِلَيهِ مَلَكَينِ فَيَقُولُ انظُرُوا ما يَقُولُ لِعُوّادِهِ فَإِن هُو - إِذا جاءُوا - حَمِد الله وأَثنَى عَلَيهِ رَفَعُوا ذَلِك إِلَى الله وهُو أَعلَمُ قال الله لِعَبدِي إِن أَنا تَوَفَّيتُهُ أَن أَدخِلَهُ الجَنَّة وإِن عافَيتُهُ أَبدَلتُ لَهُ لَحمًا خَيرًا مِن لَحمِهِ ودَمًا خَيرًا مِن دَمِهِ وَأَن أُكَفِّر عَنهُ سَيِّئاتِهِ.

 Kul hastalandığı zaman Allah Azze ve Celle ona iki melek gönderir ve buyurur ki: “Kulumun ziyaretçilere ne diyeceğine bakın.” Eğer ziyaretçileri geldiği zaman Allah Teâlâ’ya hamd ederse melekler bunu Allah Azze ve Celle’ye bildirirler ki O daha iyi bilmektedir. Allah buyurur ki: “Kulumu vefat ettirirsem onu cennete sokarım. Eğer ona afiyet verirsem etini daha iyi bir etle, kanını daha iyi bir kanla değiştiririm ve kötülüklerini de örterim.”[2]

Ebu Said el-Hudrî radiyallahu anh’den: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

إِنَّ اللهَ عَزَّ وَجَلَّ إِذَا ابْتَلَى عَبْدًا بِالْبَلاَءِ بَعَثَ اللهُ إِلَيْهِ مَلَكَيْنِ فَقَالَ لَهُمَا انْظُرَا مَا يَقُولُ عَبْدِي لِعُوَّادِهِ حِينَ يَعُودُونَهُ فَإِنْ كَانَ قَدْ قَالَ خَيْرًا وَلَمْ يَشْكُ إِلَيْهِمْ الَّذِي بِهِ مِنَ الْبَلاَءِ قَالَ اللهُ لِمَلاَئِكَتِهِ أَبْدِلُوا عَبْدِي بِلَحْمٍ خَيْرًا مِنْ لَحْمِهِ وَبِدَمٍ خَيْرًا مِنْ دَمِهِ وَأَخْبِرُوهُ أَنِّي إِنْ قَبْضَتُهُ أَدْخَلْتُهُ الْجَنَّةَ وَإِنْ أَنَا أَطْلَقْتُهُ مِنْ وَثَاقِي فَلْيَسْتَأْنِفِ الْعَمَلَ

Muhakkak ki Allah Azze ve Celle bir kulu belaya uğratırsa Allah ona iki melek gönderir ve buyurur ki: “Bakın, kulum ziyaretçileri kendisini ziyaret ettiğinde onlara ne diyor?” Eğer hayır konuşur ve onlara belayı şikâyette bulunmazsa Allah meleklere buyurur ki “Kulumun etini ondan daha hayırlı bir etle ve kanını ondan daha hayırlı bir kanla değiştirin ve bildirin ki eğer onun canını alırsam cennete sokarım. Eğer bağımı salıverirsem amele yeniden (günahsız olarak) başlasın.”[3]

Kur’ân ve sünnet nasları okunurken tedebbür ederek okunması esastır. Nassı yalnız mefhumuyla değil, mefhumu muhalifiyle birlikte düşünmek de tedebbür etmeye dâhildir. Zikrettiğim bu hadis de mefhumu muhalifiyle düşünülürse, hastalanan bir kul insanlara hastalığından veya musibetinden şikâyette bulunursa Allah onun etini daha hayırlı bir etle, kanından daha hayırlı bir kan ile değiştirmez ve bu musibeti kendisine keffaret olmaz. Nitekim bu mefhumu muhalif şu rivayette açıkça gelmiştir:

Abdullah b. el-Mubarek rahimehullah dedi ki: “Bize Abdulaziz b. Ömer haber verdi dedi ki: Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

كُلُّ عَبْدٍ مُوَكَّلٌ بِهِ مَلَكَانِ فِي مَرَضِهِ، فَإِذَا مَرِضَ قَالاَ يَا رَبِّ إِنَّ عَبْدَكَ فُلاَنًا قَدْ مَرِضَ وَهُوَ أَعْلَمُ بِهِ فَيَقُولُ انْظُرُوا مَاذَا يَقُولُ؟ فَإِنْ صَبَرَ وَاحْتَسَبَ وَرَجَا فِيهِ الْخَيْرَ أَدَّيَا ذَلِكَ إِلَى اللهِ فَيَقُولُ اللَّهُ فَإِنِّي أُشْهِدُكُمْ أَنَّهُ إِنْ رَفَعْتُهُ أَبْدَلْتُهُ دَمًا خَيْرًا مِنْ دَمِهِ وَلَحْمًا خَيْرًا مِنْ لَحْمِهِ وَغَفَرْتُ لَهُ ذَنْبَهُ وَإِنْ قَبَضْتُهُ أَدْخَلْتُهُ الْجَنَّةَ وَإِنْ جَزِعَ وَهَلَعَ قَالَ إِنْ رَفَعْتُهُ أَبْدَلْتُهُ لَحْمًا شَرًّا مِنْ لَحْمِهِ وَدَمًا شَرًّا مِنْ دَمِهِ وَعَاقَبْتُهُ بِذَنْبِهِ وَإِنْ عَاقَبْتُهُ أَدْخَلْتُهُ النَّارَ

Her kul için hastalığında iki melek görevlidir. Kul hastalandığı zaman derler ki:Ya rab! Muhakkak ki falan kulun hastalandı.” Hâlbuki Allah onu daha iyi bilir. Allah buyurur ki:

“Onun ne diyeceğine bakın.” Eğer sabreder ve karşılığını Allah bekleyip hayır umarsa Allah buyurur ki:

“Muhakkak sizi şahit tutarım ki onu kaldırırsam kanını daha hayırlı bir kanla, etini daha hayırlı bir etle değiştirir, günahını bağışlarım. Canını alırsam onu cennete koyarım.” Eğer (hastalığı şikâyet ederek) sızlanır ve ümitsizliğe düşerse Allah buyurur ki:

“Eğer onu (hastalıktan) kaldırırsam etini daha şerli bir etle, kanını daha şerli bir kanla değiştiririm ve günahından dolayı cezalandırırım. Onu cezalandırdığımda da cehenneme sokarım.”[4]

Şüphesiz ki dinde tedavi olmaya ve şifa talep etmeye izin verilmiş olsa da, kişinin hastalığından ve musibetinden dolayı insanlara dert yanıp şikâyette bulunması, doktorlara başvurup hastalığını şikâyet etmesi yakîn ve tevekkülün zayıflığındandır ve bu zaafın şiddetli olması o hastalık veya beladan kurtulmaya en büyük manilerdendir. İmanında yakin sahibi bir kul bilmelidir ki hastalıklar ve belalar ancak Allah’tandır ve onu kaldıracak olan da yalnız Allah Azze ve Celle’dir. Hastalık ve musibetlerin kaldırılmasını talep de ancak Allah Azze ve Celle’den, O’nun meşru kıldığı yollarla olmalıdır. Yakininde zaaf bulunanlar için tedavi olmaya ruhsat verilmiştir. Lakin hastalığı ve musibeti gizleyip hiçbir kula şikâyet etmemek daha üstün bir mertebedir.

Ebu Bekr es-Sıddık radiyallahu anh kendisine: “Senin için tabip çağırmayalım mı?” dediklerinde şöyle demiştir:

“O beni gördü!” Dediler ki: “Peki sana ne dedi?” Ebu Bekr radiyallahu anh dedi ki:

“Muhakkak ki ben dilediğimi yapanım” dedi.”[5] O, “Tabib beni gördü” sözüyle Allah Azze ve Celle’yi kastetmekteydi.

Nitekim Ebu Rimse radiyallahu anh dedi ki: “Babam Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e:

“Bana sırtındakini göster; ben tabibim” dedi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki:

 Tabîb Allah'tır. Sen şefkatli bir adamsın, onun tabibi yara­tandır.”[6]

Nebevî tıbbın hakikatini idrak eden bir kul, diplomalı felsefeciler olan modern tıbbın doktorlarına ve diplomasız felsefeciler olan alternatif tıpçılara, mizaççılara vs. ihtiyaç duymaz ve şikayetlerini hiçbirine arz etmez. Yeri gelmişken İbnu’l-Kayyım rahimehullah’ın Zadu’l-Mead kitabından tıpla ilgili bölümleri ayrı bir kitap halinde basarak “Tıbbı Nebevî” adıyla yayınlayanlar cahillik sebebiyle büyük bir hata yapmaktadırlar. Çünkü İbn Kayyım bu bölümlerde yalnızca Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hadislerini değil, felsefeci tabiplerin sözlerini de aktarmıştır. Bu kitabı “Tıbbu’n-Nebevi” adıyla okuyanlar, felsefecilerin görüşlerinin de tıbbu’n-nebeviden olduğunu zannediyorlar!

Özetle: Zikredilen hadiste belirtildiği gibi kul, uğradığı musibeti gizler, kullara şikayette bulunmaz ve karşılığını Allah’tan beklerse hem dünyada hem ahirette kazançlı çıkmakla müjdelenmiştir. Bu cidden üzerinde ayrıntılı düşünülmesi gereken bir meseledir. Belki de kurtulduğumuzu zannettiğimiz birçok hastalıkların semptomlarının nüksetmesi düşünmeden, boşboğazlık ederek söylediğimiz, kullara Rabbi şikayet ifade eden bazı sözlerdir.



[1] Buhârî ve Muslim'in şartlarına göre sahih. Hâkim (1/500) Ebu’l-Fadl eş-Şehid İlelu Sahihi Muslim (29) İbn Ebi’d-Dunya el-Maraz ve’l-Keffarat (78, 215) Beyhaki (3/375) Beyhakî Şuab (6/547, 7/187) Deylemi (8089) el-Elbani es-Sahiha (272)

* Enes radiyallahu anh’den Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğu rivayet edildi: “Üç şey iyiliklerin hazinelerindendir: Gizlii sadaka vermek, (hastalıklardan) şikayeti gizlemek ve musibeti gizlemek. Allah Azze ve Celle şöyle buyurmuştur: “Kulumu bir bela ile müptela ettiğim zaman sabreder ve beni ziyaretçilerine şikâyet etmezse onun etini daha iyi etle, kanını daha iyi kanla değiştiririm. Onu bırakırsam (hastalıktan kurtarırsam) günahsız bir halde salarım. Vefat ettirirsem rahmetime alırım.” İsnadı zayıftır. Temmam Fevaid (760) Ebû Nuaym Hilyetu'l-Evliyâ (7/117) Şeceri Emali (2864) Ebu’l-Kasım el-Hinnaî el-Hinnaiyat (245) Rafii et-Tedvin (2/239) İbn Asakir Tarih (52/316) isnadında Carud b. Yezid metruktur. Bunun ilk cümlesi Ali b. Ebi Talib, İbn Ömer, İbn Mes’ud ve İbn Abbas radiyallahu anhum’den de zayıf isnadlarla rivayet edilmiştir.

[2] Hasen, sahih ligayrihi. El-Esbehani et-Tergib ve’t-Terhib (575) İbn Şahin et-Tergib (396) Darekutni el-İlel (1890) Abenusi Meşyeha (7) İbnu’l-Fahir Mucibatu’l-Cenne (175) Ebu’l-Hasen el-Ezdi Hadisu Malik b. Enes (95)

[3] Sahih. Taberani Musnedu’ş-Şamiyyin (1392) Beyhakî Şuab (7/187) Ebu Salih Ahmed b. Behram el-Haramî Fevaid (el yazma no: 78) İbn Abdilber el-İstizkar (8/407)

* Ata b. Yesar rahimehullah’tan mürsel olarak sahih isnadla: Malik Muvatta (2/941) İbn Ebi'd-Dunyâ el-Maraz ve’l-Keffarat (13) Beyhakî Şuab (7/187)

[4] Mürseldir. İbnu’l-Mubarek ez-Zuhd (120)

[5] Buhârî ve Muslim'in şartlarına göre sahih. İbn Ebî Şeybe (7/93) İbn Sa’d Tabakat (3/198) Hennad Zühd (382) Vahidi el-Vesit (1321) Ebû Nuaym Hilyetu'l-Evliyâ (1/34) İbn Asakir Tarih (30/410)

[6] Sahîh. Ebû Dâvûd (4207) İbn Hibbân (13/337) Ahmed (2/226, 227) Taberânî (22/280) İbn Sa’d Tabakat (1/426) İbn Şebbe Tarihu’l-Medine (2/619) İbn Ebî Şeybe (5/32) İbn Ebî Şeybe Musned (803) İbn Ebi Asım el-Ahad ve’l-Mesani (1142) Dulabi el-Kuna (180) Beyhakî Şuab (2/65) Beyhaki Delail (1/265) el-Elbani es-Sahiha (1537) Mukbil b. Hadi Sahihu’l-Musned (1226)

1 Mayıs 2022 Pazar

2 Mayıs Fıtr (Ramazan) Bayramıdır Şevval Hilali Görülmüştür

 1443 Şevval Hilali Kenya ve Cezayir'de görülmüştür. Aşağıda Cezayir'deki rü'yetin videosu yer almaktadır:


Bu görüntü 1 Mayıs 2022 akşamı Türkiye saatiyle 22:00'da Cezayir'de Zeynel Deniz tarafından kaydedilmiştir.

1443 Ramazan (Fıtr) Bayramı Hutbesi

Sabır ve Kulluk

Ebu Muaz el-Çubukâbâdî

بِسْــــمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

Şüphesiz hamd yalnız Allah'adır. O'na hamd eder, O'ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerlerinden, amellerimizin kötülüklerinden Allah'a sığınırız. Allah'ın hidâyet verdiğini kimse saptıramaz. O'nun saptırdığını da kimse doğru yola iletemez.

Şahadet ederim ki, Allah'tan başka ibadete layık hak ilâh yoktur. O, bir ve tektir, O'nun ortağı yoktur. Yine şahadet ederim ki, Muhammed Allah'ın kulu ve Rasûludur.

“Ey iman edenler! Allah'tan nasıl korkmak gerekirse öyle korkun ve siz ancak Müslümanlar olarak ölünüz." (Al-i İmran; 3/103)

"Ey insanlar! Sizi tek bir candan yaratan ve ondan da eşini var eden, her ikisinden birçok erkek ve kadınlar türeten Rabbinizden korkun. Kendisi adına birbirinizden dileklerde bulunduğunuz Allah'tan ve akrabalık bağlarını kesmekten de sakının. Şüphesiz Allah üzerinizde tam bir gözetleyicidir." (en-Nisâ; 4/1),

"Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve dosdoğru söz söyleyin. O da amellerinizi lehinize olmak üzere düzeltsin, günahlarınızı da mağfiret etsin. Kim Allah'a ve Rasûlüne itaat ederse büyük bir kurtuluşla kurtulmuş olur." (el-Ahzâb; 33/70-71)

Bundan sonra. Şüphesiz sözlerin en güzeli Allah’ın Kelam’ı, yolların en hayırlısı Muhammed Sallallahu aleyhi ve sellem’in yoludur. İşlerin en kötüsü sonradan çıkarılanlarıdır. Her sonradan çıkarılan şey bidattir ve her bidat sapıklıktır. Her sapıklık da ateştedir.

Allah Azze ve Celle insanları ve cinleri kendisine kulluk etmeleri için yaratmış ve Kur’ân’da bu dünyanın deneme ve iptila yurdu olduğunu, ahiretin ise karşılık ve kalıcılık yurdu olduğunu açıklamıştır. Buna göre insan hayatı boyunca çeşitli imtihan ve belalara maruz kalacaktır. Yine onun bu yolculuğu boyunca muhtaç olduğu en önemli kulluk vazifesi sabırdır.

Ka’b b. Malik radıyallahu anh’den: Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

مَثَلُ الْمُؤْمِنِ مَثَلُ الْخَامَةِ مِنَ الزَّرْعِ تُفَيِّئُهَا الرِّيَاحُ تُعَدِّلُهَا مَرَّةً وَتُضْجِعُهَا أُخْرَى حَتَّى يَأْتِيَهُ الْمَوْتُ وَمَثَلُ الْكَافِرِ كَمَثَلِ الْأَرْزَةِ الْمُجْذِيَةِ عَلَى أَصْلِهَا لَا يُصِيبُهَا شَيْءٌ حَتَّى يَكُونَ انْجِعَافُهَا مَرَّةً وَاحِدَةً

Müminin ölünceye kadar durumunun misali çöldeki ot gibidir. Rüzgâr onu bir devirir, bir doğrultur, bir yaralar. Kâfirin misali ise kökü sağlam kavak ağacı gibidir, tek seferde yıkılıncaya kadar bir şey onu devirmez.”[1]

Sabır dört kısma ayrılır:

1- Allah’ın kaza ve kaderine sabretmek: Belalara sabretmek sabrın türlerinden biridir.  Müslüman, kendisine iradesi dışında isabet eden Allah’ın kaza ve kaderine sabreder. Allah’ın kulu dünyada imtihanı bunun üzerinedir. Nitekim Allah Teâlâ darlık zamanlarında sabredenleri şöyle nitelemiştir:

{وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ بِشَيْءٍ مِنَ الْخَوْفِ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ مِنَ الأَمْوَالِ وَالأَنفُسِ وَالثَّمَرَاتِ وَبَشِّرِ الصَّابِرِينَ}

And olsun ki sizi biraz korku, açlık ve mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabredenleri müjdele!” (Bakara 155) Sonra Allah Subhanehu ve Teâlâ, Müslümanlara bu gibi durumlarda ne söyleyeceklerini göstererek şöyle buyurmuştur:

{الَّذِينَ إِذَا أَصَابَتْهُم مُّصِيبَةٌ قَالُوا إِنَّا لِلَّهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُونَ}

Onlar ki, kendilerine bir musibet eriştiği zaman “Muhakkak biz Allah’a âidiz ve muhakkak O’na dönücüleriz!” derler.” (Bakara 156) Allah Teâlâ’ya tevekkül etmek ve karşılığı O’ndan beklemek de yine sabırdan sayılan şeylerdendir.

Yine Allah’ın kaza ve kaderine razı olmak, teslim olmak ve işini Allah Teâlâ’ya bırakmak, Allah’ın kaza ve kaderine öfkelenmemek ve şikâyet etmemek de kuldan istenen şeylerdir. Kul bilmelidir ki kaderleri bilen Allah Teâlâ’dır ve onu kullarına açmaz. O her işinde hikmet sahibidir.

Kaza ve kadere razı olmak sabırdan daha üstün bir derecedir ve bu belaya sabrın en üstün derecesidir. Kul bu dereceye, kendisine isabet eden her şeyin Allah Teâlâ’nın takdiriyle olduğunu bildiği, O’nun emrine teslim olup hükmünden razı olduğu zaman ulaşır. O zaman hayatı güzelleşir ve gönlü huzurlu olur. Belaya yalnızca sabretmek ise sabrın ikinci derecesidir ve bu mü’mine vaciptir. Allah Teâlâ tarafından bununla emrolunmuştur. Sabrın dünya ve ahirette hayırlı sonuçları vardır.

Ebu Hureyre radıyallahu anh’den: Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

قَالَ اللَّهُ تَعَالَى إِذَا ابْتَلَيْتُ عَبْدِيَ الْمُؤْمِنَ وَلَمْ يَشْكُنِي إِلَى عُوَّادِهِ أَطْلَقْتُهُ مِنْ أَسَارِي ثُمَّ أَبْدَلْتُهُ لَحْمًا خَيْرًا مِنْ لَحْمِهِ وَدَمًا خَيْرًا مِنْ دَمِهِ ثُمَّ يُسْتَأْنَفُ الْعَمَلَ

Allah Teâlâ şöyle buyurdu: “Mü’min kulumu belaya uğrattığım zaman beni ziyaretçilerine şikâyet etmezse onu esirlerim arasından azat ederim, sonra onun etini daha hayırlı bir etle ve kanını ondan daha hayırlı bir kanla değiştiririm. Sonra yeniden amel etmeye başlar.”[2]

Sabır ile rıza arasında birçok farklar vardır. Sabırda nefsi Allah’ın takdirine öfkelenmekten alıkoymakla beraber bu beladan dolayı acı duymak ve belanın gitmesini istemek söz konusudur. Rıza ise nefsin huzur içinde olması, Allah’ın takdirinden dolayı gönlün genişlik duyması ve hissedilen acının gitmesini temenni etmemektir.

Sahabeden nakledilen şu tutum, takdire rıza örneklerindendir: Cabir radiyallahu anh dedi ki:

أَنَّ أَهْلَ قُبَاءٍ أَتَوُا النَّبِيَّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَقَالُوا إِنَّ الْحُمَّى قَدِ اشْتَدَّتْ عَلَيْنَا فَقَالَ إِنْ شِئْتُمْ أَنْ تُرْفَعَ عَنْكُمْ رُفِعَتْ وَإِنْ شِئْتُمْ كَانَتْ لَكُمْ طَهُورًا قَالُوا لا بَلْ تَكُونُ لَنَا طَهُورًا

“Kubâ halkı Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e gelip: “Hummâ bize karşı şiddetlendi” dediler. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki:

İsterseniz o sizden kaldırılsın, ya da kalıp sizin için temizlik olsun.” Dediler ki: “Hayır, kalsın ve bizim için temizlik olsun.”[3]

Ebu Bekr es-Sıddık radiyallahu anh kendisine: “Senin için tabip çağırmayalım mı?” dediklerinde şöyle demiştir:

“O beni gördü!” Dediler ki: “Peki sana ne dedi?” Ebu Bekr radiyallahu anh dedi ki:

“Muhakkak ki ben dilediğimi yapanım” dedi.”[4]

Müslümanın kendisine isabet eden şeye itiraz etmesi, kaybettiğine üzülmesi, Allah Teâlâ’ya teslim olmaması ve işi O’na bırakmaması sabra ve rızaya aykırıdır. Bela sebebiyle ölümü temenni etmesi veya yanaklara vurmak, yakaları yırtmak, sızlanarak feryat etmek gibi haram bir şey yapması mü’minin sabır hasletini lekeleyen şeylerdir.

Mahmud b. Lebid radiyallahu anh’den: “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

إِذَا أَحَبَّ اللَّهُ قَوْمًا ابْتَلَاهُمُ اللَّهُ فَمَنْ صَبَرَ فَلَهُ الصَّبْرُ وَمَنْ جَزِعَ فَلَهُ الْجَزَعُ

Allah bir topluluğu sevdiği zaman onları belalara maruz bırakır. Bunlara sabreden bunun karşılığını alır. Bunlardan dolayı sızlananın kazancı da sızlanmak olur.”[5]

2- Ma’siyete (günah işmemek için) sabretmek: Müslüman Allah Teâlâ’ya isyan içeren bir iş yapmaktan nefsini tutmaya sabreder. Nefsine daima Allah’tan sakınmayı ve ahiret gününü hatırlatır. Günahlara sevgi duymak ve ona bağlanmaktan alıkoymak için nefsiyle mücadele eder. Müslüman nefsini, Allah Teâlâ’nın hoşlanmadığı fiil ve sözlerden hoşlanmamak üzere eğitir. Günahlara karşı sabretmek üç kısım üzeredir. Bunlardan ilki müslümanın kablini günahları sevmekten ve ona bağlanmaktan geri çevirmesi, günah işlenen mekânlardan veya günahkâr kimselerle ünsiyet etmekten uzak durmasıdır. İkincisi günah işlemeye imkânı olduğu halde nefsini onu işlemekten alıkoyması, ona yaklaşmamasıdır. Üçüncüsü de günaha düştüğü takdirse derhal ondan uzaklaşması ve tevbe etmekte acele etmesidir.

Günahlara karşı sabrı sağlayan sebepler vardır. Bu sebeplerden birisi de günahların kötülüklerini ve Allah Teâlâ’nın onu kula ancak çirkinlik ve düşüklüğünden dolayı haram kıldığını bilmektir.

Allah Teâlâ’dan korkmak ve Allah Teâlâ’nın kulu her an gördüğünün şuurunda olmak, Allah’ın sevmediği bir şekilde kendisini görmesinden hayâ etmek de bu sebeplerdendir.

Allah Teâlâ’nın kula olan nimetlerini, ihsanını ve gözetimini düşünmek, günahlara dalmanın bu nimetlerin yok olmasına sebep olacağını hatırlamak, günahlar sebebiyle nefsin mü’min kimseye karşı galip geleceğini ve nefsin aziz olacağını hatırlamak, kalpte Allah Teâlâ’nın sevgisinin kuvvetlendirilmesi, yiyecek, içecek ve giyim konusunda israfı ve ihtiyaçtan fazlasını terk etmek günahlara karşı sabrı sağlayan sebeplerdendir.

İnsanlarla bir araya gelmek günaha çağıran bir kapı haline gelebilir. Günahın sonuçlarının çirkinliğini, zararlarını ve kötü akibetini bilmek, ölümü hatırlamak ve uzun yaşama arzusunu kısmak gerekir.

3- Allah’a itaatte sabretmek: Allah Teâlâ’ya itaatte sabretmek sabır kapılarının en üstünlerindendir ve kulun Allah Teâlâya kullukta samimi olduğu gibi nefsine karşı da samimi olmasını sağlayan, nefsiyle taat hususunda mücahede etmesini sağlayan bir ameldir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

{وَاصْبِرْ نَفْسَكَ مَعَ الَّذِينَ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ بِالْغَدَاةِ وَالْعَشِيِّ يُرِيدُونَ وَجْهَهُ وَلا تَعْدُ عَيْنَاكَ عَنْهُمْ تُرِيدُ زِينَةَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَلا تُطِعْ مَنْ أَغْفَلْنَا قَلْبَهُ عَنْ ذِكْرِنَا وَاتَّبَعَ هَوَاهُ وَكَانَ أَمْرُهُ فُرُطًا}

Sabah akşam rablerine, O'nun rızasını dileyerek dua edenlerle birlikte gönülden sebat et. Dünya hayatının süsünü isteyerek gözlerini onlardan çevirme. Kalbini bizi anmaktan gafil kıldığımız, kötü arzularına uymuş ve işi gücü aşırılık olan kimseye itaat etme.” (Kehf 28)

Allah’a itaatte sabrın da üç kısmı vardır: Birincisi kulun taate yönelmiş ve ona hazırlıklı olmasıdır. İkincisi ibadetleri Allah Teâlâ’nın emrettiği şekilde eda etmesi, kalbinin taat için hazır bulunması ve boyun eğmesidir. Üçüncüsü: ameli iptal edecek olan gösteriş, duyurma, başa kakma ve eziyet gibi unsurlardan koruyarak tamamlamasıdır.

Nitekim Allah Teâlâ Kur’ân-ı Kerim’de birçok yerde kullarına sabrı emretmiştir. Şu ayette olduğu gibi:

{وَأْمُرْ أَهْلَكَ بِالصَّلَاةِ وَاصْطَبِرْ عَلَيْهَا لَا نَسْأَلُكَ رِزْقًا نَحْنُ نَرْزُقُكَ وَالْعَاقِبَةُ لِلتَّقْوَى}

Ailene namazı emret; kendin de ona sabırla devam et. Senden rızık istemiyoruz; biz seni rızıklandırıyoruz. Güzel sonuç, takvâ iledir.” (Tâhâ 132)

Kul taate sabrı esnasında üç hal arasında gidip gelir: Amele niyetini düzelterek yönelir ve ameli Allah Teâlâ için halis kılmaya sabreder. Sonra Allah Teâlâ’nın kendisini gördüğünün şuurunda olarak sünnetleri ve edepleri tamamlar. Böylece ameli tamamlamaya sabreder. Sonra amelini gizlemek, duyurmamak ve bu amelle insanlardan veya nefsinden beğeni talep etmemek için sabreder.

  Allah Teâlâ’nın zikrine devam etmek, O’nun vereceği karşılığı ummak, O’nun cezalandırmasından korku duymak, sabrın ve sevabının üstünlüğünü hatırlamak, nefsi namaz, oruç ve cihad gibi taatler ile Allah Teâlâ’ya itaate zorlamak bütün bu sayılanları kolaylaştırır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

{وَتَوَاصَوْا بِالْحَقِّ وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ}

Birbirine hakkı ve sabrı tavsiye edenler.” (Asr 3)

4- Nimetlere sabretmek: Bu da nimetlerin şükrünü eda edip, bu nimetlerle şımarmamak ve büyüklenmemek suretiyle olur.

Ebu Hureyre radiyallahu anh dedi ki: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

مَا أَخْشَى عَلَيْكُمُ الْفَقْرَ وَلَكِن أَخْشَى عَلَيْكُمُ التَّكَاثُرَ وَمَا أَخْشَى عَلَيْكُمُ الْخَطَأَ وَلَكِن أَخْشَى عَلَيْكُمُ الْعَمْدَ

Sizin için fakirlikten korkmuyorum. Lakin sizin için çokluktan korkuyorum. Sizin hata ile yaptıklarınızdan korkmuyorum. Lakin sizin kasten yaptıklarınızdan korkuyorum.”[6]

Allah Teâlâ sabrın dünyadaki sonucunu sabreden kullarını sevip razı olması, onu yardımıyla desteklemesi, hayatının her meselesinde onun yanında olması şeklinde belirlemiştir. Allah sabredenlere salat eder ve bu onların üzerine rahmetin inmesine sebep olur. Buna ilave olarak sabredenlere ilahi müjde ve dünyada hoşlanılmayan şeylere karşı sabretmelerinden dolayı ahirette övülmüş sonuç vardır. Onlara sabırlarından dolayı bol karşılık olarak cennetler ve hesapsız nimetler verilir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

{يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اصْبِرُوا وَصَابِرُوا وَرَابِطُوا وَاتَّقُوا اللَّهَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ}

Ey iman edenler! Sabredin, sabırda yarışın! Allah yolunda nöbet tutun ve Allah’tan sakının; umulur ki kurtuluşa erersiniz!” (Âl-i İmran 200)

{يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اسْتَعِينُوا بِالصَّبْرِ وَالصَّلَاةِ ۚ إِنَّ اللَّهَ مَعَ الصَّابِرِينَ}

Ey iman edenler! Sabır ve namazla yardım isteyin. Muhakkak ki Allah sabredenlerle beraberdir.” (Bakara 153)

Suheyb radiyallahu anh’den: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

عَجَبًا لِأَمْرِ الْمُؤْمِنِ إِنَّ أَمْرَهُ كُلَّهُ خَيْرٌ وَلَيْسَ ذَاكَ لِأَحَدٍ إِلَّا لِلْمُؤْمِنِ إِنْ أَصَابَتْهُ سَرَّاءُ شَكَرَ فَكَانَ خَيْرًا لَهُ وَإِنْ أَصَابَتْهُ ضَرَّاءُ صَبَرَ فَكَانَ خَيْرًا لَهُ

Mü’minin durumuna şaşılır. Onun her durumu hayırdır. Bu, mü’minden başkası için söz konusu değildir. Ona genişlik isabet ederse şükreder, bu kendisi için hayır olur. Darlık isabet ederse de sabreder, bu da kendisi için hayır olur.”[7]

 



[1] Sahih. Dârimî (2791) Ziyau’l-Makdisi Muhtare (5/135) Ahmed (3/454) Nesâî Sunenu’l-Kubra (7437) Taberanî (19/94) Abd b. Humeyd (304)

[2] Buhârî ve Muslim'in şartlarına göre sahih. Hâkim (1/500) Ebu’l-Fadl eş-Şehid İlelu Sahihi Muslim (29) İbn Ebi’d-Dunya el-Maraz ve’l-Keffarat (78, 215) Beyhaki (3/375) Beyhakî Şuab (6/547, 7/187) Deylemi (8089) el-Elbani es-Sahiha (272)

[3] Buhârî ve Muslim'in şartlarına göre sahih. Ebu Cafer İbnu’l-Buhterî Musannefat (680) Ahmed (3/316) Hâkim (1/497) İbn Hibbân (7/198) Ebû Ya'lâ (3/408, 4/208) Abd b. Humeyd (1021) İbn Ebi’d-Dunya el-Maraz ve’l-Keffarat (245) Beyhakî (3/375) Beyhakî Delâil (6/158, 159) Beyhakî Şuab (7/194)

[4] Buhârî ve Muslim'in şartlarına göre sahih. İbn Ebî Şeybe (7/93) İbn Sa’d Tabakat (3/198) Hennad Zühd (382) Vahidi el-Vesit (1321) Ebû Nuaym Hilyetu'l-Evliyâ (1/34) İbn Asakir Tarih (30/410)

[5] Buhârî ve Muslim'in şartlarına göre sahih. Ali b. Hucr es-Sa’dî Hadisu İsmail b. Cafer (383) Ahmed (5/427) İbn Şahin et-Tergib (275) Şeceri Emali (2364) Ebu’l-Abbas el-Asam Cuz’ul-Asam (26) Beyhakî el-Adab (723)

[6] Muslim'in şartına göre sahih. Ebu Zur’a ed-Dımeşkî Fevaidu’l-Muille (131) Hâkim (2/582) İbn Hibbân (8/17) Ahmed (2/308, 539) Bezzar (16/222) İbnu’l-A’rabi Mu’cem (2212) Ebû Nuaym Hilyetu'l-Evliyâ (4/98) İbnu’l-Munzir el-Evsat (8964) Beyhakî Şuab (7/281) el-Elbani es-Sahiha (2216) Mukbil b. Hadi Sahihu’l-Musned (1349)

[7] Sahih. Muslim (2999) 

Şevval Hilalinin 30 Nisan Akşamı Görülmesi İmkansızdır!

 

Cemaatle namazları korona bahanesiyle yasaklayan bütün hükümetler, bu yasağı uygulayan bütün memurlar, buna fetva veren bütün alimler ve bu fetvayı kabullenen herkes İslam’dan ok gibi çıkarak mürtet kafirler olmuşlardır. Bu kimseleri tekfir etmeyenler de kâfir olurlar. Bu meseleyi defalarca delilleriyle açıklamış olmamıza rağmen, kafirleşmiş bu hükümetlerin ilanları ve kafirleşmiş şeyhlerin fetvaları hâlâ şevval hilali konusunda doğru bir şahitlikmiş gibi itibara alınıyor! Adamlar dinden çıktı, mürted kafir oldular! Uyuyo musunuz?!! Hâlâ ne diye bu kimseleri tekfir etmedikleri için bâtılın, şirkin, nifakın, dinde riyakarlarık ve ikiyüzlülüğün dibine batmış kimselerin sözleriyle geliyorsunuz?

Abdulkadir Gürsever denen evveliyatında habis, sahtekar ve riyakar bir münafık, plandemiden sonra açık mürted olan bir şahıs (ki bu şahıs Graham Fuller'in "Ilımlı İslam" projesine sözde selefiler arasında Ebu Sait Yarbuzi ve diğer çakma selefi davetçiler ile beraber icabet eden yalaka tiplerdendir) Yemenli Abdullah Haşidi’den nakletmişmiş!! Mali ve Nijer resmi kanalları bayram ilan etmişmiş!!! Dininizi oyuncağa çevirmeyi bırakın artık!

Aşağıda gösterildiği üzere 29 Nisan sabahı urcunu’l-kadim yani Ramazan ayına ait son hilal görülmüştür. Dolayısıyla 30 Nisan akşamı Şevval hilali görüldü diyen herkes yalancıdır!



 Yukarıdaki resim bu seneki Şevval hilalinin görülebilme haritalarıdır. Üstteki açıklamada şöyle deniliyor: “30 Nisanda hilal dünyanın hiçbir yerinde görülemez. 1 Mayıs’ta Kanada ve Amerika’nın kuzey güneyinde dürbünle görülebilir ve ABD’de kolayca (çıplak gözle) görülebilir. 2 Mayısta ise tüm dünyada görülebilir.”

Böyle deniliyor lakin sağdaki haritaya göre Türkiye gri alanda yer almakta, bazı batı Afrika ülkeleri de mavi alanda yer almaktadır. Kırmızı alanlar yalnızca optik cihazla hilalin görülebileceği bölgelerdir. Gri alanlar optik cihazla hilalin yerinin tespit edilip çıplak gözle görülmesi mümkün olan yerlerdir. Mavi alanlar hava şartları iyi olduğu takdirde çıplak gözle hilalin görülebileceği alanlardır. Yeşil bölgeler ise hilalin çıplak gözle rahatlıkla görülebileceği bölgelerdir. Soldaki harita 2 Mayıs akşamı için hilalin görülebilme haritasıdır.

Uyarı: Hilalin menzillerini takip etmek Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in: “Hilali göremezseniz takdir edin” hadisinden istinbat edilmiştir. Basralı bazı fakihler bu hadisteki “takdir edin” kavlinin manasının hilalin menzillerini gözlemlemek olduğunu söylemişlerdir. Tabiinden birçok kimse hilalin menzillerine itibar etmişlerdir. Bkz.: İbn Abdilber et-Temhid (14/350)




Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente estağfiruke ve etûbu ileyk" (Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)