Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

13 Eylül 2013 Cuma

Derneklerin Fitneleri - Salih el-Bekrî


Şeyh Salih b. Abdillah b. Halef el-Bekrî el-Yafiî’nin "el-Berahin ve’l-Beyyinat Fi’t-Tahzir Min Fiteni’l-Cem’iyyat (Derneklerin Fitnelerinden Sakındırma Hususunda Apaçık Hüccet ve Deliller) kitabından:
- Derneklerin fitnelerinden birisi; sabit hadislerin reddedilmesi, bunlara muhalefet edilerek şahsi görüş, kıyas, zevk, taklid ve taassupla itiraz edilmesidir
- Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in, ashabının ve onlara güzelce uyanların yapmadıkları şeylerin yapılması
-Fırka, ihtilaf, nefretleşme ve kinleşme derneklerin fitnelerindendir
- Hizipçilik (particilik, grupçuluk) veya buna vesile olma fitnesi
- Kafirlere benzemek ve onların kurallarını uygulama fitnesi
- Ruhsatlara, (delile aykırı olan) şaz görüşlere ve zellelere tabi olma fitnesi
-  Dünya ve mal sevgisi ve bunların peşinden koşma fitnesi
- Bid’at ve günahlarda ısrar fitnesi
- Bankalara mal ve para yatırma fitnesi
- Dernek kuran ve yönetenlerin dinî hükümlerden cahil olması ve işlerin ehli olmayana verilmesi fitnesi
- Seçimlerde oy kullanma fitnesi
- Fitnelerin vukuunda hükümetlerle işbirliği fitnesi
- Bağış dilenme ve sadaka isteme fitnesi
- Dernekler için, şaz görüş ve ameller için, şahıslar için taassup gösterip, bâtıl ve sapıklıklarına muhalefet edenlere karşı çıkılması fitnesi
- Bâtıllarına muhalefet edenleri eleştirmek, onlara hakaret, çirkin tanıtma, ondan nefret ettirme, gıybetini yapma, onlara karşı kışkırtma ve düşmanlık gösterme fitnesi
- Tekfir, derneklerin fitnelerindendir
- Dinde aşırılık ve zorlama fitnesi
- Tasvir (suretler) fitnesi – ki Ademoğlunun şirkinin temelinde suretler vardır
- Allah adına, rasulü adına, alimler adına ve kendilerine muhalefet edenler adına yalan söyleme fitnesi
- Davet, bağış toplama, dul ve yetimlere kefalet konularında yeni metotlar türetilmesi fitnesi
- Şer’î naslara aykırı aklî ve zevkî fikirleri beğenme fitnesi
- İçine düşülen fitneler, sapıklık ve muhalefetler hususunda müteşabih sözlere tabi olma fitnesi
- Meşru olmayan siyasete dalma ve ona ulaşmak için haramlar işleme fitnesi
- Kaybolma, çözülme ve renkten renge girme fitnesi
- Bid’at olan hizipçi biat fitnesi
- Daveti çirkinleştirme ve kendini küçük düşürme fitnesi
- Önce itikad edip, sonra delil getirmek derneklerin fitnelerindendir
- İçine düşülen bid’at ve masiyetleri hafife alma fitnesi
- Sonradan çıkma olan gizli hizipçilik fitnesi
- Hakka karşı savaşma ve ondan alıkoyma fitnesi
- Fakir ve yoksulları teşhir ederek derneklerle alakalandırma fitnesi
- Müslümanların mallarına haksız yere dalmak
- Riya (gösteriş)
- Başkanlık sevdalıları, tamahkârlar, düzenbazlar ve fitne davetçileri için kapı açılması
- Dinî ilimlerden uzaklaştırma, buna önem vermeme, dünyevî ilimlere, mal ve paraya, yolculuklara, neşitlere yönelme, güncel vakaya bid’at bir bakış açısı getirme, meşru olmayan siyaset gütme
- Sayı artırmaya ve mal toplamaya önem verildiği kadar davetin aslına önem vermeme
- Dinin kaideleri hakkında cehalet, karıştırma, hakkı batıl, batılı hak gösterme fitnesi
- İşlerde sertlik ve sözleşmelerle bağlama
- İslam düşmanlarının istediği bazı şeylerin gerçekleşmesi
- Başkanlarını ve hocalarını taklid, derneklerin fitnelerindendir
- Hevaya tabi olmak
- Yöneticilere ve alimlere karşı ayaklanma
- Alimlere ve avama karşı işleri karıştırma
- Başa kakma ve eziyet
- Kendisine bulunmayan şeyle övünme
-  Zenginler ile fakirler arasında engel olma, fakirlerin, yoksulların ve benzerlerinin haklarının zayi edilmesi
- Selefilik ve selefileri fakirler ve yoksullarla aldatma
- Yolcu olunmadığı halde emir tayin etme
- Şöhret ve duyurma sevgisi derneklerin fitnelerindendir
- Vakitlerin, ömürlerin ve fakirlerin haklarının zayi edilmesi
- Sonradan çıkma bölücü isimler kullanmak
- Dernek başkanının veya çoğunluğun hükmüne başvurmak
- Nefisleri itham ve kötü zanna arz etme
- Bidat ehline karşı hüccet ve beyan ile cihadın terk edilmesi, hevalarına uyan şeyler dışında buna ilgi gösterilmemesi
Salih el-Bekrî, kitabında, sayılan bu noktaları ayrıntılarıyla açıkladıktan sonra şöyle demiştir: “Derneklerin fitne ve kötülükleri bundan çok daha fazladır. Bunlardan bazısının bulunmadığı bir dernek yoktur. Şayet bunlar bir dernekte bulunmuyorsa, kapı açmayı bekleyenler, zelleleri takip edenler, delilden yüz çevirerek aykırı meselelere tutunanlar vardır. Bu da hevaya, hakka aykırılığa tabi olma hususunda açık bir delildir. Nitekim şöyle demişlerdir: “Kim delile muhalefet ederse, yoldan çıkar.” Rasul sallallahu aleyhi ve sellem’den gelenler dışında da delil yoktur.

12 Eylül 2013 Perşembe

Mutezile Ebu Said Yarbuzi Taifesinin Şüphelerine Cevaplar


Bismillah.

Şüphesiz bid’at ehlinin özelliklerinden birisi de; önce bir şeye itikad edip veya amelde bulunup, daha sonra buna delil aramaya kalkışmaları ve delilleri hevâlarına göre yontmaya girişmeleridir.

Yine bir diğer özellikleri; meşru olanı yasaklayıp meşru olmayanı uygun görmeleridir.

Son günlerde bid’at metotlarla tevhidi anlatmaya çalışan bazı göz boyacılarının:

* kadınların huzuruna arada perde olmaksızın çıkarak ders yapmaları,

* mescid dışında şer’i ilim tahsili için tahsis edilen ve mescid olarak bilinmeyen derneklerde kadınların veya erkeklerin toplanmaları,

* seminer ve konferanslarda hristiyan papazlarının kiliselerde yaptıkları gibi kürsüden, sandalye/koltuk üzerinde oturanlara hitap etmeleri vb. bidatlere karşı çıkılması üzerine itirazlar yükseldi.

Selefilik iddia eden Mu'tezile bir kelâmcının “hatta kadınlar da örtülü oldukları takdirde arada perde olmaksızın erkeklere ders verebilir” şeklindeki, müslümanların icmaına aykırı iddiaları işitenler üsluplu(!) tepki vermedikleri için bir şeyler yazmak maalesef benim gibi bir üslupsuza düştü. 

Bir de savunmaya geçerek: “yasaklanan şey; kadının çarşı pazarlarda dolaşmasıdır, mescide gitmesi değil” diye bâtılı tevil ettiler. 

Kadınları mescidlerden veya ilim öğrenmekten engellemek istiyormuşuz gibi îmâlar yapıldı. İçinde namaz kılınmasına karşı çıkılan derneklerden mescidmiş gibi bahsedildi.

Mescid davetinin ise arkasındayım:

* Sünnetlerin ihya edildiği, bid’atlerin öldürüldüğü mescide!

* Tıpkı Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetinde olduğu gibi; erkek, kadın, büyük, küçük herkesin ilim tahsil etmesi gereken yer olan mescide!

* Hatibinin erkek olduğu, erkeğin kadını, kadının erkeği görmeyeceği saflarda nazar disiplininin muhafaza edildiği, namaz esnasında bile erkeğin “subhanallah” diyerek, kadının ise “el çırparak” uyardığı, ses disiplininin de muhafaza edildiği mescidlere!

* Yine de kadınlar için evlerinin daha hayırlı olduğu mescidlere!

Dinde malum bir kaide vardır: “Aksine bir delil gelmediği sürece ibadette asıl olan haramlıktır, eşyada (ibadet ve dinle doğrudan ilgili olmayan konularda) ise asıl olan mubahlıktır.”

Şer’î ilmin tahsili için toplanmak şüphesiz bir ibadettir. İlim tahsili ibadetinin icra edileceği yer ise sünnette mescid olarak varid olmuştur. Bunun fazileti hakkında da “Bir topluluk Allah’ın evlerinden bir evde (yani mescidlerden birinde) toplanır ve Allah’ın kitabından ders yaparlarsa….” buyrulmuştur.

Mescidlerin sünnetteki fonksiyonunu gerçekleştirmemizin önüne; kaldırmaya güç yetiremediğimiz engeller girmiştir, Itban b. Malik radıyallahu anh’ın rivayet ettiği kıssada olduğu gibi bir yeri mescid edinebiliriz!  “Ama mescidler bidatlerin kahr-ı sultasında kalsın, namazlarımız sünnete uymasa da olur, dernek kurarız ilim tahsili için” diyorsanız, sünnete uyan neyimiz kalır?

Allah Azze ve Celle münafıkların özelliklerinden birini şöyle açıklar:

"Bu da, onların, Allah'ın indirdiklerinden hoşnud olmayanlara, "biz, bazı hususlarda size itaat edeceğiz" demiş olmalarındandır. Oysa Allah, onların bütün sırlarını bilir." (Muhammed 26)

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin sünnetinden hoşlanmayanlara "Biz bazı bidatler hususunda size itaat edeceğiz" demek gibi değil midir bu?

Diyanet camilerinde bilmeyenlere hakkı tebliğ ederiz iddiasıyla kendilerini fitneye arz eden ve bu konuda başarılı olduklarını zanneden hayalperestler, mesela secdelerde el kaldırma farzını terk ettiler, tadili erkan olmaksızın kıldıkları namazları ifsad ettiler, Allah rasulünün mihraplardan sakının ikazına kulak tıkadılar, âmin derken sesleri kısmayı emrettiler, bidat ehlini taltif edip batılın kalabalığını artırdılar, hoş görünmek için el-fatiha dediler, başkalarını kazanalım derken farkında olmadan kendilerini kaybettiler! Tabii ki muvazenesini bozanlar sünnete uymakta direnip kendileri gibi sapmayanı itham ederler. Müminler için gösterilmesi gereken yumuşaklığı bid’at ehline sunarken, bidat ehli ve münafıklar için göstermeleri gereken sertliği sünnet ehline uygularlar!
Bu işin diğer bir sakıncası da şudur ki; dini hakkında yeni şuurlanmaya başlayan insanlar, hatta eskiler bile, bilgisiz kimselerden gördükleri tepkilerden dolayı kavga ortamı oluşmakta, avam tekfire dahi kalkışılmaktadır. Zira camilerdeki saflar adeta harp alanı gibidir; ilerili gerili ve boşlukludur. Dolayısıyla kalplere sürekli ihtilaf atılmakta, hakkı anlatma niyetindeki insan samimiyetinden sapmaktadır. Şüphesiz yolların en hayırlısı Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem'in ve sahabenin yoludur. Cemaat kavramını da cahil toplumdan değil, ancak salih seleften öğrenmemiz gerekir. Cemaatten kastedilen rahmeti önce bilenler uygulayarak tatmalıdır. Bilinçli ya da bilinçsiz olarak bid'at işleyenlerin kalabalığı ise asla dindeki cemaat kavramı ile örtüşmez!

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem: "Müslümanın kendisini küçük düşürmesi yaraşmaz" buyurunca sahabeler: bu nasıl olur? diye sorarlar. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle açıklar: "Altından kalkamayacağı işe girişir. Bu onun kendisini küçük düşürmesidir. Diyanet mescidlerindeki münkerleri değiştirmek garip kalmış sünnet ehlinin güçlerinin yetmeyeceği bir iştir. Ancak sünnetin ihya edildiği mescidler kurmaya güç yeter. Eğer güç yeten vakit bu yerine getirilmezse, Allah bu imkanı da elimizden alır.

Mescid yapılarak Allah’a ait kılınamayan, “dernek” adı verilen evlerden bir evde, “bir ibadet” olan şer’î ilim tahsili için sünnete uygun olmayan toplanmalar bid’attir. Zira bu konuda delil yoktur. Sufiler, mescid fonksiyonlarından bir kısmını ikame etmek üzere önce hıristiyanlardan dergah açmayı, onlara uyarak aleviler de cem evi açmayı öğrendiler. Bu bid’ati ihdas ettikten sonra sufiler bu yaptıklarına delil aradılar, Ashabı suffe'yi batıl işlerine delil getirdiler! Hayır ve yardımlaşma amaçlı bir dernek kurulmasında Hılfu'l-Fudul örneği vardır. Lakin şer’î-ilmî derslere tahsis edilen bir yer olan ve mescidin fonksiyonu olan ilim meclislerine alternatif çıkıp sünneti öldüren bir dernek anlayışı nasıl olur? 

Batıl davaların önderi her kimse ve ne diyorsa çaldık duvara, bizim önderimiz “Her kim emrimiz olmayan bir amelde bulunursa reddolunur” buyurur.

*Kadının dinî olmayan bir ihtiyacı için, hicabına bürünerek, erkek kalabalıkları arasına sıkışmaksızın dışarı çıkmasına gelince; bu eşyadandır ve bunu yasaklamaya delil yoktur!

Hatta deliller bunun aksinedir! Zira İbn Mes’ud radıyallahu anh’ın hanımı gibi, el işleri yapıp bunları satmaya çıkan, Havle radıyallahu anha gibi kadınlara güzel koku satmaya çıkan, Kayle el-Enmariye radıyallahu anha gibi pazarda ticaret eşyası satan sahabiye hanımlar meşhurdur!

Gördünüz mü nasıl da münker emrediliyor ve ma'ruf yasaklanıyor!

Daha önceki yazımda; bina içi gibi kapalı ortamlarda kadınlar ile erkekler arasında, kadının ferdî tesettürüne ek olarak perde hicabının da zorunlu olduğunun delillerini zikretmiştim. Haya sigortası kitabımda bunun mütevatir sünnetle sabit olduğunu açıklamış bulunuyorum. Lütfen "Kadınlar yanında duvar mı taşıyacak" diyerek Allah'ın diniyle dalga geçmeden önce okuma zahmetine katlanın!

Bina içinde; kadınların ferdî tesettürüne ek olarak perde veya duvar hicabının da emredilmesi hakkında Ahzab suresi 53. Ayetinin tefsirlerine de bakabilirsiniz.

Video ve suretlerle islama davet bidatine bulaşanları bile, hiçbir delili olmadığı ve açık naslara aykırı olduğu halde savunanlar; kör bayrak arkasında savaşan taassup ehlidir ve onların: “Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem kadınlara ders vermek için gün ayırmış, bunu yasaklayan delil mi var?” demeleri pek bir samimiyetsizdir!

Bu konuda: "Yoksa onların Allah'ın izin vermediği şeyi kendileri için dinde meşru kılan ortakları mı var?" (Şura 21) ayeti yasaklayıcı delildir. Zira dinle ilgili işlerde bu işin meşru olduğunu gösteren bir delil bulunmadıkça o şey yasaktır.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in hicablarına bürünmüş yabancı kadınlarla arada perde olmaksızın konuşması kendisine özel hallerdendir!
Bir gün Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem yanında bir hanımı ile mescide giderken yoldan geçen iki sahabeyi çevirir ve onlara şöyle buyurur: “Dikkat edin, bu yanımdaki hanımım Safiyye’dir” Sahabeler: “Ey Allah’ın rasulü! Senden şüphelenecek değiliz ya” deyince, “Lakin şeytan hepinizin damarlarında dolaşır…” buyurur. Seninde mi ey Allah’ın rasulü! Deyince; “Evet, benim de, lakin benim şeytanım bana boyun eğdirilmiştir” – ya da bu manada - buyurur.

Bu kıssa şuna delalet eder:

1- Asrı saadette birbirine yabancı kadınlarla erkekler karışmıyorlardı. Böyle bir durum düzgün toplum fıtratına aykırı olduğu için Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem yanındakinin eşi olduğunu açıklama gereği duymuştur. Yine bu temiz toplum fıtratının bir gereğidir ki, küçük yaşta evlenmiş olan Aişe radıyallahu anha’nın henüz kız çocuğu olan arkadaşları, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem girince hayâlarından dolayı hemen kaçıyor, gizleniyorlardı!!  

2- Nebî sallallahu aleyhi ve sellem yalnız kendisinin şeytanının boyun eğdirildiğini bildirmiştir.

Bu yüzdendir ki, Kureyş’ten bazı kadınlar Nebî sallallahu aleyhi ve sellem ile konuşurlarken Ömer radıyallahu anh içeri girince perde arkasına geçerler… (Buhari (3294) Muslim (2396)
Bu kadınların Nebî sallallahu aleyhi ve sellem ile konuşurken gizlenmeyip, şeytanın kendisinden kaçtığı bildirilen Ömer radıyallahu anh’den gizlenmeleri, bu durumun Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e has olduğunun delillerindendir.

Nitekim hiçbir erkek sahabenin – bildiğimiz kadarıyla - mescidlerdeki umumi vaaz dışında kadınlara özel ders yaptığı rivayet edilmemiştir.

Kadının erkeklere hitabına gelince; delilerin kuyuya attıkları taşlarla uğraşacak akıllı kalmadı… Ne diyordu Nebî sallallahu aleyhi ve sellem: “…Siz kadınlar kadar aklı başında olanların aklını çelen yoktur…” Kadınlar akıllı(!)larının etrafından hele bir çekilsinler de belki aklı başına gelir… Gavurlar bile anlamış; kadın tuvaleti ayrı, erkek tuvaleti ayrı!

* Allah rasulünün kullandığı ve açıkladığı; “Deyyus” kelimesi; eşini kıskanmayan veya eşinin yanına erkekleri sokan kimse demektir. Argo çevreleri müslüman örfünü temsil etmez. Bu yüzden argocuların bu kelimeye yüklediği anlam sebebiyle, Allah rasulünün kullandığı kelimeyi kullanmak üslupsuzluk değildir.

* Müslüman bir kadının erkeklerin huzuruna çıkıp ders vermesini teklif etmek veya müslümanların hanımlarını arada iki cinsin birbirlerini görmelerini engelleyen perde olmaksızın – adı dinî ders de olsa - bir erkeğin huzuruna çıkarmalarını teklif etmek, yukarıda açıkladığımız manada deyyusluk davetidir.

* Bu gerçeği söylemek, Allah rasulünün üslubuna aykırı değildir! Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, kendisinden zina etmek için isteyen gence, “bunun annene, kızına, kız kardeşine yapılmasını ister misin?” buyurmuştur.

* Yumuşak söz söylemenin yeri olduğu gibi, bâtılı reddederken sert sözler söylemek de Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in üslubunda vardır: hariciler cehennem ehlinin köpekleridir sözü gibi.

Şayet masum olmayan, isabet de, hata da edebilen bir zâta olan vefâ anlayışı, Allah’a, rasulüne ve dinine olan vefânın önüne geçirilmeseydi ne demek istediğim gayet açıktı. Masum olmayan birine karşı masum olmayan bir başkasını tercih etmeyi kimse teklif edemez. Lakin sarıldığımız takdirde sapıtmayacağımız iki şey; Allah’ın kitabı ve rasulünün sünnetidir. Ne benim bozuk gördüğünüz üslubum ne de kelamı güzel becerenin anlayışı bu ikisine üçüncü olmaz.


Sinsidir sîneler, hakkı yok tutan,
Hakka kükrer, bâtıla dilsiz şeytan
Sırça köşkte sırıtır şarlatan
“Kardeş” dediler, kalleşe sordular

Hak söylediler bâtılı kast ederek
Edebiyatla hisleri mest ederek
Tahammülleri zorla test ederek
Hakkı bâtıl ile bir yoğurdular


Tatlı dille çıkardılar yılanı
Hak diye tanıttılar yalanı
Kandırdılar “falan” diye “filan”ı
Dağ idiler, fare doğurdular


Zulmü içmişler, adaletten geçtim,
Kitabı yutmuşlar, nasihatten geçtim, 
Belalarını bulmuşlar, âhtan geçtim,
Tehlikeli yerlere oturdular


Susturduk dediler zulme susanı,
Susturdular doğru konuşanı
Koşturdular şerre yanaşanı
Gelen şerri de hayra yordular


Ağzıma gemi dünyada vurdular
Gözleri bağlayıp, dilleri kurdular
Ya Rab! Yoluna böyle durdular
Takatim kalmadı çok yordular


Ebu Muaz el-Çubukâbâdî

11 Eylül 2013 Çarşamba

Kadınlardan Davetçi Olur mu?

Şeyh el-Elbani'nin diğer bir fetvası:
Soru: “Bazı kadınlar, kadınları davet için çıkıyor ve onları evlerinde ziyaret ediyorlar ve onlar ders vermek için oturuyorlar. Bu durum Allah Teâlâ’nın kadınlara evlerinde karar kılmaları emrine aykırı mıdır? Onların kadın davetçiler olarak isimlendirilmeleri sahih midir?
Cevap: Bu işin şu asrımızda problemli olduğuna inanıyorum. Bundan dolayı bugün arkadaşlarımızla beraber diyoruz ki: “Burada erkek ve kadın davetçiler” olması şüphesiz sonradan çıkma işlerdendir. Kadın davetçiler diye isimlendirmek uygun değildir. Dinî ilim öğreten kadınlar bulunmasında ise sakınca yok, hatta bu vaciptir. Zira kadınlar bu kadınlara soru sorarlar. Çünkü birçok kadınlar özel sorularını faziletli alimlere sormakta sıkıntı duymaktadırlar.
Eğer gerçekten kadınlar arasında, az önce açıkladığımız gbi kitap ve sünneti bilen alimler varsa, onların kadınlara gitmesi değil, kadınların ona gidip sormaları gerekir. Çünkü bizler şunu diyen ilim ehlinin sözünün doğruluğuna inanıyoruz: “Bütün hayır selefe tabi olmakta, bütün şer ise sonrakilerin çıkardıkları bid'atlerdedir.”
Burada ve bazen diğer bazı beldelerde durum şu hale ulaşmıştır: Kadın mescidde minbere çıkıyor ve kadınlara ders veriyor! Burada mescid avlusuna erkekler gelip cemaatle namaz kılabilir ve içeri girip namaz kılabilirler. Şüphe yok ki ben bunun bir bid’at olduğunu söylemekten hiç çekinmiyorum! Durum sorduğun soruda söylediğin gibidir. Kadına gereken evinde vakarla oturmasıdır. Eğer kadın, Allah Azze ve Celle’nin dininde bir ilimle başkalarından ayrıcalıklı olmuşsa, bu konuda erkekler gibi hareket edemez. Evinden çıkma konusunda erkeklerle eşit olamaz. Nitekim rabbimiz kerim kitabında: “(Kadınlar) Evlerinde karar kılsınlar” buyurmuştur. Kadında asıl olan; dışarı çıkmadıkça gideremeyeceği bir ihtiyacı olmadıkça çıkmamasıdır. Böylece durum ortadadır: İlim sahibi olan kadının çıkıp harekete geçmesi ve “davetçi kadın” diye isimlendirilmesi caiz değildir. İlim öğrenmek isteyen kadının ise Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in zamanında olduğu gibi mescide çıkması caizdir. Bununla beraber Nebî sallallahu aleyhi ve sellem: “Kadınlar için evleri daha hayırlıdır” buyurmuştur. Nitekim Nebî sallallahu aleyhi ve sellem kadınların yatsı namazı için bile mescide çıkmalarını onaylamıştır. “Sizden biriniz hanımını yatsı namazına çıkmaktan engellemesin” şeklinde açık yasak da gelmiştir. Muslim’deki hadiste geçtiği gibi kadınlar, sabah namazından örtülerine bürünmüş olarak dönüyorlardı. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem, beş vakit namazı eda etmeleri için kadınların mescide çıkmalarını onaylamasına rağmen, evlerinin kendileri için daha hayırlı olduğunu açıklamıştır. Eğer burada ilim sahibi bir kadın varsa, diğer kadınlar ilim talebi için de çıkabilir, onun evine gidip oturabilirler. Kadınların ona gidip toplanmalarında engel yoktur. Bütün bunlar imkan ve takat nispetincedir. Ama kadın, erkeklerin çıktığı gibi çıkamaz! Zira bu erkeklere benzemek olur. “ Şeyh el-Elbani’nin sözleri bitti. Silsiletu’l-Hedyi ve’n-Nur, kaset 189

10 Eylül 2013 Salı

Kadın Davetçi(!) Bid'ati


Şeyh el-Elbânî rahimehullah şöyle demiştir: “Şu son zamanlarda Dımeşk’te kadınların mescidlerde belirli vakitlerde, “kadın davetçi” diye iddia ettikleri kadınlardan birinin dersini dinlemek için toplanmaları sonradan uydurulmuş muhdes (bid’at) işlerdendir. Bu Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in ve salih selefin zamanında yoktu. Onlarda olan uygulama; kadınların eğitiminin hadiste geldiği gibi özel mekanda veya imkan dahilinde mescidde erkeklerden ayrı bulunan bölümde, salih alimler tarafından verilen deslere katılmaları şeklinde idi. Aksi halde erkekler onlara galip gelir ve ilim öğrenme ve sorma imkanları olmaz. Eğer bugün kadınlar arasında  kendisine ilim verilmiş, kitap ve sünnetten kendisine fetva sorulacak selim fıkıh sahibi varsa, onun evinde veya kadınlardan birinin evinde özel meclis kurmasında sakınca yoktur. Bu onlar için daha hayırlıdır. Nasıl böyle olmasın ki? Nebî sallallahu aleyhi ve sellem mescidde cemaatle namaz hakkında dahi: “Kadınlar için evleri daha hayırlıdır” buyurmuştur. Müslüman Kadının edep ve haşmetini en fazla korumak zorunda olduğu, daha fazla çıkamayacağı namaz halinde bile  durum böyle olduğuna göre, peki ya ilim için evlerinde toplanmaları onlar için nasıl daha hayırlı olmaz? Özellikle de onlardan bazısı sesini yükseltir, başkaları da onlara katılır. Böylece mescidde onların bu sesleri çirkin ve kötülenmiş bir şey olur. Maalesef işittiğimiz ve şahit olduğumuz şeyler böyledir.
Sonra bu bid’at’in Umman gibi başka yerlerde de yayıldığını gördüm. Allah’tan her sonradan çıkarılmış bid’atten selamette kılmasını dileriz.” Silsiletu’s-Sahiha (6/179)

8 Eylül 2013 Pazar

Davet Hakkında Bir Saptırma Üzerine...


İmam Berbeharî Şerhu’s-Sunne’de (s.23) şöyle der: “İşlerin sonradan uydurulan küçüklerinden sakın! Çünkü bid’atlerin küçükleri gün gelir büyük olur. Bu ümmette ihdas edilen her bid’at böyledir. Başlangıcı küçük olup hakka benzerdi. Ona giren bu şekilde aldanır, sonra da ondan çıkmaya güç yetiremez. Böylelikle o küçük bid’at büyür, kendisine boyun eğilen bir din haline dönüşür. Böylece doğru yola muhalefet eder ve İslam’dan çıkar.
Allah sana rahmet etsin, özellikle kendi zamanının ehlinden sözünü işittiğin her bir kişiye bak! O konuda Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in ashabından ya da (selef) alimlerinden birisi konuşmuş mu? Sorup araştırana kadar onun hakkında aceleci ve şüpheci davranma. Eğer o konuda onlardan bir eser (rivayet) bulursan derhal ona temessük et ve ona hiçbir şeyi tercih etme. Yoksa ateşe düşersin.
Bil ki, yoldan çıkmak iki şekilde olur: Birincisi hayırdan başka bir şey istemediği halde hata yapıp yoldan çıkan bir adamın misalidir. Onun hatasına uyulmaz. Çünkü ona hatasında uyan helak olur.
İkincisi ise hakka karşı çıkıp direnen, kendisinden önceki muttakilere muhalefet eden bir adamın misalidir. O haktan sapan ve saptırandır! Şeytan bu ümmete karşı isteklidir. Onu bilenin üzerine, insanları ondan sakındırmak bir haktır. İnsanlara onun durumunu anlatır ki, hiç kimse onun bidatine düşüp de helak olmasın.
Allah sana rahmet etsin, şunu da bil ki, kulun İslam’ı; ittiba edip, tasdik edip, teslim olmadıkça tamam olmaz. Her kim İslam’ın işinden, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in ashabının koruyup muhafaza etmedikleri bir şeyin kaldığını zannederse onları yalanlamış olur. Bu da bölücülük ve onlara hakaret olarak yeter. İşte o, bid’atçi, sapan ve saptıran, İslam’da ondan olmayan bir şeyi ihdas edendir
(İmam el-Evzai rahimehullah şöyle der: “İlim; Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in ashabından gelendir, Onlardan birinden gelmeyen şey ilim değildir” İbn Abdilberr, Camiu Beyani’l-İlm 1/18-19)
Berbahari’nin bu sözlerine açıklama olarak Ali el-Halebî, İlmu Usuli’l-Bid’a’da (s.193) şöyle demiştir:
“İşte bu harika söz bilgisiz davetçilerin(!) ya da avamın ya da kültürlü(!) bir takım kimselerin tekrar edip durdukları bazı sözlere karşı konulmaz bir cevaptır. İrtikap etmiş oldukları bir bid’ati ya da bulaşmış oldukları bir muhdesi inkar eden biri ile karşılaştıkları zaman onların şöyle dediğini görürsün:
“Bunlar formalitedir”!
“Bunlar küçük şeylerdir”!
“Bunlar önemsiz, cüziyyattan sayılan şeylerdir”!
Bütün bunlar bu yüce dinin hakikati hakkında anlayış kıtlığına işaret eden faydasız sözlerdir. Onlar aslında ancak kendisine insanların aşina olup, alışmış oldukları, dine sonradan yamanan ve dinin onlardan uzak olduğu bid’atler ve muhdesatta insanların peşi sıra gitmenin ve onlara dalkavukluk yapmanın esiri olan ihmalkarların ya da avamın duygularını okşayan ya da heveslerini kaşıyanlardan sadır olur.
Sonra derler ki: “Özle ilgilenin” “Büyük işlerle ilgilenin”
Bir cevap ve açıklama olarak derim ki: Sizler ne tuhaf insanlarsınız! Kendinizde olan bir bidati engellemeye ya da bir sünneti tatbik etmeye güç yetiremezsiniz, sonra kalkıp kendinizden başkasından ondan daha büyük bir şeyi (!) talep edersiniz. Bu şaşılacak, acayip bir şeydir!
Salih Selef’ten sabit olan eserleri düşünen birisi kabuk ve öz şeklinde yapılan bu batıl ayrımın onların aklının ucundan dahi geçmediğini açık olarak görür…
Her kim – onların tabirine göre – teferruatta gevşek davranırsa özde de ihmalkar davranır. “Kim azda gevşek olursa, bu alışkanlık onu çokta da gevşekliğe götürür” (İbn Badis, Asar 1/243)
İmam Şatıbî, el-Muvafakat’ta (2/61) şöyle der: “Aslî konuların yerine gelmesinde tâlî konular dikkate alınır. Aksi halde teşrî ile istenilen maslahat kaybolur gider.”…
İmam Buharî, Sahih’inde (1/160) Allah Teâlâ’nın: “Bilakis şöyle demesi gerekir: Okutmakta ve öğretmekte olduğunuz kitap uyarınca Rabbaniler olunuz” (Al-i İmran 79) ayetinin tefsirinde şunu nakletmiştir: “Rabbanî: insanları büyüğünden önce ilmin küçüğü ile terbiye edendir” İşte bu en mükemmel tanımlardandır.
Üstadımız Şeyh Muhammed Şakra, nefis kitabı Tenviru’l-Efham’da (s.36-44) bu önemli meseleyi güçlü kelimeleriyle tartışarak şöyle der: “İçinde bulunduğumuz bu zamanda insanların ihdas etmiş oldukları şeylerden birisi de çok geniş, sınırları alabildiğine kapsamlı, başlangıcı olmayan, sonu bilinmeyen bir sözdür. Acizlik, cehalet ve heva hep beraber onu insanların gözünde süslemiştir. O söz şudur: “Bugün müslümanların yapması gereken şey, teferruatla alakalı meseleleri bırakıp öze önem vermeleridir!...” (Daha sonra müellif bu konunun ayrıntılarıyla ilgili kuvvetli cevaplar zikretmiştir.)

Bid'atler Hakkında...


Ali el-Halebî, İlmu Usuli’l-Bid’a’da (s.62 vd.) Suyuti’nin el-Emru bi’l-İttiba ve’n-Nehyu Ani’l-İbtida adlı eserinden (s.92-93) şöyle nakleder:

“Çirkin görülen bidatler; dine aykırı olan veya dine aykırılığı gerektiren şeyler olup haram ve mekruh olmak üzere iki kısımdır.[1]

Meydana gelen şeylerin farklılığına göre bu da farklılık gösterir. Bazen dine aykırı olur, haram kılınmasını gerektiren bir neticeye vardırır, bazen tenzihen mekruh olma derecesini aşmaz. Başarılı kılınan her fakih, Allah’ın yardımıyla, iman ve amelindeki kıdemine göre bu iki kısmı ayırt eder.

Bu çirkin bidatler iki kısma ayrılır. Birincisi akide konusundaki bidatlerdir ki sapıklığa ve hüsrana götürür.

Sapık fırka mensuplarının aslı altıdır. Bunlardan her bir fırka on iki fırkaya daha ayrılmıştır. Bunların toplamı yetmiş iki fırka eder.[2] Nitekim Nebi sallallahu aleyhi ve sellem onların cehennemde olacaklarını haber vermiştir. Şimdi konumuz bunları açıklamak değildir. Lakin sünnet ve cemaate sarılıp bu bidat fırkalarının asıllarından ve dallarından uzaklaşan, Allah Teâla’nın lütfuyla kurtuluş fırkasından olur.

İkinci kısım: Sonradan çıkan çirkin bidat fiilleridir. Bu babda kastedilenler de iki kısımdır:

Bir kısmı herkesin haram ya da mekruh olduğunu bildiği sonradan çıkan bidatlerdir.

İkinci kısmı da çoğu kimsenin ibadet, yakınlık, taat ve sünnet zannettiği bidatlerdir.

Birinci kısma; İslam şeriatinden uzaklaşan, din imamlarına uymayı terk eden cahil halkın bir grubunda meydana gelenler dâhildir. Bunlar fakirliğin hakikatini imandan kabul edip kendilerini fakirliğe nispet edenler, yabancı kadınlarla kardeşlik kurup onlarla halvet edenlerdir.[3] Müslümanların ittifakıyla bu haramdır. Bunu helal sayan kâfirdir. Hafife alarak işleyen sapık ve saptırıcı bir isyankârdır. Dinden ok gibi çıkmış, Müslümanların cemaatinden ayrılmıştır. Bunu yapanları Allah uzak kılsın! Şüphesiz mahrem olmayan yabancı kadınlara bakmak, onlarla halvet etmek, sözlerini dinlemek; kitap, sünnet ve icma ile haramdır. Burası bunun delillerini detaylı olarak sayma yeri değildir. Maksat sadece delili ve bidati ortaya koyup ondan sakındırmaktır. Hiçbir Müslümana bu husus gizli kalmaz.”



[1] Mekruh; işleyen kimsenin günaha girmediği fakat terk edenin ecir aldığı işlerdir. Bidatler arasında mekruh olanı yoktur. Zira mekruhun işlenmesi haram değildir. Bidatlerin ise tümü haramdır.  Şeyh Elbani rahmetullahi aleyh Haccetu’n-Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’de (103) şöyle demiştir: “Bilmek gerekir ki, kişinin bidat olduğu açıklandıktan sonra dinde işlediği en küçük bir bidat dahi, haramdır. Bazılarının zannettikleri gibi bidatlerden mekruh mertebesinde olanı yoktur.”
[2] Telbisu İblis (s.19) el-Bağdadi, el-Farku Beyne’l-Firak adlı eserinde (s.25) şöyle der: “…Bu anlattıklarımızın toplamı yetmiş fırkayı kapsar. Bunlardan yirmisi Rafizi, yirmisi Havaric, yirmisi Kaderiye, yirmisi Mürcie, üçü Neccariye, Bekriyye, Dırariye, Cehmiyye ve Kerramiye’dir. Bunlar yetmiş iki fırkadır…” El-Bağdadi, seksenden fazla fırka zikrettiği halde “Bunlar yetmiş iki fırka eder” demiştir. İbn Cevzi ve el-Bağdadi, kendi asırlarına kadar olan fırkalardan söz etmişler, yeni çıkan fırkaları saymamışlardır. Fakat onlardan sonra da yeni fırkalar türemeye devam etmiştir.
[3] Bkz.: el-Bais (s.22-23)

6 Eylül 2013 Cuma

Cemaatle Namaz ve Mescidlerle İlgili Bazı Hükümler

Cemaatle Namaz ve Mescidlerle İlgili Bazı Hükümler

Ebû Muâz Seyfullah el-Çubukâbâdî

Cemâatin Manası

Amr b. Meymûn el-Evdî şöyle dedi: “Yemen’de Muaz radıyallahu anh ile arkadaşlık ettim. O Şam topraklarına yerleşinceye kadar ondan ayrılmadım. Ondan sonra insanların en fakihi olan Abdullah b. Mes’ud radıyallahu anh ile arkadaşlık ettim. Onun şöyle dediğini işittim: “Size cemaati tavsiye ederim. Zira Allah’ın eli cemaat üzerindedir.” Cemaate böylece teşvik etti. Sonra günlerden bir gün şöyle dediğini işittim: “Üzerinize namazı vakitlerinden geciktirecek yöneticiler gelecek. Siz namazı vakitlerinde kılın. Bu farz namazdır, onlarla beraber kıldığınız ise sizin için nafiledir.” Dedim ki: “Ey Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in ashabı! Ne söylediğinizi anlamıyorum.” Dedi ki: “Anlamadığın nedir?” ben de şöyle dedim: “Bana cemaati emrettin ve ona teşvik ettin. Şimdi de bana namazı kendi başına kıl, bu farz namazdır, cemaatle de kıl, bu ise nafiledir diyorsun.” O da şöyle dedi: “Ey Amr b. Meymûn! Ben senin bu beldenin en fakihi olduğunu sanıyordum. Cemaatin ne olduğunu bilmiyor musun?” Ben: “Hayır” dedim. Şöyle dedi: “Cemaatin çoğunluğu cemaatten ayrılmışlardır. Cemaat; yalnız başına olsan dahi, sadece hakka uygun olandır.”[1]
Diğer rivayette: “Cemaat; yalnız başına olsan dahi, Allah’ın taatine uygun olandır” şeklindedir.
Hatîb el-Bağdadî’nin rivayetinde lafzı: “Yalnız başına dahi olsan cemaat; kitap ve sünnettir” şeklindedir[2]

3 Eylül 2013 Salı

Allah'a itaatle aciz kalmak, O'na isyandan ve bid'atten hayırlıdır...


İbn Mes’ud radıyallahu anh’den: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Benden sonra birtakım idareciler gelecek ve onlar namazları vaktinden tehir edecekler ve bid'atler çıkaracaklar." Abdullah ibn Mes'ud dedi ki: Onlara yetişirsem ne yapayım?” Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem dedi ki: "Ey Abdullah'ın annesinin oğlu, ne yapacağını soruyorsun öyle mi? Allah'a isyan eden kimseye itaat edilmez" (Ahmed 1/400, 409)
Abdullah ibn Amr ibn el-As'tan: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem parmaklarını birbirine geçirerek şöyle buyurdu: "Pek yakında iyi insanların gidip, geride sözleri ve emanetleri şu parmak­larım gibi birbirine karışmış değersiz insanların kaldığı bir zaman gelecektir. İşte o zaman sizin haliniz nice olur?" Dediler ki:  Ya Rasu­lallah! O zaman bize ne tavsiye edersiniz?” Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Maruf gördünüğüzü alır, münker gördüğünüzü terk edersiniz. Seçtiğiniz iyi kimseleri kabul eder, kötü kimseleri ve avamı terk edersiniz.” (Ebu Davud 4342) İbn Mace (3957) Ahmed (2/220)

Birlikten Sonra Ayrılığın, Kuvvetten Sonra Gurbetin Olacağına Dair Haberin Gerçekleşmesi


İlk dönemlerinde İslam çok dirençli hatta güçlü durumda idi. Müslümanlar da galip idiler ve çok büyük bir çoğunluğu teşkil ediyorlardı. Ehl-i İslam'ın ve ona yardımcı olan dostların çokluğu sebebiyle o dönemlerdeki durum bir gurbet/gariplik olarak nitelendirilemezdi. Onların yolundan gitmeyen veya gittiği halde İslamda bid'at  çıkaran diğer  insanların,   gözde  büyütülecek  herhangi  bir hamleleri ve kurtuluşa eren Allah taraftarlarını zayıf düşürecek bir güçleri yoktu. Bu sebeple Müslümanlar bir istikamet/doğru bir yol üzerinde bulunuyorlar, her şey birlik ve uyum içinde cereyan ediyor­du.

Bu birlik ve uyumun dışına çıkan da mağlup oluyor ve bastırı­lıyordu. Bu durum, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in haber verdiği parçalanma olayı gerçekleşinceye ve İslamın kuvveti,  beklenen zayıflığa dönüşünceye kadar devam etti. Fırkalar ortaya çıktıktan sonra sünnetin dışına çıkanların saldırıları yoğunlaşıyor ve sayıları çoğalıyordu. Başkaları tarafından örnek alınmaktan hoşlanan kişi, onların da kendisi gibi olmasını ve düşünmesini ister. Şüphesiz galip olan, çoğunlukta olandır. Bütün sünnetler, Bid'atlerin ve nefsânî arzuların hücumuna uğradı. Bidatçiler de pek çok gruba ayrıldılar. Bu da Allah'ın yaratıkları için koyduğu bir kanundu: Bâtıl taraftarlarının yanında hakkın taraftarlarının sayısı az olacaktı. Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyuruyordu: "Sen ne kadar yürekten istersen iste, insanların çoğu inanmazlar.”(Yusuf 103) "Kullarımdan şükredenler pek azdır.” (Sebe 13)

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem gurbet halinin ileride tekrar ortaya çıkacağını haber vermişti. İşte Allah Teâlâ elçisinin bu sözünü doğrulayacaktı. (Bâtılın sayıca çokluğunun bir sebebi de bu idi.) Gurbet, ancak Müslümanlar bulunmadığı veya sayıca az oldukları zaman meydana gelen bir durumdur. İşte o zaman iyilikler kötülük, kötülükler iyilik, sünnetler bid'at, bid'atler sünnet olur (öyle kabul edilir). Önceleri bid'at ehline karşı çıkılırken artık sünnet ehline karşı sert ve azarlayıcı bir tavır takınılmaya başlanır. Çünkü bid'atçı, dalâlet/sapıklık üzerinde birleşilmesini arzu eder. Allah Teala ise, kıyamet kopuncaya kadar insanların hepsinin sapıklık üzerinde birleşmelerine izin vermez. Sayılarının çokluğuna rağmen fırkaların tamamı genellikle sünnete muhalefette birleşmezler. Böyle bir şey duyulmamıştır. Fakat ehl-i sünnet cemaatı kıyamete kadar her zaman mutlaka bulunacaktır. Bununla beraber onlar, sapık fırka mensuplarını (Sünnete ve İslamın temel esaslarına) uymaya çağır­dıklarından dolayı onların düşmanlıklarına, kin ve nefretlerine fazlasıyla maruz kaldıkları için daima cihad ederler, mücadele ederler, kendilerini savunurlar ve gece gündüz onlarla savaşırlar. Allah Teala bundan dolayı kendilerine kat kat sevap ve büyük mükâfatlar verir.

Buraya kadar anlatılanlardan özet olarak şu sonuç ortaya çıkıyor: Sünnete muhalif olan kişiyi sünnete uymaya çağırmak her zaman için geçerlidir. Bu, herhangi bir zamana mahsus değildir. Kendisi sünnete uymaya çağırıldığında bunu kabul eder de muva­fakat gösterirse, hangi hal üzere olursa olsun artık doğru ve yerinde bir iş yapmış olur. Muhalefet ederse hatalıdır, yanlış yoldadır. (Sünnete tabi olma çağrısını) kabul eden kişi övülür ve bahtiyar olur, muhalefet eden kişi ise yerilir ve reddedilir. Sünnete uyan kişi hidayet yoluna girer, sünnete muhalefet eden kişi ise sapık ve yanlış bir yolda kendini kaybeder…

Salih Selefin Bid'atler hakkındaki sözlerinden


Ömer b. Abdilaziz rahimehullah insanlara yaptığı bir hutbesinde bid’atlere karşı cesur olmaya teşvik etmiş ve şöyle demiştir: “Allah’a yemin olsun ki öldürülmüş bir sünneti ayağa kaldırmış, diriltmiş, bir bidati öldürmemiş olsaydım, aranızda bir an bile yaşamak istemezdim.” (Şatıbi, el-İtisam (1/43)

İbn Vaddah, Hadisu’l-Evzai’de Hasen el-Basri’den rivayet ediyor: “Allah’ın yeryüzünde nasihatçı kulları daima bulunacaktır. Bunlar, kulların yaptıkları amelleri vahye arz edecekler, vahye uygun gelirse Allah’a hamd edecekler, ona aykırı görürlerse delalette olanın delaletini, hidayette olanın hidayetini Allah’ın kitabıyla bilip tanıyacaklardır. İşte onlar Allah’In halifeleridirler.”

Aynı eserde Sufyan’ın şöyle dediği nakledilir: “Hakkın yolunu tutunuz, hakkı tutanların sayısının azlığı sizi ürkütmesin. Aksi halde iki görüş arasında tereddüt vaki olur.”

Meymun b. Mihran şöyle demiştir: “Seleften biri sizin içinizde dirilmiş olsaydı, şu kıbleden başka hiçbir şeyi tanıyamazdı.”

Salih seleften bu konuda pek çok uyarı rivayet edilmiştir. Nitekim Ebu'd'Derda radıyallahu anh’den de şöyle dediği rivayet edilmiştir: Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şayet sizin yanınıza çıkıp gelmiş olsaydı, kendisinin ve ashabının üzerinde olduğu/yaptığı şeylerin içinde namazdan başka hiçbir şeyi tanıyamazdı. Evzai dedi ki: Ebu'd-Derda bu günü yaşasaydı nasıl derdi acaba? İsa İbn Yusuf dedi ki: Evzâî de şu zamana yetişseydi ne derdi acaba?

Ümmü'd-Derda'dan rivayet edildiğine göre o şöyle dedi: Ebu'd-Derdâ bir gün öfkeli bir vaziyette içeri girdi. Ona" Neye öfkelendin? Dedim. Şöyle dedi: "Allah'a yemin olsun ki insanların içinde, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem'in yaptığı işlerden hiçbir şeyi tanıyamıyorum. Sadece onların cemaatle kıldıkları namazı tanıyabiliyorum."

Enes İbn Mâlik'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Lâilâhe illallah" demenizin dışında Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem zamanında gördüğüm, bildiğim şeylerin hiçbirisini sizde göremiyorum." Biz dedik ki: Gerçekten öyle mi ey Ebu Hamza?” O şöyle dedi: “Güneş batıncaya kadar namaz kılmaktasınız; Rasulullah'ın namazı böyle midir?”

Yine Enes radıyallahu anh'den rivayet edilmiştir: O şöyle dedi: Şayet bir adam ilk selefin (yani Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin zamanı) yaşadığı döneme yetişmiş olsa da sonra bu güne tekrar gelse İslam' dan hiçbir şeyi tanıyamaz” Râvi der ki: Enes elini şakağına koydu ve şöyle dedi: Sadece şu kıldığınız namaz hariç (yani bir bu namaz Rasulullah'ın zamanındakine benziyor.) Enes daha sonra şöyle dedi: Vallahi, doğrusu buna göre kim ki önceden görülmemiş ve sâlih selefin bilmediği şeylerin içinde yaşarsa, bir bid'atçinin Bid'atine çağırdığını ve dünyaperestin dünyasına çağırdığını görürse Allah onu bundan korusun, onun kalbi bu sâlih selefin hasretiyle dolsun, büyük bir sevaba nâil olmak için onların yollarını sorsun, öğrensin, izlerinden gitsin ve yollarına tâbi olsun. İnşaallah siz de böyle olun.”

Bid'atçiler Arasındaki Sünnet Bağlılarının Durumu


Şatıbî rahimehullah şöyle anlatır: “Ben acaba ne yapacaktım? Ya insanların adetlerine ters düşerek sünnete uyacak, ama böyle yapınca da, takip edegeldikleri adetlerin sünnet olduğunu iddia edenlerin hışmına uğrayacaktım. Fakat bu ağır yükün altına girmenin karşılığında büyük mükafat vardı. Ya da sünnete ve selef'i salihe uymayıp bidatçilerin yoluna girecektim. Böyle davranınca da, her ne kadar adetleri takip ettiğim için onlara muhalif değil aksine uyumlu bireyler arasında sayılsam da, Allah korusun dalâlete/sapıklığa düşmüş olacaktım. İşte bu iki tavır arasında ben sünnete bağlılık yolunda ölmeyi bir kurtuluş olarak görürüm. İnsanlar Allah'ın takdir ettiği hiçbir şeyi benden savamazlar. Bazı konularda ben bid'atle mücadelede tedriç metodunu uyguladım ve üzerimde kıyametler koparıldı. Sürekli kınandım. Ayıplanma ve kınanma oklarının hedefi oldum. Bid'atçilik ve sapıklıkla itham edildim. Câhiller ve aptalların seviyesine indirildim. Şüphesiz ben bu bid'atler için bir çıkış yolu (yani onlara meşrutiyet kazandıracak bir yaklaşım tarzı) çare aramış olsaydım, mutlaka bulurdum. Ancak dar görüşlülük ve akıllı adamların yokluğu beni zor olana yöneltti ve hareket alanımı daralttı. Zahirî anlamıyla bu söz, âdet ve geleneklere ters düşmemek için ilk dönem Müslümanlarının tavrına muhalif bile olsa müteşabihlere uymanın apaçık şeylere uymaktan daha kolay olacağına işaret eder. Bazan benim tuttuğum yolu kötülemede kalplerde tiksinti uyandıracak ölçüde ileri gittiler. Ya da beni sünnet dışı bazı fırkalara nisbet etmeye kalktılar. Onların bu şahitlikleri yazılacak ve kıyamet günü bunun hesabı kendilerinden sorulacak. İmamlık yaptığım zaman namazların arkasında topluca dua etmek şeklini uygulamadığım için bazı insanlar, benim duanın hiçbir yararı olmadığını söylediğimi iddia ettiler…”

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente estağfiruke ve etûbu ileyk" (Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)