Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

15 Haziran 2022 Çarşamba

Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in: "Allah'ım! Kavmimi bağışla! Çünkü onlar bilmiyorlar" hadisiyle alakalı yaygın bir hatanın düzeltilmesi

 Şeyh el-Elbani rahimehullah dedi ki: “Diyorlar ki: “Kavmi Rasulullah sallallahu aleyhi sellem’e eziyet verip onu üzdüğünde: "Allah'ım! Kavmimi bağışla! Çünkü onlar bilmiyorlar" dedi.” Bu hadiste birisi rivayet yönünden diğeri fikhî yönden olmak üzere iki yönden hata bulunmaktadır. - Allah size hayırlı karşılık versin - Rivayetle alakalı kısma gelince; Bu hadis Sahih-i Buhari'de şu şekilde geçmiştir: "Nebi sallallahu aleyhi ve sellem kavmi kendisini dövüp üzdüğünde: “Allah'ım! Kavmimi hidayet et! Çünkü onlar bilmiyorlar" diyen bir nebiyi anlatmıştır" Hadis bizim nebimiz aleyhi’s-selam ile alakalı değildir. Nebimiz ancak kendisinden önce kavmi tarafından dövülen bir nebiden bahsetmektedir. Çoğunluk bu konuda hataya düşmektedir ki bu yeni ortaya çıkan bir durum da değildir. Bu hata siyer kitaplarında da: “Nebi sallallahu aleyhi ve sellem "Allah'ım! kavmimi bağışla! Çünkü onlar bilmiyorlar" dedi” şeklinde mevcuttur. Doğru olan ise zikrettiğimiz gibi Nebi aleyhi’s-salatu ve’s-selam kendisinden önceki bir nebiden bahsetmekte ve onun sözünü de: "Allah'ım! Kavmimi hidayet et çünkü onlar bilmiyorlar" lafzıyla aktarmaktadır.

Nebi sallallahu aleyhi ve sellem, Kuranı Kerim'de bununla alakalı bir yasak inmesine rağmen müşrikler için bağışlanma dileyecek değildir. Şayet bu hadisin Nebi aleyhi’s-salatu ve’s-selam ile bir alakası olsaydı dahi duası: "Allah'ım! Kavmimi hidayet et" şeklinde olur, "Allah'ım! Kavmimi bağışla" şeklinde olmazdı. Çünkü onlar kâfir ve müşriklerdir ki onlar için bağışlanma dilemek caiz değildir.  (Bizim toplummuzdakilere) rahmet dilemeye gelince bu istenen bir şeydir ki biz de bunu söyleriz. Böyle yapmamız hadise uygundur, sahih hadisten sapmış olmayız. Çünkü onlar (küfür ve şirk dışında) ne yaparlarsa yapsınlar onları İslam dairesinden çıkaramayız: “Allah'ım! Kavmimi bağışla! Çünkü onlar bilmiyorlar…”

Tercüme: Ebu Leyla Tashih: Ebu Muaz

Link: الشيخ محمد ناصر الالباني-فتاوى عبر الهاتف والسيارة-017-1 (alathar.net)


14 Haziran 2022 Salı

Müslümanların Bugünkü Durumu Hakkında - el-Elbani

 

Şeyh el-Elbani dedi ki: "Yoksa onların Allah'ın izin vermediği şeyi onlara dinden teşri kılan ortakları mı var?" (Şura, 21)

İşte bu Kur’an örneği, ibadetin sadece Allah'ın hakkı olması gibi teşrî'in de (din hükümleri koymanın da) yalnız Allah Azze ve Celle’nin hakkı olduğunu ifade etmektedir. Nasıl ki O’na ibadette bir şeyi ortak koşmak caiz değilse teşri de Allah’a has olan şeylerdendir. Ne kadar yüksek bir makamda olursa olsun yeryüzünde bulunan hiç kimsenin insanları Allah'ın şeriatinden başka bir şeye uymakla mükellef tutması caiz değildir. Kim bunu yaparsa onu rab edinmiş ve teşride Allah’a onu ortak kılmış olur. Bundan dolayı Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Adiyy b. Hatim'e ayeti (Tevbe 31) izah ederken şöyle demiştir: 

"Allah’tan başka rabler edinmeniz ile kastedilen ruhbanları; Mesih aleyhi's-selâm’ı Allah ile beraber ortak edinmeniz gibi ortak edinmeniz değildir. Siz ancak helali haram kıldıklarında ve size haram kılınanları helal kıldıklarında o ruhbanlara ve alimlere tabi olmanızla şirk koşmuş oldunuz." Çünkü helal ve haram kılma Allah Azze ve Celle’nin sıfatlarındandır. Hiç kimse için kitap ve sünnetten bir nas olmaksızın bir şey için bu haramdır veya bu helaldir demesi caiz değildir. Hristiyanlar teşrîde Allah'a kulluktan sapınca bizden öncekilerin düştüğü duruma düşmememiz için uyarı olarak bu ayet nazil oldu. İbret alıyor muyuz? El-Cevab: Hayır! Bundan dolayıdır ki bugün çelişkili, ihtilaflı ve en şiddetli bir şekilde birbirine zıt kanunlar altında yaşadığımızı görürüz. Bu kargaşa sebebiyle Müslümanlar fikri ve toplumsal ihtilaflar içindedirler. İnanıyoruz ki bu üzücü durumdan kurtuluşun çaresi -ki kalbinde zerre kadar iman bulunan bir Müslümanın bu duruma karşı çıkmada bizimle aynı fikirde olmadığını düşünemiyorum lakin insanların çoğu çareyi bilmiyorlar- Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den sabit olan hadisdir. Bu hadisle de sözlerimi noktalıyorum ki son nokta olsun. Bazıları bu hadis hakkında sorabilirler. Nebi aleyhissalatu vesselam söyle buyurdu:

"İyne yoluyla alışveriş yaptığınız, sığırların kuyruklarına tutunup, hayvancılığa razı olduğunuz ve Allah yolunda cihadı terk ettiğiniz vakit Allah üzerinize öyle bir zillet musallat eder ki dininize dönünceye kadar onu üzerinizden kaldırmaz" Bu sahih hadiste Müslümanlara isabet eden bazı hastalıkların türleri ve yegane ve kesin çözümü zikredilmistir: "...dininize dönünceye kadar" Dine dönmek için de öncelikle doğru bir anlayışa ve bunu doğru bir şekilde uygulamaya ihtiyaç vardır. Meselenin sonu budur. Velhamdu lillahi Rabbil alemin.”

Tercüme: Ebu Leyla Tashih: Ebu Muaz

Linki: الشيخ محمد ناصر الالباني-متفرقات-168-1 (alathar.net)

Giyimde Örfün Belirleyiciliği Var mıdır? El-Elbani

 Soru: Bazı insanların sarık sardığını, şalvar giydiğini veya Pakistan giyimi olarak bilinen kamis giydiklerini görüyoruz. Bu sünnetin gereği midir yoksa giyimde örf ve adete mi uyulur?

El-Elbani dedi ki: İslam’da Müslümanlar için özel bir görünüm veya özel bir libas yoktur. Çünkü bizler biliyoruz ki ilk Müslümanlar arap idiler, İslam beldelerini feth ettiklerinde Rum ve Faris beldelerinde onların kendi görünümleri vardı. Onlara arap ve acem olarak özel bir İslamî arap giyimi farz kılınmadı. Ancak  hikmetli şeriate ters düşmeyen adet ve geleneklerine bırakıldılar. Onların giyim ve görünümlerinde ve her türlü muamelelerinde gözetilmesi zorunlu olan bazı kurallar konuldu. Şu an iki kuralı hatırlıyorum. Bunlardan birincisi giyim ve görünüşlerinde saçıp savurmaktan, israftan ve malı zayi etmekten uzak olmalarıdır. Nitekim Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

İsraf ve böbürlenme suretiyle haddi aşmadıkça dilediğini ye, dilediğini giy.”

“Haddi aşmadıkça dilediğini ye ve dilediğini giy.” İki mesele; israf, malı zayi etmek ve böbürlenmek zikredilmiştir. Bu birinci şarttır. İkinci şart ise Müslümanın giyiminin kâfirlerin giyimine ve görünümüne benzememesidir. Bu konuda birçok hadisler vardır. Bunlardan bazıları bir asıl ve kural gibidir ve ayrıntılarda bu asla göre uygulama yapılır. Kural Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şu hadisidir:

Kıyametin önünde kılıçla gönderildim ki hiçbir şey ortak koşulmadan yalnız Allah’a kulluk edilsin. Rızkım da mızrağımın gölgesinde kılındı. Zillet ve küçüklük emrime muhalefet edenlere tayin edildi. Kim kendisini bir topluluğa benzetirse onlardandır.”

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in: “Kim kendisini bir kavme benzetirse onlardandır” sözü işte Müslümanların giyim ve görünüşte gözetlemeleri gereken ikinci asıldır. Eğer bu iki durumdan uzak olursa, bir açıdan israftan ve böbürlenmeden uzak durarak ve diğer açıdan kafirlere benzeşmekten uzak olursan o takdirde dilediğini giy denilir. İster topukların üzerine ulaşan uzun bir kamis (cellabiye) giy, ister dizlerine kadar uzanan gömlek giy. Bunu ister şalvarla beraber istersen üzerinde abâ olmak şartıyla şalvarsız giy. Yahut bir örtüye sarın. Bu konuda dilediğini giymekte özgürsün. Yine açıklaması geçen sınırlara uyduğunda, bir açıdan israf ve böbürlenmeden uzak, diğer açıdan kâfirlere benzeşmekten de uzak olarak dilediğini yersin.   

الشيخ محمد ناصر الالباني-سلسلة الهدى والنور-جديد-1037-2 (alathar.net)

“İki Zarardan Hafifi” Kaidesini Parlemento Hakkında Delil Getirene Reddiye – el-Elbani

 Soru: Bazıları Şeyh Abdulaziz b. Baz, Şeyh İbn Useymin gibi şeyhlerden şu parlementolara girmeyi iki zarardan hafif olanı gördüklerini, Müslümanların buraları fasıklara ve bidatçilere bırakması halinde onların çoğunluğu oluşturacağı ve böylece Müslümanlar aleyhine büyük zarar geleceğini, bu fetvaya göre bu parlementolara girmenin iki zarardan hafifi babından olduğunu söylediklerini naklediyorlar.

El-Elbani dedi ki:  Bu onların zannıdır! Bunun mü’minin zannı olmasını umardım. Lakin gerçekler maalesef bize gösteriyor ki İhvanu’l-Muslimin bid’atçileri aynı gerekçeyle parlementoya girme bid’atini çıkardıklarından beri bu girişlerinin herhangi bir fayda getirdiğini görmedik! Sadece parlementoyu, kendi gidişatlarını ve dine aykırı hükümlerin uygulanmasını güçlendirdiler! Ben burada hiçbir faydanın olmadığını söylemiyorum, lakin bu özde bir fayda değildir. Mesela kalp hastası olan bir kimsenin bedeninde hastalığın bazı etkileri olur ve ona bazı merhemler ve sakinleştiriciler ile tedavi yapılır. Bununla beraber bu, hastalığın kendisine ve kökenine yönelik bir tedavi değildir. Tecrübe en büyük delildir ey cemaat! Ne zamana kadar bu gibi iddialara devam edeceğiz? Nitekim onlarca senedir İslamî cemaatler bu konuda nasiplerini tecrübe ettiler. Diyoruz ki: Yazık oldu! Biz şu an yeniden bunu tecrübe ediyoruz. Halbuki insanın olanlardan ibret alması yeterdi. Bu yüzden dönüyor ve diyorum ki: ilmin çizgisini gözetmeyi öğütlesinler! Muhakkak ki senin vesilenle bir kimsenin hidayet bulması kızıl develerinin olmasından daha sevimlidir.”

الشيخ محمد ناصر الالباني-سلسلة الهدى والنور-جديد-0930-2 (alathar.net)

Erkeklerin Başı Açık Gezmesinin Hükmü – el-Elbani

El-Elbani rahimehullah dedi ki: “Sahihu Muslim’de bir hadis var: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem evinden başı açık olarak aceleyle çıktı, yanında bazı sahabeleri vardı. Bu hadis Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in başı açık olarak yürüdüğüne dair vakıf olabildiğimiz tek hadistir. Bizler inanıyoruz ki bugün gençlerin bunu adet edinmeleri mü’minlerin yoluna aykırıdır ve kâfirlere benzemektir. Bu yüzden yollarda yürürken ve mescide girerken başı açık olmak caiz değildir. Lakin bir kimse evinde hararetten dolayı geçici süre başını açabilir fakat bu şekilde namaz kılamaz. Nitekim mesela Hicaz’da şiddetli sıcaktan dolayı yalnızca izar içinde namaz kılıyorlar. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: 

Biriniz omuzunda bir elbise olmadan namaz kılmasın.”  Yine şöyle buyurmuştur:

Kimin izarı ve ridası varsa izarını ve ridasını giyinsin. Zira Allah kendisi için süslenilmeye daha layıktır.” Yine Muslim’in Sahih’indeki hadiste şöyle buyrulur:  

Kimin yalnızca tek elbisesi varsa ve o elbise genişse ona sarınsın. Dar ise onu izar edinsin.” (Ebu Muaz’ın notu: İzar: belden aşağısını örten etekli libaslardır. Rida ise omuzları örten elbiselerdir.)

Dini hükümler tek bir şekilde değildir. Ancak gerçekten çok hassas bir ilmî ölçüyle gelmiştir. Benim (erkeklerin) başı açık gezme adetine nisbetle görüşüm budur ve buna insanların en şiddetli karşı çıkanıyım. Lakin birimiz namaza başı açık olarak kalktığında bu şiddet hoş görülmelidir. Bu ister caiz olmayan bir şey olsun, ister terk edilmesi uygun olmadığı halde terk edilen bir amel babından olsun, bu insanlara açıklama babından bir özettir.  

الشيخ محمد ناصر الالباني-سلسلة الهدى والنور-جديد-0918-2 (alathar.net)

Küfür Diyarında Velisiz Nikahın Hükmü - el-Elbani

 Ali el-Halebi dedi ki: “Velisiz nikâh olmaz” hadisi hakkında bazı kardeşler mesela Avrupa ülkelerindeki durumu soruyorlar. Orada Müslüman kadınlardan biriyle evlenmek istiyor, lakin kadının babası Hristiyan olduğu için onlardan isteyemiyor. Bu konuda çok sıkıntı oluyor. Babasından izin isteyemiyor, istese de izin vermesi beklenen bir durum değil. Böyle bir durumda velisinin iznini istemeden evlenmenin hükmü nasıl olur? Bu evlilik kayıt altına alınıyor.

El-Elbani dedi ki: “Bu sorudan önce şunu sormak lazım: Bu nikah akdi kilisede mi oluyor?”

Halebi dedi ki: “Hayır kilisede değil.”

El-Elbani dedi ki: Güzel. Şuan Amerika’da Kanada’da bulunan Mahmud Murad kardeşimiz İslam hükmü bulunmayan kâfir ülkelerinde sorulan bu türden çok sorular soruyor. Orada yaşayan Müslümanların seçkinlerinden bir komisyon veya cemaat bulunmalı, dini yargı işlerini temsil etmelidirler. O zaman Müslime bir kadın veya kafire bir kadına talip olan Müslüman erkek, veli izni alma imkanı olmadığı zaman velisi olmayanın velisi kadı olur. Bu komisyon da kadı mesabesindedir. Yani bu işi fertler üstlenirse kaos olur. Durum tamamen zina gibi olabilir. Bu yüzden mümkün olan sınırlarda kayıt altına alınması zorunludur…

Birisi dedi ki: “Orada mescid imamı varsa?”

El-Elbani dedi ki: Evet, lakin ben yalnızca mescid imamını kastetmiyorum. Çünkü genellikle mescid imamı sıradan bir adam olur. Bazen kıraati güzel olur, bazen güzel olmaz, bazen namaz hükümlerini dahi bilmeyen biri imam olur. Fakat eğer güvenilir Müslümanlardan bir komisyon kurulursa Müslümanların maslahatlarını gözetirler. O zaman iş daha kuvvetli olur. Yani şuan bu ülkelerde kızın nikah akdine müsaade etmeyen velisi ile meydana gelebilecek ihtilafta bu yeterli olmaz. Talip olan kimse iki şahitle mescid imamına gitse ve akit yapsa, dini yargılama gerektiren bir durum ortaya çıksa bu dini yargılamayı üstlenecek bir komisyon veya cemaat bulmamız gerekir. Mescid imamı bir alim dahi olsa bu konuda yeterli olmaz.

Birisi dedi ki: “Bunlar mevcut olursa, boşanmış bir kadın gelse ve birisi onunla evlense, kadın: “Benim velim yok” dese kadı onun velisi olsa tamam olur yani?

El-Elbani dedi ki: Onun işini o üstlenir. Yani bunda ne var?

Soran dedi ki: Kadı tek başına veli oluyor

El-Elbani dedi ki: bu yeterlidir.

Soran dedi ki: “Burada din ile hükmedilmediği söyleniyor şeyhim.”

El-Elbani dedi ki: Yeterlidir. Lakin burada kanunlar bir yana, dini yargılamayla ilgili meseleler var. Sizler medenî nikâh denilen nikahı biliyorsunuz.  Bu Cemal Abdunnasır’ın getirdiği kötülüklerdendir. Kanunlar bir yana, dini yargılama yapan ve “Kadın buluğa erdiğinde özgürdür, velisinin izni olmadan kendisini evlendirebilir” diyen Ebu Hanife’nin mezhebini benimsemiş bazı kadılar da var. Kadı hakkında bu durumun da düşünülmesi gerekir! Senin bahsettiğin kadı böyle midir? Hanefi mezhebini benimsemiş olduğu halde kanuna göre akit yaparsa Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şu hadisi ne olacak: “Hangi kadın kendisini velisinin izni olmadan evlendirirse nikâhı batıldır, nikâhı bâtıldır, nikâhı bâtıldır. Eğer anlaşamazlarsa sultan (yönetici) velisi olmayanın velisidir.” İhtilaf ettikleri zaman bu kadı hareket noktasıdır. Bu güzel, ama hareket noktası Hanefi mezhebi olursa velisinin olup olmaması arasında fark olmaz. Bu durumda bu caiz değildir.

Link:

الشيخ محمد ناصر الالباني-سلسلة الهدى والنور-جديد-0831-2 (alathar.net)

Mecliste Her Musafaha Edilen Kimseye Selam Vermenin Hükmü

 

El-Elbani rahimehullah dedi ki: “Üçüncü mesele, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in: “Sizleri dinde sonradan çıkarılan işlerden sakındırırım. Zira dinde her sonradan çıkarılan şey ve her bid’at sapıklıktır. Her sapıklık da ateştedir.”, “Kim emrimizde olmayan bir şey çıkarırsa o reddolunur” ve “Her bid’at bir sapıklıktır ve her sapıklık ateştedir” hadisleriyle, İslam’ın genel kapsamlı büyük bir kaidesinde hareket noktamdır. Peki nedir bu mesele? Birisi giriyor ve: “es-Selamu aleykum” diyor, sünnet olduğu gibi musafaha ediyor. İkinci bir kişi geliyor ve her musafaha ettiğine “es-Selamu aleykum” diyor. Mecliste kaç kişi var? Diyelim on kişi, onlarsa selam veriyor. Bu sünnetten değildir. Ancak meclise giren kişi selam verir sonra sünneti tamamlamak isterse orada bulunanlarla musafaha eder. Eğer mümkün olmazsa belli sayıdaki kimseyle musafaha eder. Ama çok sayıda kimse varsa burada bulunan herkesle bu müslümanın musafaha etmesinde zorluk olur. Sünnette delil olan, meclise giren kimsenin: “es-Selamu aleykum” demesi sonra dilerse daha kamil ve daha faziletlisini yaparak mecliste bulunanlarla musafaha etmesidir. Lakin her musafaha ile beraber selam vermesi dinde sonradan çıkarılan işlerdendir. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in: “Sizleri dinde sonradan çıkarılan işlerden sakındırırım. Zira her sonradan çıkarılan bir bid’attir, her bid’at bir sapıklıktır ve her sapıklık ateştedir” hadisini öğrendiniz. Bu mesele hatırlatmam gereken bir konudur. Hatırlatmak mü’minlere fayda verir.”  

Linki:

الشيخ محمد ناصر الالباني-متفرقات-214-2 (alathar.net)

Fotoğrafların Yasaklanan Suret Olmadığını İddia Edenlere Reddiye – El-Elbani

 El-Elbani rahimehullah dedi ki: “Ebu Hureyre radıyallahu anh şu kudsi hadisi rivayet etmiştir:

Benim yarattığım gibi yaratmaya kalkışandan daha zalim kim vardır? Haydi bir zerre (küçük kızıl karınca) yaratsınlar! Haydi bir tane yaratsınlar, bir arpa yaratsınlar!” Allah böyle buyuruyor! Ebu Hureyre radıyallahu anh’ın bu hadisi rivayet etmesinin sebebi şudur: O, Emevilerden birinin sarayında suret yapan bir ressama uğramıştı. Adam duvarlara suretler yapıyordu. Bunun üzerine bu hadisi rivayet etti. Şayet o suretleri düşünürsek, kabartma olduklarını lakin fakihlerin tabiriyle mücessem (heykel) olmadıklarını söyleyebiliriz. Şu halde Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Her suret yapan ateştedir” buyurmuştur. Bu mana Allah Azze ve Celle katından gelmiştir. Nitekim bazı hadislerde suret yapanlara karşı çıkan ve bu işe cüret edenleri azarlayan Allah Azze ve Celle’dir. Suret yapan kimse tasviriyle, Allah Azze ve Celle’ye yaratma hususunda benzemeye çalışmaktır. Nitekim Allah Azze ve Celle şöyle buyurmuştur:

Yaratanların en güzeli olan Allah pek yücedir.” (Mu’minun 14) Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Her suret yapan ateştedir” buyurduğunda bu söz semadan bir vahiy iledir. Allah Azze ve Celle’nin nebi sallallahu aleyhi ve sellem’e, cüzî meseleleri de kapsayacak şekilde genel bir hükmü semadan vahiy olarak indirmesinde ne gariplik vardır? Bu hakikati düşündüğümüzde Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in: “Her suret yapan ateştedir” sözünü söylemesinde hiçbir gariplik yoktur. Yani Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in zamanında bulunmayan, bugünkü suret yapıcıları da bu kapsamdadır. Çünkü nebisine, fotoğraf makineleriyle suret yapanları da kapsayan bu genel hükmü içeren sözü söylemesini ilham eden Allah Azze ve Celle’dir.”

Link:

الشيخ محمد ناصر الالباني-متفرقات-174-1 (alathar.net)

El-Elbani rahimehullah dedi ki: “Benimle İslam davetçilerinden biri arasında geçen konuşmayı iyi hatırlıyorum. Maalesef bu davetçilerin bu mesele etrafında sünnet bilgileri yoktur. Haramlığı hadislerde gelen şu suretlerle ancak elle yapılan suretlerin kastedildiğini iddia etti. Delili de, bu aletlerin o zamanda mevcut olmadığıymış! Bu suretleri yapanlar Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in zamanında suret yapan kimseler değillermiş! Öncelikle size açıkladığım bu hakikati anlattım. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Allah’tan vahiyle konuşmuş ve gaybî meseleleri de bildirmiştir. Bu, İslam’ın genel kapsamlı oluşundandır. Biz birçok konferanslarda  İslam’ın azametinden, onun her zaman ve her mekana uygun oluşundan ve hükümlerinin geneli kapsadığından bahsederiz. Sonra da “Her suret yapan ateştedir” ve “Her bid’at bir sapıklıktır” hadisleri gibi nasların genel oluşu gerçeğini bilmezden gelmeye kalkarız! 

Her bid’atin bir sapıklık olmadığını söyledikleri gibi her suret yapanın da ateşte olmayacağını söylüyorlar! “Her sarhoşluk veren şey hamr’dır ve her hamr haramdır” hadisine karşı, her sarhoşluk veren şeyin hamr olmadığını ve haram olmadığını söylemeleri gibi! Bu hadisler hakkında bu bir örnektir. Allah’a ve rasulüne iman eden bir kimse böyle bir tevile kalkışmaz! Bahsettiğim bu davetçiye dedim ki: 

“Bu cihazların Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in zamanında mevcut olmadığını gerekçe göstererek, bu hadisleri genel kapsamlı görmüyorsan, sen şu an modern aletlerle yapılan putlara da karşı çıkamazsın… Mesela şöyle dediklerini varsayabiliriz: şurada kurban kesilen etler, konserve yapılarak kutulanmıştır. Yine büyük fabrikalarda plastikten putlar yapsalar, bu putlar şüphesiz mücessem heykellerdir. Biri çıkıp senin ölçünle dese ki: “Bu putlar cihazlarla yapılmıştır, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in: “Her suret yapan ateştedir” ve “Kim bir suret yaparsa…” sözünün zahirinde haram kılınanlardan değildir. O başka bir türden, bunlar başka bir türdendir. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in zamanında bu türden olanlar yoktu” Böyle bir şey diyebilir mi? Vallahi insaflı olan çok az bulunuyor! Bu adam da o az bulunan insaf sahiplerindendi ve dedi ki: “Hayır bunlar puttur” Ben de ona dedim ki: “Peki şu suretlerin farkı nedir? Bunlar puttur. Lakin şu an şimdiki suretler konusunda ihtilaf ettin. Halbuki bu suretler (resimler) de Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in daha önce zikredilen birçok hadislerinin kapsamındadır.”

Link:

الشيخ محمد ناصر الالباني-متفرقات-174-2 (alathar.net)

13 Haziran 2022 Pazartesi

Mezhep Taklid Etmenin Hükmü- el-Elbani

 

El-Elbani rahimehullah dedi ki: “Biz Müslümanın, Müslümanların imamlarından bir imamın mezhebine tutunarak din edinmesini ve bununla Allah’a yakınlaşmaya çalışmasını iki sebepten ötürü uygun görmüyoruz:

Birinci sebep: Çünkü bu bir din edinmedir. Ben taklid demiyorum, buna dikkat edilmesini umarım! Ben bunu taklid olarak görmüyorum. Hatta bazen taklid, büyük âlimler için dahi zaruret olabilir. Lakin ben diyorum ve tekrar ediyorum ki din edinmeyi taklid olarak görmüyorum! Yani insan dininde mezhebinden başka bir şey bilmeden başlıyor, peki mezhebi nedir? Babasının mezhebi! Bu kişinin bir Sünnî, bir Şiî, bir Zeydî veya bir Kadiyanî olması arasında fark yoktur. Bu din edinmedir, taklid olarak görmüyoruz! Çünkü Allah Azze ve Celle müşrikleri babalarını taklid etmeleri sebebiyle kınamıştır. 

Lakin bizler her Müslümana Allah Tebarek ve Teâlâ’nın vacip kıldığı şeyi vacip görüyoruz. Eğer bir âlimse kitap ve sünnetten alır, eğer bir âlim değilse bütün âlimlerden istifade eder. Sadece bir âlime bağlanmaz. Ben bildiğiniz gibi bir Hanefî idim. Bu ortamda genel halk hatta seçkin şeyhler dahi bu şekilde yaşıyorlar. Avam geliyor, şeyhlerden birine bir mesele soruyor, onlar da: “Mezhebin nedir?” diyorlar, “Hanefiyim” deyince Hanefî mezhebine göre fetva veriyor. Şafiî’ye de Şafii mezhebine göre. Eğer mezhepleri araştırmışsa bu şekilde fetva veriyor, aksi halde herhangi bir mezhebe göre fetva veriyor. 

Sen hangi mezheptensin? Çünkü onlar mezhepleri bilmezler. Âlime vacip olan Allah ve rasulünün söyledikleriyle fetva vermesidir! Bu geniş bir meseledir. İmamlar nereden alıyorlar? Onların Allah’ın kitabından ve Allah’ın rasulünden aldıkları doğrudur. Lakin her imam ve bu imamın her aldığı meseleyi kitap ve sünnetten almakta isabetli olduğu doğru mudur? İsabetler çoğaldığında dini hükümler çelişiyor! Belki de bugün meşhur olan bir misal verelim:

 Kadının eline dokunmak abdest bozar mı? Bu meselede iki veya üç görüş vardır: bozar, bozmaz ve şehvetle dokunulursa bozar diye… Vucuttan kan çıkması meselesi de var… Bu konuda da üç görüş vardır: Az ya da çok kan çıkması mutlak olarak abdesti bozar, bu Hanefi mezhebidir. Şafii mezhebine göre kan az ya da çok olsa da mutlak olarak abdesti bozmaz. Hanbeli mezhebine göre ise çok kan çıkarsa bozar, az çıkarsa bozmaz. Şüphesiz bunlar imamların hepsinin de içtihad ederek söyledikleri görüşleridir… Lakin birbirlerine çelişik olan bu üç görüş semadan bir vahiy olabilir mi? Bu imkansızdır! Çünkü Allah Azze ve Celle kitabını şöyle nitelemiştir:

O Allah’tan başkası tarafından olsaydı elbette ki onda pek çok çelişki bulurlardı.” (Nisa 82)

Tek bir meselede birçok ihtilafın/çelişkinin varlığı, bu ihtilafın Allah Azze ve Celle’den olmadığının delilidir. O halde bu ihtilaf nereden geliyor? 

İmamların içtihadında isabet edene iki ecir, hata edene bir ecir vardır.  Bu yüzden biz insanın bir mezhebi taklid ederek din edinmesini uygun görmüyoruz. Çünkü ikinci bir mezheb bu meselede bu kimsenin sahiplendiği mezhepten daha doğru olabilir. 

Kendilerine Vahhabiler denilen Necdîler cemaati akide bakımından asla eleştirilmezler lakin mezhep edinme bakımından bazı fertler dışında diğer Müslümanlar gibidirler. Nitekim her mezhepte dini kitap ve sünnet ışığında araştırıp, kitap ve sünnetten bildikleriyle fetva veren alimler vardır. Bunlar da her beldede çok azdır.  Lakin ümmet veya mıntıka gibidirler. Daha doğru mana mıntıkadır. Necid’li Hanbelî’dir, Türk Hanefîdir, Fas’lı Malikîdir, Suriye, Ürdün ve Mısırlı olanlar bölge bölge Hanefi veya Şafiidir. Lakin Necdiler cemaati aleyhinde kitap ve sünnete dayalı akideleriyle Müslümanların âlimlerinin çoğunluğuna muhalefet etmeleri sebebiyle birçok iftiralar yapılmıştır… Birçok meselede az önce zikredilen durumdadırlar. Onlar Allah Azze ve Celle’nin kullarını güçleri yettiğince Kuran-ı Kerim naslarından mükellef tuttuğunu söylemiyorlar! Onlar Allah’ın itaat edenlere azap etmesinin ve isyan edenlere sevap vermesinin mümkün olduğunu da söylemiyorlar. Bu kelam alimlerinin çoğunun söylediği şeydir!..

Link:

الشيخ محمد ناصر الالباني-متفرقات-095-2 (alathar.net)

Süslenme, Kibir, Ucub, Riya ve Sum’a Arasındaki Farklar/Karafî

 Karafi el-Furuk’ta dedi ki: “259. Fark: Kibir kaidesi ile giyim, binek ve başka şeylerin güzel olması kaidesi arasındaki fark:

Bil ki: Allah Teâlâ için düşmanlarına karşı kibirlenmek güzeldir. Allah’ın kullarına ve kurallarına karşı kibirlenmek ise haramdır, büyük günahtır. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

لَنْ يَدْخُلَ الْجَنَّةَ مَنْ فِي قَلْبِهِ مِثْقَالُ ذَرَّةٍ مِنْ الْكِبْرِ فَقَالُوا: يَا رَسُولَ اللَّهِ إنَّ أَحَدَنَا يُحِبُّ أَنْ يَكُونَ ثَوْبُهُ حَسَنًا وَنَعْلُهُ حَسَنَةً فَقَالَ إنَّ اللَّهَ جَمِيلٌ يُحِبُّ الْجَمَالَ وَلَكِنَّ الْكِبْرَ بَطَرُ الْحَقِّ، وَغَمْصُ النَّاسِ

Kalbinde zerre ağırlığınca kibir bulunan cennete giremeyecektir.” Dediler ki: “Ey Allah’ın rasulü! Bizden biri elbisesinin güzel olmasını, ayakkabısının güzel olmasını ister.” Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki: “Muhakkak ki Allah Cemil (güzel)’dir, cemâli (güzelliği) sever. Lakin kibir hakka karşı büyüklenmek ve (hakkı getiren) insanları küçümsemektir.” Bunu Muslim tahric etmiştir. Allah onlardan razı olsun, alimler dediler ki: “Bataru’l-hak sözü; hakkı söyleyen kimseyi reddetmek demektir. “Gamsu’n-nâs” sözü ise insanları küçük görmektir.” Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in: “Cennete giremeyecektir” sözü büyük bir tehdittir, kibrin büyük günahlardan olmasını ve cennete giremeyişinin mutlak olmasını gerektirir. Mu’tezile’ye göre büyük günah sahibi, tıpkı kâfir gibi cehennemde kalıcıdır. Ehl-i Sünnet’e göre ise bunun manası, kibir sahipleri, kibirlenmeyenlerin cennete girdikleri vakitte veya başlangıçta cennete giremeyecek demektir.. Naslar veya kaideler, kibri kalbin en büyük günahlardan olarak bildirdiğine göre umumi nefiy ifadesiyle; özel nefiy kastedilmiş olabilir. Allah Teâlâ’dan afiyet dileriz. Hatta âlimlerden biri şöyle demiştir: “Kibir dışında kalbin bütün günahları ile beraber feth vardır.” Güzelleşmeye gelince yöneticiler ve başkaları hakkında bu, vacibin yerine gelmesi için gerekli olabilir. Çünkü yöneticiler çirkin görünüşle halkın maslahatlarını elde edemezler. Namazlar ve savaştaki cemaat hakkında düşmanı korkutmak için, kadın hakkında kocası için, alimler hakkında insanların gönüllerinde ilmi yüceltmek için güzelleşmek/süslenmek mendup olabilir. Nitekim Ömer radıyallahu anh şöyle demiştir:

أُحِبُّ أَنْ أَنْظُرَ إلَى قَارِئِ الْقُرْآنِ أَبْيَضَ الثِّيَابِ

“Kur’ân okuyucusunu beyaz elbiseyle görmek isterim.” Harama vesile olduğu zaman ise güzelleşmek/süslenmek haram olabilir. Kadınların zina etmek için süslenmelerinde olduğu gibi. Yine bu sebeplerin hiçbiri bulunmadığında mubah olabilir. Güzelleşme/süslenme bu beş hükme göre kısımlara ayrılır. Kibir de aynı şekilde harpte kâfirlere karşı olduğu zaman vacip olur. Bid’at ehline karşı bid’ati aşağılamak için kibirlenmek mendup olur. Hadiste geldiği şekliyle de haram olur. Kibrin mubah olması ise uzak ihtimaldir. Kibir ile güzelleşmek arasındaki farka gelince; güzelleşmede asıl olan mubahlıktır. Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

قُلْ مَنْ حَرَّمَ زِينَةَ اللَّهِ الَّتِي أَخْرَجَ لِعِبَادِهِ وَالطَّيِّبَاتِ مِنَ الرِّزْقِ

De ki: Allah’ın kulları için çıkardığı ziyneti ve temiz olan rızıkları haram kılan kimdir?” (A’raf 32) Mubahlıktan çıkaran bir delil bulunmadığında güzelleşmede/süslenmede asıl mubahlıktır. Kibirde asıl olan ise haramlıktan çıkaran bir delil bulunmadığı sürece haramlıktır. Farkın biri budur. Diğer bir fark da kibir kalp amellerindendir. Güzelleşme ise azaların amellerindendir.

260. Fark: Kibir kaidesi ile ucub (kendini beğenmek) kaidesi arasındaki fark:

Kibrin hakikati az önce geçmişti. O kalptedir ve bunu Allah Teâlâ’nın şu sözü destekler:

إِنْ فِي صُدُورِهِمْ إِلا كِبْرٌ مَا هُمْ بِبَالِغِيهِ

Hiç şüphe yok ki, onların kalplerinde, asla yetişemeyecekleri bir büyüklük hevesinden başka bir şey yoktur.” (Gafir/Mu’min 56) Onun yeri kalp olarak tayin edilmiştir. Ucub ise ibadeti göstermektir. Kulun ibadetini büyütmesi masiyettir. Bu ibadetten sonra olur ve onunla özel bir alakası vardır.  Nitekim ibadet eden kul, ibadetini beğenir, alim ilmini beğenir. Her taat sahibi yaptığı taati beğenirse bu haramdır ve taati bozucudur. Çünkü onu eda ettikten sonra onun zıddı olan riyaya düşmüştür. İbadetle beraber onu bozan şeyi işlemiştir. Ucubun haram kılınmasının sırrı, onun Allah Teâlâ’ya karşı edepsizlik olmasındandır. Zira kulun, efendisine yakınlaşmak için yaptığı şeyi büyük görmesi yakışmaz, bilakis efendisinin yüceliği, Allah Teâlâ’nın azameti karşısında amelini küçümsemesi gerekir. Bu yüzden Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَمَا قَدَرُوا اللَّهَ حَقَّ قَدْرِهِ

Allah’ı hakkıyla takdir edemediler.” (En’am 91) Yani hakkıyla yüceltemediler demektir. Kim kendisini ve ibadetini beğenirse helak olur. Rabbi kendisinden haberdar olduğu halde nefsini Allah Teâlâ’nın öfkesine ve gazabına arz etmiş olur. Bunun zıddına Allah Teâlâ’nın şu sözünde uyarı vardır:

وَالَّذِينَ يُؤْتُونَ مَا آتَوْا وَقُلُوبُهُمْ وَجِلَةٌ أَنَّهُمْ إِلَى رَبِّهِمْ رَاجِعُونَ

Ve rablerine dönecekleri için verdiklerini kalpleri çarparak verenler..” (Mu’minun 60) Bunun anlamı; yaptıkları taatleri Allah Teâlâ ile karşılaşmanın korkusu içinde yaparlar ve taatlerini küçük görürler demektir. Bu da özelliğin talep edildiğine, zıddının ise yasaklandığına delalet eder. Kibir mahlukata ve kullara yöneliktir. Ucub ise ibadete yöneliktir.

261. Fark: Ucub kaidesi ile sum’a (duyurma) kaidesi arasındaki fark:

Her ikisi de masiyettir ve ibadeti masiyet olması bakımından bulandırır. İki arasındaki değerlendirme ameli iptal etmesi açısından değildir. Muslim’in ve başkalarının rivayet ettikleri sahih hadiste Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

مَنْ سَمَّعَ سَمَّعَ اللَّهُ بِهِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ

Kim (amelini) duyurmaya çalışırsa Allah da onu kıyamet gününde duyurur.” Yani kıyamet gününde: “Bu falan kimsedir! Benim için amel yaptı sonra onunla benden başkasını murad etti” diye nida edilir. Bu riyâ/gösterişten farklıdır. Çünkü ameli (duyurmadan önce) kalbinde ihlas ile işlemiştir. Riyâda ise ameli işlediği sırada onu bozan şey birliktedir. Sum’a ile ucub arasındaki fark sum’a’nın dil ile olması, ucubun ise kalpte olmasıdır. Her ikisi de ibadetten sonra meydana gelir.

 

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente estağfiruke ve etûbu ileyk" (Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)