Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

13 Mart 2023 Pazartesi

Kader İnkârı ve Bunun Deizm Ya da Ateizme Götüren Bir Yol Olması Hakkında

 

Kader inkârcılarından birçoğu Allah Azze ve Celle’nin ezelde herkesin hidayet ve sapıklığını, kıyamete kadar olacak herşeyi yazmış olduğunu yani hadiseler meydana gelmeden önce bunları biliyor olduğunu inkâr etmektedirler. Bu Allah Azze ve Celle’nin ilim sıfatını inkâr olduğundan apaçık bir küfürdür.

Bu küfürlerine insanları davet için zulüm kavramı üzerinden tahrifler yaparak, kaderi kabul etmenin Allah’a zulüm isnat etmek manasına geldiğini iddia ediyor, güya masum bebeklerin yahut bazı hayvanların acı bir şekilde can verdiği bazı hadiseleri de duygusal malzeme olarak kullanıyorlar. Bu konuda saptırdıklarıyla birlikte de dinin inkârına (deizme) veya Allah’ın inkârına (Ateizme) doğru yol alıyorlar.

Öncelikle bilinmesi gerekir ki onlar, zulüm kavramını öne sürerken Allah Azze ve Celle ile beşeri eşitleyen bir saptırma yapıyorlar. Zulüm sözlükte bir şeyi ona ait olmayan bir yere koymak anlamındadır.

Kur’ân-ı Kerîm’de yirmi âyette zulüm kelimesi, 269 defa da türevleri yer alır. 200’den fazla yerde zulüm kavramı “küfür, şirk” veya “Allah’ın hükümlerini çiğneme, günah işleme”, yirmiyi aşkın âyette “beşerî ilişkilerde haksızlığa sapma” anlamında kullanılmıştır. Yetmişten fazla âyette Allah’ın hiç kimseye hiçbir şekilde zulmetmeyeceği, insanların dünyada uğradıkları zararların ve âhirette uğrayacakları cezaların kendi kötülüklerinin karşılığı olduğu, inkârcıların ve kötülük işleyenlerin sonuçta kendilerine zulmettikleri belirtilir (M. F. Abdulbâkī, el-Muʿcem, “ẓlm” maddesi).

Bu gösteriyor ki, duygusal malzemeler olarak sapkınların Allah’a zulüm isnad ederek öne sürdükleri şeyler asla Allah Azze ve Celle hakkında zulüm olarak isnad edilemez. Bu öne sürülen konularda ancak yaratılmışların birbirlerine veya kendi nefislerine karşı zulmünden söz edilebilir. Allah Azze ve Celle sorumlu tutulamaz.

Zira Allah Azze ve Celle kâmil ilim sahibidir, olaylar meydana gelmeden önce olacakları bilir. Meydana gelmemiş olayların da meydana gelseydi nasıl olacağını bilir.

Abdullah b. Amr radiyallahu anhuma dedi ki: “Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu işittim:

إِنَّ اللَّهَ تَعَالَى خَلَقَ خَلْقَهُ فِي ظُلْمَةٍ ثُمَّ أَلْقَى عَلَيْهِمْ مِنْ نُورِهِ فَمَنْ أَصَابَهُ مِنْ نُورِ ذَلِكَ الْيَوْمِ شَيْءٌ فَقَدِ اهْتَدَى وَمَنْ أَخْطَأَهُ فَقَدْ ضَلَّ قَالَ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ عَمْرٍو فَمِنْ ثَمَّ أَقُولُ جَفَّ الْقَلَمُ عَلَى عِلْمِ اللَّهِ تَعَالَى

Muhakkak ki Allah Teâlâ mahlûkatı karanlıkta yarattı, sonra onların üzerine nurundan saçtı. Bu nur o gün kime isabet etti ise hidayet buldu, kime de isabet etmediyse sapıttı.” Abdullah b. Amr radiyallahu anhuma dedi ki:

“Bundan dolayı diyorum ki; kalem, Allah Teâlâ’nın ilmi üzere kurumuştur.”[1]

Kehf Suresinde Hızır ile Musa aleyhime's-selâm kıssası içerisinde kendisine Allah katından bir ilim verilmiş olan Hızır aleyhi's-selâm’ın buluğa ermemiş bir çocuğu öldürmesi geçer. Musa aleyhi's-selâm bu duruma itiraz edince Hızır aleyhi's-selâm’ın şöyle dediği bildirilir:

Erkek çocuğa gelince, onun ana babası, mümin kimselerdi. Bunun için onları azgınlık ve nankörlüğe boğmasından korktuk.” (Kehf 80)

Elbette Allah Azze ve Celle henüz olmamış olanların da olsaydı nasıl olacağını bilendir. Bu ayet Allah Azze ve Celle’nin ezelî ilminin delillerindendir. Nitekim şöyle buyurmuştur:

Yeryüzünde ve kendinizde meydana gelen herhangi bir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, bir kitapta olmasın. Şüphesiz bu, Allah’a çok kolaydır.” (Hadid 22)

Allah Azze ve Celle kendi kâmil ilmiyle kullarını sorumlu tutmamış, bilakis kulların kendi fiilleriyle Allah’ın ezelde takdir etmiş olduğu şeyleri dünyada meydana getirmeleri ve onların da ancak bu şekilde öğrenmelerinden sonra onları sorumlu tutmuştur. Yoksa Allah Azze ve Celle dileseydi kullarını hiç dünyada imtihan yurduna getirmeden dilediğini cehenneme atar, dilediğini cennete koyardı ve bunda asla zulmetmiş olmazdı. Zira bu kendisinin hakkıdır. Ancak Allah Azze ve Celle kullarının da kendi bildiği şeye şahit olmalarını dilediğinden onları dünyada çeşitli hadiselerle karşı karşıya bırakmış, rasul göndererek hatırlatma yapmış, böylece kullar üzerinde hüccet ikâme olmuştur. Fıtratlar ve rasullerin beyanı ile kula tebliğ edilen hüccetlerden sonra hakka uyanları ödüllendirmiş ve bâtıla sapanları cezalandırmıştır. Halbuki kimlerin hakka, kimlerin de bâtıla uyacağını önceden bilmesine rağmen, kullarını kendi bildiğiyle sorumlu tutmamış, bilakis onların da kendi fiilleriyle Allah’ın ilminde olanı ortaya koyarak hüccetin kullar tarafından da bilinmesini dilemiştir.

Buluğa ermeden ölenlere gelince, kullar gaybi bilmediklerinden dünyada zahir olan durumlarına göre bunlara muamelede bulunurlar. Müslüman bir ebeveynden doğan ve buluğa ermeden ölenlere müslüman muamelesi yapılır, kafir bir ebeveynden doğanlara ise kâfir muamelesi yapılır. Hakikatteki hallerini ise Allah bilir, bu çocuklar cennete mi girecek, cehenneme mi gidecek bu Allah’ın ilminde olan bir durumdur. Biz kullar olarak şuna itikad ederiz, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in bildirdiği gibi, cahiliye döneminde diri diri gömülen kız çocukları da, onları gömenler de ateştedir. Kader inkarcıları ve diğer kâfirler burada itiraz ederek: “Gömeni anladık da, gömülen neden ateşte?” diyorlar. Hatta bu konuda: “Gömülen kıza “Hangi suçtan dolayı öldürüldüğü sorulduğunda” (Tekvir 8-9) ayetleri de öne sürülmektedir.

Deriz ki: Allah Azze ve Celle ezelî ilmiyle, gömülen bu kız çocuklarının yaşıyacak olsalardı cehennemliklerin amellerini işleyecek olduklarını bilmektedir, bu yüzden onları cahiliyye ehlinden kendilerini gömecek ana babadan dünyaya getirmiştir.

Gömülen kıza hangi suçtan dolayı öldürüldüğünün sorulması ise beşerin ilmine göre ortada bir suç gerçekleşmemiştir, bu yüzden onları gömenler suçludurlar. Bu ayet, gömülen kız çocuklarının Allah’ın ilminde de masum olduklarını ifade etmemektedir! Allah yaptıklarından sorgulanmaz, kullar ise sorgulanırlar! (Bkz.: Enbiya 23)

Ebu Hureyre radiyallahu anh dedi ki: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

لَوْ يُؤَاخِذُنِي اللَّهُ وَابْنَ مَرْيَمَ بِمَا جَنَتْ هَاتَانِ يَعْنِي الإِبْهَامَ وَالَّتِي تَلِيهَا لَعَذَّبَنَا ثُمَّ لَمْ يَظْلِمْنَا شَيْئًا

Şayet Allah beni ve Meryem oğlunu şu ikisi kadar işlediğinden dolayı (işaret parmağı ve yanındaki parmağı gösterdi) azaplandıracak olsaydı bize hiçbir şekilde zulmetmiş olmazdı.”[2]

Nevf el-Bikâlî rahimehullah’tan:

قَالَ عُزَيْرٌ فِيمَا يُنَاجِي بِهِ رَبَّهُ يَا رَبِّ تَخْلِقُ خَلْقًا فَتُضِلُّ مَنْ تَشَاءُ وَتُهْدِي مَنْ تَشَاءُ قَالَ قِيلَ لَهُ يَا عُزَيْرُ أَعْرِضْ عَنْ هَذَا قَالَ فَعَادَ فَقَالَ يَا رَبِّ تَخْلِقُ خَلْقًا فَتُضِلُّ مَنْ تَشَاءُ وَتُهْدِي مَنْ تَشَاءُ قَالَ قِيلَ لَهُ يَا عُزَيْرُ أَعْرِضْ عَنْ هَذَا {وَكَانَ الْإِنْسَانُ أَكْثَرَ شَيْءٍ جَدَلًا} فَعَادَ فَقَالَ يَا عُزَيْرُ لَتُعْرِضَنَّ عَنْ هَذَا أَوْ لَمَحَوْتُكَ مِنَ النُّبُوَّةِ إِنِّي لَا أُسْأَلُ عَمَّا أَفْعَلُ وَهُمْ يُسْأَلُونَ

“Uzeyr aleyhi's-selâm rabbine yalvarırken şöyle dedi: “Ey rabbim! Halkı yarattın ve dilediklerini saptırıyor, dilediklerini hidayet ediyorsun.” Ona denildi ki:

“Ey Uzeyr! Bu konuya girme.” Uzeyr aleyhi's-selâm yine dönüp dedi ki: “Ey rabbim! Halkı yarattın ve dilediklerini saptırıyor, dilediklerini hidayet ediyorsun.” Ona denildi ki:

“Ey Uzeyr! Bu konuya girme. “İnsan gerçekten çok tartışmacıdır.” (Kehf 54) Uzeyr aleyhi's-selâm tekrar aynı konuya dönünce buyruldu ki:

“Ey Uzeyr! Ya bu konuya dalmayı bırakırsın ya da seni nebîlikten silerim. Muhakkak ki ben yaptıklarımdan sorgulanmam. Kullar ise sorgulanırlar.”[3]

Şu halde bu kader inkârcıları, beşerin ilmiyle Allah’ın ilmini bir tutmakla da şirk koşmaktadırlar!



[1] Buhârî ve Muslim'in şartlarına göre sahih. Kelabazi Meaniyu’l-Ahbar (s.96) İbn Ebî Hâtim Tefsir (17932) İbn Hibbân (14/45) Hâkim (1/84) Ahmed (2/176) Tayalisi (2291) Tirmizî (2642) Taberânî (13/633) Firyabi Kader (68) İbn Batta el-İbane (4/28) Beyhakî (9/4) Beyhaki el-Esma ve’s-Sifat (229) Beyhakî el-Kaza ve’l-Kader (59) İbn Asakir Tarih (64/272) Mukbil b. Hadi Camiu’s-Sahih (805)

[2] Muslim'in şartına göre sahih. İbn Hibbân (2/432, 435) Ebû Nuaym Hilyetu'l-Evliyâ (8/132) Bezzar (16/116) el-Elbani es-Sahiha (3200)

[3] Muslim'in şartına göre sahih. el-Acurri eş-Şeria (534) Ebu Bekr el-Firyabi el-Kader (334) el-Lalekai İtikad (1343) Beyhakî el-Esma ve’s-Sifat (369) İbn Asakir Tarih (40/334-45) İbn Kesir el-Bidaye ve’n-Nihaye (2/55)

Kadınlar ve Cuma Namazı Hakkında Zındıkların Attıkları Şüphelere Cevap

 

Kadınlara Cuma Namazının Farz Olduğu İddiasına Reddiye

Ebu Muaz Seyfullah el-Çubukâbâdî

İlim talebi ve tedrisi ile bilinmeyen ancak bazı kitapların tahkik ve tahriç çalışmalarında bir heyete iştirak etmiş olmasıyla adı geçen Ebu Cihad Mahmud b. Muhammed b. Halil es-Saidî adında bir zındık, Cuma namazının ahkâmıyla ilgili olarak müslümanların imamlarının üzerinde icma ettikleri hususlara aykırı bir takım iddialarla bir risale yazmış ve maalesef bu risale Türkçe’ye de tercüme edilerek bu saptırıcı görüşlerin memleketimizde de yayılması söz konusu olmuştur.

Bahsi geçen sapık görüşler, öncelikle kadınlara Cuma namazının farz olmadığını açıkça belirten sahih hadisin sıhhatini inkâr etmek için hiçbir tutarlı tarafı olmayan şüpheler atmayı amaçlıyor, böylece Cum’a suresi 9. Ayetinin zahir hükmüne kadınları da katmak istiyorlar. Bu, Allah ve rasulünün kadınlara farz kılmadığı bir şeyi kadınlara farz kılmak olduğundan bir şirktir. Bu bir.

Sonra Cum’a namazını mazereti sebebiyle kılamayanın dört rekât öğle namazı kılmak zorunda olduğunu inkar ediyorlar ve ister erkek, ister kadın, kim Cuma namazını kılamazsa sesli kıraat yaparak iki rekat namaz kılar diyorlar. Bu da Allah’ın dininde tebdildir. Bu iki.

Kadınlar mescidde Cuma namazı kılamazlarsa evlerini mescid edinip orada sesli kıraatle Cuma namazını kılarlar diyorlar, hiçbir delile dayanmayan böyle bir din uydurmakla bir şirk daha ortaya atıyorlar, bu da üç.

Şirk ve Küfre Düşüren Bu Üç Meselenin Delillerinin Açıklanması:

1- Cum’a Namazının Kadınlara Farz Olmadığının Delilleri

Tarık b. Şihab radiyallahu anh’den: “Nebî sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki:

الْجُمُعَةُ حَقٌّ وَاجِبٌ عَلَى كُلِّ مُسْلِمٍ فِي جَمَاعَةٍ إِلَّا أَرْبَعَةً عَبْدٌ مَمْلُوكٌ أَوِ امْرَأَةٌ أَوْ صَبِيٌّ أَوْ مَرِيضٌ

Cum’a namazını cemaatle kılmak her müslümana vacip bir haktır. Ancak şu dördü hariç: Mülkiyet altında olan köle, kadın, çocuk veya hasta olan kimse.”[1]

Bu hadisin sıhhatini inkâr etmek için öne sürdükleri şüphe şu: “Tarık b. Şihab, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’i görmüş olsa da O’ndan bir şey işitmemiştir. Sahabe mürseli hüccet olsa da, Tarik b. Şihab’ın sahabeliği sabit olmadığından bu rivayet sahbi mürseli değil, tabiinin büyüklerinin mürseli konumundadır.”  

Bu iddia münafıkça öne sürdükleri bir iddiadır. Çünkü malum olduğu üzere sahabe mürselinin hüccet olduğunda ittifak vardır. Sahabe mürseli, sahabenin bizzat Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den işitmeyip, başka bir sahabiden işittiği hadisi, işitmiş olduğu kimsenin adını zikretmeden doğrudan Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den rivayet etmesidir. Sahabenin tamamının adalet sahibi olduğunda ittifak bulunduğundan sahabinin böyle bir rivayeti hüccettir. Hatta tabiinden bilinen biri, sahabinin adını zikretmeksizin: “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in ashabından biri bana rivayet etti” dediğinde de durum böyledir, sahabinin adının zikredilmemesi hadisin sıhhatine hiçbir zarar vermez.

Hatta aralarında İmam Şafii’nin de bulunduğu âlimlerden büyük bir çoğunluk tabiinin büyük imamlarından olan Said b. El-Museyyeb rahimehullah’ın doğrudan Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den rivayette bulunarak yaptığı mürsel rivayetleri de hüccet görme eğilimindedirler. Ancak Said b. El-Museyyeb hem sahabeden, hem de tabiinin büyüklerinden rivayette bulumuş olduğu için, rivayeti kimden aldığını tasrih etmedikçe böyle bir mürseli kabul etmemek daha sağlıklıdır. Çünkü arada biri sahabeden, diğeri tabiinden olmak üzere iki ravinin iskat edilmiş olması ihtimali vardır.

Tarık b. Şihab’a gelince, onun Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’i gördüğü hususunda ittifak vardır. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den işitmiş olduğunda ise ihtilaf edilmiştir.

İbn Ebi Hatim, babası Ebu Hatim’den naklen dedi ki: “Tarık b. Şihab’ın Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’den: “Hangi cihad en üstündür?” diye sorulduğu zaman: “Zalim sultan yanında hak sözü söylemektir” buyurduğuna dair rivayeti mürsel bir hadistir. Bunu ancak musnedu’l-vuhdan’a dahil ettim. Çünkü Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’i gördüğü nakledilmiştir.” Hafız el-A’laî bunu naklettikten sonra dedi ki: “Derim ki: Tarık b. Şihab’ın hadisi sahabe mürsellerine katılır.”[2]

El-A’laî haklıdır, çünkü Tarık b. Şihab yalnızca sahabelerden rivayette bulunmuştur, şeyhleri arasında tabiinden kimse yoktur.

Nitekim Hakim’in el-Mustedrek’te (1/425) rivayetine göre Cuma namazının kadınlara farz olmadığına dair bu rivayeti Ubeyd b. Muhammed el-İclî – el-Abbas b. Abdilazim el-Anberî – İshak b. Mansur – Hureym b. Sufyan -  İbrahim b. Muhammed b. El-Munteşir – Kays b. Muslim - Tarik b. Şihab radıyallahu anh - Ebu Musa radıyallahu anh – Nebî sallallahu aleyhi ve sellem isnadıyla rivayet etmiştir. Ricali sahihayn ricalidir.

Ancak Beyhakî de Fadailu’l-Evkat’ta (263) bu isnad ile rivayet edip: “Bunu bu şekilde mevsul olarak rivayette Ubeyd el-İcli tek kaldı” demiştir.

İbn Mulakkin ise Bedru’l-Munir’de (4/640) dedi ki: “Ubeyd b. Muhammed sikadır, şu halde onun tek kalmasının zararı olmaz. Böylece bunun mürsel veya mevsul olarak rivayet edilmesinde bir çelişki olmadığı anlaşılmıştır.”

Üstelik hadisin başka sahabilerden de şahitleri vardır. Beyhakî Sunenu’s-Sagir’de (608) bu hadisi rivayet ettikten sonra şöyle demiştir: “Hadisin şahidlerinin isnadlarını Sünen(u’l-Kebir) kitabında zikrettik. Cabir ve Temim ed-Darî radıyallahu anhuma hadisleri de bunlardandır.”[3]

Ebu Hureyre radıyallahu anh’den de şahidi şu şekildedir: Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

خَمْسَةٌ لَا جُمُعَةَ عَلَيْهِمْ الْمَرْأَةُ وَالْمُسَافِرُ وَالْعَبْدُ وَالصَّبِيُّ وَأَهْلُ الْبَادِيَةِ

Şu beş kişiye Cum’a namazı (farz) değildir: Kadın, yolcu, köle, çocuk ve bâdiye (köy ve yayla) halkı[4]

Bu hadisin isnadına İbrahim b. Hammad b. Ebi Hazım’ı Darekutni ed-Duafa’da zikretmiştir. Mesleme b. Kasım dedi ki: “İbrahim b. Hammad b. Ebi Hazım, İmam Malik b. Enes’in ashabından olup sikadır.”[5]

Umm Atiyye radıyallahu anha, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in kadınlardan biat alırken kadınlara Cuma namazının farz olmadığını söylediğini de belirtmiştir.[6]

Sahabenin uygulamaları da buna göredir: Ebu Amr eş-Şeybânî rahimehullah’tan:

رَأَيْتُ ابْنَ مَسْعُودٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ يُخْرِجُ النِّسَاءَ يَوْمَ الْجُمُعَةِ مِنَ الْمَسْجِدِ وَيَقُولُ اخْرُجْنَ إِلَى بُيُوتِكُنَّ خَيْرٌ لَكُنَّ

“İbn Mes’ud radiyallahu anh’ın Cum’a günü kadınları mescidden çıkardığını gördüm. Diyordu ki:

“Evlerinize dönmeniz sizin için daha hayırlıdır.”[7]

İmam Buhârî Sahih’inde (2/5) şu bab başlığını koymuştur:

بَابُ هَلْ عَلَى مَنْ لَمْ يَشْهَدِ الجُمُعَةَ غُسْلٌ مِنَ النِّسَاءِ وَالصِّبْيَانِ وَغَيْرِهِمْ؟ وَقَالَ ابْنُ عُمَرَ إِنَّمَا الغُسْلُ عَلَى مَنْ تَجِبُ عَلَيْهِ الجُمُعَةُ

“Kadınlar, çocuklar ve diğer Cuma namazına katılmayan kimselere Cuma günü gusletmek gerekir mi? İbn Ömer radıyallahu anhuma dedi ki: “Gusül ancak kendisine Cuma namazının farz olduğu kimseye gerekir.”

Böylece kadınlara Cuma namazını farz kılmaya kalkışan kimselerin bu sapık iddialarına İmam Buhârî’yi de dahil etmeye çalışmaları iptal olmuştur!

İbn Ömer radıyallahu anhuma’nın bu sözünü Beyhakî (1/297) ve başkaları hasen isnadla rivayet etmişlerdir.

Ebu’l-Mehasin el-Huseynî el-İlmam’da (no:103) dedi ki: “Nesâî, Nafi rahimehullah’tan şöyle rivayet etti: “Eyyub es-Sahtiyanî rahimehullah kendisine: “Kadınlara Cuma günü guslü gerekir mi?” diye sorunca Nafi dedi ki: “İbn Ömer radıyallahu anhuma şöyle dedi:

“Gusül ancak Cuma’nın kendilerine farz olduğu kimselere gerekir.” Ancak Nesâî’nin kitaplarında veya başka bir kaynakta bu rivayeti bulamadım.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in kadınlara Cuma namazının farz olmadığını açıkladığı sabit olmuş, hiçbir yerde kadınlara Cuma namazını emretmemiştir. Bu rivayetler gösteriyor ki, sahabe ve tabiin de kadınlara Cuma namazının farz olmadığı hususunda icma etmişlerdir.

Nitekim Hattabi Mealimu’s-Sunen’de (1/243) İbnu’l-Munzir el-Evsat’ta (4/16) ve el-İcma’da (no:53), Begavi Tefsir’inde ve daha başka imamlar, kadınlara Cuma namazının farz olmadığı hususunda icma edildiğini zikretmişlerdir.

2- Kadınların Cuma Namazına Katılmalarının Meşru Olduğunu Söylemek İçin Delil Gerekir

Bu meselede bilakis kadınların Cuma namazı için mescide çıkmaları meşru mudur, buna delil gerekir. Nitekim Buhârî’de (899) İbn Ömer radıyallahu anhuma’dan gelen rivayette:

ائْذَنُوا لِلنِّسَاءِ بِاللَّيْلِ إِلَى المَسَاجِدِ

Kadınlar geceleyin mescidlere çıkmak istediklerinde onlara izin verin” buyrulmuştur. Diğer rivayette de (Buhârî 900) İbn Ömer radıyallahu anhuma şöyle demiştir:

كَانَتِ امْرَأَةٌ لِعُمَرَ تَشْهَدُ صَلاَةَ الصُّبْحِ وَالعِشَاءِ فِي الجَمَاعَةِ فِي المَسْجِدِ، فَقِيلَ لَهَا: لِمَ تَخْرُجِينَ وَقَدْ تَعْلَمِينَ أَنَّ عُمَرَ يَكْرَهُ ذَلِكَ وَيَغَارُ؟ قَالَتْ: وَمَا يَمْنَعُهُ أَنْ يَنْهَانِي؟ قَالَ: يَمْنَعُهُ قَوْلُ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: «لاَ تَمْنَعُوا إِمَاءَ اللَّهِ مَسَاجِدَ اللَّهِ

“Ömer radıyallahu anh’ın bir hanımı sabah ve yatsı namazlarında cemaate katılırdı. Ona denildi ki: “Ömer radıyallahu anh’ın kıskançlığından dolayı bundan hoşlanmadığını bildiğin halde neden namaza çıkıyorsun?” O da dedi ki: “Öyleyse beni neden bundan yasaklamıyor?” Dedi ki: “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Allah Azze ve Celle’nin kadın kullarını mescidlerden yasaklamayın” buyurmuştur.”

İbn Receb Fethu’l-Bari’de (6/179-180) dedi ki: “Bu iki hadisi Buhârî’nin bu babda zikretmekten maksadı şudur: Kadınların mescidlere çıkmaları ancak geceye hastır. Ömer radıyallahu anh hadisi kadınların ancak bu şekilde çıktıklarını açıklamaktadır. Nitekim “Kadınların mescidlere gece karanlığında (yatsı vakti) ve (sabahın) alaca karanlığında çıkmaları” babı daha önce geçmişti. Şu halde kadınların mescide çıkmaları hakkındaki izin Cuma namazı hakkında değildir. Çünkü o gündüz namazlarındandır, gece namazlarından değildir. Cuma guslü emri ancak Cuma namazına geleceklere emredilmiştir. Nitekim daha önce geçen İbn Ömer radıyallahu anhuma hadisinde geçmişti. Bu da gösteriyor ki kadınlar Cuma guslüyle emredilmemişlerdir. Çünkü Cuma namazına çıkmalarına izin verilmemiştir.

Cuma günü kadınlar için guslü tasrih eden bir lafız gelmiştir. Bunu İbn Hibban Sahih’inde Osman b. Vakıd el-Umerî – Nafi – İbn Ömer yoluyla rivayet etti. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki: “Erkeklerden ve kadınlardan kim Cuma namazına gelirse gusletsin.” Bu hadis diğer lafızla da rivayet edildi: “Cuma guslü ihtilam olmuş her erkeğe ve buluğa ermiş her kadına gerekir.” Bunu Bezzar ilk lafızla rivayet edip dedi ki: “Zannediyorum ki bu lafızla rivayette Osman b. Vakıd yanılmıştır.”

Bu Osman b. Vakıd hakkında İbn Main sika dedi. Ahmed ve ed-Darekutni: “Onda sakınca yok” dediler. Ebû Dâvûd: “Zayıf” dedi bu hadisi onun tek kaldığı bir yanılgısı olarak zikretti. Yani ona bu lafızda kimse mutabaat etmemiştir, onun tek kalması ise bu lafız münkerdir.” İbn Receb’in açıklaması bu şekildedir. Osman b. Vakıd’ın hadisini el-Elbani de tahkik edip zayıf olduğunu açıklamıştır.

3- Zaruretsiz Olarak Mescidin Dışında Cum’a Kılınmaz

Seyyar b. Ma’rur rahimehullah’tan: “Ömer radıyallahu anh hutbede şöyle dedi:

إِنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ بَنَى هَذَا الْمَسْجِدَ وَنَحُن مَعَهُ الْمُهَاجِرُونَ وَالأَنْصَارُ فَإِذَا اشْتَدَّ الزِّحَامُ فَلْيَسْجُدِ الرَّجُلُ مِنْكُمْ عَلَى ظَهْرِ أَخِيهِ وَرَأَى قَوْمًا يُصَلُّونَ فِي الطَّرِيقِ فَقَالَ صَلُّوا فِي الْمَسْجِد

“Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem bu mescidi bina ettiğinde bizler Muhacirler ve Ensar olarak kalabalık olduğumuzda sizden biri kardeşinin sırtına secde ederdi.” Ömer radiyallahu anh bir topluluğun yollarda namaz kıldığını görünce:

“Namazı mescidde kılın” dedi”[8]

Zeyd b. Vehb rahimehullah’tan: Ömer radiyallahu anh dedi ki:

إِذَا لَمْ يَسْتَطِعِ الرَّجُلُ أَنْ يَسْجُدَ يَوْمَ الْجُمْعَةِ فَلْيَسْجُدْ عَلَى ظَهْرِ أَخِيهِ

“Çok kalabalık olduğunda, sizden biri kardeşinin sırtına secde etsin.”[9]

Zurare b. Ebi Evfa rahimehullah’tan: Ebu Hureyre radıyallahu anh şöyle dedi:

مَنْ لِمْ يُصَلِّ يَوْمَ الْجُمُعَةِ فِي الْمَسْجِدِ فَلَا جُمُعَةَ لَهُ

“Cum’a günü mescidde namaz kılmayanın Cum’a namazı yoktur.”[10]

Kays b. Ubbad rahimehullah dedi ki:

لَا جُمُعَةَ لِمَنْ لَمْ يُصَلِّ فِي الْمَسْجِدِ

“Mescidde kılmayanın Cum’a namazı yoktur.” [11]

Zurare b. Evfa rahimehullah’tan: Ebu Katade radiyallahu anh dedi ki:

مَنْ لَمْ يُصَلِّ يَوْمَ الْجُمُعَةِ فِي الْمَسْجِدِ فَلَا جُمُعَةَ لَهُ قَالَ مَعْمَرٌ فَإِنِ اضْطُرَ فَإِنَّ الْحَسَنَ كَانَ لَا يَرَى بَأْسًا أَنْ يُصَلِّيَهَا فِي الطَّرِيقِ أَوْ فِي فِنَاءِ الْمَسْجِدِ حَيْثُمَا اضْطُرَ مِنْ ضِيقٍ أَوْ زِحَامٍ فَلْيُصَلِّ رَكْعَتَيْنِ قَالَ فَنَقُولُ لِلْحَسَنِ إِنَّهَا أَرْوَاثُ الدَّوَابِّ فَيَقُولُ يُصَلِّي

“Cum’a günü namazı mescidde kılmayanın Cum’a namazı geçersizdir.” Ma’mer (b. Raşid) rahimehullah dedi ki:

“el-Hasen (el-Basrî) rahimehullah kalabalık ve sıkışıklık gibi zaruret halinde yolda veya mescidin avlusunda iki rekat namaz kılınmasında sakınca görmezdi. Dedi ki:

“Biz el-Hasen rahimehullah’a: “Yolda hayvanların tezekleri oluyor” dediğimizde: “Namaz kılınır” dedi.”[12]

Cebele b. Ebi Suleyman rahimehullah dedi ki:

رَأَيْتُ أَنَسَ بْنَ مَالِكٍ يُصَلِّي فِي دَارِ أبي عَبْدِ اللهِ فِي الْبَابِ الصَّغِيرِ الَّذِي يُشْرِفُ عَلَى الْمَسْجِدِ وَهُوَ يَرَى رُكُوعَهُمْ وَسُجُودَهُمْ

“Enes b. Malik radiyallahu anh’ı Babu’s-Sagir’de Ebu Abdillah’ın mescidden yüksekte olan evinde namaz kılarken gördüm. Cemaatin rüku ve secdelerini görebiliyordu.”[13]

Humeyd rahimehullah dedi ki:

كان أَنَسُ بْنُ مَالِكٍ يجمع مع الإمام وهو في دار نافع بن عبد الحارث بيت مشرف عَلَى الْمَسْجِدِ لَهُ بَابٌ إِلَى الْمَسْجِدِ فَكَانَ يُجْمِعُ فِيهِ وَيَأْتَمُّ بِالْإِمَامِ

“Enes b. Malik radiyallahu anh Nafi b. Abdilharis’in mescidden yüksekte ve mescide doğru kapısı olan evinde imama uyarak Cum’a namazı kılardı.”[14]

Hişam b. Urve b. ez-Zubeyr rahimehumullah dedi ki:

جِئْتُ أنا وَأَبِي مَرَّةً فَوَجَدْنَا الْمَسْجِدَ قَدِ امْتَلَأَ يَوْمَ الْجُمُعَةِ فَنُصَلِّي بِصَلَاةِ النَّاسِ فِي بَيْتٍ عِنْدَ الْمَسْجِدِ بَيْنَهُمَا طَرِيقٌ قَالَ حَسِبْتُ أَنَّهُ قَالَ فِي دَارِ حُمَيْدِ بْنِ عَبْدِ الرَّحْمَنِ

“Ben ve babam bir defasına Cum’agünü mescide geldiğimizde mescidin dolu olduğunu gördük. Mescid ile arasında bir yol bulunan; Humeyd b. Abdirrahman’ın evinde cemaate uyarak namazı kıldık.”[15]

4- Cuma Namazını Kılamayanın Öğle Namazı Kılması Gerektiğine Dair İcma

İbnu’l-Munzir el-Evsat’ta (4/16) şöyle demiştir: “Kendilerinden ilim ezberlediğimiz herkes kadınlara Cuma namazının farz olmadığında icma ettiler. Yine kadınlar eğer imamla beraber Cuma namazını kılarlarsa bu onlar için (öğle namazı yerine) yeterlidir.”

İbn Ömer radiyallahu anhuma dedi ki:

إِذَا أَدْرَكَ الرَّجُلُ يَوْمَ الْجُمُعَةِ رَكْعَةً صَلَّى إِلَيْهَا رَكْعَةً أُخْرَى فَإِنْ وَجَدَهُمْ جُلُوسًا صَلَّى أَرْبَعًا

“Kişi Cum’a günü bir rekate yetişirse, yetişemediği bir rekatı da kılar. Eğer cemaat oturmuşken yetişirse namazı dört rekat olarak kılar.”[16]

İbn Mes’ûd radiyallahu anh dedi ki:

مَنْ أَدْرَكَ مِنَ الْجُمُعَةِ رَكْعَةً فَلَيُضِفْ إِلَيْهَا أُخْرَى وَمَنْ فَاتَتْهُ الرَّكْعَتَانِ فَلْيُصَلِّ أَرْبَعًا

“Cum’a namazının bir rekatine yetişen, diğer rekati de kılsın. Kim de iki rekatine de yetişemezse dört rekat kılar.”[17]

Enes radiyallahu anh’dan:

إِذَا أَدْرَكَهُمْ يَوْمَ الْجُمُعَةِ جُلُوسًا صَلَّى أَرْبَعًا

“Cum’a günü cemaat otururken yetişen dört rekat kılar.”[18]

Bu sahabelerden Sahihayn şartına göre sahih olarak gelen rivayetler onların bu hususta icma ettiklerini göstermektedir. Zira buna muhalif bir sahabe bilmiyoruz.

Dolayısıyla Ebu Cihad Mahmud es-Saidî gibi zındıkların aklî yorumlarla “Nasıl olur da kadınlara farz olmayan Cuma namazı, kendilerine farz olan öğle namazını düşürür?” şeklindeki gevelemelerinin dinde hiçbir geçerliliği yoktur. Din beşerin kusurlu akıllarıyla değil, Rab Azze ve Celle’nin rasulünün dili üzerinden tebliğ ettiği vahiyledir. Nitekim seferî kimseye de Cuma namazı farz değildir, lakin şayet seferi kimse kendisine nafile olan Cuma namazına katılırsa kendisine farz olan öğle namazı sâkıt olur.


"Yoksa onların birtakım ortakları mı var ki, Allah’ın izin vermediği şeyleri, dinden kendilerine bir şeriat kıldılar? Eğer ayırdedici söz olmasaydı, elbette aralarında hüküm verilirdi. Gerçekten zalimler için can yakıcı bir azap vardır." (Şura 21)



[1] Muslim'in şartına göre sahih. Ebû Dâvûd (1067) Hâkim (1/425) Taberânî (8/322) Darekutni (2/3) Beyhaki (3/173, 183) Mukbil b. Hadi Sahihu’l-Musned Mimma Leyse Fi’s-Sahihayn (517)

[2] Camiu’t-Tahsil (s.200)

[3] Bkz.: Beyhakî Sunenu’l-Kubra (3/183-184)

[4] Sahih ligayrihi. Taberânî Mu'cemu'l-Evsat (202) İbn Hacer Garaibu’l-Multekita (1551) İbn Hacer Muvafaktu’l-Haber (2/42) el-Elbanî el-İrva (592, 594)

[5] Kasım b. Kutlubuğa es-Sikat (1005)

[6] Ahmed (5/85, 408) Ebû Dâvûd (1139) Taberî Tefsir (22/601) İbn Huzeyme (1722) İbn Hibban (7/313) Ziyau'l-Makdisi el-Muhtâre (1/403) Ebu Ya’la (1/196) Bezzar (1/374) isnadında Umm Atiyye radıyallahu anha’nın torunu İsmail b. Abdirrahman hakkında Buhârî ve İbn Ebî Hâtim cerh ve ta’dilde bulunmadan zikretmişler, İbn Hibban es-Sikat’ta zikretmiştir.

[7] Buhârî ve Muslim'in şartlarına göre sahih. Musedded b. Muserhed’in Musned’inden naklen: İbn Hacer Metalibu’l-Aliye (685) Abdurrazzak (3/173) İbnu’l-Ca’d Musned (427, 429) Taberani (9/294) İbnu’l-Munzir el-Evsat (1733) Beyhaki (3/186)

[8] Sahih mevkuf. Ahmed (1/32) Ziya el-Muhtare (1/236) Tayalisi (70) Beyhaki (3/182)

[9] Buhârî ve Muslim'in şartlarına göre sahih. İbn Ebî Şeybe (1/237) Beyhaki (3/182) İbnu’l-Munzir el-Evsat (1856) el-Elbani Temâmu’l-Minne (s.341)

[10] Buhârî ve Muslim'in şartlarına göre sahih. İbn Munzir el-Evsat (1869) Ebu Ya’kub ed-Deberi, Hadisu Abdirrazzak (el yazma no: 50)

[11] Buhârî ve Muslim'in şartlarına göre sahih. İbn Munzir el-Evsat (1870)

[12] Buhârî ve Muslim'in şartlarına göre sahih. Abdurrazzak (3/230)

[13] Hasen mevkuf. İbnu’l-Munzir el-Evsat (1871) İbn Hazm el-Muhalla (5/77)

[14] Buhârî ve Muslim'in şartlarına göre sahih. İbnu’l-Munzir el-Evsat (1872) İbn Ebî Şeybe (2/35)

[15] Buhârî ve Muslim'in şartlarına göre sahih. Abdurrazzak (3/82, 230) İbn Hazm el-Muhalla (5/77)

[16] Buhârî ve Muslim'in şartlarına göre sahih. Abdurrezzâk (5471) İbn Ebî Şeybe (2/461) Beyhakî (3/204) el-Elbani el-İrvâ (3/83)

[17] Muslim'in şartına göre sahih. Taberani (9/308) İbn Ebî Şeybe (2/461) Abdurrezzâk (5477) Beyhakî (3/204)

[18] Buhârî ve Muslim'in şartlarına göre sahih. İbn Ebî Şeybe (2/463) İbnu’l-Munzîr, el-Evsât (1853).

12 Mart 2023 Pazar

Süleyman b. Nasır el-Ulvan'ın Durumunun Beyanı

 Fetva sahibi: Ebu Asım es-Semman

Tercüme eden: İsmi lazım olmayan biri

 Mısır'dan Mustafa Hamid Şakir Ebu Luey kardeşimiz söyle sordu: “Esselamu aleykum şeyhimiz. Sizden Süleyman el-Ulvan ve alimlerin ona ve sözlerine karşı tutumu hakkında bir yazı rica ediyorum. Bir grup Şeyh ibn Baz'ın onun es-Sekkaf'a, Cehmiyye'ye yazdığı reddiyeleri gibi bazı teliflerini övmesini de getirerekten onu yüceltiyor ve ondan 'Allame' diye bahsediyor. Onun Arap ülkelerindeki sistemi tekfirini de görmezden geliyorlar. Bunları detaylandırmanızı umuyoruz. Allah size bereket versin.”

Cevab:

Allah'a hamd, salat ve selam rasulüne, aline, ashabına ve ona tabi olanlara olsun.

Nasır el-Ulvan tekfirci, kutbi ve kendi itiraf ettiği üzere Muhammed Kutub ve Seyyid Kutub'un kitaplarıyla yetişmiş birisidir. O, el-Kaide'nin müftüsü ve harici fikirlerinden ötürü krallığın hapishanelerinin daimi misafiridir. O, haricilerin fikirlerini Müslüman yöneticilere karşı ayaklanmak ve Ehli Sünnet ve'l Cemaatin menhecine muhalif, Harici ve Mutezile'ye uygun olaraktan helal saysın veya saymasın farketmeksizin herhangi bir tafsilata inmeden Allah'ın indirdiklerinden başkasıyla hükmeden yöneticilerin tekfiri noktasında benimsemiştir.

Yöneticileri tekfirini burdan dinleyebilirsiniz: https://youtu.be/iPSedpJYBzo

Yine gençleri cihat bahanesiyle çatışma bölgelerine gitmeye cesaretlendiren ve patlayıcı kemerler bağlayıp intihar etme amelini helal sayan da odur.

Onun içinde yöneticilere karşı kışkırttığı "Haydi şehitliğe ulaşmak için ölelim" isimli bir kitabı vardır ki şeyhimiz Fevzan ve başmüftü Abdulaziz Alu'ş Şeyh bu kitaptan sakındırmışlardır.

https://youtu.be/Qx8mjIU2GRo

Adamı öven kişiyi bilirsen adamın kim olduğunu da bilirsin. Onu övenler tekfircilerin önderleri ve Müslüman beldelerinin helakine sebeb olan kimselerdir;

 - Usame b. Ladin

 - Eymen ez-Zevahiri

 - Tekfirci Harici örgütlerin tamamı

 - Hamud bin Ukla, er-Raşudi, Nasır el-Fahd

 - İhvanu'l Müsliminin gizli askeri kanadı Hassam Kardeşliği terör örgütü

   - Sururi kardeşler topluluğu: Nasır el-Umer, Sad el-Beriki, Muhammed el-Arifi, İbrahim ed-Duveyş ve onlar gibi olan saptırıcılar

      El-Ulvan diyor ki: “Bugün ilim ehlinin çoğu sultanların memuru haline gelmiştir. Hırsları dillerini susturmuş, kitapta kendilerinden alınan ahdi ve misakı yerine getirmeye, batıla karşı durup fesad ile mücadele etmeye güç yetiremez bir hale gelmişlerdir.

Ben nefsini aziz kılmış, yöneticilerin saraylarını sık sık ziyaret ederek onu küçük düşürmemiş, onların ellerindekilerden yüz çevirmiş, ilmi siyasetin değil dinin hizmetkarı kılmış olan geçim için değil din adına fetva veren bir alimi saygıyla anarım. (Ela inne nasrallahi karib, sf. 30)

Bazen sabırla yöneticilerin zulmü, imanda sebat etmekle cahiliye hükümleri ve halkın zararına olan siyasi kararlarla yüzleşmek birbirlerine karıştırılabilmektedir.

İslam'ın her asrında iki şeyin arasını ayırıp hevalarla, fikri ve siyasi tahriflerle yüzleşen doğru sözlü imamlar ve samimi davetçiler varolagelmiştir. (Ela inne nasrallahi karib, sf. 27)

Şeyhimiz el-Elbani intihar saldırısının haram ve bunu işleyenin de mücahid değil intihar etmiş bir kimse olduğunu belirtmiştir.

Süleyman el-Ulvan'ın el-Camiiyye diye isimlendirdiği Ehl-i Sünnet alimlerini iman meselesinde cehmilikle itham ettiği bir konuşması:

https://youtu.be/XwtDp7JIi6s

Yöneticiyi (meşru konularda) dinleyip ona itaat etmeyi emreden alimleri Medhalici ve yöneticinin uşakları olmakla itham ediyor:

https://youtu.be/ZORl3KV3b2Q

Şeyhimiz İbn Baz ona akide kitaplarının aktif bir şekilde dersini yapmakla meşhur olduğu ilk dönemlerinde tezkiye vermiştir.

Şeyh, 1417 senesinde verdiği bu tezkiyesinde söyle demiştir:   "Size Allah'dan korkmanızı ve insanlara şeri ilimleri ve sahih akideyi öğretme noktasında elinizden gelen gayreti ortaya koymanızı öğütleriz"

YouTube (https://youtu.be/iPSedpJYBzo)

كلام الشيخ العلوان حفظه الله عن الحكم بغير ما انزل الله

Lakin el-Ulvan Allah'dan korkmamış, kendisine verilen bu öğütle amel etmemiş, insanlara da şeri ilimleri ve sahih akideyi ögretmemiştir. Bilakis o, insanlara tekfirci Seyyid Kutub'un akidesini ve menhecini, patlayıcı kemerler giyinip intihar etmeyi öğretmiştir. Onun fetvaları sebebiyle gençler Suriye, Irak, Yemen'de sıcak savaş bölgelerine atılmıştır. Böylece o, tekfircilerin müftüsü haline gelmiştir.

Bundan dolayı diyoruz ki:  "Bu tezkiye sapmamaya dair bir teminat mıdır?"

 Cevap: Asla... Mesele kişinin kendisi sebebiyle tezkiye edildiği menhec üzerinde istikamet üzere sebat edip etmediğini. Eğer bu menhecden satarsa kendisine izhar ettiği şeye göre muamele edilir.

Tıpkı müslümanların Ali bin Ebi Talib'in katili olan Abdurrahman bin Mülcem'e muameleleri gibi. Müminlerin Emiri Ömer bin el-Hattab ilk başlarda onu Mısır'a gönderdiğinde oranın valisi Amr bin el-As'a şöyle demişti:

"Seni kendi nefsime tercih edip sana Mısır halkına Kuran öğretecek olan bir adam gönderdim."

Kalpler değişkendir, sebat etmesi zordur.

Abdullah bin Amr radiyallahu anhumadan Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem söyle buyurdu:

 "Ademoğlunun kalplerinin tümü tek bir kalp gibi Rahman'ın parmaklarından iki parmağının arasındadır, onları dilediği gibi evirip çevirir" Sonra Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem söyle buyurdu:

      "Ey kalpleri evirip çeviren Allah'ım kalplerimizi taatin üzere sabit kıl" (Müslim, 2654)

Ebu Leyla'nın notu

1. Yazıda Süleyman el-Ulvan'ın harici akidesinden ötürü haksız yere tekfir ettiği, cehmilikle itham ettiği ve fetva sahibinin kendilerini ehli sünnet imamları diye nitelediği kimselerin durumu hakkında fetva sahibiyle aynı görüşte olduğumuz zannedilmesin. Aynı şekilde el-Ulvan'a reddiye veren herkesin de mutlak manada tevsik edilmesi gibi bir durum söz konusu değildir. Burada maksad el-Ulvan'ın batıllarının beyanıdır ki bu kişiler bu konuda isabet etmişlerdir.

2. İlmine ve takvasına hüsnü zan edilen ilim ehlinin cerh ettiği kişiler hakkında özellikle de bu kişiler belli kesimler tarafından kutsanan ve Müslümanlara muasır İbn Teymiyye gibi ifadelerle lanse edilen kişilerdense bu noktada temkinli olunmalıdır.

Avamın ve muasır bidat fırkaların durumlarına hakim olmayan ilim talebelerinin imani hislerine hitap edecek fetvaları ve mağduriyetleriyle tanıtılan bu kişilerin selefi menhece arzı noktasında ilim ehlinden bağımsız hareket edilmemelidir.

Bu kişilerin kitaplarının ve fetvalarının da yukarıda zikredilen amaca binaen seçilen belli kısımlarının tercüme edildiği de akıldan çıkarılmamalıdır. Bu sayede Arapça bilmeyen müslümanların bu kişiler hakkında yazılan detaylı reddiyelere ve onların 'sakıncalı' fetvalarına ulaşmaları engellenecektir.

3. Şurası da unutulmamalı ki muayyen bir kimseyi harici, mürcie, cehmi diye cerh edecek olanlar içtihad ehliyetine sahip olan ilim ehli olduğu gibi muayyen bir kimseye sünnet ehli hükmünü verecek olanlar da onlardır. Çünkü bu tevilin makbulü merdudu, meselenin zahir hafi oluşu, sünnetin ve bidatin sınırları gibi birçok meseleye hakim olmayı gerektirmektedir.

Örneğin mezhep taklidine açıkça farz demek selefilik iddiasında olan hiç bir Müslümana gizli kalmayacak apaçık bir batıl olduğu gibi, delil mezhepe aykırıysa delili alırız vb. gibi süslü laflarla 'mezhep taklidine ve mezheplere bölünmeye cevaz vermek' de bu sözlerin altında yatan hakikati anlayanlara gizli kalmayacak ayrı bir batıldır.

Bu konuda söz fazlasıyla uzundur Allah yardımcımız olsun...

4 Şubat 2023 Cumartesi

İslamdan Çıkanları Tekfir Etmemek, Müslümanı Tekfir Kadar Büyük Bir Suçtur!

 

Cemaatle namazı korona bahanesiyle yasaklayan herkes, “Allah’ın indirdiğinden başkasıyla hükmedenler” oldukları için kâfirdirler ve tekfir edilmeleri vaciptir.

Maske takmadan sokağa çıkmanın haram olduğunu, camiye maskesiz girmenin haram olduğunu ve namaz safları arasına mesafe konulmasının vacip olduğunu söyleyen herkes kâfirdir ve tekfir edilmeleri dinî bir zorunluluktur.

Çünkü bu zikredilen hususlarda Allah’ın dininde, Allah’ın indirdiğinden başkasıyla hükmetmişler, dine dinde olmayan hükümler uydurarak ekleme ve çıkarma yapmışlar, cemaatle namaz şiarını yasaklamışlar, safları birleştirme emrini ters yüz etmişler, maskeyle namaz yasaklanmış olduğu halde bu hükmü değiştirmişler, Allah’tan ve rasulünden gelmeyen bir farz uydurarak maske takmayı dini bir emir gibi sokuşturmuşlardır.

Muasır Haricî köpeği, İhvanı Müflisin meşrepli sapık Suleyman b. Nasır el-Ulvan denen video artisti kara cahil ve Türkiye’deki tufeyliyatından M. Emin Akın ve benzerleri gibileri, plandemiden önce “Allah’ın indirdiğinden başkasıyla hükmettikleri” gerekçesiyle yöneticileri tekfir ediyorlardı.

Hâlbuki böyle bir tekfir selefin menhecine aykırıdır. Çünkü Allah’ın indirdiğinden başkasıyla hükmetmenin dinden çıkaran küfür olan kısmı; Allah’ın dini hakkında, helal, haram gibi şer’î hükümlerde kitap ve sünnetten başkasıyla hüküm vermek hakkındadır. Ve bu küfür mezhep taklidine cevaz veren herkesin içinde olduğu bir küfür türüdür. Ulvan ve tufeyliyatı da mezhep taklidine karşı çıkmayan, bilakis teşvik eden kimselerdir. Yani tekfir edilmesinin zorunlu olduğunu iddia ettikleri meselenin bir numaralı muhatapları, yöneticilerden önce kendileriydi.

Re’y ve kıyas ile Allah’ın dinine müdahalede bulunmayı meşru sayan bu zihniyetin sonucu olarak münafık devlet başkanları ve devlet kurumlarının yalaka din adamları da Allah’ın hükümlerine müdahalede bulunmaya cesaret bulmuşlar, uyduruk salgın bahanesiyle cemaatle namaz kılınmasını yasaklamış, safların arasına mesafe konulmasını emretmiş, maske takmayı dini bir zorunluluk gibi lanse etmişlerdir.

Kısacası plandemi bahanesiyle söz konusu bu küfürler ortaya çıkmadan önce yöneticileri şer’i had cezalarını vb. uygulamadıkları için tekfir edenler ne kadar sapık idiyseler, plandemiyle birlikte cemaat namazlarını ve haccı yasaklayan yöneticileri, maske takmaya vacip diyen soytarı hocaları vb. tekfir etmeyenler de aynı şekilde sapıklardır ve hatta daha da sapıklardır. Zira buradaki dinden çıkaran küfür alim ya da cahil her müslümanın kolayca anlayabileceği kadar açık bir meseledir. Plandemi öncesinde yöneticilerin tekfiri meselesi ise cahillere kapalı ve karışık görünen bir meseleydi.

Lakin bırakın müslümanların cahillerini, gayri müslimler dahi Allah’ın müslümanlara emri olan cemaatle namazın ve haccın yasaklanmasının Allah’ın hükümlerine karşı kafa tutmak olduğunu bilirler.

Bu konuda hastalık şüphesini öne sürerek felsefe yapanların sözlerinin hiçbir değeri yoktur ve bu kimselerin tekfirinde mazeret değildir. Çünkü hastalık olgusu ilk defa ortaya çıkmış değildir, eskiden de hastalıklar vardı ve cemaatle namazın farz bir şiar oluşu gerçeğine bir etkisi olmamıştır. Can tehlikesi de yeni ortaya çıkmış değildir. Can tehlikesinin en uç noktada olduğu sıcak savaş halinde dahi cemaatle namazın terkine müsaade edilmemiş, cemaat halinde kılınan korku namazı meşru kılınmıştır.

Kadim bir cahiliye hurafesi olan “hastalık bulaşması” inancı çeşitli kılıf ve yorumlarla tekrar müslümanlar arasına sokuşturulduktan sonra dahi, bu asra kadar hiçbir müslüman salgın gerekçesiyle cemaatle namazın yasaklanmasına ve mescidlerin kapatılmasına asla cevaz vermemiştir! Sapıkça te’viller sebebiyle bulaşıcı hastalık salgın olabileceği hurafesine aldanmış kimseler dahi böyle bir şeye karşı çıkmışlar, en fazla hastalık riski olan kimsenin ferdî olarak cemaatle namaza gelmeyebileceğine fetva vermişlerdir. Bu başka, mescidlere kilit vurup insanları cemaatle namazdan yasaklamak çok başka bir şeydir.

Satanist Allah düşmanı Dünya Sağlık Örgütü ve onun yerli işbirlikçisi kâfir sağlık bakanları Allah’ın dinine müdahale cesaretini, sapıtmış kıyasçı, re’y ehli mezhepçi ahmak din mensuplarından almış ve dinde, şeytanın fetvaları ile amel edilir olmuştur! Geçmiş yıllarda medya marifetiyle “domuz gribi” uydurması, “kuş gribi” uydurması gibi saçmalıklarla aldattıkları halklar arasında İbn Useymin ve benzeri alimlerin dili üzerinden şeytanın ne fetvalar verdirdiği malumdur. Sahih hadiste açıkça namazda ağzı örtmek yasaklanmış olduğu halde bulaşıcı(!) hastalık bahane edilerek sapıkça tevillerle buna fetva verilmiş, ihramda maske takmanın caiz olduğu fetvası yayınlanmıştır! Evet, Allah’ın indirdiğinden başkasıyla hükmetmenin en habisini sözde kıyasa ve re’ye cevaz veren ilim ehli irtikap etmektedir ve münafık yöneticiler ancak bu sapıtmış ilim ehlinin ayak kaymalarından cesaret bulmaktadırlar! Şayet taklid edilen ve re’yleri, kıyasları din edinilen bu sözde alimlerin çakma fetvaları olmasaydı, münafık yöneticiler apaçık küfürlerini icra etmeye güç yetirebilirler miydi?

Daha devlet yasaklamadan önce haccın ve cemaatle namazın yasaklanmasını teklif eden Cübbeli kâfir Ahmed’i unuttunuz mu? Diyanet bu kararı onaylayınca, derhal bu karardan dolayı diyaneti kutlayan ve bu fetvanın arkasında olduğunu ilan eden kâfir Ebu Said Yarbuzi’yi, buna destek veren yolsuz Abdullah Yolcu’yu, Nureddin Yıldız’ı, Ubeydullah Aslan’ı, bilcümle sünnet inkarcısı taifenin elebaşlarını unuttunuz mu?

Ancak dinini dünya karşılığında satmış olanlar ve hevâlarını ilah edinmiş olanlar bunda (cemaatle namazın yasaklanmasında, haccın iptal edilmesinde, maskeyle namaz kılıp saflar arasında boşluk koyarak namaz kılınmasında) bir sakınca görmezler veya bu konunun mücrimlerini tekfir etme konusunda duraksarlar. Şayet kalpleri küfür içinde olmasaydı bu şekilde duraksamazlardı!

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente estağfiruke ve etûbu ileyk" (Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)